Öze Dönmek


Öze dönmek, şahsın kendi karakter, kendi kültür ve kendi ruh köküne dönmesi demektir. Bu da ancak, fert ve toplumun kendi düşünce ve iradesiyle var olması, kendi ayakları üzerinde yürümesi, kendi elleriyle işlemesi, kendi temel kültür malzemesiyle beslenip gelişmesi, millî şahsiyetini hırpalayacak taklitlerden sakınması; örf-âdet ve millî hususiyetler gibi asırlardan beri kaynaya kaynaya benliğimizle bütünleşmiş şeylerin, fevkalâde hassasiyetle korunup kollanmasıyla mümkün olabilecektir.

Öze dönme, ırkî bir tavır, kan bağıyla hareket etme ya da dış dünyaya karşı bütün bütün fermuarını çekip kendi modeli içinde sıkışıp kalma mânâsında anlaşılmamalıdır. O, ne zamanın dişleri arasında aşınıp giden ve maddî-mânevî hiçbir değer ifade etmeyen şeylere gönül kaptırmışlık, ne de temelde bize ait olmadığı hâlde sonradan içimize sokulmuş yabancı değerlere, bâtıl inançlara, ruhî ve zihnî tekâmülümüzü engelleyen eskimiş şeylere bağlılıktır. Öze dönme, dünü bugünle, bugünü de yarınla bir arada görme ve asırların birikimi kültür menşuruyla, ayıklanacakları çıkarıp atma, geride kalanlara da sımsıkı sahip çıkma demektir.

Bu mânâda öze dönüş, milletçe varlık ve bekâmızın önemli bir şartı olduğu gibi, yabancı değerlerin hücumundan kurtulma ve zaman zaman millî ruh şahikalarını bir duman gibi saran yabancı düşünce ve asimilasyonlardan da zarar görmemenin tek yoludur. Öze dönme hamlesinde muvaffak olan toplumlar, aynı zamanda, yitirdikleri tabiatlarını da kazanmaya, kendileri gibi düşünmeye, kendileri gibi konuşup kendileri gibi soluklamaya muvaffak olurlar.

Ne acıdır ki, yıllar yılı bu ülkede, kendinden kaçan bir kısım müstağripler, hep başkalarının nefeslerini solukladı, hep sun’î teneffüsle yaşadı; bir kere olsun kendileri olarak tabiî teneffüste bulunamadı ve tabiîlikteki derin zevki duyamadılar. Dolayısıyla da, halkla kendileri arasında ortak idealler köprüsü kurulamadı; bu ideallere varış yolları belirlenemedi; yığınların donmuş, hareketsiz ruhlarına onları canlandıracak iman, şuur ve heyecan aşılanamadı. Böylece aydın (!) bir tarafta, halk yığınları diğer tarafta, herkes kendi anlayış ve düşüncesi veya kendi hezeyan ve isyanlarıyla çürüyüp gitti. Bunun neticesi olarak da, kalb, ruh, his ve düşünce dünyamızda kendimizi koruyup kollayamadığımız gibi, kendilerini taklit çizgisinde bulunduğumuz milletlerden de hiç mi hiç yararlanamadık.

Evet, belki, benliğimizin sınırlarını belirleyebilmek, özümüze ait hususiyetleri eksiksiz ortaya koyabilmek için, belli bir ölçüde, başkalarını bilmeye de ihtiyaç vardı; ama keşke bunu paradokslara girmeden ve özümüzü hırpalatmadan yapabilseydik.

Kaybettiğimiz din, dil, tarih şuurunun, bir ölçüde hasımlarımızın dinî düşünce, felsefe ve tarihlerini bilmekle alâkalı olduğunu kabul ediyoruz; ama, rica ederim; bilip değerlendirmenin, şuursuzca taklitlerle ne münasebeti var..?

Bizde öteden beri alafranga bir zümre, herhangi bir kritiğe tâbi tutmadan her şeyiyle batıyı taklit ederken, diğer tarafta ayrı bir grup, hep onu suçlamayı deneyip durmuştur. Aslında her iki zümre de peşin hükümlülük içindeydi ve hata ediyordu. Batı, ne öyle taklit edilmeli, ne de böyle yerin dibine batırılmalıydı. O alınacak yanlarıyla alınmalı, atılacak taraflarıyla da atılmalıydı. Gel gör ki; batı, ne taklit edilebildi, ne de eracifine karşı sınırlar çizilip kapıların kapalı tutulması gerektiği noktada hassasiyet gösterilebildi.

Bugüne kadar kayıtsız şartsız batıya hayranlık duyanlar olsun, onu hakikî mânâsıyla taklit edebilselerdi, kim bilir belki de belli bir seviyede batılı olabilirlerdi..! Ama, ne onlar, ne biz, ne de bağlı bulunduğumuz şu garipler dünyası basitlerden basit bu meseleyi hiçbir zaman kavrayamadık; bundan dolayı da hasımlarımız tarafından tekrar tekrar nakavt edildik.

Hiç olmazsa şu anda olsun, milletin kendine dönmesini hazırlama mevkiinde bulunanlar, onun, havadan, sudan daha çok ihtiyaç duyduğu dinini, dilini destekleyip tarih şuuruyla gönlünü âbâd edebilselerdi!

Kendi usûl ve prensiplerine göre öğretilip hayata mâl edilmeyen ilim, aydınlatıcı ve yol gösterici olamayacağı gibi aynı tâli’sizliğe uğramış din ve dinî kültür de kendinden bekleneni asla veremeyecektir. Dinin, fonksiyonunu tam eda edebilmesi için, düşünce ile arasındaki mânilerin ortadan kaldırılmasına ve pratiğe giden yollardaki tıkanıklıkların açılmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı takdirde, zihin ruhla bütünleşemeyecek, kalb ve kafa arasında diyalog kurulamayacak, dolayısıyla da din fonksiyonunu tam olarak eda edemeyecek, bir kısım zavallılar da bunu dinin yetersizliğine verecektir.

Dil de, tarihî tekâmülü içindeki ağırlığıyla ele alınıp güçlendirilmeli ve dünya dilleri arasında iştiyakla yazılıp okunan bir lisan hâline getirilmelidir. Dil, insanın şahsiyetini temsil eden önemli unsurlardan biridir. Ondaki kusur ve eksiklik, kültür hayatını felce uğratır ve bir ölçüde toplumu da bedevîleştirir.

Bir milletin dili, o milletin kültürüne bekçilik yapacak kadar gelişmiş ve güçlü değilse, o milletin başka kültürlerin işgaline uğraması ve zamanla da bütün özünü yitirmesi kaçınılmaz olur. Meselâ insanımıza ilim-irfan dağıtma mevkiinde bulunanların büyük bir kısmı İngilizceye âşina olduklarından, dağarcıklarında, o dilde yazılmış eserlerden süzülüp gelen düşünceler fazlaca bulunacaktır. Bu da onları, İngiliz ve Amerikalılar gibi duyuş, düşünüş ve anlayışa sevk edecek; dolayısıyla da, halkla münevver arasında aşılması imkânsız uçurumlar meydana gelecek ve zavallı yığınlar (eski-yeni) derken şaşırıp ortada kalacaklardır.

Tarih şuuru, geçmişle geleceği bağlayan bir köprü mesabesindedir. Bu köprüyü kurup koruyamayan milletlerin, öbür sahilde gidip nereye aborde olacaklarını kestirmek oldukça zordur.

Bugüne kadar tarih şuurunu koruyamayan hiçbir milletin payidar olduğunu duymadığımız gibi, başkalarına ait levsiyatı tekrar tekrar besteleyip duran müstağriplerin payidar olacaklarına da ihtimal veremiyoruz.

Onun içindir ki topyekün millet, bir kıta sahanlığı prensibiyle millî ruh sahillerini ve semalarını; kimseye ihlâl ettirmeme düşüncesiyle millî mefkûre atmosferini; içimize sızma istidâdında olan her türlü yabancı anlayışa parola sorma idrak ve basiretiyle de, millî kültür haremini koruyup kollamalı ve şartlar ne olursa olsun, göz ve gönüllerimiz mutlaka kendi ülkemiz üzerinde bulunmalı; bütün bunlarla beraber, bugünün nesilleri, hem “dün” hem de “yarın” olmasını bilmeli ve bu anlayışla geleceği, mazi kanaviçesine göre bir dantela zarafet ve inceliği içinde işlemelidir ki, bugüne kadar milletçe maruz kaldığımız içtimaî erozyonlara bir daha düşülmesin; kaybedilen şeyleri telafiye çalışırken, yeni kayıplara sebebiyet verilecek fasit dairelere girilmesin ve var olma kavgasının verildiği aynı noktada, çeşitli dejenerasyonlarla ölüme davetiye çıkarılmış olmasın…!

Yeni Ümit dergisi

İslam’da insana verilen değer


Yüce Allah insanı en güzel şekilde yaratmış, yeryüzünün halifesi ilan etmiş ve her ümmete, “Allah’a kulluk edin, aldırıcılardan kaçının” diyen peygamberler göndermiştir. Ancak, kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden, onda ayrılığa düşmüşlerdir. Nitekim geçmiş milletlerden pek çoğu; ya peygamberlerinin sözüne kulak vermeyip dinlerini inkâr etmiş veya zamanla kitaplarını ve dolayısıyla dinlerini tahrif etmişlerdir. Bunun üzerine son din olarak İslâm, son kitap olarak Kur’ân, son peygamber olarak da Peygamberimiz (sav) gönderilmiştir. Bu gerçek, bir âyette şöyle ifade edilmiştir: “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini, doğruluk rehberi Kur’ân ve hak din ile gönderen O’dur.”

İşte gelişi ile dünyanın çehresini değiştiren ve susamış gönüllere kıyamete kadar rahmet sunacak olan İslâm; gelir gelmez insanın elinden tutmuş, inananlara sunmuş olduğu tevhid nizamı ile, yalnız Allah’a kul olma ve sadece O’ndan yardım isteme esasını getirmiştir. Böylece insan, kime kulluk edeceğini öğrenmiş ve kâinattaki yerini ve değerini anlamıştır.

Esasen İslâm’ın insana verdiği değeri, gereği gibi kavrayabilmek için o günkü toplum yaşayışını iyi bilmek gerekmektedir. İslâm’ın nurlu güneşi, Hira ufuklarında parlamaya başladığı sırada, her yönüyle derin bir çöküntü içinde bulunan câhiliye toplumu bütün değerlerini yitirmişti. Ahlâkı ve yaşayışı ile örnek alınacak kimseler hemen hemen yok gibiydi. Diğer dünya milletlerinin durumu da Araplarınkinden daha iyi değildi. Hz. Peygamber’in (sav) doğduğu asırda dünya, karışıklıklar, felaketler içinde kaynıyordu. Avrupa’da Vizigotlar, İspanyol ve Fransızlarla devamlı savaş halindeydiler. İngilizler, Saksonlarla mücadele ediyor; İngiltere vahşet ve cehâlet içinde yüzüyordu. Roma eski heybetini kaybetmiş, “her tarafı parçalanarak başı kalan bir heykel” halini almıştı. İskandinavlar ve Danimarkalılar, İtalya ve civarındaki ülkelerle boğuşuyordu. Asya’da da huzur yoktu: Tibet, Hindistan, Çin çetin savaşlar içindeydi. Hâsılı her tarafı düşmanlık hisleri kaplamıştı. İnsanlar hayırdan çok şerre güveniyorlardı. Başkanlar içinde hangisi savaşa en çok taraftar ise, halkın güvenini o kazanıyor ve ganimet umuduyla peşine takılanların haddi hesabı olmuyordu.

Her hâliyle kokuşmuş dünyaya İslâm yeni bir nefes gibi geldi. Canlı, diri, yapıcı müesseseler getirdi. “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” hadisinin ifade ettiği üzere, yıllardır husûsî bir terbiye ile yetiştirdiği Resulünün diliyle Allah, bu yeni görüşleri cihana ilân etti. Köhnemiş bütün değerleri yerle bir eden bu yeni inkılapçının hedefi, insanları, insanca yaşayacakları bir düzene kavuşturmak, “ahlâkî güzellikleri tamamlamak ve kemâle erdirmekti.” Rabbinden öğrendiği din ve ahlâk esaslarını müslümanlara, bizzat yaşayarak öğretti. İyiliği, doğruluğu, insanlığı, iffeti, hayayı unutmuş olan insanlar, bunları ondan öğrendiler. Daha dün vahşetler içinde yaşayanlar, İslâm’ın diriltici soluğuyla şahsiyetlerine ve yitirdikleri değerlere kavuştular. İşte bu şartlar altında ve böyle bir ortamda bütün insanlığa gönderilen İslâm, ferde üç yönden değer vermiştir:

A- Her şeyden önce kişi, insan olması itibariyle tabiî bir değere sahiptir. Çünkü onun hakkında Yüce Allah şöyle demiştir: “And olsun ki biz, insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan onları üstün tuttuk.”

İnsanın, doğumuyla hatta ana rahminde teşekkül etmeye başladığı andan itibaren sahip olduğu bu değer; bütün değerlerin ilki, en yaygını ve devamlı olanıdır. Buna sahip olurken maddî-manevî hiçbir karşılık ödememiştir. Bu, tamamen Yaratıcısının bir lütuf ve ihsanıdır. Öyle bir ihsan ki; kadın-erkek, siyah-beyaz, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir demeksizin ve herhangi bir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün insanlığı kuşatmıştır. Ayrıca İslâm, şahıslar arasındaki sınıf farklarını da ortadan kaldırmış ve Hz. Peygamber’in ifadesiyle “İnsanlar Adem’in çocuklarıdır, Adem’i de Allah topraktan yaratmıştır” buyurularak insanlar arasındaki soy, ırk, dil ve renk farkına zerre kadar önem verilmediği belirtilmiştir. Böylece İslâm, insanların birbirine eşit olduğunu, eşit hak ve hürriyetlere sahip bulunduğunu bildirmiş ve ferdin kanını dökülmekten, ırzını çiğnenmekten, malını gasbedilmekten, meskenini tecavüzden, nesebini bozulmaktan ve vicdanını tahakkümden korumuştur.

İslâm, hiçbir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün din mensuplarına, hatta düşmanlarına bile bu insânî değeri bahşetmiş ve onları hayatlarında da, ölümlerinde de korumuş; savaşı önce onlar başlatmadıkça, bizzat müslümanlara düşmanlık yapmadıkça ve ahidlerini bozmadıkça onlarla savaşmaya izin vermemiştir. Onları harp meydanlarında da korumuş; soygun, hakaret, ölüme terk ve helâk tehlikesine karşı güvenliklerini teminat altına almıştır. Ayrıca onların ölülerini de korumuş, cesetlerinin her türlü işkence ve tahribata maruz bırakılmasını, parçalanıp dağıtılmalarını haram kılmıştır.

İslâm, insanlar arasındaki ilişkilerin insanî esaslar dahilinde kurulabileceğini bildiği için, herkesi bu insanî değere kavuşturmuştur. İslâm’ın insana verdiği bu değer sayesinde insanlık, zâlimlerin, cebbarların taşkınlığına; zulüm ve işkencelerine karşı korunmuştur. Bu esası koymakla da daima zayıftan ve haklıdan yana olduğunu göstermiştir.

İslâm’ın insana sırf insan olması itibariyle vermiş olduğu değerin sayısız örneğine Kur’ân-ı Kerîm’de, hadislerde ve İslâm tarihinde ve özellikle de Hz. Peygamber’in hayatında rastlamak mümkündür. Onlardan biri ve belki de en çarpıcı olanı şudur: Bir gün Hz. Peygamber Ashâbtan bir grupla otururken yakınlarından bir cenaze geçmiş ve Peygamber (sav) cenazeyi görünce ayağa kalkmıştı. Yanında bulunanlar, onun bir müslüman cenazesi olmadığını, yahudi cenazesi olduğunu söyleyerek, ‘ayağa kalkmanız gerekmezdi‘ demek istemişlerdi. Onların bu sözü üzerine Hz. Peygamber: “Müslüman değilse insan da mı değil?” cevabını vermişti.

Peygamberimiz (sav) bu davranışıyla, her fırsatta Filistin’deki müslümanlara işkence edip onların kolunu bacağını kırmaktan; kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden onları öldürmekten çekinmeyen yahudilerin; her fırsatta demokrasiden, insan haklarından bahsedilen yirmibirinci asra yaklaştığımız şu günlerde bile hâlâ siyah-beyaz ayırımı yapan, zencilerle aynı otobüste seyahat etmeyen, aynı lokantada yemek yemeyen ve onların çocuklarının okuduğu okullara çocuklarını göndermek istemeyen, bütün bunlara rağmen insanımıza ve özellikle de gençlerimize örnek alınması gereken medenî bir millet gibi lanse edilen Amerika’nın; Alaska’da buzlar arasında kalan Balina’nın kurtarılması için her türlü çabayı sarfeden, nesli tükenmeye yüz tutan Kelaynaklara ve deniz kaplumbağalarına karşı ilgi duyan, fakat dünyanın çeşitli yerlerinde ve özellikle de Bosna Hersek’te ve Azerbaycan’da, Çeçenistan’da, Keşmir’de ve diğer İslâm ülkelerinde, haksızlığa ve işkenceye uğrayan, her gün oluk oluk kanları akıtılan müslümanlara karşı duyarsız davranan Avrupa’nın tutumunu mukayese etmek gerekir.

İslâm’a göre insana değer vermek başka şey, insan değerini kabul etmek başka şeydir. Hele insana üstünlük tanımak ise bambaşka bir şeydir. “Her hak sahibine hakkını vermek” ve onun sınırlarını belirtmek elbette güzeldir. Fakat daha güzel olanı; ona o hakkı verdikten sonra, onu sevdirmek, onu korumaya teşvik etmek, ona koruma yollarını sağlamak ve bunu bir inanç meselesi haline getirmektir. İşte bunun içindir ki İslâm Peygamberi: “Malı uğrunda öldürülen şehittir. Dini uğrunda öldürülen şehittir. Canını müdafaa ederken öldürülen şehittir. Ailesi uğrunda öldürülen şehittir” demiştir. Böylece İslâm, kişinin şeref ve haysiyetini korumuş, ona dokunulmazlık hakkını vermiş ve bu uğurda ölmesini de kutsal saymıştır.

B- İslâm nazarında fert, inancı sebebiyle de değer kazanır. Bu gerçek, Kur’ân’da şöyle açıklanmıştır: “… Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir…” “…Şeref Allah’ın, Peygamberi’nin ve inananlarındır…” ”İnanan bir köle, puta tapan (hoşunuza gitmiş olsa da, hür) bir erkekten daha iyidir.

Bu noktada İslâm’a göre inanan insan, inanmayanlardan üstündür. Allah katındaki üstünlük ise, “O’na karşı gelmekten sakınmak” anlamına gelen ‘Takva‘ esasına bağlanmış ve şöyle denilmiştir: “Ey inananlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır…” Hz. Peygamber de aynı gerçeğe şu şekilde işaret etmiştir: “Ey insanlar! Dikkat edin, Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Yine dikkat edin, Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab’a; keza beyazın siyaha, siyahın da beyaza ‘Takva’ dışında hiçbir üstünlüğü yoktur

Görüldüğü gibi İslâm, kişinin dış görünüşüne, derisinin rengine değil, inancına değer vermektedir. Nitekim Bilâl-ı Habeşî ile Ebu Zer el-Gifârî arasında çıkan bir tartışmada Ebu Zer, Bilâl’e “siyah kadının oğlu” diye hitap etmiş ve Bilâl buna çok üzülmüştü. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber, Ebu Zer’e: “Sende hâlâ cahiliye âdetleri görüyorum” demişti. Söylediği sözden pişmanlık duyan Ebu Zer bir yanağını yere koymuş ve: “Bilâl yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam” diyerek üzüntüsünü dile getirmişti. Yine bir gün Hz. Peygamber, Kureyş’in ileri gelenleri ile konuşurken, Ashâbdan Abdullah İbn Ümmi Mektûm söze karışarak; “Ya Rasûlallah! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret” demişti. Bu sözü bir iki defa da tekrar etmişti. O sırada Hz. Peygamber, Velid veya Ümeyye b. Halef’i ikna etmeye çalışıyordu. Bu kişiler, kendilerinin yanında fakir kimselerin bulunup söze karışmasından hoşlanmazlardı. Bundan dolayı Allah Rasûlü’nün, Abdullah İbn Ümmi Mektûm’un gelip sözünü kesmesine canı sıkılmıştı. Fazla sorması üzerine de yüzünü, gayr-i memnun bir şekilde çevirmiş, ötekiyle meşgul olmuştu. Velid yahud Ümeyye b. Halef de kalkıp gitmişti. Hz. Peygamber’in, böyle yüzünü o tarafa çevirmesi, gerçekte O’nun âlemlere rahmet olan rûhuna ağır gelmişti. Yüce Allah bu olay üzerine Abese sûresini indirmiş ve Rasûlü’nü şöyle uyarmıştı: “Yanına âmâ bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ey Muhammed! Ne bilirsin, belki de o arınacak; yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun. Arınmak istememesinden sana ne! Sen, Allah’tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun…” Bu hâdise de gösteriyor ki inanan bir âmâ, inanmayan bir müşrikten Allah katında daha değerlidir. Velev ki bu kimse ileri gelen biri bile olsa.

İnanmış olmak, insana sadece bir üstünlük veya ayrıcalık kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda ona, dünya ve âhirete taalluk eden birtakım yararlar da sağlar. Bunun en güzel örneğini yine Hz. Peygamber’in hayatında ve sözlerinde görmek mümkündür. Şöyle ki: Mikdâd b. Esved (bu Mikdâd b. Amr el-Kindî’dir) bir gün Hz. Peygamber’e şöyle bir soru sormuştu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Şayet kâfirlerden bir adamla karşılaşsam, onunla vuruşup da kollarımdan birini kılıcıyla koparsa, sonra da benden korkusundan bir ağaca sığınsa ve müslüman oldum dese, bu sözü söyledikten sonra onu öldürebilir miyim?“, Rasulullah (sav) “onu öldürme” cevabını verdi. Bunun üzerine Mikdâd dedi ki: “Ya Rasûlallah! Bu adam kollarımdan birini kesti. Üstelik bu sözü, kolumu kestikten sonra söyledi?” Hz. Peygamber ona tekrar: “Onu öldürme, eğer onu öldürürsen o, senin onu öldürmeden önceki yerine geçer; sen de onun, bu sözü söylemeden önceki durumuna düşersin” cevabını verdi. Üsâme b. Zeyd de konuyla ilgili olarak şöyle demiştir: “Rasulullah (sav) bizi Huraka’ya gönderdi. Oradaki kavme sabah baskını yaptık ve onları hezimete uğrattık. Ben ve Ensar’dan bir arkadaşım, onlardan bir adama yetiştik. Tam üzerine çullandığımız sırada adam ‘La ilahe illallah’ dedi. Bunun üzerine Ensârî arkadaşım ona dokunmadı. Ben ise onu mızrağımla yaraladım ve neticede ölümüne sebep oldum. Döndüğümüzde Nebî (sav) durumdan haberdar oldu ve bana, ‘Ey Üsâme, demek “Lâ ilahe illallah” dedikten sonra onu öldürdün öyle mi?’ dedi. Ben de, ‘korktuğu için bu sözü söyledi’ dedim. Rasulullah (sav) bu soruyu o kadar tekrarladı ki, sonunda içimden, keşke o günden önce müslüman olmamış olsaydım diye geçirdim.” Bazı hadislerde de, “kalbini yarıp baktın mı kî onun korku sebebiyle müslüman olduğunu söylüyorsun?” ifadesi geçer.

Bu iki örnek, inancın insana sağlamış olduğu dünyevî faydayı göstermektedir. Şu örnekler ise, inancın âhirete taalluk eden yararlarını gösterir. Abdullah b. Mes’ûd, konuyla ilgi olarak şöyle demiştir:

Rasulullah (sav), ‘Allah’a şirk koşarak ölen kimse cehenneme girer’ dedi. Ben de: ‘Allah’a şirk koşmaksızın ölen kişi de cennete girer’, dedim.” Ebu Zer de, Rasulullah’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Rabbimin katından biri geldi ve bana; ümmetimden Allah’a şirk koşmaksızın ölen kimsenin cennete gireceği müjdesini verdi.” Ben, ‘zina ve hırsızlık yapmış olsa da mı?‘ diye sordum. “Her ne kadar zina ve hırsızlık yapmış olsa da” cevabını verdi.

İmandan sonra küfre dönmenin ise Allah katında büyük bir vebal ve sorumluluğu gerektirdiği âyetlerde şöyle açıklanmıştır: “Onlar ki, inandıktan sonra inkâr ettiler, sonra inkârları arttı, onların tevbeleri kabul edilmeyecektir ve İşte onlar sapıkların tâ kendisidirler. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiç birinden -dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir…

C- İslâm kişiye ameli ve yaşayışı ile de ayrı bir değer verir. İnancının gereğini yapanla yapmayanı eşit saymaz. Bu gerçek, âyetlerde şöyle dile getirilmiştir: “İşlediklerine karşılık her birinin dereceleri vardır.” “Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyar ise, ancak misliyle cezalandırılır, onlara haksızlık yapılmaz.” “Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz ‘tâne’ olmak üzere yedi başak veren ‘dâne’nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir.” Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi Allah, bir iyilik yapana kat kat sevap verdiği halde, kötülükleri yalnız misliyle cezalandırmak suretiyle insana ne derece değer verdiğini göstermiştir.

İslâm nazarında dış görünüşün ve dünya malının da fazla bir kıymeti yoktur. Bu hususta Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Şüphesiz Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.”

İslâm’a göre inanç ve inancın gereğini yapmak demek olan amel arasında da sıkı bir ilişki vardır. Çünkü bu ikisi birbirinin tamamlayıcısı durumunda olan ve biri olmadan diğerinin tek başına yeterli olmayacağı iki önemli unsurdur. İslâm’da imansız amelin bir değeri olmayacağı gibi, amelsiz iman da kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde imanla salih amelin birlikte zikredilmiş olması da bunu göstermektedir.

Netice itibariyle söylemek gerekirse İslâm’a göre her şey insanın, özellikle de inanan ve inancının gereğini yaşayan insanın lehinedir. Bunun en güzel ifadesini Hz. Peygamber’in şu sözlerinde buluyoruz: “Müminin durumu doğrusu hayret vericidir; çünkü yaptığı her iş onun hayrına olmaktadır. Bu özellik de yalnız mümine mahsustur. Mü’min bîr şeye sevinirse şükreder; bu onun için hayır olur. Felâkete uğrarsa sabreder; bu da onun için hayır olur.”

Prof. Dr. Ahmet Güç
U. Ü. İlahiyat Fak. Öğretim Görevlisi
Yeni Ümit dergisi

Dipnotlar
1) Tin, 95/4.
2) Bakara, 2/30.
3) Nahl,16/36.
4) Bakara, 2/213.
5) Fetih, 48/28.
6) Fatiha, 1/5.
7) Milâdi 6. asırda dünya milletlerinin durumu hakkında Jul Labom’un değerlendirmesi için bkz. Abdülaziz Caviş, Anglikan Kilisesi’ne Cevap (çev. M. Âkif, sadeleştiren S. Ateş, Ankara, 1985), s. 139-140.
8) Bkz. Aclûni, Keşfu’l-Hafâ, 1, 70.
9) Mâlik b. Enes, Muvatta’, Hüsnü’l-Hulk, 1.
10) Bkz. Kandemir, M. Yaşar, Örneklerle İslâm Ahlâkı, İstanbul, 1980, s. 93-94.
11) İsrâ, 17/70.
12) Bkz. Draz, M. Abdullah, İslâm’ın İnsana Verdiği Değer (çev. Nureddin Demir), İstanbul, 1983, s. 45.
13) Ebû Davud, Edeb, 111; Tirmizî, Menâkıb, 73.
14) Draz, a.g.e., s. 46-47.
15) Buhârî, Cenâiz, 50.
16) Buhârî, Savm, 51; Tirmizî, Zühd, 64.
17) Tirmizî, Diyât, 22.
18) Mücâdele, 58/11.
19) Münâfıkûn, 63/8.
20) Bakara, 2/221.
21) Hucurât, 49/13.
22) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.
23) Bkz. Buhârî, Îman, 22.
24) Abese, 80/1-10. Abese sûresinin sebeb-i nüzûlünde nakledilen bu senaryonun böyle gerçekleşmediği, bunun Kütüb-ü Sitte’de yer almadığı hk. bak. (Sonsuz Nur-2, 209-215 (Zaman). (Y. Ü.) M. Fethullah Gülen.
25) Buhârî, Megâzî, 12.
26) Buhârî, Megâzî, 45.
27) Bkz. Müslim, îman, 158; Ebû Davud, Cihâd, 95; İbn Mâce, Fiten, 1; Ahmed b. Hanbel, IV, 439, V, 207.
28) Buhârî, Cenâiz, 1.
29) Buhârî, a. yer.
30) Âl-i İmrân, 3/90-91.
31) En’âm, 6/132.
32) En’âm, 6/160.
33) Bakara, 2/261.
34) Müslim, Birr, 34.
35) Bkz. Bakara, 2/62; Mâide, 5/59; Nahl, 16/ 97; Kehf, 18/88; Meryem, 19/60; Tâhâ, 20/75, 82; Furkan, 25/70-71; Kasas, 28/ 67, 70.
36) Müslim, Zühd, 64.

Çocuk Karakterinin Ailede Şekillenmesi


çocuk karakterinin ailede sekillenmesi

Milletler için her zaman en önemli mesele hiç şüphesiz eğitimdir. Ve bu eğitimin gayesi de çağı anlayan, geçmişle gelecek arasında iyi bir köprü olabilen nesli yetiştirmek olmalıdır. Çünkü bir toplumun uzun süreli yaşaması o toplumdaki ailelerin çocuklarına verdikleri değerlere ve ahlâkî karaktere bağlıdır. Ahlâkî karakter bakımından aile içi eğitimin değeri çok büyüktür. Çocukta ahlâkî gelişmeyi ailesi, arkadaşları, oyunları, dinî eğitimi ve benzeri faktörler yönlendirir. Bu çevre, çocuğun ilk ahlakî modelinin temelini meydana getirir. Ailenin yaşadığı ve benimsediği ahlâkî ilkeler çok kere çocuk tarafından da benimsenir. Temeli sevgiye, güvene, şefkate dayanma zorunluluğu olan aile yuvası çocuk için ilk tecrübî laboratuar niteliğindedir.

İyi Bir Eğitim Karakteri

Dengesi bozulmamış bir aile yuvası çocuk eğitimi için en elverişli bir ortamdır. Çocuk ilk tasavvurlarını, alışkanlıklarını, ideallerini, ruhi hayatının ana imajlarını bu ocakta alır. Ayrıca çocuğun dış dünya ile kuracağı ilişkilerde büyük önemi olan ilk sosyal deneyimler ailede gerçekleşir. Çocukta “ben”i oluşturan vaziyet alışlar ailedeki kişiler arası ilişkilerle kurulur. Aile içinde kurulan bu yapılar dinamik yapılar olup daha sonraki ilişkilere yön verirler. Bowlby (1953) karakterin temellerinin atıldığı ilk beş yıl içinde iyi bir aile terbiyesi alamamanın çocukta suçlu karakter yapısının gelişmesinde en büyük faktör olacağını ileri sürer. Bu hayatî laboratuarda çocuk sürekli büyüme, olgunlaşma, değişme içindedir. Bu süreç içinde o ebeveyninden farklı bir kişilik geliştirmektedir. Kişiliği oluşum devresinde olan çocuğu iyi anlamak mecburiyeti vardır.

1900-1914 yıllarını kapsayan çocuktan hareket fikri ile Batı pedagojisinde yeni bir akım başlamıştır. Bu akımla beraber çocuğun bir küçük yetişkin olmadığı, ruhî yapısı bakımından olduğu gibi fizikî gelişim kademesi yönünden de yetişkin insandan farklı kendine has bir varlık olduğu, hayatın çok özel bir biçimini teşkil ettiği, her çocuğun bir ferd olup, ferd olarak kendisine saygı duyulması, ona uygun muamele edilmesi gerektiği, çocuğun mükemmel bir yaratık olduğu, ama ona mükemmelleşmiş gözüyle bakmanın yanlış olduğu imajlarını taşıyordu. Bu akımın en önemli niteliği çocuğun ferdî özelliklerinin tanınması, gelişimini kendi seyrinde bırakması ve onu gelişmeye terk etmesidir.1 Bu akımın temsilcilerinden Ellen Key (1849-1926) “Çocuk Asrı” kitabında “çocuğun kendi ferdî yapısına uygun bir biçimde geliştirilmesini” ifade ederken, Montessori de (1870-1952) ” Eğitimci; çocuğun ihtiyaçları nelerdir? Bunu nasıl yerine getirmek lazımdır bilmeli” demektedir.2

Coğrafî deterministler coğrafî şartlarla çocuk suçları arasında ciddi bir ilişkinin olduğunu savunurlar. Montesquieu “Kanunların Ruhu” kitabında ekvatora yaklaştıkça suçluluğun artacağını iddia eder. Hedonistin temsilcilerinden Jeremy Bentham’a göre davranışlar zevk ve ıztırap prensibine göre ayarlanır. Belli bir davranışın vereceği zevk, aynı hareketin doğuracağı ıztırapla denge halindedir. Kurallara karşı gelmenin vereceği zevk, onun getireceği ıztıraptan fazla olduğu takdirde bu davranışa yönelinir. H.H. Goddard’a göre de zihin seviyesi düşük olanlar toplumun saadetini bozar. J.J. Dousseau ise “hayatımdaki bütün hatalarım ana terbiyesi ve şefkati görmeyişimden ileri gelmiştir” demektedir. Görülüyor ki insanoğlunun şekillenmesinde, olgunlaşmasında topluma faydalı hâle gelişinde birçok iddia ile haklı veya haksız birçok faktör vardır. Bu faktörler ister kültürel, ister ekonomik, isterse psikolojik veya fizyolojik olsun kanaatime göre hepsinin nirengi noktasını J.J. Douseau’nun iddia ettiği gibi aile içi duygusal ve sosyal etkileşim teşkil etmektedir. Başka bir ifadeyle ana terbiyesi, ana şefkati, baba fedakârlığı ve yol göstericiliğinin iyi olup-olmayışı teşkil etmektedir.

En Önemlisi Ahlâk

Ebeveynin; doğduğu zamandan itibaren çocuğun terbiyesine son derece itina göstermesi, olgunlaşmasını, gelişmesini ve ahlakî yaşayışını kontrolünde bulundurması lazımdır. Çünkü yarının sağlam ve dürüst hâkimleri, sahipleri aile saadeti, aile terbiyesinden geçen bugünün çocuklarıdır. Milletlerin huzuruna göz dikenlerin yıkmak kasdı ile, hedef aldıkları toplumun temeli olan sağlam ailelerdir. Ailede millî, ahlakî değerlerin ince elenip sık dokunarak işlenmesi, bunların çocuğa mal edilmesi iç ve dıştan gelen yıkıcı faktörlere karşı bir zırhtır. Ahlakî değerlerin verilmesinin yanında, çocukta mevcut, fakat gizli olan öğrenme kabiliyeti, bilgi alanı, ruhî ve fizyolojik gelişiminin gereksinimleri temalarına da değinmek istiyorum.

İlk Vazife Anneye

Anne ve babanın çocuklarına karşı sonsuz denilebilecek kadar çok fedakârlıklarda bulunmasının temelinde şefkat ve merhamet duyguları yatmaktadır. Ebeveyn bunu ne kadar ve nasıl kullanmalı? Çocuk-ebeveyn düalizminin ilkeleri nasıl olmalı? Karakteri mükemmel onurlu ve tutarlı bir şahsiyet imajı çocuğa nasıl verilmeli? Yarınlarına güvenle bakan hamleci bir ruha sahip, kimliğini idrâk eden, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırıp tahlilini yapabilen muhakeme gücüne sahip nesli nasıl yetiştirmeli? Sevgiyi, şefkati ruhunda hissedip olumsuzluklara tavır alabilen dinamiği nasıl yoğrulmalı? Daima “ben” duygusundan uzak, “biz” duygusunu ruhunda yaşatan, millet için var olan kahramana gerekli olan idealler nasıl verilmeli? Verilmediği takdirde bütün gayretleri boşa çıkaran ve çocuk için esas sermaye olan ahlâk ve fazileti hangi ölçülere göre vermeli? Bu soruların cevaplarını ilk okullarda, orta okullarda, liselerde ve hatta üniversite eğitim-öğretim yuvalarında aramakla sınırlı kalmayıp menşeini aile yuvasına indirmek kanaatimce zarurîdir.

İlk terbiyeyi zorunlu olarak üstlenen anne-babanın çocuğa karşı tutumları tutarlı ve bilinçli olursa, topluma karşı ödevlerini de yerine getirmiş olurlar. Genelde her ailenin temel prensibi çocuğun eğitimi ve onun geleceğe hazırlanması olmalıdır. Çünkü o, zamanın ötesindeki hayat içindir. Onu geleceğe hazırlamak önemlidir. Onu zamanımızla sınırlamak geleceğine ipotek koymaktır. Bu konuda Hz. Ali’nin (r.a.) “Evlatlarınız sizin zamanınızdan başka bir zaman için yaratılmıştır. Dünya işlerinde onları yetişecekleri zamanın ihtiyacına göre hazırlamalısınız” sözü önemli bir pedagojik tesbittir. Çocuğun gelişmekte olan kişiliği manevî ve millî değerlerle yoğrulmalı, ben değil, daima biz duygusu gibi yüksek değerler telkin edilmeli. Bunu yapacak olan da birinci derecede annedir. Annelere düşen ilk vazife sadece çocuğu dünyaya getirmek değil, önce onu mensup olduğu topluma, millete, sonra da tüm insanlığa faydalı bir eleman haline getirmektir. Yarınlarda dünyaya hâkim olacak nesil için bu şarttır. Bunun için “beşiği sallayan el dünyaya hükmeder” sözü dilden dile dolaşmaktadır.

Çocukta beliren ilk alışkanlık yeme-içme kabiliyetidir. Bu kabiliyeti olumlu yönde geliştirme yine, birinci derecede anneye aittir. Bunun birinci adımı da gelişiminin gerektirdiği ihtiyaçlarını karşılama ve faydalı olanı seçmedir. Bunu seçip kullandırmada düzenli fakat katı olmayan, disipline edici alışkanlıkları kazandırmak önemlidir. Meselâ, yemeği acıkmadan yedirtmemek, yemekten önce el yıkatmak, sağ elle yedirtmek, aç gözlüymüş gibi yemeğe iştahla baktırmamak, kendisi ile birlikte yemek yiyenlerin lokmalarına bakmamak, yemeği normal bir yavaşlıkta yemek, çok yiyip obur olmamak, lokmaları iyi çiğnemek, yerken üstüne-başına bulaştırmamaya özen göstermek gibi önemli prensipleri kazandırmak gereklidir. Yeme-içmenin çok önemli başka bir boyutu da çocuğa yedirilip-içirilen gıdaların helâl olmasıdır. Öncelikle çocuğa helâl süt emzirmelidir. Çünkü haram süt ve haram yiyecekler çocuğun tabiatı üzerinde menfî tesir ederek onu hırçın, talana, yıkıcı, kanaatsız yapar. Asrımızda gençliğin anarşist ruhlu, yıkıcı olmalarının mayasında kanaatimce analarının çocuklarını iyi terbiye etmemesinin ve yiyeceklerde haram-helâl ölçüsüne dikkat etmemeleri yatmaktadır. Bu konuda Napolyon’un şu sözünü nakletmekte fayda mülâhaza ediyorum. “Bana iyi ve dürüst analar veriniz, size iyi vatandaşlar vereyim.”

İhtiyaçları karşılamada, yeme-içmede dikkat edilmesi gereken başka bir prensip de naz konusudur. Gerek bu konuda gerekse başka konularda çocuğun nazlı hale getirilmesi, gelecekte telafisi mümkün olmayan zararları netice verebilir. Çünkü acı gerçeklerle örülü olan hayatta çocuğun çevresi ebeveyni gibi onun nazını çekmez. Bu da onda hayata veya sosyal çevresine karşı küskünlük duygusunun oluşmasında rol oynayan bir âmil olur. Çocuk karamsar olur. Çocuğun ihtiyaçlarının tesbitinde ebeveynin seçimi yanında çocuğa da seçim hakkını kullandırtma çok önemlidir. Çocuğun da seçimde bulunması seçme muhakemesini geliştirir. Yalnız burada şu çok önemlidir: İhtiyaç olanın seçilmesi. Yoksa her istediğinin yerine getirilmesi değil. Çünkü çocuğun isteklerinde ölçü yoktur. İstekleri hiç bitmez. Bazı ebeveynler şefkat gereği çocuklarının her isteğini yerine getirirler. Hatta şefkat göstermede de aşırı giderler. Bu tutum yanlıştır. Şefkatin en büyük temsilcileri olan analar evladından şefkatini esirgesin demiyorum. Bu konuda söylenen “Küçüklerimize şefkatli olmayan, büyüklerimizi saymayan bizden değildir” Hadîs-i Şerifini bütün benliğimle kabul ediyorum. Burada vurgulamak istediğim önemli nokta çocuğa şefkati dengeli verememe ve aşırı hissettirmedir ki, kanaatimce bu yanlıştır. İhtiyaçlarının te’min edilmesinde, veya şefkat izhârında dengeli olunmalı, çocuğun suiistimaline fırsat tanımamalıdır. Aksi halde çocukta isteme oburluğu meydana gelir. Çocuğun ihtiyaçlarını veya isteklerini yerine getirmede önemli bir kaide de ona karşı verilen sözde durmaktır. Söz verip yerine getirmeme gibi tutumlar çocuğun ebeveynine olan güvenini sarsar. Kişiliğine güvensizlik işlenmiş olur. Onun için yerine getirilebilir taahhütlerde bulunmak lâzımdır. Bu konuda prensipli davranışlar önemlidir. Çocuk prensipli davranışlar sonucunda meydana gelen kaideleri sevmese de realite budur. Yanlış arzu ve davranışlarda bulunduğu zaman ona yol göstermek yerinde olur. Rehbersizlik ona çok zaman kaybettirir.

Karşılıklı Anlayış

Aile içi huzur atmosferi fertlerin karşılıklı anlayış ve feragatine bağlıdır. Zaten bu feragat ebeveynlerde daima zirvededir. Çocuk onları çok kere üzer ve bunun da farkındadır. Çocuk ebeveyninin onun için çok şeyler yaptığını bilmeli, kendisinden istenilenlerin ise çok olmadığını hissettirmelidir. Bu konuda dengeli davranılırsa çocuk da bazı fedakârlıklarda bulunur. Yerine göre karşılıklı feragat başlayınca aile içi huzur mükemmele doğru gider. Böyle bir ortamda çocuk ebeveyninden kusursuz olmalarını beklemez. Böylece çocuk hata olarak gördüğü ebeveyninin bazı davranışlarını normal karşılar. Onların olumlu tutum ve davranışlarını benimser. Ailesini başka ailelerden sevimli ve yuvasını da sıcak görür.

Çocuk genelde deneme-yanılma yoluyla öğrenir. Anne ve babanın buna sabredip oyununda, arkadaşlığında, uğraşmalarında ona hürriyet tanımaları gerekir. Her yerde her zaman onu koruyup kollamak onun hürriyetini kısıtlar. Bu kısıtlama deneme-yanılma yoluyla öğrenmesine engel olur. O davranışlarının sonuçlarını kendisi gördüğü zaman yaptığı hatalardan daha çabuk uzaklaşır. Burada rehberlik önemlidir. Çocuğun öğrenmeye en açık olduğu zaman soru sorma anıdır. Bu anda onu iyi dinleyip, sorularına kısa ve anlamlı cevap vermek öğrenmesini kolaylaştırır. Öğrenmesini kolaylaştıran bir başka faktör de beş duyusunu işin içine katmaktır. Böylece öğrenilenin kalıcılığı da sağlanmış olur. Bir konuyu iyi öğretmedikçe başka konuya geçmek zararlıdır. Kulakta uğuldayan öğrenilmemiş sözler anlayışı bozar.

Çocuk okuldan geldiğinde veya evde bir şeyler öğrenirken yorulduğunda ihtiyacı olan ve yormayan dinlendirici oyunlar oynatılmalı. Oyunun faydalı bir yanı da ona zekâ jimnastiği yaptırmasıdır. Bu da zekâ gelişimine yardımcı olur. Anlama kabiliyetini artırır. Oyunun bence en önemli boyutu oyunda çocuğun ilgi alanının tesbit edilebilir oluşudur. Mimar Sinan’ın çocukluğunda bahçelerde su arkları ve minik binalar yapıp oynaması ve büyüdüğünde yaptığı eserlerle bütün dünyanın haklı takdirini kazanan meşhur bir mimar olması; Fatih Sultan Mehmed’in küçükken Edirne’de saray bahçesinde harp oyunlarıyla meşgul olması, büyüdüğünde de İstanbul’u fethetmesi örnekleri, çocukta oyunun ilgi alanının keşfinde ne denli faydalı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak çocuğun nelerle oynadığı gözlenmeli, onu öğretici oyunlara meylettirmeli, dinlendirici olanı seçtirmeli, çocuğun hayal gücünü kuvvetlendirecek oyunlar seçilmeli, çocuğun hantal ve atıl olmaması için hareketli oyunlar oynatılmalı. Oyunun bir diğer boyutu da oyundaki arkadaştır. Bilhassa oyun arkadaşlığı çocuğun vazgeçemeyeceği bir mefhumdur. Arkadaşsız büyüyen çocuklar kendilerini hep büyüklerle mukayese ederler. Neticede çocuk zararlı çıkar. Bu da şahsiyetinin gelişmesinde, atılganlığında menfî rol oynar. Burada ölçü şu olmalı: Çocuğa herhangi bir arkadaş değil, yararlı arkadaş buldurtmak. Buldurtmak tabirini kullanıyorum, çünkü çocuğun kendi işlerinde kendisinin karar vermesi ona haz verir. Hamleci bir karakter gelişimini başlatır.

İletişim Eğitimi

İnsanın dışındaki canlıların kendi aralarında konuşma, anlaşmaları mevcuttur. Ancak insan gibi konuşma, akıl yürütme işlemi sadece insana hastır. İnsanın bu özelliğini yerinde kullanması ayrı bir hassasiyete bağlıdır. Çocuk sözünü bilmesi, yerinde ve gerektiği kadar konuşması, ses tonunu işittirecek frekansta ayarlama alıştırmalarını ilk defa aile içinde öğrenir. Harun Reşid’den sonra halife olan oğlu El-Emin’in çocuğunun terbiyecisine bu konuda söylediği pedagojik muhtevalı şu güzel prensipleri zikretmeden geçemeyeceğim. “Çocuğuma sözün başlama ve bitiş yerini göster. Yersiz gülmesine ve bağırarak konuşmasma engel ol. Yaşlılara hürmet etmeyi bellet. Vaktini boşa geçirmekten sakındır. Bunları verirken de onu usandırma. Yoksa zihnini harap edersin. Aşırı müsamaha da gösterme. Sonra avarelik tatlı gelir. Yumuşak davranarak ikna yoluyla otoriteyi kur. Bundan nasiplenmezse biraz sertlikte fayda var.”3 Görülüyor ki çocuk terbiyesinde en güzel metod şefkat-korku veya hürriyet-disiplin arası dengeli bir yolun takip edilmesidir ki, bu yol Rabbani terbiye metodudur. Kâinattaki hayat kanunun özüdür.

İdeal Eğitim

Çocuğun iyiyi kötüden ayırmaya başlamasıyla (bu başlangıç çocukta ar, utanma duygusunun kendisini hissettirmesidir ki; İ. Gazâlî’ye göre çocuğa akıl bu devrede saçılır.) Millî kahramanların, ilim ve fazilet sahibi insanların hayatları ve menkıbeleri öğretilmeli, boş hikâyeler anlatılmamalıdır. Bu yaşlarda arkadaş grubu, oturup kalktığı çevresi çok önemlidir. Sürekli sövüp kötü sözler söyleyen çevreden onu uzak tutmalı, büyüklere saygılı olmayı öğretip, ister yalan ister doğru olsun çocuğu yeminden men’ etmelidir. Çocuğa yeminin kötü olduğu imajı verilmezse olur olmaz her vak’ada yemine sığınacaktır. Bu da iyi bir haslet değildir.

Bu dönemde çocuğa verilmesi gereken önemli bir özellik, alma duygusu yerine verme duygusunu kuvvetlendirmektir. Verirken şahsiyetinin kibirle yoğrulmaması için vermenin fazilet olduğu, insan vasfının özü olduğu işlenmeli sahip olunan servetle övünmenin kötü olduğu teması işlenmeli.

Anne-babanın hiç unutmamaları gereken bir konu da çocuğun çok iyi bir taklitçi olduğudur. Taklit yoluyla kazandığı davranışları hayat boyunca kolay kolay bırakamaz. Hayatında kötü imajlar bırakmamak için yanında daima ölçülü davranışlarda bulunmak gerekir. Faydalı olmayan işler yapıp çocuğu bundan men’etme telkini boşunadır. Böyle bir telkini duymaz bile. Burada öğüdün faydası yoktur, demek istemiyorum. Yapmadığımız, yapamadığımızı ondan istemenin yanlışlığını vurgulamak istiyorum. Bu konuda İbn’i Utbe’nin çocuğunun terbiyecisinden istedikleri çağdaş pedagojinin temel prensiplerinden biridir. “Evlatlarıma iyi yol göstermeden evvel kendi nefsini ıslah et. Çünkü onların kusuru senin taksirine bağlıdır. Çocuklara göre sizin yaptığınız şeyler iyi, yapamadıklarınız fenadır.”

Öğüdün en iyisi büyüklerin davranış ve tutumlarındaki tutarlılıktır. Çocuğun sevip benimsediği telkin ve nasihat şekli yumuşak ve kesin olanıdır. Bağırıp çağırarak yapılan nasihatler onda ters tepki yapar. Onun için öncelikle olumsuz sözler ve teklifler yerine yumuşak, olumlu aynı zamanda şahsiyetini rencide edici olmayanın seçilmesine dikkat edilmeli. İstenilenin emir şeklinde değil motive edici bir mahiyette olmasına özen gösterilmelidir.4 Bir başka husus da aile büyüklerinin birbirlerini rencide edici tavırlarıdır. Çocuk bundan çok rahatsızlık duyar. Karamsar bir ruh yapısına bürünür.

Çocuk mu Küçük İnsan mı?

Bazı anne ve babalar çocuktan yaşının üzerinde bir olgunluk beklerler. Ama bunun aksine çocuk daha ufak yaşların davranışlarını sergileyebilir. Ebeveynin bunu normal karşılayıp ona daima çocukmuş muamelesi yapmamaları gerekir. Yoksa her zaman çocuk kalmak ister. Bunun sonucunda takvim yaşına göre şahsiyeti az gelişmiş olur. Çocuğa güven, yerine göre önemlidir. Ona güven duyulursa onun da kendine güveni artar. Kendine güvenini artırmak için başarabileceği görevler vermek önemlidir. Ona iş yapma zevkini ve başarma sevincini tattırmalı. Aile içindeki adaletli bir işbölümü onda iş yapma arzusu ve iş ahlâkını geliştirir. Çocuğa iş yaptırmanın farklı bir boyutu da mantıklı düşünmesini sağlamaktır. İş verilirken lüzum görüldüğünde olayları ve sebepleri açıklayarak sebep-sonuç ilişkisini bulmada yardımcı olunması, çocuğun mantıklı düşünme kabiliyetini geliştirip sebeplere riayet etmesini sağlar. Dünyanın sebepler dünyası olduğu imajı kuvvetlenir. Düşünme ve araştırma vetiresini kazanır. Gücünün üzerinde verilip başaramadığı işten dolayı onda hayal kırıklığı imajının yerleşmemesi için gayreti mutlaka takdir edilmelidir.

Çocuk Suçluluğu

Çocuk suçlarına gelince, kanaatime göre temelinde terbiye eksikliği ile çocuğun mutsuz oluşu yatmaktadır. Bunun da temelinde ona bütün kuralların bir anda verilmeye çalışılması, seçme hakkına sahipken bu hakkın kullandırılmaması, değerinin ve hakkının küçümsenmesi, küçük yanlışlarının büyük birer suçmuş gibi başına kakılıp kötü ilan edilmesi, suçluluk baskısıyla köşeye sıkıştırılması, yanılabileceğinin hesaba katılmaması, başkasının yanında azarlanması, cezanın aşırı olması gibi faktörler yatmaktadır. Halbuki bütün kuralları birden vermeye kalkışıp ona zaman tanınmaması, yanılabileceğinin hesaba katılmaması hatadır. Hele hele suçluluk psikolojisine itip baskı yaparak köşeye sıkıştırmak, telafisi mümkün olmayan arızalar meydana getirir.

İ. Gazâlî’ye göre çocuğun ruhu ve kalbi saf bir cevherdir. Ona her ne verilirse alır. Her nereye çevrilirse oraya meyleder. Eğer fenalığa alıştırılıp kötü kişi olursa günahı ebeveynine ait olur. Zihnini, fikrini alçak şeylere kaptırmamak ve ona kötülük yapma zemini hazırlamamak çok önemlidir. Çocuğun yalana sığınmaması için yukarıda zikredilen pedagojik prensiplerin yanında ciddi bir aile telkinine ihtiyaç vardır. Burada Abdülkadir Geylânî Hazretlerine atfedilen ibret verici şu hâdiseyi nakletme zaruretini görüyorum. Annesi, kocasından kalan altınları oğlunun elbisesinin içine dikerek oğlunu “Oğlum git ilim öğren. Her ne olursa olsun sakın yalan söyleme” diyerek, Bağdat’a gitmekte olan bir kervana katar. Kervan eşkıyalar tarafından soyulur. Abdülkadir, küçük olduğu için aramazlar. Bütün kervan arandıktan sonra eşkıya başı sorar. “Kimsede para kaldı mı?” Abdülkadir “bende var” deyip altınları verir. Eşkıya başı “bu altınların sende olduğunu bilmiyorduk. Niçin çıkarıp verdin?” Abdülkadir terbiyecisi olan annesinin nasihatini nakleder. Gözleri kararan eşkıyabaşı “küçük bir çocuk annesinin sözünü böyle dinlerse ben nasıl Yaratıcımın ikazını tutmam” diyerek kötülükten vazgeçer.5 Bu hadise bize ana terbiyesinin fazileti hakkında çok önemli bir kanaat verir. Anne diliyle yeri ve zamanı gelince çocuğa dinî kavramların verilmesi çok önemlidir. Çocuğun yedi yaşından sonra zihinsel gelişmesi dinin soyut kavramlarını anlamaya müsaittir. Bu dönemde dinin soyut kavramları verilmeli.

Kötü Söz mü… Kat’iyyen..

Çocuklar yaramazlık yaptıklarında veya suç işlediklerinde bazı ebeveynlerin “Allah seni kahretsin” şeklinde veya bazı hayvan isimleriyle itapta bulunmaları yanlıştır. Bu gibi sözler çocuğu huysuzluk ve kötülük atmosferine iter. Çocuk birinci defa kötü bir hareket yapar ve bunu gizlemeye çalışırsa, yapılacak en iyi hareket yaptığını görmemezlikten gelmektir. Suçunu hemen yüzüne vurmak onu yüzsüzlüğe itebilir. Aynı suçu çok kere işleyebilir. Aynı suçu bir daha işlerse o zaman gizlice o işin fena olduğu anlayacağı ve ikna olacağı şekilde kendisine anlatılmalıdır.

Çocukta iyi hareket görülürse hoşuna gidecek mükâfatlar verilmeli. Başkasının yanında övülmeli. Başkasının yanında onurunu kırmak azarlamak şahsiyetini zedeler. Çocuğa ceza verilecekse önceden çocuğu güzelce dinleyip anlamak çok önemlidir. Verilecek cezanın suçunu aşmamasına dikkat edilmelidir. Çocuklarına haksızlık yaptıklarını idrâk eden ebeveynler onlara tatmin edici açıklamalarda bulunmalıdırlar. Bu davranış çocuğun gözünde ebeveyni daha iyi görmede yararlı olur. Anne babanın kendilerini çocuğa yanılmaz göstermeleri, yanıldıkları zaman çocuğun üzüntüsü ve sarsılması şiddetli olur. Onun için büyüklerin de yanılabileceği normal, yanılgıda ısrar etmeleri anormal olduğu imajını çocuğa işlemek şarttır. Doğru ile yanlışın arasındaki ayırımın açık bir biçimde gösterildiği, cezalandırmayla mükâfatın âdil bir biçimde uygulandığı ailelerde çocuk kendini kontrol etmeyi başarır.

Âsi ve İnat İse…

Çevrecilere göre hiçbir çocuk doğuştan inatçı ve âsi değildir. Asilik ve inatçılık çocuk için çevre olan sosyo-kültürden gelir. Burada inatçılığın menşe’ini araştırmıyorum. Bu haslet çocukta varsa ıslâhı konusunda düşüncelerimi dile getireceğim. Bazen çocuk bir davranışında inatçı olur. Anne-babanın onun bu inatçılığında önemli rolü vardır. Onu kırmak isterler. Bu davranış yanlıştır. Bu, çocuktaki inadı daha da kuvvetlendirir. Daha fazla baskı yapıldığında çocuğun benliği zedelenir. Çocukta kibir ve gurur gibi iyi olmayan hasletler de bazen görülebilir. Anne ve babanın bunu müspete, başka bir deyişle asalete kanalize etmeleri gerekir.

Çocuğu ailesinin makamı ve serveti konusunda iyi eğitmek gerekir. Bunların öğünülecek şeyler olmadığı, aile-millet için faydalı bir şekilde kullanılması gerektiği, fakirliğin de yüz kızartıcı olmadığı imajları verilmelidir. Çocuk terbiyesinde çok önemli bir husus da onları gerek insanlara, gerekse mahrukata karşı daima şefkat, merhamete ve cömertliğe alıştırmaktır. Birçok şeyde olduğu gibi, bu konuda da çocuk ebeveynini taklit eder. Bunun için anne ve baba herkese iyi muamelede bulunmalı güleç ve tatlı dilli olmalıdır, muhtaçlara yardımda bulunmalı, bunları yaparken de çocuklarını bu işlere alıştırmak için kullanmalı.

Son olarak dile getirmek istediğim konu da anne ve babanın çocuk üzerindeki otoritesidir. Bazı annelerin babayı sert gösterip çocuğu bazı işlerden men’etmek için “baban gelirse söylerim ha!…” uygulamaları yanlıştır. Bu tutum anneyi pasif duruma düşürür. Bu konuda şunu söylemek istiyorum. Babanın otoritesinin kullanımı babaya, anneninki ise anneye ait olmalıdır.

Dipnotlar
1) Dr. Hüseyin AKYÜZ. Pedagojik Ders Notları. (Basılmamış) Atatürk Ün. Fen-Edb. Fak. Erzurum
2) Pof. Dr. Y. Hikmet CELKAN, Pedagojinin Metodları. T. D. V. Yay. 1995-Ankara.
3) AKYÜZ. A. g. e.
4) Dr. Hüseyin AĞCA, Ailede Eğitim, T.D. Vakfı Yay. s. 29. 1993-Ankara.
5) İnci BEŞOĞUL. Çocuk Bakımı ve Terbiyesi, Tuğra Neşriyat, 1993-İstanbul/AYDIN. Selim. Eğitime Farklı Bir Bakış, T.Ö.V. Yayınlan. 1993-İZMİR

Mikail Söylemez
Yeni Ümit dergisi

Yoksulluk ve Açlık


Günümüzde insanlığın karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlikelerden biri yoksulluk ve buna bağlı olarak gelişen açlıktır. Başta Afrika olmak üzere çeşitli dünya ülkelerinde yoksulluğun gittikçe arttığı, açlığın daha büyük kitlelere yayıldığı gözlenmektedir. Dünyada 840 milyon insan hiç geliri olmadığından açlık çekiyor. 3 milyar civarında insan günde 2 doların altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Her yıl 10 milyon çocuk açlık sebebiyle oluşan, fakat kolaylıkla önlenebilecek hastalıklar sebebiyle hayata veda ediyor. Bu konularda açıklama yapan uzmanların hemen hepsi problemin kaynağını dünya nüfusunun fazlalığı ve kaynakların yetersizliği olarak gösteriyor. Peki, bunların sebebi gerçekten dünya üzerindeki nüfusun çokluğu ve bunları besleyecek kaynakların yetersizliği midir?

Nüfus ile kaynaklar arasında dengesizlik öne sürenler kaynakların aritmetik, nüfusun ise geometrik arttığını, dolayısıyla kaynakların bu nüfusa yetmeyeceğini savunmaktadırlar. Bu iddiaya göre nüfus her 25 yılda iki katına çıkacaktır. Eğer böyle olsaydı 1800’lerin başında tahminen 900 milyon olan dünya nüfusunun 2000’lerin başında 230 milyara ulaşması gerekiyordu. Hâlbuki tarihî gerçekler bu tahminlerin bir yanılgı olduğunu göstermiştir. Zaten Allah (celle celâlühü) nüfusun aşırı artışının önüne birtakım tabiî ve sosyal engeller koymuştur. Ayrıca tarımda teknoloji kullanımında eskiye nazaran sayı ve nitelik bakımlarından bir gelişme olduğu ve teknolojinin gelişmesiyle kaynak üretiminin aritmetik değil, geometrik olarak arttığı da ortadadır. Bunun ötesinde dünyanın bugün ekilebilir verimli topraklarından ancak 1,4 milyar hektar arazinin kullanılmakta olduğu, kalan 1,79 milyar hektarlık arazinin el değmemiş olarak durduğu, bu verimli toprakların değerlendirilmesiyle dünyanın 30 milyar insanı daha besleyecek durumda olduğu da söylenmektedir (Sabri Akdeniz, Çağımızda Nüfusun Önemi, s.24–25). Bu veriler, yaşanan yoksulluk ve açlığın, nüfus fazlalığı ve kaynak yetersizliğinden kaynaklanmadığını açıkça ortaya koyuyor. O hâlde dünya üzerinde yaşanan yoksulluk ve açlığın sebebi nedir?

Bize göre yoksulluk ve açlık, iddia edildiği gibi kaynak yetersizliği ve nüfus çokluğundan değil, tembellik ve rahata düşkünlükten, haksız kazanca meyletmekten, kanaatsizlik ve israftan, yardımlaşma duygusunun eksikliğinden ve yöneticilerin suiistimalinden kaynaklanmaktadır. Bütün bunlar dengesiz bir ekonomik dağılım meydana getirmekte, servetin belli ellerde toplanmasına sebep olmakta ve böylece ortaya bir sömürge düzeni çıkarmaktadır. Nitekim dünya nüfusunun yüzde 20’lik kesimi en yüksek gelir düzeyine sahip bulunmaktadır ki bunların dünyadaki gayrı safi hâsılanın yüzde 86’sına sahip oldukları, en aşağıdaki yüzde 20’lik kesimin ise hâsılattan sadece yüzde 1’lik pay aldıkları söylenmektedir. Bu dengesiz dağılım dünya üzerinde sun’î bir kıtlık oluşturmaktadır. Görüldüğü üzere kaynakların yetersizliği değil, insanların ve devletlerin suiistimalleri söz konusudur.

Aslında dünyada bulunan kaynaklar insanoğlunun başlangıcından kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa yetecek miktarda yaratılarak dünyamıza konmuştur. Ayrıca “Yeryüzünde hareket eden her canlının rızkı Allah’a aittir” (Hud Sûresi, 11/6) âyetiyle rızıkların garanti altına alındığı bildirilmiştir. Dünyamızda sadece insanın değil, diğer canlıların da beslenmesine yetecek miktarda kaynak olduğu bir gerçektir. Ancak bir kısım insanlar, doymak bilmez nefisleri ve suiistimalleriyle tüketemeyecekleri miktardaki kaynakları yığmakla meşgul oluyor, bazı güçlü devletler de zayıf devletlerin kaynaklarını sömürüyor. Bu sebeple müthiş bir gelir dengesizliği meydana geliyor, yoksulların sayısı gittikçe artıyor ve dünyada açlık krizleri yaşanıyor. Peki, bunların önüne geçmek mümkün müdür?

Şurası açıktır ki yoksulluğun nihayete erdirilmesi, tamamen bitirilmesi mümkün değildir. Zîrâ yoksulluk, istihdamın sağlanmasına ve ekonomi çarkının döndürülmesine vesiledir. Ancak yoksulluk seviyesinin azaltılması ve açlığın bitirilmesi mümkündür. Bu hususta İslâm’ın katkısının büyük olduğuna inanıyoruz. Bu problemin önüne geçebilme, İslâm’ın hükümlerini hayata hâkim kılmakla mümkün olabilecektir. Biz burada İslâmî perspektiften yoksulluk ve açlık hâdisesine bakmaya ve İslâm’ın bu problemler için vaz ettiği tedbirlerin neler olduğuna dikkat çekmeye çalışacağız. Yoksulluk ve açlık karşısında İslâm’ın öngördüğü tedbirleri, fertten topluma, toplumdan devlete doğru giden bir süreç olarak inceleyecek ve yukarıda topluca zikrettiğimiz problemleri ayrı başlıklar hâlinde vererek bu konuda İslâm’ın ortaya koyduğu çareleri dile getireceğiz.

1 – Tembellik ve Rahata Düşkünlük

Yoksulluğun ve açlığın sebeplerinden biri, şüphesiz ki tembellik edip çalışmamaktır. Buna yeterince ve verimli biçimde çalışmamayı da ekleyebiliriz. Bazı insanlarda, rahatlık ve tembelliğe karşı bir meyil vardır, çalışma zahmetine katlanmak istemezler. Hazıra konmak ve başkasının sırtından geçinmek onlara cazip gelir. Bu meyil, insanın önüne, fakirliğe giden yolun kapısını açar. Bunun çaresi, çalışıp çabalamaktır. Bediüzzaman Hazretleri de tembelliğin sebeplerinden biri olarak umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan rahata meyletmeyi gösteriyor ve “İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur” (Necm Sûresi, 53/39) âyetiyle çalışmaya teşvik ediyor (Münazarat).

İnsan hayatı için gerekli olan her şey Allah tarafından yaratılarak dünyamıza konulmuş, onun istifadesine sunulmuştur; ama hayat için gerekli şeyleri bulup çıkarmak, üretip kullanmak insana bırakılmıştır. Aksi takdirde hayatta kalması söz konusu değildir. Ayrıca insan, hem kendine, hem de yakınlarına karşı görev ve sorumlulukları olan bir varlıktır. Bedeni insana Allah tarafından emanet olarak verilmiş ve koruması istenmiştir. Aynı zamanda aile efradı da ona emanet olarak tevdi edilmiştir. Bu emanetleri korumak, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin hayatını devam ettirmek maksadıyla çalışıp çabalamak, dinen ona yüklenmiş en temel görevlerdendir. İslâm nazarında hiç kimse bu emanetlerde dilediği gibi tasarrufta bulunma veya onları yok etme hakkına sahip olmadığı gibi görevini ihmal ederek yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakma hakkına da sahip değildir. Bu zaviyeden yoksulluk ve açlık çeken insanların bundan kurtulmak için atacakları ilk adım, yapacakları ilk görev, geçimliklerini temin için sebeplere başvurmak, çalışıp çabalamaktır. İslâm, yoksulluk ve açlığı gidermenin ilk adımı olarak çalışıp kazanmanın bir zorunluluk olduğunu öğretmenin ötesinde, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir rızık yememiştir.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, İcare 15) hadîsiyle, emek sarf etmenin bıktırıcı bir yük değil, şeref ve haysiyet vesilesi olduğunu da öğretir. Hattâ bu yolda insanın katlandığı zahmeti, “Helâl rızık temini için çalışma Allah yolunda cihad etmek gibidir” (Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 4/6) hadîs-i şerîfi en sevaplı işlerden biri olarak telkin eder.

2 – Haksız Kazanca Meyil

Dünyada iktisadî dengesizlik meydana getiren, yoksulluğu ve açlığı netice veren en önemli sebeplerden biri şüphesiz ki haksız kazanç arzusudur. İnsanların bir kısmı, çalışana hak ettiğini vermeme, hırsızlık, gasp, dolandırıcılık, tekelcilik ve stokçuluk gibi gayrimeşru yollarla kazanç elde etmeyi, başkalarının sırtından geçinmeyi mârifet sayar. Ancak bu yollarla elde edilen haksız kazanç, başkalarının fakirleşmesine ve açlığın artmasına sebep olur. Nitekim zaman zaman bazı gıda maddelerinde meydana gelen aşırı fiyat artışlarında temel sebebin kıtlık değil, stoklar, tekelcilik ve karaborsacılık olduğu bilinen bir gerçektir.

İslâmiyet insanın çalıştığı kadar kazanmasını ve hak ettiğini almasını mühim bir esas olarak vaz edip çalışana hakkını vermeme, hırsızlık, gasp, dolandırıcılık gibi birtakım gayr-ı meşru yollarla kazanç elde etmeyi haram saymakla gelir dengesizliğine yol açan bu ikinci sebebin tedbirini de almıştır. Yine bu çerçevede tekelcilik ve stokçuluk yaparak fiyatları yükseltme veya piyasaya arzı azaltmak gayesiyle üretilen malların bir kısmını imha ederek kalanları yüksek fiyattan satma eğilimleri de yasaklanmıştır. Neticede bu yöntemler bir taraftan dar gelirli insanların, ihtiyaçlarını giderebilecekleri maddeleri temin etmesine engel olurken diğer taraftan yoksulluğun artmasına sebep olurlar, bu yüzden haramdırlar. Fertler için hüküm böyle olduğu gibi toplumlar ve devletler için de böyledir. Milletlerin başka milletler, devletlerin de başka devletler sırtından haksız kazanç sağlamaları caiz olmaz. Kısacası İslâm’a göre ne insan, hakkı ve emeği karşılığı olmaksızın bir şeyi kazanç olarak kendine mal edebilir; ne de devlet, bir başka devlete tasallut ederek orayı sömürgeleştirebilir.

3 – Tüketimde Kanaatsizlik ve İsraf

Yoksulluk ve açlığı doğuran sebeplerden en önemlisi de, tüketimde kanaat duygusunun yitirilmesi, iktisatlı yaşamanın unutulması ve kaynakların sorumsuzca israf edilmesidir. Maalesef modern dünyada görenek belâsı ve gösteriş sevdasıyla, gerçekte ihtiyaç olmayan şeyler bile ihtiyaçlar kategorisine girmiştir. Eskiden ihtiyaç sayılmayan şeyler, günümüzde ihtiyaç olarak addedilmektedir. İnsanlar kanaatkârlık duygularını yitirip, az ile yetinmeyi zillet sayar hâle gelmişlerdir. Bunun üzerine bir de lükse düşkünlük ve eğlence çılgınlığı eklenince insanın önüne müthiş bir israf kapısı açılmıştır. Bazı araştırmalar, her bulduğu metaı görgüsüzce sarf eden modern çağın insanının, yirminci yüzyılın son çeyreğinde ekonomik kaynakların üçte birini tükettiğini ortaya koymaktadır. Türkiye ölçeğinde ve sadece ekmek odaklı düşündüğümüzde bile karşımıza korkunç miktarda bir israfın çıktığını görüyoruz. 2005 yılında Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin hazırladığı “Sağlıklı Beslenme ve Gıda İsrafı” adlı raporda belirtildiğine göre Türkiye’de günde 120 milyon ekmek üretilmekte ve bunun yaklaşık yüzde onuna tekabül eden 12 milyon ekmek ise çöpe gitmektedir. Bu da yıllık 700 milyon dolarlık bir ekonomik kayıp demektir. Bütün dünya ülkelerinin ekmek israfı, lüks lokantaların yemek israfı, enerji, yakıt ve su israfı gibi hususlar ayrı ayrı incelendiğinde karşımıza dehşet verici bir ekonomik kaybın çıkması sürpriz olmayacaktır.

Şüphesiz ki dünyada Allah’ın bize lütfettiği kaynakları ölçülü ve dengeli biçimde kullanmak, mümkün olan en uzun sürede onlardan faydalanmamız sonucunu doğuracaktır. İslâm kanaatkârlık duygusu aşılayarak, iktisatlı yaşamayı telkin ederek, israfı haram kılarak (En’âm Sûresi, 6/141; A’râf Sûresi, 7/31), savurganlığı da şeytana kardeş olmakla eşdeğer sayarak (İsrâ Sûresi, 17/36-37) bu üçüncü sebebin de tedbirini almıştır. Bu prensipler vicdanlarda derin bir tesir meydana getirdiği için müminler kaynak israfı yapmamayı bir hayat düsturu olarak benimseyeceklerdir.

Aslında ulaşım ve iletişim vasıtalarının seri hâle geldiği günümüzde hem ülkelerde sivil toplumun organize edilmesiyle hem de uluslararası bir organizasyonla, israf edilen ekmek ve lokantalarda çöpe dökülen fazla yemekler açlık çeken insanlara ulaştırılarak dünyadaki açlığın önüne geçilebilir. Günlük olarak toplanan ihtiyaç fazlası ekmek ve yemekler yine günlük dağıtımlarla ihtiyaç sahiplerine ulaştırılabilir. Yeter ki bunu kendisine iş edinen insanlar bulunsun ve organizasyonlar kurulsun. Günümüzde bunu düşünüp hayata geçirmeyi gaye edinen duyarlı insanlar da yok değildir. Meselâ Tarsus’ta bulunan Özel Burç Çukurova Anadolu Lisesi’nden iki öğrenci “Turizm Otelleri ve Restoranlarda Artan Yemekler Üzerine Bir Çalışma” başlığı ile bir proje hazırlamış ve yemek servisi kapandıktan sonra kalan yemekleri otellerden turizm acentelerine ait araçlarla alarak gece boyunca fakirlere dağıtmayı ve böylece bölgelerinde yaşanan israfın önüne geçmeyi hedeflemişlerdir. (İlgili projeye http://www.inepo.com/onaylanan_ogrenci_form.asp?id=37 adresinden erişim sağlanabilir). Bu gibi faaliyetlerin çoğalması ve yaygınlaşmasının yoksulluğun azaltılması ve açlığın giderilmesi yönünde çok büyük katkı sağlayacağı izahtan vârestedir.

4 – Yardımlaşma Duygusunun Kaybolması

Yoksulluk ve açlığın sebeplerinden biri de yardımlaşma duygusunun yokluğudur. Kapitalist bir mantıkla yetişen modern çağın insanı karşılıksız olarak başkalarına bir şeyler vermeyi aptallık sayıyor, “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölsün, bana ne?” anlayışı ile hareket ediyor. Batılı hayat tarzına adapte olmuş kimseler, evinde beslediği kediye, köpeğe verdiği değer kadar açlık çeken insana değer vermiyor, ekonomik kaynakları hep kendi lehlerine kullanıyorlar. Bunun nasıl bir sosyal tehlike oluşturduğunu Hıristiyan dünya yeni fark etmiş olacak ki, son zamanlarda Vatikan, başkalarının yoksulluğunu artıracak kadar aşırı zenginleşmeyi, yeni ihdas ettiği yedi büyük günah arasında zikretti. Hâlbuki İslâmiyet, zenginleşmeyi günah saymak yerine yardımlaşmayı emrederek bu problemin önüne geçmiştir. İçtimaî hayatı canlı tutan en önemli dinamiklerden biri şüphesiz ki yardımlaşma ilkesidir. İslâm’ın infak ilkesi, yoksulluğu azaltıcı, açlığı giderici bir etkiye sahiptir. Bunun dışında muhtaçlara karşı bigâne kalmak, onların ihtiyaçlarını görmezden gelmek, kendi içinde gizli bir tehlikeyi de barındırmaktadır. Çünkü “Sen çalış, ben yiyeyim” ve “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölsün, bana ne?” anlayışı, sonuç itibariyle bütün içtimaî kargaşaların madeni ve kötü ahlâkın menbaıdır. Nitekim bazı ülkelerde sosyal patlamalar meydana gelmekte, temel gıda ihtiyaçlarını karşılayamayan halkın isyan ederek her şeyi yağmaladığı görülmektedir.

İslâm; infak, zekât, sadaka gibi bağışın her türüyle fakir kimselerin de maddî bakımdan güçlenmesini, böylelikle toplumsal refahın artmasını hedeflemiştir. Bu noktada Kur’ân-ı Kerîm’in, zenginin malında fakirin hakkı olduğunu bildirmesi (Zâriyat Sûresi, 51/19) ile zekât ve benzeri sadakaların sarf edileceği yerleri anlatırken ilk iki sıraya yoksulları (fukara) ve açlık çekenleri (mesâkîn) koyması dikkat çekicidir (Tevbe Sûresi, 9/60). Bu konudaki emir ve teşviklerle zenginlerin ellerinde biriken mal ve paralar fakir kimselere aktarılarak onların ihtiyaçlarına sarf etmesi sağlanır. Böylece ekonomik hayata da canlılık getirilmiş olur. Ayrıca Kur’ân’ın savaşlarda elde edilen ganimetlerden Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) muhtaç Müslümanlara bölüştürdüğü payların, onlar tarafından tereddütsüz alınması gerektiğini bildiren âyeti (Haşr Sûresi, 59/7) ganimetlerin fakirler arasında bölüştürülmesinin sebebini, malların zenginler arasında dönüp duran bir servet (dûlet) hâline gelmemesi şeklinde açıklıyor. Açıktır ki bir kısım fertlerin zenginliği, iktisadî faaliyetler yönünden durağan bir yapıya sahiptir. Çünkü onlar tüketimde belli bir doyuma ulaşır, sonra para sarfı azalır. Bu durağanlık, üretim-tüketim dengesini bozar, piyasadaki hareketliliği azaltır. Zenginler zekât ve sadakalarıyla ekonomik gücü yeterli olmayan başka fertlerin de üretim-tüketim faaliyetlerine katkılarını sağlayarak ekonomik hayata canlılık getirmiş, infaklarla ellerindeki âtıl kaynakları piyasaya sokarak piyasanın hareketliliğini artırmış olurlar.

5 – Yöneticilerdeki Umursamazlık ve Suiistimal

Yoksulluk ve açlığı doğuran sebeplerden biri de devlet yöneticilerinin umursamazlığı ve problemi görmezden gelmeleridir. Böyle olunca da problemi çözmeye yönelik icraatlar yapmıyor ya da kaynakları yanlış yerlerde kullanıyorlar. Nitekim 2003 yılında dünyada açlığın önlenmesi için harcanan paranın toplamı 80 milyar dolar iken aynı dönem içerisinde ülkelerin savunma harcamalarının toplamı ise 850 milyar dolardır. Bu tablo bizlere gösteriyor ki dünyada yaşanan yoksulluk, açlık ve sefaletin sebebi kaynak yetersizliği değil, tam aksine suiistimaldir.

İslâmiyet devlet yönetmeyi, avantajları kendi adına kullanmak değil, idareciler üzerine bir sorumluluk olarak yüklemekle yoksulluk ve açlığa açılan kapılardan birini daha kapatmış oluyor. İslâm’a göre devleti idare edenler, “Velisi olmayanın velisi sultandır.” (Ebu Davud, Nikâh 19) hadîs-i şerîfi gereğince, idaresi altındaki çalışıp kazanmaktan âciz olanların geçimlerini temin etmekten sorumludurlar. Ancak bu noktada yöneticilere çok fazla bir yük düşmediği de bir gerçektir. Zîrâ Allah çalışıp kazanmaktan, arayıp bulmaktan âciz olanların geçimlerini öncelikle yakınlarına, yakınları yoksa devlete bağlamıştır. Allah, anne karnındaki yavrunun rızkını biyolojik olarak anneye bağlamıştır. Emzirme devresindeki çocuklarla çalışıp kazanamayacak kadar küçük çocukların rızıkları fıtrî bir meyille anne-babaya bağlanmıştır. Yaşlılık ve hastalık sebebiyle âciz olanların rızıkları da yine fıtrî bir meyille evlâtlarına ve yakınlarına bağlanmıştır. Eğer anne-babalar küçük çocuklarına, evlâtlar yaşlı anne ve babalarına ve yakın akrabalar küçük, yaşlı veya hasta akrabalarına fıtrî bir meyille bakmıyorlarsa o zaman dinî bir vecibe olarak bu görevi yerine getirmek zorundadırlar. (bkz. Mevsılî, el-İhtiyâr, IV/10-13. Konuyla ilgili daha geniş bilgi için fıkıh kitaplarının Nafaka bölümlerine bakılabilir). Eğer çalışıp kazanmaktan âciz olanların, kendilerine bakacak yakın akrabaları yoksa o zaman onlara devlet bakmak zorundadır. Bu, vatandaşın hakkı; devletin de vazifesidir. İslâm hukukunun âmir hükmü budur. Bu kimselerin Müslüman olması şart değildir. Âciz olan bütün vatandaşlar, bu haktan yararlanırlar.

Sonuç

Netice olarak çağımızda yaşanan yoksulluk ve açlığın sebebi kaynak kıtlığı ile dünya nüfusunun fazlalığı değildir. Bunun sebebini insanların zihniyet ve davranışlarında aramak gerekir. Bugün dünyada yaşanan yoksulluk ve açlık, ihtiyaç olmayan şeylerin ihtiyaç hâline getirilmesinden, kanaatkârlığın ölmesinden, insanların lükse düşkünlüğünden, yaptıkları israfın farkında olmamalarından, yardımlaşma duygusunun yitirilmesinden, devlet yönetenlerin halka yeterince önem vermemesinden, ellerindeki kaynakları kötü plânlayıp kötüye kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Kaynak kullanımında suiistimal olmasa dünyanın kaynakları herkese yetecek vaziyettedir. İslâm’ın bu konuda aldığı tedbirler uygulandığında da dünya üzerinde yoksulluk ve açlıkla ilgili hiçbir sıkıntı kalmayacaktır. Nitekim Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz’in iki buçuk yıllık hilafeti döneminde İslâm topraklarında bu problem halledilmiş ve hatta zekât verecek fakir bulunamamıştır. Bunun sebebi bu düsturları hayata hâkim kılmaktır.

Prof. Dr. Muhit Mert
Hitit Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrtm. Üyesi
Yeni Ümit dergisi

Efendimiz’in Çocukları İsimlendirmede Uyguladığı Yöntem


Arapça menşeli bir kelime olan “isim“; “alâmet, yükseklik, yüce mevki, yüksek mertebe” gibi mânâlara gelmekte olup, cevher ya da arazı belirleyen lafızdır.1 “İsim” kelimesi Türkçemizde “ad” kelimesi ile aynı mânâda kullanılır.

Meşhur müfessirlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır, “isim” aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet olup, örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delâlet eden kelime diye tarif edilir demektedir. “İsmin” çoğulu “esma” veya “esâmî“dir ve bunlar tamamen Türkçemize mâl olmuş kelimelerdir.2

Kur’ân-ı Kerîm’de ‘İsim’ Kelimesi

Kur’ân-ı Kerîm’de “isim” kavramı türevleri ile birlikte yetmiş bir âyet-i kerîmede geçmektedir. Biz burada daha çok Bakara Sûresi otuz birinci âyet-i kerîmesinin mânâsı üzerinde durmaya çalışacağız. Söz konusu âyet-i kerîme meâlen şöyledir: “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: ‘İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!’ dedi.” (Bakara, 2/31)

Elmalılı’nın bu âyet-i kerîme ile ilgili yorumlarını biraz sadeleştirerek vermek istiyoruz: Allah (cc) öğrettiği bu isimleri ya kendi koyup Âdem’in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem’e bu isimleri gerektiğinde koyup kullanacağı özel bir yeteneği haiz ruh üflemeyi takdir etti. Birinci mânâ açık, ikincisi ise ihtimal dâhilindedir. “Öğretti” kelimesinden Hz. Âdem’in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedric yani azar azar ilerleme içinde bellemiş olduğu anlaşılır.

Bu isimler nelerdir? Genelleştirmenin kapsamı ne kadardır? Yani bütün eşyanın isimleri midir? Yoksa birtakım bilinen isimlerin toplamı mıdır? İlmî tabiriyle “el-esmâ” kelimesindeki “elif lâm” genelleme için midir? Yoksa “Allah’ın öğretmesini murat ettiği isimler” mânâsına mıdır? Bu noktada tefsircilerden birkaç görüş vardır:

1- Bu isimler, insanların tanışmalarına, anlaşmalarına sebep olan bütün isimlerdir. İnsan, hayvan, yer, deniz, dağ, eşek ve diğerleri, hepsi (İbn Abbas’dan Dahhâk). Karga, güvercin ve her şeyin ismi (Mücahid). Her şeyin ismi, deve, inek, koyuna varıncaya kadar (Said b. Cübeyr). Her şeyin ismi, hattâ şu, bu, abdestsizlik bile (İbnü Abbas’dan Said b. Ma’bed). Her sınıf halkın ismi ve cinsine çevrilmesi, şu dağ, bu deniz, şu şöyle, diye her şeyin ismi (Katâde). Bunların özeti, bütün dillerin aslı olan dilin hepsi oluyor. Ve “elif lâm” genelleştirmeye hamlediliyor. Bundan kıyamete kadar olmuş, olacak bütün şeylerin isimleri mânâsını anlayanlar da olmuştur.

2- Meleklerin isimleri (Rabi’ ve daha diğerleri).

3- Zürriyetinin isimleri (İbnü Zeyd’den, İbn Vehb’den Yunus b. Abdi’l-Alâ ve diğerleri). Bu iki şekilde de “elif lâm” ahd içindir ve bunun karinesi gelecek olan “aradahum/onlara arz etti” kelimesindeki zamir ile gösterilmiştir. Çünkü tağlib muhtemel olmakla beraber zamirinin akıl sahipleri için olduğu açıktır. Ve bu karineye göre bazı tefsirciler hem meleklerin isimlerini ve hem nesillerin ismini kapsamasını (yani ikinci ve üçüncü görüşü) toplamışlardır. Bu isimleri, Allah’ın isimleri diye telâkki etmeye bu zamir engeldir.

4- Esmâ (isimler)dan murad dil değil, eşyanın duyguları, diğer deyimle o duygulardan oluşan ilmî suret (biçim)lerdir, diye de tefsir edilmiştir. Fakat bunun ilimden çok kelâm, hiç olmazsa kelâm-ı nefsî (zata mahsus kelâm) olan zihin olması gerekir. Her ne olursa olsun burada kesin olan nokta, Hz. Âdem’e -az veya çok- lisan öğretilmiş ve onun ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kılınmış olması, kelâm ve dil meselesinin hilâfet işinde önemli yerinin bulunmasıdır.

İşte Allah Teâlâ Âdem’e böyle isimleri öğretti. Öğretimden bir müddet sonra da bu isimlerin müsemmalarını (yani delalet ettikleri zâtları) meleklere arz etti. Buradaki “hüm/onlara” zamirinde bir dil inceliği vardır ki, lisanımızda bulunmaz. “He” zamiri yerine “hüm” zamirinin kullanılması, arz olunan şeylerin “akıl sahibi” olduğunu açıkça göstermektedir. Ve isimleri şarta bağlatan karine de budur. Bu zamirin meleklere ait olması ve o isimlerin meleklerin isimleri olması ihtimali, isimlerin meleklere arz edilmiş olması sebebi ile ihtimal dışı kalmaktadır. Şu halde en açık mânâ, ad verilmiş olanların Hz. Âdem’den sonra gelecek olan “nesillerin adları” olmasıdır. Âyet-i kerîmede daha önce anılan “el-esmâ/isimler” kelimesi ile de insan isimlerinin kastedilmiş olduğu anlaşılır. Bununla birlikte, sadece insan değil bütün eşyaya ait isimlerin öğretilip de, meleklere sadece insan isimlerinin sorulmuş (arz) olması da ihtimal dâhilindedir. Fakat her iki halde böyle olmak için nesillerin yaratılmış olması gerekir. Hâlbuki ayette henüz Hz. Havva’nın bile yaratıldığına işaret yoktur. Bu sorunun cevabı meşhur bir hadîs ile açıklanmaktadır. Şöyle ki: Hz Âdem’in nesilleri meleklere, küçük zerreler misâlinde arz edilmişlerdir.3

Bu hadîs insan neslinin o zaman Âdem’de henüz tohum hâlinde (yani gelecekte bütün Âdemoğullarını temsil eden ilk mânevî tohumcuklar şeklinde) bulunduklarını anlatır. Bu olayların yoğun cisimler âleminde olmayıp, Hz. Âdem’in ruhunun takdiri veya ruhunun esîr gibi yumuşak bir cisim hâlinde olduğu düşünülebilir. Esîrden meydana getirilmiş bu cismin atom altı parçacıklarında, kıyamete kadar gelecek Âdemoğlunun birbirine bağlı temessülleri (görüntüleri) veya Hz. Âdem’in ruhunda gelecek nesillerin mânevî suretleri, isimlerin meleklere arz olunmasına ait yan mânâlar olarak düşünülebilir. Arz hâdisesinin, Hz. Âdem’in yeryüzüne inmeden önce olması da, bu şekilde düşünmemiz için açık bir karine demektir. Bu açıdan meleklere isimlerin sorulması, hissî bir arz değil, ilmî bir arz olmuş olur.4

İsim/Ad Koyma

Medenî hukukta ad, kişileri birbirinden ayırmaya ve tanıtmaya yarayan sözcük olup, doğan her çocuğa bir ad koyma zorunluluğu vardır. 1587 sayılı nüfus kanununa göre millî kültürümüze, ahlâkî kurallarımıza, gelenek ve göreneklerimize uygun olmayan veya kamuoyunu incitici adlar konulamaz.5 Türklerin İslâmiyet’i kabulünden önceki isimleri yırtıcı hayvan, yırtıcı kuş ve dış tesirlere dayanıklı maddelerden seçilmiş, genelde çocuklara Bozkurt, Arslan, Şahin, Doğan, Timur/Demir, Kaya ve Gökhan gibi adlar verilmiştir.

İslâmiyet’ten önceki Araplar da hayatın zorlukları ve özellikle düşman karşısında dayanıklı, güçlü ve cesur olmak, düşmana korku salmak gibi arzu ve düşüncelerle çocuklarına Galip, Zalim, Mukatil/Savaşçı, Esed/Arslan, Leys/Yiğit, Zi’b/Kurt, Hacer/Taş, Sahr/Kaya gibi adlar koymuşlardır.6

Efendimiz’in (sas) Yeni Doğan Çocuklara İsim Koyması

Çocuğa isim koyarken sağ kulağına ezan, sol kulağına ise kâmet okunur. Nitekim Ebu Rafi’nin anlattığına göre Hz. Fatıma (r. anha) oğlu Hasan’ı (r.a.) doğurduğu zaman, Resûlullah’ın (sas) kulağına ezan ve ihlâs suresini okuduğunu, hurma ile tahnik edip ismini koyduğunu belirtmektedir.7

Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Yeni doğan çocuklar Hz. Peygamber’e (sas) getirilirdi. O da mübarek olmaları için dua eder, tahnikte bulunurdu.”8

Esma Binti Ebu Bekir anlatıyor: “Mekke’de Abdullah İbnu Zübeyr’e (ra) hamile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı ki, Mekke’yi terk ettim ve Medine’ye geldim. Abdullah’ı orada dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah’a (sas) götürdüm, kucağına bıraktım. Resûlullah (sas) bir hurma istedi, ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu, hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk doğan çocuk bu idi. (Medine’de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler. Çünkü “Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız.” diye bir şayia çıkarılmıştı.”9

Ebu Musa anlatıyor: Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah’a (sas) getirdim, İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikte bulundu. Sonra da “Mübarek olsun” diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. İbrahim, Ebu Musa’nın en büyük evlâdı idi.10

Efendimiz’in (sas) Çocuklara Doğduklarından Yedi Gün Sonra İsim Koyması

İbnu Ömer’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) çocuğa, doğumunun yedinci gününde isim konmasını, yıkanarak pisliklerinden temizlenmesini ve akika kurbanı kesilmesini emir buyurmuştur.11

Bu rivayete bakarak çocuğu yedinci günden önce isimlendirmenin yanlış olduğunu zannetmek hata olur. Çünkü İbni Kayyim el-Cevzî’nin yaklaşımı ile söyleyecek olursak, isim verme, isimlendirilecek bir varlığı tarif etmek oluyorsa, muayyen bir varlığın ismini –burada çocuk- vermediğimizde, sadece onu nasıl tarif edeceğimizi bilememiş oluruz. Bu açıdan, söz konusu varlığı var olduğu gün tarif etmek mümkün olduğu gibi, üç gün sonraya, hattâ akîkası kesilinceye kadar ertelemede büyük bir mahzur olmayabilir. Bu konuda genişlik olduğunun bilinmesinde fayda vardır.12 Ancak bir defa bile olsa sesi duyulduktan sonra ölen çocuğa isim konulacağına, yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra defnedileceğine dâir Ebu Hanife Hazretleri’nin içtihadı ile ölü doğsa bile çocuğa isim konulup yıkanması gerektiğini belirten Ebu Yusuf Hazretleri’nin kanaati, çocuğa doğduğu gün isim konulmasının gerekli olduğunu göstermektedir.13

Efendimiz’in (sas) Çocuklarda Değiştirdiği İsimler

Efendimiz (sas), bazı çocukların isimlerinin ihtiva ettiği olumsuz anlamlardan dolayı onlara yeni isimler vermiştir.

Bu konuda Hz. Ali’den (ra) gelen bir rivayet şöyledir: “Oğlum Hasan dünyaya geldiğinde ona Harp ismini koydum. Derken Peygamber (sas) geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Ben de: “Harp” deyince, “Hayır, o Hasan’dır.” buyurdu. Oğlum Hüseyin doğduğu vakit bu defa ona Harp ismini vermiştim. Peygamber Efendimiz (sas) yine geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Ben de yine: “Harp” deyince, “Hayır, o Hüseyin’dir.” buyurdu. Üçüncü çocuk dünyaya gelince ona da Harp ismini verdim. Peygamber Efendimiz (sas) yine geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Biz de: “Harp” deyince, “Hayır, o Muhsin’dir.” dedikten sonra, “Ben onlara Harun’un Şebber, Şebbir ve Müşebbir isimli çocuklarının adını verdim.” buyurdu.“14

Bu konudaki bir diğer rivayet ise şöyledir: “Sehl bin Sa’d’in anlattığına göre el-Münzir İbnu Ebi Üseyd doğduğu zaman Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirilmişti. Çocuğu kucağına aldı ve: “İsmi nedir?” diye sordu; “İsmi falandır.” diye ne konmuşsa söylendi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hayır! Bunun ismi Münzir olacak” dedi ve o gün çocuğa Münzir ismini koydu.”15

Efendimiz’in (s.a.s) Yetişkinlerde Değiştirdiği İsimler

Hz. Aişe (r.anhâ): “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) çirkin isimleri değiştirirdi.” demektedir.16 Çirkin olması sebebi ile isimler değiştirilebildiği gibi, güzel olmasına rağmen başka bir maslahattan dolayı da değiştirilebilmiştir. Ebu Hureyre’den yapılan bir rivayette bu şekildeki isim değiştirme konusu ile ilgili şunu görmekteyiz: “Zeyneb Bintu Ebi Seleme’nin ismi Berre17 idi. ‘Bu ismi kullanmakla sanki kendisini temize çıkarıyor’ dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Berre ismini Zeyneb olarak değiştirdi.”18

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismini değiştirmiş olduğu diğer bir sahabi ile ilgili rivayet ise şu şekildedir. Beşir ibni Meymun’un amcası Üsame İbnu Ahdari diyor ki: “İsmi Asram (verimsiz, merhametsiz, faydasız manalarına gelen) olan bir adam vardı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona: “İsmin nedir?” diye sordu. Adam: “Asram” diye cevap verdi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hayır, sen Zür’a’sın (Ziraatçi)” buyurdu.19 Bu konudaki diğer bir örnek de şu şekildedir. Said ibnu’l-Müseyyeb, babası vasıtasıyla dedesinden naklediyor: “Dedem, Resûlullah’a (s.a.s) uğramıştı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmin ne?” diye sordu. Dedem: “Hazn (muamelesi sert kişi, kaba, sert yer)” diye cevap verdi. Resûlullah (s.a.s): “Hayır, sen Sehl’sin (Kolaylık)” dedi. Müseyyeb: “Olmaz, Sehl çiğnenir ve alçaltılır. Babamın verdiği bir ismi değiştiremem.” dedi. İbnu’l-Müseyyeb devamla şöyle hayıflanıyor: “Maalesef o günden sonra ailemizde kabalık devam etti gitti.”

Ebu Davud, bu hadîs-i şerîfi aktardıktan sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isim değiştirme uygulamasında konuyu daha belirgin hâle getiren şu uygulamalarını da bizlere aktarmaktadır: “Resûlullah (s.a.s) Asi (İsyankâr), Aziz, Atele (Şiddet, Sertlik), Şeytan, Hakem, Ğurab (Karga), Hubab (bir şeytan ismi), Şihab (Alev) isimlerini değiştirdiler. Şihab’ı Hişam (Cömert), Harb’i Silm (Barış, Sulh) ve Muzdaci’ (Yatan) adını Münbais (Ayakta) adlarıyla değiştirdi. Afire (Çorak) adını taşıyan bir araziyi ise Hadire (Yeşillik) diye, Şi’bu’d-Dalalet’i (sapıklık mahallesi/geçidi) Şi’bu’l-Hüda (Hidayet mahallesi/geçidi) olarak isimlendirdi. Benu’z-Zinye’yi (zina oğulları) de Benu’r-Rüşd (Doğruluk oğulları) şeklinde değiştirdi.”20

Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ya’la, Bereket, Eflah, Yesar, Nafi’ ve benzeri isimlerin kullanılmasını yasaklamayı arzu etmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yasaklama isteğinin gerekçesini de şu şekilde açıklamıştır: “Zira kişi; “Bereket burada mı?” diye sorar da, “Hayır, yok!” diye cevap verirler.”

Cabir b. Abdillah diyor ki; “Sonra Efendimiz’in bu mevzuda sükût ettiğini gördüm. Daha sonra da bu isimleri yasaklamadan vefat etti. Hz. Ömer (ra) bu isimleri yasaklamak istedi, sonra o da vazgeçti.”21

Efendimiz’in Mânâsı Güzel İsimleri Önemsemesi

Yahya İbnu Said anlatıyor: “Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmin ne?” dedi. Adam: “Mürre (acı)!” deyince, ona; “Otur!” dedi. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) tekrar: “Bunu kim sağıverecek?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı; “Ben sağacağım” diyecekti ki Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona da: “İsmin nedir?” diye sordu. Adam: “Harp (savaş)” diye cevap verdi. Ona da; “Otur” dedi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bu deveyi kim bize sağıverecek?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. “Yaîş (Yaşar)” cevabını alınca ona: “Sen yaşıyorsun.” diyerek müsaade etti.”22

İsimlerin mânâlarından hareketle hayır umma konusunu destekleyen bir başka rivayet ise şöyledir: Ebu Hureyre’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Eslem kabilesini Allah selametli kılsın, Gıfar kabilesine de mağfiret buyursun!“23 Hufaf İbnu Îmâ el-Gıfari anlatıyor: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) rükûa gitti, sonra başını kaldırdı ve; “Gıfar kabilesini Allah mağfiret etsin. Eslem kabilesine Allah selâmet versin. Useyye Allah’a ve Resulü’ne isyan etmiştir.” deyip secdeye gitti.24

Buradaki kabile isimlerine dikkat ettiğimizde, isimlerin mânâlarının bahsi geçen kabilelerde tezahürünü âlemlere rahmet bir peygamber feraseti ile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmüş olduğunu anlarız. Zaten Sünnet-i Seniyyeyi dikkatlice inceleyen bir kişi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isimlerin anlamlarına ehemmiyet verdiğini, kişilerin isimlerindeki manalarla o kişiler arasında bir irtibat kurduğunu rahatlıkla anlayacaktır.

Ashabın Güzel Anlamlı İsim Verme Konusundaki Hassasiyetleri

Mesruk anlatıyor: “Hz. Ömer’le karşılaştım. Bana: “Sen kimsin” diye sordu. “Mesruk İbnu’l-Ecda” dedim. Dedi ki: “Ben Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘ecda’ şeytandır” dediğini işittim.“25

Yahya b. Said’in anlattığına göre Hz. Ömer bir adama: “İsmin nedir” diye sordu. Adam: “Cemre (Kor)” dedi. “Kimin oğlusun” diye tekrar sordu. Adam: “İbnu Şihab (Alevoğlu)”, deyince; “Kimlerdensiniz” dedi. Adam: “Humkâlardan (Ahmaklardan)

Eviniz nerede” diye sordu. “Hirretu’n-Nâr’da (Hararetli ateş)” cevabını alınca; “Hangisinde” dedi. “Zatı Lezâ’da (Şiddetli alev)” cevabını alınca; Hz. Ömer (ra): “Ailene yetiş, yanıyorlar” dedi. Gerçekten durum aynen Hz. Ömer’in dediği gibiydi.26

Peygamber İsimleri Künye Olarak Kullanılabilir mi?

Rivayetlerden anlayabildiğimiz kadarı ile Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ashab’ına peygamber isimleri ile isimlendirilebileceğini belirtmiştir. Ebu Vehb el-Cüşemi’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Peygamberlerin isimleriyle isimlenin.”27 Ayrıca bazı Sahabilerin peygamber isimlerini künye olarak kullanmalarına izin vermiştir. Ancak daha sonraları özellikle de Hz. Ömer (r.a.) bu konuda hassas davranmış, peygamber isimleri vermenin doğru olmayacağı içtihadında bulunmuştur. Hattâ Hz. Ömer’in (r.a.) azatlı kölesi Eslem’in anlattığına göre, Hz. Ömer (r.a.) bir oğlunu “Ebu İsa” künyesini kullandığı için azarlamıştır. Yine Ebu İsa künyesini kullanan Muğire İbnu Şu’be’ye (r.a.), Hz. Ömer (r.a.): “Ebu Abdillah künyesini kullanman sana yetmez mi?” diye sormuş; Muğire de: “Bana Ebu İsa künyesini takan Hz. Peygamber’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem)” cevabını verince, Hz. Ömer: “Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geçmiş gelecek bütün günahları affedilmiştir. Bizim hakkımızda ne hüküm verileceği belli değil” demiş ve evla olanı işaret etmiştir.28 Nitekim Muğire de onun bu isteğine icabet ederek ölünceye kadar “Ebu Abdullah” künyesi ile çağrılmıştır.

İsim Verme Hakkındaki Öncelik

İslâm’da isim verme hakkı babaya ait kabul edilmiştir. Şayet baba ölmüş veya hukukî tasarruflarda bulunması yasaklanmışsa, bu hakkı anne kullanır. Doğumundan önce babasını kaybetmiş olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismi annesi Âmine tarafından Muhammed olarak seçilmiş ve bu isim dedesi Abdülmuttalip tarafından konulmuştur. Ebu’d-Derda’nın rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız, öyleyse isimlerinizi güzel yapın.“29

Makbul İsimler

Buraya kadar aktarmaya çalıştığımız rivayetlerden, ancak güzel mânâlara delâlet eden isimlerin makbul olduğunu anlıyoruz. Anlam itibarı ile çirkin, kötü ve şirk kokan isimlerin de insanlar üzerinde olumsuz tesirler meydana getirmeleri sebebi ile mekruh veya harama yakın mekruh oldukları anlaşılmaktadır.

İbnu Ömer’in rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Allah’ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır.”30

Abdullah ve Abdurrahman gibi isimlerin Allah’a en sevimli olmasının sebebini şu şekilde izah etmek mümkündür: Abdullah isminde ubudiyet ve tezellülü itiraf vardır. Abdurrahman’da ise her mahlûka şamil olan rahmeti itiraf vardır. Keza birinci isimde, bu isimle adlandırılan kimsenin Allah’a ibadet eden olması, ikincisinde ise İlâhî rahmetin, bu ismi taşıyanın üzerinde tezahür etmesi isteği, tefeülü veya beklentisi vardır.31 Ancak Allah katında sevilen isimler acaba sadece bu iki isimden mi ibarettir? Yoksa bu isimlerin birer örnek olduğunu mu düşünmeliyiz? Aynî’nin ifadesi ile söyleyecek olursak “abd/kul” kelimesinin, Allah’ın (celle celâluhu) yüce, yüksek ve güzel isim ve sıfatlarına izafe edilerek oluşturulan her bir isim, Allah’ın sevdiği isimler dâhilinde olmalıdır.32

Meselâ, Abdülkerim; keremi bol, cömert olan Azîz ve Celîl Allah’ın kulu mânâsınadır. Abdüllatîf; latif, güzel, yumuşak, hoş, nazik olan bütün olayların ve eşyanın inceliklerini bilen Allah’ın kulu demektir. Abdülmâcid; kadr u şanı büyük, cömertlik ve keremi bol olan Allah’ın kulu; Abdülmâlik ise, sahip olan, her şeyin mülkiyetinin sahibi olan Allah’ın kulu anlamındadır. Abdülmecîd, şanı büyük ve yüksek olan, şan ve yücelik sahibi Allah’ın kulu; Abdülmelik de her şey üzerinde tasarruf ve hükmeden tek hükümdar Allah’ın kulu demektir. Böylece bu tür isimler aynı zamanda Allah’ın hatırlanmasına, tevhidin korunmasına, insanın kulluk boyutunun unutulmamasına ve daha bilemeyeceğimiz pek çok güzelliklerin oluşumuna vesile olmaktadırlar.

Mekruh İsimler

Ebu Vehb el-Cüşemi’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’ın çok sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır. En sadık olanları da Haris ve Hemmam isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir.”33

Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Allah nezdinde en kötü en zelil isim, kendisine (ahna’) Melikü’l-emlak (mülklerin Maliki) ismini veren şahsın adıdır. Hâlbuki Allah’tan başka Mâlik yoktur.” Süfyan devamla: “Şehin Şah bunun örneğidir” demektedir. Ahmed İbnu Hanbel diyor ki: “Ebu Amr’a, ‘ahna’ ne demek diye sordum, “en düşük” diye cevap verdi.”34

Birden Fazla İsim Taşımanın Caiz Oluşu

İsim vermekten maksat, kişiyi diğerlerinden temyiz edip tanımak olduğundan, tek ismin yeterli olduğu durumlarda tek isimle yetinmek en uygunudur. Ancak birden fazla isim kullanmak da caizdir. Nitekim insanlara hem isim hem künye hem de lakap verilebilmektedir. Ayrıca Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) birden fazla ismi bulunmaktadır. Cübeyr İbnu Mut’im’in rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Benim beş ismim vardır: Ben Muhammed’im (çok övülmüş), ben Ahmed’im (çok hamd eden, sevilmiş), ben Allah’ın benimle küfrü mahvedeceği el-Mâhî’yim (mahvedici). Ben Hâşir’im (toplayıcı), insanlar benim arkamda haşredilecektir. Ben Âkıb’ım (en son gelen), benden sonra peygamber gelmeyecektir.”35

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) İsim ve Künyesinin Alınmaması

Enes (ra) anlatıyor: Bir gün Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Baki’de idi. Kulağına bir ses geldi: “Ey Ebu’l-Kasım!” diyordu. Başını sese doğru çevirdi. Seslenen adam: “Ey Allah’ın Resulü seni kastetmedim, ben falancayı çağırdım” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi kendinize künye yapmayın!” buyurdu.36

Cabir’in (ra) anlattığına göre birinin bir oğlu oldu. İsmini Kasım koydu. Kendisine: “Sana Ebu’l-Kasım künyesini vermeyiz. Bu künye ile seni şereflendirip memnun etmeyiz” dedik. Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek durumu arz etti. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunun üzerine: “Oğlunun adı Abdurrahmandır” dedi. Bir rivayette şu ziyade var: “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi künye yapmayın. Zira ben Kasım (taksim edici) kılındım. Aranızda taksim ederim.” Ebu Davud’un bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: “Kim benim ismimi almışsa, künyem ile künyelenmesin. Kim de künyem ile künyelenmişse, ismimle isimlenmesin.”37

Hz. Aişe’nin (r. anha) anlattığına göre bir kadın gelerek: “Ey Allah’ın Resulü, ben bir oğlan dünyaya getirdim. ‘Muhammed’ diye isim, ‘Ebu’l-Kasım’ diye de künye verdim. Bana, sizin bu durumdan hoşlanmadığınız söylendi, doğru mu?” diye sordu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmimi helâl, künyemi haram kılan şey de ne?” veya “Künyemi haram kılıp ismimi helal kılan şey de ne?” diyerek reddetti.38 Alimlerimiz bu nehyin Peygamber Efendimiz’in hayatı ile kayıtlı olduğunu söylemişlerdir. Zira Ebu Davud ve Tirmizi’nin (Ebu Davud, Edep 68; Tirmizi Edep 68) Sünenlerinde ve Beyhaki’nin Sünen-i Kübrâ’sında (9/309) yer alan bir hadiste Hz. Ali, Peygamber Efendimiz’e: “Ya Resûlallah, senden sonra bir çocuğum olursa ona senin adını ve künyeni vereceğim.” dedi. Efendimiz de ona “Evet” buyurdular. Ayrıca sahabeden Ebu’l-Kasım künyesinde olanlar olduğu gibi bu künye ile meşhur âlimler de vardır.

Sonuç

Çocuklarımıza, Efendimiz’in gösterdiği hassasiyetler doğrultusunda isimler koymanın, hem ebeveyn açısından hem de dünyaya gelen göz aydınlığı çocuklarımızın daha huzurlu, mutlu ve karakter algısı yüksek fertler olması açısından ehemmiyetli bir faktör olduğu görülmektedir. Bu hassasiyete ümmet-i Muhammed’in de azamî hassasiyet göstermesinin Allah’ın (celle celâluhu) rızasına bir vesile olacağı ümit edilir. Çocuklara verilen isimler, karakter ve şahsiyetin en temel öğesidir. Çocuğun yetişme döneminde kendisini dış dünyaya nasıl bir isimle tanıtacağı çok önemlidir. Bu açıdan ebeveynler önemli bir sorumluluk altındadırlar. Çocukları makbul isimlerle isimlendirmenin ne denli önemli olduğunu anlamak için, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buraya kadar aktarmaya çalıştığımız uygulamalarını nazar-ı dikkate almak yeterli olacaktır.

Dr. Musa Kazım Gülçür
Araştırmacı – Yazar
Yeni Ümit dergisi

Dipnotlar
1. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, 14/401–403
2. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/18, Eser Neşriyat, trsz.
3. Tirmizî, Kıyamet, 47; Ahmed b. Hanbel, 2/179.
4. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/308–312, Eser Neşriyat, trsz
5. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 1/77.
6. DİA, 1/332.
7. Ebu Davud, Edeb 116, (5105); Tirmizi, Edahi 17, (1514)
8. Müslim, Edeb, 27 (2147); Ebu Davud, Edeb 116, (5106)
9. Buhari, Menakibu’l-Ensar 45, Akika 1; Müslim, Âdâb 26, (2146)
10. Buhari, Akika 1; Müslim, Âdâb 24, (2145)
11. Ebu Davud, Edahi, 21, (2837); Tirmizi, Edahi 23, (1522), Edeb 63, (2834); Nesai, Akika 5, (7, 166); İbnu Mace, Zebai 1,(3165)
12. İbni Kayyim el-Cevziyye, İslâm’da Çocuk, (Terc. Mahmut Kısa), s. 127, Esra Yay., Konya, trsz.
13. DİA, 1/333.
14. Ahmed b. Hanbel, 1/118. Şebber, Şebbir ve Müşebbir isimleri büyük bir ihtimalle Hasan, Hüseyin ve Muhsin isimlerinin İbranice karşılıkları olmalıdır.
15. Buhari, Edeb 108; Müslim, Edeb 29, (2149)
16. Tirmizi, Edeb 66, (2841)
17. ‘Berre’ ya da ‘el-berretü’ kelimesi yine Arapça’daki ‘el-birru’ kelimesinden türemiş olup ‘çokça cömert, dürüst, itaatkâr, iyi kadın’ manasınadır. Kelimede yüklü bulunan bu anlamdan dolayı bazıları Zeynep validemiz için ‘nefsini temize çıkarıyor’ deme talihsizliğinde bulunmuşlardı.
18. Buhari, Edeb 108; Müslim, Edeb 17, (2141)
19. Ebu Davud, Edeb 70, (4954)
20. Buhari, Edeb 107–108; Ebu Davud, Edeb 70, (4956)
21. Müslim, Âdâb 13, (2138); Ebu Davud, Edeb, 70, (4960)
22. Muvatta, İsti’zan 24 (2, 973)
23. Buhari, Menakıb 6; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 183, (2515, 2516)
24. Müslim, Mescid 308, (679)
25. Ebu Davud, Edeb 70, (4957)
26. Muvatta, İsti’zan 25 (2,973)
27. Ebu Davud, Edeb 69, (4950)
28. Ebu Davud, Edeb 72, (4963)
29. Ebu Davud, Edeb 69, (4948)
30. Müslim, Âdâb, 2, (2132); Ebu Davud, Edeb 69, (4949); Tirmizi, Edeb 64, (2835)
31. Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Ter. ve Şerhi, 6/391.
32. Aynî, Umde, XVIII, 257.
33. Ebu Davud, Edeb 69, (4950)
34. Buhari, Edeb 114; Müslim, Edeb 20, (2143); Ebu Davud, Edeb 70, (4961); Tirmizi, Edeb 65, (2839)
35. Buhari, Menakıb 17, Tefsir, Saff 1; Müslim, Fezail 125, (2354); Muvatta, Esmau’n-Nebi 1, (2, 1004); Tirmizi, Edeb 67, (2842)
36. Buhari, Menakıb 20, Edeb 106; Müslim, Âdâb 1 (2131); Tirmizi, Edeb 68, (2844)
37. Buhari, Edeb 105, 106, 109, Menakıb 20; Müslim, Âdâb 2, (2133); Ebu Davud, Edeb 74 (4965); Tirmizi, Edeb 68, (2845)
38. Ebu Davud, Edeb 76, (4968)

Kişilik ve Din


Dünyaya teşrif eden insanoğlu, bir “tabula rasa” olarak, yani “hiçbir şey bilmez” (Nahl, 78) olarak gelir. Daha sonra burada bazı şeyler öğrenir. “Taallüm” ve “tekemmül“ünü burada tamamlar. Bu taallümle tekemmülü ve insanın ruhî şahsiyetinin oluşmasını ise din tekeffül eder.

1-Ferdî farklar ve kişilik

Psikoloji, birtakım özel olaylardan genel kaidelere ve kanunlara gitmek ister. Ayrı ayrı olayların benzer taraflarını görerek değerlendirir ve bir kaide halinde sonuç çıkarır. İnsanlar şöyledir, şu gibi durumlar karşısında şöyle bir davranış gösterirler gibi. Halbuki ferdî farklar konusu, psikolojinin bu kaidelerine birer istisna getirir. Böylece bir noktaya kadar psikolojinin ilim olma iddiasına da gölge düşürür. Ancak, ferdî farklar konusundaki bildiklerimiz de psikolojinin bir başarısı olduğuna göre psikolojinin ilim olmasına katkısı da olmaktadır.

İnsanların parmak izleri ne kadar taklitten uzak bir orijinallik arzediyorsa, onların yüzleri ve ruhî kimlikleri olan şahsiyetleri de o kadar orijinaldir. İnsan, bu benzer ve farklı tarafları ile sosyal çevrede şahsiyetini ortaya koyar. Bu durum onun verasetle getirdiği özelliklere olduğu kadar, aile çevresinde, okulda ve içinde bulunduğu toplumda yaşadığı tecrübelere de bağlıdır.1

İnsanlar birbirinden farklıdır, bu fark onların derece derece zekâlarında, duygu ve heyecanlarında, özel kabiliyetlerinde vs. kendini gösterir. Aynı durum ve şartlar altında farklı duyuş, düşünüş ve davranış içinde bulunabilirler. Halbuki çoğu zaman biz, başkalarının da bizim gibi düşünmesini; aynı durum ve olaylar karşısında bizim gibi tavır takınmasını bekleriz. Hattâ başkalarını, bizim gibi düşünüp bizim gibi davranmadıkları için suçlarız. Bu yüzden kendimizi haklı, başkalarını haksız görürüz. İnsanlar arası ilişkilerde birtakım problemler de hep bu yüzden çıkar. Yani başkalarını anlayamamak yüzünden.

Eğer kendimizi dinlemeyi, bencil duygularımızı tatmin etmeyi bir tarafa bırakarak biraz da kendimizi başkalarının yerine koyarsak, meselelere ve hâdiselere o açıdan bakarsak, o takdirde farklı düşünce ve davranışların sebebini anlamak, insanlarla olan ilişkilerimizde daha yapıcı olmak mümkün olacaktır. Hedeflerin farklı istikametlerde olduğunu görerek sosyal bütünlük içerisinde kendimize tanıdığımız hakları başkalarına da tanımak suretiyle sosyal uyum sağlanmış olacaktır. Elbette bu durumun ferdî olduğu kadar sosyal bir yönü de vardır. Bu konudaki başarı tek tek fertlerin başkalarını düşünmeleriyle değil, bu fertlerin işbirliği halinde oluşturduğu sosyal uyumun bir sonucu olarak elde edilecektir. Yani mesele fertte başlasa da fertte bitmemektedir. Toplumun uyumlu bir yapıya sahip olması da gerekmektedir. Bu da fert olarak sağlıklı bir şahsiyet, toplum olarak da ahenkli, mütecanis (homojen) bir kültür ve toplum işidir.

Şahsiyet, ferdî farklar konusunun özünü teşkil eder. Çünkü her fert bir şahsiyete sahiptir demek; başkalarına benzeyen, onlarla ortak özellikleri taşıyan yönleriyle birlikte kişiyi diğerlerinden ayıran özelliklerin bulunduğunu da ifade etmektir. Bu bakımdan şahsiyet, “bir kimseyi başkalarından ayıran ve onu “kendisi” yapan devamlı özelliklerin meydana getirdiği yapı,”1a olarak tarif edilebilir.

Şahsiyetin bir sosyal, bir de ferdî yönü vardır. Buna kişinin toplum içindeki kimliği ile yalnız kaldığı zamanki kimliği de diyebiliriz. Sağlıklı bir şahsiyette bu iki yönün bir bütünlük arzettiği görülür. Bütünlük derken hem bir davranış uyumu, hem de bunun devamlılığı söz konusudur. Bunun için de gerek ruhî yapıda (duygu, düşünce, inanç, kanaat, motivasyon ve davranış) bir bütünlük, gerekse sosyal hayatta bir ahenk, toplumla uyum ve toplumla bütünleşme olmalıdır.

Şahsiyet gelişmesinde kişinin bir değişen, bir de değişmeyen, devamlılık arz eden yönü vardır.2 Bunlar bir denizin yüzeyi ve altı gibidir. Denizin yüzeyi zamanla çeşitli etkilere göre değişir, dalgalanır, ancak alt kısmı değişmez. “Can çıkar, huy çıkmaz,” ata sözü kişiliğin işte bu değişmeyen yönünü anlatmaktadır. Burada kişilikle yakından ilgili, çoğu zaman karıştırılan mîzaç ve karakter kavramlarından da bahsedelim: “Mîzaç dediğimiz zaman, insanın kendine mahsus heyecan halleri akla gelir; insanlar durgun, neşeli, sakin vs. mîzaçlı olurlar. Karaktere gelince, bu daha çok insanın ahlâkî tutum ve davranışlarını belirtir.”3 Şahsiyetin vasıfları ise çalışkanlık, doğruluk, sabırlılık, sorumluluk sahibi olmak, esprili olmak, saldırganlık ve utangaçlık gibi özelliklerdir.

2-Kişilik ve din ilişkisi

İnsanoğlunun maddî varlığı olarak bir bedeni, bu bedenin birtakım ihtiyaçları, özellikleri, istidat ve kabiliyetleri olduğu gibi; manevî varlığı olarak da bir ruhu, bu ruhun ihtiyaçları, özellikleri, istidat ve kabiliyetleri vardır. Kişilik deyince de bunların bir bütün olarak tezahürü söz konusudur. Gözünün renginden yürüyüş tarzına, anlayış seviyesinden duygu ve irâdesine kadar her şey bu kişilik kavramı içindedir.4 İşte bu yazımızda ruhî ihtiyaçlardan biri olarak dînin insan şahsiyeti üzerindeki etkilerini belirtmeye çalışacağız.

İnsanoğlu, tıpkı bir çiçeğin tohum olarak toprağa ekilmesinden bir filiz vererek topraktan çıkmasına; daha sonra gerekli bakım ve uygun çevre şartları altında gelişip büyümeye; nihayet bütün varlığıyla kök, gövde, dal, yaprak ve çiçek olarak ortaya çıkmasına; bütün renk, koku, ve özellikleriyle kendini göstermesine kadar, tohumunda bulunan potansiyel güçleri ve imkânları bir çevre ortamında gelişerek ortaya koyması gibi bir gelişim sürecinden geçerek kişiliğini bütün özellikleriyle ortaya koyar. İşte bu şahsiyetin gelişip her yönüyle ortaya konabilmesi için bütün ihtiyaçlarının karşılanması, gereken eğitimin verilmesi ve elverişli gelişim ortamının sağlanması îcab eder. Nasıl ki, çiçeğin gelişmesi esnasındaki birtakım ihmaller (suyunun zamanında ve yeterince verilmemesi, gübre ve ilâçların ihmâli gibi) o çiçeğin gereği gibi gelişmesini engellerse; insanoğlunun da gerek bedenî, gerekse ruhî ihtiyaçları ve gereken ilgi ve rehberlik ihmâl edilecek olursa onun kişiliğinin de gelişmesi aksamış, sağlıklı ve tam bir şahsiyet olarak bütün istidat, kabiliyet ve özellikleriyle kendini gerçekleştirememiş olacaktır. Yani şahsiyetinin bir tarafları eksik kalmış, bazı yönleri tam gelişmemiş olacaktır. İşte insanın temel psikolojik ihtiyaç ve istidatlarından biri de dindir. Bu ihtiyaç tam karşılanmaz ve bu İstidat tam geliştirilmezse kişinin bu yönü zayıf kalacak, bu yönü zayıf olan bir kişi de kendinden beklenen bazı görevleri gereği gibi yapamayacaktır. Sözgelişi, bacakları tam gelişmemiş, kemik gelişimi tam olmamış bir kimse nasıl normal yürüyemez, sağlıklı insanlar gibi ağır yükleri taşıyamazsa; sağlıklı din eğitimi almamış, dînî yönü tam gelişmemiş bir kişi de mesuliyet duygusu tam gelişmediği için kendinden beklenen sağlıklı ve güvenli kişiliği geliştiremeyecek ve gösteremeyecektir.

Çünkü din, kişiyi Allah’a bağlayan, O’nun irâdesine teslimiyetle hayatını disiplin altına alan, mesuliyetin, mükellefiyetin ve buna bağlı olarak fazîletin kaynağıdır.5 Kişi bu kaynaktan beslenerek sahip olduğu ferdî ve sosyal bir takım istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek faziletlerini zenginleştirecektir. Nerede fedakârlık yapacağını, nerede kendini ve sahip olduğu maddî ve manevî değerleri savunacağını dinden öğrenecektir. Yine hayatın manâsını, gayesini ve hedefini dinden öğrendiği gibi, aynı inanç ve aynı gaye etrafında toplanarak millet olmanın şuurunu ve gerektiğinde mukaddes bildiği değerler uğrunda ölmesini de dinden öğrenecektir. Din bir kültür, bir yaşama biçimi;6 sosyalleşmenin, birlik ve bütünlük içinde yaşayabilmenin mayası, esası ve harcıdır. Kişi dinle hayatının mânâsını kavrar, toplum ise dinle düzenini sağlar. Bu sebeple din, hem psikolojik, hem sosyal bir gerçektir.

İnsanın insanlığının nirengi noktası dindir. Din olmazsa insan, insanî özelliklerinin birçoğunu tam geliştiremez; duygu, düşünce ve irade arasındaki dengeyi kuramaz. Meselâ, kişi ne kadar menfaatçi, ne kadar fedakâr olacak? Hasbîlik, minnettarlık ve şükran duyguları nasıl gelişecek? Hırsını nasıl yenecek, kanaatkârlık (aç gözlülüğün zıddı, gönül zenginliği), hakkaniyete riâyet ve iz’an sahibi olmak nasıl mümkün olacak? İşte İnsanın bu yönlerini geliştirecek olan da dindir, Din böylece, fert ve toplumu hak ve hakîkat çizgisinde buluşturur, menfaat çatışmalarından ve anlaşmazlıklardan kurtarır.

Kişilik ve karakterin oluşumu, doğuştan getirilen ve sonradan kazanılan çok sayıda faktörün etkileşiminin bir sonucudur. Genel olarak îmân ile kişilik arasında karşılıklı bir ilişkinin varlığı söz konusudur. Temelde dînî inanç, bütün kişiliği kapsayıcı bir özelliğe sahiptir. Olgunluk seviyesinde ve tam bir tutum halini almış olan îmân, kişiliği meydana getiren her şeyi kuşatabilen tek ruhî faktördür. Din, duygular, arzular, inançlar, dünya ve toplumla ilişkiler ve davranışlar içinde kendisini gösteren bütün psikolojik hayatı üzerine alır ve her bakımdan kişiliğe nüfuz eder. Aynı şekilde din, ferdin geçmiş hayatı içindeki en karanlık ve derindeki köklerini kavrar; en sürekli, en derin duygusal bağları ele geçirir ve üzerinde aklın karar vermek zorunda olduğu daha büyük tecrübeyi meydana getirir. Böylece mümin, tutum ve davranışın bütün görüntülerini birleştirmeye ve bir yapıya kavuşturmaya yönelir. Yapı, kişiliğin değişik alanlarını bir merkez etrafında birleştirerek toplayan hiyerarşik bir örgüttür. İşte din, kişiliğin yapısına yön veren temel tutumu etkiler ve belirler. Benimsenmiş dînî inançlar, ferdin kişilik yapısında bir bütünleşme meydana getirme gücüne sahiptir. Dînî tutumlara bütünleşme gücünü veren şey, Allah’a îmândır. Allah’a îmânın, hayatın bütün parçalarının ve insan faaliyetlerinin her birinin uygunlukla tamamlanıp birleştiği kişilik bütünleşmesini sağlayan psikoloji; insan tabiatındaki zaaf noktalarını ve aşırılıkları dengeleyen ahlâkî etkisini çoğu inananların kendi hayatlarında tecrübe etmiş olduklarını ifade edebiliriz. Îmân kişide yapılanınca, sürekli ve etkili bir motivasyon faktörü olarak, davranışlara kendi bakış açısını benimsetir. Kişi, dinin çerçevesinde kendini bir biçime sokmaya başlamasından itibaren, küçük ya da büyük birçok olumsuz etkiler karşısında îmânını koruyacaktır.

İmân ile kişilik arasında genel olarak karşılıklı bir ilişkinin varlığı müşahede edilmektedir. Dînî inancın kişi tarafından benimsenmesindeki kuvvet derecesi ile, o ferdin kişiliğinin genel yapısı üzerindeki etkisi dikkate değer bir olgudur. Aynı şekilde, kuvvetli ve sağlam kişilik yapısına sahip kimselerin de güçlü inançları olduğu müşahede edilmektedir.”

Bu genel girişten sonra, şimdi de dînin kişiliği etkileme sürecinde hareket noktası olarak mesuliyet duygusu ile dînin ilgisini belirtmeye çalışalım.

3- Mesuliyet duygusu ve din

Hayatta kişinin, ferdî ve sosyal birtakım sorumlulukları vardır. Bu sorumluluklar karşısındaki tutum ve davranışları onu, ya başarılı, mutlu, itibarlı ve güvenilir veya başarısız, huzursuz, itibarsız ve güvenilmez bir kişi haline getirecektir. Mesuliyetinin icabını yaparsa, bunun için birtakım fedakârlıklara, zahmetlere ve zorluklara katlanırsa sonuçta başarı, mutluluk, itibar ve güven kazanacaktır. Sorumluluğunu tam olarak idrak etmeyip tembellik edecek ve birtakım sıkıntılara katlanmayacak olursa da başta gönüllü olarak katlanmadığı bazı sıkıntılara fazlasıyla katlanmak zorunda kalacaktır.

İnsanı, hayvandan ayıran özelliklerin başında onun bir akıl ve irade sahibi olması geldiği gibi, aynı zamanda bir din ve mesûliyet duygusuna sahip olması da gelir. Aslında insan şahsiyetinin bütünlüğü göz önüne alınınca akıl, irade, din ve mesuliyet duygusu yakın bir ilişki içerisindedirler. Bu sebeple aklı olmayanın dîni ve irâdesinden; iradesi olmayanın da mesuliyet duygusundan söz edilemez.

Allah Teâlâ, bizi böyle mümtaz özelliklerle yaratırken elbette başıboş da bırakmamıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmuştur: “insan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?“5 Allah âdildir, verdiğinden fazlasını istemez. Bize verdiği imkânlar, fırsatlar, maddî ve manevî zenginlikler, istidat ve kabiliyetler ne ise o nisbette sorumluluk yüklemiştir. Yani akıl, irade ve yetki vermiş; buna karşı da birtakım mesuliyetler yüklemiştir.

Mesuliyet duygusu, kişinin sahip olduğu yüce duygulardan biridir. İnsanoğlunun menfaatçilik gibi bencil; fedakârlık ve vefakârlık gibi diğergâm duyguları yanında; fazîlet, kahramanlık, takdîr, hayranlık ve mesuliyet duygusu gibi dinî ve ahlâkî yüce duyguları da vardır. Bir buğday tanesi uygun bir ortamda nasıl önce bir filiz, sonra boy atarak pek çok yapraklar ve en sonunda olgun bir başak verirse; insanoğlu da doğumundan itibaren önce biyolojik ve bencil, sonra diğergâm veya sosyal, daha sonra da yüce duygularını uygun çevre şartları altında geliştirerek ortaya koyar.

Nasıl bir ağaç köksüz, gövdesiz, dalsız ve meyvesiz düşünülemez ve bunların herbiri o ağacı tamamlayan unsurlar ise, insan şahsiyetinin gelişip bütünleşmesi ve olgunlaşması için de bencil ve sosyal duygular kadar din, ahlâk ve mesuliyet duyguları gibi yüce duyguların da gelişmesine ve olgunlaşmasına ihtiyaç vardır.

İşte mesuliyet duygusu bu çerçevede ele alındığı zaman sağlıklı din eğitiminin önemi ortaya çıkar. Çünkü kişinin sorumluluk duyabilmesi için onu herhangi bir davranışa iten veya o davranıştan alıkoyan bir sebep veya müeyyide gereklidir.9 Yani kişi, şöyle yapmak isterse niçin o işi yapmalı veya yapmamalı; yâni onu yapmaktan vazgeçmelidir? Bu noktada kişinin dînî inancı devreye girecek ve yapacağı işin dünyevî ve uhrevî yönünü düşünüp; bu işin ona neler kazandırıp, neler kaybettireceğini hesaba katarak karar verecektir. Bütün bunlar kişide iradenin uygun bir şekilde kullanılabilmesi için gerekli şuur seviyesine ulaştırılmasının, vicdan denilen iç denetim gücünün geliştirilmesinin bir ihtiyaç olduğunu gösterir.10

Kişinin davranışlarının kontrollü olabilmesi ve istenilen yönde yapılabilmesi için mesuliyet duygusunun gelişmiş olması gerekir. Bunun için de kişinin bir dünya görüşüne, bir hayat anlayışına sahip olması icap eder. Şahsiyetinin gelişmesi ve bütünleşmesi, iç ve dış yaşayışları arasında bir tutarlılık, davranışları arasında bir bütünlük olması gerekir. Şahsiyetin oluşması, gelişmesi ve bütünleşmesi açısından da inançların, tutumların ve değerlerin önemi çok büyüktür. Kişi inandığı gibi yaşar. İnancına ters düşen bir iş yaptığında, bir davranış gösterdiğinde kendi içindeki mahkemeye karşı sorumluluk duyar, vicdanı onu rahatsız eder. İşte bu mahkemenin iyi işlemesi, dışarıdaki mahkemelere fazla gerek kalmaması için kişilerin inanç sistemleri, manevî dünyaları sağlıklı bir din eğitimi ile geliştirilip oluşturulmalıdır.

Yüce dinimiz İslâm, kişilere sağlıklı bir eğitimle benimsetilirse, fertler onun inanç sistemiyle kendi içlerinde uyumlu ve huzurlu; ibâdet, ahlâk ve diğer konulardaki emir ve yasaklarıyla da başkalarıyla uyumlu hale geleceklerdir. Herkes kendi sorumluluğunu bilecek, ona göre bir tutum ve davranış sergileyecektir. Yüce Allah: ‘Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir’ 2 buyurmuştur. İslâm bir hayat tarzıdır. Müslüman hayatını ona göre düzenlemek durumundadır. Müslüman kişi, İslâm’a inanmakla, İslâm’a girmekle bir sorumluluk yüklenmektedir. Allah vardır, birdir, O, benim Rabbimdir; Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür; Allah Teâlâ Kur’ân’da nasıl yaşamamı emrediyorsa, öylece yaşayacağım; Hz. Peygamberin bize gösterdiği gibi, öğrettiği ve uyguladığı gibi yaşayacağım, diye Allah’a söz vermektedir. Bu sözüne riayet etmek durumundadır. Eğer riâyet etmezse dünyada da âhirette de sorumludur. Bu emir ve yasaklara uymanın mükâfatı, uymamanın cezası vardır.

İslâm’da haklar ve sorumluluklar arasında bir denge vardır. Biz insan olarak haklarımızı daha iyi bilir ve daha iyi takip ederiz de, sorumluluklarımızı pek iyi bilmez ve onların çok iyi takipçisi olmayız genellikle. Halbuki birimizin hakkını alabilmesi için, diğerimizin sorumluluğunu yerine getirmesi bir zarurettir. Hayatın çeşitli safhalarında bazen hak sahibi, bazen de sorumluluk sahibi olabiliriz. Bugün bana, yarın sana. İşte bu şuuru, toplumun bütün fertlerine kazandırabilirsek, o zaman fertte şahsiyet bütünlüğü, toplumda da sosyal bütünlük sağlanmış olacaktır. İslâm’ın gayesi, mümin kişiyi, başta Yüce Yaratıcıyla, sonra da kendisiyle ve içinde bulunduğu toplumuyla uyumlu hale getirmektir.13 Böyle kişilerin meydana getirdiği mütecanis toplumda ise sosyal, kültürel, dînî ve ahlâkî gelişme de bu ortamda sağlıklı bir şekilde kendini gösterecektir.

4- Mesuliyet duygusunun gelişmesi ve şahsiyet bütünleşmesi

Kişide mesuliyet duygusunun gelişmesi için sağlıklı bir din eğitimine ihtiyaç vardır. Mesuliyet duygusunun gelişmiş haline biz vicdan da diyebiliriz. Yahut kişide vicdan denilen bir iç mahkeme oluşur ve çeşitli durum ve davranışlar esnasında işlerliğini kazanırsa o kişide mesuliyet duygusu gelişmiştir, diyebiliriz. Öyleyse mesuliyet duygusunun gelişmesi, kişide şahsiyetin gelişmesi ve bütünleşmesine yardımcı olacaktır.

Şahsiyetin bütünleşmesi, kişinin bedenî, zihnî, duygusal, sosyal, dînî ve ahlâkî bakımdan gelişmesini tamamlamasıyla mümkündür. Bir başka ifadeyle kişinin bedenî ve ruhî bakımdan gelişmesi, kendi içinde uyumlu ve çevresiyle de uyumlu hâle gelmesi gerekmektedir.14 Böylece önce bir iç bütünlük yani, zihin, duygu, inanç ve iradenin kaynaşması, uyumu ve bütünleşmesi sonucu bir iç huzuru meydana gelecek, daha sonra da bu içteki oluşum tutarlı, dengeli tutum ve davranışlarla dışa yansıyacaktır. Sağlıklı kişilik, böylece kendini gösterecektir. İşte bu iç ve dış bütünlük gereği gibi sağlanamadığı zaman şahsiyet bütünleşmesi gerçekleşememiş demektir. Bu bütünlük kurulduktan sonra kişinin gerek iç dünyasına ve gerekse buna bağlı olan dış dünyasına hakim olması; duygu, düşünce, tutum ve davranışlarını kontrol altına alabilmesi mümkündür. Eğer bazen yanlış düşünecek ve yanlış yapacak olursa, o takdirde bunun farkına varacak ve yanlışı düzeltmenin yollarına başvuracaktır. İşte dînimizdeki tövbe müessesesi bunun bir yoludur. Kişinin hatasını, günahını fark ederek bundan dönmesi ve Allah’ın gösterdiği hatasız, günahsız olan doğru yola yönelmesi ve “Ben hata ettim, Sen affet yâ Rabbî,” diye O’na yalvarmasıdır. Demek ki, tövbe sadece kuru bir af dileme değil; kişinin hem zihnen kendini değerlendirmesi (otokritik, muhasebe), hem de kendi hatalarından, günahlarından pişmanlık duyarak15 bir daha aynı hataya düşmemek için karar vermesidir. Böylece kişi, şahsiyetini daha bir geliştirme ve olgunlaştırma imkânı bulmaktadır.16

Burada dînî inancın mesuliyet duygusunu nasıl geliştirdiği ve şahsiyet bütünleşmesini nasıl sağladığı konusunda biraz daha ayrıntıya girmekte fayda vardır. Dînî inanç, kişinin dînî bilgi, dînî düşünce ve anlayışıyla sıkı bir ilişki içindedir. Dînî bilgilerin yeterli ve sağlıklı olmadığı hallerde buna bağlı olarak dînî düşünce ve inancın da istenen seviye ve güçte olmayacağı malûmdur. Dînî inancı, sağlıklı bilgi ve anlayıştan uzak olan kişilerin tutum ve davranışları da birtakım tutarsızlıklar ve anormallikler gösterebilecektir. Çünkü bilgi, anlayış ve buna bağlı olarak inançlar, şahsiyetin temel belirleyicileri durumundadırlar. Kişinin kafasının içi nasılsa, dışı da onu yansıtacaktır. Bu bakımdan zihniyetler, büyük önem arz ederler.

Şahsiyet bütünleşmesi, kişide önce iç dünyanın bütünleşmesi, daha sonra da dış dünyanın veya iç ve dış dünyanın beraberce bütünleşmesi şeklinde kendini gösterecektir. İç dünyadaki bütünleşme önce şuurda bütünlüğün sağlanması yani çeşitli olaylar, farklı bakış açılarından ele alınsa bile aynı ilke ve ölçülerle değerlendirilmek suretiyle tutarlı ve dengeli bir yaklaşım sağlama ve sağlıklı bir sonuç alma şeklindeki bir zihinsel işleyişin kazanılması tarzında olacaktır. Daha sonra duygu, düşünce ve iradenin tutarlı bir organizasyonu sağlanacak, böylece kişinin kendi içindeki uyumu gerçekleşmiş olacaktır.18 İşte bu noktada meydana gelen çatışmalar, çelişkiler, tutarsızlıklar vicdanı rahatsız edecek, kişi kendini kontrol etme, hatalarını düzeltme ihtiyacını duyacaktır. Tabiî ki, bu sağlıklı işleyişin sağlanabilmesi için gerekli olan değer unsurlarının eksiksiz olarak ve uygun bir tarzda, yerinde zamanında ve yeterli dozda kişiye verilmiş veya kazandırılmış olması gereklidir. İşte bu değer unsurlarından biri ve belki de en önemlisi Dindir.

İç dünyadaki şahsiyet bütünleşmesine bağlı olarak dış dünyadaki şahsiyet bütünleşmesi de tutum ve davranışlar arasındaki tutarlılık, devamlılık ve birbirini tamamlayıcılık şeklinde tezahür edecektir. Buna biz, başkalarıyla uyum içinde olmayı başarabilmek de diyebiliriz. Yani kişinin ibâdetleriyle ahlâkının, sosyal ilişkileriyle ticarî ve meslekî ilişkilerinin bir bütünlük arz etmesidir.19 Eğer bu bütünlük kurulamamış ve kişi farklı zemin ve zamanlardaki tutum, tavır ve davranışlarıyla farklı farklı kişilikler sergiliyorsa dış dünyadaki şahsiyet bütünleşmesi gerçekleşememiş demektir. Bu takdirde duruma göre, bir şahsiyet parçalanması veya çift şahsiyetlilik, çok şahsiyetlilikten söz edilebilir.

İşte bu iç ve dış bütünlük sağlandıktan sonradır ki, gerçek şahsiyet bütünlüğü kendini gösterecektir. Bu bütünlüğün sağlanabilmesinde ise, kişinin aldığı eğitim, içinde yaşadığı sosyal ve kültürel çevre yanında iradesinin gücü ve benlik şuuru da büyük önem arz eder.

İnançlar ve tutumlar genellikle şahsiyetin değişmeyen, kararlı ve istikrarlı yanını oluştururlar.20 Şahsiyetin devamlı ve istikrarlı çizgisi üzerinde, değişen ve değişken bir tarafı da vardır. Bunlar da bilgi, görgü ve tecrübelere göre hayatın değişen şartlarına uyumumuzu sağlayan fikir ve anlayışlarla bunlara bağlı davranışlardır.

Toparlayacak olursak, din bize bir dünya görüşü, olaylara bakış açısı,21 hayat ve ölüm ötesi hakkındaki ilmin ve teknolojinin sağlayamadığı bir teselli, güven ve itminan verir. Hayatın mânâsını öğretir, mesuliyet duygusunu geliştirerek şahsiyet bütünlüğünü sağlar.

5- Sosyal bütünleşme ve din

Sosyal bütünleşme deyince de, sosyal yapının uyumlu bir şekilde organizasyonu akla gelmektedir. Bu organizasyonun bir kendiliğinden, bir de teşkilâtlı, yani müesseseler aracılığıyla işleyen tarafı vardır. Biz burada daha çok, sosyal yapıyı oluşturan fertlerin şuur seviyelerine, dolayısıyla onların bilgi, görgü, eğitim, tecrübe ve bir bütün olarak şahsiyetlerinin gelişim düzeylerine bağlı olarak sosyal bünyede kendiliğinden oluşturdukları sosyal ilişkiler ağındaki birlik, bütünlük ve uyumdan bahsediyoruz. Elbette ki, fertlerin kişiliklerindeki olgunluk seviyelerinin, sosyal ilişkiler yoluyla toplumdaki birtakım örf, âdet, gelenek, görenek gibi dinden de ayrı düşünülemeyecek kültür unsurlarının (sosyal ihtiyaçlar da göz önüne alınarak) canlılığı, gelişmesi, değişmesi gibi hususlardaki etkisi yanında; sosyal çevrenin de bu kültür unsurlarına dayalı olarak fertlerin kişilikleri ve davranışları üzerindeki etkisi görmezlikten gelinemez. Bir başka deyişle, kişilerin toplumu, toplumun da kişileri etkilemesi söz konusudur.23 Bununla beraber biz, psikolojik bir bakışla toplumu oluşturan fertlerin derûnî dünyalarında meydana gelen dînî duygu, düşünce, inanç ve bir bütün olarak dînî şuurun, onun şahsiyetine yansıması ve buradan hareketle toplumun dînî ve sosyal hayatına yansımalarını göz önüne alarak dînin, sosyal bütünleşmeye nasıl yardımcı olduğunu belirtmek istiyoruz.

Din, sosyal ilişkilere ve sosyal hayata, hem fert vicdanında etkili olmak suretiyle, hem de kültür yapısını oluşturan unsurlardan biri olarak örf, âdet, gelenek ve görenek halinde yansımaktadır. Aynı inancı, düşünceyi ve anlayışı paylaşan fertlerin ilişkilerinde bir uyum, bir ahenk ve bütünlük görülecektir.24 Anlaşmazlık, sürtüşme ve kavga ise pek görülmez. Çünkü din, bir değerler bütünüdür. Fertlerin birbiriyle anlaşabilmeleri için paylaştıkları inançları ve değerleri olmalıdır. Birinin doğru, iyi, güzel, helal, sevap dediğine; diğeri yanlış, kötü, çirkin, haram, günah diyecek olursa anlaşma zemini yok veya elverişli değil demektir. Bu bakımdan bir toplumun sosyal yapısı ne kadar homojen (benzer, mütecanis) ise o kadar uyumlu, ahenkli ve sosyal bütünleşmesini sağlamış; ne kadar heterojen (farklı, gayri mütecanis) ise o kadar uyumsuz, ahenksiz ve sosyal bütünleşmesini sağlayamamış olacaktır. Tabii ki bu noktada toplumun genel yapısı önemlidir. Genel yapı sağlam ve homojen olduktan sonra, bu genel yapı içindeki küçük farklı gruplar problem olmayacak, onlara hoşgörüyle bakılacaktır.

Sosyal hayatın sağlıklı, uyumlu ve birlik-bütünlük içinde devamı bakımından o toplumun sahip olduğu kültür yapısının da sağlam ve sağlıklı bir bütün oluşturması îcab eder. Bu kültür yapısını oluşturan unsurların hem yaygınlığı, hem de diğer kültür unsurlarıyla bütünleşmesi, çatışmaması önemlidir. Dil birliği, tarih birliği, vatan birliği, ülkü birliği gibi unsurlar yanında bir kültür unsuru olarak din, sağlam ve sağlıklı olursa kültür mozaiğini oluşturan diğer unsurları birleştiren, bütünleştiren bir çimento görevi yapacaktır. Çimentosu az olan veya yeterli olmayan bir mozaiğin çatlaması, ayrılması veya dağılması kaçınılmazdır. İşte sosyal yapının temelini teşkil eden kültür, maddî ve manevî unsurlarıyla ne kadar sağlıklı bir bütün oluşturuyorsa sosyal yapı da o kadar sağlam ve o kadar bütünleşmiş olacaktır.

Sosyal bütünleşmenin zıddı, sosyal çözülmedir. Sosyal bütünlüğünü koruyamayan toplumlarda sosyal çözülmeler görülür. Dînin sosyal çözülmelere karşı da toplumu koruyucu bir özelliği vardır. Çünkü din, mesuliyet duygusunu canlı tutarak fertlerin birbirlerine karşı haklarını koruma, görev ve sorumluluklarını yerine getirmede yardımcı bir unsurdur; bu, dînin gerek inanç sistemiyle duygu, düşünce ve anlayışıyla; gerekse ibâdet ve ahlâk sistemleriyle ferdin ve toplumun tutum ve davranışlarına tesiri ile olacaktır.

Nitekim dînî inancın birleştiriciliği, namazın cemaatle kılınması esnasında, orucun İftar sofralarında, zekât, sadaka, hac ve kurbanın ise sosyal yardımlaşma ve bütünleşmeye olan etkilerinde; İslâm ahlâkının da hakka, hukuka riâyet eden dürüst bir fert ve dürüst bir toplum oluşmasındaki tesirlerinde daha müşahhas bir şekilde görülebilir.

Sonuç

Kişilik ve din, birbiriyle sıkı ilişki içinde olan kavramlardır. Çünkü kişilik, dinle kendini tamamlar, geliştirir ve bütünleştirir. Öyleyse kişilerin eğitimi, geliştirilmesi ve yetiştirilmesi ile ilgili faaliyetlerde din unsuru ihmal edilmemeli, bu ihtiyacın karşılanması için de gerekli her türlü tedbir alınmalıdır. Elbette her konuda olduğu gibi bu konuda da müsbet sonuçlar alabilmek için işi ehline vermek, bu sahada yetişmiş uzman kişilere başvurmak gerekecektir. Göstermelik birtakım faaliyetler yerine gerçekçi, samîmî ve işin gereğine uygun tedbirler alınmalı, gereken yapılmalıdır. Millî eğitimin gayesi, bu milletin millî kültürüne uygun, dînî ve manevî değerlerini benimsemiş, bu milletin bir ferdi olarak bu milletle aynı duygu, düşünce, inanç, anlayış ve yaşayış bütünlüğü içinde olan fertler yetiştirmek olması gerektiğine göre, bu noktada meydana gelen eksik ve aksaklıkların giderilmesi için gerekenlerin yapılması da mutlaka hayatî bir öneme sahiptir. Bugünkü birtakım sosyal ve kültürel problemlerimizin temelinde kişilik ve din ilişkisinin tam olarak görülememesi; bu sebeple de din, ilim, sanat, eğitim ve kültür gibi kişiliğin oluşması ve gelişmesinde önemli katkıları olan unsurların sağlıklı bir kişilik oluşmasına, millî kimliğimizi kazanmamıza yardımcı olacak şekilde değerlendirilememesi yatmaktadır, denebilir.

1 Sabri ve Belma Özbaydar-Erol Güngör, Psikoloji, istanbul: M.E.B. Yay.1976, s.135
1a S. ve B. Özbaydar-E. Güngör, a.g.e., s. 147-148
2 Nurettin Topçu, Psikoloji, İstanbul: Kurtulmuş Mat.1959, s.116
3 S. ve B. Özbaydar-E.Güngör, a.g.e., s.148
4 Norman L.Munn, Psikoloji, Çev. Nahit Tendar, Ankara: M.E.B. Yay.1975, II, 393-439; Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, istanbul: Remzi Kitabevi 1991, s.403-432; Gülgün Yanbastı, Kişilik Kuramları, İzmir: E.Ü.Ed.F.Yay.199O, s.9 vd.
5 Mehmet Aydın, Din Felsefesi, İzmir: D.E.Ü.Yay. 1987, s.5, 246-247
6 M.Aydın, a.g.e., s.5
7 Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara: T.D.V. Yay. 1993, &187-188
8 el-Kıyâme, 75/36
9 Osman Karadeniz, “Kader Konusunda Bazı Yanlış Anlamalar”, D.E.Ü. İ.Fa.Dergisi, c.VII, İzmir 1992, s. 191
10 Erdoğan Fırat, Eğitim Psikolojisi, izmir: Tin Yayınları 1989, s.60-63
11 David Krech-Richard S. Crutchfield, Sosyal Psikoloji, Çev. Erol Güngör.İstanbul: Öîüken Neşriyat 1980, s.181
12 el-İsrâ, 17/34
13 Neda Armaner, Din Psikolojisine Giriş, Ankara: Ayyıldız Matbaası 1980, s.156
14 Habil Şentürk, Din Psikolojisi Açısından Hz. Peygamber’in İbâdet Hayatı, İstanbul: Bahar Yayınevi, Tarihsiz, s. 37-40
15 E. Fırat, Şahsiyet Gelişiminde Tevbenin Fonksiyonu, Ankara: A.Ü.İlahiyat Fak. Yayınlanmamış Doçentlik Tezi 1982, s.84
16 E.Fırat, a.g.e., s.105-106
17 D.Krech-R.S.Crutchfield, a.g.e.,s.179 vd.
18 D.Krech-R.S.Crutchfield, a.g.e.,s.89-91,181 vd.
19 H.Şentürk,a.g.e., s.39-40, 74-76
20 D. Krech-R.S.Crutchfietd, a.g.e., s.181, 220-224
21 Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, Ankara: A.Ü. Siyasal Bil. Fak. Yay.1969,s.48
22 Âmiran Kurtkan Bilgiseven, Din Sosyolojisi, İstanbul: Filiz Kitabeyi 1985, s.18 vd.; H.Şentürk, a.g.e.,s.37-40
23 Peter L Berger, Dinin Sosyal Gerçekliği, Çev.Ali Coşkun, İstanbul: İnsan Yayınları 1993, s.29
24 Joachim Wach, Din Sosyolojisi, Çev. Ünver Günay, Kay-seri:E.Ü.Yay.1990, s.43vd.; Ş. Mardin, a.g.e.,s.41; A. K. Bilgiseven, a.g.e.,s.138,319vd.
25 Ş. Mardin, a.g.e., s.38-49; A.K.Bilgiseven, a.g.e.,s.138 vd.; Mustafa Erkal, Sosyal Meselelerimiz ve Sosyal Değişme, Ankara, Mayaş Yayınları 1984, s.3-12, 64; Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, İstanbul: Ötüken Neşriyat 1989, s.87vd., 131 vd.
26 M. Erkal, a.g.e., s.64
27 J.VVach, a.g.e., s.43-49; Ş.Mardin, a.g.e., s.41 -49
28 H. Şentürk, a.g.e., s.39,74,78 vd.

Dr. Habil Şentürk
S.D.Ü. ilahiyat Fakültesi öğretim üyesi
Yeni Ümit dergisi

Allah Resûlû’nün (s.a.s) Eşleri O’na Karşı Nasıl Davranırdı?


Yüce Yaratıcı’nın insanlığa en son rehber olarak gönderdiği Allah Resûlü’nün (s.a.s.) ve ailesinin hayatı, Müslümanlar için güzel misâllerle doludur. Bu güzel misâllerden biri de ezvâc-ı tâhirâtın Efendimiz’e (s.a.s.) karşı davranışlarıdır. Zira onları eğiten, yetiştiren, onlara hayatın her alanında nasıl davranılması gerektiğini öğreten bizzat Resûlullah’ın (s.a.s.) kendisidir. Kendisidir; zîrâ O’nun en yakın ve müdavim talebeleri, o kutlu hanenin sakinleri olan ezvâc-ı tâhirâttır. Bu makalede, Kur’ân-ı Kerîm’in, annelerimiz olarak takdim ettiği Resûlullah’ın (s.a.s.) eşlerinin, O’na karşı davranışları, münasebetleri ve O’nunla nasıl geçindikleri gibi hususlar ele alınacak, böylece mü’min kadınlar için, ideal bir eş olmanın mükemmel örnekleri sergilenmiş olacaktır.

1. Eşleri, Resûlullah’ın (s.a.s.) yakınlarına her türlü iyiliği yaparlardı

Evlilik, sadece iki kişinin beraberliğini değil, en yakın ve dar daireden en uzak ve geniş daireye kadar pek çok insanın yakınlaşmasını, birbirleriyle akraba olmasını da temin eder. Eşlerin anne-babası, dayı, hala, teyze, onların çocukları… derken geniş bir aile meydana gelmiş olur. İşte bu geniş ailede her iki tarafın herhangi bir ayrıma gitmeden, birbirinin akrabasını kendi akrabası gibi bilmesi, saygı ve sevgi göstermesi gerekir. Günümüzde parçalanan evliliklere bakıldığında, bunun temel sebeplerinden birinin bu olduğu görülür. Hanım, eşinin baba ve annesini kendi öz baba ve annesi; bey de hanımının ebeveynini kendi baba ve annesi görmelidir. Böyle bir davranış, eşlerin birbirlerine karşı sevgi ve saygılarının bir belirtisi olduğu gibi bu sevgi ve saygının daha da artmasına bir vesiledir. Zira bir kişinin sevdiğinin sevdiği, o kişinin de dostu ve sevdiği konumundadır.

Bu konuda Allah Resûlü’nün (s.a.s.) vefalı eşi Hz. Hatice, Efendimiz’e (s.a.s.) sevgisini, O’nun yakınlarına gösterdiği iyiliklerle ortaya koymuş, O’nun hatırına akrabalarını da sevmiş, onların yardımlarına koşmuş ve onlara eşinden dolayı ayrı bir değer vermiştir.

Vefa insanı Allah Resûlü (s.a.s.), düğününe süt annesi Halime’yi de davet etmeyi unutmamıştı. Bu buluşmada Hz. Hatice kayın validesi konumunda bulunan Halime’ye oldukça fazla ilgi göstermişti. Hattâ düğünden sonra süt oğlu Muhammed’i (s.a.s.) görmeye geldiği zaman, Hz. Hatice ona çok sayıda dişi deve hediye etmişti. Bu yüzden, yaşlı kadın yuvasına minnet ve şükran duyguları ile dönmüştü. Bu iyilik sadece o günden ibaret kalmamıştı. Halime, bir defasında kuraklık yüzünden çektiği sıkıntıları anlatmak için Hz. Hatice’nin yanına geldiğinde, bu defa da Hatice Vâlidemiz ona 40 koyun ile bir binek devesi hediye etmişti.1

Halime evine kendisine Hz. Hatice tarafından hediye edilen deve ve koyunlarla dönüyordu. Hz. Hatice’nin iyilik yaptığı, eşinin öz annesi değil, çocukken ücret karşılığında süt emzirdiği bir sütanneydi. Sütanneye bu kadar iyi davranan, hediye veren Hz. Hatice Vâlidemiz, kim bilir eşinin öz annesini görseydi, ona nasıl davranır, nasıl saygı gösterir ve eşine olan sevgisini ona karşı hangi iyiliğiyle zirveye taşırdı!

Hz. Hatice Vâlidemiz’in konuyla alâkalı diğer bir örnek davranışı da Hz. Ali’yi yanına almasıydı. Allah Resûlü (s.a.s.), dedesi Abbdulmuttalip vefat edince, Hz. Ali’nin de babası olan amcası Ebû Talip’in yanında hayatını geçirmişti. O Ebû Talip ki, maddî durumu çok da iyi olmamasına rağmen Resûlullah’ı (s.a.s.) yanına almış, O’na kendi evlâtlarından daha fazla alâka ve sevgi göstermiş, yetimliğin verdiği sıkıntıları yaşatmamaya son derece gayret sarfetmişti. Daha doğrusu candan bir baba ve hâmî olmuştu. Resûlullah (s.a.s.) evlenince, Hz. Hatice’nin servetiyle insanlara sahip çıkmak ve gönüllere girmek için geniş imkânlara sahip oldu. Vefa insanının kendisine gösterilen vefayı unutması zaten söz konusu olamazdı. Amcası oğlu Ali’yi yanına almayı, onun ihtiyaçlarını üstlenmeyi istiyordu. Böylece amcasının iyiliklerinin karşılığını vermiş, yakın bir akrabasının elinden tutmuş olacaktı. Allah Resûlü’nün bu niyetini öğrenen saygılı ve vefalı eş, gönülden bir istekle hemen Hz. Ali’yi evine getirmesini söyledi. Allah Resûlü de henüz küçük bir çocuk olan Hz. Ali’yi yanına aldı ve ona bir baba şefkatiyle hâmîlik yaptı.

Aslında, Hz. Hatice böyle bir durumu -gayet tabiî olarak- kabul etmeyebilirdi. Fakat karşılıklı sevgiye dayalı ve birinin sevdiğini diğerinin de sevmesine bağlı bir evlilik hayatının gereği olarak, o büyük kahraman hanım eşinin arzularını kendi arzularıyla aynileştiriyor ve bir mânâda onda fânî oluyordu. Pek çok faziletinin yanında bu davranışları da onu, dünyanın en şerefli makamına çıkarıyordu.

2. Sevdikleri bir şeyi gördüklerinde hediye ederlerdi

Hediyeleşme, eşler arasındaki sevgiyi ziyadeleştirir. Zaten Allah Resûlü (s.a.s.) de hediyeleşmeyi tavsiye ederek, dikkatleri onun sevgi arttırıcı rolüne çekmektedir. Hz. Hatice zengin olduğundan -o günün Arabistan’ında yaygın olduğu şekliyle- köleleri vardı. Bunlardan Zeyd b. Harise’yi Allah Resûlü (s.a.s.) çok sevmişti. Hz. Hatice, Resulullah’ın (s.a.s.) Zeyd’i çok sevdiğini hissedince, ona hediye etti. Allah Resûlü de Zeyd’i hürriyetine kavuşturarak kendisine evlât edindi. Bundan sonra herkes Zeyd’e (r.a.) Resulullah’ın oğlu nazarıyla bakıyordu. Bu davranışıyla vefalı eş, sevgisini bir defa daha göstermiş oluyordu.

3. Sıkıntılar karşısında teselli ederlerdi

Hayat, imtihanlarla doludur. İnsan karşılaştığı sıkıntıları zaman zaman biriyle paylaşma ihtiyacı hisseder. Acılar paylaşıldıkça azalır, dertler teselli edilince diner. İmtihanların en ağırı, en büyüğü şüphesiz Hz. Peygamber’in imtihanıydı. Allah Resûlü (s.a.s.) gerek peygamberliğin başlangıcındaki sıkıntılarda, gerekse daha sonra kavmi tarafından değişik vesilelerle ağır hakaretlere maruz kaldığında, en sıcak ilgi ve teselliyi eşi Hz. Hatice’de buluyordu.

Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) Hira’da Cibril’le ilk defa karşılaşıp, “Oku!” emrini alınca, kalbi ürpererek eve dönmüştü. Allah Resulü, Hz. Hatîce’ye: “Kendimden endişe ediyorum.” deyince, o vefalı eş, Resûlullah’ı (s.a.s.) samimi ve güzel sözlerle teselli etmişti. (Buharî, Bed’ül-Vahy 7)

Efendimiz’in Peygamberliğin ağır yükü karşısında en büyük yardımcısı yine Hz. Hatice’ydi. O büyük hanım, Resûlullah’ı (s.a.s.) teselli ediyor, O’na büyük bir şefkatle yaklaşıyor ve devamlı O’nun yanında bulunarak ilk günlerdeki heyecan ve korkuyu atlatmasını sağlıyordu. Aslında bu, Hz. Hatice’nin büyüklüğünü gösteriyordu. Böyle bir durumda başka biri eşine karşı gelebilir, ondan uzaklaşabilir, hattâ onun karşısında yer alabilirdi.

Allah Resûlü (s.a.s.) hem risaletin ağır yükü hem de Mekkelilerin çeşitli sözlü ve fiilî sataşmaları karşısında sığınacak yer olarak Hz. Hatice’yi buluyordu. Zaten Allah Resûlü’ne ilk olarak o inanmıştı.

4. Resûlullah’a (s.a.s.) maddî destek olurlardı

Servet, Allah’ın insanlara imtihan için verdiği bir vasıtadır; bazı kimselerin Cennet’e girmesine vesile olduğu gibi, bazılarının da yerin dibine batmasına sebeptir. Hz. Hatice’nin serveti hayırlı bir yolda harcanıyordu. Allah Resûlü (s.a.s.) bu serveti önce İslâm’ı anlatmak için kurduğu ve insanları davet ettiği sofralarda, köleleri efendilerinden alıp hürriyete kavuşturmada, çoğu fakir olan Müslümanların ihtiyaçlarını gidermede, özellikle de zalim Mekkelilerin muhasara yapıp, her şeyi yasakladıkları yıllarda “Şi’b-i Ebi Talip” tepesinde mecburî ikamete maruz bırakılan Müslümanların yardımına koşmada harcadı. Allah Teâlâ, helâl olan bu serveti, belki de en mukaddes yolda harcatıyordu. Zaten haram olan bir servet, böyle mukaddes bir yolda harcanamazdı!

Hz. Hatice Vâlidemiz’in o büyük servetinden, peygamberliğin daha ikinci veya üçüncü senesinde, neredeyse bir şey kalmamıştı. O koca servet, İslâm’ı tebliğ yolunda âdetâ eriyip gitmişti.

5. Üvey çocuklarına bir öz anne gibi bakarlardı

Hz. Hatice Vâlidemiz vefat ettiğinde arkada yetimler bırakmıştı. Bu yetimlerin içinde gelecekte büyük velilere analık yapacak Hz. Fatıma da vardı. Daha sonra evlendiği eşleri, Resûlullah’ın (s.a.s.) yetimlerine kendi öz evlâtları gibi bakıyor ve ihtimam gösteriyorlardı.

Meselâ Allah Resûlü’nün (s.a.s.) Sevde Vâlidemiz’le nikâhı Mekke’de iken kıyılmıştı. Aynı zamanda Sevde Vâlidemiz’in de yetimleri vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bu yetimlere, hiçbir ayırım yapmadan kendi öz çocukları gibi muamele ediyordu. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), eşlerinin yetimlerine öz evlât olarak baktığı gibi, onlar da Resûlullah’ın (s.a.s.) yetimlerine öz anne gibi davranıyor, onlara annelerinin yokluğunu hissettirmemeye gayret ediyorlardı. Sevde Vâlidemiz hayatı boyunca bu konuda örnek olmuş, Efendimiz’in (s.a.s.) çocuklarına annelik yapmış ve onlara asla annelerinin yokluğunu hissettirmemiştir. Zaten hissettirmesi de mümkün değildi. Zira onlar, Kâinat’ın Efendisi’nin evlâtlarıydı. O mübarek kadın, eşine olan sevgisini, belki de eşinin çocuklarına olan mükemmel şefkatiyle izhar ediyordu.

6. Meydana gelen kırgınlıklarda hemen ayrılmayı düşünmezlerdi

İnsanların söz veya tavırlarında zaman zaman nahoşluklar olabilmektedir. Sabır da, esasen böyle zamanlarda gösterilir. Resulullah’ın (s.a.s.) eşleri arasında nadiren de olsa küçük memnuniyetsizlikler olabiliyordu. Ancak onlar hiçbir zaman bunu, uzun süreli kırgınlığa, meseleyi derinleştirmeye dönüştürmüyor; ayrılma gibi son derece sevimsiz bir noktaya taşımıyorlardı. Hangi mülâhaza ile olduğunu bilemediğimiz bir hâdise karşısında Allah Resûlü (s.a.s.), Sevde Vâlidemiz’i boşamak istemişti. Sevde Vâlidemiz bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Ve hemen Allah Resûlü’nün (s.a.s.) huzuruna koştu. Hattâ araya vasıtalar koydu ve yalvarırcasına şöyle dedi:

“Ey Allah’ın Resûlü! Sen’den dünyalık hiçbir şey beklemiyorum. Bana ayırdığın bir günü de Aişe’ye verdim. İstersen ömür boyu benim hatırımı sormak için dahi yanıma uğrama. Ama ne olur beni nikâhın altında bulunmaktan mahrum etme! Ben âhirete de Sen’in nikâhlın olarak gitmek arzusundayım. Başkaca da hiçbir düşüncem yok.” (Heysemî, Zevâid, 7/246) Onun bu arzusu Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından kabul edildi ve Sevde Vâlidemiz ezvâc-ı tâhirâttan biri olarak kaldı.

7. Resûlullah’a (s.a.s.) asla zorluk çıkarmazlardı

Tevazu Âbidesi’nin evi, oldukça sadeydi. Zira O (s.a.s.), toplumundaki en sade hayatı yaşayan kişiydi. İsteseydi en lüks bir hayatı tercih edebilirdi. Ancak asıl yaşanacak yerin âhiret yurdu olduğunu çok iyi biliyor ve buna göre hayatını şekillendiriyordu. Bir de o kutlu ev, kıyamete dek gelecek bütün mü’minlerin örnek alması gereken bir ev olacaktı. Dolayısıyla oldukça sade ve basitçeydi. Bu mutlu ev -bizlerin bugün zannettiği gibi- fizikî bakımdan şatafatlı, içi değerli eşyalarla dayalı döşeli, içinde lüks ve konforun bulunduğu bir ev değildi. Duvarları kerpiçten, çatısı da hurma dallarındandı. Ancak içindekiler, dünyanın en mutlu insanıydı. Zaten saadet ve mutluluğun kaynağı da, sahip olunan kıymetli eşyalar değildi. Öyle olsaydı, günümüz dünyasının insanı, konforun her türlüsüne sahip olduğu hâlde, mutsuz olmazdı, evlilikler kısa bir süre sonra kâbusa dönmezdi, mahkemeler boşanma davalarıyla dolup taşmazdı.

Ümm-ü Seleme Vâlidemiz (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.) ile evlendiğimde Zeynep binti Huzeyme’nin odasına yerleştim. Orada bir toprak çanak -içinde biraz arpa-, bir el değirmeni, taştan yapılmış bir çömlek ve ayrıca başka bir çömlek buldum. Çömleğin içerisinde erimiş birazcık yağ vardı. O arpayı alıp el değirmeninde öğüttüm. Sonra onu çömlekte bulamaç yaptım. Biraz da içine yağ katıp bir yemek yaptım. İşte bu yemek Resûlullah (s.a.s.) ile ev halkının düğün gecesi yemeği oldu.2

Hz. Ömer (r.a.), kızı Hz. Hafsa’ya Resûlullah’ın (s.a.s.) ev hayatını sormuştu:

“Allah’ın Resûlü’nün giydiği en kıymetli elbise neydi?”

“İki tane renkli elbisesi vardı. Elçileri onlarla karşılar, cuma hutbelerini bunlarla okurdu.”

“Peki yediği en iyi yemek neydi?”

“Bizim yediğimiz ekmek, arpa ekmeği idi. Ekmek sıcak iken yağ sürer, yumuşatırdık. Bunu güzel bulduğumuz için misafirlerine de ikram ederdik.”

“Senin yanında kaldığı zamanlar, yerde yaygı olarak kullandığınız en geniş, en rahat yaygı neydi?”

“Kalınca kumaştan yapılmış bir örtümüz vardı. Yazın dörde katlar, altımıza yayardık. Kış gelince de, yarısını altımıza yayar, yarısını da üstümüze örterdik.”3

Mutluluk kanaatte, dünyaya dünya kadar ehemmiyet vermede, ebedî yurt âhirette de beraber olacaklarına inanmalarındaydı. Zaman zaman küçük bazı kırgınlıklar olsa da: “Önemli değil, bu da geçer! Bu da insandır!” deyip meseleyi büyütmemelerindeydi. İşte Resûlullah’ın (s.a.s.) o mümtaz eşleri, bu şartları paylaşıyorlardı; ama bir itirazları olmuyordu; kanaat, en büyük zenginlikleriydi. Zaten asıl zenginlik de kanaat değil miydi?

8. O’nu kırmamaya özen gösterirlerdi

Resûlullah’ın (s.a.s.) eşlerinin de birer insan olarak zaman zaman alındıkları durumlar oluyordu. Ancak onlar hiçbir zaman bunları kalblerinin derinliklerine gömmüyorlar ve kalıcı hâle gelmesine müsaade etmiyorlardı. Onlar bu durumdan hemen uzaklaşıyor, asla davranışlarına yansıtmıyorlardı. Fakat o engin firaset sahibi Allah Resûlü (s.a.s.) onların böyle zamanlardaki psikolojilerini çok iyi biliyordu. Bir defasında Resûlullah (s.a.s.): “Ey Ayşe! Ben senin benden ne zaman hoşnut olduğunu ve ne zaman da olmadığını çok iyi bilirim.” buyurdu. Hz. Ayşe (r.anhâ) de:

“Ey Allah’ın Resûlü bunu nasıl bilirsin?” diye sorunca Resûlullah (s.a.s.), “Benden memnun olduğun ve kırgınlığını gizlemeye çalıştığın zamanlarda: “Muhammed’in Rabb’i hakkı için öyle değildir!” dersin. Benden memnun olmadığın zamanlarda da: “İbrahim’in Rabb’i hakkı için öyle değildir!” dersin ve adımı anmazsın.” Davranışlarındaki mânâları bile sezen firaset sahibi Allah Resûlü’nün (s.a.s.) bu mukabelesi karşısında Hz. Ayşe Vâlidemiz (r.anhâ):

“Evet, vallahi aynen dediğin gibidir ey Allah’ın Resûlü! Ancak ben sizden memnun olmadığım sıralarda bile sadece adınızı anmam, yoksa sevginiz daima içimde yaşamaktadır.” (Buharî, Nikah 108) buyurarak, sevgisinin hiçbir zaman kalbinden çıkmadığını ifade etmiştir.

9. O’nu (s.a.s.) anne-babalarına tercih ederlerdi

Peygamberini sevmek, O’na itaat etmek, O’na yapılan hakaretleri sanki kendisine yapılıyormuş gibi kabul etmek ve makul ölçüler çerçevesinde bunlara cevap vermek mü’min olmanın gereklerindendir. Allah Resûlü’nün (s.a.s.) eşleri bu konuda da örnek davranışlar sergilemişlerdir.

Bir Yahudi, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek “es-Selâmü aleyküm” der gibi yapmış, fakat, “es-Sâmü aleyküm” demişti. İbrânî dillerinde, “sâm” ölüm demekti; “es-Sâmu aleyküm” ise, “Ölüm sizin üzerinize olsun, canınız çıksın!” mânâsına gelmekteydi. Onun maksadını anlayan Hz. Ayşe Vâlidemiz duramayıp, “Ölüm, gazap ve lânet sizin üzerinize olsun; Allah canınızı alsın!” diyerek ziyadesiyle mukabelede bulunmuştu. (Buharî, Edeb 35, 38)

Diğer bir örnek de Ümmü Habibe Vâlidemiz’in, babasına karşı Resûlullah’a (s.a.s.) gösterdiği sevgi ve saygıdır. Babası Ebû Süfyan, Resulullah’ın (s.a.s.) Hudeybiye Anlaşması’nın süresini uzatması için Medine’ye gelir. Ancak haksız oldukları için hiç kimse onunla görüşmek istemez. Mekke’nin temsilcisi yalnız başına kalır. “Acaba kızım bana aracılık yapar da O’nunla (s.a.s.) görüşmemi sağlar mı?” düşüncesiyle kızının evine gider. Eve girince Resulullah’ın (s.a.s.) üzerinde yattığı yatağın üzerine oturmak ister. Ancak hemen Ümmü Habibe Vâlidemiz yatağı toplar. Ebû Süfyan kızının bu davranışı karşısında şaşırır ve sorar:

“Kızım yatağı mı babana layık görmedin, yoksa babanı mı yatağa layık görmedin?” Ümmü Habibe’nin (r. anha) cevabı müthiştir. Zira Resûlullah (s.a.s.), onun gözünde her şeyin ötesindedir. Şöyle der: “Bu yatak Resulullah’ın (s.a.s.) yatağıdır. Sen ise müşrik bir insan olduğundan necissin.” Bu müthiş söz, Ebû Süfyan’ı beyninden vurmuş ve: “Kızım benden sonra ne kadar da değişmişsin!” demişti.4

10. Dünyaya karşı O’nu tercih ederlerdi

Dünya, evi olmayanın evi, malı olmayanın malıdır ve gerçek mânâda aklını kullanmayanlar, yatırımlarını ancak ona yaparlar. Resûlullah’ın (s.a.s.) mübarek eşleri, böyle bir dünya karşısında Resûlullah’ı tercih ediyorlardı. Zaman zaman dünyaya karşı içlerinde bazı istekler olsa da, Efendimiz’in (s.a.s.) gösterdiği ideal ufku hemen anlıyor ve durmaları gereken yerde duruyorlardı.

Hicretin 5. yılından sonra, Müslüman toplumunun maddî şartları nispeten iyileşmişti. Ezvâc-ı tâhirât da bu refahtan biraz istifade etmek istiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) isteseydi bunları temin ederdi. Fakat o zühd prensibini ve yoksul Müslümanların hayat standartlarını esas aldığından, ilahî irşadla buna razı olmadı. Hattâ ciddî bir imtihan geçirdi. Âyetlerin talimatıyla bütün eşlerini boşamak durumu ile karşı karşıya geldi. Eşlerini, alışageldikleri sade hayata devamla boşanma arasında muhayyer bıraktı. Onlar neticede dünya refahını değil, Hz. Peygamber’le (s.a.s.) olan beraberliği tercih ettiler.

Hz. Cabir b. Abdullah’tan rivayet edilen bir hadîse göre: “Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.), Efendimiz’i (s.a.s.) ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğunu ve Hz Peygamber’in de (s.a.s.) sessiz olduğunu gördüler. Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ömer’e (r.a.) hitaben: “Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a.) kızlarını azarladı ve: “Niçin, Nebî’yi (s.a.s.) üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri O’ndan istiyorsunuz?” dediler.

Allah Resûlü (s.a.s.) ilk defa Hz. Ayşe Vâlidemiz’i çağırdı ve ona: “Seninle bir şey görüşmek istiyorum ama, baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme.” dedi. Sonra da mevzunun başında zikrettiğimiz âyeti ona okudu. Hz. Ayşe’nin cevabı tam sıddîk babanın, sıddîka kızına yakışır şekildeydi: “Ya Resulallah! Ben ana ve babamla bu mevzuda mı konuşacağım? Vallahi, ben Allah ve Resûlü’nü tercih ediyorum.” dedi.

Daha sonrasını Vâlidemiz şöyle anlatıyor: “Allah Resûlü hangi hanımıyla konuştuysa, hepsinden aynı cevabı aldı. Bu hususta hiç kimse farklı bir mütalâa beyan etmedi. Ben ne demiş isem onlar da aynı şeyi söylediler…”5

Rivayetten de anladığımız üzere Resulullah’ın (s.a.s.) eşleri, birer insan olmaları hasebiyle durumlarının iyileştirilmesini istemişler. Resûlullah (s.a.s.) da onların bu isteklerini uygun bulmamış, âyetlerle de olmaları gereken yerde durmaları istenmiştir.

Burada gerek Hz. Hafsa Vâlidemiz’in, gerekse babası Hz. Ömer’in (r.a.) durumu da oldukça önemlidir. Hafsa Vâlidemiz dünya karşılığında Resûlullah’ı (s.a.s.) tercih etmiştir. Çünkü o Hz. Ömer gibi bir babanın kızıdır. Hem öyle bir babadır ki, yukarıdaki rivayette de gördüğümüz gibi, kızını azarlamış, hattâ bir ceza verilmesi gerekirse bizzat kendisinin vereceğini bildirmiş ve Resûlullah’a (s.a.s.), boşayacaksa bile son derece rahat olmasını söylemiştir. Bu da ideal bir babanın göstermesi gereken son derece mükemmel ve örnek bir davranıştır; özellikle de günümüz insanının ders alması gereken bir davranış.

Hz. Meymune Vâlidemiz, kendisini Resûlullah’a (s.a.s.) hibe etmişti. Kâinatın İftihar Tablosu’nun ailesi içinde olma, onun için her şeyden daha kıymetli olduğundan Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği en tabiî hak olan mehirden bile vaz geçmişti.

11. Vefatından sonra da sevgileri aynen devam etti

Allah Resûlü’nün (s.a.s.) eşlerinin sevgileri, sadece hayattayken değil, aynı zamanda Resûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra da devam ediyordu. Onlar, Efendimiz’in (s.a.s.) hayatında dikkat ettikleri şeylere vefatından sonra da dikkat ediyorlar, sevmediği şeyleri sevmiyorlar, sanki O (s.a.s.) hayattaymış gibi davranıyorlardı. Meselâ Hz. Ayşe Vâlidemiz, Resûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra saçlarına kına yakmıyordu. Kendisine bunun sebebi sorulunca da: “Resûlullah (s.a.s.) hayatında kınanın kokusunu sevmezdi.” (Ebu Davud, Tereccül 4) cevabını veriyordu. “Peki şimdi vefat etti” denilince de: “Hayatındayken sevmediğini vefatından sonra yaparsam sadakatsizlik olur.” diyordu.

Netice itibariyle o eşsiz hânenin mümtaz sakinlerinin hayatlarına dikkatle baktığımızda, mutlu bir aile ortamının nasıl sağlanacağının, evliliklerin kırılmalara maruz kalmadan nasıl sürdürülebileceğinin örneklerini görmekteyiz. Günümüz mü’min hanımlarına düşen, bu Cennet sakinleri olan annelerimizin hayatlarını kendilerine örnek alarak, hayatlarını güzellikler içerisinde geçirmeleridir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Dipnotlar

1. Sübülü’l-Hedy ve’r-Reşâd, 1/341

2. İbn Sa’d, Tabakat, 8/92

3. Sübülü’l-Hedy ve’r-Reşâd, 7/97

4. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 7/116

5. Sübülü’l-Hedy ve’r-Reşâd, 11/154

Yeni Ümit dergisi