Category Archives: Tarık Tufan

Biz çocukların öldüğü her yere Gazze diyoruz…

Artık dünyanın neresinde bir çocuk ölürse orası Gazze’dir. Bir bebek bir yaşına girerken ağzında emzik değil, kurşun taşıyorsa orası Gazze’dir.

Bebeklerin uykulu gözleriyle annelerinin memelerini ararken, kor gibi yanan namluları emmeye başladıkları yerin adı Gazze’dir. Yağmur bir futbol sahasında çocuğun atacağı golleri yutmak için sırada beklerken, çocuğun çelimsiz vücudunu kurşun yağmurları yutuyorsa orası Gazze’dir.

Okula gitmek için erkenden kalkmış ve saçlarını ören annesinin parmaklarından sızan merhameti kana kana içen kız çocuğu, henüz evinden çıkmamışken damlarına düşen bir bombayla birlikte duvarların altında kalıyorsa orası Gazze’dir. Çocuk bir varilin arkasına sığınmaya çalışırken, kurşun önce saklanıp, çocuk kafasını uzattığı anda alnından sobeliyorsa orası Gazze’dir. Okulun bahçesinde ip atlayan kız çocuğu tam gökyüzüne yükselmişken, kurşunlar gri kanatlarıyla gelip kızı başka göklere kaçırıyorsa orası Gazze’dir.

Artık dünyanın neresinde bir çocuk ölürse orası Gazze’dir. Gazze, çocukların öldüğü yerlerin adıdır bundan böyle. Bir çocuk sıtmayla, tüberkülozla, yüksek ateşle ve daha bilmem hangi hastalıkla ölürse ölsün, öldüğü yer neresi olursa olsun, biz oraya Gazze diyeceğiz. Duvarların çepeçevre sardığı bir ölüm kampına dönüştürülen Gazze’de, çocuklar ölmeye devam ettiği sürece hiçbir masal tamamlanamayacak, hiçbir çocuk şarkısı melodisini bulamayacak, hiçbir oyunun sonu gelmeyecek, hiçbir top zıplamayacak, hiçbir tebeşir tahtaya yazmayacak. Çocukluk dünyasına dair hiçbir renk gerçek yüzüyle insanların gözüne görünmeyecek bundan böyle. Çocuklar eksildikçe, eksilecek herkes ve her şey…

Paul Virilio, yaşlı bir Japon dostunun kendisine şöyle söylediğini aktarıyor: “Amerikalılar’ı bağışlayamamamın nedeni Hiroşima’nın yalnızca bir savaş eylemi değil, bir deney olması.” Savaş bir gün anlaşılabilir ve belki de bütün kıyıcılığına rağmen insanlık tarihinin sayfalarından dışarıya çıkamayacak şekilde geride bırakılabilir. Pek çok savaşı kolektif zihnin geniş ve karanlık koridorlarında bıraktık.

Bir kenara not edelim; Gazze’de de artık savaş yok! Buna savaş demek bir deney halini görmezden gelmek demektir. Şöyle söylemek de mümkün artık dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan masum ve mazlum halklar üzerine girişilen bir saldırı Gazze’den ilhamla daha acımasız hale dönüşebilir. Gazze gittikçe şiddetin deney alanına dönüşüyor zira…

Tarık Tufan


Kalk Kudüs’e Gidelim Sevgilim

Bazı şehirleri özlemek, tek gözlü bir odaya toplaşıp, annenin yaptığı sıcak tarhana çorbasıyla ısınmayı özlemek gibidir.

O şehirlerin sokakları, annenin ellerine benzer. Ağrıdan çatlayacak gibi duran alnını okşar durur gecenin bir yarısında. Annelerin duası varsa, şehirlerin de duası vardır mırıldanıp durduğu.

Bu başağrılarım beni öldürecek biliyor musun?

Kalk Kudüs’e gidelim sevgilim. Tanrı şehrine gidelim.

Tanrı bizi gözetsin, korusun, kollasın Kudüs hatırına. Kalbimizin ağrısı, başımızın ağrısı, ruhumuzun ağrısı hafiflesin şehre yaklaştıkça.

Tarhana çorbası içer gibi içimize çekelim, gökyüzünde yaratılıp yeryüzüne indirilen bu şehrin sokaklarını. Kudüs’ün bulutlarından tespih yapıp “subhanallah” çekelim.

Peygamber sükunetine erelim şehrin sokaklarında. Tur’a çıkalım. Bağıralım boğazımızı yırtarcasına; “Rabbimiz biz de aşk ehliyiz bize de yüzünü göster!”

Tur Dağı paramparça olsun, kalbimiz paramparça olsun aşktan.

Kalk Kudüs’ gidelim sevgilim.

Meryem sırtını o ağacın gövdesine yaslayıp, bir intifada doğursun. Alnında biriken terleri silelim. Ellerinden sıkıca tutalım. Rabbimiz kuruyan ağacın dallarına meyveler versin.

Yahya peygamberin yanında büyüsün çocuklar. Elleri taş tutacak yaşa gelsin. Kalpleri aşk tutacak yaşa.

Sokaklarına atalım kendimizi. Adımızı söyleyelim kontrol noktalarında. Horlanalım, ezilelim, bekleyelim saatlerce. Vazgeçmeyelim inatla.

Kalk Kudüs’e gidelim sevgilim.

Çöp bidonlarının arasında dolaşalım. Bak şu küçük çocuk var ya vuracaklar onu! Hani babasının arkasında duran. Başını babasının sırtına dayayan çocuk. İşte o! Vuracaklar birazdan onu. Çöp bidonlarının arasında dolaşalım. Endişe etme çocukların kalbine değen kurşunlar sekmezler hiçbir yere.

Mescide gidelim. Yıkılacaksa üzerimize yıkılsın boşver. Sen elimi sıkı tut korkma.

Mescide gidelim. Bir bayram namaza kılalım şehirle birlikte. Zekeriya’nın yanında saf tutalım. Ve Musa’nın ve İsa’nın ve Yakup’un. Bekle birazdan Ömer de gelir buralara.

Şu beyaz sakallı adamı görüyor musun? İşte onun tekerlekli sandalyesini itelim birlikte. Nereye gitmek isterse oraya. Hayfa’dan aldığımız portakalları ikram edelim, o çok sever.

Birlikte Zeytindağı’na çıkalım şehre bakalım doya doya.

Kalk Kudüs’ gidelim sevgilim.

Tanrı bizi gözetsin, korusun, kollasın Kudüs hatırına. Kalbimizin ağrısı, başımızın ağrısı, ruhumuzun ağrısı hafiflesin şehre yaklaştıkça.

Tarık Tufan


Yalnızlığınız Nasıllar?

Bir şeyler oluyor.

Sadece bu kadarını söyleyebiliyorum. Kelimelerin narin boynuna yapışıp, içlerinde taşıdıkları aydınlatıcı ışığı kusuncaya kadar onları hırpalayan, zayıf parmaklarını teker teker kırıp, sonra da hiçbir şey olmamış gibi cansız bedenlerini bir duvarın dibine fırlatan adamlarla kıyaslarsak, bu cümlenin az olduğunun farkındayım.

Bir şeyler oluyor.

Güneş, dikenli tellerle çevrili bir alana girmeye çalışıp da kazağını kaptırmış çocukların, o duvardan çıkabilme gayretine benzer bir şekilde doğuyor bu aralar. Dikenli tellere takılmış ışıklarını binbir zorlamayla sabahımıza bırakıyor.

Böyle zamanlarda, kalabalığa karışıp daha yüksek sesle etraftakileri bastırabilme gücüne sahip olmayanlar, merhamet yüklü bir elin gelip omuzlarına dokunmasını beklerler.

Karmaşık ve kalabalık ortamların suskunlarından biri olan Prens Mişkin de sürekli olarak Nastasya Filipovna’nın yanına yaklaşıp, zarif parmaklarını saçlarının arasında gezdirmesini bekledi. Mişkin’i anlıyorum. O da matematiğe, hesap yapmaya, başka türlü görünmeye yüz vermeyen incelikli ruh sahiplerinden biri. İncelikli ruhları, aşkın, merhametle öfke arasında salınan sarkacını izlemekten başka hiçbir şey mutlu edemez.

Bir şeyler oluyor ve Nastasya Filipovna’nın bu deliliklerinin sonu gelmeyecek gibi duruyor.

**

Bu aralar Gaston Bachelard’ın yaktığı “Mumun Alevi” ne o kadar yakından bakıyorum ki, gözlerimdeki ateşle mumun alevi içiçe geçiyor.

Nerede bir lamba hüküm sürmüşse, anılar orada hüküm sürmektedir diyor Bachelard. Duyduğum andan beri, lambaların duvarda yansıyan bilge aydınlıklarında ellerini tutmaya cesaret edemeyişlerimi arıyorum. En çok o var çünkü, bilirsin. Ellerini tutmaya, söylemeye, sarılmaya, yüzünü okşamaya, saçlarını düzeltmeye, gözlerini silmeye, bileklerine sarılmaya cesaret edemeyişlerim var.

Lambaların hüküm sürdüğü her yerde, benim uzun susuşlarımda sakladığım ve damarlarımı çatlatacak kadar dışarı çıkmaya meyyal cümlelerim var.

“Jean Cassou, büyük şair Milosz’un yanına ancak bir majesteye sorulmaya layık bu soruyla yaklaşmayı hayal etmişti daima: ‘Yalnızlığınız nasıllar?’”

Herkesin yalnızlığı kendi çaresizliğinde büyüyor. Sokağa çıktığında oynayacak hiçbir arkadaşını bulamayan çocuğun ( yoksa gerçekten arkadaşı yok muydu? ) yerdeki taşlardan bir dünya inşa etme gayreti de, yalnızlığın gökyüzünü yırtan keskinliğine karşı sığınacak bir yer bulabilme telaşıdır.

Oysa o bir çocuk ve sadece oyun oynamak istiyor.

“Gece nöbeti tutan kandil ile düş gören ruh arasında bir yakınlık vardır. Her ikisi için de zaman yavaş akar. Düşteki ve ölgün ışıktaki sabır aynıdır.”

Artık yakamı bıraksan diyorum Bay Bachelard bu kadarı sahiden çok fazla. Kendi yalnızlığında uydurduğu düşsel oyunları oynarken yakalanmış bir adam gibi hissediyorum kendimi kitabı okurken.

Kanatlarını yakmış bir kelebekten daha muhteşem sembol olabilir mi diye soruyor Bachelard. Süslerini yakmak, varlığını yakmak; hayalperest bir ruh bu konuyu ne kadar düşünse azdır!

Bazen hayat ağırlaşıyor. Bir kelebeğe, kanatlarının ve süslerinin ağır gelmesi kadar hatta!

Tarık Tufan


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers