Kategori Arşivleri: Şiirler

Ağlayabilir miyim gönlüm

Ağlayabilir miyim gönlüm?
Müsaadenle..
Şöyle katıla katıla şimşekli bir gökyüzü gibi…
Günaha batan tüm kirliliğin ile…
Ağlayabilir miyim?

İzin ver lütfen…
Şöyle inceden yağan yağmur masumiyeti gibi…
Öylesine ama ölesiye…
Bu can çıkana kadar bedenden…

Nefsimin nefesi kesilesiye…
Pembe güller mor menekşelere düşesiye…
Sol yanımın ateşi yükselesiye kadar…
Kendi omzumda kimseciklere yük olmadan,
Ağlayabilir miyim?

Şemsiyem önümde gökyüzünün ağlama isteklerime mukabele etmesini beklerken,
Karşımda duran ihtiyar dağın ardındaki gün boyu tebessüm eden güneşi kaçırmış gibi…
Dizlerimin bağını çözen sahtelikleri anlatırken kalem kırmış gibi…
Yabancılar içerisinde bulunan tek dostu terk etmiş gibi…

İç çeke çeke…
Düşürebilir miyim küskün damlaları elime…
Sonra da hiç ağlamamış gibi,
Hiç hissetmemiş gibi acizliğimi…
“Bir şeyim yok”larla tekrar katılabilir miyim?
Ağlamayı bile çok gören kendi kalabalığıma,
Ve…
“Bu son” diyecek kadar vefasız olabilir miyim?
Gözyaşlarıma…

Hümeyra Özdemir

korkuyorum

Yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun…
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun…
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun…
İşte, bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun…

William Shakespeare

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? (Zümer, 9)

Olmaz ya… Tabii… Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse “cehâlet” denilen yüz karasından
Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.
Kafi mi değil, yoksa bu son ders-i felâket?
Son ders-i felâket neye mâl oldu? Düşünsen:
Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!
Son-ders-i felâket ne demektir? Şu demektir:
Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!
Zirâ, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz;
Zirâ, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz!

Coşkun, koca bir sel gibi, dâim beşeriyyet,
Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet.
Dağlar, uçurumlar, ona yol vermemek ister…
Lakin o, ne yüksek, ne de alçak demez örter!
Akvâm o büyük nehre katılmış birer ırmak…
Elbet katılır… Hangisi ister geri kalmak?
Bizler ki bu müthiş, bu muazzam cereyanla
Uğraşmaktayız… Bak, ne kadar çılgınız anla!
Uğraş bakalım, yoksa işin, hey gidi şaşkın!
Kurşun gibi sür atli, denizler gibi taşkın
Bir çağlayanın menba-i dehhâşına doğru
Tırmanmaya benzer, yüzerek, başka değil bu!
Ey katre-i âvâre, bu cûşun, bu hurûşun
Âhengine uymazsan, emin ol, boğulursun!

Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık,
Silkin de muhitindeki zulmetleri yak, yık!
Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;
Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır!
Eyvâh! Bu zilletlere sensin yine illet…
Ey derd-i cehâlet, sana düşmekte bu millet,
Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne nâmûs!
Ey sîne-i İslâm a çöken kapkara kâbûs,
Ey hasm-i hakîkî, seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkartan el!

Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
İslam ı da “batsın!” diye tutmuş yediyorsun!
Allah tan utan! Bâri bırak dîni elinden…
Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!
Lâkin, ne demek bizleri Allah ile iskât?
Allah tan utanmak da olur, ilim ile… Heyhât!

Mehmet Akif Ersoy
Safahat, Üçüncü kitap – Sahife: 217

sadece oku

Aç gözlerini ve sadece okumayı dene. Usanmadan, sıkılmadan, yılmadan sadece oku.
Alemi oku.
Hayatı oku.
Al kitabı eline, gerekirse hiç bırakma.
Sarıl kitaba sadece oku.
Okudukça anlayacaksın sana en luzumlu şeyin okumak olduğunu.

Sonra…

Sonra düşün. Sadece düşünmeyi dene.

Düşünebildiğin kadar düşün…
Hayatı düşün…
Düşündükçe düşün.
Hatta düş bahçelerinde bir gezintiye çık.
Belki düşlerin gerçek olur?…

Kainat kitabını düşün.
Ve hatta alemin sayfalarında bir gezintiye çık.
Kainat, beyninden kat kat büyük ama beynin onu kapsayacak kadar geniş bir kabiliyete mazhar.
Neler okumuştun?
Okuduklarını düşün.

Düşündükleri ise görmeye çalış ve hisset.

Sonra düşündüklerini yaz…
Bakalım sayfalar, mürekkepler düşüncelerini içine alacak kadar yeterli olacak mı?
Bil ki bundan mürekkep de, kağıt da hoşnut olacaktır.
‘Korkmadan yaz.
Yazmaktan korkma…’

Ve paylaş…
Sadece paylaşmayı dene…

Yazdıklarını paylaş insanlarla.
Olur ya birinin aklına kalbine manevi bir yol açmaya vesile olursun.
Olur ya, birinin ruhuna bir huzur damlası sepersin.
Belki bir kapı açarsın huzur iklimine doğru.
Ne dersin olamaz mı?
Belki bu sayede yıkılmayan duvarları yıkarsın!
Taş kalplileri yumuşatırsın.
Söylesene bundan büyük bir mutluluk duymazmısın?
Duyarsın elbette, duyarsın…

Bir de sadece gülümsemeyi dene.
Denemekten korkma.
Küçük bir tebessüm kondur sevdiklerinin kalbine.
Sakın esirgeme onlardan sevgi dolu bir gülümsemeyi…

Ve son…
En son mütevazi ol.
En güzel bir sona erişmek için mütevazi ol.

Oku…

Yaz…

Paylaş…

Şükret…

Zikret…

Sade yaşa hayatı
Sadece hayırlı yaşamayı iste dualarında.

İstemekten korkma!

Sonsuz merhamet sahibine sığın.
Bil ki, Ona sığınan, inanan, dayanan her iki cihanın en mesut ve bahtiyarıdır.

Sadece ona sığın.

Sadece ondan iste.

Her işin başında onun ismini an.

Ve bil ki, her yolun sonu Ona çıkar.

Sadece Ona…

Fatma Altuner

sor beni

İnsanı İnsan Yapan İmanıma Bismillah…

Beni Asırlara Muhtar Yapan Davama Bismillah…

Ölümsüzlüğümün İlahi Fermanı, Ruhumun Gıdası Vahiyden,
Nur Dağının Eteklerinden Süzülen Gözyaşımdan Sor Beni…
Sevrin Yamaçlarındaki Taşlara Dökülen Terimden Sor Beni…
Kabenin Azametinin Önünde Edebinden Boyunu Uzatamamış Revaklardan Sor Beni…
Hicaz Demiryolunun Medine İstasyonundaki Raylarına Sarılmış Keçelerinden Sor Beni…
Mahzun Ayasofyanın Üç Tekbirli Mihrabından Sor Beni…
Sakaryanın Sırtına Vurulmuş Mühründen Sor Beni…
Asırlarca Kimsenin Göremediği Ninemin Al Yazma Altındaki Telinden Sor Beni…

Ben Doğmadan Semerkantta, Buharada Duam Yapılmış,
Dedem Korkut Elindeki Kopuzdan Hoca Ahmet Yesevi Dilinden Türküm Yazılmış…
Bakma Şimdi Camilerimin Boş Kaldığına,
Fıratın Suyunda Abdestimi Alır, Namazımı Tuna Kıyılarında Kılardım.
Her Girdiğim Şehri Yanık Sesimle Süsler,
Her Aştığım Dağın Zirvelerinde Habeşli Bilal Olur Çınlatırdım Gökleri…
Kah Çelebi Hasan Olup Kanatlanırdım Göklere…
Kah Hacıbayram Olup Secdelerde Yükselirdim Miraca…

Efendi Olmak İçin Değil…
İki Cihan Efendisine Bende Olmak İçin Tükettiğim Ömrümden Sor Beni…
Sor Ki Kazancım Rıza Olsun… Tahtlar Taçlar Değil…
Maide Suresinin 54. Ayetinden Sor Beni…
Sor Ki Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın Ruhu Dinlensin…

Asırlara Sığmayan Yorgunluğumu Dede Efendinin Gülnihalinde,
Itrinin Tekbirinde Dindirdim Asırlarca…
İmam Buhari Işık Oldu Yürüdüm. Susadıkça Yunusun Mısralarını İçtim.
Acıkınca Mevlananın Aşk Sofrasına Oturdum.
Kah Kal’a Oldum Savundum Adaleti…
Kah Türbe Oldum Ölümü Öldürüp Yeşerttim Ümitleri…
Düşmanımın Bile Çekinmeden Oturduğu Sofralarıma Sor Beni…
Yüreğimde Pişen Tarhanaya, Ayran Aşına Sor Beni…
Arkadan Vuranlara Bile, Misafirse Dokunulmaz Diyen Töreme Sor Beni…
Kardeşlerime Nasıl Ağabey Olduğumu,
Yaban El Değmesin Diye Medine Müdafaasında Canımı Nasıl Verdiğimi Bilen Çöllere Sor Beni…
Dahası Kardeşi Kardeşe Düşürten İngiliz Lavrensden Sor Beni…

Hürriyet Mi Dedin?
Asırlardır Şehirlerimde Hürce Yaşayan Kiliselerden, Havralardan Sor Beni…
Her Renk Rengim, Her Dil Dilim Olmuş…
Irkçılığın Giremediği Yüreğim Ben…
Alınıp Gücenmesinler Diye Her Irk Irkım Olmuş…

Kim Olduğumu Merak Ediyorsan Kafkas Kartalı Şeyh Şamilden,
Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyübiden Sor Beni…
Barış İçin Deyip Savaşlarda Çoluk Çocuk Kadın İhtiyar Demeden Öldürenler Anlayamazlar Beni…
Var Git Çanakkaleden… Anzak Askerden Sor Beni…

Beni Terörist, Potansiyel Suçlu Diye Yoketmek İsteyenler Bilmez…
Onlar Zevk İçin Öldürürler.. Bense Diriltmekten Zevk Alırım…
Onların En Haklı Savaşları Bile Ölmemek İçin Öldürmektir..
Bense Savaşlarda Öldürmemek İçin Ölürüm…
Şehitlerimi Ağırlayan Topraktan Sor Beni…
Her Adımda Barış İçin Yaşayan İnancımdaki Selam’a Sor Beni…
Kadını Bir Meta Gibi Kullanan Feministlere Değil
Evlerimizin Hakanı Ayşelere Sor Beni…
Kendi Hakkından Başka Hak Tanımayan Özgürlükçülere Değil,
Yaradılanı Severiz Yaradandan Ötürü Diyen Yunuslara Sor Beni…
Beni Sarhoş Edip Mağlup Edeceğini Sananlara Değil..
Gece Yarılarında Yüreğindeki Tevbeleriyle Af Güneşini Bekleyen Meyhanelerdeki Bişr-İ Hafilere Sor Beni…
Gençliğimi Elimden Almaya Kalkışanlara Değil..
Nefsini Rabbine Adamış Nazenin Genç Hafızlara Sor Beni…
İlmi Bir Sulta Yapanlara Değil..
İlmi, İrfan Yapacak Hür Düşünceli Gençlere Sor Beni…
Artık Uyuyorlar Diye Sevinen Düşmanlarıma Değil..
Seherlerde Uyanık Zakirlere Sor Beni…
Beni Taklidi İmanın Tehlikelerine Atanlara Değil..
Tahkiki İman İçin Çırpınanlara Sor Beni…
Mağlubiyetimi Zafer Sayanlara Değil.. Uhud’a Sor Beni…
Uhud’da Hala Yaşayan Hamza’ya.. Mus’ab’a Sor Beni…

Beni Daha Da Merak Ediyorsan, Sevgilinin “İnanıyorsanız En Güçlü Sizsiniz” Fermanına Sor Beni…
Beni “Hadi Canım Sende, Geçti O Günler” Diyenlere Değil,
Zor Da Olsa Nasıl Kalktığımı, Düştüğüm Yerlerden Sor Beni…

Sor Beni…
Öldüm Zannedip Keyflenenler Bilsin Ki;
Vakit Saat Gelince,
Terörist Değil Amma Bir Fatih Çıkar Genç Mi Genç…
Beni De Kurtarır Senide…

Haşim Akten

uyanma-vakti-gelmedi-mi-ey-musluman

Sen de başkaları gibi, onlar gibi yapsana…

Çıkıp dolaş mesela…

Gez, modernizmin mâbedlerinde, alışveriş merkezlerinde…

Maskeni takmadan çıkma evden ve maskesiz karışma sosyal hayata…

Marka giyin, şık ve bakımlı ol…

Traşın ‘sinekkaydı’ olmalı ille de…

Önemli işler kovaladığının alâmeti olan klas çantanı almayı da unutma…

Sahi ruh hâlin nasıl bu aralar?

Tedirgin?

Fazla hassas?

Ürkek?

Mahcup?

Hangisi?

Yoksa hepsi mi?

Galiba en çok ‘tedirgin’…

Bir baltaya sap olamamışlık da var…

Üstelik sakallı!

Sana mı kaldı sakal bırakmak!?

Hem daha yaşın çok genç!

Yaşlanınca…

Bir türlü terk edemediğin dünya seni terk edip gidince…

Kariyer, başarı artık sana göz kırpmadığında…

Ne istersen yaparsın o zaman…

Kimse karışmaz sana…

Kimse umursamaz seni…

Belki bir ömür boyu sırtında değil yüreğinde taşıdığın evlatların ara sıra ziyaretine gelirler…

Torun eğlendirmekle televizyon seyretmek arasında sıkışarak durağanlaşan hayatın, nezâketen fikrini soran yakınlarının zorlama ilgileriyle renklenir…

Ama çevrene yük olduğun düşüncesi ve insanların seni idâre ettikleri vehmi bir türlü bırakmaz yakanı…

İşte o demlerde alıcı gözlerin mütecessis nazarları yönelmez üzerine…

Sakal da bırakırsın, câmiye de gidersin…

Kimse ne yaptığınla ve niye yaptığınla ilgilenmez…

Hayatın merkezinde değilsindir artık…

Dünya uzun bir süredir senin değil, başkalarının etrafında dönüyordur…

Damarlarından kanın, bileğinden gücün çekilir…

Zaman, kayıp gider titrek ellerinin arasından…

Kalabalıklar içinde de alabildiğine yalnızsındır…

Ruhun her dâim yakıcı bir daüssılanın pençesinde kıvranır durur…

‘Dokunsalar ağlayacak’ kıvamında hissîleşir, havadan nem kapacak kadar hassaslaşırsın…

Mâzînin yaşanmışlığı ve geri getirilemezliği bir kor gibi oturur sînene…

İşte o zaman yap ne istersen…

Kimse karışmaz sana…

Kimse umursamaz seni…

Ama ya şimdi…

Şimdi kâm al dünyadan…

Senden başarı bekleyen, senden kariyer bekleyen, başarıya ve kariyere aç türdeşlerinin arasına karış ve rol yap yapabildiğin kadar…

Modern putları gücendirme…

Yalancı merâsimlere katıl tüm enerjinle…

Güçlü ol, atletik ol, sağlıklı ol, sosyal ol, neşeli ol…

Herkesle tanış, herkesle kaynaş, aktif ve girişken ol…

Nüfuzun olsun…

Görenler, “Ne kadar da çevresi geniş” desinler…

İş bitirici ol ki, değerin olsun…

Mala mülke, paraya ve güce yalnız ehl-i dünyanın perestiş ettiğini zannetme…

“Parasız adamın gereksiz adam olduğunu” aklından çıkarma…

Uyanık ol, gözü açık ol; ‘bu devirde kimseye güvenilmeyeceğini’ unutma…

İşine sahip ol; çalıştığın yerin kurallarına uy; problem çıkarma…

Faizin haram olup olmadığına kafa yoracağına ‘ekonominin kendine göre kuralları olduğunu’ düşün ve önüne bak; eski köye yeni âdet getirme…

Dinî meselelere fazla dalıp zihnini gereksiz yere yorma…

Dinin insan için olduğunu unutma…

Merkezde insanın olduğunu, dinin insan mutluluğunu temin için vâz edildiğini bil ve işine bak…

Öyle çok kitap okuyup da dimağını bulandırma…

Okuyacaksan da ‘bestseller’ oku…

İlme talip olup kafayı yiyeceğine, genel kültüre sahip ol ki, fiyakan olsun…

Kim demiş “Din, hayatın her ünitesine müdâhildir” diye…

Dinin devletle mevletle işi olmayacağını iyi anla…

Dinin devlet talebi olduğunu söyleyenlere, Kur’an’da devlet kelimesinin kaç kez geçtiğini sormayı ihmal etme…

Sen sen ol, dindarlığı abartma…

Her âlimin söylediğine de kulak verme…

Sana ne Mustafa Sabri Efendi’den, Zâhid el-Kevserî’den, Bediüzzaman’dan…

Sen Mevlânâ’ya, Yunus Emre’ye, daha doğrusu onlara nisbet edilen insan merkezli din anlayışına kulak ver…

Demokrasiden geri dönüş olmadığını benliğine iyice yedir…

Cenneti Müslümanların tekeline alanlara da aldırma…

Kim Allah’ın Cennet’ine tahdit getirebilir ki!

İnsan hakları, serbest piyasa, liberal ekonomi, kadın hakları, kadınların sosyalleşmesi gibi değerlerin müslümanın yitik malı olduğunu iyi belle…

Her dâim barış ve kardeşlik türküleri söyle…

Cihadın kılıçla değil, kalemle olduğunu kavra…

Dinin güzel ahlâktan ibaret olduğunu ıskalayanlara sırtını dön…

“İlkeli olalım; özden uzaklaşmayalım” söylemi üzerinden müslümanları pasifize edenlere karşı müteyakkız ol…

Gelişme, terakki denilince kırmızı görmüş boğaya dönen câhil ve yobazların oyununa gelme…

Batı’nın ilim ve teknolojisini al; ahlâkına bulaşma…

“Yahu bu nasıl olabilir ki; Batı odun değil ki, keserle teknolojisini ve moral değerlerini ayırabilelim!” diyen nâdânları, cehâletleriyle baş başa bırak…

Bu tiplerden uzak dur…

Çağa ayak uydur…

Kitaba uyamadığında kitabına uydur…

İşine bak…

Önüne bak…

Modern dünya kollarını açmış seni bekliyor…

Ne duruyorsun!?

Murat Türker
Karakalem dergisi

tas gazeli

I.

Taş taş değil bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Bir katılıktır dinamit söker mi yürekleri
Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin

Kazmayı kayalara değil kalplere vur ey
Ferhat niçindir kırdığın bunca taş senin

Anne seninle bağrın döğer gider mi acı
Hanidir Ferhad’dan aldığın ders taş senin

Sen de mi taşla bir oldun ey sevgili
İşitmez oldun beni kalbin taşdan taş senin

Ölüm sendendir bana nedir taşlamak beni
Bana güldür çiçektir attığın her taş senin

Gözünü dikme taşa işte parça parçadır
Şimşektir bir bakışın dayanır mı taş senin

Deprem değildir dağı ve beni sarsan
Bir bakışın komaz taş üstünde taş senin

Niçin çıktın dağlara evren çöl oldu leyla
Topuğun öpmek için toz oldu dağ taş senin

II.

Taş taş değil bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Ülkendir taş ve beton bu yanlışkent
Her gün bir yanın biraz daha taş senin

Taş alanlarıdır taş insanları taşır bir
Nereye gelsen ey aşk karşında bu taş senin

Uygarlık taşla taşımak çağlar üzre
Kolların bu denli güçlü müdür senin

Bir taş devridir ama bağışla beni
Niçin bunca geldim üstüne ey taş senin

Bir İbrahim bıçağı ikiye biçer taşı
Sevgili nasıl kırdı kutlu dişin taş senin

Ölüm bir kasırgadır çevirir seni beni
Nedir kucağında kocaman taş senin

III.

Bir bir yürürlükten kaldırılıp çürümüş devrimleri
En gürbüz bir devrimi dikmek yerine taş senin

Nereye koysam seni söyle ey yüreğim
Bir gün beni ele verir bu güçlü atış senin

Osman Sarı

cehennem

elin yemin midir? gözün ateş

ı.
düşünü uğrak merakıma bağışla
elin yeminse gözünde ateş
bu gün hangi İsmail oldun ey acı!

uzlet; dalgın kanatlarına umut diye türkülerde
kaç derviş dergahına ulaştı sürgün bir umudun
gözlerinin sürmesini çek marifet çizgisine
ihanetleri büyüten nokta kadar feryat
ey acı bir nebze ölmek kadar uzak
bak bana diyarım terk ve ben sahih
rüyalarımı yitirmişken içimde
bul beni yattığın bıçak dilimde

cevapsız sorularımı buğulu camlara yazdım
ardından bakan ellere el, kendi yurdunda gurbetim
uzak gibi yakın gibi ihanetleri yansımış soruya düşken
gelmek için nereden düşmek gerek
görmek için nasıl duymak

ey acı İsmail’in yeminiydi gözlerindeki ateş
seyrine bir ışık kadar uzak yol
süzülür kayan yıldızda
süzülür intizarın muştusunda
karanlık bir yüz

ey acı! vehminin gölgesi çığlığıma
intikam diye kondururken sesi
kaç yıldız bırakır kök dalıma
kaçı fırtına nefes, suya can olur

içimde sürgüne giden yol özüme mal
sür beni kahır dolu neferim
dilekler dilemek kadar naifim

ıı.

sen hangi İsmail oldun ey acı…

düşünü uğrak merakıma bağışla
elin yeminse gözünde ateş
bu gün hangi İsmail oldun ey acı!

bir arası ayaz ve de cehennem
korkusu düşer adı doğu olan tarafıma
ekmesiz ve çıplak
yalın ayak dik tepelerde
haykırdığım da sensin
özlediğim de
içime batır kılıncını
kirpiklerinde ezelsin
dilimde sükût

nabızlarımı yoklar seherin kuşları
konunca perdeme bir asi rüzgar
rıhtımdan uzaklaşan gemi taşır beni

bedenim dünyadır oysaki ruhum
levhi mahfuz ezberinde
dilimde değil kalbimde ağrı
hangi sürgünü yaşadım bil artık
ey acı
ismail’in boynundaki ter gibi
dökülürken toprağa
aslıma döndüm ey acı
çamur oldum

kilden ve dumandandım aşk bağında
soluklanan resimlerimi duvara asarken
en çok gece melâlim kavisledi kalbimi
rüyamda bir iblisin son serzenişi

kavi sözler döküldü bağrımdan
ey yâr adı yâr dili yâr
kokusu yâr olan
acı kadar ezber olan
gerçek kadar acı olan
gizleniş

aşikâr tanı sesinde son çığlığı gecenin
dökülür naif sitemine acının
şiirin en karanlık cümlesine
bir şair kan aldırır
sükûtun çığlığında.

Bilal Can
Sayha dergi

tulipe

Sen beni;
Kış ile yaz arasında
Çok ile az arasında
Nağme ile saz arasında
Öyle zor bir yerde bıraktın…

Sen beni;
Git ile gel arasında
Ver ile al arasında
Geniş ile dar arasında
Öyle zor bir yerde bıraktın…

Sen beni;
Hayır ile evet arasında
Sonuç ile sebep arasında
Ok ile hedef arasında
Öyle zor bir yerde bıraktın…

Sen beni;
Gündüz ile gece arasında
Cümle ile hece arasında
Cevap ile bilmece arasında
Öyle zor bir yerde bıraktın…

Sen beni;
Ayak ile baş arasında
Göz ile yaş arasında
İki kara kaş arasında
Öyle zor bir yerde bıraktın…

Sen beni;
Ekim ile kasım arasında
Sevincin ile yasım arasında
Şansın ile şansım arasında
Öyle zor bir yerde bıraktın…

Sen beni;
Şaka ile gerçek arasında
Sevgi ile nefret arasında
Ölüm ile kalım arasında
Sendeki ışık ile bendeki karanlık arasında..
Öyle zor bir yerde bıraktın…

Eser Tunay

simsek

 

Gökyüzü parçalara ayrıldığında
Gün devrilir güneş batar
Bir yangın yerine döner yeryüzü
Zaman gerçekliğini kaybeder
Ve insan şaşkın şaşkın şöyle der
Ne oluyor?
Yeni bir mevsim yaşanacak nefislerde
Saçlarımdaki dünya tutuşturulmuş
Hiçbir perde saklayamaz artık bizi
Sicilimiz verilince elimize
Eteklerimiz tutuşur
Dualar dolan avuçlarımıza yığılır ümitler
Çaresiz yalnızız
Ana baba çoluk çocuk gelmez akıllara
Açılır o zaman kalbimizde kocaman
bir yara
Son gelip çatmadan
Yakıcı bir ateşin olduğunu
hatırlamış mıydık dünyada
Şimdi her şey nafile
Bak iyi bak yok oldu realite
Aldandı akıl teslim olmamıştı hakikate
Dünya ah dünya neye elimizi attıysak
karanlık
O gün kıpırtısız duracak insan
Allah’ın önünde

İnşikak

Her şey bu kadar bir yolcu gibi anılar
Yalnızız biçare
Tüm zamanları durduran renk
Yüzümde kuğuların sakinliği
Ölüm öptüğünde gözlerimizden
Kafile kafile yürüyeceğiz mahşer yerine
Lekeli bir ömrün hesabını vermeye

İnşikak

Yorgun yürekler
Korku dolu kalpler
Geçmiş gelecek iç içe
İki dünya kardeştirler

İnşikak

Bir ilahi değişim
Yaprakları dökülür dünyanın
Gölgeden ihtişamlar yerle bir olur
Küflü kâfir bakışların hesabı sorulur
Ve pişmanlık dolu eller kavrar boşluğu

İnşikak

Mü’mince hüzünler yorgun özlemler
Rabbine dönmenin sevincindeler
Allah anıldığı zaman kalpleri titrerler
Zaman ne de çabuk geçmiş
Yüreğime oturan ayetler
“aynel yakin”
Tek tek gözümün önündeler

İnşikak

Sahte tanrıların saltanatı yıkılacak
Allah’tan başka her şey yok olacak

İnşikak

Dağılmış kolum kanadım
Ve son nefesin benimle tekrar buluşacak
“vel ba’su ba’del mevt”
Susuz dudaklarımla
Kalbimde Allahın gölgesi umuduyla
Mahşere selam olsun…

Bünyamin Doğruer