Kategori Arşivleri: Senai Demirci

Küçük mavi bir kelebek gibi...

Kelebeği bilirsiniz, baharın taze çiçek kokularına eşlik eder.. Bugün de köyümde küçük bir kelebekle tanıştım.. küçük ve mavi bir kelebek.. küçük bir otun üzerinde ilk gördüğümde onu mavi bir çiçek sandım. Ama çiçek uçtu… ardı sıra ben de koştum.. nazlı nazlı kanat çırpıp başka çiçeksiz bir otun üzerine konu verdi.. birden o ot da kelebeğin konuşuyla çiçek açmış gibi oldu. Anladım ki, kelebek sadece çiçekleri dolaşıyor değil, gittiği yeri çiçekleştiriyor. Anladım ki çiçek sadece baharda geliyor değil, vardığı zamanı bahar eyliyor.. Belki, dedim, dua da böyledir, hangi hal üzerinde olursak olalım, dilimize dua değiyorsa, kalbimizden dua sızıyorsa, o hal birden çiçek açıyor, birden bahar oluyor. En zor zamanlarda, en büyük acılarımızda, korku ve ürperti anlarında yaptığımız o güzel yakarışlar, sonucu ne olursa olsun, ebedî baharımızın çiçeği olacak değil mi? Bir kelebek gibi uçurun ellerinizden duayı.. hafifçe ve fısıltıyla…

Senai Demirci

Ey yâr, Susuşum Sözümü Esirgemekten Değil...

Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.

Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?

Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!” sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.

Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.

Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.

Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?

Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.

Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.

Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk…
Taşıdığım sensin ey yâr.
Söze sığdıramadığım.
Ve hiç susturamadığım.
Ne oldu kalbime?
Katılaştı, katılaştı.
Taştan da katılaştı.
Ağlarsa, taşlar ağlar.
Ben ağlayamadım; sen ağla…
Taş değil misin ey yâr?

Senai Demirci

Babacığım... evde misin

- Çok güzel yapmışsın, aferin.. Eve gidince, bu resmi babana göster, tamam mı?

- Ama, öğretmenim…

- Evet?

- Anneme göstersem olur mu?

Minik parmaklarıyla çizip kalbiyle boyadığı uğur böceği resmini babasına gösterememekten korkan o çocuğun öğretmenini yeni tanıdım. Adı Fazilet. Güler yüzlü, idealist bir anaokulu öğretmeni. Evliliğine dair de idealleri var şüphesiz. “Nişanlımla birlikte yazılarınızı hiç kaçırmıyoruz.” diyor. Sıra anne-baba olmaya gelince, biraz endişeli… “Yuvamı büyük şehirde kurmak istemiyorum!” diyor. Alıp başını gitmek istiyor. Minik öğrencileriyle yaşadıkları, Fazilet öğretmene, evlerde giderek büyüyen, büyüdükçe normal karşılanan, normalleştikçe de fark edilmeyen “anne-baba” boşluğunu hatırlatır olmuş. O genç kafada devâsâ bir endişe büyümeye başlamış. Bense bütün yüreğimle, Fazilet öğretmeni haksız çıkarmak istiyorum. Yıllar sonra şöyle bir bakıp “Nasıl da hata etmişim!” dedirtmek istiyorum. “Boş yere endişelenmişim!” desin arzu ediyorum.

Kabul edelim; evlerde bir uğur böceği resminin salınıp duracağı bir boşluk var. Çocuklarımızın çocukluğunu ıskalıyoruz. Hele de babalar, hele de babalar… Yanı başımızdan geçen cennet kokulu kelebeğe neredeyse dönüp bakmıyoruz bile… Her defasında ilkbahar heyecanlara boğar beni… Nereye koşacağımı, hangi köşede durup hangi çiçeği seyredeceğimi şaşırırım. Fakat sonunda bakarım ki, güller tomurcuklarını açmış, ağaçlar çiçeklerini savurup meyveye durmuş… Bazen olur ki, ancak güzün fark ederim baharı ıskaladığımı. Acaba evimizin neşe dolu tomurcuklarını da ıskalıyor olamaz mıyız?

Anneler, her şeye rağmen, canhıraş bir çabayla anne olmanın boşluğunu doldurmaya çalışırken, babalar sanki koşmaktan yorulmuş gibi. Fazilet öğretmen, “Demek ki babasını göremiyor.” diyor minik öğrencisi için. Ben içimdeki daha kötü ihtimali söylemeye korkuyorum: Ya babasını görüyor da, resmini gösteremiyorsa… O küçük bedende saklı büyük ruhun, sevdalarıyla gökleri sarıp sarmalamaya hazırlanan masum kalbin kendini ortaya koymasıdır resim aslında. Kâğıda düşen bir çocuk kalbidir; renklere renk katan sonsuz bir çocuk hayâlidir. Uğur böceği resmi, “Ben buradayım; bak artık bir şeyler yapabiliyorum” deyiştir. Gel gör ki, varlığın vadilerine duygu duygu taşan, hayatın denizine coşkulu bir ırmak gibi biriken minik ruhun yankılarına karşılık veren olmuyor. “Hoş geldin!” “Şükür ki, buradasın! Seni seviyorum. Varlığını anlamlı buluyorum.” diyecek baba bulunamıyor. Çocuğun hayata uzanan damarlarında nabız yavaşlıyor. Çocuk kalbinin kıpırtıları boşlukta sönüyor. Bu boşluğu bir ömür içinde taşımaya hazırlanıyor. Ve daha acısı, şimdiden boş yanının farkında. Babanın eksikliğini biliyor ama kendisinden ummadığımız bir nezaketle eksikliği içine atıyor. Biliyor ki baba eksikliği öyle ulu orta söylenmez. Fazilet öğretmenden sakladığım bir ihtimal daha var ve daha da acı: Ya babasına resmini gösteriyor da, babası resmini gördüğünü göster(e)miyorsa… Çok tatlı bir yüzün aynasız ve ışıksız bırakılması gibi… Güzeller güzeli bir tablonun duvardan indirilip mahzene atılması gibi… Kalbini sevinçlere açacak bir gövdeden yoksun oluyor çocuk. Baba var, resim var, resmi gören baba var; resmi yapanı görecek niyet ve incelik yok…

Uzmanlar söylüyor. Çocukların yetim ve öksüz büyüdüğü bir çağda yaşıyoruz. Öyle bildiğimiz türden bir yetimlik ve öksüzlük değil söyledikleri. Çocuklar annelerinin varlığına rağmen öksüzler. Çocuklar, babalarının varlığına rağmen, hatta babalarının varlığı yüzünden yetim imişler. Yokluğu hissedilmeyen ve dolayısıyla hiç aranmayan şeyden daha acı bir kayıp var mıdır? Kimsenin yitiği değilseniz, kim bulur sizi? Evde fiziksel olarak var oldukları halde, duygusal olarak yok olduklarını fark etmeyen anne-babaların çocuklarını hangi yetimhane kabul eder? Yetimhanelerin kabul etmediği çocuklardan daha yetimi var mı? Paranız yoksa, bilirsiniz ki parasızsınız; para ararsınız, bulamazsınız ya da bulursunuz, ona göre

davranırsınız. Peki ya çok paranız olduğunu bilirken, birden, son anda paralarınızın hepsinin sahte olduğunu fark ederseniz, ne yaparsınız? Varmış gibi duran, ama aslında yok olan bir anne-baba daha çok yetim ve öksüz etmez mi çocuklarını? Sokak çocuğu olduğu fark edilmiyorsa çocuklarımızın, kim tutar ellerinden? Saçlarını okşamamız eksik kalıyorsa, bakışımız gözlerinden uzakta duruyorsa, ellerinin sıcağı avuçlarımıza dokunmuyorsa, çocuğumuzu kelimenin tam anlamıyla sokakta bırakmış olmuyor muyuz? Köprü altına terk edilmiş gibi sevincini paylaşmamızdan uzağa mı koyduk çocuğumuzu? Evden kaçmış bir çocuğu düşünün. Nasıl da pencere önüne sessizce sokulur da, evinin sıcağını özler; anne-babasından sıcak bir çağrı bekler… Vardığı her kapıda, için için beslediği ama kendine bile itiraf etmekten çekindiği yuva özlemi içinde nasıl kaynayıp durur?

İlk fırsatta pencereden bir bakın; okuldan dönen çocuğunuz nasıl giriyor eve? İtilip kakıldığı, unutulup sıradanlaştırıldığı bir yetimhaneye girer gibi mi? Özene bezene çizdiği,  parmaklarının arasına bütün bir ruhunu akıtarak boyadığı uğur böceği resmine babasının kocaman ruhuyla karşılık vereceğinden şüphe mi ediyor yoksa? Duyuyor musunuz minik dudaklarından neler döküldüğünü: “Baba burada mısın? Baba benimle misin? Baba benim misin?”

Tatlı mı tatlı bir yüzün kıpır kıpır kıvrımlarında, umut dolu gözlerin ışıl ışıl bakışlarında kendimize yer edinemiyorsak, neredeyiz biz, ne ederiz biz?

Nerede babalar… Yok da yok musunuz? Yoksa, var da yok musunuz?

Uğur böceği resminin üzerine tebessümünüzle kocaman bir güneş gibi doğup renklere renk katmaya, çocuğunuzu parmaklarınızın ucunda uğur böceği gibi geleceğe uçurmaya var mısınız?

Yok da yok musunuz?

Yoksa, var da yok musunuz?

Senai Demirci

Tanrı Sana Küsmedi

Rabbinin seni sevmesi için
Bir yüzün olması gerekmedi.
Rabbinin seni sevmesi için
Bir yüreğinin olması gerekmedi.
Rabbinin seni sevmesi için
O’nu hatırlaman gerekmedi.
Rabbin seni hiç koşulsuz sevdi.
Ve hala seviyor…
Farkında mısın?
Sen O’nu unutsan da
O seni unutmuyor.
Sen O’na isyan etsen de
O senden umut kesmiyor.
Seni yaradan senin cinsinden biri değil ki
En küçük bir sorunla yıkılsın,
Beklentileri gerçekleşmezse umutsuzluğa düşsün?
Umudun kaynağı olan, umudu yaradan nasıl umudunu keser?
Senin göklerde yazılı olan adın umuttur, bilesin…

Bilmem farkında mısın, sen sık sık umutsuzluğa düşüyorsun… Umudunu yitirip güneşin kavurucu sıcağında başın öne düşüp enseyi kararttığın zamanlar hiç de az olmadı, olmuyor. Peki neden? İsteklerinin senin arzularına göre, istediğin zamanda, istediğin şekilde, istediğin yerde gerçekleşmemesi… Haşa, sanki seni yaradan senin itaatkâr bir hizmetçin. Senin her istediğini her an hazır edecek. Yani sen nereye dönersen güneş de oraya dönecek öyle mi? Sen ne yönden istersen rüzgar o yönden esecek, öyle mi? Senin planlarına, kurgularına, hesaplamalarına göre hayat denilen hakikat biçim alacak, öyle mi?

Saçların karışmasın diye rüzgar sana göre bir saat sonra esmeli, yeni kıyafetin ıslanmasın diye yağmur akşam yağmalı, bir anda çok paraya kavuşacağın iş hemen kapına gelmeli, sevdiğin kız veya oğlan hemen sana varmalı sana göre… Umutsuzluklarının sebebini bir düşün… Her şey sana göre şekillensin istiyorsun, geleceğe ilişkin kimi kurgularda bulunuyor, bunları başaramayınca çöküyorsun… Ya tüm benzetmelerden yüce olan seni Yaradan, o karlı havada yavrusunu yitiren kalbi merhametli bir annenin gözlerindeki umut gibi, senden asla umudunu kesmiyor, hep O’na dönmeni bekliyor…

Senai Demirci & Yusuf Özkan Özburun
Tanrı Sana Küsmedi, s:24-25

Kalbinin çağır(ıl)dığı yerde misin

Basit ama kesin bir fizik kuralıdır: Bir yerde bulunman için diğer yerleri terk etmen gerekir. Bir anda iki yerde bulunmak mümkün değil. Sadece bir yeri tercih etmen gerekir. Bunun bedeli de bulunabileceğin başka bütün yerlerden çekilmektir.

Şimdi buradasın. Gözlerin bu satırlarda… Aklın satırların arasında, arkasında… Değdiğini düşünüyorsun ki, başka halleri terk ettin, başka yerlerden çektin gözlerini. Aklın sadece burada, başka yerde değil. Okuyorsun. An’ın hakkını vermeye çalışıyorsun. An/lamak kaygısındasın. Başka işleri yüzüstü bıraktın.

Kaçılmaz bir kader bu! Yapıp ettiğin tek iş alış-veriş. Aldığın her şey için bir şey/ler vermen gerek. Tercih ettiğin her yer için bir yerleri terk etmen gerek. Verdiğince alıyorsun. Nefesin bile alışta verişte.

Şimdi buradasın. Başka bir zamanda değilsin. Başka hiçbir yere değmiyor ayakların. Gövdenin bütün ağırlığıyla mekânın ortasındasın. Yüzün bu an’a dönük. Kalbin bu yerde atıyor, yeniden yeniye dolup boşalıyor. Gitmeyeceksin bu yerden. Vazgeçmeyeceksin bu hâlden. Yakanı çekip çekiştirseler itiraz edeceksin. Dikkatini dağıtsalar engelleyeceksin.

Terk ettiklerine değdiği için bu yerdesin. Hiçbir şey bedelsiz değil. Bulunamadığın yerlerin güzelliğince pahalı şu anda bulunduğun mekân. Gözlerini bir gündoğumuna kilitlemiş olabilirdin şimdi, ama burada, bu satırlarda dolaşıyorsun. Kaçırdığın gün doğumları kadar eder mi bu kara harflerin tesellisi? Kulaklarında bir çağlayan sesi çoğalıyor olabilirdi ama şimdi beni dinliyorsun. Uzaklarda bıraktığın deniz köpüklerine, kulağını kapattığın kuş cıvıltılarına değer mi bu kuru sözler?

Bedel ödüyorsun. Hem de çok! Terk ettiklerincedir tercih ettiklerinin değeri. Arkada bıraktıkların çoğaldıkça, yanına vardıklarının, önüne aldıklarının bedeli artıyor. Nereye gidiyorsun şimdi? Hangi yolu geride bırakıp hangisine yolcu oluyorsun? Neyi alıp neleri veriyorsun? Neleri arkana attın da, nelerin peşindesin? Tercih ettiklerin terk ettiklerin kadar kıymetli mi? Seçtiklerin geçtiklerinden daha güzel mi?

Yoksa, alışverişte görmüyor musun kendini? Kaçtın mı dükkândan? “Oynamıyorum ben!” mi demelerdesin? Tercihsiz misin? İradeni iptal mi ettin? Hiç seçimsiz mi yaşıyorsun? Öyleyse, kendini sıfırlamayı tercih ettin demektir. Kendini hiç saymaya kalktın demektir. Kendinden geçtin yani. Kendini arkaya attın. Aldığı verdiğinden çok az bir ziyankârsın.

Kaçamazsın işte! Yine seçimdesin. Yine alışveriştesin. Bir şeyleri terk etmeden edemiyorsun. Bir şeyin eksilmesi kaçınılmaz ömrünün cüzdanından. Dünü terk ettin, bugünü tercih ettin. Bugünü harcıyorsun, yarına erişmeyi umuyorsun.

Bir şey almasan da veriyorsun sürekli. Bedeller ödüyorsun. Nefesini tüketiyorsun. Bedenini eskitiyorsun. Ömrünü eksiltiyorsun. Sepetine bir şeyler koymaya yanaşmasan da, varlığından gün düşülüyor sürekli. Kazanmayı/kaybetmeyi dert etmesen de, kaybediyorsun günleri gülleri. “Bana ne!” deme hakkın yok! Hiçbir şey istemesen de, ödüyorsun sürekli. Her an harca(n)maktasın. Işığı kullanıyorsun. Bedenini kullanıyorsun. Göğün altında yer işgal ediyorsun. Sevdiklerinin gönlünde arsa arıyorsun. Gözünü işletiyorsun. Aklını pazara sürüyorsun.

Senin için harcananlara karşılık vermeyeceksen, boşuna yer işgal ediyorsun. Boş yere nefes alıyorsun. İsraf ediyorsun kendini. Saçıp savuruyorsun sana verilenleri. İyice kaybetmeyi tercih ediyorsun. Yitirmeyi seçiyorsun. Anlamsızlığı önceliyorsun. Zararı ziyanı istiyorsun.

Şimdi ne kaldırabilirdi seni yerinden? Hangi şey şimdi ve burada olmandan daha hayatî olurdu senin için? Kim burada şu halde bulunmaktan daha sevimli, daha kârlı, daha tatlı bir hal teklif edebilirdi sana? Arkana bile bakmadan bu odayı, bu bilgisayarı, bu sayfayı, bu koltuğu sana terk ettirecek bir seçenek yok mu sence?

Sen “Allah ve Elçisi’nin çağırdığı yer”den daha güzel bir yer biliyor musun? “Allah ve Elçisi’nin çağırdığı hâl”i arkada bıraktıracak, elinin tersiyle ittirecek, terk ettirecek, unutturacak, göz ardı ettirecek bir hâl var mı acaba? “Orada bulunmaktansa burada bulunmam daha kârlı, daha anlamlı, daha yararlı” diyebileceğin bir yer tarif edebilir misin? Seni senin kadar düşünmeyenlerin çağırdığı yer, sana senin kalbinden de yakın Bir’inin çağırdığı yerden daha kârlı olabilir mi? Senin kalbinin gizli arzularını ve mahrem fısıltılarını hiç duymayan, duysa da önemsemeyen, önemsese de elinden bir şey gelmeyen birilerinin çağırdığı hâl, senin kalbine senden de yakın Bir’inin çağırdığı halden daha sevimli olabilir mi?

Öyleyse, “Ne zaman Allah ve Elçisi [seni] hayat[verecek şeyler]e çağırırsa, hemen git. Bil ki Allah [senin]le kalbi[n] arasına girer.” [Bak. Enfal/24] Yani, seni şimdi bulunduğun yeri terk etmeye çağıran Allah [ve O'nun adına Elçisi] sana senin kalbinden daha yakın ve senin kalbine de senden daha yakındır. Sana senin kalbinden daha yakın Bir’inin çağrısı, seni kalbinden uzaklaştıran bütün çağrıları uzakta bırakmaya değmez mi? Senin kalbine senden daha yakın Bir’inin çağrısı, kalbini unutarak/kırarak/küstürerek/ağlatarak gittiğin yerlerin hepsini terk etmeye değmez mi?

Hem zaten, başka yerlere gitsen de fark etmez. Eninde sonunda yine O’na kalacakmışsın. İster istemez “O’nun huzurunda toplanacak”mışız. [Enfal/24]

Bütün odaları terk edeceğin, tüm şehirleri arkada bırakacağın, cümle kıyılardan çekileceğin, bakışların hepsinden vazgeçeceğin, hevâ ve heveslerini yüzüstü bırakacağın bir adresin var mı?

Senai Demirci

Beni bende bırakıp Senden etme

“Benimdir” diye bildiklerim Senindir
Beni bende olanlara bende etme
“Ben” diye bildiğim de Senin emrindir
Beni bende bırakıp Senden etme
Rabbim, yüzümü Sana döndüm
Gönlümü de Sana çevir
Rabbim, bir Seni bir bildim
Sevdalarımı Sende bitir

Semine & Senai Demirci

PC151813

İman ettiğimi söyledim kardeşlerime… Hâşâ, Seni hiç inkâr etmedim Rabbim. Bir Bildim. Bir olduğunu söyledim. Her esman ile tefekkür ettim. Kur’ân’ına muhatap oldum. Kimi kardeşlerim beni Seni anlatmak için çağırdılar yanlarına… Kimileri beni Sana o kadar yakın bildiler ki, mübarek sanıp beni, dua bile istediler. Kâbe’nin eteğine geldim defalarca. Güzeller güzeli Elçi’nin ve seçilmiş kulunun (asm) huzurunda gözyaşı döktüm utançla, mahçubiyetle… Kelime-i Şehadetler getirdim. Hiçbir kardeşim, imansız olduğumu düşünemezdi.

Ama ey Rabbim, Senin iğrenç dediğini bildiğim halde, Sen yokmuşsun gibi ulu orta gıybetler ettim. Hem de veçhine baka baka… Ki Senin “Yüzünü nereye dönersen dön, Allah’ın veçhini orada bulacaksın…” [Bakara, 115] dediğine iman etmiştim. Hayret, kullarından bir kulunun, yarattıklarından bir acizin yüzüne baka baka söylemekten korktuklarımı Senin veçhine dönerek söylemekten korkmamışım… Yoksa ben, Sen’den çok kulundan mı korkuyorum? Yoksa ben, Senden çok yarattığından mı çekiniyorum? Hani benim takvam? Hani benim Seninle birlikte yaşam duyarlılığım? Hani benim Allah’a karşı olan sorumluluk bilincim…

Senai Demirci
Sözyangını kitabından

Affet bizi ey ask...

Ferhat’ın yoluna çıkan dağın adı unutuldu. Şirin’i hapseden zindanların duvarları çoktan toz oldu. Ferhat’ın Şirin’e aşkı dillerin ucunda sımsıcak konuşuyor, kalplerin taraçalarında terütaze nefes alıp veriyor. Dağ yıkıldı, duvarlar unutuldu, araya girip ayıranların isimleri anılmadı; ancak Ferhat’ın kalbinde olan, Şirin’in ruhunda gezinen aşk dağ gibi dimdik ayakta duruyor, yamaçlarını süsleyen pınarlardan nice dudak hâlâ daha ab-ı hayat içiyor…

Ağlama ey aşk, ağlama ki, Leylâ’yı Mecnûn’a uzak eyleyen çöl kaç kere kurudu, kumlarını kaç rüzgârın hoyrat eteklerinde savurdu ama Leylâ’nın gözyaşları hâlâ daha aşıkların yanağını yıkıyor, Mecnûn’un deliliği her gece aşıkların aklını başına getiriyor. Çöl kaybetti ey Leylâm; senin adın kaldı. Aşkı hor görenlerin adı çöllerin kumları gibi kimliksiz kaldı ama Mecnûn’un hatırı hep kaldı.

Yûsuf ile Züleyhâ’dan geriye ne kaldı ey aşk? Mısır sultanının adı hiçbir şiire sızmadı. Yûsuf’u satanların esâmesi okunmuyor, Yûsuf’a canını veren Züleyhâ, bak nasıl da hayretle anılıyor. Üzülme ey aşk, üzülme, yüzünü yıkayan gözyaşların nice Yâkub’un gözlerini açmaya ayarlı. Sultan kaybetti, kuyu kaybetti, zindan kaybetti, Yûsuf kazandı, Züleyhâ kâr eyledi.

Zavallı Züleyhâ… Senin için ne müşkiller yaşadı ey aşk. Yûsuf’a sarmaşıklanan yüreğine söz geçiremedi senin yüzünden. Bir Mısırlı Züleyhâ varmış desinler diye yapmadı bunu elbet. Senin için yaptı, aşk için yaptı. Arada haram vardı ey aşk. Sen ona helali götüremedin. Ona nasip olmadı Yûsuf. Onun sevdası mahşere kaldı.

Sen eskisin ey aşk. Çok eskisin. Eskicilerin alıp satamadığı kadar yeni, insanlık tarihi kadar eskisin. Her yerde, her yürekte farklı bir elbiseyle çıkıyorsun karşımıza. Ama hep aynısın. Senin adını kim koymuş bilmiyorum. Ama her yerde hazır bekliyorsun. Ve aslında yenisin, yepyenisin. Bu kadar yeni olmasan, bu kadar dolaşık olur muydu ayaklarımız senin yolunda. Kimse aşkın ustası olamadı, kimse seni kuşatamadı. Kimse tedirginliğini bırakamadı senin yanında, kimse kalbini sakin kılamadı kucağında. Hep acemi hep acemi olduk yolunda.

Sen aşksın… Sen hem hayal, hem gerçeksin. Hem ırak, hem yakınsın. Bazan güneş kadar yakıcı, bazan sularca serinsin. Bizi yücelten büyütensin. Sen ateşsin… Sen her şeyi arıtır, temizlersin. Sen suların bile susadığı susun; hiç bitmez serinliksin, hiç bilinmez derinliksin.

Çünkü sen bize ta ötelerden armağansın. Sen güzelsin, sen Tanrı misafirisin kalbimizin kapılarında. Seninle yıkanmayan gönüller paslı, seninle tanışan yürekler yaslı ey aşk. Tüm cefana rağmen seni gönüllerin efendisi bildik. Bin türlü yüzünü bin türlü sevdik.

En güzel şarkılar senin için söylüyor ey aşk… Senin için geldi bahar.. Nisan yağmurları senin için yağıyor şemsiye şemsiye… Nevruz çiçeği senin için el verdi çiğdeme. Aşıklar senin için baharı bekliyor. Yaseminler, ıtırlar, yaban gülleri senin için desteleniyor …

Sen aşksın…

Anlamını bilemeyip önümüze kattığımız… Ama çok ucuzladın artık. Kurşuni binaların kasveti altında görünmez oldun. Ne Mecnûn’u kaldı dünyanın ne de Leylâ’sı. Öksüz kaldın… Yetim kaldın… Saltanatın bitti.

Sen aşksın ya; tüm dünya sana kurulu sanırdım. Oysa ayarlar bozulmuş. İbre yalan yanlış işliyor. Yalancıktan açılan kapılarda kalıyorsun. Görünmez bir cadı, olmadık büyüsüyle seni kolluyor.

Sil gözünün yaşlarını ey aşk, sil ki, onların isimleri ayrık otlarına konulacak; seninki de benimki de aşığınki de güllerin kokusunda her daim koklanacak!

Demek artık gidiyorsun. İnsanlara veda etmeden sessizce… Sana kör olmuş, sana sağır olmuş, sana lâl olmuş gönüllerden çekiliyorsun, seni unutmuş zihinlerden kaçıyorsun. Haklısın. Seni haraç mezat pazarlarda ucuza sattık ey aşk. Yûsuf’u kuyuya atar gibi. Meze yaptık seni düşkünlüklerimize. Ferhat’ı dağın ardında unutur gibi. Aşk haritaları çizemedik kalbimize. Mecnûn ile Leylâ arasında çöller yayar gibi. Sınırlarımızı oluşturamadık. Seni kalbimizin en mutena yerine koyamadık. Kerem’i Aslı’ndan koparır gibi.

Aşksızların dünyasında yalnız kaldın ey aşk… Seni kaldıracak, sana kanacak bir dünya var mı dersin? Giderken bize bir esinti bırak da öyle git. Kanayan ruhumuza belki merhem olursun. Mecnûn’un çölünden, Ferhat’ın dağından, Kerem’in külünden ne varsa al götür ey aşk. Ta ki bu hasret biz aşksızların, aşkı unutmuşların yüreğini tutuştursun.

Biz insanları, hayatın kalbine çeken güç sensin. Dağları deldiren sen, çölleri geçiren sen, dağları ovaları aşıran yine sen. Rabb’imizin ruhumuza üfürdüğü. Ruhumuz seninle buldu ahengini. Bilemedik. Anlayamadık. Bizi affet ey aşk… Öyle kaybettik seni ki kaybettiğimizi bile bilemedik. Affet bizi ey aşk…

Senai Demirci

Soz yangini

Sessiz ve sinsi bir yangını haber veriyorum size. Görünmez bir depremin enkazını resmediyorum. Nefeslerimizle harladığımız, hece hece alevlendirdiğimiz bir yangını körüklüyoruz ağzımızda. Dilimizin her kıpırtısında ürkütücü fay hatlarını tetikleyen zelzeleler büyütüyoruz odalarımızda. Sevaphanemizi yakıyoruz dilimizle. İyiliklerimizi yerle bir ediyoruz dudağımızla. Kendi duruluğumuzu bulandırdığımız, kardeşlerimizi küçük düşürdüğümüz, doğrularımızı eğrilttiğimiz, yüzümüzü de sözümüzü de ikileştirdiğimiz “fiskos bombaları” döşüyoruz ağzımıza, aramıza, yuvamıza, sokağımıza…

Bir insan inandığını söylediğinde, kendisini Allah’la ilişkilendirir. Bir insan “mü’min” olduğunu beyan ettiğinde, artık Allah’la yaşamaktadır. O’nu kendine Vekil edinmiştir. O’nu kendine Velî edinmiştir. Mü’min, Allah’ın kulu olarak tanımlamıştır kendini. Öyle yaşar, öyle bilir ve öyle bilinsin ister. Vekil’i Allah olan ise dokunulmazdır. Velî’si Allah olana dil uzatılmaz. Kendine “Allah’ın kulu” olarak markalayan, o kutlu markanın ardındadır, onun kalitesi üzerine laf edilmez.

“Allah’ın kulu”nun hataları olabilir elbette. Ama o kulun Allah’ı, hatasından dönmesi için sabreder, dönüşünü bekler. Bir başkası, Allah’a kul olanın hatasını görür görmez onu cezalandırmaya kalkamaz, sırlarını yağmalayamaz. O zaman kendini Allah’ın önüne koymuş olur. [Bakınız, Hucûrat, 1]

Allah, kulunun ayıbını hemen yüzüne vurmaz, başkalarına ilan etmez. Bildiklerini hemen herkese her fırsatta söylemez. “Halîm” olarak bekler. “Tevvâb” olarak, dönmesi için mühlet verir. “Settâr” olarak kusurlarını gizler. Bir başkası araya girip, Allah’ın gizlediğini açığa vurma hakkına sahip değildir. Bir başka kul, acele edip “Allah’ın kulu”nun o kusurdan asla dönmeyeceğini varsayarak, Allah’ın kulunu o kusura indirgeyemez. Bir başkası, iyilikleri de olan, hatadan dönmesi de iyilik sayılan “Allah’ın kulu”nu hep kötülükten ibaretmiş gibi etiketleyemez. Bir başkası, Allah’ın hatasından dönmesi için beklediği, kusurlarını gizlemek için sustuğu kulunun hatırını hiçe sayıp, o kula ceza kesemez, konuşmaya kalkamaz. O zaman da kendini Allah’ın ve Resûl’ünün önüne koymuş olur [Yine bakınız, Hucûrat, 1].

Allah, kulunun hatalarını affedeceğini beyan eder. Hem de severek affeder. Affettiği için sitem bile etmez kuluna. Affettiğini hatırlatmaz bile kuluna. Bağışladığına, bağışladığını bile unutturacak denli nezaket ve anlayış sahibidir O. Hem de O, kulunun kusurunu bilmesiyle yaşadığı mahcubiyeti, kusursuzlukla kapılabileceği gururdan daha sevimli bulur. Hem de O, kulunun pişmanlığıyla döktüğü gözyaşını günahsızlığı sebebiyle kendini beğenmesinden daha makbul bilir.

Allah’ın kusurunu af ve bağışı için vesile eylediği kulunu kimse, affedilmez ve iflah olmaz ilan edemez. Allah’ın hatasıyla da sevdiği, hatta (tövbesine vesile olduğu için) hatası için sevdiği kulunu hiç kimse sevimsiz bulamaz. Yoksa, kendini Allah’ın Resûl’ünün önüne koymuş olur. [Daha dikkatlice bakınız, Hucûrat, 1] Allah, mü’min kulunu dokunulmaz ilan etmiştir. [İnanmıyorsanız bir daha okuyun: Münafikûn’un 8. Ayetini: “İzzet, Allah’a, Resûl’üne ve mü’minlere aittir.”]

Mü’min olmak şerefli olmak için yetiyor. Ek bir şart koymuyor Rabbimiz. Onurumuz Allah’a ve Resûl’üne göre yaşama çabasından besleniyor demek ki.. Allah’ın ve O’nun elçisinin garantörlüğü altındaymış mü’minin olarak dokunulmazlığımız. Allah’ın dokunulmaz kıldığına dokunan yanar! [Bir de Hucûrat 2’ye bakalım: “…yoksa yapıp ettikleriniz boşa gider, sevaplarınız yanar!]

Bir insanın, gıyabında da onurunun korunduğu, olmadığı yerde de saygı gördüğü, işitmediği kapı arkalarında da hatırının sayıldığı biricik medeniyetin mensupları olarak, gıybetsizliğe davet ediyorum sizi. Gıybet Gönülsüzlüğüne… Etlerimiz gibi sözlerimiz de “İslamî usulle kesilmiş” olsun istemez miyiz? İçkinin olduğu kadar gıybetin de “damlasını ağzıma değdirmedim” diyebilmeyi istemez miyiz?

Senai Demirci

Kadri büyük gece

Büyük bir kitab, kadri büyük bir meleğin diliyle kadri büyük bir elçinin eliyle kadri büyük bir ümmete indirildi bu gece..

I. Bu gece kadrinin bilindiği gece.. bu gece kadrini bilmen gereken gece.. bu gece kendinden fazlası olduğun gece.. bu gece varlığının göklere taştığı gece.. bu gece erişilmeyen raflardan sofrana indirilenin paylaştırıldığı gece… Ellerin uzanamadığı yücelerden avuçlarına doldurulanların taksim edildiği gece… Sonsuzluk müjdesinin, ölümsüzlük tesellisinin yeryüzünün açık yaralarına merhem edildiği gece…

II. Hep şikayetçi değil miydin kuyrukta bekletilmekten? Sıradan sayılmaktan? Önemsenmemekten? Sesini duyuramamaktan? Ne kadar heveslendin ünlü biri olmaya? Herkesçe tanınmayı çok isterdin. Hiç kuyruğa sokulmamayı, bekletilmemeyi… Söylediğinin dinlensin isterdin. Önemsenesin. Adın dünyada büyük harflerle yazılsın diye bekledin. Şimdi sırası işte.. Bu gece kadir gecesi. Kadrinin sayıldığı gece. Hatırının bilindiği gece.. Rabbin seni sırada bekletmiyor; hemen huzuruna alıyor. Hatırını sayıyor. Rabbin seni sıradan saymıyor; biricik kulu eyliyor. Önemsiyor varlığını. Rabbin seni önemsemezlik etmedi hiç. Her söylediğini hemen duyuyor. Önemsediklerini önemsiyor. Dile getirdiklerini değil sadece, dile getiremediklerini de dua kabul ediyor. Fısıltılarını, iç çekişlerini, tereddütlerini de işitiyor. Sırdaşlarına söylediklerini değil sadece, kendine bile söyleyemediğin kusurlarını ayıplamadan yüzüne vurmadan bağışlayacağını söylüyor…

Bu gece kadir gecesi.. kadrinin bilindiği gece.. hatırının sayıldığı gece… Karalıklarını rahmetin ırmağına bırak bu gece.. Affeden, affetmeyi seven, severek affeden Rabbin içine attığın, unuttuğun, susturduğun pişmanlık sızılarını da özür kabul ediyor, seni aklayacağını müjdeliyor. Hatalarından çok hatırını sayıyor.. Bu gece önemsendiğin gece.. bin geceden hayırlı gece… Göklü kervanlar müjdeler taşıyor ayağına.. günahlarının utancından kurtulmayı vaadediyor Rabbin sana. Geçmiş hatalarının eteğini habire çekiştirmesine bir son veriyor. Birikmiş kusurların ayağına taktığı çelmelerden kurtarıyor seni Rabbin.. yeni bir hayat sunuyor sana. Bu gece ak sayfalara çağırıyor sesini.. Bu gece huzurunda durultuyor telaşlı nefeslerini. Bu gece yakınlığında diriltiyor ölü kelebeklerini.. Rabbin bu gece, dudağından düşen her heceye sonsuz hayatlar ekliyor. Rabbin bu gece, nefesine dolaşan her yakarışa sınırsız bağışlar sunuyor. Rabbin bu gece, yüzüne değen her damla göz yaşından bitimsiz kevserler doğuruyor. Olduğun gibi kabulleniliyorsun bu gece.. Ayıplanmadan. Yüzüne vurulmadan. Başına kakılmadan. Şart koşulmadan. Bekletilmeden. Önce sen.. Önce sen.. Sadece sen.. Huzura alınıyorsun. Yüzünü yerden kaldırıyor Rabbin. Utançlarını bitiriyor. Kusurlarını siliyor. Rahmetinin serinliğinde teselli ediyor seni.. Yeni/den seviyor. Hiç hata etmemiş gibi yanına alıyor. Yüzünü yerden kaldırıyor…

III. Bu gece takdir gecesi… sana takdir edilenler yeniden hesaplanıyor. Adını yazdırman bekleniyor cömertlik defterine… Yerini alman bekleniyor rahmet yağmurunun altında. Takdir senin.. Sana takdir edileni çoğaltmak elinde. Sana pay edileni çok etmek diline kalmış.. Bak… Avuçların boş, dudağın çatlamış. Yağmura kavuşacak mısın? Alnına değecek yağmurun damla damla sayıldığını bil, bu gece. Duayı al avuçlarına. Umudun için rahmet göğünde bulutlar biriktir. Takdir gecesi bu gece.. Hırslarının kuytusundan çık, heveslerinin uçurumundan kaç. Payına düşecek müjdeleri çoğalt. Bak… Umutların boşlukta… Tutunacak yer bulacak mısın? Dudağına gelecek ekmeğin lokma lokma bölündüğünü bil, bu gece. Duayı dokundur dudağına. Rızkın için rahmet bağına ekinler bırak. Takdir gecesi bu gece… Çoğaltıp biriktirmenin telaşını bir kenara bırak. Sana kalacaklara bak, seninle olacakları çoğalt. Bak… Hasretlerin yokluğun eşiğinde. Varlıktan içeri çağrılacak mısın? Ölümünün ve ömrünün kaderin kefelerinde tartıldığını bil, bu gece. Duayı yoğur dakikaların hamurunda. Ömrünü rahmet çağının sonsuz günlerine bitiştir. Takdir gecesi bu gece… Aynaların övgüsünü bırak. Ettiklerine niyet kat; canını ve malını cennet karşılığı Rabbine sat. Kadir gecesi bu gece… Gecenin kadrini bilenlerin gecesi.

IV. Kadri büyük bir kitab, kadri büyük bir meleğin diliyle kadri büyük bir elçinin eliyle kadri büyük bir ümmete indirildi bu gece.. Farkında mısın kadrin ne kadar yüksekte… farkında mısın hatırın ne kadar el üstünde… Haydi, durma, varlığını dilinin ucuna taşı. Dua dua göğe yürü.. Haydi, durma, hasretlerini nefeslerine taşır. Dua dua göğe yürü…

Senai Demirci