Category Archives: Vuslat dergisi

Okuduğun Kitabı Söyle, Sana Kim Olduğunu ve Neye İnandığını Söyleyeyim!

“Bu kadar uzun başlık mı olur? Okumakta bile zorlanıyor insan” diyenler varsa, aşağıdaki yazının adını onlar koysunlar. Daha kısa bir başlık seçebilirler. Yardımcı olayım. Bu yazının başlığı, şunlardan biri de olabilirdi:
“Oku” diye Başlayan Kitabın “Okumam” Diyen Bağlıları Olamaz!”
“Hayır! Siz okumayan Kitap’sızlardan Olamazsınız.”
“Sahi, Senin (Devamlı Okuyup Hükümlerine Uyduğun) Kitabın Ne?
“Okumamanın Mâzereti Değil, Bahanesi Bile Olamaz”
“Midenizin Açlığını Gıda ile Giderirsiniz, ya Kafanızın Açlığı?”
“Ya okuyacaksın, ya Canına Okuyacaklar”
“Ya Okursun, ya Oku Yersin”

Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’de 1.000 veya 2.000 olarak basılır. Gelişmiş kabul edilen ülkelerde kişi başına kitaba harcanan para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda basılan toplam kitap miktarı 4 milyar 200 milyon. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.

Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5, gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama 4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 iş gününe tekabül eder (bir iş günü sekiz saat hesabıyla). Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında, yaşadığı ile yaşaması gereken hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar; zamanı, imanı ve ahlâkı…

Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitaplarından veya sınavlara hazırlıklardan başını kaldıramayanlar, Ahmed’in, Mehmed’in, hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın kitabını okuma ihtiyacı hissetmiyorlarsa, bu insanlara ne denir? “Kitapsız” diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor bu kelime. Bu tür insanlar, âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.

Okuma:
Okuma, yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur. Ama günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.

Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir. İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında, hatta beyinle gönül arasında dikkatli bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı şekilde, okuma amaçlarımız da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir. Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve detaylı okumaktır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması gereken cümleler bulunabilir. Bütün benliği vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha fazla ortaya çıkar.

Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce sohbet etmek demektir. Kitaplar; insanlar, ülkeler ve asırlar arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir, duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları anlamada, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en önemli işlerden biri okumak olmalıdır.

Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı, tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde, yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey, tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.

Günümüz genci, karnı tostla, beyni testle doldurulmuş robotlara benziyor. Düşünmeyen, üretmeyen; sadece kendini programlayan sahibi konumundaki devletin istediği gibi hareket(sizlik) eden bir makineye dönüşüyor. Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız ilimden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Günümüz cahilî okullarında faydasız da olsa “ilim” öğretiliyor diyen varsa, ispat edemeyecektir iddiasını. İlim vahiydir, Allah’tan gelmedir, Kur’an’dır, mutlak hakikattir, özü bilmektir, doğruyu doğru tanımaktır. Rabbini bilmek, sonra haddini ve kendini bilmektir ilim. Eşeğin sırtında kitap taşıması gibi zihinde ne işe yarayacağı bilinmeyen bilgiler taşımak değildir ilim. Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.

Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı ve bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine, bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır:
1- Bilişsel (zihinsel) öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur’an eğitiminin boyutları da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, bilgili (39/Zümer, 9), cihad ehli (4/Nisâ, 95) muttakî/takvâ sahibi (49/Hucurât, 13) kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür. İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.

İslâm kadar okumaya, ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün, hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah’a ortak koşmaz, Allah’tan başkasına kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur’an, ilimsizlikten şiddetle sakındırır: “Sakın ha câhillerden olma!” (6/En’âm, 35) “Kulları içerisinde Allah’tan ancak âlimler korkar.” (35/Fâtır, 28) Kur’an’da ilim övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (39/Zümer, 9) İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların değerini yükseltmiştir. “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir.” (58/Mücâdele, 15)

Câhilî düzenlerin câhilî kurumlarında okumayı biz tevhid penceresinden baktığımızda “okumak” olarak görmemiz mümkün değildir. Asr-ı saâdette “ilim” sözü, Yüce Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen bir isimdi. Yazılı metni okumak denilince akla sadece “Kur’an” geliyordu. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar. İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü okullar, okuma biçimleri ve bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına, okuma adına insanların âhiretleri mahvedildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist, ataist… bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak hakikate hücum ediliyor. Okuyan insan, okumuş kimse çoğunlukla, ne dünyasını ihyâ edebiliyor, ne âhiretini. Faydasız da değil, gençlerin okuduklarının çoğu zararlı.

Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur. Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil” unvânını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.

Mideyi nasıl aburcubur gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitap ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi, bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bazı kitapların sadece tadına bakılır, kimi kitaplar vardır yutulur, çok azı da vardır ki, çiğnenip hazmedilir, tadı damağında kalır insanın. Bir türlü doymak bilmez insan, acıktıkça yer, yedikçe acıkır, yedikçe aç olduğunu hatırlar. Hatta kitabı yiyip bitirir, bir daha başlar yemeye; bu sefer gıda ile birlikte zevk için, tattığı tadı sürdürmek için yer durur.

Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak en güzelidir.

Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına rağmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.

Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.

Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.

Her geçen gün bizi yaşlılığa, yaşlılık da ölüme yaklaştırdığına göre her insan aslında ölümünü bekleyen bir idam mahkûmu mudur? Tabii ki bir Müslüman olarak bunlara verebilecek cevabımız vardır. Ama kaçımız inandığımız dinimiz hakkında bir Hıristiyan veya ateistin sorularına cevap verebiliriz? Yani kaçımız inandığımız Allah’ın tek ilâh olduğunu, tâğutları nasıl inkâr edeceğimizi, inandığımız peygamberin hayata sunduklarını… anlatabiliriz? Evet, insan inandığını iddia ettiği herhangi bir düşünceye neden inandığını açıkça ortaya koyabilmelidir. Zira günümüzde Müslüman olduğunu söyleyen birçok kişi kendi dini hakkında çok az şey bilmektedir. Öyleyse bir gencin dünyayı tanımak için inandığı dinin güzelliklerini anlatan kitapları okumasından doğal ne olabilir?

Türkiye’de 5139 genç üzerinde yapılan araştırmaya göre gençlerin %69’u adını hatırlamayacakları kadar uzun zamandır kitap okumadıklarını söylemişlerdir.

Komünist Rusya’nın kurucusu Lenin, Sibirya sürgününde Marks’ın kitabını Sibirya’nın dondurucu soğuğunda tam 1000 kez okurken, biz Allah’ın kitabını metin ve meal olarak kaç defa okuduğumuzu ve okuduklarımızı ne ölçüde hayata geçirebildiğimizi sorgulama ihtiyacı duyuyor muyuz?

Daha rahat bir hayat için meslek eğitimi veya kurumsal eğitimi gerçekleştirme gayretindeki bir kimse, acaba âhiret âleminde kendine çok faydası dokunacak ilimleri öğrenmede ne kadar isteklidir? Her muvahhid mü’minin bu konuda mutlaka kendini hesaba çekmesi gerekmektedir. Madem insan orada hesap verecektir; öyle ise “İslâm’a ters eğitim kurumlarına, diplomaya, faydasız bilime verdiğin önem ve isteği naklî ilimlere, dinini öğrenmeye neden göstermedin?” sorgusuna muhâtap olmaktan nasıl kurtulacaktır? Bunun çözümü de okumaktır. Okumak, doğru okumak, doğruyu okumak… Doğru yaşamak, doğruyu tebliğ edip dosdoğru dini hâkim kılmaya çalışmak…

Faydalı kitap okuyan bir insanın ufku genişleyeceğinden, bağnazlıktan uzak ve müsamahalı olacağı da şüphesizdir. Kitap ömrü uzatmanın en iyi ilacıdır. Kim ki kitap sever ve okur, onun yaşayışı dolu, zengin ve uzun olur. Zira insanın baş düşmanı boşluk ve tembelliktir ki; bu da stresleri doğurur. Streslerse insanın ölüm alarmlarıdır. Bundan kurtulmanın yolu kitap okumaktır.

Okumak zihni sadece bilgi malzemesiyle doldurur; okuduğumuzu bize mal eden düşünmedir. İyi de, bu ülkede düşünen adamın kendini hapse, heykelini tımarhanenin bahçesine koymayı düzen temel görev kabul etmiş. İnsanlar okuyup düşünmesin diye, nasıl uyutucular ve uyuşturucular ortaya konmuş; bin bir çeşit oyun, hile düzenlenmiş; sporlar, müzikler, eğlenceler, sanatlar câzip hale getirilmiş. Yeter ki okumasın insan. Bütün bu tuzaklara karşı hâlâ okuyan ve düşünen insan varsa, eh artık onu okuduğuna bin pişman edip “oku, oku; budur sonu!” dedirtecek şekilde cezalandırmasın da ne yapsın devlet. Okuyacaksa vatandaş, işte resmî okullar; orada okusun. Barkot numarası almamış öyle yasak kitaplar filan okuyup devlete kafa tutmak; yok öyle şey! Nasıl demokrasi, devletin uygun gördüğü partilere ve uygun gördüğü adaylara oy verip uygun gördüğü düzeni sürdürmek demeye geliyorsa; aynen devletin uygun gördüğü okullarda, devletin uygun gördüğü kitapları, uygun gördüğü amaç için okusun insan eğer okuyacaksa. Hem kitap okuyup da ne olacak? Al işte TV., filmler, dizi dizi diziler, oyunlar, eğlenceler, müzikler, futbollar… İş ve çalışma şartları… Bir de kalkmış genç kızlar başörtüsüyle okumak istiyor; Atatürk çarpsın onları e mi? O çarpamıyorsa, onun kurduğu devlet de mi çarpamaz?

Böyle devlete böyle halk dedirtecek şekilde, halkını da kendisi gibi Kitapsız hale getirmiş düzen. “Okumak karın mı doyurur?” der halk. Karın doyurmayan şeyin kıymeti yoktur kapitalistleşen, dünyevîleşen insan için. Kitap okuyup düşünmek, derine dalmak demektir, etliye sütlüye karışmak, suya sabuna dokunmak ve tabii kendini tehlikeye atmak demektir halka göre.

Kitabımız Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden vahiy, kâinat ve insan adlı âyetler topluluğu anlaşılır (Bk. 43/Zuhruf, 2, 4; 13/Ra’d, 3, 39; 41/Fussilet, 53; 51/Zâriyât, 20-21).

Yani, Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Vahy kitabı (Kur’an), Kâinat kitabı ve insanın bizzat kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur (51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53).

Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya âit ilimler olmaksızın hakkıyla çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir. İnsan âyetini iyi anlayabilmek için Kur’an ve kâinat âyetleriyle irtibat zorunludur. Evreni, tabiatı ve içinde bulunduğumuz dünya âyetlerini doğru anlayabilmek için de diğer iki âyet mecmuası olan Kur’an ve insan âyetlerinin anlaşılmasına ve yardımına kesin ihtiyaç olacaktır. Yine Kur’an âyetlerinin doğru anlaşılıp mükemmel tefsir edilmesi için de, diğer âyetlerden (İnsan, kâinat ve Kur’an’ın diğer âyetleri -Kur’an bütünlüğü-) bağımsız ve kopuk olarak ele alınmaması gerekir. Bize düşen, Allah’ın âyetlerini birbirinden koparmadan bir bütünlük içinde, birini anlamak için diğer âyetlerin tefsirine mürâcaatla değerlendirmek, anlamak, âyetlerin gölgesinde yaşamak ve tüm âyetleri insanlara sunabilmektir.

Vahyin son kitabının insanlık dünyasına inen ilk kelimesi “oku!” emriyle başlamaktadır. Yani iman, hayat ve tebliğ adamının ilk işi okumaktır. Ama neyi okuyacaktır insan? Kur’an’ın ilk âyetinde “oku!” dendiğine ve okunacak Kur’an, henüz inmeye daha yeni başladığına göre, neyin okunması istenmektedir? Yeni vahyolunan Kitap’tan önce ve onunla birlikte âyetler topluluğu olan kâinat kitabı ve insan adlı kitaplar okunacaktır. Vahiy kitabı, yani genel anlamda bütün peygamberlere gelmiş bulunan vahiy, özel anlamda da Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir ışıktır. O halde evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, Yaratıcı Kudret, vahiy kitabı aracılığı ile insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Zaten istisnâsız bütün ilimler, bu üç kitabın âyetlerinin izahından başka bir şey değildir. Ama, ya mutlak doğrunun kılavuzluğuyla doğru izahı veya eksik ya da çarpıtılmış, yozlaştırılmış, ideoloji ve hevâların kara gölgesi sinmiş şekilde. İnsan ve evren adlı kitaplar da O Kitab’ı daha iyi anlamak ve hayata geçirmek için okunmalı ki, ibâdet ve nur olsun, hayırlı ilim olsun.

Bize yakışan, Kur’an, hayatımıza yeniden ilk günkü berraklığıyla şimdi ve tek tek bize iniyor gibi; heyecanla, coşkuyla, ilk müslümanlar gibi ona yönelmek, dirilmek için ilk emirden itibaren o sese kulak vermektir: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla.” (96/Alak, 1). Ve tüm âyetleri teker teker okumaya başlamak, O’nun ismi ve izniyle, O’nu yücelterek, okunması gerektiği gibi; Kur’an’ı, kâinatı ve kendimizi… Gerisi kendiliğinden gelecek, bizi öldürmeye gelenler bizde dirilecektir.

Bir teklif: “Nasılsın, ne yapıyorsun?” yerine: “Ne okuyorsun?” diye soralım. Kime? Tüm muhataplarımıza. Ne zaman? Her karşılaştığımızda. Tavsiye edeceğimiz kitap isimleri ve hatta hemen hediye edeceğimiz kitaplar olmalı yanımızda. Misafirlerimize çikolata yerine kitap tutalım. Çay yerine dergi ikram edelim. Okumayanları kınayalım. Okumayanların canına okuyan bir dünyada yaşadığımızı onlara hatırlatalım. Okumayanların dünyası gibi âhiretlerinin de karanlık olacağını belirtelim.

Ahmed Kalkan
Vuslart dergisi


Meşrû hedefe, meşrû vasıta ile gidilir

Cin kullarını ve insan kullarını yalnızca kendisine ibadet etsinler diye yaratan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, kulları üzerinde eşsiz ve ortaksız yasama hakkına sahibdir… Bu hak, yalnız ve yalnız O’nundur ve gerçekten iman etmiş olanlar, bu hakkı O’ndan başkasına kısmen de olsa asla devredemez ve O’ndan başkasına verilmesine asla razı olamazlar… Kim olursa olsun, Allah’dan başkalarını yasama konusunda Allah’a ortak etmenin ve razı olmanın apaçık bir şirk olduğunu bilip inanırlar… Mü’min müslüman olanların imanlarının gereği odur ki, yasama hakkını yalnızca Allah’a has kılmak ve hükümde hiç kimseyi ortak etmemektir… Tevhid’den önce şirki, imandan önce küfrü tamamen reddedip kalbden ve beyinden silip atmak gerekir!..

Âlemlerin Rabbi Allah:

“Hüküm, yalnızca Allah’ındır.”(1) ve “Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.”(2) diye buyurmuş, insan kulları için gerek ferdî, gerek ailevî gerekse toplumsal hükümler koymuş ve iman edenlerin bu hükümlere itaat etmelerini emretmiştir…

Allah Teâlâ, insan kullarına helâl-haram sınırlarını beyan buyurmuş, serbest ve yasak ettiği şeylerin hükümlerini, onlara örnek ve önder kıldığı Peygamberleri vasıtasıyla iletmiştir…

Şöyle buyurur Allah Azze ve Celle:

“Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını sorarlar. De ki: ‘Bütün temiz şeyler size helâl kılındı.” (3)

“Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helâl kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şübhesiz Allah, haddi aşanları sevmez.

Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl ve temiz olarak yiyin. Kendisine inanmakta olduğunuz Allah’dan korkup sakının.” (4)

Allah Teâlâ, insan kulları için helâl, yani yapılması serbest kıldığı şeylerin ne olduğunu beyan buyurduğu gibi, onlar için haram, yani yapılmasını yasakladığı şeyleri de beyan buyurmuştur… Helâl-haram sınırlarını belirleme ancak Âlemlerin Rabbi ve İlâhı Allah’a aiddir…

Rabbimiz Allah, insan kullarına neleri haram kıldığını şöyle beyan buyurmuştur:

“De ki: ‘Gelin, size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.- Sizin de, onlarında rızıklarını Biz vermekteyiz.—çirkin kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti. Umulur ki, akıl erdirirsiniz.” (5)

“Zinâya yaklaşmayın. Gerçekten o, çirkin bir hayâsızlık ve kötü bir yoldur.” (6)

“Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah’ın dini(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın. Onlara uygulanan cezaya mü’minlerden bir grup da şahid bulunsun.” (7)

“Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarına bir karşılık, Allah’dan, tekrarı önleyen kesin bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (8)

“Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (9)

Rabbimiz Allah, insan kullarının ortaksız ve eşsiz tek Rabbi, tek İlâhı olduğu için onlara hükümler koymuş, sınırlar çizmiştir… Allah Teâlâ’yı yegâne Rabb ve İlâh olarak kabul edip iman edenler, Allah tarafından beyan buyrulan bu helâl-haram sınırlarına dikkat eder, helâl olanları işlerken, haram olanlara asla yaklaşmaz ve mesafeyi hassasiyetle korur…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, onu, altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.

Kim Allah’a ve Rasulüne isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa, onu da içinde ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır.”(10)

Allah’a ve ahiret gününe iman eden her mü’min müslümanın helâl-haram sınırlarını dikkatli koruması, aradaki şübheli şeylerden bile çekinmesi gerekir… Kâmil imanın gereği budur… Hüküm konusunda da bu titizliği göstermesi, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek ve hüküm olunmak kadın olsun, erkek olsun her mü’min müslümanın kulluk vazifesidir… Her iman ehli bilip inanır ki, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların tâ kendisidir…(11)

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasulullah Muhammed (s.a.s.), helâl-haram hududlarını korumalarını ümmetine emretmekte, aradaki şübheli şeylerden sakınmayı tavsiye buyurmaktadır!..

Nu’mân ibn Beşir (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmakta:

“Helâl belli, haram da bellidir. İkisi arasında (helâl mı, haram mı belli olmayan birtakım) şübheli şeyler vardır ki, çok kimseler bunları bilmezler. Her kim şübheli şeylerden sakınırsa, ırzını da, dinini de tertemiz tutmuş olur. Her kim şübheli şeylere dalarsa, (içine girmek yasak olan) koruluk etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi, çok sürmez içeriye dalabilir. Haberiniz olsun her devlet başkanının kendisine mahsus bir koruluğu olur. Gözünüzü açın, Allah’ın yer yüzündeki koruluğu da haram ettiği şeylerdir.” (12)

Son bağımsız ve hür devletlerinin üç kıtaya hakim dünya devleti olan İslâm Milleti’nin vatanı, düşmanlar tarafından işgal edildi. Onlarca yıl savaşıldı ve müslümanların yenilmesi, topraklarının istilâ edilmesi ile son bulan sıcak savaş, kültürel savaşa dönüştü… Zalim tağutî güçler tarafından işgal edilen İslâm toprakları, onların yerli destekleyicisi olan uşaklarının da yardımıyla param parça edildi… Her parçasının başına dıştaki tağutlara bağımlı bir yerli tağut oturtulup egemen kılındı… Yerli tağutlar, dıştaki efendilerinden aldıkları güç ve emirlerle, egemen oldukları işgal altındaki İslâm topraklarında, Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmolunmayı yasakladılar ve ilâhlaştırdıkları hevâlarından kaynaklanan hükümlerle yönetmeye başladılar… Müşrik, kâfir ve gayr-ı müslüm olan kitablı ya da kitapsız efendilerinin hükümleriyle yönetirken, onların hükümleriyle uyumlu yerli hükümler de gündeme getirerek, durumdan vazife çıkardılar…

Âlemlerin Rabbi Allah’ın haram kıldıklarını, yasal olarak helâl kıldılar… Yani Allah’ın yasakladığını serbest yaptılar… Yine Allah’ın helâl kıldıklarını haram kıldılar, yani serbest ettiğini yasakladılar… Böylece helâl-haram sınırlarını ortadan kaldırıp, Allah’ın hududlarını değiştirerek, Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyip geçtiler… Toplumda haramların işlenmesi yasal hâle geldi… Bunların işlenmesine karşı çıkan müslümanlar, yasalara baş kaldıran teröristler olarak ilân edilip cezalandırıldı ve yıllarca hapishanelerde çürütüldü… Yüzlerce mü’min müslümanı idam edip şehid ettiler, egemen tağutların şirk ve haram olan yasalarını kabul etmedikleri için…

İşgal edilen İslâm topraklarına şirk, küfür ve tuğyan egemen olmuş, Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını helâl kılınıp, egemen tağutî düzenler tarafından işlenir ve korunur olmuştur…

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?’ De ki: ‘Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günüyse yalnızca onlarındır.’ Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.

De ki: ‘Rabbim, yalnızca çirkin hayâsızlıkları-onlardan açıkta olanlarını ve gizli olanlarını-günah işlemeyi, haklı nedeni olmayan isyan ve saldırıyı, kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (13)

Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, helâl-haram sınırlarını çiğneyen, hakkı bâtıla karıştıran, müşrik, kâfir ve tağutların yaptıkları ihaneti şöyle beyan buyurur:

“O’nun (Allah’ın) üretip türettiği ekin ve hayvanlardan Allah için pay ayırdılar, sonra kendi zanlarınca: ‘Bu Allah’ındır, bu da ortaklarımızındır’ dediler. Kendi ortakları için olan (pay), Allah tarafına geçmez, amma Allah’a aid olan kendi ortaklarının tarafına (payına) geçer. Ne kötü hüküm veriyorlar.

Yine bunun gibi onların ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterdiler. Hem onları helâke düşürmek, hem kendi aleyhlerinde dinlerini karma karışık kılmak için. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Sen onları ve düzmekte oldukları iftiraları bırak.

Ve kendi zanlarınca dediler ki: ‘Bu hayvanlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları, bizim dilediklerimiz dışında başkası yiyemez. (Şu) hayvanlarında sırtları haram kılınmıştır.’ Öyle hayvanlar vardır ki, -O’na iftira etmek suretiyle-üzerlerinde Allah’ın ismini anmazlar. Yalan yere iftira düzmekte olduklarından dolayı O, cezalarını verecektir.

Bir de dediler ki: ‘Bu hayvanların karınlarında olan, yalnızca bizim erkeklerimize aiddir, eşlerimize ise haramdır. Eğer o, ölü doğarsa onlar da bunda ortaktırlar.’ Allah, (bu) düzmelerinin cezasını verecektir. Şübhesiz O, hüküm sahibidir, bilendir.

Çocuklarını hiçbir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah’a karşı yalan yere iftira düzüp Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.” (14)

Bu ayet-i kerimeler tekrar tekrar okunup üzerinde iyice tefekkür edildiğinde şu hakikat apaçık görülecektir:

Bir ülke, bir devlet, bir hükümet ve bir toplum var!.. Bunlar, cahiliye dönemini yaşamaktadırlar… Rabbleri Allah’ın helâl kıldığını haram kılmış, haram kıldığını da helâl kılmışlardır… Allah’ın hükümlerini bırakmış, terk etmiş ve kendi hevâlarına göre yeni hükümler ortaya koymuş ve yaşadıkları ülkede bu hükümler ile hükmederek insanları yönetmektedirler… Toplumsal yasaları, bu anlayışla yapmakta ve bu anlayışla uygulamaktadırlar… Yasama hakkını, gerçek hak sahibi ve hakkın tâ kendisi olan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’dan gasb yoluyla almış, kendi aralarında yetkili kıldıklarına vermişlerdir… O yetkili kılınanlar da, Allah’ın hükümlerini geçersiz kılarak, onların yerine hevâlarına göre hükümler koyarak, yasalar yapmışlardır… O cahiliye ve şirk toplumunun halkı da bu yasaları kabul ederek, uygulamalarına razı olmuşlardır… Gerek yönetenler, gerek yönetilenler, Allah’ın helâl-haram sınırlarını çiğnemiş, isteklerine, zevklerine ve menfaatlerine göre helâl-haram sınırlarını tâyin etmişlerdir…

Âlemlerin Rabbi Allah şöyle buyurur:

“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helâl, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şübhesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (15)

İslâm toprakları işgal eden zalim tağutlar, şirk ve küfür egemenlikleri altındaki kitlelere, esarette olan mü’min müslümanlara kendi helâl ve haramlarına yasal yollarla dayatıp kabule zorlamaktadırlar…

Bu konuda Prof. Dr. Hayreddin Karaman şunları söylemektedir:

“Helâl ve haram kılma yalnız Allah’a mahsustur.

Sıfat ve mevkileri ne olursa olsun hiçbir kulun helâl ve haram kılma selâhiyeti yoktur. Bu selâhiyet yalnızca Allah Teâlâ’ya mahsustur. Peygamberlerin bu mevzudaki ifadeleri, Allah’ın iradesini ve hükmünü kullarına bildirmek ve açıklamaktan ibarettir.” (16)

Laik-demokratik ve gayr-ı İslâmî Türkiye Cumhuriyeti’nin eski diyanet başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu da bu konuda şunları kaydeder:

“Haram ve gayr-ı meşru, dinî bir kavram olup bunu tâyin de, sadece Allah’ın tasarrufunda olan bir konudur. Hz. Peygamber’in bu konudaki hadisleri, Allah’ın hükmünü ve iradesini beyandan ibarettir.” (17)

Prof. Dr. Ferhat koca ise, şunları beyan eder:

“Haramı (ve helâlı) belirleme hakkı ve yetkisi, yalnız Allah’a aiddir. Kavramın tanımı sırasında görüldüğü gibi haram, usûl literatüründe, ‘Şer’i Hüküm’ ana başlığı altında incelenmiştir. Hüküm ise, mükellefin fiilleriyle ilgili bizzat Allah’ın hitabıdır. Ayrıca kaynağı itibariyle ilâhi bir karekter taşıyan İslâm Dini’nde kesin olarak yasaklanmış veya serbest bırakılmış fiiller, bizzat Allah tarafından belirlenmiş ve bu yetki sadece O’na tahsis edilmiştir.”(18)

Sahalarında etkili ve yetkili üç profesörün de dediği gibi hakikat helâl-haram koyma yetkisi yalnız ve yalnız Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya aiddir… Bu yetki, Allah’dan başkasının olamaz ve hiçbir “müslümanım” diyen kul, bu yetkiyi Allah’dan başkasına veremez, vermeye de rıza gösteremez!..

Hangi çağda, hangi asırda, hangi ülke ve hangi toplumda olursa olsun, şart ve durumda bulunursa bulunsun, insan kulları üzerinde hakimiyet hakkı yalnızca Allah’ındır ve bu hak, ne başka birileri ile paylaşılır, ne de başka birilerine devredilir… “Allah’ın katında din yalnızca İslâm’dır”(19) ve kendisinden başka hak din ve hayat nizamı olmayan İslâm’ın hükmü budur:

“Hüküm, yalnızca Allah’ındır.”

“Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.”

Aziz İslâm Milleti, ister “Daru’l-İslâm” da hür olsun, isterse vatanı işgal edilmiş, küfür ve şirk hükümleriyle yönetilen, tağutların egemen olduğu “Daru’l-Harb”de esaret altında olsun, hayata İslâm’ı hakim kılmakla görevlidir… İslâm Milleti’nin her mü’min müslüman ferdi, bu kulluk görevini, yegâne önderi Rasulullah (s.a.s.)’i örnek edinerek gerçekleştirmelidir…

Rasulullah (s.a.s.) ve Ashab-ı Kiram, içinde yaşadıkları şirk ve cahiliye toplumuna, nasıl Tevhid ve İslâm toplumuna çevirmişlerse, bu günün muvahhid mü’minler de aynı şekilde hareket etmelidirler… Meşrû gayeye, meşrû vasıtalarla gitmelidirler… Hedef meşrû, hedefe götürecek vasıta gayr-meşrû olmamalıdır…

Prof. Dr. Hayreddin Karaman, yegâne hak din ve hayat nizamı olan İslâm’ın bu değişmez ilkesini şöyle beyan etmektedir:

“Bütün bunların yanında İslâm’ın bir prensibi daha vardır: Vasıtalar da gaye gibi meşrû olacaktır.

Maksada ulaşmak için her vasıtayı câiz gören Makyavelist görüşü, İslâm kabul etmemiştir. Bunun tabiî neticesi, iyi niyetle güzel bir netice elde etmek için de olsa, haram işlemenin câiz olmamasıdır. Cami yapmak, hayır müessesesi vücûda getirmek için kumar oynamak, hırsızlık ve faizcilik yapmak… Tecviz edilmemiştir.”(20)

Prof. Dr. Ferhat Koca da, aynı hakikata vurgu yaparak şöyle der:

“Öte yandan İslâm hukukunda, araçların da amaçlar gibi meşrû olması esastır” (21)

Kendisinden başka Hak Din ve huzur kaynağı hayat düzeni olmayan İslâm’ın prensiplerini beyan eden bu bilim adamlarının söyledikleri ile amel edip etmedikleri bir yana, kaydedilenlerin hakikatın tâ kendisi olduğu malumdur!..

Meşrû (İslâm’a uygun) hedefe ulaşma niyetiyle gayr-ı Meşrû vasıtalar kullanılmaz… İslâm, önce bütün gayr-ı meşrû, yani İslâm’a uymayan şeylerden tevbe edip vazgeçmeyi emreder… Vasıta gayr-ı meşrû olduktan sonra, onu kullanan kim olursa olsun fark etmez… Aşçı olan birisi, eli abdestli, anlı secdeli, Hacca ve Umre’ye gitmiş, gece namazlı gündüz oruçlu, çok iyi ahlâklı, ailesi de onun gibi olan birisi olsun, fakat pişirdiği yemek domuz eti ve sunduğu içecek ise şarap veya rakı!.. Aşçının bu vasıfta olması, pişirdiği domuz etini ve sunduğu şarabı yada rakıyı yiyip içmeyi gerekli kılar mı? Aşçının sözde müslüman ve eli abdestli oluşu, domuz etinin, şarabın veya rakının haramlıktan çıkmasına vesile olur mu? Rabbimiz Allah’ın haram kıldığı domuz eti, şarap ve rakı, aşçının veya garsonun müslüman olmasından dolayı helâl olur mu? Domuz etini pişiren aşçının veya şarabı ya da rakıyı sunan garsonun müslüman olmasının hatırına bu haram kılınan şeylerden yenilip içilir mi?!..

“Ama kardeşim ne yapalım?” sorusuna “Hayat örneğimiz ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in yaptığı gibi yapmalıyız!” Cevabından başka bir cevap vermek elbette doğru olmaz!..

Allah Teâlâ’nın helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını haram kılan, yegâne hayat nizamı İslâm’ı hayata hakim eden, Allah’a ibadet etsinler diye yaratılan Allah’ın insan kulları, kullara kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul yapan izzetli bir yüce seviyeye ulaşmak için, Emrolunduğu gibi dosdoğru olmak gerek!..

1) Yusuf, 12/40,67.

2) Kehf, 18/26.

3) Mâide, 5/4.

4) Mâide, 5/87-88.

5) En’âm, 6/151.

6) İsra, 17/32.

7) Nur, 24/2.

8) Mâide, 5/38.

9) Mâide, 5/90.

10) Nisa, 4/13-14.

11) Bkz. Mâide, 5/44, 45, 47.

12) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.39, Hds. 45.

Kitabu’l- Buyu, B.2, Hds.5.

Sahih-i Müslim, kitabu’l-Musâkat, B.20, Hds.107.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l- Buyu, B.3, Hds.3329.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l- Buyu, B.1, Hds. 1219.

Sünen-i İbn Mace Kitabu’l-Fiten, B.14, Hds. 3984.

Sünen-i Nesâî, Kitabu’l- Buyu, B.1, Hds. 4431.

13) A’râf, 7/32-33.

14) En’âm, 6/136-140.

15) Nahl, 16/116.

16) Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramler, İst. 2001, Sh.22.

17) İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İst. 1997, C.2, Sh.170.

18) Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İst. 1997, C.16, Sh. 103.

19) Bkz. Al-İmrân, 3/19.

20) Hayreddin Karaman, A.g.e. Sh. 24.

21) Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C.17, Sh. 178.

Muhammed İslamoğlu
Vuslat dergisi


Çağdaş Câhiliyye İnsanının Islah Edilmesinde İzlenecek Tavır

Önce, durum tesbitiyle konuya başlayalım. Bugün, içinde yaşadığımız topraklar dâhil, hemen bütün dünya, en ilkel, en gerici, en bağnaz şekilde câhiliyye hayatını sürdürmektedir. Bireylerin çoğu, düzenlerin tümü, egemen ekonomik sistemler, resmî eğitim anlayışları ve ahlâk, yani tüm yaşama biçimleri câhiliyye zulmü altındadır.

Câhiliyye, İslâm’ın zıddı demek olduğundan, onun değiştirilip ıslâhı da ancak İslâm’la mümkün olacaktır. Câhiliyye insanını ıslah etme çabaları da müslümanın yeryüzündeki halifelik ve îmâr görevlerinin başında gelir. Bu türden gayretler sâlih amel ve cihad olarak adlandırılır. İman, gönüllerde pasif bir inanış, vicdanlarda hapis hayatı yaşayan kuru bir inanç değildir. O bulunduğu kalbi ve kalıbı ihyâ ettiği gibi, çevresini de başta şirk ve Hakk’a isyan olmak üzere her türlü pislikten arındırmaya çalışan bir ıslah hareketidir. Mü’minin en temel özelliğinden biri, sâlih amel sahibi olmasıdır. Sâlih amel, insanın hem kendini hem toplumu ıslah edecek davranışları Kur’an ölçüsü içinde yerine getirmektir. İnsanın kendi içindeki câhiliyye ve fesâda meyille mücâdelesinden başlayarak çevresindeki fitne ve fesâda karşı İslâmî tavrıdır sâlih eylemler.

İnsanın fesâda meyilli yapısı da, sâlih mü’mini iç fesâda karşı daima uyanık olmaya zorlamalıdır. Bu, nefisle cihaddır; nefsin fesâda meyline karşı cihad. Mücâhid, fesâdı salâha çevirendir. Gerçek mücahidlik, kişinin içini ıslah etme gayreti olmadan ortaya çıkmaz; çıkarsa bu cihad değil, terör olur. Muvahhid müslümanların her şeyden önce, kendi nefislerindeki câhiliyyeden arınmaları, nefislerini ıslah edecek ibâdet ve takvâ ile bu konuda fiilî duâ yaparak Allah’tan yardım istemeleri gerekmektedir. Öyle bir aktif imana sahip olunmalıdırlar ki; eğitim ve geçim gibi gerekçelerle câhiliyyenin her çeşit propaganda, reklâm, emir ve yasaklama gibi tavırları karşısında onların çirkin ahlâkına, özendirmek istedikleri yaşantılarına tiksinti ile bakabilmelidir. Onlardan etkilenen pasif ve edilgen bir nesne yerine, onları etkileyebilecek, onlara iyiliği emredip kötülüğü yasaklayabilecek bir özne seviyesi göstermelidir. Giderek tüm dünyadan fitneyi, şirki, zulmü, sömürüyü, işgali kaldırmak için gerekli her türlü gayret, çaba ve fedâkârlığı üstlenebilmelidir.

Câhiliyyenin iki temel özelliğinden biri şirk, biri câhilliktir. İslâm’ın dışında olan her şey câhiliyye kapsamına girdiği için bilinçli-bilinçsiz şirk câhiliyyenin en temel vasfıdır. Bu özelliğin sebebi de câhilliktir. O yüzden câhiliyyenin ıslahı da tevhidin tebliği ve İslâm’ın güzelliklerinin öğretilmesi olmalıdır. Câhiliyye virüslerinin gönülden ve zihinden temizlenme gayretiyle tevhidin ikamesinden başlanmayıp da ahlâkî tavsiyelerle, hatta ibâdetlerin öğütlenmesiyle işe başlanması Kur’an ve Sünnet prensibi değildir. Şirkin izâlesi ve câhiliyye insanının ıslahı için peygamberlerin ve Kur’an’ın başladığı yerden başlamak gerekmektedir. “Allah’tan başka ilâhın olmadığı ve sadece O’na kulluk yapılması” mesajı, tüm peygamberlerin câhiliyye toplumunun ıslahı için kaldıraç noktasıdır.

Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti Asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Dört değil, on dört taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.

Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu İmanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra da İmanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir.

İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden ibâret değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan da fiilen mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi şeklinde çalışmak bir arada bağdaşamaz.

İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini oluşturur ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder, kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.” (3/Âl-i İmran, 110). “İşte böylece sizleri orta (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye…” (2/Bakara, 143)

Eskisiyle, moderniyle çağdaş câhiliyye insanını iki gruba ayırmak gerekir. Birinci grubu mele’ ve mütraf da denilen müstekbir grup oluşturur. Bunlar şu veya bu yönden şu veya bu ölçüde egemen ve etkin zümredir. İkinci grup ise müstaz’af halk sınıfıdır. Her iki grup da ıslaha yönelik dâvet ve tebliğe muhtaçtır; tümüne İslâm (Kur’anî ve tevhidî ölçüler içinde) ulaştırılmalıdır. Fakat kendilerine bakış ve uygulanacak yöntemler yönüyle bu iki gruba karşı tavrı ayrı ele almak gerekir.

Tâğutların, zâlimlerin, egemen müstekbirlerin, emperyalistlerin kasıtlı ve bilinçli olarak İslâm’a düşman olduklarını değerlendirebiliriz. Bunlar İslâm’ı bilmediklerinden değil, gâvurluklarından tavır aldıklarını düşünebiliriz. İslâm’ı doğru şekilde bilmiyorlarsa bile, bu, kendilerine İslâm ulaşmadığı ve imkânsızlıktan ötürü değil; önemsemediklerinden, gurur ve kibirlerinden dolayıdır. Bu kesim, en basit bir bilgiye bile kolaylıkla ulaşabildikleri gibi; ellerinin altındaki bilgisayar aracılığıyla, internetten veya rahatlıkla temin edebilecekleri kitaplardan ve çevredeki âlimlerden önemsedikleri, ilgi duydukları şeyleri öğrenebilirler. Ama, kendi halinde geçim derdiyle uğraşan, spor, müzik, film ve tv. ile uyutulan ve uyuşturulan müstaz’af (gariban) halk kitlesine daha müsâmahalı yaklaşmalıyız. Bu ikinci gruba düşmanlıkla, kızgınlıkla, haksız tekfirle, dışlayarak değil; acıyarak yaklaşmalıyız. Zavallı kurbanlardır bunlar; düzenin ve çevrenin kurbanları. Bunlar, bilinçli olarak İslâm’a düşman sınıfı oluşturmaz. Bunlar müslümanların kaybolmuş, çalınmış çocuklarıdır. Bunları tekrar kazanmak için dinin tedric, rahmet, af, müsâmaha, sabır, müellefetu’l-kulûb gibi kavramları istikametinde tevhidî bir tebliğ ve eğitim önceliklenmelidir. Bu tebliğ çalışmalarında da hikmet ve güzel usullerden ayrılmamalıyız.

Birinci grup câhiliyye insanı daha farklıdır. Hevâ ve heveslerini ilâh edinen bu etkin ve yetkin grup, yeryüzünde kendi keyiflerine göre bir sistem kurmaya, oluşturdukları câhiliyyeyi diğer insanlara dayatmaya çalışırlar. Dünyevî hırslarını, iştah ve şehvetlerini tatmin için her yola başvururlar. Hedeflerine varabilmek için hiçbir kural tanımazlar. Diğer insanların haklarına ve hürriyetlerine tecâvüz ederler. İşte yeryüzünde fesâdın kaynağı budur. Allah’a açıkça isyan, yeryüzünü fesâda vermek olarak kabul edilmiştir. Çünkü İslâmî hükümler, insanların huzuru için vaz’ olunmuş kanunlardır. İnsanlar bu hükümlere sımsıkı sarıldıkları zaman, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Böylece hem yeryüzünün/doğanın, hem de orada yaşayan insanların salâhı gerçekleşir. Ancak, insanlar İslam’a sarılmayı bırakıp, herkes kendi nefsinin arzuladığı şeyleri yapmaya başlarsa, o zaman fesat ortaya çıkar. Mesele bu açıdan ele alınırsa, yeryüzündeki fesâdı ve fesâdın kaynağını tesbit etmek kolaylaşır. Kâfirler, müşrikler ve münâfıklar, gayr-ı meşrû amelleriyle fesat üretmektedir.

Bunca açık delillere rağmen Allah’ı inkâr edebilen ya da içinde bulundukları şirk mikrobunu etrafa bulaştıran, O’nun yolundan/dininden başka yol/ideoloji seçen ikinci gruptaki anormal insan(!)lara karşı tavrımız müdafaa değil; hücum olmalıdır. Dâvet ve tebliğ aşamasında, soruyu soranlar bizler olmalı, Kur’an’ın gündemindeki ana konularla net bir şekilde onları Hakk’a dâvet etmeliyiz. Yok, bu dâvetin başkaları tarafından yapıldığından şüphe etmiyorsak, tâbi olmama, itaat etmeme, yüz çevirme, güzel şekilde mücâdele etme aşamalarından sonra, hâlâ fesat ve fitnelerini yaygınlaştırmaya devam ediyorlarsa o takdirde müslümanlar olarak güçlerimizi birleştirerek cihad ve kıtâl aşamalarına geçmenin yolunu açmalıyız. Şuurlu mü’minlerin, yani ıslah edicilerin de yardımlaşmaları ve müfsidlerle mücâdele etmeleri gerekir. Yoksa, yeryüzünde hep fesat egemen olur ve insanın hem yaratılışındaki, hem de hilâfetindeki amaç gerçekleşmez: “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü fesâda uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 251). Bilinçli şekilde Allah’ın dinine karşı savaşanlara karşı biz de onların anlayacağı dili kullanmalıyız. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (4/Nisâ, 76)

Câhiliyyenin Fesâdı Karşısında Mü’minlerin Görevleri

Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde “sâlih amel” ile “iman” kavramları âdeta bağımsız düşünülemeyecek kadar iç içe birlikte kullanılmıştır. Sâlih amel, açıkça imanın dışa yansıyan gerekliliğidir. Yeryüzünün ifsad edildiği, zulüm ve şirkin alabildiğine azgınlaşıp cahilî kültür ve uygulamaların yaygınlaştığı ve vahyî ölçülerden uzaklaşıldığı her dönemde, ıslahat çabalarının gerçekleştirilmesi mü’minlerden beklenilen temel farîzadır. Rabbimizin müjdelediği sonuca da, ancak bu konularda göstereceğimiz sâlih amellerimizle ulaşabiliriz. Zaten mü’minlerden beklenilen, zorbalara uymaları veya boyun eğmeleri değil; ıslah edicilerden olmalarıdır (28/Kasas, 19).

Muslihun (ıslahatçı olanlar), Rablerine ibadette kimseyi ortak koşmayan (18/Kehf, 110), Allah’ın kitabına sımsıkı sarılan (7/A’raf, 170), cehalet ve kötülükten arınmaya çalışan (17/İsrâ, 9), mü’min kardeşlerinin arasını ıslah eden (49/Hucurât, 10), rasullerin canından önce kendi canlarının kaygısına düşmeyip Allah yolunda susuzluğa, açlığa, yorgunluğa hazır olan (9/Tevbe, 120), iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve hayır işlerine koşan (3/Âl-i İmran, 114), Allah’a çağırıp ben müslümanlardanım diyen (41/ Fussılet, 33) kimselerdir.

Salâh vasfı, hem dünyevî, hem de uhrevî özelliği bünyesinde taşımaktadır. Salâh ve ıslah, hem insanın Rabbine karşı kulluk görevlerini, hem kendinden başlayarak topluma karşı insanlık görevlerini içerir. Islahat, aynı zamanda, devrimci bir eylemdir. Bozulmuş ve sapmış olanı düzeltme ve vahyî hakikatleri yeniden egemen kılma çabasıdır. Islahatçı, insan ve toplumların düşünce ve eylemlerinde vahyî doğrular istikametinde köklü bir değişimi ve dönüşümü gerçekleştirmeyi amaçlar ve bu işin sünnetine uygun bir mücadele içinde olmaya çalışır.

Islah eylemi, her türlü bozulma, tuğyan ve şeytanî tuzak karşısında tevhidî ilkeleri yaşatmayı ve Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmayı amaçlayan soylu ve köklü bir uğraştır. Islahatçı, vahiy temeline bağlı inkılapçı bir öz taşır. O, Rabbimiz’in ilettiği buyruklar doğrultusunda öncelikle kendini ıslah ederek (6/En’âm, 48) kendi nefsinde inkılâbı gerçekleştirmiş ve bu olumlu değişimi çevresine, toplumuna ve yeryüzüne taşımayı amaçlamıştır. İman edip sâlih işlerde bulunanlar, halkın en hayırlılarıdır (98/Beyyine, 7) ve onların da çok olmadığı bilinmektedir (38/Sâd, 24).

İnsanın ürettiği fesattan en büyük payı şirk ve putperestlik, ikinci olarak münâfıklık, üçüncü olarak da yahûdi kesimi almaktadır (Bkz. 17/ İsrâ, 4; 7/A’râf, 85; 2/Bakara, 11). En yıkıcı fesat, insanın saltanat ve sahip olma uğruna sergilediği fesattır (Bkz. 27/Neml, 34). Böyle olduğu içindir ki, insanlık tarihi boyunca medeniyet ve saltanatların çöküşüne de fesatlar sebep olmuştur (Bkz. 28/Kasas, 4, 83; 89/ Fecr, 12; 40/Mü’min, 26; 27/ Neml, 14).

Kur’an-ı Kerim’de “yeryüzünde fesâd çıkarmayın” veya “ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesâd çıkarmayın” anlamlarındaki ifadeler, bazı âyetlerde tekrar edilir. Selef ulemâsına göre “yeryüzünde fesat çıkarma” ifadesi, Allah’a açıktan isyan etmek demektir. Müfessirler, bu ifadeyi, genel olarak, Allah’a şirk koşma, Allah’a isyan, yeryüzünün fesatla dolması, peygamberleri yalanlama, nübüvveti inkâr etme, dolayısıyla Allah’ın emirlerini kabul etmeme, Allah’ın dini hakkında şüphe etme, kibirlenme ve büyüklük taslama, harp ve fitne çıkarma şeklinde yorumlamaktadırlar.

Ayetlerde mutlak olarak zikredilen fesat, ister inanç, isterse amelî konularda olsun, insana zarar veren ve onu maddî ve mânevî helâke götüren her türlü davranıştır. Fesat çıkaranları (müfsidleri) Allah’ın sevmeyeceği (5/Mâide, 64; 28/Kassas, 77), onların işlerini düzeltmeyeceği (10/Yûnus, 81) gerçeği ortaya çıkmaktadır.

Allah’ı inkâr, şirk ve Allah yolundan alıkoymak, en büyük fesatlardandır, sonuçları da acıdır: “İnkâr (küfr) eden ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara fesatlarına, bozgunculuklarına karşılık azap üstüne azap veririz.” (16/Nahl, 88)

Fesâdın yaygın görünüşü, insan hakları ihlâlleridir. Bunlar, kan dökücülük, sömürü ve tahakküm ilişkileri biçiminde kendini gösterir.

Bir toplumda bozgunculara engel olunamaması ve bozguncuların sayısının artması, bu toplumu ayakta tutan sosyal düzenin bozulması, işlerin çığırından çıkması, toplumsal hayatta hiçbir şeyin yolunda gitmemesi ve kargaşa ortamının hâkim olması demektir. Özellikle zâlim yöneticiler ve politik seçkinler, toplumlarında kötülüğü ve fesâdı yaygınlaştırırlar.

Kur’an, fesat üreten birey ve toplumların diğer insanlara, kendilerini barış taraftarı olarak sunduklarını, bu şekilde de halkı kandırarak ikinci bir fesâdı gerçekleştirdiklerini ifâde eder (2/Bakara, 11). Sulh/barış taraftarı gözüken nice sahte barışçılar vardır. Bunlar barışçı kimliğiyle savaşların en gaddarcasını yapmakta, ıslah adına yeryüzünü ifsâd etmektedirler. İnsanları mahvetmenin adına kurtarmak denilebilmekte, Firavunlara Mûsâ adı verilmekte, nice sahte kahraman ve sahte kurtarıcılar insanları mahvetmektedir. Kur’an’dan yola çıkılarak diyebiliriz ki, Allah’a tevhidî biçimde iman etmeyenlerin, Allah’a hakkıyla kulluk/ibâdet ve insanlığın hayrına çalışmalar demek olan sâlih amelden yoksun olanların ıslah ve barışseverlik iddiaları aldanma ve aldatmadan ibârettir.

Fesâdın yaygınlaşması konusunda tâğûtî düzenlerin, egemenliği elinde bulunduran etkili ve yetkili çevrelerin birinci derecede katkısı vardır. “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki; onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider ve o kimse kalbinde olana Allah’ı şâhit tutar. Halbuki o, düşmanların en amansızıdır. O, iktidara (velâyete) geldiğinde, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesilleri helâk etmeye koşar. Allah ise fesâdı sevmez.” (2/Bakara, 204-205). Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen zâlim politikacılar, fitne ve fesat kumkuması boyalı basın, inançsız ve ahlâksız kanallar, resmî ve çoğu toplumsal kurumlar fesat alanında şeytanla yarışmaktadırlar.

Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an adayı müslümanlar, câhiliyyenin önce kendi içlerindeki etkilerinden arınarak görevlerine başlamalıdır. Tüm câhiliyyeye karşı Kur’an’ın aldığı tavrı alan hamele-i Kur’an olan mü’minler, câhiliyye ile tüm bağlarını koparmalı, onun her çeşidi ve görüntüsüyle ölünceye kadar mücâdelelerini sürdürmelidirler. O zaman Kur’an’ın gerçekleştirdiği o en büyük inkılâbı, câhiliyeyi yerle bir edip saâdeti asra taşımayı çevrelerinde değilse bile, mutlaka kendi içlerinde gerçekleştirmiş olacaklar, âhiretteki bitmeyen saâdete ulaşacaklardır.

Câhiliyye; düzendir, düzensizlik/nizamsızlıktır, hükümdür, dindir/şirktir, ahlâk(sızlık)tır, çıplaklıktır, ırkçılıktır, bağnazlıktır, saplantıdır, bâtıldır, uydurmadır, hevâdır, zandır, bilgisizliktir.

Modern çağda ilericilik adıyla sergilenen câhiliyye hükmü, ahlâk(sızlığ)ı, dünya görüşü ve değer yargılarının, her çeşit şirkin çok ilkel olduğunu, on dört asır öncesinin câhiliyye hayatına dönmek isteyen gericilik olduğunu göstermektedir. Müslümanlara gerici diyerek akılları sıra hakaret edenler, eski câhiliyyeyi hortlatmak isteyen kimselerdir. Bilindiği gibi, her dönemdeki İslâm dışı değer yargıları demek olan câhiliyyenin kendine göre inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve düzen/yönetim şekli vardır. Câhiliyyenin itikadı/inanç sistemi, cehâlete dayanan, Allah hakkında câhiliyye zannı ve inancı ile şirke giden bir bâtıl inançtır (Bak. 3/Âl-i İmrân, 154). Câhiliyyenin kendine göre ilimden/vahiyden kaynaklanmayan, hevâya dayanan ahlâk anlayışı vardır. Özellikle kadınların toplumu ifsâd edecek şekilde açılıp saçılması şeklinde kendini gösteren, kadınları orta malı olarak değer(siz)lendiren, kadınları hor gördükleri için kız çocuklarını küçükken toprağa diri diri gömmekten çekinmeyen bir yaklaşım sergileyebilirler (Bk. 33/Ahzâb, 33; 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvîr, 8-9, 14).

Câhiliyyenin temel özelliklerinden biri de yönetim şekli, düzen konusundadır. Her dönem câhiliyyesi, Allah’ın indirdikleriyle değil, kendi hevâlarından kaynaklanan câhiliyye yönetimini isterler, böyle bir yönetimin en iyi idâre sistemi olduğunu iddiâ ederek insanları onunla yönetip zulmetmekten vazgeçmezler (5/Mâide, 44, 45, 47, 50). Câhiliyyenin bir diğer temel özelliği gayr-ı İslâmî (câhilî) yaşayış biçimidir, değer yargıları ve dünya görüşüdür. Bu, daha çok câhiliyye taassubu, barbarlığı, ataların yolunu körü körüne sürdürmek isteyen taklitçilik şeklinde ortaya çıkar (Bak. 48/Fetih, 26). Her dönem câhiliyyesi ilme/vahye dayanmadığı, câhilliğe, zanna dayandığı için toplum, esas bilinmesi gerekeni bilmeyen, esas inanması gerekene gerektiği gibi inanmayan, özden ve özünden kopan, bilgi kirliliği içinde kaybolup Haktan uzaklaşan insânât bahçesidir. Onun için câhiliyyede putlara tapma, sömürü, fâizcilik, ırkçılık, kan dâvâsı, câhilliğin temel görüntüsü olan Kitapsızlık, Kitapsız toplum, zulüm, şiddet ve zorbalık, (fallar, burçlar, astroloji, yıldızların kader belirlediği anlayışı gibi) bâtıl inanç ve hurâfeler, tahrifatçı din anlayışı, geleneğin din yerine geçmesi gibi hususlar sözkonusudur.

Seyyid Kutub’un dediği gibi; şimdi tam bir yol ayrımındayız. Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur. Ya İslâm, ya câhiliyye! Ya iman, ya küfür ve şirk. Ya Allah’ın hükmü ya câhiliyye düzeni.

Hevâ ve heveslerini ilâh edinen zümreler, yeryüzünde fesâdın iktidarını sağlamış ve bunun devamı için kurumlar kurmuş, kurallar oluşturmuştur. Müslümanlara düşen görev, fitne ve fesat yeryüzünden kaldırılıncaya, din sadece Allah’ın oluncaya kadar bütün gücüyle mücâhede, mücâdele ve mukatele etmektir.

Câhiliyyenin açtığı ve kıyâmete kadar sürdüreceği savaşın bilincinde olup her çeşit câhiliyyeyi terk eden, câhiliyye insanını ıslaha gayret eden, safını Allah’tan yana seçip İslâm’a teslim olan ve toplumu yeniden Saâdet Asrı’na dönüştürüp saâdeti/İslâm’ı asra taşımaya çalışanlara selâm olsun!

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers