Kategori Arşivleri: Yusuf Özkan Özburun

Kül ve gül

Yükselir ve alçalır yürek her tik takla. Ve genişleyip daralır. Bazen yükseklerde teyaran eder de, gün olur açamaz kanatlarını, yer kuşu olur. Daralan ve kendine büzülen yüreği neyle genişletmeli? Kabuğuna saklanan kaplumbağa ve dikenine yumulan kirpi gibi, bunalınca yürüdüğün yolda; nereye kaçmalı ve korumalı kendini hangi silahla?

Oturduğu odalara, yürüdüğü yollara, zamana sığmaz da bazen yürek, sıkışmış, daralmış bir göğüs kafesinde parmaklıklara vurarak çırpınmaya başlar. Göğsün daralması ne büyük bir koyu gece halidir insana. Yürek yaşadığı büyük sıkıntıyla hüzün şarkıları söylemeye başlar. Göğüs kafesi büyük bir baskı yapar kalbin üzerine. Öyle bir hapishane olur ki, duvarları gittikçe üzerine gelen, parmaklıklara geçecekmiş gibi kemikler çıtırdar. Gömleğin yakası açılır, pencere açılır, genişlik aranır bir nebze. Hallolmayan bir iş, ulaşamadığın bir netice, amacına ulaşmayan bir çaba, tıkanmış bir yol, bir kaybediş, bir mahrum kalış, bir sukut-u hayâl… Ve baskı altında sıkışmış bir yürek…

Oysa sonbahar, bahar türküsü ve duasıdır. İnsan bittiği yerde başlar yeniden. Bu yürek daralması süreci bir bitiş ve yeni bir oluşuma hazırlanma sürecidir zira. Ne olursa olsun, ortaya eskisinden daha iyisi çıkacaktır mutlaka…

Ağrıyan ve ağlayan yüreğini alıp Rabbine gitmektir tek çare. Zira O sığınılacak tek melce, yardım istenecek tek merci, yaslanacak tek dayanak, beklentiler boşa çıkmayacak tek umut kapısıdır.

Güller açmış yerlerinin gün olup küle döneceğini görürsün de, küle dönmüş yanlarından yeni güller açacağını da hatırda tutarak, şimdiye dek böyle olmasının yine böyle olacağının delili sayarak, bu daralma ve inşirahlar bekleme süreçlerini yine de ümitle, şükürle geçirmeli insan. ‘Çilem mübarek olsun, gözyaşım helal olsun’ demeli… Zira acılar durduk yere çekilmez. Kalp boş yere atıp durmaz. Tik taklarıyla inip çıkarken vücudu besler tepeden tırnağa… İnmesi de çıkması da, daralması da genişlemesi de hikmetli ve faydalıdır. Orada hayat vardır zira…

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle… Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla…

Çıplak çıkarsa söz
Sadra inşirah gerek
Mevsimi sarmışsa güz
Vakte inşirah gerek
Tene saplanmışsa göz
Akla inşirah gerek
Küllenmişse kalbde köz
Ruha inşirah gerek…

Yusuf Özkan Özburun

Düstügün yerden kalkacaksin

Düşünmek düştüğün yerin farkına varıp düşmeden önceki yerinin düşünü görmek demektir.

Düştüğün yer burasıdır ve inan düşüş devam ediyor… Sen sadece Adem Babamızın cennetten buraya alçak ve deni olan bu yere yani dünyaya düştüğünü sanıyorsan yanılıyorsun. Biz de düştük inan… Bu düşüşün acısını böğründe ince bir sızı olarak duymadıkça çürük bir diş gibi kendini daimi surette hatırlatan geçicilik ağrısını hissetmedikçe düşünmeye başlamayacaksın… Sanma ki düşünmek sadece belli ilgi ve bilgi sahiplerinin bunu kendine iş edinen kimi akademisyenlerin ya da ruhundaki marazların dehşetini bir şekilde telafi etmeye çalışan sıkıntılı insanların kendine özgü tatmin çeşididir. Düşünmek senin vazifendir. Çünkü buraya düşmüş bulunuyorsun ve inan düşüş devam ediyor.

Yükselişin yine buradan olacak lakin düşmüş olduğunu fark etmeden bu mümkün olmayacak. Eski kitaplar insanın bu ezeli hikayesine ‘hubut’ diyor yani bir tür indiriliş bir tür düşüş. Cennetin asudeliğinden dünyanın kesafetine karmaşasına maddiliğine perdeliliğine düşüş. Aklı kalpten ayırmak suretiyle kalbin cennetinden kopuk aklın kıskacına sıkışmak. Ruhun cennetinden maddi hazların tahrikiyle gövdenin bataklığına saplanmak. Dilin kendi katmanlılığı içinde en üst katmanındaki cennetinden en alt katmanına hapsolacak bir zihinsel inşaya gömülmek. Sadece somutu algılamak yoluyla soyutun ve eskilerin güzel deyişiyle hüsn-ü mücerredin cennetinden kovuluş… Anlamın bir üst katına tırmanabilecekken tembellik gayretsizlik ya da varolanla iktifa (ki bu bahiste caiz değildir) ile anlamın alt katında kalmanın ziyanı ve düşüklüğü. Şehvet denilen zalimin eline düşmeden önceki sakin zamanların cennetinden şehvetin ve hiddetin teni kışkırtan zindanına mahkumiyet. İradesizliğin ve sorumlu olmayışın yuvası olan çocukluğun cennetinden ergenliğin sert zeminine iniş.

Düştüğün yer burası ve yükselişin yine buradan olacak. Bunun için önce gözündeki perdeleri aralayıp ‘hayret’e uyanmak gerek. Hayret’e uyanmak için önce varlığa varoluşa eşyaya olaylara hayata insanlara ağaca kuşa suya toz tanesine alışıldık bayat gözlerle bilimin kafanı ve gönlünü buzdolabına koyan dondurucu tanımlarıyla bakmamak gerek. Eskiler buna ‘ülfet ve ünsiyet’ diyorlar dostum. Her şeyi sıradan görmek bir takım izahların cenderesine sıkıştırmak. Görüntüdeki tekrar eden durumları göre göre ‘bu zaten böyledir bu böyle olur’ zevzekliğinin alışkanlığına indirgemek.

Güneşin her sabah doğmak zorunda olduğuna inanmışsın onu hep doğar halde gördüğün için gözünün hükmünü akli bir hüküm haline getirmiş ve ‘güneş her sabah doğar’ demişsin. Sana göre su yüz derecede kaynar iki kere iki dört eder sular buharlaşır yukarda soğuk hava katmanına denk gelir ve yağmur kar dolu olarak aşağı iner. Bunlara gerçekten inanıyor musun? Peki su ne kar ne 2 dediğin sayı ne bunların anlamı ne? Suyu hep su kılan toprağı hep toprak kılan ne? Doğa kanunları mı diyeceksin? Peki bu kanunları kanun kılan hep öyle devam ettiren ne? Korkum bu türden sorulara sağda solda ayak altında pek çok yerde rastladığın için bunlara da alışmış olman bunlara da ülfet kesbetmiş olmandır. Ben bilirim ki insanda dehşete bile alışmak gibi saklı bir taraf mevcuttur. İnsan her şeye alışabilir alışmaya bile… Ama cennetce yaşamak ‘iyi veya kötü alışkanlıklar edinmekten çok mümkün olduğu kadar az alışkanlık edinmeyi gerektirir.’

Zira insan dağda sekerek dolaşan hayat dolu ceylanı öldürüp içini külle doldurarak evinin bir köşesinde sergileyerek hava atmayı sever. Böylelikle ceylana sahip olduğunu zanneder. Bu sahte sahip olma hissi onu her nefeste yeniden yaratılan hayatın karşısında da benzer şekilde konumlandırır. Hayatın kendisindense kavramlarını tercih eder. O kavramları bir kere türetti mi artık işinin bittiğini farzeder ve o kavramları değişmez sabit addeder. Sonra hayatı ve varlığı bırakır o kavramlarla felsefe ve bilim yapmaya başlar. Zamanla o kavramları kanunlaştırır ve kutsallaştırarak tartışılmaz kılar. Sanma ki Pascal’ın ‘Filozofların tanrısı değil peygamberlerin Allah’ı: İbrahim’in Allah’ı İshak’ın Allah’ı Yakub’un Allah’ı…’ nidası boşunaydı.

İşte bu yüzden Muhammed Peygambere ‘Oku’ diyen melek aslında bir yönüyle ‘ülfeti kır hayreti kuşan düşünerek düştüğün yerden yükselmenin düşünü gör’ demek istememiş midir? Kanımca peygamberin izinden yürüyen şair de aynı şeyi söyler:

Yüksel ki yerin bu yer değildir

Dünyaya gelmek hüner değildir.

Yusuf Özkan Özburun

Son zamanlarda toplumda şiddet eğiliminin arttığına tanık oluyoruz. Şiddet, okula da indi bildiğiniz gibi. Bize öncelikle şiddetin bir tanımını yapabilir misiniz?

Son zamanlarda şiddet artmadı aslında, şiddet kuvveden fiile çıktı. Olgunlaşan sivilceler patlamaya başladı. Toplumların genel işleyişinde, kısa vadeli, dönemsel, anlık gibi gözüken gelişmelerin, bir birikimin, tortulanmanın, mayalanmanın zirveleştiği noktada görünür hale gelmesi vardır. Buna bir tür ‘sosyal fıtrat’ diyebiliriz kanaatimce. Dolayısıyla son zamanlarda toplumda şiddet görünür hale geldi, evet, ama bu biriken bir cerahatin bulduğu en zayıf noktadan patlaması gibi bir durum. Cerahat içerdeyken, bünye ağır bir ateşlenme, yoğun bir iç mücadele yaşar ki bu kendini dengeleme çabasının (bir tür ‘sosyal homeostatis’ten bahsediyorum) ifadesidir. Ama cerahat en naif noktadan patlar. İşte bu patlama alanlarından biri okuldur, hatta ben cerahati peydahlayan mikrobun yuvalandığı mekanların bizzat okullar olduğu kanaatindeyim. Yani, ‘şiddet okula da indi’ denemez, okulun bizzat kendisi, yani talim ve terbiyenin açık denizlerinden ‘milli eğitim’in sığ sularına demirleyen köhne savaş gemisinin demirleri paslı; ve bu pas yaklaşık yüz yıldır fiilen zehir üretiyor…

Şiddeti hâlâ tanımlamadınız…

Farkındayım (Gülüşmeler…) Şiddetin bir tanımını yapmaya çalışırsak, öncelikle insan fıtratında üç temel öğenin altını ilim ve tefekkür geleneğimizden hareketle çizmemiz gerekir: Akıl (Kuvve-i Akliye), Şehvet (Kuvve-i Şeheviye), Gadap (Kuvve-i Gadabiye)… Bu kuvveleri dengede tutan temel unsur Kalp ve Kalbin bir fonksiyonu olan vicdandır. Toplumu oluşturan tek tek ferdlerin (birey demiyorum çünkü, birey modernliğin ürettiği insan tipine denk düşüyor benim dünyamda) kendi dünyalarında Kalb’in ve vicdanın bozulmasıyla akıl, şehvet ve gadap kuvveleri arasındaki ahenk ve denge kaybolur. Bunları ahenk ve dengede tutan Kalp ve vicdandır. Kalp ve vicdanın dizginlerinden kurtulan Akıl, zıvanadan çıkmış müfrit ve tahripkar düşünme ve bilim üretmenin kaynağı haline gelirken, Şehvet dengesiz duyguların ve aşırı tutkuların tutsaklığına mahkumiyeti doğurur; ve Gadap, ani öfke patlamaları, eşyaya ve insana karşı yoğun bir agresivite, müthiş bir tahammülsüzlük kaynağı haline dönüşür…

İşte böylece her alanda, yani gerek düşünce ve bilim, gerek duygular ve tutkular, gerekse normal etkiler ve tepkiler alanında sapmalar ve anormallikler baş gösterir. Yani her alan kendi içinde şiddet üretmeye başlar. İnsandan aileye, aileden topluma doğru her alanda şiddetin kara baharı gri çiçeğini açtırır. Edebiyat, sanat, bilim, düşünce, medya, eğitim, ticaret gibi tüm canlı alanlar kendince şiddet üretir hale gelir… Pek kısa olmadı ama şiddetin tarifini de böylece yapabiliriz.

Örnek verebilir misiniz? Daha somutlaştırmış oluruz…

Örneğin, toplumda yaygın eğitim kaynaklarını kurutur, örgün eğitimdeki öğretmenleri rutini tatbik eden basit memurlar seviyesine indirir (ki öğretmenin entelektüel bir vizyonunun olması zorunludur), okullarda sadece formel bilgiler verip ahlak ve vicdan eğitimini ihmal ederseniz, ortaya en fazlasından çok kaliteli manyaklar, nitelikli soyguncular, his yoksulu bilgi simsarları filan çıkarırsınız.

Peki nasıl bir ruh hâli şiddeti üretiyor?

Şiddeti üreten ruh hâli bendenizin ‘derinleşen acziyet duygusu’ diye ifade ettiğim, olaylar ve gelişim seyirleri karşısında kendini müthiş derecede aciz hisseden kütlelerin isyanından neşet etmektedir. On yedi yaşında bir genç olduğunuzu düşünün, sizin dışınızda birileri ÖSS diye bir sınav koymuşlar, bu sınava girmek istemiyorsunuz ama mecbursunuz, bunu değiştirmek istiyorsunuz ama yapacağınız bir şey yok. Cebinizde paranız yok ki dershaneye gidesiniz, babanız ölesiye çalışıyor ve karnınız ya doyuyor ya doymuyor. Geleceğinizi pek aydınlık görmüyorsunuz, bu çarkı kırmak istiyorsunuz ama sizin dışınızda kurulmuş bu sistem işlemeye devam ediyor. Çaresiz hissediyorsunuz kendinizi. Adam yerine konulmak istiyorsunuz ama sizin dışınızda oluşmuş kimi örf, adet ve gelenekler, toplumsal kurallar buna müsaade etmiyor (askere gitmeyeni adamdan saymıyorlar). Kendinizi bir ‘hiç’ gibi hissediyorsunuz. Okula geliyorsunuz, bir kışla düzeni içinde, zekanız sözele yatkın diye eskitüfek hocaların nezdinde embesil muamelesi görüyorsunuz, buna içerliyor, öfkeleniyor, bu düzeni değiştirmek istiyorsunuz ama betondan bir duvara tosluyorsunuz. Siyaset adil olsun, gelir paylaşımı insaflı olsun, faili meçhul cinayetler olmasın, demokrasinin semalarında demirden kuşlar dolaşmasın istiyorsunuz ama hamam, tas ve dahi kurna hep aynı… Daha da uzatayım mı?

Sanırım bu kadarı yeterli.

Bu şartlar altında ne hissedersiniz? Derinleşen, derinleri deşen bir acziyet, yani hiçlik duygusu. Kaybedecek bir şeyi olmayanlardan ne beklenir? Kediye iyice köşeye sıkıştığını hissederse tırnakları çelikten bir tırpana dönüşmez mi? Sorarım size… “Peki ya ekonomik ve sosyal açıdan iyi imkanlara sahip olanların dünyasındaki şiddete ne demeli?” diyebilirsiniz… Tüketim susuzluğu, tuzlu su içmekle susuzluğu artırmak benzetmesindeki gibi ruh halinin meyvesidir bu da. İçtikçe susar, susadıkça içersiniz. Kanmadığınızı gördükçe daha da hırslanır, panik yapar, sinirlenirsiniz. Ruhundaki boşluğu ve acıyı jilet darbelerinin çokluğuyla ve derinliğiyle gidermeye çalışan kişinin ruh haliyle, içinin anaforunu daha çok sahip olmak, daha fazla tüketmekle dindirmeye çalışan kişinin ruh hali bence aynıdır.

Biraz değişik bir soru soracağım. Şiddet her zaman kötü bir şey midir? Adalet yerine getirilirken uygulanan ceza da yerine göre bir şiddet ise, biz hangi şiddet türünü kınamalıyız?

Şiddet kelimesinin çok geniş çağrışımları var, bu kelimeyi hangi makamda, neye işaret olarak, ne maksatla kullandığınız çok mühim. Örneğin, ‘şiddetli bir merak ve hayret duygusu’ ifadesindeki gibi bir konumda kullanırsanız, elbette ‘şiddet’ olumlu bir anlama işaret eder. Ama meşhur anlamıyla ele alacak olursak, yani ‘gadap kuvvesinin, diğerleriyle birlikte kalbin ve vicdanın kontrolünden çıkıp dengesizleşmesinin ferd ve toplumdaki yansımaları’ anlamında ele alırsanız durum başkalaşır. O zaman adalet yerine getirilirken uygulanan cezaya ‘şiddet’ diyemezsiniz… Ya ne dersiniz?: Yerini bulan adalet…. Şeriatın kestiği parmak işte bu yüzden acımaz… Fakat kovboyun yaptığı idam bir şiddettir… Bu da ayrı mesele…

Şiddetin psikolojik sebepleri olduğu gibi kuşkusuz toplumsal nedenleri de var. Son zamanlarda toplumumuzda hangi nedenlerin şiddeti azdırdığını düşünüyorsunuz?

Özellikle 80’li yıllara kadar toplumu bir arada tutan faktörler, içi boşalmış, özü gitmiş kabuğu kalmış, dini kaynağından uzaklaşıp bulanıklaşmış gelenek, görenek ve örfler idi. Kapalı toplum ve kapalı ekonomik modelden kaynaklanan bir tür sosyal denetimdi. 80’li yıllardan sonra bu denetim hızla çözüldü, buz satan adamın buzları güneşi görünce hızla erimeye başladı. Zaten tüketime, serbestliğe ve dünya nimetlerine aç olan bir toplumun çelik yay gibi gerilmiş talepleri zincirlerinden boşandı. Geleneksel denetim yapısının çözülmesiyle birlikte yerine başka bir denetim mekanizması (örneğin ‘manevi idealler’ gibi) kurulamayınca, büyük bir enerji dalgası boşlukta vınlayarak dönmeye başladı. Bu dalga sanıldığı gibi son zamanlarda yükseldiği iddia edilen milliyetçilik vs. gibi eğilimlere indirgenemez. Türkiye’de bilindik anlamda milliyetçilik hiçbir zaman rasyonel bir temele oturmamıştır, daima duygusal, indi, herkesin kendine özgü bir mahiyette olmuştur. Yani teorisiyle, pratiğiyle dört dörtlük bir milliyetçi gruptan bahsedilemez. Herkesin milliyetçiliği kendine göre… Bugün Kemalisti de, İslamcısı da, solcusu da, sağcısı da kendine göre bir milliyetçilik üretebiliyor ve hatta bazı ortak paydalarda buluşabiliyorlar… Buna yurtseverlik, hemşehricilik, vatan, bayrak, toprak gibi pek çok yaklaşımlar temelinde anlamlar yüklenebiliyor.

Aslında bu konu hakkında söylenebilecek daha çok şey var, ama son bir soruyla röportajı sonlandırmak istiyorum: Bahsettiğiniz 80 sonrası durumda, insanımızın kendi iç ruhî yapısı ile toplumsal yapı arasında ahlâklı bir denge noktasına gelmesi için ne tür bir reçete yazarsınız psikolojiden de anlayan bir sosyolog olarak?

Efendim, öncelikle belirtmek isterim ki reçete yazmanın kendisi de bazen sorunlu bir eylem olabiliyor. Söz gelimi Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren ülkeyi kurtarmak için hep basite kaçan reçeteler imal edildiğini görüyoruz. Zihnimizin bir tarafında kolaycılığa yatkın bu eğilimin farkında olarak, şimdi gelelim sadede.

Alemin merkezi insan, insanın merkezi kalptir. Kalp, niyet ve duyguların da merkezidir. Niyet ve duygular, davranışların ruhu gibidir. Bu ruha göre eylemler şekillenir. Dolayısıyla, kökü herkesin kendi manevi terbiyesinde saklı bir değişime talip olmaktan geçiyor her şey… Bu ‘talip’ kelimesine dikkat çekmek isterim. Kendimizi merkeze aldığımız, ‘ben değişirsem alem değişir’ anlayışından hareketle, merkezden muhite doğru seyreden bir çözümün peşinden yürümek icap ediyor.

Bu manada herkesi kendinde bir değişime davet etmek gerekiyor, bunu bütün yolları kullanarak dillendirmek icap ediyor. Toplumları iman, hakikat, marifet yönünde değişime yönlendirebilenler, her zaman bu değişimi önce kendi nefsinde yaşayanlardır. Unutmayalım, yangını başlatan bir kıvılcımdır. Haysiyetli, şahsiyetli, ilmiyle amil olan bir kişi çok şeydir. Hakikate adanmanın, ilmini nefsine tatbik etmenin kitleler üzerindeki tesiri hayal bile edilemez. Bir İmam Gazalî, sırf ilmini önce kendine tatbik ettiği için hâlâ zihinleri ve gönülleri etkilemeye, bir Mevlana hakikate adandığı için hâlâ irşad etmeye devam etmektedir. Bediüzzaman bir kişi olarak başladığı yürüyüşüne bugün milyonlarla devam ediyor. Din ve hakikat kişiler üzerinden yürür, değişim ve çözüm de beraberinde gelir.

Bu cevabın zımnında düşünecek olursak, kendini orta yere pey akçesi olarak koymayanlar, kendilerine manevi bir değişimin izini sürmeyenler bizzat problemin kaynağıdır. Meşhur sözü hatırlayalım: “Bu memlekette önce kurtarıcılardan kurtulmak gerekiyor.” Çözümün bir parçası değilseniz, o zaman sorunun bir parçasısınız. Ben son söz olarak herkese şu âyeti hatırlatmak isterim: “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra’d, 11).

Zafer dergisi

Köşe başını kendine mesken tutmuş, bir gözü üniformalı adamlara ayarlı şu bizim gariban kokoreççiyi içinde bol bol ‘Avrupa’ tabirinin geçtiği hararetli bir nutuk atarken izlemeseydim, büyük ihtimalle böyle bir yazı yazmaya kısa vadede niyetlenmeyecektim. Rastgele bindiğim takside akşama kadar ‘direksiyon sallamak’tan canı çıkmış taksici biraderin sık sık küfredercesine ‘Ulan bir de Avrupa Birliğine gireceğiz be, çok gireriz’ yollu celallenmeleri de tuz biber oldu elbette…

İlginç olanı, bu ‘normal yurdum insanları’nın zihninde, ‘Avrupa’nın bu kadar ‘canlı’, bu kadar güncel ve bu kadar kullanımda olması, sadece kitlelerin ruhunu şekillendiren aktüel politiğin (yani şu Avrupa Birliği’ne girip girmeme meselesi) etkisiyle açıklanamaz gibi göründü bana… İçimden bir ses, bu durumun, yaklaşık iki yüzyıldır kolektif bilincimizde yer tutan Avrupa’nın daima yeni, diri, dinç, üretken, yenilikçi, öncü vb. olduğuna dair gizli inancımızla bağlantılı olduğunu söyledi… Sanki, en bıçkın entelektüelinden, en hırpani adamına kadar büyük bir çoğunluğun zihninde böyle bir gizli, yerleşik kanaat var… Sanki hala daha bilim dersen onda (Avrupa’da), felsefe dersen onda, teknoloji dersen onda, refah dersen onda, her alanda yenilik dersen onda, ‘adamlar yemiyor, içmiyor ha bre üretiyor kardeşim, ne cevval, ne atakan şu Avrupa’…

Gerçekten öyle miydi? Ruhuyla cesediyle; düşüncesiyle teknolojisiyle, diniyle pratik hayatıyla, sanatıyla mimarisiyle Avrupa dedikleri gerçekten tümüyle canlı, diri, hayattar mıydı?

Tüm bunlar bana, tarihi referansların izini takip eden, bize Avrupa’yı Hatırlamak’tan bahseden Edgar Morin gibi gerekirse ‘dışardan’ bakabilen düşünürlerin de bahçesine uğrayarak bir muhakeme yürütmek gereğini hissettirdi… Bu okuma biçimi, Avrupa’yı yine Avrupa’nın gözlüğünden okumak demek olmayacak mıydı? Bilakis, sirkatini (hırsızlığını) izhar eden Kıpti’yi dinlemek gibi bir durum bu…

Yıl, 1453… Sultan Fatih Konstantinepolis’i İstanbul (İslambol) yaptı… Klasik tarih bilgilerine göre, bu tarihten itibaren bir çağ (orta çağ) kapandı yeni bir çağ açıldı. Roma’nın son kalıntısı olan Bizans’ın başkentinde bilimi, sanatı, felsefeyi, tekniği ayakta tutan ne kadar sanatçı, bilgin varsa İtalya’ya kaçtı ve İtalya’nın güneyinden başlayarak tüm Avrupa’ya yayılan bir ‘yeniden doğuş’ (Rönesans) hareketi böylece başlamış oldu. Bu hareket sonradan Reform’u (yeniden biçim verme) doğuracak olan ve Avrupa’yı Avrupa yapacak olan büyük hamlenin ilk adımıydı.

Tarih kitaplarını süsleyen bu ifadelerde nedense birkaç hayati nokta (belki de tarihi galiplerin fantezisi olmaktan kurtaramayarak ve yine Avrupa’nın yazdığı şekilde okumaktan kaynaklanan bir aymazlıkla) ısrarla gözardı edilir: Birincisi, Avrupa’yı bu yeniden doğuşa şiddetli bir arzuyla yönelten dip faktörler neydi? İkincisi, Avrupa bu doğuma sebep olan tohumu bünyesine sadece Antik Yunan’dan mı almıştı?

Tarih boyunca Avrupa, hadım edilmiş erkekler arasında tohumunu bulamayan işveli bir kadın gibi kendisine her bakımdan bir zindelik, canlılık, tazelik ve devamlılık sağlayacak ‘maya’yı ve enerjiyi kendi evi dışında aramış ve bulmuştur da. Bunu daha çok, ‘çok yönlü sömürgecilik’ ve ‘el altından kendine maletme’ diyebileceğimiz usturuplu yollarla yapmıştır. Fakat bu benzetmelerle dolu anlatımımızda gözden kaçmaması gereken nokta şudur ki, genelde Batı özelde Avrupa iyi bir mühendis ve iyi bir uygulamacı olduğu için kendi dışındaki dünyadan özellikle kendine teorik/paradigmatik bazda bir hamle yaptıracak, fikri devrimlere yol açacak, dolayısıyla yeni bir sanat, yeni bir teknik, yeni bir yaşama biçimi, kitlelerin güdülmesi için onlara sunabileceği yeni umutlar doğuracak cins tohumları almayı kendine huy edinmiştir. Kendini bu şekilde ayakta tutmuş ve bugünkü haline de bu yolla gelmiştir desek yeridir. Yani, Avrupa’nın ruhu kendi kendini yenileme özelliğine sahip değilken, bedeni kendini genç, canlı, taze ve diri göstermeyi (envai çeşit kozmetik, makyaj malzemesi ve çok başarılı yapılan estetik müdahalelerle) daima başarmıştır diyebiliriz. Bu bugün de manzara fazlasıyla böyledir ve bizim kokoreççiyle, taksicinin aklını çelen illüzyon da burada saklıdır.

Avrupa’nın kökünü temsil eden Antik Yunan, sözkonusu ‘gençlik aşısını’, ilk olarak özellikle kadim doğuya (Mısır ve Hind başta olmak üzere) ve hermetik geleneğin canlı olduğu noktalara yaptıkları seferlerle bilinen Pisagor, Platon, Aristoteles gibi filozofları aracılığıyla temin etti. Hemen sonrasında Büyük İskender gibi büyük bir hırs kumkumasının doğu seferinde, özgün bir kültür nesnesi olmak adına ne bulursa (yeni görülen bir bitkiden tutun da bir kütüphanenin tüm kitaplarına varıncaya kadar) Atina’ya göndermesi üzerine bu aşı Batı’nın eski temsilcisi Roma’da bizzat hayatın içinde somutlaşmak suretiyle iyice pekişti… Kültürün, düşüncenin, toplumsal kurumların, yaşama biçiminin, kitlelere sunulacak umutların tıkanan boruları açılmıştı. Sokrates öncesinde yeni bir alem tasavvuru, yeni bir dünya görüşü, yeni bir yaşama biçimi, kısaca yeni bir paradigma üretemez hale gelmiş Antik Yunan’ın bir tür bitkisel hayata girmiş komadaki ruhu kurtarılmıştı… Yeni bir can üflenmişti adeta…

Büyük İskender’in katkılarıyla, hocası Aristoteles’ten sonra kalbi yeniden teklemeye başlayan (Aristoteles’in ölümüyle başlayan süreçte tamamen pratiğe irca olunan ve giderek hedonist (hazcı) ahlakın boyunduruğuna giren düşünce hayatını ve günlük hayatı şöyle bir hatırlarsak) teorik ve pratik dünyaya yine yeni bir canlanma gelmişti. Bu canlılık Roma’da üst düzeyde bir hukuki ve politik kurumsallaşma, son derece gelişmiş bir teknik alt yapıya dayanan şehircilik, mimari, savaş sanatı gibi alanlarda değişik biçimler alarak Hıristiyan (İseviliği kasdetmiyorum, zira İsevilik Hz. İsa’nın yeryüzünden kaldırılışından kısa bir süre sonra Hıristiyanlığı dönüştürülmüş, Jesus (İsa) bir Christ’e (Tanrı’nın oğlu kurtarıcı) inkılab ettirilmiştir) dünya görüşünün kapalı/kısır cenderesine zaman içinde neredeyse tamamen sıkışmıştır. Tarihi tecrübeyle sabittir ki, Batı dünyası ne zaman hristiyanlıkla tamamen iç içe geçmişse, ona sıkı sıkıya yapışmışsa düşüşe geçmiş, ruhsal ve hatta bedensel ölümün eşiğine gelmiştir. Doğu ve özellikle İslam medeniyeti açısından bakıldığında ise gidiş tam ters istikamette seyretmiştir. Yani Batı dünyası hristiyanlığın kucağına kendini bıraktıkça çökmüş, İslam alemi ise İslamiyet’e tutundukça yükselişe geçmiştir.

İşte, Roma’nın Hıristiyanlığın hortumuna kapılıp kendi içine kapandığı, gen havuzunu yeniden tükettiği, bir tür kültürel gettolaşma ile paradigmatik kısırlığa mahkum olduğu bir dönemde, bir din olarak İslamiyet’in, ardından kadim hermes kültürünün Antik Yunan’daki mirasına ‘yitiği’ gözüyle bakıp, o mirası (bazen Yunan kokusunu fazla alarak da olsa) kendi bünyesine katıp büyük bir sıçrama yapan İslam düşüncesinin yükselişini gözlemliyoruz.

Rönesans’ı hazırlayan ana dip faktörün İslam Düşüncesi’nin bu büyüleyici derinliğinin ve genişliğinin Batı’ya çok değişik kanallardan aktarılması ve maledilmesi olduğu yönündeki tespitler artık adiyat türünden telakki olunmaktadır. Evet, elbette Rönesans için Antik Yunan’a gidilmiştir ama oradan alınan, yine kadim doğudan alınan o özgün dönüştürücü mirasın meyveleridir, yansımalarıdır. Ama özellikle İslam Düşüncesi’nin büyük, köklü, derin, canlılık veren mayası, Ortaçağın engizisyonunda can çekişen Avrupa’nın ruhuna ve bedenine bir kez daha can üflemiştir. Gençlik aşısı bir kez daha bulunmuş, taze kana kavuşan yaşlı büyücü bir kez daha ruhunu kendine kattığı kurbanı aracılığıyla gençleşmiş, eski gücüne kavuşmuştur.

Rönesans’tan bu yana yaşananları bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirirsek, Batı dünyası, Rönesansla yakaladığı tazelenmesini ve çıkışını İkinci Dünya Savaşı’nın beynine indirdiği derin darbeye kadar sürdürmüştür, denilebilir. Beden gayet cesametli ve parlak gözüküyor ama iyi beslenen semirmiş, bakımlı bir bedende hep o bildik parıltı, o sahte güzellik yok mudur?

Daha doğrudan konuşursak, Batı dünyası, sanattan mimariye, bilimden teknolojiye, alternatif yaşama biçimlerinden kurumsallaşma anlayışına kadar hayatın bütün alanlarında ikinci dünya savaşından bu yana farklı, yeni, derin, orijinal ve dönüştürücü hiçbir argüman geliştirememiş durumdadır. Bu Batı ve özellikle Avrupa adına yeni bir zihinsel ölümdür. Yeni bir koma halidir. Varoluşçuluğun hazin ve karanlık çığlığı sayılmazsa, karizmatik ve klasik büyük düşünür tipinin son örneği sayılabilecek Martin Heidegger hariç tutulursa (Sartre ve Camus’nün bir filozof olmaktan çok felsefi yazan bir yazar oldukları unutulmamalıdır), Avrupa’da büyük bir düşünüş değişimi, bir düşünce paradigması geliştirilemediği görünmektedir. (Bu noktada kimileri, Postmodernizm’den bahsedecek, ayrıca Boudrillard, Adorno gibi isimleri hatırlatmaktan geri durmayacaktır. Onlara şöyle bir teşbihle cevap verebiliriz: Postmodernizm, mutfağında yiyecek hiçbir yemeği kalmamış hamarat bir kadının, kavanozların dibinde kalan ne kadar yiyecek varsa bir tencereye koyarak karıştıra karıştıra yaptığı mide bozucu lapadan başka bir şey değildir.)

Avrupa, zihinsel/ruhsal alanda yaşadığı bu kısırlık krizini teknolojideki varolanı daha da iyileştirmek yönündeki bitimsiz çabasıyla, kurumları ve insanların davranışlarını mühendisçe bir tutumla şekillendirmeye çalışmakla telafi etmeye çalışmaktadır adeta. Yeni ve derin bir şey ortaya koyamamaktan kaynaklanan sıkıntılı bir çırpınışla sürekli sınırsız çeşitlilikte ‘versiyon çalışmalar’ önümüze koymaktadır.

Batı dünyasının, bugün gelinen noktada her taraftan tıkanan boruları açabilmek için şiddetli bir arzuyla ‘ikinci rönesans’ arayışı içinde olduğu aşikardır. Aksi halde tarihsel döngü tekrarlamayacaktır. Yaşlı cadıya İkinci Rönesans aşısıyla ruh üfleyecek olan kara yağız delikanlı nerededir dersiniz?

Yusuf Özkan Özburun

Soruları kadar büyüktür insan… Büyük sorular demek engin cevapların duası, talebi demektir. Neyin duasındaysanız, nelerin talibiyseniz onlarla muhatap olur, o türlü cevaplara nail olursunuz. Fakat, ‘çünkü insanlar yıllar boyunca, hiç soru sormadan durur…’ bir şarkıda söylendiği gibi. Dağ taş soruya durur, kurt kuş soruya durur, gökle yer birlik edip bir sual olur, içimizin kuytuları soru işaretleriyle doludur ama gel gör ki insan kendi üstüne kapanır, uyuşmanın koynunu bulur…
Hatta zannımca her şey bir sorudur, varolan her şey bir soruyu önümüze kondurur: Ayağımıza takılan taş, beton duvarlarda gülümseyen çiçek, bir sosyal hadise, başa gelen bir musibet, içimizden geçen bir duygu durumu, okunan bir ayet hep aynı soruyu kıyılarımıza vurur: Men rabbuke? (Rabbin kim?) Yani ki elest bezminde sorulan soru bugün hâlâ hayatın bütün kıvrımlarında yankılanmaya, şimdi ve burada sorulmaya her an devam eder: Men rabbuke?

Bahar bahçesinde tennure giymiş ağaç soruyor: Men rabbuke?

Cumhurbaşkanlığı seçimleri soruyor: Men rabbuke?

İçindeki şuurlu yasa olan vicdanın soruyor: Men rabbuke?

Ağlayan bir çocuğun gözyaşları soruyor: Men rabbuke?

Elest bezminde ruhlara sorulan soruyu ve verilen cevabı yaşadığımız gündelik hayatın içinde sayhalandırmadıkça, hayatımızı samimi bir cevap arayışına, bir ‘ince derde’ dönüştürmedikçe Hıra Mağarası’nda Emin Muhammed’in (a.s.m) sorduğu varlık sorularının cevaplarını çözemeyeceğiz. “Derdin senin mürşidindir” diye elbet boşuna dememiş Hz. Mevlana.

Hazret-i Muhammed’e (a.s.m.) ilk olarak indirilen Alak Suresi’nin ilk beş ayetinin, Peygamber’in belki aklı erdiği ilk günden o güne ama özellikle inzivaya çekilmeye başladığı 35 yaşından vahyin indiği 40 yaşına kadar olan süreçte sorduğu hayati varlık sorularına bir cevap mahiyetinde olabileceğini hiç düşündünüz mü? Belki bir açıdan bakıldığında Kur’ân’ın tamamını tüm mahlûkat ve tüm insanlık adına sorular soran bir Peygamber’e verilen cevaplar şeklinde okuyabiliriz… Şöyle bir bakalım isterseniz:

Hz. Peygamber’in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku’yabilirim?

Vahyin cevabı: İkra, bismi rabbikellezi halak… (Yaratılışı rububiyetiyle terbiye eden Rabbinin Esma’ül-Hüsna’sı, isimleri ile oku!)

Hz. Peygamber’in sorusu: İnsan ne’den ve nasıl yaratıldı?

Vahyin cevabı: Halakal insane min alak… (O, insanı bir kan pıhtısından, alak’tan yarattı ve yaratmaya devam ediyor…)

Kur’an’ı, cümle varlıklar ve tüm insanlar adına temsilci olarak soru soran bir Peygamber’e verilen cevaplar manzumesi şeklinde bir usul ile baştan sona okuyabilirsiniz. Çok da ilginç sonuçlara varılacağı kesin.

Bu girizgahtan sonra sadede gelelim: Geçmişten günümüze, bilim de, felsefe de kimi zaman fıtrata yaklaşarak, kimi zaman fersah fersah uzak düşerek olayları, insanı, kainatı hatta vahyi okumaya çalışıyor, benzer sorular soruyor. Örneğin, yukarıda değindiğimiz sorunun birincisini (Hz. Peygamber’in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku’yabilirim?) bilim, ‘Doğa’nın işleyiş ve yapısı nasıl çözülebilir?’, felsefe ise, ‘Doğanın anlamı ve oluşumu cevherinde (tözünde) nedir?’ tarzında soragelmektedir.

Bu soruş biçimleri bile (hatta kavramsallaştırma tarzları bile) felsefe, bilim ve ‘iman ilmi’ arasındaki farka işaret etmekte fakat asıl ayrım cevaba ulaşma ve cevabı dillendirme biçimlerinde ortaya çıkmaktadır… Felsefe ve dünyevi bilimi oluşturan zihinler sözkonusu sorulara eşyanın kendi varlığından, görünen bağlantılarından ve kendisinde ne olduğundan hareketle çözümlemeler ortaya koymaktadır: Doğa bir olayın diğerini doğurduğu bir döngü içinde, kendi içinde parçalanabilen parçacıkların birliğinden oluşmaktadır…. Ya da, ‘Kendinde şey olarak doğanın anlamlılığı tartışmalıdır, oluş başlı başına bir soru yumağıdır’ filan gibi cevaplar geliştiriliyor… Bilim ve felsefenin en genel anlamda ortak noktası ise (mutlaka içinde farklılaşan yanlar olmakla birlikte ki Demokritos ile Pascal’ı, Einstein ile Hawking’i aynı kefeye koyamazsınız) varlığı ‘kendine işaret eden bir levha’ gibi anlamaya çalışmak şeklinde özetlenebilir. Yani levhanın hammaddesi ve diğer levhalarla bağlantılarının araştırılması biçiminde özetlenebilecek bir kavrama etkinliği…

İman ilminin usulüyle bilgiye ulaşmak, cevaplara varmak ise başka bir düşünme, kavrama ve algılama şeklini gerekli kılıyor… Bir kere, eşyaya ‘kendini gösteren bir levha gibi’ değil adı üstünde levha gibi, ‘kendinden başka bir şeyi işaret eden’ anlamlı bir harf gibi okumak niyetiyle bakmayı gerekli kılıyor. Sağlıklı bir niyet ve bakış açısıyla yaradılışa bakmak ise Vahiyle pişmiş, Esma taliminden geçmiş, her şeye Rabbin bir ismi penceresinden görmekle mümkün olabiliyor.

Daha net konuşalım. Okunacak dört kitap var: olaylar kitabı, kainat kitabı, insan kitabı ve vahiy kitabı. Bu dört kitabın oku’nması da yaradılışın oku’nması sonucunu doğuruyor. Yaradılışın okunması ise ayetin bize işaret ettiği gibi Rabbin ismi ile (buradaki ‘ism’ Esmau’l-Hüsna’dan kinayedir) mümkündür. Yaradılan her şeye bir Esma tefekkürü ile yaklaşmazsak oku’mak sözkonusu olmaz. O halde mü’min bir zihnin ve kalbin ciddi anlamda, tıpkı Hz. Yusuf’un kuyuda ‘talim-i Esma’ yapması gibi Esma tefekkürü terbiyesinden geçmesi gereklidir. Baktığın her şeye ya bir ilâhî ismin ilk harfi ya da ilk kelimesi gözüyle bakmak gerekmektedir. İsimlerin göründüğü yer olarak varlığı oku’mak bizi Rabbin terbiyesine, o terbiye ile kendi nefsimizi terbiyeye götürmelidir ki öğrendiklerimizin ilim olduğunun sağlaması da burada gizlidir. Nefs terbiyesine dönük olmayan hiçbir öğrenme ilim değil, olsa olsa veri, data, malumat, kültür, bilgi cinsinden bir yığındır.

Peki bu çerçevede yaradılışı Rabbin isimleri ile oku’maya başlamanın öncesinde ne vardır? diye sorarsak bu soru bizi başka bir ayetin kapısına iletir. Aynı zamanda meleklerin duası olan ayet şöyledir: Sübhaneke la ilmelena illa maallemtena inneke entel Alimu’l Hakim… (Sübhan olan Allah, seni tenzih ederiz ki biz bilmiyoruz, senin öğrettiklerin (talim ettiklerin) dışında, sensin Alîm ve Hakîm olan…)

Meleklerin duası olan bu ayet önceki tahlillerle birlikte düşünüldüğünde bize âdeta iman ilminin, mümince bir epistemolojinin (marifet nazariyesinin) ana kodlarını, elifbasını sunmaktadır. Şöyle ki:

1-Yaratıkları aracılığıyla Yaradan’ı tenzihe yönelik olmayan hiçbir bilme eylemi ‘ilm’e (el-İlm) dönüşemez.

2-Bilme eylemine girişen, hilkati oku’maya talip olan kişi her işin başında edep ve tevazuu giyinip ‘bilmiyorum’ demenin erdemini kuşanmalıdır. ‘Ben bilmem, bilmiyorum, biz bilmiyoruz’ demeyen hiçbir kişi veya zümre bilmenin hakikatine ulaşamayacaktır.

3-‘Bilmiyorum’ demek tasavvur ve zihnimizi dünyevi kavram ve düşünme biçimlerinden arındırıp ‘ümmileşme’ye giden kapıyı açacaktır. Ancak ümmi bir zihinle (yani dünyevi kalıpların kirinden arınmış bir zihinle) yaradılış oku’nabilir.

4- Ya bir ilâhî isimden kalkmayan ya da bir ilâhî isme varmayan her türlü bilme çabası anlamsızlığa, kaosa gömülmeye mahkûmdur.

5-Kendisi gayret gösterdikten sonra öğrendiklerinin, kendisinde görünen meziyetlerin ve ilimlerin ancak Alim ve Hakim olan, Sübhan olan Rabbin bir talimi olduğunu anlamayan kişi tevhid ve iman ilmi olan marifetullahın kokusunu alamayacaktır.

Bu dört kitap bize hâl diliyle, hatta kaburga kemiklerimizi birbirine değdirircesine sıkarak sürekli, her an ‘Oku’ diyor… Tüm kâinat bir Cebrail olmuş bizi içimizden ve dışımızdan sıkarak, ‘Oku’ diyor… Bizden dudağımızı Mağaradaki Ümmi’nin (a.s.m.) titrek dudaklarına yaklaştırıp, meleklerin tenzih diliyle söylediği gibi bir tek cümleyi söylememiz bekleniyor: “Ben okuma bilmem!”

Yusuf Özkan Özburun

Emir kipinden hiç hazzetmeyen ve askerlik seramonilerine hiç hevesli olmayan biri olarak, dik bir erkek sesiyle gürce söylenen bu cümleleri her duyuşumda (bilhassa televizyondaki askeri kıt’a selamlamalarında ya da filmlerde) hayatın da insana ömrünün başından sonuna dek adeta böyle haykırdığını işitir gibi olurum.

Kainatın süzülmüş bir özeti olan hayat, ölümsüz bir sanat mucizesidir kanımca. Dünyanın tenhasında bir sahilde yumurtadan çıkar çıkmaz okyanusa koşan deniz kaplumbağası yavrusu adeta bir hedefe kurulmuş olarak doğar ve zembereğinden boşanmışçasına hiç bilmediği bir meçhule doğru koşar. Bu hayattır ve muhteşemdir. Toprağa düşen alelade bir tohum, diğer elementlerle öyle bir işbirliğine girer, öyle bir organizasyonun parçası olur ki bağrında taşıdığı nihai hedefe doğru adım adım yürür, sanki yürütülür. Duvarın arkasına sinmiş aç kedicik, ayaklarıyla pamuk tarlasında yürürcesine sine sine müstakbel kısmeti olan kuşa öylesine yaklaşır ki, yaydan fırlayan ok havada kuşu vurur çoğu kere. Müthiş bir odaklanma, hayran olunası bir sabır, takdir edilesi bir konsantrasyon ve son derece cömert bir hamle coşkusu. Bu hayattır ve hayrete şayandır…

Neresinden bakarsanız bakın hepsinde öncelikle bir hazırlık, ekipman temini, bir ön çalışma mevcuttur: Tüfeeeek omza! Hemen ardından ciddi odaklanma ve konsantrasyon eşliğinde hedefe kilitlenme vardır: Nişaaaan al! Ve nihayet gergin kasların şarkısının, enerjinin müthiş coşmasının, tüm varlığıyla hedefe atılmanın büyüsü parıldar: Ateeeş!

Hayat olağanüstü amaçlılığıyla, hayatın içindekiler göz kamaştıran hedefliliğiyle insana sürekli bir telkinde bulunur sanki: “Ey insanoğlu! Her şey ama her şey sürekli büyük bir amaca doğru doludizgin akmaktadır, her varlık kendi halince kendisi olma vazifesini, içindeki programı gerçekleştirme hedefini vurmak için çırpınıyor. Bunca hareket, bunca değişim, halden hale geçiş içinde büyük amaca koşan varlıkların hedeflerine yönelişleri var. Senin de öyle yapman gerekmez mi? Çocukluğundan itibaren kendini varoluş gayene göre hazırlaman, varlığına konan yeteneklere, zekaya, yüce hislere yatırım yaparak malzeme temin etmen, ekipman tedarik etmen, kafanı ve gönlünü donandırman, ilim ve irfan ve ahlaktan oluşan ışıklı silahları elde etmen gerekmez mi?: Tüfeeeek omza!

Seni evren içinde yegane kılan yeteneklerini, sendeki özel tecellileri, sana has baskın yanlarını keşfederek her şeyin ezeli maksadı olan ebedi ahiret yurduna layık bir şerefli varlık olmak için dünyada her an kendine küçük hedefler koyman, zamanını ve ömrünü çarçur etmemen, can sıkıntısı ve ataletle bir ömrü heder etmemen, kendi içindeki potansiyeli açığa çıkararak bodur bir akasya olarak çürümekten kurtulup ulu bir çınara dönüşmen lazım değil midir? Gönlünü ve gözünü bir noktada birleştirerek aklını çelen, zihnini dağıtan, kalbini meşgul eden ıvır zıvır dan yüz çevirmen vazifen değil midir? Tüm varlığınla kısa dünya hayatını ebedi bir sermayeye dönüştürme aşkına gözünü dikmen gerekmez mi?: Nişaaaaan al!

Daha ne bekliyorsun, bak, Hayat emrediyor: Ateeeeş!”

Yusuf Özkan Özburun

Hayata baktığımda İnsan’ı, İnsan’a baktığımda aile’yi görüyorum…
Hayat İnsan için ihya oluyor, İnsan’ın her an yeniden inşası için her şey yeniden yeniye varediliyor…
İnsan’ın en yalın anlamıyla İnsan gibi İnsan olması ancak aile ile mümkün gözüküyor…
İnsan suretinde hayvanlar bir başka bahis…
Karşılıksız ve katıksız, bedel istemeyen hakiki sevgi ancak aile ortamında tadılabilir…
Kendinden geçerek karşılıksız yardımlaşma ancak ailede olabilir…
Dokunmanın büyüsü, sihirli dokunuşlar aile sıcağında sözkonusu…
İnsanın hamurunu yoğuran ilk yoğun tecrübeler ailede…
İlk talim ve terbiye, samimi edep aileyle…
İnsanı içeriden inşa eden tüm hasletler evvela ve bizzat aileden…
En doğal halimizle kendimiz gibi kendimiz olabildiğimiz tek yer aile…
Aileye lanet okuyanlar oldu, ailesiz toplum oluşturma çabasında olanlar oldu…
Ama hiçbiri aileye alternatif olabilecek, kalıcı ve huzur bahşedici bir model öneremedi, geliştiremedi…
Geliştirilen plastik modellerde insansılar üretebildiler ama Hazret-i İnsan’ı kalbinden başlayarak ihya ve inşa edemediler…
Ne yazıkki insan mayasının bileşenlerini anlayamadılar…
Toplumu muhayyel bir tanrı gibi her şeyin belirleyicisi tayin ettiler…
Halbuki toplum bir soyutlamadır…
Her şeyin ölçüsü olarak toplumu ve toplumsallığı tayin ettiler…
Bir şeyi normal ve anormal kılan faktör çoğunluk ve dolayısıyla toplumdu, toplumsal kurallara uyarak mutlu olabilirdik.
Peki ama toplum hangi kurallara uyardı, ya uyulan kurallar İnsan’a karşıysa ne olurdu? Toplum için insan dediler, insan için toplum değil…
Toplumculuğu, ferdin topluma kurban edilmesi olarak anladılar ki bu kurban töreninde ailenin hiç yeri yoktu…
Bugün azı dişlerimizle tutunarak aileye sahip çıkmak zorundayız…
Aileye yani İnsan’a…
Aileyi tekrar bir medrese, bir tekke, bir okul, bir eğlence merkezi haline getirmekle mükellefiz…
Aileden çalan ebeveyn kör atın arpasından çaldığının farkında olmalı…
Ailenin odağına ilim ve iman talimini koyduğumuzda, ailenin maddi yanına yani cesedine ruh üfleyip manevi aileyi elde edeceğiz…
Aksi takdirde aile, maddi bir mekan hapishanesi olmaktan öteye geçemeyecek…
Aile toprağına ilim ve amelin çekirdeğini diktiğimizde, imanının gür ağacı daha bir serpilecek ve insan böylece hakikaten İnsan olacaktır, yani hazret-i insan…
‘İman insanı insanı eder, belki sultan eder’ diyen Hazret’i hatırlamak gerek… İman ağacının dikildiği toprak olarak aileyi anıp bir daha yenibaştan düşünmek gerek…
* Hazret; sayın, muhterem, saygıdeğer gibi anlamları da içerir… (Y.Ö.Ö)

Yusuf Özkan Özburun

Psikoloji ve Pedagoji kitaplarına bakacak olursak, Anne ve Baba olmak öncelikle bir ‘rol’ü üstlenmek ve yerli yerinde temsil etmek demektir…’Eşler arası rol dağılımı’, ‘Aile içinde anne-baba ve çocuğun rolü’ gibi başlıklar popüler başlıklardır… Bu ‘rol’ kavramsallaştırmasını oldum olası sorgulamışımdır. Fakat ‘rol’ kavramını tiyatroda rol yapmakla karıştırmayacak kadar da saf olmadığımı tahmin edersiniz… Yani sorgulamam bir yanlış anlamadan kaynaklanmıyor, tam aksine doğru anlamaktan kaynaklanıyor… Kanaatime göre anne ve baba olmak ‘rol’e indirgenemeyecek boyutta bir ‘var oluş’ meselesidir… Halbuki modern psikoloji ve pedagoji (ve dahi sosyoloji) aileyi sadece yatay planda toplumsal bir birim, anne babayı da bu sosyal birimin üyeleri olarak algıladığı için ‘rol’lerden dem vuruyor… “Peki öyle değilse nasıl algılayacağız?” diyeceksiniz ki hakkınız var.

Öncelikle, insan denilen varlık bütün bir kainatın parçası olarak (mekanik bir parça değil, okyanustaki damla gibi bir parça) büyük bir ruh cevheri taşıyan, cismi küçük anlamı büyük, kökleri gayb aleminde gövdesi şimdi ve burada (şehadet alemi), dal ve budakları yine gayba yönelik şerefli bir varlıktır… Özünde metodik ateizmi barındıran sosyal bilimlerin söylediği gibi ne bir ‘organizma’, ne bir ’sosyal varlık’ ne de ‘kompleks bir metabolizma’ değil… Temel insan tanımı ‘mahlukatın en şereflisi’ olan bir anlayışı baz alarak bir nefs ilmi (psikolojinin Müslümancası) geliştirilecek olsaydı, acaba anne babaya, aileye, çocuğa karşı bakış açısı nasıl olurdu ve kavramlar nasıl kurulurdu? Çocuk terbiyesine nasıl bakılırdı? Öyleyse net konuşalım:

1) İnsan dünyaya bütün varlıkla birlikte bedenini ruhuna tabi kılmak, ruhunun olgunluğuna bedenini yaklaştırmak için terbiye olmak amacıyla gelmiş bir varlıktır… Varolan herşey Rabbin terbiyesine muhatap olmaktadır, her şey kendi hamlığından olgunluğuna oradan da ölüme yürümekle terbiye sürecini ifa etmektedir. Bir gül, fidan olmaktan tomurcuklanmaya, tomurcuktan goncaya, goncalıktan gür ve gümrah bir gül olmaya oradan da toprağa karışmaya doğru uzanan çizgide üzerinde ilahi terbiyenin kemâl yolculuğunu göstermektedir. Ölüm, olgunluğun zirvesidir, terbiyenin de doruk noktasıdır. Bu yönüyle hayata anlamını veren ölümdür, ölümsüz bir hayat eksik kalacaktı… Tıpkı bu örnekte olduğu gibi, her şey kendi gelişim sürecinde potansiyel halden aktif hale geçerek üzerindeki terbiyeyi mükemmelliğe taşır… Öyleyse anne baba olmak, tüm zahmetleriyle birlikte insan için “kâmil insan olma yolculuğunda” çok önemli bir terbiye sebebidir. “Çocuğum benim dünyada terbiye olma, kâmil insan olma yolculuğumun en önemli vesilelerinden biridir” diye, birbirine ve çocuğuna bakmak acaba ne anlama gelir?

2) Bir heykeltraşın önündeki çamura şekil vermesinin incelikli yöntemleri anlamında bir çocuk terbiyesinden bahsedilemez… Birinin özne (anne-baba veya öğretmen) diğerinin nesne olduğu bir aktif-pasif ilişkisinden ve bu anlamda bir çocuk eğitiminden söz edilemez… Hatta bu anlamda, çocuk terbiyesi diye bir şey yoktur. Anne babanın terbiyesi vardır. Çocuğumuzun terbiyesi bizim nefsimizin ham taraflarının terbiyesinin bir yoludur. ‘Çocuğumu terbiye ediyorum’ demeyeceğim, ‘Çocuğumla terbiye oluyorum’ diyeceğim… Zor çocuk zor bir terbiyeye ve imtihana muhatap olduğum anlamına gelir. Hastalık, kaza, yaralanma, özürlülük, musibetler benim üzerimdeki ilahi terbiyenin ve tasarrufun bir parçasıdır… Hayır, ben çocuğumu terbiye etmiyorum, onun aracılığıyla kendi terbiyem için gayret ediyorum. Ben kendi terbiye sürecimde başarılı oldukça bunu çocuğumda, aynada kendimi seyreder gibi seyrediyorum…

3) Bütün bunlarla birlikte düşündüğümde anne baba olmak bir varoluş meselesidir, dünyadaki vazifemi yerine getirmekle ilgilidir, nefsimin hoyrat yanlarıyla mücadele edip bedenimi ruhuma yoldaş kılmamın bir yoludur. Aile içinde “rolümü” yerine getirmiyorum, insan oluyorum. Bir baba olarak akşam yemeğinde sofrada olmak için koşturuyorsam bunu “babalık rolünü” yerine getirmek için değil “insan olma” olma randevuma geç kalmamak için yapıyorum.

Özetle: Rol yapmıyorum, İnsan oluyorum…

Yusuf Özkan Özburun

Başımıza ne gelmişse bu aydın denilen mahlukat cinsinden gelmiştir. Bilgiyle kurduğu eşcinsel ilişki ile ön plana çıkan bu cins, bilgiye bir nesne gibi yaklaşır. Bilgiye yaklaşımı kalpten kopmuş aklın tahrikiyledir. Bilgiyi malumat düzeyinde kafasına doldurmakla işi biten, sonra da bu malumat odunlarını sağda solda pazarlayıp caka satmakla geçinen bu üçüncü cins, bugün de hal-i pür melalin birinci dereceden failidir.Zira, Batı aydınlanmasının zehirli bir meyvesi olan aydın, kendine Varlığın ve Varoluşun üstünde bir özne rolü biçerek bilgiyi tekeline almıştır. Varlıkla bütünleşerek ulvileşmek, hayatın özüne doğru bir yolculuk yapmak yerine, bilgiyi akademik disiplinlerin de yardımıyla yontup, kesip biçip, ölçülür ve hesaplanır hale getirmekle ‘ehlileştirmiş’tir. İnsanın kalbinde yeşeren ‘yaban tefekkür’den onun nasibi yoktur. O, toplumu manipüle etmek, politika yardakçılığı yapmak, toplum mühendisliğinde bulunarak kitleleri şekillendirmek üzere peydahlanmış bir aygıttır.

Aydın denilen tür, Söz’e ihanet etmiştir. Söz’ün beyaz sayfasını kirleterek kendine de ihanet etmiştir. Çünkü, Söz karşısında adam gibi adam, kadın gibi kadın görmek ister. Fedakarlık ister, paraya, şöhrete ve şehvete boyun eğmeyecek yüreklilik ister. Şahsiyet ister. Aydınsa bir şeyi merak eder ve o konuda aydınlanmak, yani ansiklopedik malumat (veri, data, malumat, bilgi, el-ilm, irfan gibi kavramlar birbirinden önemli noktalarda ayrılır, dikkat etmek lazımdır) edinmek ister. Söz konusu konuda aydınlanınca bütün işi biter. Şimdi sıra bu malumatı dönüştürmeye, pazara sunmaya gelmiştir. Fakat ‘alim’ ya da ‘arif’ öyle midir ya? İlmiyle amil alim’in ve kalbinde tefekkür eden arif’inse işi bir malumata ulaştığı anda başlar. Aydının işi malumata erişince sona erer, ama arifin/alimin işi malumata ulaşınca başlar. Önce o malumatı bilgiye dönüştürmek, sonra bu bilgiyi hayatına tatbik etmek, en nihayetinde de bu bilginin sahibini tanımaya çalışarak yanmak, yürüyen, konuşan bir nura dönüşmek. Aydın sadece bilmek ister, alim/arif o bilgiyle yanmak, zücacenin içindeki misbah olmak ister. Bize lazım olan ne idüğü belirsiz ağzı kalabalık, kafası karışık ama kalbi boş aydınlar değil, yaban düşüncenin izinde zihnini ve kalbini tevhid eyleyip Söz’ün hizmetkarı olan alim ve ariflerdir.İşbu tavsif üzere bulunan aydın, yakın tarihimizde Devlet-i aliyenin bütün imkanlarıyla, padişahın fermanıyla Avrupa’ya ilim, irfan, hüner öğrensin de memleket evladına faydası dokunsun diye gönderilen bu güruh, oradan zihinsel cinsiyetini değiştirmiş olarak dönmüştür. Sonra ekmek yediği sofraya bıçak çalmak için var gücüyle çalışmıştır. Bağrından çıktığı halkına bir snop edasıyla küçümseyen gözlerle bakmayı seçmiştir.

Tıpkı bir zenci fıkrasında olduğu gibi. Hani fıkra malum: İki zenci beyaz olmaya karar verir. Beyazlama merkezinin önüne geldiklerinde ücretin 100 dolar olduğunu okurlar. Fakat birinde 99, diğerinde 101 dolar vardır. 101 doları olan ‘Önce ben beyazlayayım, çıkınca sana eksik olan 1 doları veririm, sen de beyazlarsın’ demiş, anlaşmışlar. Yaklaşık bir saat sonra beyazlama merkezinin kapısından ağzı kulaklarında, epeyce beyazlamış olarak çıkan arkadaşına diğer zenci 1 doları hatırlatmış. Aldığı cevaba inanamamış: ‘Çekil karşımdan pis zenci!’

Sağa sola konferans için çağrıldığımda kimileyin bu fakiri ‘Bu toprakların yetiştirdiği genç aydınlarımızdan’ filan diye takdim ettiklerinde kan beynime sıçrıyor, gözüm kararıyor ve bazen ağzıma ne gelirse söylüyorum. Nasıl söylemeyeyim, bu toprakperest takdime mi kızayım, adamın beni çalı fasulyesi, maydanoz ve enginarla aynı kategoriye koymasına mı bozulayım, aydın maydın diyerek bana adeta ‘zihinsel eşcinsel’ demesine mi fıttırayım, varın siz hesap edin…

Yusuf Özkan Özburun

Başlık pek bir şairane ya, bendenizin duygular dünyasında yarı baygın gözlerle melankolik bir yazı yolculuğu sunacağımı zannedenler ne de çok yanılıyor. Evet biliyorum, bu tür başlık atmalar, çiçek açmış bir ağaca bakmalar, yıldızlı bir gökyüzünün seyrine dalmalar şairlere ve aşıklara bırakıldı bu çağda. Nedense sadece onlara has romantik (yani çocuksu ve naiv) işlermiş gibi anlaşılıyor çoğunluk tarafından. Eskaza, “Dün akşam ayın halesi vardı, yıldızlar da pek bir berraktı, epey bir seyrettim” filan gibi bir cümle sarfetmeye görün, hemen bakışlar değişir, dudaklar bükülür. Özellikle kendini ciddi işlerle uğraşan kallavi heriflerden sayan bazı kalaslar, size hafif küçümsemeyle bakarlar. En fazla şunu söylerler: ‘Duygusal bir arkadaşa benziyorsunuz!’ Eh, bunun yanında kimi çok bilmiş aklıevveller de sizin ‘çiçek böcek edebiyatı yapan’ familyadan olduğunuzu düşünür, hemencecik kategorize eder ve kendisinin vatanı, milleti, ümmeti kurtarma yönünde acayip reel politik filan yaptığını zannederek rahatlamayı tercih eder: Beni kategorize et, relaks ol bayım, rahatla! Çoğunlukla kadınlar, bu tür cümlelere bayılır: ‘Ayyy ne romantik erkeeek.’ diye düşünür ve hemencecik evdeki adamın kendine sık sık çiçek almadığı, özel günlerinde tıpkı dizilerde olduğu gibi tek taş yüzük getirmediği, akşam eve gelince mart kedisi gibi bakmadığı, dizinde şiirler okumadığı gibi çağrışımlara garkolurlar. 

Başını yerdeki küçük karınca yuvalarıyla meşguliyetten kaldırıp, aya, yıldıza, güneşe bakanların, mevsimlerin farkına varanların, yolun kenarında çiçek açmış ağacı fark eden gözlerin ve gönüllerin, çocuksu bir duygusallıkla yaşayan ya uçuk bir şair, ya da ayakları yerden kesik romantik bir kişi olarak algılanması ne büyük faciadır. Neyin küçük ve önemsiz, neyin büyük ve önemli olduğu konusunda ciddi bir karmaşa yaşanıyor zihinlerde. İnsanın dünyada bulunuş gerekçesine dönük işler, küçük ve önemsiz, dünyanın zavallı, gel geç kavgalarına ait şeyler önemli ve büyük sayılıyor. 

Televizyonlardan bangır bangır, radyolardan zangır zangır, gazete ve dergilerden haldır haldır bunlar haykırılıyor, ve dahi höykürülüyor. Kalbiyle ve kalbi için düşünen, dışarıya (afaka) da içteki bir pencereden bakan ne de azdır. Ya siyasetle, ya ekonomiyle, ya bizi (o ‘biz’ kimsek) dış güçlerin mahvettiği fikriyle, ya da sosyolojik, morfolojik, strüktürel yataysal ve dikeysel açılımlarla aklını ve kalbini sarhoş etmiş ne çok kişi görüyorum. Bahara bakmak farzdır efendiler! Üstümüzden kuşlar gibi geçip giden mevsimleri oku’mak vazifemizdir. Gökteki aya nazar etmek, en az toplumsal ve politik olayları analiz etmek kadar elzemdir. Dış mihrakları, ülkeyi içerden yıkan iç güçleri düşünüp dertlenmek kadar, nefsinin tam ortasına kurulmuş düşmanlarına, aileni senden alan güçlere, çocuğunu senden çalan mihraklara yoğunlaşman ödevindir. Allah’ın her yerde bir ayet ve işaret olarak, kudretinin ve rahmetinin nişanesi olarak, enfüsün ve afakın göklerinde dalgalandırdığı sancaklarını, bayraklarını alaşağı etmeye çalışanlar daha çok dikkatini çekmeli değil midir? 

Bizi Masonlar, Yahudiler, yerli işbirlikçiler, kötü yönetim, istikrarsız ekonomi v.s. mahvetmemektedir. Bizi mahveden, bir ilahi bayrak gibi dalgalanan şu çiçek açmış ağacı, kalbin ve ruhun neşvesiyle birlikte oku’yamamaktır. Bizi mahveden, sarı çiçekle söyleşememektir. Bizi mahveden, yüreğimizdeki Yahudiler ve Aklımızdaki Masonlardır. Bir bahar bahçesinde, bahar kadar bir ‘marifet’ güldestesi ve tefekkür toplayan bir dünya yolcusu olmaktan uzak düştüğümüz oranda, dünyanın çıkmaz sokaklarında ruhumuzu azıtmaya mahkum olacağız… Bir Cahit Külebi hayranı olduğum söylenemez ama başlığa aldığım dizeler, her baharın arifesinde dilime düşer ve fikrimden nice nice şeyler geçer. Bilhassa, ilk ikisinin devamında gelen dize beni ziyadesiyle meşgul eder: Sen de çiçek açtın erkenden küçük zerdali ağacım aklın ermeden.

Yusuf Özkan Özburun