04.27.08

Su Damlalarının Güzelliği…

Yazı kategorisi: Senai Demirci 6:22 pm yazan: Minik Kelebek

Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bunlardan yüz çevirerek üzerlerinde (düşünmeden) geçer giderler” (Yusuf,105)

Her suret Seni göstermeye bahanedir.
Her ayinede görünen Senden nişanedir…
 

Her zerre ‘Bir’liğini açıkça seslendirmektedir.
Her varlık kudretini ayan beyan dillendirmektedir.
Öyle şiddetli görünüyorsun ki, ışığın gözü kamaşıp Seni perdelemektedir…

Öyle Zahirsin ki,kimse gözünü Senden ayıramadığı için Seni fark edememektedir.
Sen kudret ve rahmet eserlerini görünür kılmasan, aklımın ayağı dolaşır.
Sen güzel isimlerini aşikar etmesen, ruhum karanlıkta kalır…

Görünenler Senin görünmek dilemenle görünür; görünenlerin sırrını aç bana.
Görünenler Senin göstermenle görünür; eşyanın hakikatını göster bana…

Senden başkası tanık olmaya değmiyor; zuhuruna tanık olanlardan eyle beni.
Seni anlatan kelimeler hiç bitmiyor; ayetlerine şahit yaz beni.
Gözlerim Seni görmeye yetmiyor; kalbimde görünür eyle kendini…

Senai Demirci

Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik” (Kaf Suresi, 9)

04.21.08

Her çiçeğe bin melek bakışı borçlusun

Yazı kategorisi: Senai Demirci 6:08 pm yazan: Minik Kelebek

Her bahar yaşıyorum bu acemiliği. Her bahar ayağım dolanıyor, başım dönüyor, bakışım çatallanıyor, ellerim terliyor. Acemiyim bu bahar yine. Ustaca karşılayamıyorum baharı. Tecrübemi konuşturamıyorum bi’türlü. Oysa, ustalaşmış olmalıydım. Acemi bir bahar karşılayıcısı olmak için mazeretim kalmamış olmalı. Kırbeşinci baharım bu. Kırkbeşinci olmasına kırkbeşinci ama adı üzerinde bu bahar ilkbahar. Hep “ilk” var başında “bahar”ın. “İlk” defa görüyorum bembeyaz coşkuyla köpüklenen denizler gibi hayata koşan ağaçları. İlk defa farkediyorum terütaze sevinçlerle varlığa uç veren lâleleri, papatyaları, menekşeleri. Pencere önüme kadar taşmış bir bahar karşılıyor beni. Kaçsam da yol kenarlarında yakalıyor beni gelincikler. Kızım bir kırçiçeği koparıp uzatıyor elime. Sadece çiçeklerin isimlerini saymaya boş vaktim oluyor. Lâle, sümbül, frezya.. Sarısı var! Eflatunu var! Kızılı da! Ah bir de kokuları! Mor salkımlar ise selam vermeden geçiyorum diye rayihalarıyla uzanıyorlar burnumun dibine kadar. Bu arada erguvanları da kaçırmamalı. Bir fıskiyeden fırlar gibi ağacın her yanına sarılan, budakları beklemeden, hiç nazlanmadan patlayıp duran o efsûnlu renkleri. Güllerin başında ise bir ömür beklemeli sanki. Yaprak yaprak güzellik dermeli. Bir de ıhlamurlar kokmaya başlarsa, ne ederim ben? İşim başımdan aşkın benim. Hangi çiçeğe, hangi ağaca, hangi kokuya, hangi renge tutunup da kalayım? Hangi güzelliğin yüzüne asılıp da durayım?

Etrafımda her an hep yeni renkte hep yeni kokularda sürüp giden bir şehrâyin var. O kadar çok ki seyredilecek, üzerinde durup tefekkür edilecek yaratılış! Hakkını veremediğime yanıyorum baharın. Hep alacaklı kalıyor benden bahar. Onca güzelliğe bakış borçlanıyorum her defasında. Yanından bir göz ucu bakışıyla geçiyorum sadece. Tek bir lâleyi bile bir bahar boyu seyretmeye değer diyor dostlar. “Kırkbeşinci baharının ihtisasını lâleler üzerinde yap! Ama o kırmızısının tonunu ne bayrağa, ne bordoya ne pembeye benzettiğin renkteki o lâleye ayır vaktini. Altı yaprakla açıp da, sonra yapraklarını bir bir döküşündeki hüznü de seyret. Bir ömür yeter sana bu sevinç, bu hüzün.”

“İyi de papatyaların gönlü kalmaz mı?” diyorum içimden. “Ya kasımpatılara nasıl yetişeyim?” “Menekşeleri ıskalamaya gönlüm hiç razı değil!” Bu kırkbeşinci baharı, hiç kimsenin uğramadığı bir kırda, hiç kimsenin özenerek dikmediği, hiç kimsenin de bile isteye seyretmeye tenezzül etmediği bildiğim en güzel kırmızıyı, en ince yüzde ağırlayan o gelinciklerle sarmaş dolaş geçirmeye de razıyım. Ancak belki o zaman, bu baharın hakkını verdim diye kocaman bir “Oh!” çekerim. “Galiba,” demişti Ali ağabey uzun bahar yolculuğumuzda “çiçeklerin kelebeği de gelincikler!” Kelebekler var bir de… Onlar ki sanki çiçeklerin suskun güzelliğine, kırların yalnız tazeliğine bir karşılık vermek üzere uçuyorlar, uçuyorlar. Kıpkızıl gelincikler, incecik yapraklarıyla nasıl yeşile sarıya boyalı kırların tazeliği üzerinde bir mühür gibi dikkat çekiyorsa, kelebekler de öyle! Nazenin hareketleriyle bak(amay)ışımızı dürtüp göz göz gezdiriyorlar o güzellerin yüzlerinde. Yoksa, bu baharı kelebeklere mi ayırsam?

Peki ya kuş sesleri? Kime nasıl açıklarım ben, kırkbeşinci baharında bile kuş seslerini birbirinden ayırd edemediğimi? Utanmam mı bu sağırlıkla? Kuşlar ki, çiçeklerin suskun güzelliğini sesten bayraklar gibi taşıyorlar, gönlün kapısı kulaklara taşırıyorlar? Kuş sesleri ki, bir gülün son yaprağını saran sesten bir yaprak daha örüyorlar! Dinlemeye vaktim yok! Telaşla geçiyorum aralarından! Seherlerde yarı uykulu, öğlelerde başka şeylere kulak kesilmiş halde, o bahar bestelerini kırkbeşinci defa daha kaçırıyorum, ıskalıyorum, yok sayıyorum.
Olmadı işte bak! Yine olmadı! Olmayacak! Bunca güzelliğe bir değil bin bakış borçlanarak gidiyorum. Bunca inceliğe minnet duymadan koştukça koşuyorum. Nereye gidiyorum?
Galiba, ilk defa! İlk defa bu kadar susayarak ve acıkarak bakışsız bıraktığım bunca güzelliğin hak ettiği ince bakışları, derin tefekkürleri fark ediyorum. Benim ıskaladığım yerlerde, benim bakmadığım yüzlerde, benim özenmediğim güzellerde, bin bakışlar, bin yakarışlar, bin minnet duyuşlar, bin hayret edişler, bin alkışlar, bin takdir edişler, bin hayran oluşlar olmalı. Bu baharı benim bir ömür seyretmek istediğim gibi seyreden birileri olmalı. Benim bıraktığım bakış boşluklarını dolduran, benim suskunluğa terkettiğim seslere çağıltılı bir dinlemeyle karşılık veren, anlamsızca baktığım güzellerin hakkını fazla fazla verenler olmalı. Boş bakışlara kalmamalı bunca diriliş!

Şimdi o boşlukları dolduruyorum: Ve ben meleklere inanıyorum. İnandığıma da seviniyorum. İnandığım kadar çok bahar bestesi duyuyorum. İnandığım kadar çok bakış çiçeği deriyorum. Melekçe bakışlara bakan bahara daha başka bakıyorum. Dal uçlarına melekçe hayranlıklar diziyorum. Gül yüzlerde her an meleksî zikirler duyuyorum. Kuş cıvıltılarına melekçe çağıldayışlar ekliyorum. Her çiçeğin her haline her rengine her rayiha inceliğine en az bir melek tayin ediyorum. Bunca güzelliğin bunca bakışı hak ettiğini biliyorum. Meleklere yeni/den inanıyorum. Erik dallarında çiçeklerin ak köpükler gibi coşkusuna katılarak inanıyorum.

Senai Demirci

04.20.08

Hicret: Mihrabtan Minbere Doğru

Yazı kategorisi: Senai Demirci 9:53 am yazan: Minik Kelebek

Bütün zamanların En Güzel Yağmuru’nu, yağmurların hepsini güzel eyleyen O Rahmet Yağmur’unu, dupduru “reşhalar” mazmununda anlattığı Ondokuzuncu Söz’ünde, Said Nursî, Mekke’yi “mihrab”, Medine’yi ise “minber” olarak kodlar. Mekke ve Medine farkını anlamak için, Mekke ve Medine arasındaki kavramsal mesafeyi ölçmek üzere kalbimize kilitlediğimiz “hicret” cetvelini doğru okumak için anahtar kelimeler olarak görüyorum “mihrab”ı ve “minber”i.

Mihrab, Kâbe’ye doğrudur, kıblenin yöneldiği cephede doğrulur. En azından bu özelliğiyle “mihrab” diye anılmayı hak ediyor Mekke. Ama “en azından…” “En azında” kalırsak, Mekke’yi sadece coğrafya üzerinden anlamış oluruz. Mihrab’ın “en azından” sözlük anlamı itibarıyla “harb”/”savaş” kök anlamları üzerine yükseldiğini hatırlarsak, “kimin kiminle muharebesini temsil ediyor mihrab?” diye bir soru borçlanırız aklımıza. Mihrab’ın cehpesine yönelmek, Kâbe’nin temsil ettiği Bir’e doğru incelmek amansız bir savaşımı gerektiriyor ki, Peygamberimizin Mekke hayatı içe doğru büyüyen, adı konmamış çekişmeleri, mekanla anılmayan harpleri, tarafları çokça şöhret bulmamış vuruşmaları barındırıyor. Mekke’deki savaşları, Medine’dekiler gibi Bedir, Hendek, Uhud diye adlandıramıyoruz hemen. Bir mekana endeksli değil Mekke’nin harpleri. Nizamî ordular üzerinden de sürmüyor. Tarafları bazen çok açık, bazen kapalı. Ne zaman başladığı, ne zaman bittiği belli değil. Hangi silahların kullanıldığını da kaydedemiyoruz.

Mekke’deki harbin ana cephesi Hira diye kodlayabiliriz belki. Nur Dağı’nda gece vakti, yalnızlıklar içinde geceleyen o Zât, nefsiyle hesaplaşmada, benliğini aşma derdinde, varlığını ve var oluşunu anlamlandırma telaşında. Elinde silahlar değil, kalbinde sorular var. Hangi zırh gelirse gelsin önüne, delip geçen, yakıp kavuran soru oklarını fırlatıyor “düşman”ına karşı. Cevabı “Oku!” diye verilecek sorular sorarak iniyor yakıcı siperine. O kadar derinden ve sessiz ki bu harb, hiçbir Mekke’li müşrik O’nun (sav) dağa gidişini tehdit olarak görmüyor, “başlarına iş açacağına” inanmıyor. Bir “mihrab”ı inşa ediyor o gizli saklı, o sözsüz silahsız harb.

Tarafları belli değil gibi Mekke harbinin mesela. Canına kast edilen Muhammed-i Emin’in (sav) yanında, kendi canına kast edecek denli hıyanet edenlerin emanetleri var. Eminliğine hep birlikte taraftar oldukları birinin yaşamasına hep birlikte de muhalefet edebiliyor müşrikler. Hainlik yaptıkları apaçık ortada olanların emanetlerinin yerine ulaşmasını apaçık önceliyor Muhammed-i Emin (sav). Can düşmanlarının emanetlerini, kendi aleyhine kullanacaklarını bile bile onlara iade edecek denli kişiler-üstü o harb. Basitçe taraflara indirilemeyecek kadar içeride, ta içerilerde.

Kâbe’nin eteğinde, Mekke’nin göğsünde sürüp giden bu savaşı, iktidara ve mekana indirgemeye kalkan Mekke’liler de yanılıyorlar. “Sağ elde güneş, sol elde ay” olsa da vazgeçilmeyecek denli mekan-üstü dava. Mekke’nin reisliğini hiçe sayacak kadar iktidar-ötesidir o harb.

Zaman üstüdür o harp ki, şimdilerde her mihraba yönelişte, içimize kıpır kıpır sokuluveren, “ne zaman bitecek bu namaz ki!” diye içimizin içine doğru sinsice seslenen o harbin yeni cephesidir. Teravihleri kısa kesmelere, secdeyi üç “süp.. süp.. süp..”e indirmelere, kıraatleri hızlandırmalara,  girerken neredeyse ite kaka girmelere, çıkarken ayakkabılarımızı hoyratça fırlatacak denli kaçarcasına uzaklaşmalara kadar varan namaz kavgalarımız, harbin bugüne uzanan taze çarpışmalarıdır. Ve hepsi mihrab önünde olup bitmektedir.

Mihrab: Şeytanın hileleriyle çarpışma yeri, heva ve hevesin öncelikleriyle savaşma yeri.

Mihrab: Dünya meşgalelerinden ve düşünce dağınıklığından yağma edilircesine sıyrıldığımız (mı?) siper.

Mihrab: Zamanca ve mekanca dağılmış bireylerin, “İyyâke n’abüdü..”nün “Nûn”una cemaat halinde toplanıp da birlikte teveccüh ettikleri, yüzlerini yabancılık ve yabanlık kirlerinden, gözlerini uzaklık ve karanlık lekelerinden temizledikleri hesaplaşma yeri.

Mihrab: Nefsin “ben mi, yoksa Rabbim mi?” diye kıvrandığı, benliğin “Ben bana aitim (mi?)” diye kendisiyle hesaplaştığı, heva ve hevesin “Ben Allah’tan ve Elçisi’nden öncelikliyim (mi?), önemliyim (mi?)” diye kendini tarttığı kavga yeri.

Hicretle, Mekke’yi arkasında bırakan Rasûlullah, bizce pekala masum sayılabilecek bir iştiyaktan, bir toprağa bağlanma taraftarlığından bile vazgeçiyordu: “Vallahi, Sen, Rabbim katında en sevgili olanısın! Senden çıkarılmamış olsaydım, çıkmazdım. Bana, senden daha güzel, daha sevgili yurt yoktur.” Göklü olanın yer’li olan her şeyden istiğnasıdır hicret. Öyle ki, Rasûlullah, tevhidin hatırını, tevhidin sembolu olarak yükselen Kâbe’ye bile feda etmeme istiğnasıyla yürüyordu Yesrib’e.

Sevr’de “Mahzun olma, Allah bizimle beraberdir” diyen Rasûlullah, Hirâ’daki “ben” yalnızlığında inşa ettiği ilkeler üzerinde yükseltiyordu “biz” olmayı. İkinin ikincisine yeniler eklerken, her defasında yanına sadıklar olmasını temin edecek asıl özü yitirmeden enfüsî cihadını yeni ufuklarda sürdürmeye hazırlanıyordu.

Yesrib’e yönelen o/kul ve rasûl, Kur’ân’ın üçte ikisini oluşturan Mekkî âyetlerin sonsuz anlamlarını yüklenmiş olarak yürüyordu. Medenî âyetlerin borç hukukundan boşanmaya, veraset kurallarından anababaya hürmete kadar uzanan kişilerarası detayları, Mekke’de nazil olan tevhid kuralları üzerinde yükselecekti. Medine’de kurulduğu söylenen İslâm devleti, Mekke’de tevhid inceliğinin, mümin zerafetinin gönüllere devlet kurmasıyla gerçekleşebilecekti. Yoksa, Medine’yi de ancak nefsânî taraftarlıklar, etnik ayırımlar, aidiyet hissi üzerinde sivrileşen toptancılıklarla yürüyen “ulus-devlet”le karıştırabiliriz. Öyle ki, nefsin teslimiyetin dikişlerini en çok zorlayacağı noktalarda, mirasta, boşanmada, ana - baba hakkında, yetim ve öksüze muamelede, borçlanmada detaya inecekti Medenî âyetler.

Sesin yükseldiği, sözün insanlar arasına düştüğü o Medine minberi nefsin ve hevanın sessizce yoğrulduğu, sözün için de içine doğru nüfuz ettiği Mekke mihrabı üzerinde yükselir.   

Bir kez bunu anlayabilseydik, tam 3 bin altı yüz günü aşan Medine hayatını, hepsi 51-53 gün kadar tutan savaş başlıklarıyla hatırlamazdık.

Bir kez olsun anlayabilseydik Mekke’yi mihrab eyleyen harbi, mesela Mirac’ı Mekke-Kudüs-Kab-ı Kavseyn mekanları arasındaki yolculuğa indirgemez, o perdesiz diyaloğun anahtar kelimelerini (tahiyyat, mübarekat, tayyibat, salavat) zirveye uçuran o/kulun tefekkürünün eteklerini keşfetmeye başlardık.

Bir kez olsun anlayabilseydik Mekke mihrabının önünde olup biten savaşları, bir kız çocuğu elini tuttuğunda kız çocuğu kendi elini bırakıncaya kadar bırakmayan Rasûlullah’ın (sav) bu Medine enstantanesini, hiç olmazsa kendi kızımız üzerinden, “şimdi” ve “burada” anlamaya çalışır, Uhud harbinde sevdiklerini yitirdiği kadar, şefkat uğrunda önceliklerini de şehit verdiğini bir kıyamet dehşetiyle hissetmeye başlardık.

Bir kez olsun düşünsek Mihrab’ın anlamı üzerinde, mihrablarımızın alnına, kategorik olarak içinde “mihrab” geçen âyeti kazıdığımız kadar, Mekke mihrabının en canlı savaşına işaret eden “Allah kuluna kâfi değil mi?” âyetini de yazardık. Ve belki, asıl Mekke harbinin Allah’ın bize yetip yetmediği ekseninde sürdüğünü ve hâlâ daha bu harbin süreği içinde olduğumuzu görürdük.

Mekke’den Medine’ye giden yolda değildir hicret. Mihrabın iç harbini minberin basamaklarından dışarı taşıyan bir manevî aş(a)madır. Yönü ne güneyden kuzeye, ne doğudan batıya doğrudur hicretin. Kalpten kalıba doğrudur. İçten dışarı doğru. Kendine devlet olmaktan, kendine devlet edinmeye doğrudur.

Senai Demirci

Duâ göğü

Yazı kategorisi: Senai Demirci 9:52 am yazan: Minik Kelebek

İncecik fısıltılarımı gizli saklı yakarışlarımı koynunda ninnileyen gök/çe topraksın Sen.

Fanilik sancılarımdan taşı(r)dığım, ayrılık dertlerimden s/aldığım yağmurları göğe yükselten kutlu güneşsin Sen.

Varlığımın titrek kanatlarını ebedî kabullenişin seccadesinde yatıştıran serin rüzgarsın Sen.

Özlemlerimin kırgın bakışlarını sonsuzluk semasının ufkuna taşıyan rahmet ışığısın Sen.

Kirli paslı kalıbımı sorgusuz sualsiz itaat kalıbında yoğura yoğura temize çeken mahbubiyet elisin Sen.

Boynu bükük yakarışlarımı, yüzü yerde arzularımı şeksiz şüphesiz makbul olan nefesine dolayıp okşayan şefkat fısıltısısın Sen.

Bir denizi kağıda döker gibi, göğü avuçlarıma indirir gibi, dudağımda inciler büyütür gibi, sesime sesin dokunur gibi salavatlarca tebessümünü gördüğüm aşinalık vechesisin Sen.

Dua göğüm, muştu güneşim, teselli yağmurum, muhabbet meltemim; ne hoş duruyorsun aramızda, yanımızda, yöremizde.

Merhamet durağım, metanet sığınağım, huzur barınağım, hep yüzüne yüzüne vardığım Efendim; ne çok oluyorsun dillendiremediğim hayranlıkların arefesinde, yetişemediğim minnettarlıkların zirvesinde…

Senin ubudiyetinin toprağına attığım tohumlar gibidir kalpsiz secdelerim.

Senin mahbubiyetinin denizine akıttığım nehirler gibidir arsız isteyişlerim.

Senin miracının göğüne dal budak, salkım saçak uzattığım ağaçlar gibidir dilsiz dualarım.

Sözümü miraca eriştiren Efendim.

Sesimi duaya yetiştiren Efendim.

Yüzümü secdeye bitiştiren Efendim.

Yüz buldumsa varlığa, Senin Yüz’ünden Efendim.

Yakınlığından seslenirim.

Söz oldumsa Var Eden’e, Sana inen Söz’den Efendim.

Yakınlığından nefeslenirim.

Yüz’lerce sâlât ve Söz’lerce selam Efendim.

Şükür ki bu paslı dudağa emanettir Sana verilecek selamlar.

Şükür ki bu kirli dile değmektedir Sana edilecek salatlar.

Sesimi çoğaltan, sözümü yükselten

aczimi ve fakrımı Kadir-i Rahîm’in dergahına taşıran “Dua Göğü”m

Efendim.

Senai Demirci

04.17.08

N’ettin sen çocuğum?

Yazı kategorisi: Senai Demirci 4:45 pm yazan: Minik Kelebek

Ah be çocuğum; ne işin var senin olay mahallinde? Azıcık bekleyemez miydin? Gözlerimize görünmez olamaz mıydın sanki? N’ettiğinin farkında mısın? Uzağımızdaki acıyı bir çığlıkta yakınımıza çağırdın. Göz yaşların yüzünden, acının en ağırı tâ ötelerden taşıp da dokunuverdi göğsümüze. Babana sarıldığında sen, hepimiz babamıza koştuk sarılmak için. Babanın kanlı cesedinden bir nefesçik olsun haber umduğunda sen, hepimiz içimizde uyuttuğumuz çocuğa teselliler sunmak için sürünerek ayağa kalktık. “N’olur ölme baba!” diye yalvarırken sen, çocuklarımıza borçlu olduğumuz “baba”lığı hatırladık da utandık, bir daha bir daha vurulduk.

Evde bekleyemez miydin sanki? Geldin oraya ve sobeledin bizi. Acı’sız yakaladın, acıma’sız bastın. Yaptığın kötülüğe bir bak hele! Hepimizi o kurşunların önüne ittin. Azıcık bekleseydin evde, ödevden başını kaldırmasaydın, acını karanlıklara saklasaydın, hasretini sağır odalara hapsetseydin, hüzünlü yüzünü loş köşelere gösterseydin, hıçkırıklarını hiç duyurmasaydın bize, ne beni yaralayacaktı o kurşunlar ne çocuklarımızın yüreğine sekecekti o acının utancı, ne de yetim bıraktığımız çocukluğumuzun ak elleri bunca kana bulanacaktı?

Az önce, yaşadığın şehirden geçtim. Değişen bir şey yok Tarsus’ta. Tarsus bildiğim Tarsus. Caddeler aynı cadde. Sokaklar hâlâ daha baban varmış gibi uzanıyor. Kaldırımların umurunda değil babasızlığın. Sadece gazete sayfalarına değip geçen o fotoğrafın göz ucuna itilen varlığı kadar sızlıyor yüreğimiz. O kurşunların göğsünde açtığı boşluğa yabancıyız, hıçkırıkların iyice yarıp durduğu o hüzün kırığını unutmak üzereyiz.
Bu sabah, belki uyuyor olacaksın. Belki de bütün geceyi uyanık geçirdin. O incecik ve serince yüreğini kin ve düşmanlığın ateşi sarıyor apansız. Baba kokusu arıyorsun yastıklarda, duvarlarda, kapılarda. Fotoğraflardan baba sıcağı emmeye çalışıyorsun. Babana benzeyen her adamdan, babacan teselliler bulmaya çalışıyorsun. Bir köşeyi dönünce karşına apansız çıkabileceğini bile ummuyorsun babanın. Kaşlarını çatıp da azıcık; “aslan oğlum” dercesine, dilce değil bedence sevdiğini söylercesine ellerini omuzlarına atamayacak baban. Bu Pazar ve sonraki Pazar ve daha sonraki Pazar babasızsın. Omuzların hep boş kalacak, hep soğuk. Yok ki baban!
Babanın yokluğuna eğilecek kelimelerin de eli boş. Ünlemler cümle sonlarında boş yere bekliyor haykırışını omuzlamak için! Çığlığının dolandığı nefeslerin gırtlağımızda karşılığı yok! Boşuna sıralanıyor harfler. Senin gibi çaresizce, senin gibi acıyla kıvranıyorlar. Boş kalacak kolları! Kalbini yitirmiş, ensesinden kurşunlanmış, dudakları soğumuş, tebessümü donmuş anlamlara sarılıyor gözyaşları içinde. Acıyı yüklenecek kelime yok! Hüznü ellerinde büyütecek vefalı sözler kayıp! Sadece bir fotoğraf var elimizde. Kâğıt üzerinde kara lekeler!

Gelmeseydin oraya keşke! O fotoğraf makinesinin objektifine düşürmeseydin titreyen küçücük bedenini. Hiç hak etmediği halde acının en acısını kucaklayan o kollarını kanlı bir cesedin göğsüne uzatmasaydın öyle! İşimiz kolay olacaktı oysa! Sağır kurşunların, soğuk nefretlerin namlusuna sürülü hoyratlıkların eksilttiği bir adamı daha, beş kişiden biri diye bir rakama, sadece bir rakama indirgeyecektik. Beğendin mi yaptığını? Şimdi babanı da sayamıyoruz. Sayamıyorum babanı. Beşten biri değil senin baban. Rakama sığdıramıyorum bir adamı senin yüzünden. Onun sende bıraktığı boşlukta, bir ömür boyu saya saya bitiremeyeceğim, her gün her dakika ansam da tüketemeyeceğim eksik ve yitik bir “baba” bekliyor. Her baba gördüğünde, bir daha bir daha açılacak, yeni baştan ve sımsıcak kanayacak yaraların olacak senin. Sayabilir miyim? Tartabilir miyim? O derin yarayı nereye tıkabilirim ki? O acıyı toprağa gömüp de susturabilir miyim ki?

N’aptın be çocuğum. Yapılır mı bize bu? Ne güzel paketleyip bir kenara koyacaktık acıyı. Kolayca, unutkanlığın meşin cüzdanına koyup, sığ siyasal ve sosyal tartışmaların uğultusuna karıştırıp göz önünden uzaklaştıracaktık bir adamı.

Yo yo, suç sende değil oğlum! Acı da. Seni ve beni bir an’da buluşturan o acı yok mu o acı? Sinsice sokulur göğsümüze! Önce başkasına aitmiş gibi dayanır kapımıza. Uzaktan gelir adım sesleri. Kan davalıyız biz onunla. Kan davalı! Gittiğimiz her yerde, saklandığımız her köşede bulup vurur bizi. Y/aralar kalbimizi, uçurumlar açar göğsümüzde. Kardeş eyler beni ve seni apansız ve inceden. Uzakları yakın eyler gözlerimize hiç acımadan. Tuzaklara düşürür uyuttuğumuz yanlarımızı hiç habersiz. Senin yerine kor beni, babamın kanlı cesedini kucaklatır acıyla. Benim yerime geçirir seni, öldüğüm yerden, kan sızan dudaklarımdan sıcak, sımsıcak bir “oğlum” sadası söyletir aceleyle ve son defa.

Çocuğum, çekil oradan, çekil aradan. Çabuk çık o fotoğraftan! Senin yüzünden kurşun sekti göğsüme! Artık bin hayat borçluyum kimbilir nerelerde hangi niyetlerle şarjörelere doldurulan kurşunların değdiği yere. Bin kurşun borçluyum, uğursuz kuytularda ve tekinsiz köşelerde fısıldanan nefretlerin acımasız kalbine!

Senai Demirci

04.12.08

99 Esma 99 Duâ

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:47 pm yazan: Minik Kelebek

Ya Rabbi! Seni tarif etmektedir bütün güzel isimler
Sen güzel isimlerini aşikar etmezsen ruhum karanlıkta kalır
Esma’ül Hüsna’na şahit yaz beni.

Allah(cc)!
Sensin Allah(cc) sanadır kulluğum
Sendedir çarem seninledir varlıgım
Seni arar ruhum seni anar kalbim
Başkasına değil sana muhtacım
Başkasını değil seni çağırırım
Başkası yaratılmıştır sen yaradansın
Başkası devamsızdır sen daimsin ve daim eyleyensin
Başkaları muhtaçtır sen ihtiyaçsızsın ihtiyaçları görensin
Başka ilah yok sen Allah(cc)’sın
Sen ki eşi benzeri olmayansın
Sen ki bütün eksiksiz sıfatların sahibisin
Cemaline çevir yüzümü başkasına rağbet ettirme kalbimi

Ya Rahman!
Sen öyle rahmet edersin ki rahmetinin bir cilvesi cennetim olur
Rahmetinden bir parıltı sonsuz mutluluğumdur
Rahmetinin bir damlası herkesin rızkına kefil olur
Şu çorak gönlüme merhametini indir
Şu fani ömrümü sonsuzluğa eriştir.

Ya Rahim!
Öylesine rahimsin ki kulağını sözüme muhatap eylersin
Aklıma vahyinle tenezzül edersin
Öylesine Rahimsin ki istendiğinde zaten verirsin
İstenmediğinde de lütfedersin
Öylesine Rahimsin ki hak edene hepten verirsin
Hak etmeyene bile çok bahsedersin
Öyle Rahimsin ki dünyayı bu kadar güzel eylersin
Ahireti ondan daha güzel eylersin
Ya Rabbi! Korkudan emin eyle beni
Hüzünden azad eyle kalbimi
Ateşten uzak eyle beni
Hicrana düşürme kalbimi

Ya Vehhab!
Yokluğa sırf yok oldugu için varlık bahşedersin
Nankörlerin bile rızkını kesmez inkar edenlere bile nefes verirsin
Varlığım senin lütfundur senin ihsanındır
Aciz varlığıma lütfunu ihsanını daim eyle

Ya Rezzak!
Hazinende yok yoktur ol dersin her sey olur
Yarattığın her canlının rızkı senin katında saklıdır
Vahyin mümin kalplerin selin akılların rızkıdır
Ya Rabbi! Sana muhtaç olmak en büyük zenginliğimdir
Senin fakirin eyle beni
Senin verdiğinle doymak en büyük lezzetimdir
Sofranda ağırla beni

Ya Melik!
Kimsenin kimseye fayda vermediği gün hüküm senin
Gökler yarılırken sahibim sensin
Yıldızlar dagılırken sahibim sensin
Varlığım bana ait değil varım yoğum senin
Elimde olanlar benim değil sahiplendiklerim de senin
Yokluğa düşürme beni an senin
Darlık verme kalbime mekan senin

Ya Kuddüs!
Sensin kuddüs kutsiyet sendendir bundan öte laf olmaz
Sen dilemezsen hiçbir şey pak sayılmaz
Gönlüm sana yönelmedikçe saf olmaz
Kanımı her nefeste temizlediğin gibi nefsimi arındır pak eyle
Temizlenenlere muhabbet edersin gönlümü muhabbetinle temizle

Ya Selam!
Sensin selam sendendir selam
Emrini dinler ateş ki İbrahim(as) için serin ve selametli olur
İbrahim(as) gibi dostluğuna kabul eyle beni
İbrahim(as) gibi ateşi gül eyle tenime
Gül gibi ateşten çiçekler açtır ruhumda
Selamını şebnem gibi dokundur kalbime

Ya Mümin!
Sen hidayetini göndermezsen kalpler nasıl mutmain olur
Sen kalplere itminan vermezsen kim inandığından emin olur
Sen inandırmazsan kim mümin kalır
Revamın tuzağına düşürme beni nefsimin diline bırakma beni
Öyle mümin eyle ki beni pişmanlıklarım beni sana döndürsün

Ya Müheymin!
Sensin gariplerin sığınagı
Sensin kimsesizlerin dayanağı
Sensin hakkı himaye eden
Sensin aklımı aldanışlardan kollayan
Sensin ayağımı tuzaklardan kurtaran
Sen ki zayıfları kuvvetlilerin şerrinden himaye edersin
Mazlumların hakkını zalimlerden almayı vaat edersin
Sen ki benim en küçük, en önemsiz,
En gizli arzularımı da bilir bana merhamet edersin
Nefsimin aldatmalarına kanmaktan koru beni
Aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan koru beni

Ya Aziz!
İzzet senindir sendendir izzet
Sen dilersen kimse zillete düşmez
Sen vermezsen kimsede izzet kalmaz
Kalbim yalnız sana kanar
Yakınlığınla aziz eyle kalbimi
Ruhum yalnız seni arar
Huzurunla aziz eyle ruhumu
Halim yalnız sana aşikar
Başkalarının yanında rezil etme beni

Ya Cebbar!
Sen ki mağrurları gururlarına esir eylersin
Sen ki kibirlenenlerin boynuna kibirlerini tasma eylersin
Sen ki zor kullanıp zulmedenleri vicdanlarinin pençesine hapsedersin
Bir sineği vasıta eyle de Nemrutlardan kurtar beni
Bir asayı vesile eyle de firavunlara galip getir beni
Ebabilleri gönderde Ebrehlerin fillerinden koru kalbimi
Nefsimin beni isyana zorlamasına izin verme
Aklımın beni saptırmasına geçit verme
Hep itaat üzre sabit kıl beni

Ya Mütekebbir!
Ben acizim sen Kadir’sin
Ben fakirim sen Rahim’sin
Ben ölüyüm sen Hayy’sın
Ben çaresizim sen Ehad’sın
Ben muhtacım sen Samed’sin
Ben sağırım işiten sensin
Ben körüm gören sensin
Ben dilsizim konuşan sensin
Ben yaratılıyorum yaradan sensin
Ben yokum var eden sensin
Ben hiçim ama emellerim büyüktür
Ben yoksulum ama isteklerim çoktur
Ben isterim çünkü sen büyüksün
Şahit yaz büyüklüğüne bu küçük kalbimi

Ya Halk!
Sen ol deyince her şey oluverir
Ol de olayım yarattıklarının arasında kalayım
Halk ettiğin gibi ahlaklanayım
Sen yarattın diye güzel olayım
Hep en güzel kıvamda kalayım

Ya Musavvir!
Yokluğa varlık suretini giydiren sensin
Hiçlige varlik boyasını çalan sen
Güzeli güzel kılan ancak senin tasvirindir
Sen ki yüzümü benim için biricik sevdiklerim için tanıdık eylersin
Katında makbul olan güzellikle tasvir eyle suretimi

Ya Gaffar!
Gizli düşmanlıklarımı bilen sensin
Gözyaşlarıma değer veren sensin
Bilirim rahmet denizini bulandıramaz cümle günahlar
Rahmetinle arındır bağısla beni

Ya Fettah!
Damla kadar da olsa sevabım lütfeylede cennetini aç bana
Şaşkında olsa aklım kerem eyle de sana gelen yolları aç bana

Ya Alim!
Senin için bilmenin başı yoktur
Ben ancak sonradan bilirim
Senin bilmediğin bir an yoktur
Ben ancak bazen bilirim
Sen açık edip söylediğimi de bilirsin
Sen susup kendime sakladıgımı da bilirsin
Unutup kendimden sakladıgımı da bilirsin
Kendi kuyularıma aklımın iplerini salarım
Kendime aklım ermez sen beni benden çok bilensin
Kalbimin kuytularında el yordamıyla dolaşırım
Kendime kendim yetmez sen bana benden çok sırdaşsın
Bildiğimi bilenlerden eyle beni bilmediğimi bilenlerden eyle beni
Sana malum olan ayıp ve kusurlarımla utandırma beni

Ya Kabıd! Ya Basıt!
Dara düşürürsün genişlik verdiğinde şükretmeyeni
Genişletirsin dara düştüğünde de şükredeni takdir senindir
Ya Rabbi! Sen ki imkansızı mümkün kılarsın
Darda koyma beni dara düştüğümde de şükredenlerden eyle beni
Sen ki asılları yanında tutarsın gölgede bırakma beni

Ya Hafid!
Öyle Hafid’sin ki yokluğa yuvarlarsın varlığıyla gurura düşeni
Öyle Hafid’sin ki zillete düşürürsün kendisini yücelteni
Gururdan azad eyle nefsimi zillete düsürme kalbimi

Ya Rafi!
Secdelerimle sultan eyle beni
Kulluğumla şereflendir beni
Katında rütbelendir beni
İyiler arasında an beni
Yükseklere al beni

Ya Muizz!
İzzetim varsa ancak senin verdigin kadardır
Yalnız sana itaat etmenin izzetini ver bana
İzzetine ayine et fakiri

Ya Müzil!
Sana boyun eğişim en tatlı sevincimdir
Senin kapına gelmeyen sonsuz çaresizlikler içindedir
Sana muhtaç oluşum en büyük şerefimdir
Cevapsız bırakma beni

Ya Semi!
Yare açık yare yare açmaya yare ne hacet
Feryadım duyulur aşikare dile dökmeye ne hacet
Güllerim döndü hare hare küsmeye ne hacet
Dil avare dudak bi çare parelenmeye ne hacet

Ya Basir!
Körüm körlüğüme bile
Körüm gördüğüme bile
Körüm gösterdiklerine bile
Vaat ettiğin cennetine bile körüm
Senin görmenle görür cümle gözler
Aç gözlerimi

Ya Hakem!
Sen ki varlık ağacını yokluğun karanlık köklerinden çıkarıp vücuda getirensin
Sen ki kalbimi bir nutfe gibi rahmetini rahminde besleyip büyütensin
Kalbime değen sızıları ince ince söz eyle
Yüzüme değen gözyaşımı damla damla rahmet eyle
Dudağıma değen heceleri deste deste dua eyle

Ya Adl!
Sensin zulme ugrayanların dayanagı
Sensin mahzun kalplerin sığınağı
Senin adaletindir sığındığım senin nizamındır güvendiğim
Nefsime zulmetmekten koru beni
Adaletine razı eyle nefsimi
Eğrilmekten koru kalbimi
Rızana göre ölçülendir beni
Mizanında güzel eyle akibetimi
Kolay eyle sorgu sualimi
Hesap verme inceliğiyle yaşat beni
Zulmetmekten uzak eyle beni
Zulme uğramaktan koru beni

Ya Latif!
Senin hükümlerin her seyin her haline inceden inceye nüfuz eder
Hükmüne razi olmayı lütfet bana
Lütfunu hakkımda hükmün eyle
Hükmünü hakkımda latif eyle

Ya Şükür!
Sen ki bana iman verdin dalalette bırakmadın
Bense sana şükrümde hep eksik yetersiz kaldım
Şükrünün lezzetini her dem tattır kalbime dilime
Şükredebilmek bile senden gelen bir nimettir
Bu nimetin şuuruna erdir fakiri

Ya Aliyy!
En güzel sıfatlar bile seni nitelemeye yetmez
Senin lütfunun şulesidir bütün güzel sıfatlar
En mükemmel vasıflar bile seni vasfetmeye yetmez
Senin cemalinin gölgesidir bütün mükemmel vasıflar
Sen her türlü tasavvurun ötesindesin
Sen her türlü hayalin üzerindesin
Sıfatlarına hayaller erişemez yüceliğine akıl sır ermez
Senin lütfunla ulviyet kazanır alemler
Senin tenezzülünle mertebeler kazanır insan, cin ve melekler
Aczime yüce kudretinle medet eyle
Fakrıma ulvi yakınlıgınla imdat eyle
Sen ki içimin içinde olup bitenleri bilirsin yakinlığına al beni
Sen ki yüceler yücesisin senden başkasina boyun eğdirme beni

Ya Kebir!
Cümle efkar dar kalır senin kibriyanı anlamaya
Cümle sözler sığ kalır senin büyüklüğünü anlatmaya
Bir seni büyük bilenlerden eyle beni
Büyüklüğünü bilmekle genişlet fikrimi
Kibriyanı anlayacak akılla donat beni
Celalini görmekle genişlet kalbimi

Ya Hafiz!
Hıfzının hazinesinde alem bir noktadan ibarettir
Hıfzının ayinesinde ay ve güneş sönük bir parıltıdan ibarettir
Bahar kışa döner birgün gün akşama çıkar
Sabahlar sendendir koru beni sabaha eriştir
Yıldızlar söner birgün dağlar yerinden oynar
Gökler senindir koru beni kapına yetiştir
Göklerde ölür birgün yer yerinden oynar
Her yer senindir koru beni menzile eriştir
Kuşlar dağılır birgün denizler kaynar ufuklar senindir
Koru beni ötelere eriştir
İsmim unutulur birgün sesim boşlukta çınlar
Yakınlıklar sendendir
Koru beni yakınlıgına eriştir
Defterim açılır birgün günahlarım çok tutar
Takdir senindir koru beni affını yetiştir
Sözüm biter birgün sessizlik uzar kelam senindir
Koru beni müjdeni yetiştir

Ya Mukit!
Sen ki herkesin her ihtiyacını her an görüp gözetirsin
Sana ayandır her türlü niyet ve hareketim
Sen ki sonsuzluk istediğini kalbime ilham edersin
Sana malumdur bütün dualarım ve isteklerim
Sen ki zayif ve acizleri yetim ve yoksulları kollayıp gözetirsin
Sana aşinadır acizliğim ve yetimliğim
Sen ki öncelikle yoksullara keremde bulunmayı seversin
Sana aşikardır sevapça yoksulluğum ve eksikliğim
Niyetlerimi güzelleştir ihlasa eriştir beni
Ömrümü ebede bitiştir cennetine yerleştir beni
Yoksulluğumu rahmetine ayine eyle baskasına el açtırma
Günahlarımı gufranına bahane eyle yüzümü kara çıkarma

Ya Hasib!
Emellerim hesaba gelmez arzularım sayıya dökülmez
Defterimden yanlışlarımı çıkar ki hesabım kolay olsun
İhtiyaçlarımın en küçüğüne hayallerimin hiçbirine elim yetişmez
Kalbimin sızılarını topla ki hesaba gelir bir duam olsun

Ya Kerim!
Ya Rabbi! Kereminle güzel eyle her halimi
Kereminle sevindir kalbimi
Sen ki en çok acizlere ve zayıflara ikram eylersin
Sen ki hiç sebepsiz hiç hesapsız kerem eylersin
Sen ki bir avuç tohumda bir bahçenin ağacını saklarsın
Cennetine al hiç bitmeyen ikramına eriştir beni
Kerem et bu acize az sevabını çok eyle

Ya Rakib!
Ömrümün her anında seni anmak dilerim
Lakin halim el vermez unuturum
Kalbime zikrini yerleştir uyandır beni
Ölüm anımı seni anarak yaşamak isterim
Lakin mecalim yetmez susarım
Dualarımı katına eriştir yandır beni
Hesap günü seni razı etmeyi arzu ederim
Lakin sevabım yetmez korkarım
Yaptıklarımı hayra eriştir iyilerle andır beni

Ya Mücib!
Arza hacet yok halim sana ayandir
Söze gerek yok sessizliğim sana beyandır

Ya Vasi!
Varlık sensiz darlanır

Ya Vedud!
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için bakar yüzler yüzlere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için güneş doğar günlere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için baharın gelir her yere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için kelamın deger dillere

Ya Mecid!
Yakınlıgın ulviyetine engel değil ki
Bana akla hayale gelmez güzellikler bahşedersin
Ulviyetin yakınlıgına engel değil ki
Bana benden de yakın olduğunu her daim söylersin

Ya Bais!
Zerrelerimi topla bir bir dağıldıklarında
Hayat ver yeniden onlara ulaştır en sevdiklerimin yanına

Ya Şehid!
Seni görür gibi yaşamak en güzel haldir
Senin gören oldugunu görmek en güzel tecellidir

Ya Hakk!
Ancak sana yönelmek kuluna haktır
Kıblenden saptırma beni
Ancak sana edilen dualar kuluna haktır
Mahrum bırakma beni
Ancak senden dilemek kuluna haktır
Sahipsiz bırakma beni
Ancak sana dayanmak kuluna haktır
Çaresiz bırakma beni
Ancak sana varan yollar kuluna haktır
Yoldan çıkartma beni
Her seyden çok seni sevmek kuluna haktır
Yetim bırakma beni
Bela hakkımdaki hükmün haktır
Ya Rabbi hak ettiğimle değil lütfunla ağırla beni

Ya Vekil!
Aczimi sana şefaatçi ederim
Kudretini dayanağım eylerim
Fakrımı sana elçi ederim
Rahmetini sığınagım eylerim

Ya Kaviyy!
Aczimi bilip dergahına geldim
İyyakenagbudü ve iyyakenestain
Fakrımı bilip senden istedim
İyyakenagbudü ve iyyakenestain
Havl senindir kuvvet senin
Kavi olan ancak sensin

Ya Metin!
Demir emrinle parçalanırken nefsimin elinde bırakma beni
Daglar sana boyun eğmişken şeytanın aldatmacalarına kandırma beni
Denizler izninle yarılırken sebeplerin arasında oyalama beni
Dilim sana içtenlikle yakarırken sözlerimden fazlasıyla anla beni

Ya Veliyy!
Sana tevekkül ettim vekilim sensin
Sana iman ettim sahibim sensin
Sana sığındım sırdaşım sensin
Sana güvendim veliyyim sensin
Sana bağlandım dostum sensin
Sana tutunuyorum bütün varlığımla
Kimsenin yere yıkmasına izin verme beni

Ya Hamid!
Hamid sensin hamd sanadır
Diller senin hamdinle tatlanır
Her nefes sana minnetle verilir ve alınır
Sana sonsuz övgümü biricik övüncüm eyle
Minnet altında ezdirme kalbimi

Ya Muhsi!
Hadsiz acz ve zaaf içindeyim
Düşmanlarım pek yaman incitenim sayısızdır
Sana şükrüm yetersiz arzularım hesapsızdır
Fıtratımın diliyle yalvarıyorum dualar ediyorum
İsteyenlerin ve istenenlerin sayısını bilen ancak sensin
Kalbime yoldaş eyle merhametini

Ya Mübdi!
Sen ki her şeyi misilsiz ilkin yaratansın
Yaradışını her an yenileyen ve yeniden yaratacak olansın
Sevabımın yokluğunu rahmetine vesile kıl
Elemimin çokluğunu lütfuna sebep kıl
Günahımın bolluğunu affına bahane kıl

Ya Muid!
Ten kafesinden çıkınca sana varır ruhlar
Sende son bulur sonlar

Ya Muhyi!
Çürüyüp toz olmuş kemiklerin hatırını yalnız sen sorarsın
Ölmüşlere ve unutulmuşlara yalnız sen hayat bagışlarsın
Ölümümü ebedi dirilişime başlangıç eyle

Ya Mumit!
Ölüm uzak değil bedenden bilirim ki ölümde senden
Faniyim fani olanı istemem
Acizim aciz olanı istemem
Ruhumu rahmana teslim eyledim ben
Ölümüm son değil başlangıçtır bilirim
Sonsuzluğa baslangıcımı iman üzre eyle Ya Rabbi

Ya Hayy!
Her diri senden alır dirliğini
Diriliğimi diriliğine ayine eyle
Ölüm bile senin ihya etmenle diridir
Ölümümü ebedi hayata bahane eyle

Ya Kayyum!
Yokluğa düşürme kalbimi yanında tut sevdiklerimi
Unutuşlara gömme yüzümü nazarında tut güzelliğimi

Ya Vacid!
Varlığını anlatmaya var sözü yetmez
Varlar seninle vardır
Varlığını anlamaya varlığım yetmez
Varlık sana şükrandır
Varlığının öncesi yok senin önceler seninle vardır
Varlığına son yok senin sonralar seninle vardır
Varlığına bahane yok senin an seninle vardır
Beni bensiz bırak beni sensiz bırakma

Ya Macid!
İzzet sahiplerinin olanca izzeti sana aittir
Övülenlerin bütün güzellikleri sana aittir
İyilerin bütün iyilikleri sana aittir
Sevap sahiplerinin bütün sevapları sana aittir
Vereceklerine karşılık değildir olamaz ibadetim
Ancak verdiklerin içindir cennetine al beni

Ya Vahid!
Kalbim her şeye bağlanır ayrılığın ardından ağlamaklıdır
Sen ki birsin başkalarına koşturup yorma beni
Ruhum her gelene sevdalıdır
Gidenlerin gidişiyle yaralanır
Sen ki birsin çoklukta bırakıp ağlatma beni
Kaygılarım bin türlü korkularım dağlar kadar
Sen ki birsin yokluga düşürüp unutma beni
Sözüm kimseye geçmez kuvvetim kıl kadar
Sen ki birsin boynu bükük çaresiz bırakma beni
Bir seni bir bilirim işte kapına geldim başkalarına bırakma beni

Ya Kahhar!
Sen öyle Kahhar’sın ki kahrında lütfun çok kahrında acelen yok
Sen öyle Kahhar’sın ki kahrında adalet var kahrına sınır yok
Düşmanımız çok aczimiz nihayetsizdir
Kahrınla helak eyle zalimleri

Ya Samed!
Doğurmadın doğrulmadın dengin yok benzerin de haşa
Herkes sana muhtaç her şey sana muhtaç
Sen muhtaç değilsin hiç kimseye ve hiçbir şeye asla
Ben sahip olduğuma da muhtacım sahip olmaya da
Sen her şeyin sahibisin ama sahip olmaya bile muhtaç değilsin
Sana muhtaçlıgım en büyük zenginliğimdir
Senden başkasına muhtaç eyleme beni
Senin dergahında fakrım en güzel vesilemdir
Senden baskasına el açtırma beni

Ya Kadir!
Öyle kadirsin ki kudretin olmasa
Var diye bir şey olmaz yok zaten anılmaz
Sen ki varsın yokluktan korkmam
Sen ki kadirsin aczimden utanmam
Sen ki rahimsin fakrımdan sıkılmam
Aczime kudretinle medet eyle
Fakrıma rahmetinle imdat eyle

Ya Muktedir!
Senin kudretine sınır çizilmez
Çünkü kudretine aczin zerresi deymez
Senin kudretine göre zor yada kolay olmaz
Senin kudretine göre her şeyde bir şeyde fark etmez
Sen ki her şeyi bir şey gibi kolayca yaratırsın
Toprakta bırakma beni
Sen ki bir şeyi her şey gibi özenle yaratırsın
Unutuşta bırakma beni

Ya Mukaddim!
Sen her şeyi varlığından önce takdir edersin
Sen her işin başını ortasını ve sonunu bilirsin
Ben sevdiklerimi sen var ettikten sonra sevdim
Sen ise sevdiklerini benden önce sevdin ve sevdiğin için var ettin
Ben kendimi sen var ettikten sonra bildim
Sen ise beni var olmamdan önce bilirdin
Ugradığım her yerde zaten sen vardın
Tanıdığım her yeni alemi başından beri tanırdın
Kalbimin ilk atışından önce bana yar idin
Ben kendimi sevmeye geç kaldım
Mukaddim sensin dilediğini dilediğine üstün kılarsın
Sensin mukaddim dilediğini öne alır dilediğini sona bırakırsın
Önce yaptıklarımı sonra yapacaklarımı bağışla
Başka ilah yok ancak sensin Allah(cc)

Ya Muahhir!
Zaman senindir
Dilediğin işi öncelersin dilediğini ertelersin
İzzet senindir
Dilediğini yanına alır dilediğini uzak eylersin
İrade senindir
İstediklerimi şimdide verir sonraya da bırakırsın
Hüküm senindir
Dilersen başkalarını bana tercih eder
Dilersen beni başkalarına tercih edersin
Hayat senindir
Dilersen ecelimi acilen verirsin dilersen tehir edersin
Takdir senindir
Dilersen cezami hemen verir
Dilersen tövbe edeyim diye geciktirirsin
Beni başkasına tercih et başkasını bana tercih etme
Beni benden al beni senden uzak etme
Rahmetini öncele gazabını ertele
Pişman olmama izin ver ecelimi tehir eyle

Ya Evvel!
Senin varlığın evvelden evvel
Senindir sırrını kavrayamadığım ezel
Sen öncelerden de öncesin
Senindir zaman sen öncesizsin
Her şeyin aslı senin katındadır
Her işin başı senin yanındadır
Yokken bana sahip çıkan sensin
Benden önce beni anan sensin
Önceleri yoktum sen var eyledin
Sonraları unutulucam sen an beni

Ya Ahir!
Sensin sonraların sonrası nihayetin yok senin
Her şeyin sonu senin yanında
Her işin sonucu senin lütfunla
Seninle sona erer hasretlerim
Sende son bulur beklemelerim
Seninle güzelleşir sonum sende gerçek olur umutlarım
Seninle sonsuzlaşır an senin müjdenle genişler zaman
Seninle gelir yarınlar seninle var olur sonralar
Senin lütfunla varlık evine konuk oldum
Bugün var yarın yokum
Sonumu sonsuzluk eyle akibetimi hayr eyle kabrimi gülizar eyle
Ecel geldiğinde müjdeni söyle

Ya Zahir!
Her şeyin yüzünde kudret ve rahmetiyle görünen sensin
Her şey kendini gösterdiğinden çok seni gösterir
Sen zahir olmasan ışık kör kalır
Seni görür gibi yaşamakla güzelleştir halimi
Senden baskası şahit olmaya deymiyor
Zuhuruna şahit olanlardan eyle beni
Seni anlatan kelimeler hiç bitmiyor
Ayetlerine şahit yaz beni
Gözlerim seni görmeye yetmiyor
Kalbimde görünür eyle kendini

Ya Batın!
Sen herkese gizli kalırsın
Hiçbir şey sana gizli kalamaz
Dipsiz kuyular derin kurutulmuşluklar
Uçsuz bucaksiz ufuklar
Işıgın erişemediği derinlikler sana ayandır
Kalbimin sızıları ruhumun arzuları aklımın sırları sana aşikardır
Sen ki hiçbir tasavvurun erişemeyeceği gizliliktesin
Aklımı hikmetinin inceliklerine aşina eyle
Sırlarını arayışımı en tatlı heyecanım eyle
Sen ki irade ve hikmetinle her şeyin iç yüzünde saklısın
Nefsimi iradene ram eyle
Sen ki her şeyin içine ve aslına hükmedersin
Kalbimi en güzel hallerle hallendir
Varlık senin izzet ve azametine perdedir
Sırlarını aç perdeleri indir

Ya Vali!
Nefsimle beni sınayan sensin
Ömrümü eksiltende artıranda sensin
Ömür senin dilediğindir
Malımı azaltanda çoğaltanda sensin
Elimdekiler senin verdiğindir
Sen dilemedikçe ben dileyemem
Dilediğim sensin dilediğim senin dilediğindir
Sen ki kainata zerre zerre hükmedersin
Kalbimi kalp eyle dininde sabit kıl
Sen ki her an her ihtiyaca kafi gelirsin
Fakrıma medet eyle katında şefaatçi kıl

Ya Müteali!
Sen bütün yüceliklerden yücesin
Yüceler yücesi sensin
Sensin ulviler ulvisi sensin perdelerin gizlediği
Sensin görünenlerin gösterdiği
Sensin kainat kitabının hecelediği
İyiliklerin sahibi sensin her dilin yücelttiği sensin
Ufukların sahibi sensin
Sen Mütealsin
Her şeyden ala, her kusurdan müberra, her noktadan paksın
Sonsuz kusurlu bu fakir
Her kusurum senin kemalini anlamam içindir
Kusurumu kemaline erişme vesilesi kıl
Sen Mütealsin
Her şeyin üzerinde her yüceliğin ötesinde
Her eksiklikten münezzehsin
Sonsuz fakr içinde bu fakir
Fakrım senin rahmetini tatmam içindir
Fakrımı rahmetine yetişme vesilesi kıl
Müteal sensin sonsuz acz içinde bu fakir
Aczim senin kudretine dayanmam içindir
Aczimi kudretine sığınma vesilesi eyle
Müteal sensin, İlah sensin, Rab sensin
Kulluğumu rızanı kazanma vesilesi eyle

Ya Berr!
Yoktum yokluğumun farkında değildim
İyilik ettin var eyledin beni
Anılmıyordum anılmaya değer değildim
İyilik ettin insan eyledin beni
Bilmiyordum bilmediğimi bilmiyordum
İyilik ettin kendini bilir eyledin beni
İnanmıyordum senin farkında değildim
İyilik ettin inanlardan eyledin beni
Kimsesizdim kendime dost arıyordum
İyilik ettin dostun eyledin beni
Yetimdim sahibimi arıyordum
İyilik ettin rahmetine çağırdın beni
Hatalıyım pişmanlık duyuyorum
İyilik ettin kapına çağırdın beni
Yüzüm yok kimseye yaranamıyorum
İyilik ettin dergahına aldın beni
Günahım çok senden utanıyorum
İyilik ettin gufranına boğdun beni
Senden iyilik istemeye ne hacet
İstememi isteyişin zaten iyiliğin değil mi
Senden istemeye ne hacet
Vermek istemeseydin istemeyi vermezdin ki
Ben sustum Ya Rab sen söyle iyiliğimi

Ya Tevvab!
İste kapina geldim
Edemedigim bütün tövbeler için sana tövbe ediyorum
İşte dergahına vardım
Dileyemediğim bütün özürler için senden özür diliyorum
Sana dönüyorum çünkü gidecek başka kapı bilmiyorum
Beni nasıl kabul etmezsin ki kapına
Çünkü söyle dediğini biliyorum
“Allah(cc)’ın kabulünü vaat ettiği tövbe
O kimselerin tövbesidir ki cahillikle bir suç işlerler
ve çarçabuk tövbe ederler”
Bunları söylemekle cahillik ettimse tövbe Ya Rab
İste çarçabuk tövbe ettim
Sen tövbe edenleri seversin bilirim

Ya Müntekim!
Sen ki isyana ve inkara pek şiddetli karşılık verirsin
İntikamın haktır senin
Sen ki mazlumların ahını işitir ezilenlerin halini görürsün
Cehennemin haktır senin
Sen ki dilediğine rahmet eyler dilediğine azab edersin
Adaletin haktır senin
Nefsimi isyandan uzak tut
Nefsimin eline bırakma beni
Kalbimi nisyandan uzak tut
En güzel hale kalp eyle kalbimi
Zalimden ve zulümden uzak tut
Adaletine razı eyle beni
Rahmetini ver gazabından uzak tut
Lütfuna muhatap eyle beni

Ya Afüvv!
Sen affedicisin sen affetmeyi seversin
Sen severek affedersin
Senin merhametli nazarın nice günahları silip süpürür
Senin affının gölgesinde bütün günah defterleri yanıp kül olur
Sen affetmeyi öyle çok seversin ki
Günahımı dilersen affedecegini biliyorum diye de affedersin beni
Sen öyle nezaketle affedersin ki
Kendi hafızamdan da silersin günahlarımı mahcup etmezsin beni
Hatalıyım itiraf ediyorum kusurluyum kabul ediyorum
İsyanım çoktur biliyorum çok unuttum utanıyorum
Unuttuğumu da unuttum şimdi hatırlıyorum
Aldandım affını umuyorum

Ya Rauf!
Yokluğumda bile hatırımı sorup var eyleyensin
Sen ki bütün şefkatlilerden şefkatlisin
Cemalinle iltifat et bana refetinle muamele et bana

Ya Malikü’lmülk!
Mülk senindir mülkünde dilediğini eylersin
Senindir mülk dilediğini mülküne dahil edersin
Bedeni senin mülkündendir
Hücre hücre tek sahibim sensin
Kalbim senin elindedir
İsyanda da itaatte de tek sahibim sensin
Sözüm senin verdiklerindendir
Sustuğumda da konuştuğumda da tek sahibim sensin
Ruhum senin emrindir
Hayatımda da ölümümde de tek sahibim sensin
Yokluğumda da varlığımda da tek sahibim sensin
Mülkünün haricinde bir yer yok ki çıkayım
Başka kapı yok ki çalayım yanına al beni

Ya Zü’l-celal Ve’l-ikram!
Keremin öyle bol ki senin
Bir çiçeğin güzelliğinde baharın ihtişamını gizlersin
Keremini celalinle gösterirsin
Lütfun öyle çok ki senin
Bir damla suya bin hayat bahşedersin
Lütfunu ihtisamla açık edersin
Görünmen öyle açık ki senin
Zuhurunun şiddetinden gözlerden gizlenirsin
Cemalini kereminle gösterirsin
Sen ki en sevgilini(asv) bana elçi eylersin
En sevgilini(asv) en sevgili eyle bana
Karanlıklarımı dağıt nur eyle beni

Ya Muksit!
Hak senin yanındadır
Haklıların hakkı senin katındadır
Her muhtaca payını veren senin adaletindir
Payıma düşene razı eyle beni
Fazlından fazla fazla ver bana

Ya Cami!
Sen ki İbrahim’in(as) kuşlarını dağ başlarından geri toplayansin
Az olan sevaplarımı da topla hesap günü geldiğinde
İyilikten yana ne varsa senin katındadır
Yetersiz olan iyiliklerimi topla hesap günü geldiğinde
Yokluğu varlığın alnına şebnem eyleyen sensin
Kerem et beni ve kardeşlerimi de cem eyle iyiler meclisinde

Ya Ganiyy!
Öyle Ganiyysin ki lütfunu hak etmek gerekmez
İhsanina layık olmak gerekmez
Elim istediklerime yetişmiyor kalbimin emelleri hiç bitmiyor
Hayallerime kainat dar geliyor dilime sadece dua değiyor
İstesem ancak senden isterim
İyyakenestain iyyakenastain

Ya Muğni!
Bütün zenginlikler senin ikramındır
Elimizde olanlar değil sadece elimizde senin ihsanındır
Sahip olduklarımız değil sadece varlıgımız da senin ikramındır
Her zenginin zenginliği senden başkalarına el açtırma beni
Yalnız sana karşı fakir olanlardan eyle beni
Fakirlik korkusundan azad eyle nefsimi
Neyim varsa senin verdiğini bilenlerden eyle beni
Kainata dilenci eyleme kalbimi
Senin nazlı bir misafirin olarak ağırla iki dünyada beni

Ya Mani!
Sen mani olursan kimse manileri kaldırası degil
Sen engelleri kaldırırsan hiçbir şey engel olası değil
Ben bana gerekeni bilmem Hakim sensin
Men eyle bana verme neler engelse sana gelmeme

Ya Darr!
Zarar da fayda da senin iznindedir
Zarara izin vermende bir hikmetledir
Sen hakkımda zarar murad etmezsin
İyilik senden kötülük nefsimdendir
İyiliğe mecalim yok sen iyileştir beni
Zarar da görünse faydadır taktir ettiğin
Kendime faydam yok zarardan kurtar beni

Ya Nafi!
Yokken var edişin bana öyle bir fayda ki
Kömürü elmasa çeviren simya gibi
Vicdanıma sakladığın sır öyle bir cevher ki
Adem’in(as) pişmanlıgını açık eden dua gibi
Kalbime koyduğun muhabbet öyle değerli ki
İbrahim’e(as) ateşi serin eyleyen sır gibi
Bana bahsettiğin hayat öyle bir Kevser ki
İsa’nın(as) ölüleri dirilten dokunuşu gibi
Tenime verdiğin afiyet öyle bir merhem ki
Eyyub’un(as) yaralarını iyileştiren deva gibi
Gözlerime değen nazarin öyle bir ışık ki
Yunus’u(as) üç karanlıktan çıkaran nur gibi
Yüzüme tebessümü koyan yaradışın öyle güzel ki
Yusuf’u(as) yüzüne tutulan ahime gibi
Bana vaat ettiğin cennet öyle bir müjde ki
Muhammed’in( asv) canlar okşayan tebessümü gibi
Her hayır senin elindendir katında hayra eriştir beni
Her menfaat senin taktirindedir rahmetinden menfaatlendir beni
Her fayda senin izninle gelir lütfundan faydalandır beni
Sensiz benden bana çare yok bana iyiliğin gerek
Sensiz kimseden kimseye fayda yok bana kalbi selim gerek

Ya Nur!
Sen ki varlik aleminin nurusun
Sendendir çehrelerden parlayan nur
Sendendir göze bakış veren sır
Sendendir gönle neşe veren sürur
Seninle nurlanır kalbim seninle aydınlanır aklım
Nurunu yağdır bana

Ya Hadi!
Sensin kalplerimize Hak yolunu gösteren
Sensin vicdanımıza Hakkı aşina eyleyen
İnayetini kar eyle bana hidayetini yar eyle bana
Yolunu yol eyle bana lütfunu bol eyle bana

Ya Bedi!
Hiçligi varlıkla taçlandiran sensin
Varlığı yokluktan çıkarıp süsleyensin
Sen ki her şeyi eşsiz bir güzellikte yaratırsın
Eşsiz yakınlığına al beni
Sen ki her işi özenle ve incelikle tamamlarsın
İnceden inceye sev beni

Ya Baki!
Ne zaman lezzet alsam tükenince elem çekerim
Lezzetleri daim eyleyen sensin
Ne zaman kavuşsam ardından ayrılığı beklerim
Kavuşmaları sahici eyleyen sensin
Ne kadar çok sevdam varsa o kadar çok veda beslerim
Kalbime ebedi sevdalar düşüren sensin
Ömrüm kisa elim yetişmiyor kalbim kandır
Baki olan ancak sensin Beka bahşet imanıma

Ya Varis!
Yok bildiklerim senin nazarındadır
Yitirdiklerim senin katındadır
Bitirdiklerim senin yanındadır
Unuttuklarım senin hatırındadır
Unutulmuşları sonunda sen anarsın
Gidene de kalana da Varis sensin
Ebedi kavuşmaklar ver bana

Ya Resid!
Ya Rab sensin hakiki biricik mürşit
Yönümü sana çevir yolumu sana getir

Ya Sabur!
Eyyub’a(as) sabrı sen öğrettin
Eyyub’a(as) sabrı sen verdin
Sen ki sabrı için Eyyub’u(as) översin
Sensin Sabur asıl sabreden sensin
Sabur sensin sabredenleri seversin
Sabrın öyle ki ben kuluna hilmin çok
Sabredersin ki cezalandırmak ta acelen yok
Sabrın var ki pişman olacaklara mühletin çok
Sabrın öyle ki sabretmeyenlere bile sabırsızlıgın yok
Sen ki bütün sabredenlerin sabır sebebisin
Muhabbetine mahzar olan sabilinden eyle beni

~ Amin ~

Senai Demirci

Yüz’lerce Salât ve Güllerce Selâm

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:34 pm yazan: Minik Kelebek

Gül yüzü buluşma yeridir,
En temel kavuşmalar gül yüzünde gerçekleşir.
Çünkü gül yüzler bakışı aşka dönüştürür.
Bakış ki, aşıkın maşuka dönüşüdür;
İlk tanışma ve son ayrılıktır.
Sonra mayelenir bakış;
Bakış aşk olur, bakış vuslat olur.
Aşık ve maşuk tanışmaktan öte geçerler,
Geri döner ve sanki birbirlerini hatırlamış olurlar.
İlk bakışma sonsuz beklemelerin durulduğu bir göl olur.
Güzellik gül yaprağında beklemiştir aşkı.
Aşk gül yüzünde güzelle buluşur.
Aşk gül tenlerde görünür kılar kendini.
Ve güzellik aşkın bakışında seyre dalar kendini.

Madem kâinatta hüsn-ü sanat, bilmüşahede vardır ve kat’idir.  Elbette, risalet-i Ahmediye (s.a.) şuhud derecesinde bir kat’iyetle sübutu lazım gelir…

O yüzden, gülden yüz çeviremeyiz.
Güle uzak duramayız.
Aşk ateşi örseler yüreğimizi.
Kızıl kanlar gibi dolaşır tenimizi aşk.
Ve kızıl utançlarla alevlenir yüzümüz
Güle döneriz, Sevgili’ye döneriz.
Sevgili yüzü olmadan edemeyiz.

Zira, şu güzel masnuattaki hüsn-ü sanat ve ziynet-i suret gösteriyor ki, onların San’atkârında ehemmiyetli bir irade-i tahsin ve kuvvetli bir taleb-i tezyin vardır.

Meğer gül, yüzüne Nazar Eden olduğu için gül’müş.
Herşeyi ve herkesi Varedenin teveccühüyle gülmüş.
Önce Teveccüh Eden varmış.
Yokluğa yönelmiş Ebedi Güzellik Sahibi.
Bilinmek dilemiş, sevilmek irade etmiş.
Gizliden açığa çıkmış “Mahfi Hazine”
Hiçlik şafağı kızıla boyanmış.
Varlık güzel yüzlü bir gül olmuş.
Varedilen her şey bir gül yüzünde taçlanmış.

Şu irade ve talep ise,o Sânide ulvî bir muhabbet ve masnularında izhar ettiği Kemâlât-ı sanatına karşı Kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor.

Yoksa biz dikenler idik,
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Varlık gülşeninde bir gül yüzünde ihyalandık.
Ab-ı hayat öylece dolandı yüreğimizi,
Tenimizde öylece kızıl utanç gülleri açtı.
Edebi, iffeti gül yüzünde belledik,
Tebessümü gül yaprağından dudağımıza devşirdik.
Gülün son yaprağının sonrasına hayranlığımızı ekledik.
Beğenimizle kuşattık gülü;
Aşklarımızı gül yanağına devirdik.
Gülün yüzünde güldük, güle baktık güle yazdık.
Güller olduk, güldük.
Güller açıldı, güle döndük.
Gül yüzünde varedilen herşeyle yüzleştik.
Varedilmişler gül yüzünden gün yüzüne çıktı.
Öylece, gülün yüzünde buluştuk.
Gül yüzünden tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi oraya çağırdık.
Herşeyi elimize aldık, herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık.
Bildik ki,
Aslında biz sadece gül yüzünden vardık.

Ve şu muhabbet ve rağbet ise, masnuat içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insana daha ziyade müteveccih olup temerküz etmek ister.

Ebedî Sevgili’nin teveccühüdür gülü güldüren.
Kalbimize aşkı salan Sevgili’nin nazarıdır.
Ki bu kalb Sevgili’nin vechesinden başkasına dönmez.
“Batan şeyleri sevmez”
Yitip gidenlere gönül vermez.
O’nun vechinden başkasına kanmaz aşk.
Aşk O’nun teveccühü ile var oldu.
Güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği O halkeyledi.
Aşıkların bakışlarında sevgiyi O tasvir eyledi.

O sâniin bütün makasıd-ı san’at perveranesine hizmet eden Muhammed’in (s.a.) ne derece o Sâni ile münasebettar ve onun nazarında ne kadar mahbub ve makbul olduğu bilbedahe anlaşılır.

Ve güzellerin en güzelini Mahbubu eyledi.
O’na muhabbet eyledi, O’nu Muhammed eyledi.
Ebedi teveccühünü O’nun vechinde kristalleştirdi.
Cümle halka O’nun yüzünü gül eyledi.
Değil mi ki, önceleri hiçbirşey yoktu
Ve illâ O’nun ebedi teveccühü vardı.
Değil mi ki, varedilmişler O’nun yönelmesiyle
Varlığa yüz buldu.
Öyleyse bu varlık gülşenine önce O Mahbub’un gül yüzü düştü.

Acaba hiç akıl kabul eder mi ki, şu güzel masnuâtın bu derece. San’atperver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in’amperver San’atkârı, Arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsan ve takdir İçinde, ber ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükran ve tekbirle, Perestişkârâne Ona müteveccih olan en güzel masnuuna karşı lâkayd Kalsın ve onunla konuşmasın ve alâkadarane onu resul yapıp güzel Vaziyetinin başkalara da sirayet etmesini istemesin?

Biz dikenlerdik aslında.
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Gül-ü Muhammed’in (s.a.) yüzünde buluştuk.
Gül-ü Muhammed (s.a.) yüzünde tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi yüreğimize çağırdık.
Herşeyi elimize aldık. Herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık
Gül yüzünden var olduk.

“Şayet Allah’a muhabbetiniz varsa, bana ittiba edin ki, Allah da size muhabbet etsin.” (Al-i İmran 31’den)

Sevgili’nin teveccühünü yüzüne devşiren Gül’e,
Yüzümüzü Sevgili’nin vechine çeviren Gül’e
Güllerce salât, yüz’lerce selâm ettik.

Senai Demirci

Bugün, günlerden “af/ertesi”

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:30 pm yazan: Minik Kelebek

Ne zamandır unuttuğumuz bir sevincin bizi yeniden kucakladığı anlar yaşadık oruç akşamlarında. Ne zamandır kalbimize düşmeyen lekesiz huzurlar demledik oruç akşamlarında. Ne zamandır yanımıza yöremize uğramayan çocukça coşkuları avuçladık iftar sofralarımızda. Oruç, bize, her birimize, tek tek, içimizde unuttuğumuz, elini bıraktığımız, suskunluğa terk ettiğimiz içimizdeki çocuğu hatırlatarak gitti. İftar sofralarına ne kadar çocuk/ça oturduk, bir hatırlasanıza.

Oruç, zamanı yeni bir tatla yaşattı bize. Günün başköşeleri oruca göre belirlendi. Yeni düzenle akmaya başladı şehirde zaman. Köylerde çocukların gözleri belki ilk defa minare uçlarından sevinçler kopardı, ezan sesinden coşkular devşirdi. Ezanlar, sevinçten kanatlar olup kalplerimize dokundu. Her iftar öncesi çoğaldık, bir/leştik, biricikleştik. Bizi her yanımızdan kucaklayan, hücre hücre sarıp sarmalayan bir huzurun arefesinde bulduk kendimizi. Bir mukaddes çağrının eşiğinde sakinleştirdik kalbimizi. Bir Rahmanî sofranın ortasında yeniden tanıştık ruhumuzla. Bir kalbin açılıp kapanması gibi, kutsiyetin nabzını tuttuk, sımsıcak, kıpır kıpır. Orucun nehrinde aktık; iftar sofralarına toplandık, iftar sofralarından dağıldık. Oruç, uğradığı her mekanı kutsileştirdi. Orucun tutulduğu her yer Mekke’leşti. Oruçla varılan her mekan Medine’leşti.

Modernite, insanı eylemlerinin büyüklüğüne endeksler. İnsanın önemini ete kemiğe indirger, varlığını eylemlerine yaslar. Böylece insanı amansız ve vicdansız bir koşu bandında nefes nefese bırakır. Oysa, İslam, insanı niyetiyle tartar: “ameller niyetlere göredir.” Eylem bedenden çıkar. Niyet ise kalptendir. Kalbini kalıbına katmıyorsan, ne edersen et, yaptığın geçersiz ve anlamsızdır kutlu elçiye(asm) göre. Niyet, kalıbı kalbe bağlar, dili gönülle ilişkilendirir. Niyeti olmayan insan vicdanıyla temasını kaybeder. Vicdanı olmayan insan ise, Rabbinin nazarından kaçırır kendini. Hükümsüzleştirir ruhunu. Sahteleştirir kalbini. Huzuru çoklukta arar. Doymayı eşyanın vefasız yüzünden umar. Ömrünü faydasız bilgilerin boğuculuğunda geçirir, kalbini huşusuz ve hayretsiz bir sığlığa hapseder, dilini vicdanına değmeyen kuru çağrıların kuytusunda eskitir. Oruç, bedenin eylemi olarak edilgen bir ibadettir; yememe/içmeme üzerinden yürür. İşte, oruç, bizi bu eylemsizliğin öznesi eylerken, eylemin gürültüsü ardında susturduğumuz niyetin sesini yükseltti. İlk defa, oruç sayesinde, niyetimizi eylemimizin önüne geçirdik. Oruçla, kalbimizi kalıbımıza galip getirdik. Belki, ilk defa, modern zamanlara açıkça karşı durduk. Oruç tuttuk. Oruca tutulduk. Oruca tutunduk.

Oruç, yalnızlaştırdı bizi. Gurbete düşmüşçesine, eşyanın uzağına attı bizi. Her şey var ama bize faydasız. Herkes burada ama bizden habersiz. O’ndan başkası çare olamadı bize. O’nun izninden başkası doyuramadı bizi. O’nu bir bilerek çokluğu terk ettik. Bir’e vardık. Bir’e kandık. Bir’e uyandık. Bir’e kaldık. Hep arayıp durduğumuz o duruluk hali, özlemiyle yandığımız o uzlet hali orucun dokunuşuyla gerçekleşti. Oruca tutunarak o yalnızlıkta durduk ve durulduk.

Orucun ertesindeyiz artık. Bize uğradı oruç. Pencere önümüzde durdu. Rahmet günlerinden geçirdi bizi. Mağfiret gecelerinde uyandırdı. Cehennemden kurtuluşumuza vesile günler doğurdu üzerimize. Zamanın zirvesi sessizce gelip dayandı gözlerimizin kıvrımlarına. Kadrimizin bilindiği “o gece”nin içinden geçtik. “O gece” umuduyla, en az “bir ömür”lük umutlar içtik nefes nefes. Pişmanlıklarımızı taşıdık dilimize. Kendimizi utandıracak itiraflar yaptık içimizin içine. Nefsimizi kendimize gammazladık. İlk defa aramızı ayırdık nefsimizle. Haylaz arzularına, yersiz heveslerine “dur!” diyebildik. Merhamet edilmişliğimizin ertesindeyiz artık. Affedilmenin sonrasındayız. Cehennemden kurtuluşu izleyen günlerdeyiz. İnşaallah, tertemiz vardık bayrama. İnşaallah, ak pak bir sabaha uyandık bayramda. O paklığın ve berraklığın hep farkında olarak yaşayalım bundan böyle. Bize yeni baştan açılmış o beyaz sayfaya leke kondurmama özeni ile yürüyelim orucun ertesine.

Öyle bir ay ki giden, sonsuz müjdelerin göğsüne yasladı hüzünlerimizi. Öyle bir ay ki giden, mağfiret yağmurlarının yüzünde yıkadı suçlarımızı. Öyle bir ay ki giden, rahmet bulutlarının gölgesinde avuttu korkularımızı. Öyle bir ay ki Ramazan, vahyin sonsuz kıpırtısını taşı(r)dı göğsümüze…

Özlemeye değmez mi?

Senai Demirci

04.08.08

Ah!

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:19 pm yazan: Minik Kelebek

- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Sahi mi? Yani, sayısız günahlar işlediğim halde, hiç günah işlememiş sayılacağım öyle mi?
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Ciddi misiniz? Oysa, bana kalsaydı, ben kendimi bile bu kadar kolay affedemezdim. Dostlarımdan bile öyleleri var ki, bir hata ettim diye beni defterden sildiler. Artık görüşmüyorlar. Ben de çoğu arkadaşıma ilk hatasını görür görmez küstüm. Hiç hata etmemişler gibi davranmam çok zor onlara. Oysa siz…
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Daha önce tövbe etmediğim günahlarım da var benim. Özür dilemeyi unuttuğum hatalarım var. Yanlış olduğu halde, yanlışlığını kabullenmediğim bir sürü yanlışım var.
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Nasıl yani? İçimde azıcık bir pişmanlık olsa bile, özür dilemiş mi sayılıyorum? Dilime varmayan içimdeki “ah!”lar da tövbe diye mi kabul ediliyor. Yüzümün kızarması da… Öyle mi?
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Ben… Şimdi.. Tövbe etsem… Olur mu ki? Yani, şimdi hatırladıklarım için özür dilesem hepsine tövbe mi etmiş olacağım? Hepsinden affedilebilir miyim sahiden?
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Doğru ya, “hiç günah işlememiş gibi” diyorsunuz. Hiç günah işlememiş gibi olmak için hepsinin bağışlanmış olması gerekli. Hımm; anladım.Peki, ya yeniden günah işlersem? O zaman sözümden dönmüş olacağım. İyice günaha dalacağım. En iyisi, en sonunu beklemek özür dilemek için.
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- O günahtan da tövbe edebilirim yani.. Özür dilemek için her zaman fırsatım var demek! Ama neden bu cömertlik? Niye bu kadar bağışlayıcılık?
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Sevildiğimi bileyim ha! Hata edebileceğim baştan biliniyordu ama yine de var edildim. Günah işleyeceğim belliydi ama yine de nefes veriliyor bana. Özür dilerim umuduyla.. Her sabah güneş, ben özür dilerim belki diye mi geliyor dünya ufkuna? Yeter ki, özür dileyecek içtenlikte olayım. Huzura geleyim. Günahsızlığıma güvenip huzurdan kaçmamdan ise, günah vesilesiyle de olsa huzura gelmemi iyi bir şey sayıyorsunuz. Boynumu bükmem, mahcup olmam, gözlerimin yaşarması bu kadar mı önemli sizin için? Günahsızlıktan bile önemli ha!
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- İçimde bir ateş bir ateş ki, hiç sormayın! Yanıyor, yakıyor. Yanıyor, yakıyor. Söner mi, dersiniz?
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Hiç günah işlememeye içten niyetlenirsem olur öyle mi? Ama şaşırırsam başka.. Unutsam da yeni imkanlar var önümde. Kredim bitmiyor hemen. Yeter ki o içtenliği bir an hissedeyim. Yani, hiç günahsız bir bebek gibi, hiç hatasız bir dost gibi tatlı bir mahcubiyetle yaşamamı istiyorsunuz. Beyaz bir sayfayı hiç kirletmeme ihtimamını kuşanayım yeter; öyle mi?
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
- Özür diliyorum Rabbim… Bin özür; milyonlar özür… Çok utanıyorum; çok mahcubum. çok, çok… N’olur, affet beni, affettiğini bildir. Affedildiğimi hissedeyim. Söz veriyorum (veriyorum mu ki?) bir daha asla! Bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla…
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Hiç günah işlememiş gibi mi gerçekten… Yani, günah işleyip de affedilmiş bile değil. Sanki hiç işlememiş gibi! Hiç! Hiç! Hiiççç! Affedildim mi şimdi? Yeni baştan adam sayılıyorum ha! Sıfırdan başlıyorum demek!
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Hatalarım hiç yüzüme vurulmayacak demek! Hatırlatılmayacak bana. Unutturulacak. Hatırlayıp da utanmayayım diye. Hatırladığım olursa da, içimdeki sızıyla bir daha özür dileyeyim diye. Defterimden de silinecek, hafızamdan da. Hatta, affedildiğimi bile hatırlamayacağım. Ne güzel bir bağışlama bu. Bağışlayan bağışladığını bağışladığına fark ettirmiyor bile.
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Hiç günahsızlar nasıl yaşarsa, öyle mi yaşamam gerekiyor bundan böyle?
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Efendim?
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Sesiniz, sesiniz, ne güzel sizin! Bir daha söyleseniz! Bir daha! Sözünüzden de güzel sesiniz. Müjdenizden bile tatlı söyleyişiniz. N’olur, bi’daha konuşsanız!
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Yüreğime su serptiniz! Ne kadar serinledim bir bilseniz.
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
- Efendim, siz ne güzel müjdecisiniz! Fakiri sevindirdiniz.
- Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
- Efendim, Siz.. Siz.. Siz… Siz… Siz… Ne güzel elçisiniz! Niye buraya kadar zahmet ettiniz? Ah!

Senai Demirci

03.31.08

Senin eline diken batar mı komutanım?

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:40 pm yazan: Minik Kelebek

1bc2hf3.jpg 

Neydi o reklam filmi? Doğduğumuz günden beri, kalıp kalıp sunulan resmi ideolojinin bir de kalbinin olduğunu hatırlatmaya ayarlıydı. Bir çocuk merakının sokulganlığı ve teklifsizliğiyle, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez” katılıktaki ilkeleriyle tanıştırıldığımız “Ata”yı parmağındaki sızıyla tanımamız da beklendi. Koskoca devlet bankası bile “iş”ini bırakıp kalbimize gül yumuşaklığıyla dokunmayı denedi. “Senin de eline diken batar mı?” sorusuyla, devlet gibi devasa, banka gibi tok bir yapının dokunulmaz kurucusunun insanî gözeneklerinden içeri doğru sızıverdik. “Senin de canın yanar mı?” şaşkınlığıyla, heykellerin katı ve soğuk yüzüne kazıdığımız, adını birilerinin birilerini dışlamakta kullandığı “Ata” imajının buzları çözülüverecekti. Heykellerin soğukluğuna, ilkelerin kesinliğine inat “kıpır kıpır”, “sıcacık” ve “yumuşacık” bir kalbi de olmalıydı “Ata”nın. Doğru ya; insan kalıbıyla olduğu yerde kalbiyle de var değilse, ne gül büyütebilir ne de gül zevki.

Merak ediyorum, o gün, Kozan’lı yetkililer, Tevhide’nin gözünün yaşını görebildi mi? Kalpleriyle de orada olmuşlarsa, görebilmeleri gerekirdi. Ben yine de görmelerine yardımcı olayım: Göz yaşının akıverdiği o utangaç yüz Tevhide’ye aittir. Tevhide 15 yaşındadır. Yani, bir ergendir. Bir ergenin en çok aradığı, takdir edilmek ve onaylanmaktır. Hele de bileğinin hakkıyla alırsa takdiri, çelik gibi bir kişilik maya tutar kalıbında. Hakkının yenmediği, umutlarının zayi olmadığı bir ülkeye açar gözlerini. Onaylandıkça, kocaman olur kalbi. Bayrağını, atasını, öğretmenini, okulunu daha bir genişçe kucaklar.
Meselâ, siz, sayın komutanım, kalbinizle de bakabilseydiniz, en zarif takdiri alacağı yerde, en güzel onaylanmayla ödüllendirileceği anda, aşağılanan kırık-dökük bir kalbi, küskün ve üzgün bir “genç kız”ı da görebilecektiniz. O genç kızın başındaki örtüden çok daha fazla göze batıcıdır o kırık kalp. Başörtüsüne dair yazılı kurallardan çok daha kalınca yazılıdır bir genç kız onurunun dokunulmazlığı. “Yasak”ların hemen uygulanmasından, “suçlu”nun derhal kürsüden indirilmesinden çok daha önce gelir bir çocuk sevincinin masum kıpırtıları. Dediğim gibi, kalbinizle bakarsanız görürsünüz bunları. Babacan bir tebessümle geçiştirilebilecekken, “hadi neyse…” hoşgörüsüyle atlatılabilecekken, sonradan gelecek “bir daha olmasın…” uyarısıyla düzeltilebilecekken, parmağındaki sızıyla yeniden tanıştığımız “Ata” adına, gencecik bir kalbin sevincine kör olmanın, çocukça bir hevesi en ince yerinden kırmanın, bir küçük han’mefendinin onurunu yerle bir etmenin kalpsiz öznesi oluverdiniz.

O göz yaşını o gün orada görmedinizse, bugünlerde, belki biraz daha sakince, o göz yaşını göremeyişinizi görebilmenizi, sonra da o göz yaşına körlüğünüze olan körlüğünüz üzerinde biraz düşünmenizi tavsiye ederim. Sizin de kompozisyon yazan bir kızınız/oğlunuz yok mudur yahut olmayacak mı? Başörtülü/başörtüsüz kalıplarına sokmadan, şu ya da bu renkteki ideolojilere takılmadan, bir genci sırf kalbiyle görmek, bir çocuğu sadece insanî heyecanlarıyla anlamak gibi bir seçeneğiniz olmadı mı hiç?

Bu körlüğün tek kurbanı Tevhide değil. Şehit olunca eller üstünde taşıdığımız Mehmetçiğimize de kaçırıldığı yerden sağ salim dönünce de kalbimizle bakamadık. Ne kaçırıldığını itiraf edebildik kendimize, ne de sağ salim geri dönmelerine sevindiğimizi açık edebildik. Kalbimizle bakmaya cesaret edemeyince, yok saydık onları, ellerini kollarını bağladık, tutukladık.

Kalbiyle bakmanın ideolojisi yoktur beyler. Hangi yandan bakarsanız bakın, kalpsizlik acıtır ve acıdır. Kürsüden indirilen genç kız, başı açık olduğu için indirilseydi, “N’apalım, kurallara uysaydı?” diyebileceğini mi sanıyorsunuz bu satırların yazarını da. Taraftarlık, tarafgirlik, zaten başlı başına kalpsizliktir. İdeolojinin kalın duvarları arasına, politik tavırların sağır odalarına hapsolduğunuzda, önce kalbinizi kaybedersiniz. Sonra da, kalbinizin ritmine göre, alışık olduğunuz, üzerine düştüğünüz, kaskatı taraf olduğunuz kategorilere göre akletmeye başlarsınız. Ömrünüz o kategoriler arasında sek sek oynayarak, kalbinizle hiç bir yerde ve hiçbir zaman buluşmadan geçebilir. Bir komutanın bir ara bir çocuğu kürsüden indirtmesi ne kadar kalpsizlikse, “komutandan küstahlık” başlığıyla her komutanı her çocuğu her zaman kürsüden indirtebilir göstermek de kalpsizliktir. Fidan gibi genç kızları ve delikanlıları katsayı farkıyla akranlarına imrendirmek ne kadar kalpsizlikse, resmi ideolojinin bütün hıncını liseli çocuklardan almaya kalkmak ne kadar kalpsizlikse, başörtülü çocukların hepsini standart sayıp başını açanları ayıplamak da, hepsini birden üniversite kapısı önünde direnişe zorlamak da kalpsizliktir. Türklük üzerinden etnik milliyetçilik yapmanın da kalpsizlik olduğunu itiraf etmeden, Kürtlük üzerinden yapılan etnik milliyetçiliğin ürettiği terörü söndürecek kalpleri bulamayız.
Kalpsizliğin tarafı yok. Ancak kalbimize taraf olursak, o çok özlediğimiz toplumsal barışı, kurallarla inşa etmeye çalıştığımız o ulusal huzuru bulabiliriz.

Bakın nasıl da kaybedebiliyormuşuz kalbimizi? Bir milli maçta sokağa dökülüp alabildiğince birbirimize açtığımız kalbimizi, kimi mitinglerde ilga ve imha edip bayrağı bile kin ve nefret mızrağının ucuna takmayı nasıl becerdik? Başörtülünün ve başörtüsüzün kalplerinin attığımız gollerde birlikte hızlandığını, tarikatçıların ve laiklerin şehitler için birlikte üzüldüğünü, halk partililerle ak partililerin göğüslerinin yediğimiz her golde beraberce daraldığını, köyde yangın çıkınca Kürtlerin ve Türklerin birlikte su taşıdığını nasıl unuttuk?

Hadi şimdi geri dönelim kalbimize. Eğer parmağımıza diken batıyorsa, eğer bir gülün açılışına birlikte sevinebiliyorsak, kalbimizle de varolabiliriz bu ülkede. Kalıbıyla olduğu yerde kalbiyle de değilse insan, tohum ekilmeyen toprağı sulayıp gübrelemek gibi boş yere hasat bekleriz. Küçücük bir kalbin sevincinin hatırına gözlerimizi yazılmamış kurallara kapatmayı beceremiyorsak, kalbimiz yok. “Burada körpecik bir dimağ var…” diye fısıldayan vicdanımızın sesini sağır ideolojik labirentlerde yitirmişsek, kalbimiz yok. Bir genç kızın onurunu, pekala unutulabilir, pekala gözden çıkarılabilir önyargıların altında ezdiriyorsak, kalbimiz yok. Duam o ki, kendi çocuklarının sevinciyle yürekleri hoplayan, bebeciklerinin tebessümüyle yüzünde güller açan o büyüklerimiz, ister komutan, ister müdür, ister kaymakam, ister gazeteci yazar olsun, siyasal gürültüler içinde susturdukları, gereksiz kavgalar arasında yitirdikleri kalpleriyle kimsenin görmediği bir köşede yeniden buluşurlar. Belki bir gün onlar da ağlar.. Belki bir gün… Yüzlerine ılıkça dokunan bir gözyaşıyla, Tevhide’nin ve daha nice gencecik kalbin umutlu kıpırtılarını göğüslerinde hissederler.

Tevhide’yi kürsüden indirmeden çok daha önce kalplerini kalıplarından indirdiklerini belki o gün anlarlar.

Senai Demirci

Unutmuşum, affedersin…

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:33 pm yazan: Minik Kelebek

renkli_goz.jpg

- Yalnızım, çok yalnızım.
- Hatırlıyor musun; “çok yakınım ben” demiştim sana, “çok yakın!” Senin sana olduğundan bile yakın. Kendi kendini çağırdığında ne kadar yakından duyuyorsan, ondan da yakınım. Kendinden bir şey istediğinde ne kadar çabuk cevap veriyorsan, bundan daha hızlıyım.
- Doğru. Sen hep yakınsın ama, nedense, ben uzaklardayım. Bana küsmüşsün sanıyorum.
- Öyleyse, secde et ve yaklaş! Alnına dokunacak yakınlığım. Aslında alnına yazılıdır yakınlığım. Araya benliğini koyduğun için, bencilliğini öne sürdüğün içindir bana uzaklığın.
- Yüzüm yok yakınında olmaya. Çok kusurluyum. Günah üstüne günah işledim. Sözüm yok sana sakladığım. Kirli dudaklarım. Yalanlar söyledim, boş sözlere değdi dilim.
- Pişmanlığını görüyorum elbet. İçindekileri yakıcı sızıları duyuyorum. Söylemek isteyip de söyleyemediklerini de özür olarak kabul ediyorum. Yüzünün kızarması bile kabulüm. Bilmiyor musun ki, bağışlamayı seviyorum ve seve seve bağışlıyorum.
- Biliyorum ama yine de unutup hata ediyorum. Gördüğünü göre göre, görmüyormuşsun gibi yaşıyorum. İşittiğini bile bile, işitmiyormuşsun gibi boş şeyler konuşuyorum. Sözümden dönüyorum yine. Utanıyorum. Bağışlar mısın sahiden?
- Dedim ya; bağışlamayı kendime ilke edindim. Hiçbir şeye mecbur olmadığım halde, merhamet etmeyi kendime kural diye yazdım. Affetmeyi her şeyin önüne koyuyorum.
- Ben seni hep yakar diye tanıyorum. Hemen kızıp gazaplandığını düşünerek, korkuyorum, titriyorum. Çarparsın diye keyfimce yaşayamıyorum. Gazabın da var senin.
- Rahmetim gazabımdan önce gelir. Kızmam bile rahmetimin hatırınadır. Ben yakmam seni. Sen ateşe atarsın kendini. Seni senden korumak içindir tehditlerim.
- Yine de korkuyorum. Çok korkuyorum.
- Defalarca ve en önce merhamet sahibi olduğumu hatırlattım sana. Her sözün başında. Her işin eşiğinde. Daha çok, hatırımı saymanı isterdim. Bir hatırlasana; bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin. Eksikliğini kimsenin dert etmediği dönemlerde, seni var kılmak istedim. Kendi yokluğunu kendinin bile fark etmediği yıllarda, seni insan etmeye karar verdim. Şimdi seni en çok sevdiğini söyleyenlerce insafsızca çöpe atılabilecek biçimsiz bir et parçasıydın; sana yüz verdim. Sana yaptığım iyiliğini bilmeni istedim. Hep teşekkür etmeni bekledim.
- Çürüyecekmiş bedenim. Toprağa girecekmişim. Yüzüm eriyecekmiş. İsmim silinecekmiş. Dar bir yere bırakılıp terk edilecekmişim. Bu dehşet içinde nasıl teşekkür etmemi istersin?
- İlk söylemede, anlamamış olmanı anlayışla karşılıyorum, yine söylüyorum. Unutabileceğini bile bile yeniden hatırlatıyorum. Kolayca gözden çıkarılacak, leke diye silinebilecek, kirli ve isimsiz bir damlaydın; seni adam ettim. Yokluğunda seni yakıp yok edebileceğim halde, varlığından niye öç alayım, niye seni önemsiz sayayım? Senin varlığını herkes inkâr ederken ben inkâr etmediğim halde, seni niye unutulmuşluğa terk edeyim? Seni kendime muhatap seçecek kadar önemsediğim halde, niye kurumuş kemiklerini toprakta bırakayım? Seni hiç yoktan yarattığım halde, hiç sebepsiz var eylediğim halde, ikinci defa yaratmakta niye usanayım, niye vazgeçeyim?
- Keşke bunu daha sık hatırlatsan!
- Hatırlasana kuşluk vaktini. Her sabah uyandığında yeniden bulmuyor musun bedenini? Gözlerini açar açmaz, hatırlamıyor musun unuttuğunu kendini? Ayrıca, bir bak yeryüzünü ölümünün ardından nasıl dirilttiğime. Kurumuş çubukları, ölmüş dalları, soğumuş kökleri çiçek çiçek, rengarenk, terü taze tenlerle, sıcacık meyvelerle yeni baştan dirilttiğimi görmüyor musun bugünlerde?
- Unutmuşum, Rabbim, affedersin, çok affedersin. Sen affetmeyi çok seversin.

Senai Demirci

03.26.08

Senden sana yol var mı?

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:32 pm yazan: Minik Kelebek

ice-kapanis.jpg

Yokluğun kor bana… Sensiz, bin ateş parçasına bölünür kalbim. Tenimde cehennem cehenneme düşer, bir daha yanar. Avucumda denizler kurur; çöller başlar.

Gözüme geceler üşüşür; sabahlar ürküp uzaklara kaçar. Sözlerimi hece hece alev sarar; dudağımda yangınlar başlar. Korkarım, bir kez “su” dersem sular alev alır.
Susuşun zor bana. Sensiz, yokuşlar uzar, yollar uçurumlara uğrar. Yaraların kabuğu açılır; ırmakların yatağı daralır. Sele kapılır dağlar; köprüler geçilmez olur. Dünyanın bütün taşları kirpiklerime biner; güneşlerin hepsi çöle iner. Elimde kalır ağıtların hepsi; kimse duymaz, kimse ağlamaz, kimse anlamaz. Bir kuyuya iner gibi; tozlanır şiirler, güfteler silinir, şarkılar boğulur. Harfler harflere bitişmez olur. Sahipsiz kalır keman; telleri kopar bağlamaların… Ahenk bozulur; nefessiz kalır neyler.

Bir “Ah!” etsem, “Ah!”ların hepsi ağlar.
Varlığın koca bir dağ bana. Şirin bu kadar uzak değildi Ferhat’e. Sadece dağlar ayırdı onları. Dağdan sonrası Şirin’di. Dağın berisi Ferhat’ti. Sen ise dağın kendisisin. Kazıp da yakın edeceğim bir yer yok ki Şirin’e Ferhat olayım. Aşıp da kavuşacağım bir yâr yok ki sana geleyim. Sanki bir yanım dağ, bir Ferhat’tir benim. Kimi kimden uzak bileyim? Su içecek dudaklar kurudu, kime sular getireyim? Sular serinliğini yitirdi; kime sâki olayım?

Yokluğunu sor bana. Mecnun’un gözünde Leylâ değilsin ki, sana gelmek için çölleri göze alayım. Çölleri hepten yaktım; kumlar dağıldı, tozlar uçuştu. Aşk kalplere küstü, kuyulara düştü. Koynuma gömdüm ayrılığını ve her bahar yokluğunu meyve verdim. Mecnun beni deli sandı. Leylâ gözlerime aldandı; gözlerini gözlerimde aradı. Araya dağları koydum; kimse aldırmadı. Nice deniz kıyısında nice sevgili bekledim; hiçbirinden selam gelmedi. Şişelere bırakılmış mektuplar gördüm; okuyan olmadı. Ah, sevdiğim, sen yoksun buralarda, tadın da tadı kaçtı, lezzetler hüzne bulandı. Şöyle incecikten bir kez “aşk” desem, şiirler utanır, şarkılar kör olur, türküler köyden kaçar.

Yokluğunu bir sorsan bana, cevapların cümlesi kılıç kuşanır, suların hepsi köpürür, kuru dallar bin defa kırılır, kuşlar bin kez daha dağılır.
Hasretin nâr bana. Kuraklığın dudağı çatlar adını söyleyince. Pervane ateşi bırakıp yüzüme koşar; yanmaya gelir. Buzullar dudağıma koşar, erimeye özenir. Mumların alevi parlar seni anınca. Gölgeler senin adının altında serinler, dinlenir. Nicedir kirpiklerimde taşıdığım taşlar yoluma düşer; hüznüme yaslanır, ağlar, ağlar, ağlar. Bütün yangınların bütün külleri bana savrulur; anka kuşlarının hepsi gözlerimin içine bakar, bir kez daha uçmak için yalvarır. Yangını da yaktığımdan, küllerin hepsi yine, yeni ve yeniden küllenir. Adını ağzıma alsam, her yere her zaman yağmur yağar, denizler denizlere koşar, bütün dağlardan bütün dağlara kuşlar kanatlanır.

Sızın yâr bana. Seni yitirdiğimden beri, elimden ayrılıklar tutuyor; el ele dolaşıyoruz terk edilmiş sahilleri. Acıların canı yanıyor adını anınca, susayım diye yalvarıyorlar. Yaralar senin susuşunla yaralanıyor; bir söz umuyorlar dudağından merhem olur diye. Bir bilsen, ne kadar zamandır kapımda bekleşiyor unutuşlar, “bir yol bizi de hatırlasın” diyorlar. Geceleri sokak lambalarının loşluğuna sığınıp birbirlerine sarılıyorlar ama yine de çok üşüyorlar. Bir sabah gelip yüzlerini tek tek öpüp okşarsın diye umuyorlar. Bir de, evden kaçmış mutluluklar var; hâlâ sığınacak bir köprü altı arıyorlar ama gözleri aydınlık pencerelerin önünde, belki sen ekmek verirsin diye bekliyorlar. Umutlar var hemen aşağı mahallede, gecekondu yapmışlar kendilerine, köylerini bırakmışlar, kalplerden sürülmüşler. Gelirsin diye yolunu gözlüyorlar. Yolları sorma, onlar hepsinden perişan, sevgilinin köyüne dolanmak için can atıyorlar, kıvranıyorlar ama nafile… Sen olmayınca, yollar da yolda kalıyor, ayakları taşa dolanıyor.

Neredesin ey sevdiceğim? Sensiz ayrılık bile ayrıldı sevdiğinden. Sensiz hüzün de mahzun oldu. Sensiz şiirler yarım kaldı, dudağa değmedi; sadece bir fısıltını bekliyorlar. Heceler senin elinden tutup şarkılara sokulmak istiyorlar. Haberin var mı sevdiceğim, burada kuşlar yuvaya uçmuyor; gurbet bile gurbete düşüyor. Duydun mu, burada bahar geldiğine pişman oluyor; güzün yaprakları kuruyor.

Belki okursun diye buraya yazıyorum, harfler seni hecelemek için sabırsızlanıyor. A olmayınca Ş dudağa yapışıyor, sessiz kalıyor. K olmayınca, A ve Ş boşluğa düşüyor, anlamsız kalıyor. “A”, “Ş” ve “K” senin adının kucağında büyüyor, senin anlamının sıcağında doyuyor.

İnan bana, sensiz ayrılık bile ayrılık olmuyor, kavuşmak bile tat vermiyor. Sensiz ne seven sevebiliyor, ne sevilen sevildiğini biliyor. Sensiz sözler boşluğa düşüyor, sensiz kalem kâğıda dokunmuyor, sensiz dudak dudağa değmiyor. Sensiz ne sevda seviniyor ne veda üzülüyor. Sensiz hüzün bile yüze gelemiyor, acılar utanıp kuytulara saklanıyor.

Yokluğun kor bana ey aşk.
Sende yak beni, ateşe at sözlerimi.
Suskunluğun zor bana ey aşk.
Ben sustum, sen söyle iyiliğimi….

Senai Demirci

Dilimi değdirdiğim yere kalbim yetişir mi?

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:27 pm yazan: Minik Kelebek

fraise-coeur.jpg

Korkuyorum. Dilim kolayca dolanıyor süslü kelimelere. Büyük laflar damağımın her yanına yapışmış gibi. Dudağımdan sözler yâr yüzünden düşen yaşmak gibi kayıveriyor göğe. Göğsünde taşıdığını bilmiyor gibi, içinde büyüttüğünü tanımıyor gibi heceler. Ayrılık sözleri dilimden eksik olmuyor. Ölümü sıkça anıyorum belki.
Hasret, hüzün, keder, sızı, sancı, ağrı, ölüm, ayrılık, özlem birer kelime sadece… Dile dokunduğunda acıtmıyor, kulağa vurduğunda can yakmıyor.

Bunlar sözler, sadece sözler, sadece sözler. Ağzımda kolayca yankılanıyorlar. Bir çok kulağa çarpıyorlar. Belki bir kaç kalbe de iniyor. Havada asılı duruyor sesler. Harflerin zincirine tutunuyor sözler. Dört harf “ölüm ve sadece iki hece. “Ölüm” derken, kelimenin tam ortasında dil damağa değiyor. Bitirdiğinde dudak dudağa kavuşuyor. “Ölümmmm.. Buluşuyor dil ve damak. Isınıyor dudaklar, kavuşuyor. Kolay ölüm… bu kadar kolay. Demesi kolay.. Ya olması ölümün. Ya dudakları soğutması. Eşiğinde durmak son nefesin nasıl bir tükenmişlik. Nice bir yangındır ömrün bir nefese daha yetmemesi.. Ölümün kendisini ruhunla hecelediğin oldu mu? Ayrılığı kıvrana kıvrana içtin mi hiç? Hasretin tam ortasında kala kalıp zamanın kırık cam parçaları gibi gırtlağına battığını hissettin mi?

Korkuyorum. Yalancı olmaktan korkuyorum. Dilimi değdirdiğim yerlere kalbimi yetiştirememekten korkuyorum. Dudaklarıma vuran sözlerin tenimde iz bırakmadan savrulması yalancı eder mi beni? Ya herşeyimi yitirmiş ve geriye sadece sözlerim kalmışsa? Kuru sözler, boş sözler, süslü sözler, içinde kalp olmayan kalp sözler…

Ölümün yüzüne yüzünü değdiren ne çok yüzler oldu. Güldü mü ölüm onların yüzüne? Gözleri ölümün gözleri olunca neyi gördüler? Hangi hasretler koşuştu dudaklarına? Yarınlar var diye yarım kalmış işler, sonra söylerim diye söylenememiş sözler, sırası değil diye gecikmiş sevmeler ölümün eşiğinde kimbilir nasıl haykırdı? Ölüm anında susan dudak söyleyeceklerinin hepsini söyleyememişti. Ölümün kollarında açık kalan eller, sahip olunacakların hepsini bitirmiş miydi?

Sözleri yok ölümün. Ne söylüyorsa gözleriyle söylüyor. Bir ölünün gözlerine yığıyor tereddütlerin hepsini. Sessizce iniveren kirpiklerin ucuna savuruyor geç kalmışlıkların hepsi. Sanki ruhunu dudakları arasındaki ince çizgiye biriktirmiş gibi ölümler, hem hiç konuşmuyor hem hep konuşuyor.

Hayat gibi değil ölüm. Az konuşuyor. Heceleri sessiz. Sözleri keskin. Benim gibi sözlere tutunma sevdası yok ölümün. Ömür boyu suskun. Bir kez konuşur ve konuştuğunda en büyük sözünü söyler. Ne kadar konuşsam ve yazsam, ancak ölümün sözünü ederim. Ölümün sözü, ölümün kendisi değil. Bir beden ki, ölümün kırık hecesidir her daim. Hücre hücre ölüme yazgılıdır içinde yürüdüğüm bu gövde. Zamanın her “tik-tak”ı uzaklıkların sinsi habercisidir; çatlaklar açar aramızda, içimizde.

Hayat, aslında hep ölümü anlatır dinleyene. Hayat ölümle berbat olsun diye değildir bu. Ölümün eşiğinde yaşanan bir hayat daha çok anlam arar kendine, daha çok heyecan bulur da o yüzden. Ölümü bilirsen çerçeve çizersin kendine. Bildiğin, beklediğin bir son varsa, hayatı som bir altın gibi işlemeye koyulursun. Ucunu açık sanırsan, oyalanmaya durursun, hoyratça savurursun, oyuna dalarsın. Rüyanın rüya olduğunu bile unutacak sahte bir uyanıklık içinde uyursun. Uyanamazsın.

Buraya yazıyorum: en güzel, en içten yazımı öldüğümde yazmış olacağım.. En sahici nasihatimi, en umulmadık haykırışımı cenazem söyleyecek sana. Hayata nokta koyduğumda yüreğine çelikten sözler dikmiş olacağım. Çelikten sözler.. Ezsen de unutkanlığınla, kalbinin odacıklarında bir yerde suskun bir tohum gibi patlamayı bekleyecek. Hiç beklemediğin anda çiçekler açacak, buruk meyveler sunacak.

Sen sus ey ölüm. Ben sana hece hece yaklaştıkça, sen bigâne kal. Ben kelimelerle yoluna tuzak kurdukça, sen suskunlukların ardına kaç. Ben ele avuca sığdırmaya çalıştıkça seni, sen perdeler ardına saklan. Sen sus ki, bana söz söylemek kalsın.Yalan sözler. Kuru sözler. Ağız dolusu. Dil bulaşığı. Yüreksiz sözler. Sözler kalsın.

Yalanı dilimden uzak eyle Rabbim!

Senai Demirci

Kamera arkası…

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:15 pm yazan: Minik Kelebek

02.jpg

 Bir filmin kamera arkası görüntüleri her seyirci için ilginç ve keyifli olmalı. Kamera-arkası görüntülerini izlerken, kendimizi az da olsa ayrıcalıklı bir konumda hissederiz.
Ayrıcalıklıyızdır; çünkü herkesin kendini kaptırdığı kurgulanmış bir gerçekliğin arkasına geçeriz; herkesin bilmediğini bilir, herkesin görmediğini görürüz. Keyifliyizdir; çünkü tasarlanmış bir hayalin içinden çıkıp onu kuşatır, inşa edilmiş bir rüyadan uyanıp rüyayı yorumlarız. Kamera arkası görüntülerini seyrederken, az önce seyirci olarak nesnesi olduğumuz ve etkilendiğimiz bir ürünü, kendi nesnemiz haline getirir, onu elimize alırız, ona özne oluruz.

Bir filmi seyretmeye razı olmak gönüllü bir aldanıştır, duygularımızı bile-isteye geçici bir gerçekliğin eline vermektir. İyi bir film bize sinemayı unutturur. Etkileyici bir senaryo sinemada bir seyirci olduğumuz gerçeğinden duygusal olarak kopartır bizi. Öyle ki, sinema ışıkları yanınca silkinmek zorunda kalırız. Sinema ışıklarının yanmasını bekliyorsak, koltukta olduğumuzu unutmamışsak, filmin film olduğu başından beri aklımızdaysa, iyi bir filmde değiliz demektir. Film odur ki, film olduğunu unuttursun.

Bir televizyon programımızın kamera arkası görüntülerini çeken kameraman ve yönetmen arkadaşlarımın koşturmaları sırasında acıyla fark edecektim ki, boşuna gayret ediyorlar. Çektikleri bir “kamera arkası” olmayacak. Kamera arkası diye çektikleri görüntüler ellerindeki kameranın önüne düşüyordu yine. Seyrettiğimiz her “kamera-arkası” aslında bir başka “kameranın önü”dür. Bizi kamera arkasına götürüp filmden uyandırmaya çalışanlar bir başka kameranın önünde yeniden uyutuyorlar. Kamera arkası görüntüleri ile kimselerin görmediğini gördüğüne inandırılan biz ayrıcalıklılar, aslında kamera arkası görüntülerini çeken kameraların arkasından habersiziz. Yeni bir kurgunun, yeni bir yapımın önüne sürüyorlar bizi kamera arkası görüntüleriyle. Yeniden uyutuyorlar. Yine kamera önünde oyalıyorlar. Kamera-arkası görüntülerin düştüğü kameraların da arkasına bir dizi kamera koysalar, seyrettiklerimiz yine bir kameranın önünde duruyor olmaktan kurtulamayacak. Bu kamera arkası çekimlerini, “kamera arkasının kamera arkasının kamera arkasının kamera arkası…” şeklinde sonsuza kadar çoğaltsalar da, bir kameranın önünde kalacak gözlerimiz. Üstelik, sonunda kameralar o kadar artacak ki, bunca kameraya yetişecek ne kameraman bulunur, bunca kamera arkası görüntüsünü seyredecek ne seyirci kalır.

Öyle bir kamera çekmeli ki gerçek kamera arkasını, başka bir kamera önü daha olmamalı çektiği görüntüler. Öyle bir yerden bakmalıyız ki gerçekliğe, o bakışın arkasında başka bir bakışa yer kalmamalı. Son ve gerçek kameranın çektiği öyle olmalı ki, o kamera arkası bakışını kuşatabilecek başka bir kameranın varlığı imkansız olmalı.

Bütün nazarları ve manzaraları, vizyonları ve vizörleri önüne alan, ardında başka bir şey bırakmayan tek ve nihaî görüş nedir o halde? Varlığın nihâi seyircisi kim? Hayallerimizin en son kamera arkası bakışı kimin nazarında saklı? Yaşadığımız hayatın nihai görüntüleri hangi perdeye düşüyor? Seyrettiğimiz görüntülerin gözbebeğimize düşmesi, bu görüntüye bizim verdiğimiz tepkiler ilginçtir değil mi? Öyleyse, kimdir gözümüzün gördüğünü gören, gözümüzün nasıl gördüğünü de gören ve dilerse gösterecek olan bakışın sahibi?

Gördüğümüz her rüya bizimdir; bize aittir ve biraz da biz o rüyaya aitizdir. Uyanılmayan bir rüya, rüya olamaz. Kendimizi rüyamızda ne kadar gerçek hissedersek o kadar rüyadır o rüya. Ancak kendimizi o rüyadan uyandırmadan da rüya diye bilinmez o rüya… Yani uyanmakla rüyanın kamera arkasına geçeriz; ona ait olmaktan çıkarız, o bize ait olmaya başlar. Ancak o zaman yorumlayabiliriz rüyayı. Nesnemiz ederiz onu.

O kadar sahici yaşıyoruz ki dünyada… Kendimizi kaptırdığımız bir filmde ağlar gibi, güler gibi, heyecanlanır gibi… O kadar içine almış ki hayat bizi; sinemaya girdiğimizi (doğduğumuzu) ve sinemadan çıkarılacağımızı (öleceğimizi) unutuyoruz. Ya ışıklar birden yanarsa?

Bu dünyaya geldiğimizi de gideceğimizi de unutmuşsak, kendimizi bir rüyaya/filme kaptırdığımız kesin. Kendimizi kaptırdığımız her şeyden bir an silkinerek uyanacağımız da kesindir. Peki nerede kamera arkası çekimleri? Nerede filmi yorumlama fırsatı? Kim yorumlayacak bu rüyayı? Bu gönüllü aldanıştan nasıl dürtüleceğiz?

Nihaî bakış, yani en son kamera arkası nerede mi? O, Yaradan’ın kendi kutlu nazarında saklıdır. O nazarda olduğumuzu bilerek yaşamalı, o nazarda yer edindiğimizi bilerek gözlerimize görüntüler seçmeliyiz. Varlığımızı “Ol!” sözünün içinde anlamlandıran gerçek Yönetmen’in perdesine anlamlar düşüren bir seyirciyiz/seyredileniz aslında.

Kendimizi o kadar kaptırmayalım filme…

Senai Demirci

Tuzak, ama uzak değil…

Yazı kategorisi: Senai Demirci 5:13 pm yazan: Minik Kelebek

563222.jpg 

Tuzak dediğin görünmemeli… Hiç ummadığı anda ayağına takılmalı kurbanının. Süslü de olmalı tuzak… Heveslendirmeli; çekmeli kendine…

Uzak olmamalı tuzak; hep yakınında, yanında olmalı kurbanının.
 
Hem yolda olmalı tuzak; yoldan farklı durmamalı, hatta yolun kendisi diye bellenmeli.
 
Tuzak kötü bile olmamalı. Tuzağa düşmek iyilik sanılmalı, akıllılık sayılmalı.
 
Tuzağa doğru yürümek, yolun kendisi bilinmeli. 

Tuzağa uzak köşelerden yürüyenler ayıplanmalı.
 
Tuzağı farkedenler utanmalılar kendilerinden.

Kötü bir şey yapıyormuş gibi büzüşüp kalmalılar kendi köşelerinde.
 
Ayağı tuzağa takılanlar alkışlanmalı; hayırlı bir akıbetin konusu bile edilmeliler.

Fıtratında kerem olan insan hiçbir kötülüğü “kötülük” sıfatıyla yapmaz. Bile bile “kötü” olmaz insan. Vicdanı susmadıkça, nefsi “iyi” bir gerekçe bulmadıkça, kötülüğün kuyusuna inmez.
 
“Kötü”ye “iyi” bir kılıf bulur, “şerr”e “hayır”lı bir renk verir de, öylece özne olur kötülüğe.

Şimdilerde, tuzakların estetize edildiği bir zamanda yaşıyoruz.
 
Örneğin, özgürlük kavramını, çıplaklığın eline yeni icat bir yelpaze gibi tutuşturuyoruz bunaltan sıcaklarda.
 
Reklam hakkının gölgesine siperlenip, mayodan artan kadın bedeni parçalarını, mayonun gizlemek yerine daha da belirginleştirdiği dişilik cezbelerini gözlere sokuyoruz.
 
Görünenler, göründükleri için kazananlar, güzel göründükleri için kendilerine imrenilenler, görenler, gördüklerine hayran olanlar, görüntüleri çoğaltılanlara imrenenler, hep birlikte mağdur ediliyor.

Görüntüyle vuruluyoruz, görünmeye vuruluyoruz.

Görüntüler üzerinden kuruluyor tuzaklar. Görüntüde yer almak adına, hiç tanımadığın gözlerde gözde bir konum edinmek hatırına inceliyor yeni tuzaklar.
 
“Görüntü”nün “gerçek”in aleyhine parladığı, “imaj”ın “vicdan”ı parçalayıp yırttığı bir çağın çocuklarıyız.
 
Bir önceki yüzyılda “olma”ya odaklanmış modern kafalar, nicedir “olma”nın, “gerçekleşme”nin en sığ ama en kolay erişilen, en yalancı ama en kolay kanılan bileşenine, yani “görünme”ye odaklandılar.
 
“Görüntü”leri üzerinden tatmin olmaya çağrılıyor mahzun ve tesellisiz kalpler.
 
Görüntü ise en fazla başkalarının sahte, sığ, geçici, iki yüzlü, vefasız bakışlarına sürgün ediyor insanı.
 
Şöhreti afet eyleyen o sır, yani başkalarının takdirine endeksli yaşama zavallılığı, en sıradan, anonim insanları da saçlarının perçeminden tutup çekim alanına alıyor.
 
Sırf şöhret olmak için rezillik etmeye razı oluyor insanlar; ekranlarda görünüp televizyonun elektronik havuzunda vaftiz edilip aklanmak uğruna en mahrem sırlarını açıp kişiliğini, dişiliğini, erkekliğini yağmalayabiliyorlar.
 
Köprüden atlamak için bile kameraların gelmesini beklemek, bedenini, hayatını, hatta -çoktan gözden çıkardığı- ebedî hayatını da parçalayıp mutluluğun ekranın vefasız görüntülerinde bir araya toplanmasına, huzurun iki yakasının TV düğmeleri ile bir araya getirilmesine razı olunduğunu göstermiyor mu?
 
Ünlü olmak uğruna rezil olmak yüceltiliyor. Herkesin tanıdığı biri olmak adına kendini öldürmek alkışlanıyor, aklanıyor.

Nefsimiz görüntüler üzerinden süslüyor artık eylemlerimizi.
 
İn