Kategori Arşivleri: Tesettür

kod adi tesettür

Lütfen başınızı açın

Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zînet yerlerini açmasınlar, bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar, zînet yerlerini, kendi kocalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerden veya henüz kadınların gizli yerlerine muttalî olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler.” (en-Nûr , 31)

İslam dini, insanlığın saadet ve kurtuluşu demektir ve tüm ahlaki ve fıkhi hükümleri bu amaç doğrultusunda nazil olmuştur. Gerçekte Yüce Allah’ın tüm öğretileri insanın ruhsal, fiziksel, maddi, manevi, bireysel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Dolaysıyla kadının örtünmesi ile ilgili hükümleri de aynı amaç doğrultusundadır.

Tesettür meselesi çok eskiden beri, dünyanın dört bir yanında bilginlerin ve düşünürlerin ilgi odağında olmuştur. Bu çerçevede yapılan tartışmalar bazen öyle bir aşamaya gelmiştir ki bazı düşünürler tesettürü, kadınların islami toplumlarda kısıtlayıcı ve haklarını göz ardı eden etken olarak tanımlamış ve bu yüzden men edilmesini veya en azından seçiminin serbest olmasını istemiştir. Kimileri de bu olguyu yanlış veya uygunsuz savunması ile ilk grubun haklı görülmesine sebebiyet vermiştir.

Arapçası hicab olan tesettür bir anlamda giyinmek, örtünmek ve perde demektir ki bu arada perde anlamı daha çok geçerlilik arzetmektedir. Tesettür demek Tekbir giyimin bayanlara dayattığı diz boyu etek altına uzun çizme üstüne dar bir badi ve renkgarenk bir eşarp değildir.

Ya da havalar ısınınca çaktırmadan – affedin– göbeklerini açan başıörtülüler de tesettür mantığıyla tamamen ters bir orantı içindedirler. Onları hayret ve ibretle seyrediyoruz ki onlar da aynada kendilerine baktıklarında zannımca iç dünyalarında bir karmaşa bir kaos yaşıyorlardır.

Hani bir söylem vardır “burası Türkiye” diye hakikaten de dünyanın başka neresinde vardır bir yanda inandığı gibi yaşamak isteyen, saçlarının bir telini bile göstermeden okumak isteyen ve bu yüzden okullarından kovulan, cop yiyen, işe alınmayan, alınsa bile görünmemezlikten gelinen, vasıfsız eleman muamelesi yapılan tesettürlüler diğer yanda ise tesettürün anlamını bilmeyen ve yahut bilen ama işine gelmeyen kısa etekli, uzun çizmeli, eli sigaralı, kaşı güzel gözü boyalılar… Bizim başımıza takmaya kıyamadığımız başörtüsünü bacaklarına bağlayanlar… Dar kotunun altına on santim topuk giyen ve tabanlarını vura vura yürüyenler… Konserlerde sahnede duran, ne dediği belli olmayan, hiç tanımadıkları adamlara bazılarının nikahlı eşlerine bile çekinerek kurduğu aşk cümlelerini kendini parçalayarak bağıranlar… Terbiyeden, ahlaktan bi haber, başındakinin kıymetini zerre kadar bilmeyenler…

Kainatın Efendisi Peygamberimiz yaşasaydı, ümmetinin bu halini görseydi tekrar tekrar ağlardı herhalde “ümmetim ümmetim” diye?..

Öte yandan örtü ailesel bir gelenek haline gelmiş ve “olsa da olur olmasa babam kızar” mantığıyla hareket eden bazı çevreler şu sıralar kamusal alanlarda sanki evlerindeymiş gibi hareket etmeye başladılar. Tüm bunların körüklediği kimlik krizi bu insanları kararsız ve güvensiz bir duruş sahibi yapmaya başladı. Ve bu duruş bu insanları “marjinalleşme” ile “herkesleşme” arasında bir seçime zorluyor anlaşılan. Özellikle son yıllarda bir şeyler oldu bazılarına. Tanımlanmamış bir gök cismi kafalarına mı düştü bilemiyoruz ama yollarda şarkılar söylemeye, yürürken sigara içmeye, güzelim örtüsünün içindeki yüzünü çıldırmış gibi boyamaya başladılar. Sanki birbirleriyle yarışıyorlarmış gibi “bakalım hangimiz daha kısa etek giyeceğiz yada hangimizin ince çorabı daha desenli” gibisinden bir yarışa girdiklerini tahmin ediyoruz, ki hep sokakta birbirlerine bakaraktan başlattıkları bir yarışma bu galiba!

Yarış devam ediyor? Birilerinin bu ahlaki yozlaşmaya dur demesi lazım. Başörtüsünü siyasi bir simgedir diye yasaklayan zihniyetten yardım mı istesek acaba? Her şey onların yasaklarıyla başlamadı mı? Büyük örtüsü ile okula giremeyen bazı kız öğrenciler yavaş yavaş toplumda kabul gördüklerini sandıkları kıyafetlere sığınmadılar mı? Bu kostüm değişikliği sonun başlangıcıydı değil miydi!..

Gelelim yasakçı zihniyetten ne istediğimize; mesela okula başıörtülü ama aynı zamanda kısa etekli arkadaşlar alınmasın ya da başıörtülü ama aynı zamanda dar pantolon giyenler de okula alınmasın ya da örnekler çoğaltılabilir. Yani anlatmak istediğim Yök’e ve topluma yaranabilmek için bazı arkadaşlar kendilerini rahat bıraktılar ve olan tesettürün anlamına oldu!

Tabii ki örtüyü ailesel bir gelenek haline getirip , kostüm şeklinde takanlarla yani varoş insanıyla, yasakçı zihniyetten dolayı önce topluma sonra okula alınmayan ve alınmadıkları için davranışlarında ve örtülerinde şeffaflaşmaya giden arkadaşları ayırıyoruz. Ama bu ahlaki yozlaşmaya bilerek ve isteyerek dahil olan genç kuşak tesettürlülerle yani örtünün, örtünmenin anlamını bilen kültür sahibi tesettürlülerle, varoş kültürünü aynı kefeye koyabilir miyiz? Tabii ki koyarız! Sonuçta ikisi de marjinalleşmeye çalışan ve tesettür kelimesinin içini dolduramayan insanlar ki şimdi bu haldeler!..

Tesettürün anlamını kendilerince yorumlayan herkes bir şeyler yazıp çizmeye başladı. Türkiye’nin en çok satan gazetelerinde köşe başlarını tutan bazı yazarlarımız fırsatı kaçırmadılar ve ;

Ne zaman Fethi Paşa Korusu’na gitsem, başörtülü genç kızlar, yanlarındaki yeni yetme oğlanlarla laubali biçimde fingirdeşiyorlar.

Bakıyorum, karşımdan bir bayan geliyor. O da ne? Başını örtmüş, gerisi açıkta. Gülmek geliyor içimden, fakat üzüntü ağır basıyor.

Şu başörtüsü işi böylesine sulandırılmamalıydı. Bir şey maksadından soyutlanarak algılanırsa olacağı budur. Bunda en büyük suç, tesettürü kadının kişiliğini öne çıkaran bir onur değil de erkeği kadından koruyan bir emir olarak algılayan geleneğimizin ve geleneksel kafalarındır.

diye haklı olarak yazmaya başladılar teker teker… Bunu yazdıranlar kınanmalı…

Yolda yürürken bazen yanımızdan geçen sözde tesettürlülerin başından bu imanımızın simgesi olan örtüyü çekmemek için kendimizi zor tutuyoruz. Ve diyoruz ki; Başörtüyü hak etmeyen takmasın!… Aile baskısı ile kapanan, kapanmanın, örtünmenin tadını, anlamını daha idrak etmemiş/ edememişler lütfen başlarını örtmesinler!.. Hep beraber açsınlar onlar da rahatlasın, biz de rahatlayalım ve inşallah vicdanları da rahatlar! Ya da anne babalarına seslenelim kızlarını sıkmasınlar, İslamı öcü gibi göstererek zorla bir şeyler yaşatmasınlar. Cehennemin ateşi ile korkutmak yerine cennetin güzelliklerini anlatsınlar. Çünkü kimsenin tesettürlülerin adını kirletmeye ve “asıl bunlardan korkacaksın” veya “geçen bir tesettürlü gördüm açıktan daha açık daha dikkat çekiyordu, demek ki bunlar zorla kapanıyorlar” söylemlerine kimsenin beni/bizi muhatap etmeye hakkı yok !

Ve çünkü böyle giderse Fethi Paşa Korusu hikayeleri çoğalarak devam edecek gibimize geliyor… Bırakın Fethi Paşa Korusu’ nu son zamanlarda Eyüp Sultan’a , Sultanahmet’e giderseniz göreceğiniz manzara ; Ellerinde koka kolalarıyla kolkola girmiş bayanlar, etekler diz boyu altına pantolon onun altına kırmızı pembe çoraplar aynı renkte henüz bağlama biçimlerine bir isim koyamadığımız tarzda bir baş bağı onun altında bir iç rahatlığı var mı o biraz muallak!..

Bu manzaraları üzülerek seyrediyoruz. Ve onlara dua ediyoruz.

Peki tüm bunlar ne adına yapılıyor? Modernlik adına mı? Modern kadın, dişiliği erkekler tarafından tepe tepe sömürülmek amacıyla kişiliği yok edilen kadın değil mi? Eğer Müslüman kadın, tesettürü kişiliğin öne çıkarılması için dişiliğin örtülmesi olarak görmeyip, onu dişiliğini öne çıkarmanın bir aracı kılıyorsa, o tesettür tesettür mü? Sizin yaptığınıza tesettür değil de tarz desek daha doğru olmaz mı?

Hakikaten biz kendi değerlerimizi dalgaya alıyoruz galiba. Böyle giderse bizi kim ciddiye alsın ki ?

Anayasanın değiştirilmesi mümkün olmayan maddeleri gibi hayatımızdaki yerinin de değiştirilmesi imkansız olan en azından bizim öyle zannettiğimiz din adamlarının boşalttığı yeri ne yazık ki modacılar doldurdu. Ve dilimize yeni bir isim tamlaması yerleştirdiler: Tesettür Modası!

Bir zamanlar pardesü ve eşarptan oluşan Müslüman kadının giyimi, yeni bir sektör haline geldi. Avrupa’nın Armani’si, Chanel’i varsa, tesettür modasının da Tekbir Giyim’i vardı.

Başörtüsünü ve kapalı giyinmeyi ilke edinen tesettür modası, aslında İslam’ın en temel taşı olan ‘gösterişten uzak kalmayı’ ne yazık ki gözden kaçırdı. Tesettür modasına göre parlak taşlı elbiseler, şeffaf başörtüler, mücevherler v.b. giyimler ne yazıktır ki kaçınılmaz ve vazgeçilmez oldu.

Tesettür; kadının çekiciliğini örtmek, kadını gözlerden uzak tutmak değil miydi?

Pekiii…

Salonlara doluşarak, televizyonları çağırarak, gazetelere haber vererek, bunun “defilesi” ne oluyor?..

Kadını iştahlı gözlerden sakınmayı amaçlayan “tesettür”ün kelimenin tam anlamıyla bir teşhir seansı olan “defileye” konu olması, başlı başına bir çelişki değil mi?

Eskiden pardösü ve başörtüsü reklamlarında değil podyum üzerinde yürüyen mankenler kadın resmi bile kullanılmazken şimdi spotlar makyajlı tesettürlüleri (!) aydınlatıyor…

İslamcı görünüm altında burjuva yaşam sürenlere, burjuvalaşmak için çırpınıp duranlara hünerlerini sunmak için podyumlarda arzı endam eden mankenler, üzerlerindeki tesettür kod adlı elbiselerle ne kadar da çekici görünüyorlar değil mi?

Hatırlar mısınız eski kandil gecelerini? Bizi o güzel sesiyle büyüleyen hafız İsmail Biçer’ i, Kur’ an ziyafetlerinde sesiyle yeri göğü inleten Mısırlı Abdülsamed’i, televizyon programlarında sürekli izlediğimiz, görüşlerine başvurduğumuz Cevat Akşitler’ i, Hayrettin Karaman’ı, Süleyman Ateş’leri ve hatta hatta Ayşe Özgün’ün programında sürekli “Hocam okeyde taş çalmak caiz midir?” veya “Geceleyin tırnak kessem günaha girer miyim?” gibisinden sorulara boğduğumuz Yaşar Nuri Öztürk’ü hatırlıyor musunuz? Hani nerdeler onlar? Ya da onlar oldukları yerde de biz mi yokuz artık? Öyleyse ne diyelim güle güle Süleyman Ateş, hoş geldin Yıldırım Mayrukkk.

Tülay Ayhan

kadin ve tesettür

Ne zaman Fethi Paşa Korusu’na gitsem, başörtülü genç kızlar, yanlarındaki yeni yetme oğlanlarla laubali biçimde fingirdeşiyorlar. Bakıyorum, karşımdan bir bayan geliyor. O da ne? Başını örtmüş, gerisi açıkta. Gülmek geliyor içimden, fakat üzüntü ağır basıyor. Şu başörtüsü işi böylesine sulandırılmamalıydı. Bir şey maksadından soyutlanarak algılanırsa olacağı budur. Bunda en büyük suç, tesettürü kadının kişiliğini öne çıkaran bir onur değil de erkeği kadından koruyan bir emir olarak algılayan geleneğimizin ve geleneksel kafalarındır. Önce mütearifeler:

1. Din insan içindir.

2. Dolayısıyla, tüm dini emir ve yasaklar Allah’ın değil, insanın çıkarı içindir.

3. İşte bu yüzden, tüm dini emir ve yasaklar uygulanırken, onu uygulayan insanın bundan elde ettiği çıkarı iyi bilmesi gerekir. Bu çıkarı bilerek emre uymak, insanı “tatmin eder” ve imanı “sorumluluk bilincine” dönüştürür.

4. Bunun için de ilahi mesajı ve buyrukları maksadını gözeterek okumak şarttır. Çünkü Allah amaçsız düzenleme yapmaz, hikmetsiz iş buyurmaz.

Peki tesettür emrinin maksadı nedir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için tesettürü emreden ayet olan Ahzab 59. ayetin devamındaki “onların tanınmaları için en uygun olun budur” ibaresi üzerinde yoğunlaşmak şart. Burada altı çizilen kadın kimliğinin hicab yönü ilk saldırıya uğrayan noktadır. Aslında “hicab” sorunun anahtar kavramı. Hicabı “baş örtüsüne” indirgemek yanlış bir kere. Bizde böyle bir şey var. Hatta hicabı baş değil beden örtüsüne indirgemek. Kur’an’ın yaklaşımına kıyasla yanlış bir anlamadır. Çünkü Kur’an takva örtüsünü ön plana çıkarıyor. “Takva elbisesi, işte budur en önemlisi!” (7.26) Yani, bedenin tesettürü takva örtüsünden, yüreğin ve zihnin tesettüründen ayrı değerlendirilmemelidir.

Hicab; kimlik ve kişiliği öne çıkarmak için. Öncelikle, Kur’an’ın böyle bir bütüncül bakış açısı olduğunu görmekteyiz. Bedenin tesettürünü, zihnin ve kalbin tesettüründen ayrı düşündüğümüz zaman Kur’an’ın bütüncül bakış açısını parçalamış oluruz. Ahzab 59’da geçen ‘li yu’rafne’ (tanınmaları için), bu tek kelime, Arap dilinde, kendi içinde tamamlanmış bir cümledir. Bu tanınmaları için bir gerekçedir. Yani ‘Bu emri niçin verdin Ya Rabbi?’ diyene bir cevaptır. Cevapta iki gerekçe var, iffetli olarak kalmaları ve tanınmaları için. Ama asıl vurgu yapılması gereken kavram, bu ‘tanınmak’ kavramıdır, “li yu’rafne.” Bu kavramın kök kelimesi ‘arafe’dir. ‘Arafe’ anlam alanı ile düşündüğümüzde “maruf, arif, tarif, marifet” kavramları karşımıza çıkar. Bu hem bir bilince tekabül eder, hem de bir kimliğe tekabül eder. Dolayısıyla buradaki tanınmak sıradan bir “görünce ayrımsamak, fark etmek” değildir. Buradaki tanınmak, çok daha derin ve kendi bağlamı içerisinde sıradan basit bir ayrımsama, ayırdetmeden öte bir kimlik, bir kişilik, bir bilinç, bir şahsiyet vurgusudur.

Dolayısıyla bu ayet ve tesettürle ilgili diğer ayetlerdeki örtünme emrinin temelini kadının kişiliğini şeffaflaştırmak için bedenini örtmek teşkil eder. Kadının kişiliğini şeffaflaştırmak için tanınmak anlamı sıkıştırılmış (zipli) bir ifadedir ki, zaten Kur’an’ın dili sıkıştırılmış bir dildir. İcaz buna denir, Kur’an’ın icazını çözdüğümüzde doğal ve zorunlu biçimde o sıkıştırılmış ifadenin bize daha farklı bir kelime grubu ile yansıması şarttır. Yani aradaki boşlukları doldurmamız gerekir. Onun için “li yu’rafne” ibaresini açarak anlamaya çalışırsak, bu tamamen “kişiliğini şeffaflaştırmak için bedenini örtmek” anlamına gelir.

“Kişilik”le “dişilik” arasında kadın

Bu, tarihte kadına yapılmış en büyük ikramdır. İnsanların önüne çıkaracak bir erdemi, bir kimliği, bir kişiliği bulunmayan bir kadın ille de farkedilmek istiyorsa, insanlara “dişiliğini” gösterecektir; kişiliği yerine dişiliğini. Yani tesettürü emreden Kur’an’ın kadına verdiği açık mesaj şudur: Dişiliğinizle kendinizi görünür kılmak yerine kişiliğinizle/şahsiyetinizle erkek egemen dünyada hak ettiğiniz saygın yeri alın. Onun için tesettür, kadının insan kimliğini teninin önüne koymak demektir.

Tesettür emri, ancak bu yaklaşımla doğru anlaşılabilir. Tesettüre karşı çıkanlar, bilerek veya bilmeyerek kadını kimliksiz ve kişiliksiz yapmak isteyenler, onun teninden haksız kazanç sağlamak isteyen, onu metalaştıran, onu hep edilgen ve zevkine hitap eden bir nesne olarak görmek isteyenlerdir. Neden böyle isterler? Dikkat ederseniz, kadını kimliksiz ve kişiliksiz görmek isteyenlerin hemen hemen tamamına yakını nefsine kul olmuş erkeklerdir. Neden? Çünkü kimliksiz bir kadının bedenini, estetiğini daha çabuk istismar edebilirler, örseleyebilirler, ondan yararlanabilirler. O sebeple kadının örtüsüne yönelik her düşmanlık, farkında olunsun ya da olunmasın, aslında kadının bedenini istismara açmak isteğinden başka bir şey değildir.

Sonuç: Modern kadın, dişiliği erkekler tarafından tepe tepe sömürülmek amacıyla kişiliği yok edilen kadındır. Eğer Müslüman kadın, tesettürü kişiliğin öne çıkarılması için dişiliğin örtülmesi olarak görmeyip, onu dişiliğini öne çıkarmanın bir aracı kılıyorsa, o tesettür tesettür değildir. Ona “örtülü çıplak” derler.

Siz kendi değerlerinizi dalgaya alıyorsanız, sizi kim ciddiye alır?

Mustafa İslamoğlu