Kategori Arşivleri: Türkiyem

3gul

adını vatan koydum ecdâd kokan toprağın
gölgesinde gül açtım ay yıldızlı bayrağın
dünya karanfil renkli, figân içinde vatan
ağlıyor istikbâle kabrinde şehit yatan
vatanım ah vatanım! can verdiğim yadigar
hakikat rüzgarında filizlenen nevbahar
beyabanmış, batakmış, sende renk bulur gönül
susar mı hiç yurdundan ayrı düşen bir bülbül
sulhu çiğneyen savaş gülde saklanan diken
asırlar beşik olur tarihini yazarken
afakını süsleyen zaferler sana şayan
müdafâna koştuğum mekanın bir aşiyan

asırlardır sinende yaşadığım vatansın
fetih türkülerinde güneşler şafaklansın

adın şehit yazıldı cennet isteyen nefer
o kanlı bedenine kucak açıyor makber
şebnem gibi dökülür bütün efsunu şavkın
yürüyüşün sezilir huzuruna Rahman’ın
şahadete susayan bir katre kanın olsam
sana meftun, aşina dualarınla dolsam
nur damlayan makamın gülistandan bir aguş
sensiz renklenen günde hatıraların hamuş
dillerdedir şayian, sana imrenir devran
sana bir mısra için bin yıl gezer şairan
hulleni dualarla nebi ipekten dokur
yanağında gözyaşı, annen fatiha okur

şehit! sen övülmüşsün, kutlu şühedadansın
ben nazmımla biçare, halime kimler yansın

adı istiklal olur hak yolunda milletin
ufkunu çizer dünya ebedi hürriyetin
özgürlüğe açılır bahar bekleyen yarın
uğruna fedadır can bu mücerret diyarın
yetiş mehmetçik yetiş, bağrın olsun şaduman
müjdelerle saklıdır toprak, derya, asuman
gerçek perdelenmesin son bir savaşa inat
revnak olan barışla huzur bulur kainat
ah istiklal! sancını taşıyor benim nazım
istiap edemiyor seni nesir ve nazım
bir gece şahadetle yıldızlanınca hilal
bayrakta destanlaşır vatan, şehit, istiklal

tohum çiçeğe dönsün, çiçek tohumu ansın
başımda dalga dalga bayrağım dalgalansın…

Mehmet Şamil Baş

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya -
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;
‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.
Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber!

Mehmet Akif Ersoy

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
Akışta denetlenmiş, büyük, küçük, kainat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var,ne de mal.
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski günleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına es, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üçbeş damla kan, ırmak üçbeş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını aşsalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve Ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl,ben gideyim,son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

Necip Fazıl Kısakürek

İrma Dilek Demirci ile söyleşi…

Beni nasıl zorla siyaha boyayıp zenci kılmaya çalışırsın? Beni bu rengimle kabul et, ‘hepinizi aynı çatı altında topluyorum ben’ de. Büyük bir keyifle, ‘Ben Türkiyeliyim arkadaş!’ diyebileyim.” “Türkiyeli olarak, Türkiye’ye karşı en küçük bir saldırıda Türk’ü, Laz’ı Çerkez’i, Boşnak’ı, Kürdü, Ermeni’si hepimiz tek vücut olabiliriz.”

Giriş
İrma Hanım, bu vatanda yaşayan herkes kadar kendini Türkiyeli olarak nitelendiriyor. “Herkes kadar bu vatanı seviyor ve onun için çalışıyorum” diyor. Bu söylediklerinde ise, samimi. Elim bir cinayete kurban giden Hrant Dink gibi düşünüyor. Maillerinin tehditlerle dolu olduğunu, ama doğruyu söyleyeceğini ve susmayacağını ifade ediyor. “Hrant çok yakın arkadaşımdı” diyen İrma Dilek Hanım, “onunla 15 günde bir konuşur, eğlenirdik” diye ekliyor.

Kendinizi Türkiye’de nasıl görüyorsunuz?

Öncelikle, bir olayla 70 milyon içindeki 20 bin Ermeni’nin hayatını yakabilirsiniz. Aslında bu çok daha az düşünülmesi gereken bir şey. Bir kere insanlar şunu kabul etmeliler: Ermeni kimliği bizim renklerimizden biri. Ben çok şanslı insanlardan biriyim. Çünkü Türkiyeliyim. Bu benim rengim. Ermeniyim bu da benim rengim. Kadın olmak da bir rengim. Bunun yanında birçok rengimiz var her birimizin… Dolayısıyla Ermeni olmak bu renklerden biri. Bu renge ne kadar zarara verilebilir, bu rengin gerçekliği ne kadar ortadan kaldırılabilir? 20 bin kişinin tamamını öldürseler; yaşanmışlıklar ne kadar değiştirilebilir? Burası çok önemli bir nokta…

Ermeni vatandaşlarımız bu vatan tablosunda zenginliği, rengi oluşturuyor yani…

Evet. Dolayısıyla Hrant’ı öldürmek, birilerinin susturulması anlamına gelmiyor. Bence Hrant’ın ölümü çok da isabetli bir ölümdü. Ne mutlu bize ki, Hrant Dink gibi bir evlât yetişmiş; konuşabilen, gerçekleri söyleyebilen, Türkiye’nin haklarını Strazburglardan Amerikalara kadar savunan; bazıları “ben Türküm” diyerek sabaha kadar bağırıp çağırıp adam tartaklarken, konuşarak haklarını savunabilmiş bir evlât yetiştirmiş Ermeni toplumu. Ben kendi adıma Ermeni kimliğimle ve rengimle bundan onur duyuyorum. Ne mutlu bize, bir Hrant yetiştirmişiz. Onlar da kendilerini öldürecek bir adam seçmişler ve bindikleri dalı kesmişler. Bu kadar net. Öyle ki, 70 milyonun geleceğini tehlikeye atan bir cinayet işlediler.

Bunu Türk’ü koruma adına yaptığını iddia eden bir kesim var. Bence, bu olayla 70 milyon bir şeyi farketti: Türkiye’de çok ciddi bir tehlike var. Türk gençliği elden gitti, gidiyor. Bir ülkeyi emanet ettiğiniz gençlerinizin beyni yıkanmış. Bu ülkenin bırakın AB’ye girmeyi, 21 yüzyıla ayak uydurması, halihazırda 80 yıl öncesine, 1914’lere, 1915’lere geri dönebileceği bir platform hazırlanmıştır. Önce bu ülkenin düşünürleri bunu görmeliler.

Bir kere Hrant’ın amacını algılayabilseydi bu ülkede yaşayanlar, Hrant öldürülmemiş olurdu. Yani 2000 yıldır bu topraklarda yaşıyoruz. Osmanlı’nın tarihi belli, Türkiye’nin tarihi belli. Bizim bir düşmanlığımız, ya da o 2000 yıllık tarihimizde ayrıldığımız bir ay yok. 1914-1915 diye kilitlenmiyoruz. Hrant’ın da böyle bir derdi vardı.

O günün tarihi, sosyal, siyasal şartlarına bakarsanız, o günün verilebilecek en doğru kararı, birileri verdiğini düşünmüş ve uygulamıştır. O birileri yaptı diye bugünün Türkiye’sini suçlayacak halimiz yok. Babası hırsız diye, oğlunu hapse atar mısınız? 1915’te kim ne yaptıysa yaptı. Kabul etmek erdemdir zaten. Kabul edersin, çok üzgünüm dersin, nasıl böyle bir hata yaptılar dersin, ya da demezsin. İnkâr etmek de seçimdir. Bu da demokratik bir haktır. Ama birileri bunu söylüyor diye, onu öldüremezsiniz. Ya da birileri 8 bölümlük bir Ermeni kimliğini analiz eden yazı dizisini yazdı diye, adamı 301’den mahkûm edemezsin.

Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra size tehditler geldi mi? Korunma noktasında bir talebiniz oldu mu?

Geliyor tabiî. Bakın çok basit şeyler söyleyeyim: Bu ülkede birinin elindeki maillerle ya da fakslarla, Emniyete müracaat edip, “Arkadaşlar tehdit ediliyorum. Lütfen beni korur musunuz?” demesi yeterlidir. Halbuki ben bir adım ötesine gidiyorum. Bizim gibi konuşan insanların, bu devletin canı istediğinde istihbarat teşkilatının hepimizin telefonlarını dinlediğini; Ermenice konuştuğumuzda, “Biz bunu da biliriz”, Türkçe konuştuğumuzda, “bunu da biliriz” diyerek araya girdiğini… Bir Kürt çocuğunun “Nasılsın anneciğim” dediği telefonların da dinlendiğini biliyorum. Bizim gibi insanların telefonlarını dinlemekten mi gocunmuş bu devlet, ya da ona gelen telefonları yazmaktan mı gocunmuş? Ya da Hrant elinde mektuplarla müracaat ettiğinde inandırıcı mı değilmiş?

Hrant özel bir koruma talep etmemiş olabilir. Hrant’ı korumak, beni korumak, seni korumak sokaktaki dilenciyi korumak kadar aslî görevidir bu devletin. Ben devlete çalışmayacağım, devlet bana çalışacak. Devlet vatandaşa hizmet eder, vatandaş devlete değil. Bu ülkede vatandaş devlete hizmet ediyor, ne yazık ki. Dolayısıyla “Efendim koruma talep etmedi” demek yanlış. Agos’un önüne bir dilenci kimliğinde bir sivil polis yerleştiremedin mi? Çok mu zordu?

Öte yandan 16-17 yaşlarındaki gençleri kullanacak hale getiriyorsunuz. Hrant’ın ölümünden iki gün sonra “ Katil 16-17 yaşında çocuk çıkacak, kendi evinde bulacaklar” dedim. Bir de “Milliyetçi duygularım var. Beni rahatsız etti” diye de ekledim. Bu mudur? Hayır. Arkasındaki güce devletin kendisi yetişemiyorsa, ülke vahim durumdadır yani. Yazık.

Ne yapılması noktasında bir düşünceniz var mı?

İtalya, bizden beter durumdaydı yargı anlamında. Yusuf Hayal’i defalarca içeri alıyorlar. Takipsizlikten bırakıyorlar. İşler öyle değil. Hrant’ın da yüzde yüz lehine sonuçlanması gereken dâvâlar aleyhine sonuçlanmıştır. Burada sanki yargıyı kontrol eden bir mekanizma var gibi…

Bize nasıl bir vatandaşlık rolü biçilmişse, onu oynasak, ama ölümsüz yaşasak. Yahut “Düşünmek isteyen Türkiye’nin dışına çıkabilir” denilmek mi isteniyor?

Ne yapılması gerek? Gerçekten, yürüyen 250 bin kişi gibi, 250 binler daha meydana getirebilirsek, belki yeni “beyaz eller”i Türkiye’de meydana getirebiliriz. Nasıl olur bilmiyorum. Ama bu siyasetçilerle olmaz.

16-17 yaşlarındaki gençleri komple rehabilite edecek merkezler açılmalı. Bu gençleri psikolojik tedaviden geçirmeli ve doğruyu öğretmeliyiz. Yoksa gençlik elden gitti gidiyor bana göre.

Hrant’ımın güvercin tedirginliğini, bu ülkenin devleti, cumhuriyet tarihi oluşalı beri yaşıyor. Çok zor bir ruh hali olsa gerek. Ben üzülüyorum gerçekten.

Taksim’den Yenikapı’ya yürünürken “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” sloganları tartışma meydana getirdi. Ne dersiniz?

Hepimiz Ermeniyiz. Bu çok yanlış anlaşıldı. Ne cehalet değil mi? Cehalet şurada: Almanya’da 5 tane Türk’ü öldürdüler. Almanya ayağa kalktı “Hepimiz Türküz” diye. İnsanlarımız öyle bir kaygı ile yetişiyor, yaşıyor ki, “Hepimiz Ermeniyiz” deyince, Ermeni olunmadığını bile fark edemiyor. Oradaki “Hepimiz Ermeniyiz” cümlesinin bir tek amacı var: “Siz çok değerli birini öldürdünüz. Onu öldürmekle kendinden birini öldürmek arasında fark yoktu. Yani bu kadar kolay katledeceksen, beni de katlet, ben de Ermeniyim” demeye çalışılıyor. Yoksa Ermeni deyince Kürdü, Lazı, Çerkesi v.s. on dakikada Ermeni olmuyor. Yani böyle bir saçmalık yok. Bunu bilebilmek lâzım. Nasıl bir cahillik ki, üniversite gençliği yapıyor bunu. Mailler alıyorum: “Ne Ermenisi, bir köpekten daha kurtulduk” diye. Maillerimi okusanız inanamazsınız. Saçmalık bu. Niçin Almanya’ya, Fransa’ya, ABD’ye gidip 5 yıl kalınca, oranın vatandaşı olununca, “Ben Almanım, Fransızım” diyorsun? Bunu söylemekten utanmıyorsun da, bu kadar büyük biri öldürüldüğünde-Hrant, AB ile Türkiye arasında kilit noktasıydı çünkü- bunu fark edememişsin. 10 dakikada Ermeni olunmaz. Ermenilik başka bir şey. Bir kültüre sahip olmak lâzım. 3000 bin yıldan sonra bugün ben Ermeniyim. Arkamda ciddi bir geçmiş var.

Diaspora’nın tavrı nedir?

Hrant’ı sevmezlerdi zaten. Neden sevmezlerdi? Çünkü 1915 bizim tarihsel acımızdır. Yüreğiniz acır ya, öyle bir acı. Bu acıyla, insanların rant uğruna uğraşmalarından yana biri hiç olmadı. Ben de öyle biri değilim. Ben de Ermeni diasporasını sevmiyorum. Birileri soykırımı kabul edince, birileri sigorta şirketlerinden para alacak diye uğraşıyorsa, benim böyle bir uğraşla alâkam olamaz. Ben sadece şu kadarını isteyebilirim: Anneannem, dedem, özkardeşlerini gözleri önünde yitiren insanlardır. Bu hikâyeleri dinleyerek büyüdük biz. Keşke birileri “Allah rahmet eylesin, bu hatayı nasıl yaptık” dese ve ruhları rahat etse. Artı bir talebim var. Nasıl hiç kimsenin dedesinin mal varlığının üzerine oturulmuyorsa, ben nasıl dedenizden kalan daireyi gelip almıyorsam sizden, vakfı almıyorsam, siz de benimkilerini bana bırakmalısınız. Bu kadar basit. Toprağınızı bırakın demiyorum. Mesela Tuzla kampı. Kamp, bağ bahçe içindeyken, birilerinin eline geçiyor. Ya da benim dedemin evi. Buna kimsenin hakkı yok ya! O da parasını ödeyerek satın aldı. Aynı haklara sahip. Bunu kime anlatacaksınız.

Baskın Oran Hocanın çok güzel yazıları var. O kadar net ki. Bu ülkenin en üst kademesi seni yabancı görüyor. Benim erkek kardeşlerim de Hakkari’de, Sivas’ta askerlik yapıyor. Türkiyeli olmak için ne gerekiyorsa ben de yapıyorum. Ama hâlâ yabancıyım. Öyle bir mantığı nasıl hak görüyorlar kendilerinde.

Halbuki hakiki mânâda tarihsel bir kardeşliğimiz var. Ermeni vatandaşlarımız zamanında devletin ileri kademelerinde görev almışlar. Sanatçı olmuşlar, mimar olmuşlar…

Savaşlarda beraber çarpışmışız. Bir çok iyi adam yetiştirmişiz. Devşirmeler var. Bu kadar sadıkken, nasıl olur da o günkü olayı değerlendirmeyi bilemezsiniz. Tamam Almanya, Fransa, İngiltere’den bir Türkiyeli olarak iğreniyorum, o güne ortam hazırladıkları için.Yani Türkiye kabul etsin derken, önce İngiltere diyecek ki, “Ben kandırdım”, Fransa diyecek ki “Ben kandırdım”, Almanya diyecek ki “Ben kandırdım…” Çünkü ülke savaş halinde. Birileri birilerini kandırıp bir şekilde buna meydan veriyor. En az suçlu kadar suça teşvik eden de suçlu olmaz mı? Bunun bir doğrusu var. Sizin elinize bıçağı almanızı sağlayan, kafanızı yıkayan zihniyettir. Önce o zihniyeti yargılayacaksınız. Önce diğer ülkelere ardından Türkiye’ye hesap soracaksınız. Bunu da Türk kimliğim ile söylüyorum. Türkiyeli olarak söylüyorum. Kimse gelip benim ülkemde ülkemin insanıyla arama giremez. Kimsenin hakkı yok.

Türkiyeli Ermenilere Türk vatandaşlarının Hrant öncesinde ve sonrasında bakışları nasıl?

Hrant’tan sonra, Ermeni toplumu dilini ve sesini yitirdi. Hayatında ilk kez öksüz kaldı. Çok önemli. Hrant fark etmeden, öyle bir talebi olmadan enteresan bir biçimde bizim için o koltuğa oturmuştu. Bir adım öteye geçiyorum; Ermeni Patriği patrik kisvesini dışına çıkamamıştı Hrant döneminde. Bütün uğraşlarına rağmen. Yani bütün o siyasallaşma çabalarına rağmen, sayın Mesrob Mutafyan Patrik olmakla sınırlı kalmıştı. Bizi konuşan, bizi anlatan, tarif eden, dostluğu pekiştirmeye çalışan korkusuz bir adam vardı. Şimdi yok. Şimdi yok da bitti mi? Hayır. Ben de Hrant olacağım, Etyen de Hrant olacak. Ahmet de, Mehmet de Hrant olacak. Şimdi gerçeği gören herkes Hrantlaşacak.

Güvercin tedirginliği yaşıyor musunuz?

Sonuç. Hepsi bu kadar. Bir ölüm var ucunda. Beni de öldürmek yetmez ki. Benden sonra bir başkası olacak. Bu ülkede yaşayanlara öncelikle insan olarak bakılması çok önemli.

Devletin sorunu bu galiba…

Devletin kendiyle sorunu var. Kaprisleri ve kompleksleri var. Yok olma korkusu ile karşı karşıya olduğunu vehmediyor. Devlet kendi vatandaşından korkuyor ya!

70 milyonun şu kadarı Kürttür, hayır diyebilir misin? Şu kadarı Alevîdir desen, ne çıkar? Karadeniz Lazdır. Sen hayır deyince bu gerçek değişir mi? 550 kişiyi tek tek sıraya dizelim. Lazı da, Alevîsi de, Kürdü de, Arnavut’u da yok mu içerisinde? Var. Sen hayır deyince değişir mi? Beni nasıl zorla siyaha boyayıp zenci kılmaya çalışırsın? Beni bu rengimle kabul et, “Hepinizi aynı çatı altında topluyorum ben” de. Büyük bir keyifle, Baskın Hocanın açtığı o yoldan gidip; “Ben Türkiyeliyim arkadaş!” diyebileyim. Ben Türkiyeliyim. Bitti.

Milliyetçilik şimdiki olayların meydana gelmesinin neresinde sizce?

Milliyetçiliği bu olayların her yerine koyabilirsiniz. Günlük yaşamınızdan tutun okullara, siyasetçilere kadar her yere taşıyabilirsiniz.

Ama biz Türkiyeli olmalıyız. Türkiyeli olarak, bugün Türkiye’ye karşı en küçük bir saldırıda Türk’ü, Laz’ı Çerkez’i, Boşnak’ı, Kürdü, Ermeni’si hepimiz tek vücut olabiliriz. Bu bir ruhtur. Eğer sen bunun bir adım ötesine çıkıp “Ben bu bayrağı, bu toprağı senden daha çok seviyorum” dersen, bir şekilde birileri sana “dur” diyecektir. 5 tane daha Hrant öldükten sonra eninde sonunda söyleyecektir. Hiçbir nehri tersine akıtma şansımız yok. O doğruya geleceğiz, Taksim’de 250 bin kişi yürüdüyse.

Bunu yapan güçler, toplum psikolojimizin en zayıf noktası olana dinimizi ve milletimizi kullanıyorlar. Bu topraklara sahip olmak içini birileri çok uğraştı. Bu sınırlar için çok savaştık ve çok can yitirdik. Şimdi birileri bu iki duyguyu öyle bir ustalıkla kullanıyor ki, şu anda kazançlı görünüyorlar. Ama bu kazanç uzun sürmeyecek. Çünkü susmak mümkün değil. Biz sussak arkadakiler susmayacak.

Biz gerçekten tabir-i caizse yaramızı düşmana gösteriyoruz. İnsanlara ayıplarımızı sergiliyoruz. Ne büyük bir utanç bu, örtmemiz gerekirken. Tamir edip toparlamamız gerekirken… Hrant’ın ölümünün artı bir yönü daha var: Türkiye’nin dışarıdaki faşist görüntüsü, Başbakanın ailesini ziyaret etmesiyle iyi bir resim çizilmesine neden oldu. Ama Hrant yaşasaydı, çok daha büyük kazançlar sağlayacaktık. Ermeniler adına, 20 bin adına kazanç olsa ne olur? Benim babam, oğlum Ermenice bilmiyor. Bilmeli mi? Bilmesi de gerekmiyor. Çünkü ben anlaşabileceğim dili istiyorum. Yaşadığım insanlarla komşuluk edebileceğim dili istiyorum. Aşık olabileceğim dili istiyorum. Anlatabiliyor muyum?

Toprağında gözüm var kardeşim! Ama inan bir yere alıp götürmeyeceğim. Hrant gibi burada gömülmek için istiyorum. Vereceğin 40 metre yer. Gömeceksin olacak bitecek. Bu kadar yani.

Türkiye’den ayrılma sizi üzer mi?

Türkiye’den neden ayrılayım. Türkiye, burada yaşayan herkes kadar benim ülkem. Nereye gideyim? Kimse ülkesinden vazgeçmez. Herkes kadar benim burası. Üstelik bir adım ötesinde 2000 yıldır… Bırakır mıyım toprağımı, seviyorum. Öldürdülerse bizleri, gitmek istemiyorum. Benden korkuları varsa, öldürsünler kurtulsunlar. Yani ölünce bir şey mi olacak. Zaten öleceğim ya! Hrant ı bıraksalardı 10 yılı daha vardı. 10 yıldan mı korktunuz… Bu kadar da olmaz… Benim çocuğum Türkiye Cumhuriyetine ait bir devlet okulunda okuyor. Ben onu alıp bir Ermeni okulunda okutmuyorum ki… Milliyetçilik anlayışıyla beslemiyorum ki… Ülkede üniversite sınavları Türkçe yapılıyor. Bütün sınavlar Türkçe. Türkçe eğitim alıyor zaten. Olabildiğince asimile edilmişim. Zaten kavanozun içinde yaşıyorum. Bundan da korkma… O zaman kır kavanozu, sen de kurtul ben de kurtulayım.

Recep Bozdağ

Şehit tahtında Rabbe gülümser
Ah binlerce canım olsaydı der
Şehit tahtında Rabbe gülümser
Canım bedeli bir sofradan yer

Ümitsiz olmaz ümitsiz olmaz
Sevdasız olmaz sevdasız olmaz

Dağları oyup zindan etseler
nurunu söndüremezler
Dağları oyup zindan etseler
Davamın önüne geçemezler

Yarasız olmaz, çilesiz olmaz
Şehitsiz olmaz, kurbansız olmaz

Şehit tahtında Rabbe gülümser
Ah binlerce canım olsaydı der
Şehit tahtında Rabbe gülümser
Canım bedeli bir sofradan yer

Karanlık ölür zülümat ölür
Gözler önünde ve ölüm ölür

Anladım artık Uhud ve Bedir
Ve Ümit sevda şehadet nedir
Soludum Kabri Mahşer anını
Ümidi Şehidi ve sevdayı

Şehit tahtında Rabbe gülümser
Ah binlerce canım olsaydı der
Şehit tahtında Rabbe gülümser
Canım bedeli bir sofradan yer

Ömer Karaoğlu

www.kapatmayahayir.com

Demokrasimiz kapatılmasın diye, sitelerimizi karartıyoruz!

Oylarımızla, siyasal tercihlerimize, irademize sahip çıkıyoruz

Türkiye bir kez daha, “üç kişiyi idam ederek güzel bir sistem kurmak”la övünen elitist anlayışın tehdidi altındadır. Bu zamana kadar kapatılan 26 partiye bir yenisi daha eklenmek istenmektedir. Türkiye, halkın tercihleri ile seçkinlerin korku siyaseti arasında bir kıskaca alınmak istenmektedir.
Seçmenin %47’sinin tercihini alan, ülkeyi 6 yıldır yöneten bir parti kapatılmak istenmektedir. Halkın desteğini alan bir siyasal parti, kendini halkın, demokratik işleyişin, hukukun üstünde gören seçkinlerin korkularına kurban edilmek istenmektedir. Türkiye’nin geleceği bir kez daha karartılmak istenmektedir.
Siyasi tercihimiz ne olursa olsun Türkiye’nin geleceğini karartmak isteyenlere dur diyelim.
Hangi partiye oy vermiş olursak olalım; düşüncesinden, siyasi tercihinden dolayı siyasi partilerin kapatılmasına karşı çıkalım.
Oylarımıza, siyasal tercihlerimize, halkın iradesine sahip çıkalım.
Türkiye bu ayıbı bir daha yaşamasın.

Biz kimiz?

Biz bu ülkeyi çok seven, çıkan her huzursuzlukta yüreği yanan kişileriz.
Biz, Türkiye’nin geniş ufkunun kısır görüşlerle heba edilmemesi gerektiğine inananlarız.
Biz, her rüzgârda yön değiştiren ve haklının değil de güçlünün yanında yer alanlardan sıkılmış kişileriz.
kapatmayahayir.com’u milletin ortak hislerine tercüman olmak için bir grup arkadaş hayata geçirdik.
Şimdi çok kişiyiz…
Ve her imza ile sayımız büyüyor.
Peki, ne istiyoruz?
Ayak oyunlarıyla milletin görüşünün heba edilmemesini istiyoruz.
Seçmenin %47’sinin tercihini alan, ülkeyi 6 yıldır yöneten bir partinin kapatılmak istenmesine hayır diyoruz.
Siyasi tercihimiz ne olursa olsun Türkiye’nin geleceğini karartmak isteyenlere dur diyoruz.
Basit bir şey talep ediyoruz.
Oylarımıza, siyasal tercihlerimize, halkın iradesine sahip çıkalım.
Hedefimiz ise 1.000.000 imza.