07.11.08

“Gizli el” Bosna’da

Yazı kategorisi: Srebrenitsa 6:33 pm yazan: Minik Kelebek

Srebrenitsa Katliamı

Yazı kategorisi: Srebrenitsa 4:16 pm yazan: Minik Kelebek

Güllerle Düşen Kale: Srebrenitsa

Yazı kategorisi: Srebrenitsa 4:13 pm yazan: Minik Kelebek

dünya hakkını kullandı ve kaybetti
piçlere yol açın
taç koyun başlarına”

İguman Aşıkları Muhafız Alayı Kumandanı, Albay Rock

Kadim Dünya’nın nefs ve Şeytan tarafından nesebi sakatlanmış çocuğu Avrupa, kısa ömrüne rağmen gün geçtikçe daha da yaşlanıyor, hantallaşıyordu. Aldığı “eğitim” ve “aile terbiyesi” yüzünden bir hayli şımarık ve burnu büyüktü. Zaten kimi pedagoglara göre Avrupa’nın bu kadar kısa bir süre içerisinde yaşlanmasının yegâne nedeni de bu kibirden başka şey değildi. Avrupa ve ondan olan çocuklar, Dünya için fazlaca problem olmaya başlamış ve adı, ivedilikle ıslah edilmesi gereken işler listesinin tepesinde yazılıvermişti.

Peki, bu işi kim yapacaktı? Dünya’nın soylu çocukları Afrika ve Güney Amerika, işlemedikleri bir suç yüzünden sürgündeydi. Kuzey Amerika, tarihin en kalleş tecavüzüne uğramış ve “konjonktür” gereği tecavüzcüsüyle evlenmek zorunda bırakılmıştı. Asya’ysa sarhoş bir babanın uhdesinde yeni ‘aile reisi seçimleri’ne hazırlanıyordu. Bu işi yapsa yapsa Avrupa’yı çok iyi bilen; onunla sık sık mahalle maçına çıkmış; yeri geldiğinde ona yola gelmesi için bilgece öğütler vermiş; yakışıklı, güzel, genç, zeki, yetenekli ve yaşlarına göre çok olgun kimseler, yani İgumanlar yapabilirdi.

Onlar ki İgman dağlarının eteklerinde yaşarken Son Peygamber’in gelişini duyup Rabb’lerine hamd-ü senada bulunmuştu. Onlar ki, dağ taş demeden Meryem Oğlu İsa’nın müjdelediği sevgili için günlerce yürümüşlerdi. Onlar ki, Ömer-ül Faruk onları yalınayak görünce “Bundan böyle diyarınızın adı biraz sizin dilinizden, biraz bizim dilimizden olsun” demişti. Onlar ki, diyarları o günden bugüne “Bos-na – Yalınayağımız” diye anılmıştı.

***

Kısa süren fizibilite çalışmaları sonucunda harekete geçme kararı alındı. Avrupa artık yeni bir saç stiline, yeni bir şiveye, yeni bir kıyafete, yeni bir nevresim takımına, yeni bir işe, yeni bir aşka, yeni bir şiire kavuşacaktı. İgumanlar bunu nasıl yapacaklarını en baştan kararlaştırmıştılar zaten: Kutlu destanlardaki gibi, şarkıların ve marşların aydınlığında gerçekleştirilecek sabrî bir fetih ve devrim hareketi!

İki peygamberin ve bir meleğin daha Avrupa’nın bile doğmamış olduğu tarih öncesi dönemlerde yazdığı ve Itrî adlı, kalplere inşirah veren ehil bir müzisyenin bestelediği bir şarkı bu fetih ve devrim hareketinin resmi marşı olarak kabul edilmişti. Nihayet, milattan 1992 yıl sonra harekât başladı.

***

İgumanlar ilk hedef olarak Avrupa’nın son gençlik dönemlerinde şekillendirdiği çamurdan bebek Birleşmiş Milletleri seçmişti. Birleşmiş Milletlerin adı artık yemek listesinde yoktu. Sadece acil durumlar için saklanmış bir miktar kumanya Birleşmiş Milletlerin hamuruna avucunda bir damla su taşımış küçük, günahsız, iyiniyetli neferler için ayrılmıştı, o kadar. Bu çamurdan bebeğin safdışı edilmesinden sonra İgumanlar rotayı Avrupa’nın ıslak zeminine çevirdi. İngiltere namıyla maruf ailenin yüzkarası hayırsız evlat, karşısında İgumanları görünce çok şaşırdı. Hemen o bildik hin taktiklerini kurgulamaya başlasa da İgumanların yüzlerine nişanladığı tükürükten kurtulamadılar. İngiltere yoldan uzaklaştırılmıştı artık. Zamanın hiç uyumayan bir düşman olduğunun bilincindeki İgumanlar hızla güneye yöneldiler. Bu kez hedefte genç yaşta evden kaçarak hafifmeşrep bir hayata, sadece kendisine özgü mutluluk ve huzuruyla devam eden Avrupa’nın kayıp kızı Fransa vardı. Yetkin istihbarat ağıyla teçhizatlanmış İgumanlar için Fransa’yı bulmak hiç zor olmadı. Beklendiği üzere, teşrik-i mesai çok kısa sürdü. Görgü tanıkları, ifadelerinde, Fransa’nın aldığı tokat darbesi nedeniyle yerde yatarken zırladığını gördüklerini söylediler. Hedefe doğru yol alan yürüyen merdiven üzerinde hızla koşan İgumanlar sona doğru geldiklerinin farkındaydılar. Listede yer alan bir sonraki isim Avrupa’nın diğer çocuklarıyla mütemadiyen kavgalı ve yediği dayaklardan bir türlü akıllanmamasından ötürü ‘kocakafa’ lakabını alan Almanya’ydı. Zaten üç kuruşa satılan zekâsını Dünya menfaatlerine hasretmiş Almanya’nın, kuru ekmekten ziyafetler yapan İgumanların yüreği ve zekâsı karşısında yapacak fazla bir şeyi yoktu; Almanya tımarhaneye kapatıldı.

Avrupa’nın ıslahı iki buçuk yıl gibi çok kısa bir sürede tamamlanmak üzereydi ki, 1995 yazında hiç beklenmeyen bir şey oldu. İgman Dağları’nın berisinde yer alan Srebrenitza Kalesi’nde bir hareketlilik yaşandığı haberi İgumanların kulağına kadar gelmişti. Haberlere göre, Avrupa, çocuklarının başlarına geleni duymuş, İgumanların kararlılığından emin olmuş ve kendinden beklenmeyecek bir süratle kaçarak Srebrenitsa Kalesi’ne saklanmayı başarmıştı. Üstelik sürgündeki Afrika ve Güney Amerika’ya gözcülük eden Avrupa’nın gayrımeşru torunları, Kuzey Amerika’ya tecavüz eden İngiltere-İsrail yapımı robotlar ve Asya’nın alkol müptelası aile reisi de Srebrenitsa Kalesi’ne doğru yola çıkmıştı. Amaçları Avrupa’nın sonda kalan bu tek kalesinde onu canla başla savunmaktı. Fakat bir sorunları vardı ki, o da robotlardan, bir ayyaştan ve düşük rütbeli askerlerden oluşan bu orduyu kimin idare edeceğiydi. Nitekim hem hantal, hem yaşlı, hem de olan bitenden dolayı kafayı yakmak üzere olan Avrupa bu durumu idare edecek halde değildi. En fazla sembolik bir başkumandanlık verilebilirdi ona. Farkında olmadan bozguna doğru koşarayak giden bu kalabalık, nihayet, Srebrenitsa Kalesi’ne gizlice sızan ve Avrupa’nın, sapık bir ilişki neticesinde dünyaya gözlerini açmış torunu Hollanda’nın emir ve komutası altında toplanmaya karar verdi; zira zabit takımından geriye başka kimse kalmamıştı. İgumanlar, kutlu hareketlerinin son hamlesinin böylesine görkemli olacağını evvelce kestirmişlerdi zaten. Dolayısıyla Srebrenitsa Kalesi’nde toplanan ve milyarlarla ifade edilen kalabalık, korkutmak şöyle dursun, aksine bir gol sevinci müjdesi gibi neşelendirmişti onları.

İgumanlar, tetiği çekecek nihai hareket için Srebrenitsa’ya yöneldi. Çok büyük bir kalabalık orada onları bekliyordu fakat İgumanların bundan duyduğu bir kaygı yoktu. Bunun bir nişanesi olarak, sadece, en genç, en yakışıklı, en güzel, en zeki, en hareketli, en âkil; yani en sıradan 8.000 seçme İgumanın Srebrenitsa Kalesi’ne gitmesine karar verildi. Görev çok zor gibi görünse de, kendilerinden kat kat daha fazla bir ordunun karşısında bu 8.000 kişinin muzaffer olacağı ta kalem yaratıldığında tayin edilmişti.

Resmi marşları dillerinde, 8.000 gözüpek İguman Srebrenitsa Kalesi’ne taarruza geçti. Direniş çetin olacaktı ve İgumanlar da en güçlü silahlarını kullanmalıydılar. Taarruz planı belliydi: Saldırı güllerle yapılacaktı!

Önce adı Merima olan 14 yaşında bir gül goncası fırlatıldı Kale’ye; Kale derin bir yara aldı. Sonra 83 yaşındaki Admir adlı gül Srebrenitsa Kalesi’ne ulaştı; surun biri çöktü. Sonra 25 yaşındaki Emir, ondan sonra da 3 aylık Emira goncaları vurdu Kale’yi. Srebrenitsa Kalesi, 8.000 İgumanın yağdırdığı güllerden kıpkırmızı kesilmişti. Kale’nin içindekiler neye uğradıklarını şaşırmış vaziyette sadece acı çekiyorlardı. Birer birer fırlatıldı goncalar, 8.000 gül… Acı, ıstıraptı artık içerdekilere… Marşın sesi İguman dağlarında aksediyordu; her İguman onar gül goncası aldı eline bu kez, 80.000 gül… Kale’nin komutanı Hollanda’nın ciğerleri sökülüyordu sanki yerinden… İgumanlar sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, 160.000 gonca… Srebrenitsa Kalesi son kez mağrurca ayağa kalkmaya çalıştı… Fakat bilmiyorlardı ki bu defa başkaydı; çünkü bu defa güller yağıyordu Srebrenitsa’ya, güller yağıyordu Srebrenitsa’ya, güller yağıyordu Srebrenitsa’ya… ve en sonunda en güzel kokulu, en nadide, en kırmızı 250.000 gül goncası Srebrenitsa Kalesi’ni içindekilerle birlikte infilak ettirdi. Kale yerler bir olmuş, zemin güllerden kıpkırmızı bir halıya dönüşmüştü. Sadece 8.000 İguman burunları bile kanamadan 250.000 gül goncasıyla, koca Avrupa’yı ve doymaz nefsi ve kibrin Şeytan’ını Srebrenitsa Kalesi’nde dize getirmişti.

Ve İgumanlar ağlıyordu, ve İgumanlar ağlıyordu, ve İgumanlar ağlıyordu…

***

Kale’nin düşüşüyle birlikte görev tamamlanmıştı. Avrupa diye biri yoktu artık Dünya’nın çocukları arasında. Ardından, İgumanlar, Avrupa’nın mesken tuttuğu topraklara yerleştiler. Sonsuza dek kendilerine bahşedilmiş bu topraklarda gülleriyle birlikte Dünya’nın en mesud kimseleriydi artık onlar.

Geriye bir tek formaliteler kalmıştı. İhanet nedir bilmeyen, kin nedir bilmeyen, nefret nedir bilmeyen İgumanlar bir hükümet kuracak ve yeni Avrupa’nın başkentini seçeceklerdi. Dedik ya hiç anlaşmazlıkları yoktu diye… Hepsi de, kabine üyelerinin kutlu Srebrenitsa Kuşatması’nda görev almış 8.000 muzaffer İguman’dan seçilmesinde karar kılmıştı.
Bir taraftan isimler okunurken, bir taraftan da dillerden düşmeyen o marşları çalınıyordu:

-Allahuekber!

17 yaşındaki ayakkabı boyacısı Sead, Hüsnüniyet Bakanlığına getirildi.

-Allahuekber!

33 yaşındaki ev hanımı Latifa, Asalet Bakanlığına atandı.

-Allahuekber!

45 yaşındaki attar Ademir, Güllerden Sorumlu Devlet Bakanı oldu.

-Allahuekber!

Tüm kabinenin ismi tek tek okundu.

-Allahuekber!

İguman diyarına, Bosna’ya isim babalığı yapan Ömer-ül Faruk gülümsüyordu.

-Allahuekber!

Bosna’nın Fatih’i ayaktaydı, alkış tutuyordu.

-Allahuekber!

Şehitler ordusu en mutlu günlerinden birini yaşıyordu.

-Allahuekber!

Âlimler, veliler, deliler, dervişler tebrik telgrafları çekiyordu.

-Allahuekber!

Ve son olarak sıra bu kutlu diyarın, Avrupa’nın yerle bir olmasının ardından kurulan bu devletin başkentini seçmeye gelmişti. Herkes sustu. Marştan başka çıt yoktu ortalıkta…

Beklenen karar, beklenen anda geldi:

Bundan böyle bu mübarek toprakların başkenti Srebrenitsa olacaktı!

-Allahuekber!

***

Kalabalık dağılmadan önce, yaşayan son İguman dervişlerden biri, cebindeki bir kâğıdı çıkararak bu toprakların tek maddelik anayasasını okudu:

Düşmanlarımıza gelince… Onlara adaletten başkasını borçlu değiliz.”

-Velillahilhamd!

Fatih Mutlu

Srebrenitsa’da parçaları bitiştirebilmek…

Yazı kategorisi: Srebrenitsa 3:59 pm yazan: Minik Kelebek

Zor bir sorudur Srebrenitsa insanlık için… İnsanlık, küçük küçük parçalara ayrılarak, lime lime kırılıp doğranarak sonra da bir bilmece gibi toprak altına gelişigüzel saklanıvermiştir orada. İnsanlık, insanlığından geçmiştir Srebrenitza’da…

Uzun ve karanlık bir otopsi salonu gibidir Srebrenitsa’nın dağı, taşı, ormanları… Dile kolay tam 15 bin insan, üç gün içinde 9-10-11 Temmuz’da, parçalara ayrılarak toplu mezarlara gömülmüştür.(1995) Toplu mezarlar, kara bir oyuk gibi, çaresizliğe düştüğü için kapanmaktan başka çıkış göremeyen bir ağız gibi, sesi kesik ve yitiktir…

Orada taze açılmış mezarların başında, ölü parçacıklarının arasında, evladından arta kalan serçe parmak tırnaklarını bitiştirmeye çalışan kahırlı ve beli bükük bir anne… Veya çoktan toprağa karışmış ince kol parçalarının, erimiş avurt kemiklerinin, yirmilik dişleri henüz çıkmamış çenelerin, orta yerinden kırılmış köprücük kemiklerinin, bir kısmı yakılmış olsa da diğer bir kısmını bir zamanlar kendi elleriyle taradığı saç tellerinin arasında gezinen kahırlı nineler, aklı kaçmış anneler, içi korkuyu çoktan geride bırakmış kız kardeşler… Geziniyorlar. Arıyorlar. Birleştirmeye çalışıyorlar…

Zor bir soru. Sağ işaret parmağının ucundan evladını tanıyabilir misin? Sana uzatılan bir tek tırnaktan bize bir hayat hikayesi anlatabilir misin?

Tuzla Kayıp İnsanlar Bürosu’nun bir kütüphaneyi andıran soğuk rafları ve çekmecelerinin içinde yatıyor oysa kilitlenmiş, susturulmuş binlerce hayat. El fenerleri, bastonlar, saatler, evlilik cüzdanları, fotoğraflar, yüzükler, anahtarlıklar, arkasında “seni seviyorum” yazan kolyeler… Bir gün bulunmayı bekliyorlar. Tıpkı susturulmuş tanıklar gibi. Sessizce yattıkları çekmecelerin içinde, bir gün bulunup tamamlanmayı bekliyorlar… Her ölünün bir sahibi vardır. Srebrenitza’da yatanlarsa, hepimizin, tüm insanlığın!

Gülizar Teyze, “hamdolsun” diyor, “hiç olmazsa başı dışındaki bedenini tamamlayıp kabre yatırabildik kocamı”… Potaçari’deki uzun mezar tarlasında yatan oğulları, ağabeyi, yeğenleri ve henüz başı bulunmayan kocası için konuşurken, giyindiği beyaz önlüğünün üzerinde yazılı binlerce ismi sıvazlıyor avuç içleriyle… Her pazartesi günü bu beyaz önlükleri giyinip yollara diziliyorlarmış… Gelenden geçenden, kıyıdan köşeden kayıplarını soruyorlarmış. Önlüğün üzerinde binlerce isim, 9-10-11 temmuz 1995’te Sırplar tarafından götürülmüş Boşnak erkekler, bir daha haber alınamamış, bazen toplu mezarlardan geliyor kısık sesli haberleri, işte o kadar… Bir kemik, bir saç veya tırnak, kısacası bir haber geldiğinde, kalemle üstünü çiziyorlar önlükteki isimlerin. “Adem Ademoviç” mesela, kol kemikleri bulunduğu için önlüklerdeki isminin üstü çizilip, Potoçari’de kendisi için açılmış kabre, gönül rahatlığıyla defnediliyor… Benimle aynı yaştaki bu mezar taşına sarılıyorum: “Merhaba Adem, canım kardeşim, bizi affet, seni parçalara ayırdıklarında, biz çok uzaklardaydık, bizi affet…”

Srebrenitsa’da uzak ve yakın birbirine karışıyor zaten. Tıpkı yerin altı ile üstünün de birbirine karıştığı gibi. Gülizar Teyze annemle akran. On beş yıl önce gerçekleşmiş katliamdan sonra, şimdi uzayıp giden bir şehitliğin guya hayatta kalmış bir tanığı gibi. Bir hayalet gibi. Hayata asılı kalmış, evladı ve yakınları kesilirken, yanlışlıkla hayatta unutulmuş bir parça gibi. Teyelle dikili gibi yaşantımıza Gülizar Teyze, eğreti, uzak mı yakın mı, var mı yok mu bellisiz. “Türklerin geldiğini duyunca koşup geldik Şehitliğe” diyor. Bizler mermer lahitin üstünde namaz kılarken, küçük toparlak elleriyle önümüze seccadeler sermeye çalışıyor. Yumuk yumuk gözleri, pespembe yanakları, hem gülerken hem de ağlarken kırış kırış olan göz kenarları var. “Gülleri sularım, kabirleri gezerim, Yasin okurum, gelene gidene göz kulak olurum” diyor. Potaçari Şehitliği, fıskiyelerinden akan suya rağmen, suya hasret gibi bakıyor gözlerimizin içine. Uzun upuzun bir mezaristan… Her temmuz ayında, yeni bulunan parçacıklar, törenle defnediliyor bu şehitliğe… Sıra sıra dizilmiş defni bekleyen tabutlar aldatmasın sizi, çoğunun içinde ya bir parmak parçası ya da kafa derisinden arta kalmış saç yumakları var.
Gerisi?
Gerisini tamamlamak size düşer, insanlığınıza bakar, hayal gücünüze kalır, sabrınızı sınar.
Gerisi size kalmıştır Srebrenitsa’nın…

Parçası sizdedir, on binlerce katliam masumunun… Şimdi buradan, yani birkaç kırık kemik, birkaç eski fotoğraftan başlayarak gövdeyi tamamlamak elbette yürek ister. Yürek ve iman işidir gövdeyi bütünlemek…
Şüphesiz ki bu; ümmetin işidir, yani geride kalanların, bizlerin.

Yani parçaları bütünlemek ve her bir parça bulunduğunda, tıpkı kendi vücudunuzdan bir parçayı yeniden bulmuş gibi: PARÇASI BENDEN! Diye bağırabilmek. Ve ölüleri unutmamak, niçin öldürüldüklerini hatırda tutarak, hayatın içinde sabırla yürümeye devam etmek… Hayatı yeniden ve yeniden kurmaya çalışarak. Onurla. İşte bu sadece Bosna’nın veya Srebrenitza’nın değil. Hepimizin hayat hikayesidir; parçaları bütünlemek…

Sibel Eraslan