Category Archives: Yunus Emre Tozal

Nokta Kalemin Secdesidir

Noktadan yola çıkarak anlamın derinliğine yapacağımız yolculukta, anlam; bir amacı göz önünde bulundurarak kâinatla insan, fizikle metafizik, insanın gözlerindeki perdeyle hakikat dünyası arasında gidip gelen bir keşif olarak tanımlanabilir. Anlamın çevresinde bulunan özne ve nesne, öznenin sahip olacağı durum ve nesnenin yer alacağı zeminin birbiriyle ilişkisi, anlamın derin yapısının oluşumundaki mim noktasını açıklar. Üç boyutta da sonsuz bir hacim kaplayan nokta’dan yola çıkarak, anlamın izinde yürüyerek, hakikatin peşine takılmak; hattatların söyledikleri “noktadan hâsıl oldu esrar-ı hat” sözünün manasını daha bir aşikâr kılmaktadır. Varlığın sırlarıyla donatılmış kâinata, arif penceresinden bakabilmenin tezahürüdür kalemin nesneye dokunduğu an.

Kalem dokunursa, “kûn” denilir, oluverir. Kalem dokunursa, yazılmış olur; başlangıç ve son belirlenmiş olur. Eski Yunan filozoflarından Demokritos’un “daha fazla bölünemeyen şey” olarak tanımladığı, sonsuz doğru parçasının birleşebildiği nokta, oluştuğu andan itibaren başlangıcı ve sonu olan; öncülü ve ardılı olan bir eylemin varlığını izah eder. Bu yüzden zaten yarıçapı, yüksekliği, genişliği, derinliği, uzunluğu gibi özellikleri bulunmadığından, matematik gibi bilimler pozitif bilimler, noktanın anlamını açıklamakta yetersiz kalır. Metafizik bu noktada devreye girer.

Her nokta bir eylemdir, eylemi işaret eder. Nokta oluştuğu an, eylem başlamıştır ve eylemin ne zaman biteceği bellidir. Noktanın oluşumuyla eylemin ne zaman sonlanacağı bilgisi aynı anda oluverir. Eylemin ne zaman sonlanacağı bilgisi de, üzerinde tüm yazgıların kayıtlı bulunduğu levh-i mahfuzda yazılıdır.

Noktadan ötesi var mı?

Göğün katında, anlam dairelerinin bulunduğu katmanda, isimlerin oluşmadan önceki hallerin yoğrulmasında bir “rahim” görevi görür nokta. Aynı zamanda âdemoğlunun isim koyabileceği, bir olgu olarak zihninde tutup düşünme eylemine; düşünsel zemine inilmesine vesile olan, tevekkülü içinde barındıran bir sessizliktir. Varlığı itibariyle kâinatın korosunun ontolojik kökeninde bulunan nokta, dağların taşıyamadığı yükü omzuna sırtlayan insanoğlu için bir sırdır ve bu sırrın altında aynı zamanda insanın da varoluşuna dair anlamlar gizlidir.

Arayış devam ediyor. İnsan bilincin kapısını açan, gözün ve kalbin göreceği, kelimelerin birbirleriyle uyumundan zihne aktarılan bir imgeden yola çıkarak, metafizik bir dünyaya bağlandığı bir simülasyon dünyasında, keşif yolculuğu yapıyor. İnsanın sürekli olarak iç âlemine indiği yolculukta, varoluşun sorgulanmasıyla, sırların keşfedilmesi ve soruların cevaplarını bulabilmesi bekleniliyor, anlam dairesi genişletilmeye çalışılıyor. Nefes aldıkça, hakikatle karşılaşılmasında umut artıyor. Anlam kapısı arayanın karşısına çıkıyor.

Anlam kapısının aralanabilmesi, varoluşun farkına varmayı gerektirir. “Var” olan ve “var” kaldığının farkına varan kalp gözü görebilir, dokunabilir, işitebilir, hissedebilir. Kuran’ın “Onların gözleri var görmezler, kulakları var işitmezler, dilleri var konuşmazlar” dediği topluluk, “varoluş”un farkında olmayan, hayatın anlamından bîhaber olarak yaşayan, noktayı da göremeyenlerden oluşur. Noktayı göremedikleri için, hayatı noktasız olarak algılarlar ve hiç ölmeyeceklerini sanarak o halde yaşarlar. Oysa noktanın farkına varan insanoğlu, Peygamber’in buyurduğu “Hiç ölmeyeceğini zanneden kişi gibi dünya için çalış, yarın öleceğinden korkan kimse gibi de dünyaya bağlanmaktan kaçın” hadisince, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalıştığı gibi, yarın ölecekmiş gibi ahiret için hazırdır. Her an hazırdır noktayla karşılaşmaya, mutluluğun doruk noktasında hayal bile edemeyecek güzelliklerle dolu bir dünyanın kapısını aralayabilmek için, bekler. Bağlam olarak anlamı hakikatle birleştirmiştir.

Neticede, nokta kalemin secdesidir,

Kalemin secde edişi, hakikattir.

Yunus Emre Tozal


Şafak Aşk Rahminde Sümeyyelere Gebe…

Sil artık gözyaşlarını. Fecir vaktine kadar hıçkırıklara kapılıp, sabretmeye çalıştığın tutsakların yasaklarına, hür nağmelerinle cevap ver. Yeşertmeye devam et çölleri sevdanla, hasretini kara taşlara bas şimdilik, sabret kalbim! Titreyişlerin devam etsin yüreğim!

Küçücük yüreklerimizle dağların taşıyamadığı davayı yüklendik ve hicret ettik veda tepesinden. Güneş, her gün umudu gönüllerimizde aydınlatarak doğuyor. Cemreler Rabbe teslimiyeti ile tutsaklıktan kurtulan özgürlük abidesi, ateşin içinde gül bahçesinde Rabbini tespih eden İbrahimin aşkına şâhit! Dalgalar imanın bayraktarlığını taşıyan içi Musa dolu kundaklara ve zindanlar karanlıkları nuruyla aydınlatan Yusuflara şâhit! Kâinat çöllere inen nura, Nur-u Muhammede şâhit!

Tarih tekerrür ediyor. İman ateşi başörtüsü abidelerinin omuzlarında alevleniyor şimdilerde. Zulüm kokuyor meydanlar, okul kapıları… Mazlumlar yürek sükûtlarının bedelini ödüyor yitik coğrafyalarda. Zemheri yağmurlar yağıyor hatıra defterlerine. İlahi yolda ahlak köprüsünü yıkmış karanlığa mahkûm olanlar… Edep nedir bilemez olmuş bâtılın ışığıyla aydınlanacağını sananlar! Bâtılın, suyun üzerindeki köpük olduğunu unutuvermiş dimağlar… Küçücük bir menfaat karşılığında özgürlüğünü sahte ilahlara satanlar; unutturulmuşlar gülün aşkından… Nefsanî menfaatleri için dünyayı cehenneme çeviren tutsakların zevkleri, şefkat dolu yüreklerin başörtülerine uzanıyor. Sümeyyelerin haykırışları küfrün bağrını delmeye devam edecek her daim. Sümeyyelerin başörtüleri göklerde dalgalanacak her tarih sayfasında! Al karanfiller açacak uçurumlarda, kâinat tarih sahnesinde başörtüsünü sancak gibi taşıyan karanfillere şâhit olacak! İffetiyle, takvasıyla, ameliyle, duruşuyla iman çağlayan mücahidelere şahit olacak!

Hüznün şarkı olduğu mısraları söylüyoruz okul koridorlarında. Başörtümüzü açtırmak için mücadele ediyorlar. “Başörtünüzü çıkarmazsınız okuyamazsınız” diyerek tehdit ediyorlar. Rabbimizin ilk emri olan okumayı mı kastediyorlar, kendi kurdukları düzende diploma kazanmayı mı?!… Okumaksa neyi okumak, kimi okumak, ne için okumak sorularına cevap arıyoruz ayet ayet. Kâinatı okumaktan, yaratılışımızı okumaktan ve Rabbimizi okumaktan kim alıkoyabilir bizleri? Kendilerine dişiliğimizle değil fikrimizle iletişime geçmelerini söylüyoruz. Kanlı gözyaşlarımız arkadaşlık ediyor davamıza. Bulutların serzenişlerine; yağmurlara karışıyor dava şebnemlerimiz… Yangınların eşiği olmuş katre katre dökülen gözyaşları. Hasret yaralarının sancılarına ayetler okunuyor: “İnnAllahe me’as sabirin”…

Sancağımızdı başörtüsü, nefesimizdi, gözyaşımızdı, söz yaşlarımızdı. Nasıl çıkarabilirdik başımızdan, nasıl terk edebilirdik davamızı? İmtihan üzere gönderildiğimiz dünyada, esir zevklere ulaşmak mıydı gaye-i hayâlimiz? Kuşlar gibi kanat çırpıp asumanlarda hürce dolaşmak varken, ten kafesinden çıkıp uhrevi dünyaya hicret etmek varken bunca telaş neydi? Niçin saçımızı-başımızı görmek/gördürtmek istiyorlardı? Meryem misali iffetli olamayacak mıydık?…

Biz kararımızı ta önceden vermiştik. “Kalu Bela”da rabbimize teslim olduk, buyruğu altına girdik. Arttırılmış tutsaklık olan aşka adadık nefesimizi. Sevgililer sevgilisi Nur-u Muhammed’in getirdiği vahye iman ettik. Ayağımıza batan dikenlere aldanmayıp, ufuktaki umutlarımızı yeşerttik hayallerimizde. Şair ne güzel söylemiş:

elemli rüzgar alıp götürüyor yürekleri zindana

özgürlüklerin kapısına kilit vurulmuş

vakit;

gemileri yakma vaktidir!…

vakit;

aşkın önünde edeple eğilme vaktidir!…

vakit;

seccadelere uzanma vaktidir!…

Başörtüsü, bizi “biz” yapan sancımız… Başörtüsü, dualarımıza direniş tohumları eken sevdamız… Başörtüsü, acziyet ufkunda kimliğimiz… Başörtüsü, sineye çekilen gül âyinelerinde birer birer süzülen ab-ı aşk tohumları. Direniş tohumlarının aşkı ile çorak topraklar yeşerdi. İşte burada bir ayeti hatırlıyoruz. Al-i İmran suresi 54.ayette “Onlar düzen kurdular, Allah da (buna karşılık) onlara düzen kurdu” buyuruyor Rabbimiz. Ve Tur suresi 42. ayette “Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o inkâr edenler hileli-düzene düşecek olanlardır” buyuruyor. Biz yeter ki kaybetmeyelim umudumuzu, sancımızı, davamızı. Ümmetin kayıp ve yetim kalmış çocuklarını toparlamak adına, halifelik görevimiz adına çıkarmayalım başörtümüzü. Sonunda kazanacak olan tarafın bizlerin olacağını müjdeliyor Kuran.

Ne mutlu başörtüsünü bir madalyon gibi taşıyan kullara! Ne mutlu başörtüsü aşkını Allah yoluna adayanlara! Ne mutlu yeryüzünde bir zümrüt gibi parlayan iffet timsallerine!

Yunus Emre Tozal


Kendisini Arkasından Vuran İnsan

Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.
Franklin D. Roosevelt

Kavgamın ön safında ol, çıkart elbisenden geçmişin izlerini ve doğrult silahını /gözlerini / ufka!

Bilirsiniz, insan kör olmadan da karanlıklara, zindanın buğusunda kaybolan mahkuma dönüşebilir. Kör olduğu halde maviye özlemini göklere resmederek kuş da olabilir, kanat çırpar yüreğini yeşerten coğrafyalara… Kurak yüreklere su götürebilir, filizlendirebilir kurak gönülleri…

Gelin kanat çırpalım semalarda, yitik uzletimizi arayalım. Su taşıyalım taşıyabildiğimiz kadar.

Öncelikle her şeyden evvel sorunu belirleyelim. Su taşımayan insanın, bırakın su taşımayı suya ihtiyacı olan insanoğlunun sorunu neydi ki bu hallere düştü?… Sorun “ben”de. İnsan kimlik bunalımı karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Kendisinin karşısına sorun olarak kendisini çıkartıp, kendisiyle kavga ediyor. Kendisi ile kavga ederken, kendisini arkadan vuruyor! Bu ne yaman çelişki!

Önce mahzenimize bir darağacı kurmalıyız. Her kavga ettiğimizde “ben”imizi darağacına getirmeli ve kavganın öznesini, failini darağacına çıkartmalıyız. Babam ve Oğlum filmini izlemişsinizdir. İdealleri uğruna şehre kaçıp yuvasız kalan insan, kendisi ile kavga etmesi sebebiyle yuvasızlığın felaketini anlayıp tekrardan yuvaya dönerek, oğlunu yuvaya emanet etme gereği hissetmiştir. Oğlunun da kendisi gibi yuvasız kalmasından korkarak, oğlunun başını sokabileceği bir çatının altına götürme ihtiyacı nereden gelmiştir dersiniz?… Elbette hayatta tecrübe ederek insan anlayacak olayları, lakin tecrübelerde işe yaramıyorsa ne olacak? Başı buyruk hareket ediyorsa insanoğlu, buna ne demeli?…

Akıl, mantık kâr etmiyor, bir noktadan sonra bıçağı alıp saplamak geçiyor “ben”e. Hayallerin öldürülmesinde, düşlerin gerçekleşmemesinde suçlu biz oluyoruz. Dünyada /imtihanda/ olduğumuz gerçeğini unutarak, her düşün her hayalin gerçekleşmesini umarak gereksiz arayışlara giriyoruz. Gerçekleşmeyince de suçu yine kendimizde arama ihtiyacı sarsıyor yüreğimizi. Yaşamanın bahtiyarlığını anlayamadan dünyadan çekip gitmek ne kötü, ne hazin bir son olsa gerek… Düşünsenize bir kere, insanın dünyaya yaratılış amacını öğrenmeden kabre girmesi, diğer yaratılmışlar gibi ahirette muamele göreceğini zannetmesi, insanın en büyük pişmanlığı, en büyük kabusu, /belki cehennem azabından daha büyük bir azap¹/ olmaz mı? Dünyada tiksindiği bir sümüklüböcekle aynı muameleyi göreceğini düşünmesi dahi, insanın “ben”iyle ne kadar çelişkili olduğunun göstergesidir.

Susturamıyorum duvarları geceleri, aynalar karşımda kavganın failini gösteriyor. Suçlular olarak ortalıkta gezerek suçlu arıyoruz pervasızca… Niçin hâlâ başımızı duvarlara vurduğumuz halde, kurtulamıyoruz hafakanlardan? “Ey insanoğlu, seni kerim olan Rabbine karşı aldatan nedir?”² sorusuna niçin cevap vermekte zorlanıyoruz?…

Evet, insanoğlunun omzunda dağların taşıyamadığı bir yük var. Yolu uzun ve kavisli. Her an yoldan çıkma, yoldan kayma tehlikesinin bulunduğu bir yol… İnsanın mayası sağlamsa, yoldan kaydığında bir daha geri dönemeyebiliyor. Batıda birçok filozofun Allahsız hayat tasavvuru inşa etmeye kalkışmasını örnek olarak verebiliriz. Aynı şekilde yolundan kaymış mayası sağlam bir insan da, yola tekrar döndüğünde, Rabbinin sevgisini tekrardan kazandığında yolda yürümüyor, koşuyor adeta! Rabbiyle vuslatına koşar gibi yaşıyor hayatının geri kalanını… Hz. Peygamberin “iki Ömerden birisine hidayetini mahzar kıl” diyerek dua etmesi bunun içindi.

Mayanın sağlam olmasını, insanın ruh haliyle, iradesiyle, tevazusuyla, ahlakıyla ve elbette kendisiyle barışık olmasıyla bağlayabiliriz. İçinden çıkamadığı sorunları olmamalı Müslümanın. Ruhundaki metanetle sabretmeli, direnmeli çelişkili gibi görünen düşünce karışıklıklarına, aldanmamalı suyun üzerindeki köpüklere…

Ve bir duruşumuz olmalı…

Karanlıklardan korkmadığımızı kanıtlamalıyız semaya. Hafakanları korkuttuğumuz belli olmalı duruşumuzla. Loş çığlığımızı en kuytu karanlıklara saklamamalı, haksızca korkutulan kuşları şefkat kafeslerinde /avuçlarımızda/ besleyebilmeliyiz…

Bir duruşumuz olmalı…

Ağlayan güllerin mehveş süveydalarını ve solgun yaprakların ümitsizliğini ılık bir titremeyle bahara adamalı. Kıyam gününe hazır bekletilmeli güller ve yapraklar… Her acıyla filizlenen çiçeği, her aşkıyla pembeleşen gülü ekmeli gamzelerimize… Ve ardından göğü mesrur kanat çırpınmaları kaplamalı… Duruşumuzla ölüme hazır olduğumuzu anlatabilmeli kainâta!…

Bir duruşumuz olmalı…

Asiliğe asillik içerisinde cevap vermeli ve ardından kapanan kapılara aldırmamalı. Acımalı fakat her zaman münzevi duyguların arasında kalmalı… Mütedeyyin olmalı, mütebessim olmalı…

Bir duruşumuz olmalı…

Havanın kaprislerine güneşin secde etmeye gidişi de eklenince bir mum gibi aydınlatmalı karanlıktan korkanları. Elimizde çomak, yüreğimizde aşk ile yol almalı dervişçe çöllerde…
Sevgiyle çağırmalı bulutların ağlayışlarını… Ve toprağa düşen cemrelerce hissetmeli yangını yüreğimizde…

Yazıyı Mustafa İslâmoğlu’nun Sebe suresi 46. ayetinin tefsiriyle bitirmek istiyorum:

Deki, size bir tek öğüdüm var. İster tek başınıza, isterseniz de başkalarıyla beraber olun ama sakın ha sakın Allah’ın huzurunda olduğunuzu unutmayın, Allah’ın huzurunda esas duruşunuzu bozmayın.”

Yunus Emre Tozal
Cemaat.com

1) Kuran’da cehennem azabının bu manevi yönü dikkat çekici bir şekilde vurgulanarak, “kalpleri yakan bir ateş”ten söz edilmektedir:

“Hutame”nin ne olduğunu sana bildiren nedir?
Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir.
Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar.
(Hümeze Suresi, 5-6)

2) İnfitar Suresi 6. ayet


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers