05.24.08

Kalk Kudüs’e Gidelim Sevgilim

Yazı kategorisi: Tarık Tufan 7:32 pm yazan: Minik Kelebek

Bazı şehirleri özlemek, tek gözlü bir odaya toplaşıp, annenin yaptığı sıcak tarhana çorbasıyla ısınmayı özlemek gibidir.

O şehirlerin sokakları, annenin ellerine benzer. Ağrıdan çatlayacak gibi duran alnını okşar durur gecenin bir yarısında. Annelerin duası varsa, şehirlerin de duası vardır mırıldanıp durduğu.

Bu başağrılarım beni öldürecek biliyor musun?

Kalk Kudüs’e gidelim sevgilim. Tanrı şehrine gidelim.

Tanrı bizi gözetsin, korusun, kollasın Kudüs hatırına. Kalbimizin ağrısı, başımızın ağrısı, ruhumuzun ağrısı hafiflesin şehre yaklaştıkça.

Tarhana çorbası içer gibi içimize çekelim, gökyüzünde yaratılıp yeryüzüne indirilen bu şehrin sokaklarını. Kudüs’ün bulutlarından tespih yapıp “subhanallah” çekelim.

Peygamber sükunetine erelim şehrin sokaklarında. Tur’a çıkalım. Bağıralım boğazımızı yırtarcasına; “Rabbimiz biz de aşk ehliyiz bize de yüzünü göster!”

Tur Dağı paramparça olsun, kalbimiz paramparça olsun aşktan.

Kalk Kudüs’ gidelim sevgilim.

Meryem sırtını o ağacın gövdesine yaslayıp, bir intifada doğursun. Alnında biriken terleri silelim. Ellerinden sıkıca tutalım. Rabbimiz kuruyan ağacın dallarına meyveler versin.

Yahya peygamberin yanında büyüsün çocuklar. Elleri taş tutacak yaşa gelsin. Kalpleri aşk tutacak yaşa.

Sokaklarına atalım kendimizi. Adımızı söyleyelim kontrol noktalarında. Horlanalım, ezilelim, bekleyelim saatlerce. Vazgeçmeyelim inatla.

Kalk Kudüs’e gidelim sevgilim.

Çöp bidonlarının arasında dolaşalım. Bak şu küçük çocuk var ya vuracaklar onu! Hani babasının arkasında duran. Başını babasının sırtına dayayan çocuk. İşte o! Vuracaklar birazdan onu. Çöp bidonlarının arasında dolaşalım. Endişe etme çocukların kalbine değen kurşunlar sekmezler hiçbir yere.

Mescide gidelim. Yıkılacaksa üzerimize yıkılsın boşver. Sen elimi sıkı tut korkma.

Mescide gidelim. Bir bayram namaza kılalım şehirle birlikte. Zekeriya’nın yanında saf tutalım. Ve Musa’nın ve İsa’nın ve Yakup’un. Bekle birazdan Ömer de gelir buralara.

Şu beyaz sakallı adamı görüyor musun? İşte onun tekerlekli sandalyesini itelim birlikte. Nereye gitmek isterse oraya. Hayfa’dan aldığımız portakalları ikram edelim, o çok sever.

Birlikte Zeytindağı’na çıkalım şehre bakalım doya doya.

Kalk Kudüs’ gidelim sevgilim.

Tanrı bizi gözetsin, korusun, kollasın Kudüs hatırına. Kalbimizin ağrısı, başımızın ağrısı, ruhumuzun ağrısı hafiflesin şehre yaklaştıkça.

Tarık Tufan

05.14.08

Yalnızlığınız Nasıllar?

Yazı kategorisi: Tarık Tufan 7:29 pm yazan: Minik Kelebek

Bir şeyler oluyor.

Sadece bu kadarını söyleyebiliyorum. Kelimelerin narin boynuna yapışıp, içlerinde taşıdıkları aydınlatıcı ışığı kusuncaya kadar onları hırpalayan, zayıf parmaklarını teker teker kırıp, sonra da hiçbir şey olmamış gibi cansız bedenlerini bir duvarın dibine fırlatan adamlarla kıyaslarsak, bu cümlenin az olduğunun farkındayım.

Bir şeyler oluyor.

Güneş, dikenli tellerle çevrili bir alana girmeye çalışıp da kazağını kaptırmış çocukların, o duvardan çıkabilme gayretine benzer bir şekilde doğuyor bu aralar. Dikenli tellere takılmış ışıklarını binbir zorlamayla sabahımıza bırakıyor.

Böyle zamanlarda, kalabalığa karışıp daha yüksek sesle etraftakileri bastırabilme gücüne sahip olmayanlar, merhamet yüklü bir elin gelip omuzlarına dokunmasını beklerler.

Karmaşık ve kalabalık ortamların suskunlarından biri olan Prens Mişkin de sürekli olarak Nastasya Filipovna’nın yanına yaklaşıp, zarif parmaklarını saçlarının arasında gezdirmesini bekledi. Mişkin’i anlıyorum. O da matematiğe, hesap yapmaya, başka türlü görünmeye yüz vermeyen incelikli ruh sahiplerinden biri. İncelikli ruhları, aşkın, merhametle öfke arasında salınan sarkacını izlemekten başka hiçbir şey mutlu edemez.

Bir şeyler oluyor ve Nastasya Filipovna’nın bu deliliklerinin sonu gelmeyecek gibi duruyor.

**

Bu aralar Gaston Bachelard’ın yaktığı “Mumun Alevi” ne o kadar yakından bakıyorum ki, gözlerimdeki ateşle mumun alevi içiçe geçiyor.

Nerede bir lamba hüküm sürmüşse, anılar orada hüküm sürmektedir diyor Bachelard. Duyduğum andan beri, lambaların duvarda yansıyan bilge aydınlıklarında ellerini tutmaya cesaret edemeyişlerimi arıyorum. En çok o var çünkü, bilirsin. Ellerini tutmaya, söylemeye, sarılmaya, yüzünü okşamaya, saçlarını düzeltmeye, gözlerini silmeye, bileklerine sarılmaya cesaret edemeyişlerim var.

Lambaların hüküm sürdüğü her yerde, benim uzun susuşlarımda sakladığım ve damarlarımı çatlatacak kadar dışarı çıkmaya meyyal cümlelerim var.

“Jean Cassou, büyük şair Milosz’un yanına ancak bir majesteye sorulmaya layık bu soruyla yaklaşmayı hayal etmişti daima: ‘Yalnızlığınız nasıllar?’”

Herkesin yalnızlığı kendi çaresizliğinde büyüyor. Sokağa çıktığında oynayacak hiçbir arkadaşını bulamayan çocuğun ( yoksa gerçekten arkadaşı yok muydu? ) yerdeki taşlardan bir dünya inşa etme gayreti de, yalnızlığın gökyüzünü yırtan keskinliğine karşı sığınacak bir yer bulabilme telaşıdır.

Oysa o bir çocuk ve sadece oyun oynamak istiyor.

“Gece nöbeti tutan kandil ile düş gören ruh arasında bir yakınlık vardır. Her ikisi için de zaman yavaş akar. Düşteki ve ölgün ışıktaki sabır aynıdır.”

Artık yakamı bıraksan diyorum Bay Bachelard bu kadarı sahiden çok fazla. Kendi yalnızlığında uydurduğu düşsel oyunları oynarken yakalanmış bir adam gibi hissediyorum kendimi kitabı okurken.

Kanatlarını yakmış bir kelebekten daha muhteşem sembol olabilir mi diye soruyor Bachelard. Süslerini yakmak, varlığını yakmak; hayalperest bir ruh bu konuyu ne kadar düşünse azdır!

Bazen hayat ağırlaşıyor. Bir kelebeğe, kanatlarının ve süslerinin ağır gelmesi kadar hatta!

Tarık Tufan

05.11.08

Sizin hiç hayatı kaybettiğiniz oldu mu?

Yazı kategorisi: Tarık Tufan 5:38 pm yazan: Minik Kelebek

Sizin hiç hayatı kaybettiğiniz oldu mu?
Benim bir kez oldu. Tedirginlikle ve korkuyla kaybettiğiniz. Gözyaşımı hatırlayamadığım andı ve yağmuru. Çocukluğumdan kaybettiğim günleri hatırlıyorum. Nerde çalışmıştım acaba,nerde oyun oynamıştım. Ustamdan dayak yiyişimin sebebi neydi ? Ve sonra içli içli ağlayışlarım. Gözyaşlarımı nereye düşürmüştüm..  O makinadan bu makinaya koşarken, işleri yetiştiremediğim yer neresiydi. Ustadan fırça yememek için olanca hızımla çalıştığım gün! Hangi gündü acaba? O oyun oynadığım yer…

Sizin hiç yaşamınızdan bazı günleri kaybettiğiniz oldu mu?
Nerede düşürdüğünü hatırlayamadığınız. Benim oldu. Büyük bir tedirginlikle, ansızın hastane yolunda koştuğumuz. İsmi neydi ve neresiydi hatırlayamadığınız. Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz günler oldu mu? Nedensiz. Soruları yitirdiğiniz… İlk aldığım haftalıkla heyecanla eve doğru koşarken.. Otobüse biletsiz binmeye çalıştığım anı ve ilk aldığım haftalıkla bir gazete bayiinden aldığım mizah dergisini, bir köşeye çekilip defalarca kere, çevirip çevirip okuduğum zamanı, güldüğümü, tekrar güldüğümü, tekrar okuduğum zamanı. Bir gece kaybettim. Bir gece kaybettim Texas,Tommix, Zagor okurkenki heyecanım. Bir gece kaybettim okumaya çalıştığımı. Ders kitaplarımın arasına, kimse görmesin diye özenle sakladığım kitaplarımı.
Ne zamandı? Nerdeydi? Bir konfeksiyon atelyesinde, bir gömlekçide çalışırken, dükkana gelen top kumaşları sırtıma almış alın teriyle taşımaya gayret ederken karşılaştığım tarih öğretmeni o bayana ne söylemiştim? Utanmış mıydım yoksa? Bana yoruluyor musun oğlum dediğinde, kan ter içinde ve utanarak, sıkılarak, “hayır hocam, hayır öylesine, çalışıyorum işte” dediğim gün. Kaç yaşındaydım? Sonra, sonra hergün kumaş topların taşırken bir başka öğretmenime rast gelir miyim diye, heyecanla etrafa bakıştığım o an. Neredeydi? Hangi gündü? O beni çok seven tarih hocamın, o güzel bayanın yüzüne tekrar bakabilecek cesareti aradığım o gün…

Sizin  hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Akşam iş bittikten sonra koşaradım Beyazıttan evime doğru koşarken, iki adamın beni çevirip kitap okuyor musun? diye sorduğunda “evet” diye cevaplarken, bana bir kitap hediye ettiklerini, Halid Bin Velidin hayatını anlatan o kitabı hediye ettiklerini ve defalarca, bi kez daha, bi kez daha okuduğum o kitabı kimden almıştım? O adam niçin, niçin yolda koşarken çevirip bana o soruyu sormuştu, namaz kılıp kılmadığımı. Kitap okuyup okumadığımı. Hangi gündü? Kimdi o adamlar? İlk kez bana kitap verildiğinde, ne kadar çok sevindiğimi bir gece unuttum. Akşam vakti olduğunda ustama ısrarla bu işide bitirdim, bu işide bitirdim deyipte, ustanın beni eve salmasını istediğim içten içe ve bunun için sık sık işimi bitirdiğimi vurguladığım. Ustamında galiba eve gitmek istiyosun dediğinde sıkılarak, gözlerinden gözlerimi kaçırdığım an. Ne zamandı? O ustamın adı neydi acaba? Ayakkabıcı dükkanında çalıştığımi gedik paşada çalıştığım gün, O ustamın adı acaba hüseyinmiydi dersin.

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Yaz gelmesini istemediğiniz. Çünkü tekrar çalışmak zorunda olduğunuz günler. Kentin kayıp çocukları olduğunuz anda, hissettikleriniz. Sabah sabah işe gitmeniz için, ilkokulu henüz bitirmişken, yaz tatilinde işe gitmeniz için,anneniz sizi uyandırdığında, işe gitmemek için “karnım ağrıyo” dediğiniz. Sonra annenizinde şevkatli kollarıyla başınızı göğsüne yaslayıp, başınızı okşadığı oldumu?
Ogün hangi gündü? Karnım neden her sabah ağrırdı?  İşe gitmek istemeyişimin sebebi neydi? İlk defa, ilk defa yanımda içki, içildiğini gördüğüm ilk anda,kokudan midemin bulandığını söyleyerek kaytarmak için iki saat üç saat dışarda gezdiğim anlar. Hangi gündü acaba, kimdi o insanlar, yüzleri nerdeydi? Hangi sokakta yitirdim?Nerde bıraktım? Hangi defterimin arasındaydı? Hangi anımdaydı?
İş aramak için yola koyulduğumda, bir bakkala girip, “çırak lazımmı abi” diye sorduğum anı. O bakkala girmemdeki sebep neydi acaba? Şeker sattığı için mi? Plastik top sattığı için mi? Ciklet sattığı için mi?Bir bakkalda çalışmak neden bu kadar cazipti? Ne olacaksın diye sorduklarında hiç bir zaman “pilot olucam,doktor olucam” diye cevap vermeyipte, büyüyünce mobilyacı olucam dememdeki sebep neydi acaba? Bazı komşuların evlerinde gördüğüm o şatafatlı mobilyalar mı? Bunları satan insanların çok para kazandığını düşünmek oldukça cazip gelmişti. Çocukluğumun mesleğini nerde düşürdümki? Nerde kaybettim?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Annenizin gecenin geç saatlerine kadar, ayakta kaldığını, yorganın altında kafamı uzattığımda, annemin örgü ördüğünü gördüğüm anda, içimden geçen o şeyler. Ve annem örgü örerek, bana bir spor ayakkabı, oldukça fiyakalı bir spor ayakkabı aldığında, ne kadar sevinmiştim. Sabahlara kadar örgü örüp ve onları satıpta sırf arkadaşlarımın arasında, onlara özenmeyeyim, imrenmeyeyim diye bana spor ayakkabı aldığını.. Hangi gündü? O gün hangi gündü?O gün hangi gündü? O ayakkabıyı senelerce giymiştim sanırım.

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldumu?
Bir gece vakti, kaybettiğiniz çocukluğunuz. Soruları kaybettiğiniz oldumu dostlar? Gecenin bir vaktinde sayfalar dolusu yaşamınızı kaybettiğiniz. Hangi kitabın arasında? Yırtıp atmışmıydım?  Yakmışmıydım onları? Bir yerdemi unuttum?
Pazarda limon satmak niçin o kadar keyifliydi? Cebimde sürekli para olması bir gurur bir onurmu verirdi? 400 lira haftalık alır almaz, anneme koşup gururla, bir adam gururuyla, büyük bir adam gururuyla ve onuruyla. Anne! Sana getirdim dediğimde, gözlerimden akan şimşekler, alnımın aklığı, vücudumun dikliği, büyük bir adam oldum, para kazandım demenin muzaffer edası. Ve sonra her hafta aldığım her parayı kuruşu kuruşuna yaşamın en kutsal yüzü annemin eline bıraktığımdaki o dayanılmaz keyif, o anlatılmaz his, o sıcaklık, o varolma hissi, o özgür olma hissi, o büyük adam olma hissi…
Onu nerde bıraktım? Kim çaldı? Sıra arkadaşlarımdan birimi? Bir tren yolculuğundamı kaptırdım? Kim? Neden alsındı? Düş kırıklığım kaybettiğim oyunlarım.

Sizin hiç yaşamını kaybettiğiniz oldu mu?
Bir gece vakti. Boğazınıza düğümlendiği, konuşamadığınız, susamadığınız, ağlayamadığınız, hıçkıramadığınız bir an.
Hiç bir yere not etmediğiniz yaşam sayfalarınızın kayboluverdiği bir an.
Sabahleyin erkenden işe kalkınca aldığınız sınav sonuç gazetesine tedirgin gözlerle baktığınızda yaşamınızın bir anda değiştiği an.Baba beni mahçup ettin arkadaşlarımın rasında. Çünkü en güçlü benim babamdı. Benim babam yapardı, benim babam söylerdi. Benim babam gelirdi. Ben babamla yazlık sinemalara giderdim. İki film yanyana oynardı. Üşürdüm ve sokulurdum babamın yanına. İkinci filmin sonunu asla seyredemezdim, uyuya kalırdım. O üşüme sıcak bir uykuyu beraberinde getirirdi. Ve büyük bir güvenle babama doğru yaslanırdım. İkinci filmin sonunu asla seyredemezdim. Beni arkadaşlarımın arasında mahçup ettin baba! En güçlü sendin. Sen söylerdin. Sen götürürdün. Şimdi yoksun. Şimdi arkadaşlarımın yüzüne bakamıyorum. Şimdi onların gözlerine bakamıyorum. Bunu hiç beklemezdim. Hastane koridorlarında, Allaha ısmarladık! deyişimde sesim hiç titrememişti. Çünkü yarın vardı. O güçsüz duruşun asla gözümün önünden gitmedi. Sonra birgece kaybettim.

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu? Beklentilerin büyüdüğü, yalnızlıklarında büyüdüğü. Siz hiç bu kentin kayıp çocuklarından biri oldunuz mu?

Sizin hiç sokaklarınız kayboldu mu? Siz hiç yolunuzu bulamadığınız, çocukluğunuzu, oyunları kaybettiğiniz oldu mu? İş yerinden kaçmak için değişik şeyler uydurduğunuz oldumu?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldumu bir gece vakti?
Gece yarısı otobüs seyehatlerinde, mola yerlerinde bir bardak çayla dahi hatırlayamadığınız. Kaybettiğiniz göz yaşları, kaybettiğiniz alınteri oldumu hiç? Siz hiç, yaşamınızdan bir sayfayı kaybettinizmi? Çocukluğunuzu. Siz hiç yürüdüğünüz yolları, gittiğiniz bir lokantada az para vermek için, bir tek çorba içip yanında bolca ekmek yediğiniz o lokantayı ve lokantada çalışan yaşlı kadının şevkat dolu bakışlarını. Her gün, hergün mutad bir şekilde içtiğim çorbayı nerde unuttum? Nasıl kaybettim? Gece atelyede yatarken, kumaşları doldurduğumuz o çuvalları yere serip bir yatak gibi rahatça, uyumaya çalıştığınız ilk anda sabah olduğunu, güneşin doğduğunu ve ilk defa güneşin doğmasında o kadar nefret ettiğiniz bir an var mı? Tekrar çalışmak için, gecelediğiniz atelyelerde, bir arabesk sözlerin altında, arabesk hüzünlerin eşliğinde, atelye de üzerinde yattığınız çuvallar. Neredeydi? Ne zamandı?

Sizin hiç yaşamınızı kaybettiğiniz oldu mu?
Bir kentin ortasında…  

Tarık TUFAN

Birazdan Yıldırımlar Düşecek Kentin Sokaklarına

Yazı kategorisi: Tarık Tufan 5:23 pm yazan: Minik Kelebek

Afrika’nın bir bölümünde yaşayan kaplanlar arasında ilginç bir dayanışma örneği sergilenir. Güçlü yağmurlar beraberinde korkunç yıldırımlar taşırlar buralara. Adeta gökyüzünü yırtan yıldırımlar, yeryüzüne büyük bir gürültü ile inerler. Tarihin içinde tanrıların kavgası ya da öfkesiyle anılır Yıldırımlar. Sahici bir öfkenin yansımasına benzer gerçektende.

İlginç olan bu şiddetli yağmurlar yağarken kaplanların birlikte gerçekleştirdikleri bir olaydır. Yoğun yağmurlar sırasında kaplanlar açık alanlara çıkarlar. Kısmen yıldırımlara karşı korunaklı açık alanlar. Çünkü ağaçların üzerine yıldırım düşmesi olasılığı fazladır. Büyük orman yangınlarına da neden olabilir bu yıldırım düşmeleri.

Açık alana toplanan kaplanlar yere uzanırlar.

Gurup halinde yere uzanan kaplanlar kafalarını birbirlerinin kafalarına yaslarlar.

Tek bir şey yüzünden!

Eğer birinin üzerine yıldırım düşerse, diğerleri de onunla birlikte ölür. Yan yana, göğüs göğse, kafa kafaya duran kaplanlar böylece ölüme birlikte gitme yemini ederler.

Birisi öldüğü anda diğerleri de ölsün diye.

Birbirlerine sahip çıkmak adına.

Dost olduklarını ispatlamak için.

Ölümü birlikte karşılayarak birlikte olmanın en onurlu yüzünü taşırlar. Kimse ihanet etmeden ve bir an olsun oradan kalkmayı düşünmeden öylece beklerler muhtemel bir ölümü.

Dostluğun ölümcül fedakarlığını paylaşırlar.

Kimi zaman kentin için de böyle gurupların içinde olduğunuzu düşünürsünüz. Omuz omuza bir yaşam paylaşımında bulunduğunuzu. Statüler önemli olmaksızın yan yana uzanmış insanlar olabileceğinizi düşünürken çıldırtıcı bir şüphenin esiri olursunuz. “Acaba kalkarlar mı birden?” Yıldırım düştüğü anda kalkabileceklerinin korkusu sarar bütün benliğinizi.

Güvenemezsiniz.

Herkes birbirinin yüzüne şüpheyle bakar.

Kent, yıldırım düştüğünde yalnız, kalanların acı hikayeleriyle doludur. Her sokağında, tek başına ölenlerin hazin izleri vardır kentin. Emeğini, geleceğini, gülümsemelerini paylaşan insanların, müthiş bir gürültüyle üzerlerine düşen yıldırımların altında, hiç ummadıkları bir anda tek başına kalmanın çaresizliği okunur yüzlerden. Asıl soru sona kalanın kim olacağı sorusudur.

Kimin hangi mazeretle kalkacağı…

Ya da kimin yakın durduğu halde, diğerlerine temas etmediği….

Bu yüzden kentin düşüş hikâyelerinde trajik bir yalnızlık vardır. Korkunun ve çıkarların, her şeye rağmen yaşamı kutsamanın verdiği bir ihanet duygusu.

Her şey rağmen, onursuz da olsa, yaşamı kutsamanın tiksindiren yüzleri.

Şimdi böyle bir tedirginlik duygusu taşıyorum kendi içimde. Kimseden emin olamıyorum sırf bu yüzden. Dahası gök gürültüleri duyulduğunda orada olabileceğimden bile kuşkuluyum.

Bu …. kuşkular tek tek tüketiyor hepimizi

Yağmur yağıyor…

Gök gürlüyor…

Birazdan yıldırımlar düşecek kentin sokaklarına…

Tarık Tufan

Psikiyatristler, Modern Mesihler

Yazı kategorisi: Tarık Tufan 5:03 pm yazan: Minik Kelebek

Bu seferki, herhangi bir şiddet sahibi gücün, hayatlarımızı kuşatma ve baskı altında tutup, yıkıcı bir uysallıkla, sonu gelmez buyruklarına boyun eğdirmelerinden farklı.

Gazetelerde yazan, televizyonlarda konuşan, dergilerde söyleşiler yapan, geniş salon toplantılarında hipnotik seminerler düzenleyen psikiyatristlerin her anlattıklarından kendime bir pay çıkarıyorum. Televizyondan gözlerimin içine baka baka, “hey camın arkasında duran adam, işte bütün bunları sana söylüyorum” dediklerini hissediyorum ve iliklerime kadar ürperiyorum.

Burada olduğumu biliyorlar. Ne yaptığımın, aklımdan neler geçtiğinin, kırılganlığımın, tek başınalığımın farkındalar ve durmaksızın toplum için, modern hayat için ne kadar tehlikeli olduğumu söylüyorlar.

Daha dün bir köşe yazısındaki tespitlerden hareketle, cinayete, uyuşturucu ve alkol kullanımına, sürekli kadınların peşinde olmaya ne kadar yatkın olabileceğimi anlamış bulunuyorum.

Hayatım boyunca plan yapamayacağımı, heyecan peşinde koşturacağımı, arzularıma yenik düşeceğimi ve sürekli tutarsızlıklar sergileyeceğimi de öğrendim. Öylesine korkunç neden-sonuç ilişkileri kuruyorlar ki bunların dışında kalabilmek imkansız.

Psikiyatristlerin, psikologların, yaşam koçlarının ve bilmem ne haltla uğraşan adamların gün geçtikçe daha hakim tepelerden halka seslenişlerde bulunmalarından nefret ediyorum. İşin kötüsü bunu bize de inandırdılar. Gecekonduda oturan ve saçlarını komşusunun boyadığı kadına da, bir tek tırnağının kırılmasını yeryüzünün en önemli olayı sayacak kadar kendine dönük kadınlara da bu duyguyu iman derecesinde aşıladılar.

Artık onlar olmadan hayatımıza devam edemeyeceğimize dair sarsılmaz bir inanç taşıyoruz. Bu çağın önderleri, popüler kimlikleri, büyücüleri, planlayıcıları psikiyatristler oldu.

İşin kötü tarafı kendime bile itiraf edemeyeceğim şekilde, bazılarının doğru söylediklerini biliyorum.

Teslim olmak niyetindeyim.

Kendimi olur olmaz şekilde sayıklarken yakalıyorum mesela. Bir filmin aynı sahnesini defalarca izlememi nasıl açıklayacağım? Roman kahramanlarının bir yerlerde yaşıyor olduklarına inanmaktan kendimi alamıyorum.

Yalnızlığın ve hüznün hastalık sayıldığı bir dünyada kendimi daha fazla gizleyemeyeceğimin farkındayım.

Burada olduğumu nasılsa biliyorlar.

Bu dünyada varolabilmek için, her sabah uyandığımda da yeni bir sebep aramak pek de normal insanlara özgü bir davranış olmasa gerek.

Teslim olmaktan başka çıkar yol kalmadı elimde. Arzu ettiğiniz renkte bir hapı hiç sorgusuz sualsiz yutmaya hazırım.

“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın” diyen adamı sevmeye devam edeceğim bilesiniz, renkli haplarınızı yutsam da.

Çünkü “hüzün öylece orta yerdedir.”

Tarık TUFAN

Biz çocukların öldüğü her yere Gazze diyoruz

Yazı kategorisi: Tarık Tufan 4:57 pm yazan: Minik Kelebek

Artık dünyanın neresinde bir çocuk ölürse orası Gazze’dir. Bir bebek bir yaşına girerken ağzında emzik değil, kurşun taşıyorsa orası Gazze’dir.

Bebeklerin uykulu gözleriyle annelerinin memelerini ararken, kor gibi yanan namluları emmeye başladıkları yerin adı Gazze’dir. Yağmur bir futbol sahasında çocuğun atacağı golleri yutmak için sırada beklerken, çocuğun çelimsiz vücudunu kurşun yağmurları yutuyorsa orası Gazze’dir.

Okula gitmek için erkenden kalkmış ve saçlarını ören annesinin parmaklarından sızan merhameti kana kana içen kız çocuğu, henüz evinden çıkmamışken damlarına düşen bir bombayla birlikte duvarların altında kalıyorsa orası Gazze’dir. Çocuk bir varilin arkasına sığınmaya çalışırken, kurşun önce saklanıp, çocuk kafasını uzattığı anda alnından sobeliyorsa orası Gazze’dir. Okulun bahçesinde ip atlayan kız çocuğu tam gökyüzüne yükselmişken, kurşunlar gri kanatlarıyla gelip kızı başka göklere kaçırıyorsa orası Gazze’dir.

Artık dünyanın neresinde bir çocuk ölürse orası Gazze’dir. Gazze, çocukların öldüğü yerlerin adıdır bundan böyle. Bir çocuk sıtmayla, tüberkülozla, yüksek ateşle ve daha bilmem hangi hastalıkla ölürse ölsün, öldüğü yer neresi olursa olsun, biz oraya Gazze diyeceğiz. Duvarların çepeçevre sardığı bir ölüm kampına dönüştürülen Gazze’de, çocuklar ölmeye devam ettiği sürece hiçbir masal tamamlanamayacak, hiçbir çocuk şarkısı melodisini bulamayacak, hiçbir oyunun sonu gelmeyecek, hiçbir top zıplamayacak, hiçbir tebeşir tahtaya yazmayacak. Çocukluk dünyasına dair hiçbir renk gerçek yüzüyle insanların gözüne görünmeyecek bundan böyle. Çocuklar eksildikçe, eksilecek herkes ve her şey…

Paul Virilio, yaşlı bir Japon dostunun kendisine şöyle söylediğini aktarıyor: “Amerikalılar’ı bağışlayamamamın nedeni Hiroşima’nın yalnızca bir savaş eylemi değil, bir deney olması.” Savaş bir gün anlaşılabilir ve belki de bütün kıyıcılığına rağmen insanlık tarihinin sayfalarından dışarıya çıkamayacak şekilde geride bırakılabilir. Pek çok savaşı kolektif zihnin geniş ve karanlık koridorlarında bıraktık.

Bir kenara not edelim; Gazze’de de artık savaş yok! Buna savaş demek bir deney halini görmezden gelmek demektir. Şöyle söylemek de mümkün artık dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan masum ve mazlum halklar üzerine girişilen bir saldırı Gazze’den ilhamla daha acımasız hale dönüşebilir. Gazze gittikçe şiddetin deney alanına dönüşüyor zira…

Tarık TUFAN

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Yazı kategorisi: Tarık Tufan 4:54 pm yazan: Minik Kelebek

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Beceriksiz adımlarla yürüyen bir kıza rastlarsanız. Sanki düşecekmiş gibi, sanki ayakları birbirine dolaşacakmış, bir yere takılacakmış gibi. Merdiven kollarını sıkı sıkı tutuyorsa. Aceleyle yürüyorsa mesela. Kalkacak son vapura, son trene yetişecekmiş gibi hızlı atıyorsa adımlarını. Yere, toprağı incitecekmiş gibi basıyorsa, yer çatlayacakmış gibi ürkek atıyorsa adımlarını. Şaşkınsa bir masaldan şehre düşmüş gibi.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Utangaç bir kız yüzüyle karşılaşırsanız, başını yerden kaldırmıyorsa. Gözlerine hüzün düşmüşse. Karanlık değmişse bakışlarına. Gece gökyüzünü seyretmekten ay ışığının izi kalmışsa yüzünde. Gözlerinden yıldızlar dökülüyorsa mesela. Nereye baktığı anlaşılmıyorsa. Her şey gözlerinde kayboluyorsa. Kirpiklerine yakamozlar takılmışsa. Gözleri denize bakan bir balıkçının gözleri gibiyse.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Genç gürültülerin arasında sessiz bir kıza rastlarsanız, kalabalığın ortasında bir sükut yürüyorsa. Tam konuşacakken dudakları titriyorsa, saklaması gereken bir sırrı taşıyormuş gibi. Bir ortaçağ bilgesinin susuşu gibiyse sessizliği. Henüz evrenin yaratılmadığı zamanlardan kalma bir sükutsa mesela. Bir Hint hikayesinin tanrısal suskunluğunu taşıyorsa.

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

Saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız. Konuşurken saçlarını savurmuyorsa. Sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını. Uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde. Yakıştırmasızca giydiklerini. Güzelliğinden utanıyorsa mesela. Yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse. Bir pardesü giyip yün bir başlık takmışsa kafasına. Ya da modası geçmiş bir şapka takıyorsa. Ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri. Ürkekse, bir başınaysa…

Bilin ki o kız, başörtülü bir kızdır.

Bilin ki, bir kez daha kaybetmişizdir.

Tarık TUFAN