Kategori Arşivleri: Semerkand dergisi

siddetin reytingi yükseliyor

Medya’nın insan hayatı üzerinde etkin ve yaygın bir yer kazanması modern zamanlara rastlar. Özellikle iletişim ve telekominikasyon alanlarında son 20-30 yıldır kaydedilen teknolojik gelişmeler bu süreçte oldukça etkili olmuştur. Teknoloji ve hızla birleşip, insan hayatı üzerinde etkilerini derinleştiren ve yaygınlaştıran kitle iletişim araçları birçok olumsuzluğa da sebebiyet vermektedir. Bunların başında da toplum değerlerine aykırı düşen programları, kurgusal ya da gerçek şiddet haber ve görüntülerini, pervasızca servis etmesi geliyor.

Yazılı ve görsel medya, kamu yararı gözeterek yayın yapması gereken kitle iletişim araçlarıdır. Yayınlarını bu temel amacı gözeterek genel bir değerler ve prensipler süzgecinden geçirerek bizlere ulaştırmaları beklenir ve gerekir. Teori böyle emretmesine rağmen, maalesef pratik hiç de öyle değildir. Yüksek reyting oranlarına ulaşmak için olmazsa olmaz malzeme kabul edilen sansasyonel, skandal, şiddet içeriği yüksek haber, program ya da filmler; günlük hayatımızın ayrılmaz parçaları haline gelmiş durumda. Ülkemizde gazete tirajları düşük olsa da, televizyonun en temel eğlence ve dinlence aracı konumunda olması, özellikle çocuk ve gençlerimizin bu tarz yayınların olumsuz etkilerine ne denli açık olduklarının göstergesidir.

Uyutuluyor muyuz?

Medya aracılığıyla, bir nevi toplum mühendisliği yapılıyor. “Halk bunu istiyor” deyip, ambalajı süslü, içeriği bomboş programlar dayatılıyor seyirciye. Televizyon kanallarında sabahtan akşama kadar, birbirinin kopyası, çalgılı türkülü, kavgalı gürültülü, yemek tarifleriyle bezenmiş programlar dönüyor. Gerçekten beğeni ve ilgiyle takip ediliyor mu bu programlar? Yoksa amaç, toplumun ilgi ve dikkatini gerçek mesele ve gündemlerden ayırmak mı? “Canbaz’a bak” denip arka planda neler örtbas ediliyor ya da neler götürülüyor, doğrusu kuşku duymamak mümkün değil. En hafifi, toplumu kavga, gürültü ve patırtılarla uyutup, böylelikle sağlıklı düşünme ve davranmasının önüne geçiliyor da olabilir; kim bilir?

Tehlike büyük

Süreklilik arzeden birşeyin etki ve sonuçları da kalıcı olur. Özellikle haber programlarında gerçek hayattan karelere, film ve dizilerde ise kurgusal şiddet görüntülerine sansürsüz bir şekilde maruz kalan izleyicileri, iki tehlike beklemektedir: Şiddet görüntülerinin normalleşmesi, kanıksanması ve şiddet içeren davranış ve tutumların benimsenmesi. Özellikle çocuk ve gençlerimizin bu tehlikelere yakalanmalarının yetişkinlere göre kat be kat yüksek olduğu aşikar. Bunun böyle olması çok doğal çünkü, yetişme çağındaki kişilerin kendilerine rol-model seçtikleri hepimizin malumudur. Eskiden baba, dede ya da milli ve tarihi kahraman ve seçkin insanlar örnek ve model olarak alınırken; günümüzde, medyanın dayattıkları genel kabul görüyor. Televizyon önünde büyüyen çocuklarımız ve gençlerimizin, kendilerine ve topluma nasıl baktıkları ve hangi bakış açısıyla yetiştikleri, önemli bir sorun bugün.

Şiddeti benimsedik

Medyada şiddet görüntülerine sürekli muhatap olmanın diğer olumsuz getirisi, gerçek hayatta şiddete kayıtsız kalınması ve şiddet uygulamanın normalleşmesidir. Gazetelerin 3.sayfa haberleri ve ilgili televizyon programları eliyle, bireysel ve toplumsal şiddet, artık kabul edilebilir bir konuma gelmiştir zihinlerde. Savaşların naklen yayınlanıp izlendiği, cinayet ve vahşet haberlerinin bütün detaylarıyla medyada yer bulduğu bir çağda, insanların hayat algısı tüm bunları da içerecek şekilde oluşmaktadır. Cinayet, vahşet ve şiddet artık vaka-i adiye olarak algılanır hale gelmiştir. Aslında günümüzde, fert ve toplumların çıkarlarını koruma ve gözetmede bu denli yüksek oranda şiddet yöntemlerine başvurmasında, medyanın etkisi incelenmeye değer. Gerçek şu ki; insanlar, gördüklerinden etkilenip güdüleniyor ve o doğrultuda hareket etmeye eğilimli oluyor. Agresif davranışlar körükleniyor. Tahammülsüzlük artıyor. Bu kadar çok şiddet görüntüsüne maruz kalan toplum, başkalarının acılarına karşı duyarsızlaşıyor. Suçlular ifadelerinde sıklıkla, falan filmin kahramanını örnek aldıklarını ya da şu veya bu sahne ve görüntünün kendilerine esin kaynağı olduğunu belirtiyor. Tüm göstergelere rağmen medya şiddeti sergilemede hala alabildiğince pervasız ve bu konuda engel tanımıyor.

Ajitasyon marifet sanılıyor

Mesela, duyup gördüğümüzde içimizi burkacak bir olaydan haberdar edilmek, haber alma özgürlüğümüzün sınırları içinde yer buluyor. Haberi olduğu gibi vermekle kalınmıyor bir de olay, öncesi ve sonrasıyla hikayeleştirilip senaryolaştırılarak gündemlerimizin merkezine oturtuluyor. Bilinmesinin kimseye bir yarar sağlamayacağı detayların aktarılması ile haberler ajite ediliyor. Hayatını feci bir şekilde kaybetmiş bir kişinin en son çekilmiş video görüntüleri, annesiyle son konuşması ya da çantasından orta yere dökülenler işlenip gösterimi tekrar be tekrar servis ediliyor. “Ateş düştüğü yeri yakar” gerçeği adeta tersyüz edilip, heryer ve herkes ateşin içine çekiliyor. Kurbanlarının bile unutmak istedikleri vakalar hafızalara nakşedilirken, toplumsal psikoloji onulmaz yaralar alıyor.

Abartılı sağlık haberleri huzursuz ediyor

Son zamanlarda çok yaygınlaşan ve yüksek reyting alan(!) sağlık haberlerinin de insan psikolojisi üzerindeki olumsuz etkileri tartışılmaz. Üzerinde yattığımız yataktan, yediklerimize içtiklerimize, kullandığımız parfüme kadar pek çok ürünün kansere sebep olabileceğine dair yapılan haber ve programlar, insanların sürekli tetikte durmasına ve korku içinde yaşamasına sebep oluyor. Her durumdan malzeme çıkarılıyor. “Yaşın 40 olduysa şu şu şu hastalıklara açıksın. 35 yaşında botoks yaptırırsan yüzün daha uzun süre genç kalır. Havuza girmeyin mikrop kaparsınız. Güneşe çıkmayın kanser olursunuz” gibi haberlerin ardı arkası kesilmiyor. Artık neredeyse, yüzünde sivilce çıkan soluğu hastanede alacak, durum bu denli nazik ve vahim. Doğru haber ve haberciliği bunların dışında tutarsak, sağlık alanında insanlara pompalanan korkunun sağlık sektöründe bir kesimin çok işine yaradığını söyleyebiliriz. İnsan tüm bunların bazı güç odakları ve merkezlerin halkla ilişkiler çalışması olduğunu düşünmekten kendini alamıyor.

Denetim şart

Toplumun ruh ve zihin sağlığını öne almayan, temel insan haklarına dayanmayan, ilke ve değerlere yaslanmayan yayıncılık anlayışlarına son verilmelidir. Burada görev herkesten önce yayıncı kuruluşlara düşer. Fakat gelin görün ki; sorumlu yayıncılık yapan nadir kanalların dışında, daha çok kişi tarafından seyredilme (reyting) ve dolayısıyla para kazanma hırsı, toplumsal sorumlulukların önüne geçiyor. Toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileme ve toplumsal değerlere aykırı düşme pahasına, sorumlu yayıncılık ilkeleri hiçe sayılıyor. Özdenetimini sağlayamayan kuruluşların, başkaları tarafından denetlenmesi ve kontrol edilmesi de kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu noktada, düzenleyici ve denetleyici kamu kurumları, yüksek bir sorumluluk bilinci ve hassasiyetiyle, ödünsüz çalışmalıdır. Toplumumuzun geleceği ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için bu şart. Eğitimcilerin ve ailelerin yönlendirmeleri de çok önemli burada. Ebeveynin çocuklarını medyanın şiddet içerikli yayınlarından korumaları, izlenmelerine aile içinde limit koymaları gerekiyor. Unutmamalı ki; erdemin en etkin paylaşıldığı ve benimsendiği zemin aile ortamlarıdır.

Özlem Şahin Ekinci
Semerkand aile

beyaz_zambak

İnançla, akaitle ilgili konularda ılımlı, uzlaşmacı ve tavizkâr bir tavır, ucu küfre kadar varan bir zulümdür.

Hayır ile şer, hak ile batıl, helal ile haram arasında “orta yol” bulmaya çalışmak itidal değildir. Böyle yapmak hayrı, hakkı ve helali; şer, batıl ve haramla denkleştirmek demektir ki, bu büyük adaletsizliktir.

Adalete, hakka, hakikate rağmen doğru bir denge kurulamadığı için de bu hal, itidal olmak bir yana, tam bir aşırılık örneğidir.

İslâm’ın sınırları vardır. Sınırların ötesi aşırılıktır. İfrat ve tefrittir. Çokluğun ve azlığın olmadığı, her şeyin yerli yerinde olma durumu ise itidaldir. Yani denge, sağlam bir duruş ve kararlılık… İşte bu istikamettir.

Tehlikeyi Nasıl Bilirsiniz?

Hicret’ten yarım asır sonrası. Emeviler devridir. Halid b. Velid r.a.’ın oğlu Abdurrahman komutasındaki İslâm ordusu Bizans önlerindedir. Müslümanların Konstantiniyye’yi yani İstanbul’u ilk kuşatmasıdır bu. Vahiy kâtiplerinden, mihmandâr-ı Nebî olma şerefini kazanmış, büyük sahabi Ebu Eyyub el-Ensarî r.a. da hayli ilerlemiş yaşına rağmen mücahitler arasındadır. Sırtını müstahkem surlara dayamış kalabalık Bizans savunmacıları kuşatmayı kırmak için hamle yapmamakta, fakat müslümanların bulundukları siperlerden çıkmasına da müsaade etmemektedirler. Bir sinir harbi yapılmaktadır adeta. Siperdeki genç müslümanlardan biri artık daha fazla tahammül edemez; yerinden fırlar, yalın kılıç hücuma kalkar Bizans ordusunun üzerine doğru. Arkadaki mücahitlerin “Geri dön!” çağrılarına, “Ne yapıyorsun sen?” itirazlarına rağmen ilerler ve kısa bir müddet sonra şehit olur.

Siperdeki müslümanların bir kısmı bu davranışı yanlış bulur. Gencin heyecana kapılarak aşırı gittiğini, bile bile kendini ateşe attığını düşünürler. Bakara suresinin 195. ayetindeki “Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.” ibaresini birbirlerine hatırlatarak, haklılıklarını Kur’an’a dayandırmak isterler.

Bu kuşatmanın sonlarına doğru şehadet mertebesine ulaşacak olan Ebu Eyyub el-Ensarî r.a. müdahale eder ve “Durun bakalım” der; “Bu ayet Ensar’dan müslümanlar için indi. Allah bu dini kuvvetlendirip yardımcılarını çoğaltınca, biz, ‘artık mallarımızla ve onların ıslahıyla meşgul olarak eksilenleri telafi etsek’ demiştik. Bunun üzerine, ‘Allah yolunda infak edin; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsanda bulunun, zira Allah ihsan edip güzel davrananları sever.’ mealindeki ayet nazil oldu. İnsanın kendini tehlikeye atması, Allah yolundaki bir azimetten geri durmasındadır. Asıl tehlike şu veya bu gerekçe ile cihadı terk etmektir.”

Bazen ölüm de dahil her türlü dünyevî riski göze almak gerekebilir. Böyle kahramanlıklar, ilâhi ölçü ve maksat gözetilmek kaydıyla, kendimizi tehlikeye atmak değildir. Dünyayı gereğinden fazla ciddiye alıp ahireti hesaba katmayan insanların emniyet zannettikleri çoğu tutumda tehlike; aşırılık veya tehlike gibi gördükleri tutumlarda da emniyet vardır.

Bugün “Kendimizi tehlikeye atmak” deyince hâlâ bu dünyaya, dünyadaki varlığımıza veya dünya hayatımıza zarar veren bir davranışı anlıyoruz. Oysa bu durum Türkçe’de “kendini ateşe atmak” deyimiyle karşılanıyor ve ateş kelimesi, mecazen herhangi bir dünyevî tehlikeyi değil, doğrudan doğruya cehennemi, ahiretteki azabı ifade ediyor. Kendi ellerimizle kendimizi tehlikeye yahut ateşe atmak, geçici bir dünya uğruna ilâhi sorumluluklarımızı ihmal ederek, Allah’ın koyduğu sınırları dikkate almayarak, ahiret saadetinden mahrum kalmaktır.

İslâm, böyle tehlikelerden korunmamız için belli davranış ölçüleri koymuş; bu ölçüleri aşıp ileri giderek ifrattan, ölçüleri zayıflatıp kısarak da tefritten sakınmamızı istemiştir. Her ikisi de hadde riayetsizlik olduğu için ifrat ve tefrit birer aşırılıktır, insanın kendisini tehlikeye yahut ateşe atması demektir. Bir dengesizlik hali olduğundan sapmaya, kaymaya, düşmeye sebeptir. Ölçülü hareket etmek ise Allah’ın koyduğu sınır çerçevesinde kalmak, olması gerektiği gibi olmak, dolayısıyla dik, dengeli, kararlı ve sağlam durmaktır ki, bu hâle itidal derler.

Düşkünlüğümüz dengesizliğimizden

Dünya imtihanımızın belki en zor tarafı, ifrat ile tefrit arasında itidali muhafaza edebilmektir. Ölçüyü iyi bilmeyi, bunlara riayeti ve sürekliliği gerektiren zor bir tavırdır itidal. Fakat aşırılık veya itidal kavramları, sadece dünya gözetilerek, zamana, kültürlere, hatta tek tek insanların kendi anlayışlarına göre tarif edilince denge adına tam bir dengesizlik çıkıyor ortaya. Böyle olunca da mesela infiale, aşırı öfkeye sebebiyet veren bir hadise karşısında itidale davet eden telkinlerle aslında bizden ne istendiğini tam da kestiremiyoruz. Mutedil, yani ılımlı olmanın bir tepkisizlik, hatta zaman zaman bir ölçüsüzlük ve ilkesizlik zilletine kılıf yapıldığını görüp şaşırıyoruz. “Ilımlı İslâm” projeleri kafamızı karıştırıyor. Dininin gereğini yerine getirme hususunda belirgin bir hassasiyeti olan müslümanların aşırılıkla, radikallikle itham edilmesine çok da anlaşılır cevaplar bulamıyoruz.

Hülasa, “itidal” yahut “denge”yi bilmeyince, müslümanlar olarak genelde “dengesini kaybetmiş” bir topluluk görüntüsü veriyor, ifrat ile tefrit, yani aşırılıklar arasında fazlaca yalpalıyor, dünya imtihanımızda zorlanıyoruz. Başkalarının dengelerini gözetelim derken sabit ayağımız kayıyor, birbirimizi tanıyamayacak yahut göremeyecek şekilde savruluyoruz.

Müslüman mutedil olmakla yükümlü

İtidal, “adl” kökünden türetilmiş bir kelimedir ve “adalete uygun olma hâli” demektir. Adalet ise hakka ve hakkaniyete riayettir. Hakka, yani doğruya, gerçeğe, fıtrata, Cenab-ı Hakk’ın rızasına ve kanununa dayanmayan bir tutum “adil” olmadığı için “mutedil” de olamamaktadır.

Dinimizce bir varlık, inanç, fikir, kavram, eylem veya davranışın “hak” sayılması, bunların bâtıl olmadığına, doğruluğuna, kabul gördüğü anlamına geldiği için “itidal” meşru, ifrat ve tefrit ise gayri meşrudur. Hakkı, daha çok “hukuk” şeklindeki çoğul haliyle, “dinin tanıdığı yetki, güç ve imtiyazlar”ı ifade için kullandığımızda ise kulluk sorumluluklarımızı kastediyoruz demektir. Özellikle tasavvufta “hukuk”, nefsin ve şeytanın insanı yönlendirdiği “huzûz”un (hazların, zevklerin) zıddıdır; “Allah’ın insandan istedikleri” şeyleri içine alır. Bu anlamda da itidal hukukun, ifrat ve tefrit ise huzûzun, zevklerin işaretidir.

Tartıyı bozmadan

Kâinat ve insan hak ve adalet üzere mutedil, ölçülü, uyumlu yaratılmıştır. Maddi ve manevi bu genel denge kanununa “mizan” denir. İnsanın Allah’ın koyduğu mizana uygun hareket etmesi, davranışlarını bu mizana vurarak belirlemesi, onun itidalidir. Mizan kelimesini biz bugün de hem tartı, hem terazi anlamında kullanırız. Tartıda bir muadele, yani denkleşme esas olduğundan mizan aynı zamanda “adalet” ve adaletin ölçüsü olan “dinimizin emir ve yasakları”dır. Demek ki mizana uymak, davranışlarımızı hak olan ölçülerle, iman ve tasdik edilmiş kriterlerle eşitleyip denkleştirmek, böylece bir muvazeneyi, dengeyi sağlamaktır. Her tartı veya denkleştirmede olduğu gibi sadece tarttığımız davranışlarımıza müdahale hakkımız vardır. Ölçüleri davranışlarımıza değil, davranışlarımızı ölçülere denk düşürmekle yükümlüyüz. Tutumumuzu meşrulaştırmak için terazinin öbür kefesindeki ölçülerle oynamak aşırılıktır, haksızlıktır, zulümdür. Allah zalimleri sevmez.

Müfessirler, “Göğü yükseltti ve mizanı koydu.” (Rahman, 7) ayetindeki “mizan”ın “Allah’ın takdir ettiği uyum, orantı, ölçü gibi ilâhi kanunlar” olduğu; insanların, tabiatla ve birbirleriyle münasebetlerinde de bu “genel denge kanunu”na uygun biçimde, yani itidal ile davranması gerektiği sonucuna ulaşmışlardır. Nitekim bundan sonraki iki ayette, meşruiyet ölçüsü olarak bu tartıyı yahut denkleştirmeyi yaparken hakka riayete, yani fiilin, tutumun, davranışın itikada uygunluğuna özen gösterilmesi, ifrat ve tefritten sakınılması emredilmiştir. Rahman suresinin “Sakın tartıda bir taşkınlık yapmayın!” mealindeki 8. ayeti “ifrat”ı, yani dengenin, kararın, kıvamın çok üstüne çıkmayı; “Tartıda bir eksiklik yapmayın!” mealindeki 9. ayeti de “tefrit”i, yani olması gerekenin çok altında kalmayı yasaklamaktadır. İtidal adına tartıda hile yapıp ölçüleri keyfimize göre artırıp eksilterek davranışlarımızı ilâhi ölçülere uygun göstermek, sadece kendimizi kandırmak olur.

Tefriti itidal gibi anlamak

Mutedil olmak, Cenab-ı Hakk’ın istediği gibi olmaktır kısaca. Dolayısıyla müslümanın itidal ile hareket etmesi gerektiği hususunda şüphe yok. Problem, herhangi bir meselede itidalimizi belirlerken bilerek veya bilmeyerek nefsin, dünyanın, zamanenin ölçülerini esas almamızda ve aşırılığımızı “itidal” sanmamızda. İtidal kavramının Türkçe’deki “ılımlılık, yumuşaklık, herhangi iki şeyin ortası, aşağıdan alma” gibi karşılıklarının çağrışımları da dengemizin bozulmasına, gerçek anlamda mutedil insanlar olamayışımıza sebebiyet vermektedir. Öte yandan bizi itidale davet eden bütün tekliflerin gerekçesinde hep ifrat yönündeki aşırılıklar vardır. Tefrit tarafı ihmal edilmiş ve bu yüzden neredeyse itidal “tefrite çağrı” halini almıştır.

İnançla, akaitle ilgili konularda ılımlı, uzlaşmacı ve tavizkâr bir tavır, ucu küfre kadar varan bir zulümdür. Hayır ile şer, hak ile batıl, helal ile haram arasında “orta bir yol” bulmaya çalışmak itidal değildir. Böyle yapmak hayrı, hakkı ve helali; şer, batıl ve haramla denkleştirmek demektir ki büyük adaletsizliktir. Adalete, hakka, hakikate rağmen doğru bir denge kurulamadığı için de bu hal, itidal olmak bir yana, tam bir aşırılık örneğidir.

Hz. Peygamber s.a.v. “Allah bir kısım farzlar koymuştur, siz bunları daraltmayın; bir kısım da yasaklar (sınırlar) koydu, bunları da aşmayın.” buyuruyor. Allah’ın koyduğu sınırları aşmak “ifrat”, mükellefiyetleri, sorumlulukları daraltmak ise “tefrit”tir. Şu halde itidal, Allah’ın hükümlerine tam bir teslimiyet ve bunda ısrardır. “İman edenler”, Nisa suresinin 135. ayetindeki ifadelerle, kendilerinin, ana babalarının, en yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten ayrılmayacak, zengin fakir ayırımı yapmadan davranacak, nefsinin arzularına uyarak hakikatten yüz çevirmeyecek, doğruyu ifade ederken dilini eğip bükmeyecek, kısaca “tefrit”e sapmayacaktır.

Tefritin başka bir sebebi, müslüman olmayanlara şirin görünmek, onların kınamasından korkmaktır. Rasulullah s.a.v., İslâm ceza hukukundaki “had”lerin uygulanması ile ilgili bir hadislerinde, “Allah’ın hükmünü uygulamaktan sizi hiçbir ayıplayıcının ayıplaması alıkoymasın.” buyurmaktadır.

Yine tefrit karşısında itidalin en güzel örneği, Hud suresinin 112. veya Şura suresinin 15. ayet-i celilelerindeki “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hükmü mucibince, Efendimiz s.a.v.’in “Güneşi bir elime, ay’ı diğer elime verseniz, yine davamdan vazgeçmem!” tavrıdır.

Sözümüz savaşa benzemesin

Fakat itikatta tavizsizlik, -bu sıralar çokça yaygınlaşan- sert bir üslubu ve özellikle de kabalığı gerektirmez. Üstümüze çok gelinmesi, canımızın yakılması, aşağılanmamız, ortada bir savaş yokken de zaman zaman inançlarımızı öfkeli naralara dönüştürüyor. Halbuki bize saldırmadığı müddetçe kâfire dahi “rıfk” ile muamele esastır. İnsanların gönlünü fethetmek gibi bir yükümlülüğümüz vardır. Gönüllerin fethi rıfk ile, yani mülayemetle, yumuşaklıkla, letafetle, tatlılıkla olur.

İtidaldeki hassas denge biraz böyle inceliklerden kaynaklanıyor. Üslubumuzda olması gereken yumuşaklığı, birileri yanlış anlar, korkaklık yahut riyakârlık gibi yorumlar endişesiyle feda ediyorsak, Allah’ın ölçüsünü değil, insanların tepkisini hesaba katıyoruz demektir. Yok, sesimizi yükseltip hırçınlaşarak imanımızın sağlamlığını ispata çalışıyorsak, bu da ahiret hesabında önemsenecek bir tutum değildir. Her iki durumda da aslında kendimizden emin olamama gibi bir problem yaşanmaktadır. Bunlar nefsimizle ilgili kişisel değerlendirmelerdir. Bizim dışımızdaki müslüman fert veya cemaatlerin aynı hadise karşısında gösterdiği farklı tepkilerin, üslup, metod, meşrep ve meslek farklılıklarından kaynaklandığını düşünerek, hüsn-i zanla hareket etmek daha hayırlıdır.

Dinî vecibelerini gereğince yerine getiren, iyilik, doğruluk ve istikamet üzere olan müminlere, bizim kaynaklarımızda “salih” sıfatı verilir. Salih kulların itikadından da takvasından da şüphe etmeyiz. Ama “salih”ler aynı zamanda kibar, mülayim ve sulhu tesis eden insanlardır. “Barış” anlamındaki “sulh” ile “salih” aynı kökten gelir ve salih “kendisiyle barışık” olduğu için toplumu ıslah eder, sulha götürür.

Öte yandan, gerekmediği halde sertlik, kıyıcılık ve nefret, bir aşksızlığın işaretidir. Gerçek aşk, Mutlak Sevgili’nin emaneti olmakla bütün mahlukatı kapsar. Onun içindir ki Yunus’un deyimiyle, gönlünde aşk olmayanların “sözü savaşa benzer”.

Ancak adl ile dik durabiliriz

Dikkat edilirse, sertliği yererken, “gerekmediği halde” diye hep bir ihtiyat payı bıraktık. Elbette saldırgan inkârcılara karşı sert, heybetli ve onurlu olmak emredilmiştir. İşte, saldırıya uğradığımızda itidal bunu gerektirir, yahut bu defa “sertlik” itidal olur. Üslup çerçevesindeki itidalin şartlara göre değişiyor olması, bir karışıklık değil, bir inceliktir. İtidali standart ve değişmez bir sabit tavır, bir şablon gibi anlarsak eğer, bu inceliği ıskalar, karmaşaya düşeriz.

İtidal için “ölçülü olmak” demiştik. Ölçülü olmak, biraz da “ölçüye sahip olmak” anlamındadır. Şablon, bir olayın şartlarını dikkate almayan maddi bir kalıbı ifade eder. Ölçüler ise failin ölçme fiiline yön ve imkan veren, kavram özelliği ağır basan sabit kriterlerdir. Nitekim ölçüleri sabittir ama adalet, görülmekte olan davanın özelliğine göre tecelli eder. Ölçü, yani muadeleyi, denkliği sağlayan adalet kriterleri iyi bilinir ve doğru uygulanırsa tereddüt yaşanmayacaktır. Zira “adl” kelimesinde “düzeltmek, doğrultmak” anlamı da vardır. Bazı hadislerde rükû veya secdeden kalkma, doğrulma anlamında “itidal” kelimesi geçer. Adalet, ravide aranan “kişilikli olma” özelliğini de ifade eden bir hadis ilmi terimidir aynı zamanda. Demek ki adalet ölçüsüne sahip olmakla dik durabilen kişilikli bir müslümanın, itidalle ilgili problemler yaşaması, böylece itidalini kaybetmesi söz konusu değildir. Yahut şöyle de diyebiliriz: İfrat ve tefrit istikametindeki her aşırılık, her ölçüsüzlük, bir düşkünlük veya kimliksizlik alametidir aslında.

Mutedil olmak, her halükârda yumuşak davranmak, ısrarla iki zıt kutbun ortasında durmak anlamına gelmiyor. Eğer ölçü, sert ve kararlı olmayı gerektiriyorsa, itidal sertlik ve kararlılıktır. Ama ölçü “gerektiriyorsa” veya ölçünün gerektirdiği kadarıyla. Sertliği ve direnmeyi gerektiren itidalin ifrata kayma ihtimaline karşı dikkatli olmak gerekir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de daha ziyade böyle bir ifrata dikkat çekilmiş, maruz kalınan bir saldırı veya kötülüğe en fazla “misliyle mukabelede” bulunulması, daha ileri gidilmemesi emredilmiştir. Çünkü İslâm’da saldırıya karşılık verme veya cezalandırma, kin duygusuyla zarara uğratarak, kötülük ederek, nefsanî bir teskin maksadı taşımaz. Caydırma, tedip etme, ibret oluşturma, bir zararı karşılama, neticede “insanı kazanma” amaçlıdır. Mağdura ferdî bir yetki olarak tanınan af, bu yüzden teşvik edilmiştir.

“Orta yol” sentez değildir

Nassla belirlenmiş hususlarda Allah’ın takdiri, muradı ve rızasına uygun olan bütün tutumlar mutedildir. Bunlar bir fedakârlığı, dünyevî bir riski, sertliği, uzlaşmazlığı ve ısrarı gerektirse bile böyledir. İslâm alimleri müslümanların bu boyutta bir şahsiyet kaybına uğrayarak hak ile batılı dengelemeye tevessül edeceğini, buna da “itidal” diyeceğini düşünmek istemedikleri için olmalı, meseleyi hep “beşerî münasebetler” çerçevesinde ele almışlardır. Kaynaklarımızda, beşerî tepkilerin ölçüsünde, ihtiyaçların karşılanmasında, mizaçta “orta karar” bir yol teklif edilmiş, aşırıya kaçmak kınanmıştır. Buna göre itidal, davranış itibariyle aşırı uçların, zıt kutupların ortasında olmaktır.

Ancak burada da bir inceliğin anlaşılmaması sıkıntıya yol açmaktadır bugün. İtidalin, iki yanlışın, yani ifrat ile tefritin “ortası” olması, bu yanlışların “sentezi”, ortalaması anlamına gelmemelidir. Böyle bir denge çabası çoğu zaman kimliği ve ölçüyü hükümsüz kılan reaksiyoner bir tavırdır. Sürekli iki aşırılık arasında savrulur, bir türlü dik duramaz insan. Halbuki itidal noktasındaki “doğru”, yanlışlara göre tayin ve tespit edilmemiştir. Doğru, ilâhi adl ve fıtrat icabı, olması gereken yer ve kıvamdadır zaten. Bizatihi vardır; aksiyondur. Aşırılıklar, bu “doğru”nun sonradan ifrat ve tefrit yönünde zorlanmasıyla ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla böyle meselelerde “orta yol”u, “biraz böyle, biraz şöyle olmak” şeklinde değil; yanlışa sebebiyet vermemek için olması gerekeni / doğruyu, ısrarla muhafaza etmeye, kendi sınırları içinde tutmaya çalışmak şeklinde anlamalıdır. Kaldı ki itidalin denge noktası bazen iki uçtaki aşırılıkların tam ortası olmayabilir; şartlara ve kişilere göre değişebilir. Mesela bir annenin çocuğuna sevgisindeki itidali ifrat noktasına, bir fakirin harcama hususundaki itidali tefrit noktasına daha yakındır.

Müslümanların Kur’an-ı Kerim’de “vasat ümmet” olarak nitelenmesi ile İslâm’ın “itidal dini” sayılması da yine aşırılıklara meyletmeyen en doğru çizgiye riayet titizliğini ifade içindir. “Sırat-ı müstakim” tabiri bu anlamda “itidal”dir. Fatiha’nın sonundaki “gazaba uğramışlar” ile “dalalete düşenler”, bu itidalden, yani sırat-ı müstakimden sapmayı ve aşırılığı ifade eder.

“Ilımlı İslâm” tabiri neden yanlış?

Müslümanlar “vasat ümmet”, İslâm da itidal dini olmakla beraber, “ılımlı İslâm”, art niyetli ve tehlikeli bir tabirdir. Ilımlı İslâm, müslümanları tepkisiz, edilgen, güdülebilir kılmayı, İslâm’ı değiştirip dönüştürmeyi amaçlayan siyasi bir projedir. “Ilımlı” sıfatı “mutedil” kelimesiyle karşılanabilirse de, bu projenin mimarlarıyla müslümanın itidal anlayışı taban tabana zıttır. Biz itidalden Allah’ın kanun ve nizamına sıkı sıkıya riayeti anlarız. Onlar ise bu nizam ve kanunları “sert” buldukları için, insanların arzuları yahut moda değerler doğrultusunda bunları değiştirmeyi anlar.

Öte yandan aşırılıklardan uzak, mutedil, yani ilâhi ölçülere uygun bir din olması, mademki kendi içinde öbür türlüsü mümkün değildir, İslâm’ın “ılımlı” diye ayrıca vasfedilmesini gerektirmez. Eğer ifrat ve tefrit istikametinde iki İslâm anlayışı daha olsaydı, ılımlı İslâm’dan söz edilebilirdi. Halbuki İslâm tektir; kaynakları asırlardan beri hiçbir tahrife uğramadan bugüne ulaşmış, kıyamete kadar da ilâhi ölçüleriyle var olacak yegane dindir.

Kendi kaynaklarımızdaki, “İslâm’ın mutedil bir din olduğu” vurgusu ise, bir özelliği veya tarzı belirtmekten ziyade bir tespit ve uyarı maksadı taşır. Yahudilik ve Hıristiyanlıkta aşırı gidilmek suretiyle tahrif edilen akidelerin en doğru ve dengeli halde İslâm’da bulunduğunu anlatır. Zira Yahudilik de, Hıristiyanlık da özü itibariyle ve orijinal haliyle hak dindir. Fakat bu dinlerin müntesipleri Allah’ın koyduğu mizanda ölçüyü kaçırmış, zamanla itidallerini kaybetmişlerdir. Onlar, sapmanın, dengesizliğin, ifrat ile tefritin iki tipik örneğidir. İslâm ise bu iki dinin temelindeki “minhâc”ı, tevhid anlayışı ve ölçüsünü asıl haliyle muhafaza ettiğinden, dengenin, itidalin, olması gerekenin örneğidir. Kısaca İslâm’ın mutedil bir din olması, diğer kitabî dinlerden Yahudilik ve Hıristiyanlığa nispetledir; “haddi aşıp bunlar gibi yoldan çıkmayın” ihtarını yahut “ölçülere titizlikle uyup bunlara örnek olun” sorumluluğunu yansıtır.

Nihayet daha önce de işaret etmeye çalıştığımız gibi itidal, her zaman iki farklı ucun ortası veya “ılımlılık” demek değildir.

İtidal “İstikamet”tir

Denge veya itidal, ayakta kalabilmek, böylece “yol”da mesafe kat edebilmek için şarttır. Zira yalpalayan, yıkılan değil, dik duran yürüyebilir ancak. Bu sebeple tasavvufta itidal yerine “istikamet” tabiri kullanılır. “Din ve dünya işlerinde İslâm’ın ölçüleri dairesinde ifrat ve tefritten sakınarak doğru yolda bulunmak” şeklinde tarif edilen “istikamet”, uygulamada “ibadette devamlılık” olarak bilinir. Tasavvufta bir hal veya makam olarak çeşitleri, dereceleri ve bunlara bağlı izahları vardır. Sâlik için kullanıldığında “sülûk esnasında herhangi bir yöne meyletmeden itidal üzere yol almak” anlamına gelir. Her ne kastediliyor olursa olsun istikamet de, istikametin gerekliliği hükmündeki itidal de zordur. Nitekim istikamet keramete tercih edilmiştir.

İmam Gazali rh.a., iki aşırılıktan birine sapmadan takip edilecek istikamet çizgisinin kıldan ince, kılıçtan keskin olduğuna dikkat çeker. Namazlarımızın her rekâtında Fatiha ile Cenab-ı Hak’tan bizi “sırat-ı müstakim”e, yani “istikamet üzere olan yol”a hidayet etmesini niyazımız, Allahualem, bu sebepledir.

Rasul-i Ekrem s.a.v., “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Seninle beraber olanlar da doğru olsunlar. Aşırı gitmeyin. Muhakkak ki Allah bütün yaptıklarınızı görendir.” mealindeki 112. ayetine işaretle, “Beni Hud suresi ihtiyarlattı.” buyurmuştur. Ayetteki “istikamet üzere dosdoğru ol” emrinin zorluğu, yüklediği ağır sorumluluk ve bu çerçevede “istikamet” konusu, kaynaklarımızda uzun uzun izah edilmiştir. Şihâbüddin Sühreverdî k.s., Avârifü’l-Meârif’inde, tasavvuf olmadan istikametin husule gelmeyeceğini söyler. Merhum Elmalılı Hamdi ise, ayette Rasulullah s.a.v.’e “Beni ihtiyarlattı” dedirtecek kadar zor gelen husus, istikamet emrinin ümmete de şamil kılınmış olmasıdır, der; Efendimiz s.a.v.’in kendisi için değil, zorluğu sebebiyle bizim itidal yahut istikamette olamayacağımız endişesinden tasalandığı tefsirini yapar.

Bu “zor” imtihandan istesek de kaçamayız. Allah muhafaza ya dalalete kayarak kaybolacağız, ya da bütün zorluğuna rağmen dik durup dosdoğru yürüyeceğiz. İstikametin zorluğundan söz etmemiz, mutlaka bir tedbiri gerektirdiğine dikkat çekmek içindir. Henüz ayakta durmaya, adım atmaya başlamış küçük bir çocuğun arkasında, dengesini kaybettiği zaman onu tutacak bir “büyük” olmalıdır. İtidal mademki adaletle ilgilidir, verdiğimiz kararları temyiz edecek bir “mümeyyiz”e ihtiyaç vardır. Yürüyüşte devamlılık aynı zamanda bir takat meselesi olduğuna göre, performansımızı ölçüp artıracak, bize usul öğretecek bir “mürebbi”, terbiye edici gerekmektedir.
Hâsıl-ı kelam, yol bilenlerin kılavuzluğu olmadan itidali de istikameti de bulmak muhal görünüyor.

İbadette İtidal

Efendimiz s.a.v., vakt-i saadetlerinde Sahabe-i Kirâm’dan nafile ibadetlere tahammül sınırlarını aşar derecede düşkünlük gösterenleri uyarmış, onlara bu konuda mutedil olmalarını tavsiye etmiştir. Bu sebeple hadislerde itidal, ağırlıklı olarak, ibadet veya amelde orta yolu tutmak, meşakkatten kaçınmak şeklinde tebarüz etmiştir.

Amelde “vasat davranma” tavsiyesini, yükümlü olduğumuz ibadetlerde veya bunların ifasında gevşeklik gibi anlamak vahim bir yanlıştır. Zira itidal, baştan beri anlatmaya çalıştığımız üzere, bizden isteneni ölçülerine uygun tarzda yapmaktadır. Mesela namazın veya orucun sıhhatini ihlal edecek, sünnetlerinden yahut âdâbından alıkoyacak bir tutum itidal olamaz. Farz kılınan ibadetler bütün erkânı ile itidalin kendisidir; bir külfeti veya zorluğu söz konusu değildir. Özel durumlarda ya da istisnaî hallerde karşılaşılabilecek zorluklar da “ruhsat”larla izale edilmiştir zaten.
İtidal için “adalete uygun olma hali” demiştik. Bu tarif burada da geçerli. Adalete uygun davranmanın mükellefiyet bağlamındaki tezahürü, farzlara düşkünlük ve günahlardan kaçınmadır. İslâm fıkhında, farz ibadetlerini yapmayan, büyük günahlardan kaçınmayan müslümanın, “adalet” vasfına sahip olmadığı böylece anlaşıldığı için, şahitliği kabul edilmez.

Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın.”, “Amellerden takat getireceğiniz miktarı esas alın; zira Allah sizin şevkle yaptığınızdan hoşnut olur.”, “Farz olmayan amelden gücünüz yettiği kadar yüklenin; çünkü amelin hayırlısı, az bile olsa devamlı olanıdır.” ve benzeri birçok hadis-i şerifte Rasulullah s.a.v.’in “itidal (orta yol) tavsiyesi”, nafile ibadet ve amellerle ilgilidir.

Hadis metinlerinden de anlaşılacağı üzere ifrattan sakındırma, ibadetlerde olması gereken şevk, heyecan, samimiyet ve devamlılığın, takati zorlayan bir külfetle kaybedilebileceği tehlikesi sebebiyledir. Yoksa bu ikazları “nafile ibadetleri az yapın” tarzında anlamamak gerekir. Nefesin kesileceği, yarı yolda kalınabileceği ihtimali hesaba alınarak çok hızlı ve mübalağalı başlamak uygun bulunmamıştır. Nitekim Hz. Peygamber s.a.v., “Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın.” tavsiyesinde bulunduğu hadislerinin devamında “Hedefe ağır ağır varabilirsiniz.” buyurmaktadır.

Türkçeye “ağır ağır” şeklinde tercüme edilen bu ibare aslında “teenni ile”, “ölçülü ölçülü”, “mutedil bir tarzda” ve “her zaman asıl maksadı gözeterek” gibi anlamları bir arada taşımaktadır. Yani gözetilen husus “süreklilik” ve “maksat”tır. Nafilelerde ifrata düşülmesi, doğrudan doğruya amelin çokluğundan değil, zorlanan bu çokluk sebebiyle süreklilik ve maksadın haleldar olmasındandır. Kaldı ki itidal sadece ifrata değil tefrite de düşmemek olduğuna göre, amelde itidal tavsiye eden hadislerden “nafileleri azaltmamak, devam ettirmek gerektiği” anlamının çıktığını da unutmamak gerekir.

Ali Yurtgezen
Semerkand dergisi

sevgimiz gunes olsun

Cahiliye devrinde putlara gösterilen sevginin yerini günümüzde yine cansız olan, insana karşı bir tebessümü, teşekkürü bile olmayan nesnelerin aldığını görmekteyiz. Çağdaş denilen insanın, maddeci yönüyle Cahiliye toplumundan geri kalır bir yanı yok gibi.

Çok değil bir on yıl öncesine kadar Batı ülkelerinde meydana gelen olayları duyup, tüylerimiz diken diken oluyor, yaşananları anlamakta aklımız zorlanıyordu. Nasıl oluyor da “insan”, insanlığa sığmayan, “vahşi”leri dahi aratmayan fiilleri işleyebiliyordu?

Dün, uzaklardan duyup şaşırdıklarımıza ne yazık ki bugün ülkemizde şahit oluyoruz. Gün geçmiyor ki insanlığın kanını donduracak haberlerle sarsılmayalım. Hadi Batılı, “Bir insanı haksız yere öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir.” gerçeğinden habersiz. Peki, yıllardır ülkemizde yaşanan, yaşatılan, gün geçtikçe daha da büyüyen acıları nasıl anlamlandırmalı?

Kendimize son zamanlarda sık sık sorduğumuz “Bize neler oluyor?” sorusunun cevabını nerelerde, kimlerden sormalıyız? Yoksa çok uzaklara gitmeden içimize dönerek, üzerini dünyalıklarla örttüğümüz maneviyatımızın sesini mi dinlemeliyiz?

Unuttuğumuz, kaybettiğimiz değerler neler? Bölüşmek, paylaşmak, sevgi, dostluk, vefâ… gibi kelimeleri hayatımızdan olduğu gibi, sözlüklerden de çıkarıp atmaya çalışan eller kimin? Korkuların, güvensizliklerin ve nefretin hakim olduğu bir dünyada “yaşamak” gerçek anlamıyla karşılığını buluyor mu? Yoksa farkında olmadan insanlık kendi elleriyle kıyametini mi hazırlıyor?

Her şeyi madde olarak gören, mutluluğun, huzurun, başarının, kendisi için var olduğunu düşünenlerin, baltalanan manevi dünyalarını saran büyük bir yangının getirmiş olduğu acı ve feryat, sadece o yangının içinde olanları değil, etrafındakileri de etkiliyor, yakıyor. Bir müddet sonra “bana dokunmayan” anlayışında olanlara da bir kıvılcım sıçrayarak aynı telaşı, korkuyu, acıyı yaşamalarına sebep oluyor. Sadece teknolojik gelişmeler, buluşlar insanlığın mutlu olmasına yetmiyor. İnsan mutsuzluk içinde yaşarken de hiçbir maddi varlığın anlamı olmuyor.

Günümüz dünyası baş döndürücü teknolojik gelişmelerle ilerlerken, aynı zamanda insanî değerlerde tam zıddı bir geriye gidiş ve kaos yaşanmakta. Sadece kendisi için yaşadığını, hayatı bir “mücadele” olarak gören insan, kendisinden başka her bireye, hatta en yakınındakilere bile zarar verebilecek eylemlere girmekten çekinmiyor. Bu düşünce ve davranış içinde olanlar sadece “cahil” denilen insanlar değil. Eğitimli insanların da aynı bataklığın içinde gün be gün kaybolmaya doğru gittiğini görmekteyiz. Öyleyse problemin kaynağı başka…

Sevgisiz iman olmaz

Bugün insanlar birbirini sevmiyor. Bakışlar bakışlara mermiden farksız; soğuk ve yaralayıcı. Herkes karşısındakine elde edebileceği menfaat kadar değer veriyor. Karşısındaki insandan bir çıkarı olmayanlar birbirine “selam” dahi vermekten çekiniyor. Oysa selam, insanlar arasında muhabbet bağını güçlendiren, birbirlerine yaklaştıran en önemli unsurlardan biriydi. O güzeller güzelinin canları titreten uyarısını sanki duymamış gibi yaşamaya başladık. Efendimiz s.a.v.:

Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Aranızda birbirinizi sevmeyi gerçekleştirecek bir şeyi size haber vereyim mi? Selamı aranızda yayınız!” buyuruyordu.

Bizler asıl problemin “imanî” noktada olduğunu anlamakta zorlanıyor veya anlamak istemiyor, yanlış reçetelerle tedavi yolları arıyorduk.

Aramızda yaygınlaştırmamız gereken selamı kestiğimiz günden beri de birbirimize olan sevgimiz azalıyor, kaybolma noktasına geliyordu. Çünkü birbirine yaklaşmak yerine, birbirimizden uzaklaşıyor, birbirinden uzaklaştıkça birbirini anlayamaz, tanıyamaz, hatta nefret eder duruma geliyorduk.

Huzur ve mutlulukları başka yerlerde arar olmuştuk. Sevginin ve mutluluğun asıl kaynaklarından uzaklarda aranması insanı gün geçtikçe karanlık bir kuyunun derinliklerine çekiyordu. Ve insan o karanlık dünyada ışıksız, sevgisiz, hissiz yaşarken, etrafında başka kimselerin var olduğunu unutup, sadece “ben” varım düşüncesiyle yaşamaya devam ettikçe menfaatine engel olacak her türlü engeli ortadan kaldırmakta bir sakınca görmüyordu.

Cahiliye devrinde putlara gösterilen sevginin yerini günümüzde yine cansız olan, insana karşı bir tebessümü, teşekkürü bile olmayan nesnelerin aldığını görmekteyiz. Çağdaş denilen insanın, maddeci yönüyle Cahiliye toplumundan geri kalır bir yanı yok gibi. Aradan geçen bunca zamana karşılık, o karanlık dönemde olduğu gibi, insanlar arasındaki ilişkilerin sevgiye değil menfaate dayalı olduğunu üzülerek görmekteyiz.

Sevmek yaratılıştan verilmiştir

Sevmek duygusu bebeklikten itibaren geliştirilen bir duygudur. İlk tomurcuklar bir bebeğin çeşitli ihtiyaçlarını karşılayan annesine karşı tatlı gülücüklerle başlar. Bebek öncelikle annesini, babasını sever. Sonra ailesindeki fertleri. Bu sevgi halesi merkezden muhite doğru büyüyen bir sevgidir.

Sevgi gören, sevgiyi bir soluk gibi hep içinde hisseden çocuk herkese, her varlığa karşı aynı sevgiyi gösterecektir. İlk izler, ağaçların gövdelerine kazınan birtakım şekiller gibi kalıcıdır. Ağaçlar büyüdükçe o şekiller de ağaçların gövdesinde büyüdükleri gibi, çocukların dünyasına atılan ilk çizgiler de onlarla birlikte büyüyüp gelişecektir. Güzel bir fıtrat üzere dünyaya gönderilmiş insanın bu güzelliğini korumak ve muhafaza etmek öncelikle aileye düşen bir görevdir. Aksi takdirde ilk zararı görecek olan da yine aile olacaktır.

Zahmetsiz, ücretsiz olarak insanın karşısındakine sunabileceği en güzel armağan sevgidir. Bazen bir tatlı söz, bazen bir gülüşle ifade edilen sevginin zor bir yanı yok. Sevgi, verdikçe azalan değil, aksine çoğalan bir duygudur. Güneş gibi hem kaynağını hem de değdiği her yeri ısıtan ve ışıtan bir özelliğe sahip.

Yaşadığımız problemlerin, şikayetçi olduğumuz davranışların temelinde sevgisizlik yatmaktadır. Sevgi ile aşılmayacak bir sıkıntı, çözümlenmeyecek bir problem yoktur. İnsana düşen, doğuştan kendisine bahşedilmiş sevgi kabiliyetini geliştirmektir. Çünkü insan, iyiliğe de kötülüğe de meyilli bir varlık olarak yaratılmıştır.

İnsanın iyi yönünü geliştirecek olan öncelikle anne ve babadır. “U” şeklindeki bir tüp gibi iyilik ve kötülüğe meyli bünyesinde taşıyan çocuğa her zaman iyi, doğru, güzel olanlar verilirse, tüpün diğer ucunda sıkışan kötülüğe meyilli duygular bir müddet sonra oradan dökülüp kaybolacaktır. Sadece güzelliklerle dolan insan kötülüğü bilmeyecek, tanımayacak. Bütün benliği iyiliklerle dolu insan, her varlığa “güzel” nazarıyla bakacak ve onun dünyasında kötülüğün yeri kalmayacaktır. Ve bilecektir ki, O yaratmışsa güzeldir, anlamlıdır, değerlidir.

Yaratılmışlar içinde en özel yere sahip olan, yaratılanların en şereflisine, insana, daha “özge” bir nazarla bakacaktır. Öldürmek bir yana, onu incitmekten dahi kaçınacaktır. Bir insanın küçültülmüş bir âlem olduğunu ancak O’nu bilmekle kavrayacaktır. O’nu bilmeyen, bulmayan için ise insanın da herhangi bir maddeden farkı kalmayacaktır.

Efendimiz’in sevgisi

Boş bir kâğıt hükmünde olup, güzelliklerin yazılmasını bekleyen çocuklarımıza öncelikle Allah sevgisini öğretmek gerek. O’nu seven bir gönül hiçbir zaman kötülüğe meyletmeyecek. Onun sevgisini kaybetme korkusuyla yaşayan insanın, dünyanın kirine günahına bulaşması kolay olmayacaktır.

İnsan bu dünyada güzel ahlâkıyla gerçek insanlığa ulaşmış olur. Anne ve babanın çocuklarına bırakacağı en güzel miras da güzel ahlâktır. Güzel ahlâkın yolu da sevgiden geçer. Çocuklar neyi görür, neyi yaşarsa onu öğrenirler.

Her konuda olduğu gibi, bu anlamda da insanlığa en güzel örnek Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’dir. Bazı kimseler, Peygamberimiz’in Sahabi çocuklarını okşayıp öpmesini garip karşılıyorlardı. Kendilerinde olmayan bu güzel huyun, en güzel şekilde O’nda görülmesini tam olarak anlayamıyorlardı. Bir defasında Akra bin Hâbis, O’nu, Hz. Hasan’ı öperken görmüş ve: “Ey Allah’ın elçisi, benim on çocuğum var ve şimdiye kadar hiçbirini öpmedim” demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber s.a.v. “Bilesin ki, merhamet etmeyene merhamet edilmez.” buyurmuştur.

Rahmet Peygamberi s.a.v.’in kuşatıcı ve engin merhameti sadece insanları değil, ağaçları, çiçekleri, bütün yaratılanları içine almıştı. O, Allah’ın yarattığı eşsiz güzelliklere sahip tabiata duyarsız kimseleri Allah’ın azabıyla ikaz etmiştir: “Kim bir sidre ağacını keserse, Allah onun başını Cehenneme sarkıtır.” Çevreye ve tabiata karşı duyarlı olanları da mükâfatla müjdeler. “Bir Müslüman ağaç diker veya bir şey eker de ondan bir kuş, bir insan veya bir hayvan faydalanırsa, bu onun için bir sadaka olur.” buyurarak, bütün canlılara karşı insanların merhametli, duyarlı olmasını öğütler.

Barışa götürecek tek yol

Sevginin bulunmadığı yerde imandan söz etmenin imkanı yoktur. İman, kalpte sevgi çiçeğini açtırdığı ölçüde kendisi de anlam kazanır. Hz. Mevlâna “Biz aşkın çocuklarıyız, annemiz aşktır bizim.” derken insanı doğuran ve besleyen özelliğin sevgi olduğunu anlatır. Yine “benim dinim aşktır” derken de, İslâm’ın sevgi dini olduğunu dile getirir.

İnsanların birbirini sevmesi, kucaklaması için çok sebep varken, kin gütmesi, yok etmesi için hiçbir sebep yok aslında. Çıkarları için birbirlerini ezenler, yok sayanlar, elinden gelen her türlü vahşeti sergileyenlerin “çıkar”ları hangi yüksekliğe kadar çıktı? Hiçbirinin başını göklere değdiren bir kazancı olmadı. Kimileri hep kendisiyle kalacak zannettiklerini terk edip gitti, kimilerinin de her şeyden çok değer verdiği “madde”ler bir “an” içinde yokluklara karıştı.

Sosyal yaraların ve hastalıkların tek çaresi sevgiyle kucaklaşmaktır. Hangi sebeple olursa olsun, son zamanlarda moda olan “öteki” kelimesini dilimizden kovma zamanıdır. Gelmeden gitmeli çünkü bünyemize, yapımıza uyumsuz bir kelime. İnancımızla, kültürümüzle barışık olmayan bu kelime yerine kaynaştırıcı, kucaklayıcı kelimeler kullanmak tek çaremiz olmalı.

Öncelikle “insan” olarak insanlıkta kardeş olduğumuz bilincini uyandırmalıyız. Hepimizin topraktan yaratılmış olması sebebiyle gelen kardeşliğimiz var. Bizler bir ana ve babanın, Hz. Âdem’in ve Hz. Havva’nın çocuklarıyız. Bu kardeşlik evrensel anlamda bir kardeşliktir.

Daha özde, dinde kardeşlik, İslâm kardeşliğidir. “İnananlar ancak kardeştir” ilkesini tam olarak yaşayanlar arasında husumetler, kinler, nefretler olmaz. Kardeşler ancak yardımlaşır, paylaşır, bölüşür. Kendisi için istediğini kardeşi için istemek, kendisi için istemediğini kardeşi için de istememek düsturu insanlar arasındaki kenetlenmeyi, yardımlaşmayı dolayısıyla sevgi bağlarını kuvvetlendirmeyi sağlayacaktır. Sevgi, kardeşlik ve dostluğun gelişmesi toplumsal hayatın güçlenmesini sağlayacaktır.

Sevgi ışık; nefret karanlıktır. Sevgi ışığının kaynağı Yaratan’dır. Sevgi, sevgiyi var edenden beslenmiyorsa anlamsız demektir. O’nu sevmek sevgi alfabesinin ilk harfidir. O’nu bulduktan, O’nu sevdikten sonra her müşkül hallolacaktır. Yarına kalmayacak olan, dünyevî davaların, boğuşmanın, didişmenin anlamsızlığı içinde kaybolmadan yaşayalım ve biz dahi bitirelim Yunus ile:

Ben gelmedim dâvi için
Benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.

İslâm sevgi medeniyetidir

Yüzümüzü, gönlümüzü, sözümüzü güzel günlere yeniden çevirecek kaynak uzakta değil. Biz o kaynaktan uzak kaldıkça daha çok yangınlar içinde feryat etmeye, acılar içinde kıvranmaya devam edeceğiz.

Sevgisizlik yangını içinde tükenip, küllerimizi rüzgârlar yokluğun karanlıklarına savurmadan, kurtuluş ve yeniden diriliş için bir hamle yapmak zamanı gelmedi mi?

Temeli olmayan veya iğreti kurulan her şey zamanla yıkılmaya mahkumdur. Sevginin temeli de Yaratıcı’ya karşı olan sevgidir. İlk seven O’dur. O sevmeseydi var etmezdi.

Varlığımız O’nun sevgisiyle anlamlı. Bizi seveni sevmemek ise en büyük vefasızlık, haksızlık değil mi? O’nu bilmeyen, O’nu sevmeyenin başka varlıkları tanıması, sevmesi mümkün olmayacaktır. İslâm’ın müslümanlara öğrettiği sevgi, bütün varlığı kuşatan mutlak bir sevgidir.

Öyleyse asıl sevgi, Yaratan’ı merkeze alıp O’nun yarattıklarına doğru yayılan engin bir sevgidir. Bu sevgiye sahip insan, bütün yaratıklara “bir” nazarla bakacaktır. Sevdiği, muhabbet duyduğu her şeyi Allah için sevecektir, çünkü O sevmiştir, yaratmıştır. Sevmeseydi yaratmazdı. İşte Yunus’un dilinde daha da belirginleşen gerçek: “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek.

Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek, kini de nefreti de yok eden, eriten bir ateş haline gelecektir. Dolayısıyla Yaratıcı’nın Yarattığına karşı olan sevgisizlik Yaratan’a karşı bir sevgisizlik sayılacaktır. O’nu tanıyan, bilen ve seven karıncaya bile “ulu nazar”la bakacaktır.

Aksi takdirde içinde Allah inancı ve sevgisi olmayan kimse her türlü kötülüğü tereddüt etmeden, bir an olsun düşünmeden yapabilecektir. Yapıyor da zaten.

Hasan Akçay
Semerkand dergisi

white frangipani

Rabbi’nin rızasını kazanmak, O’na tertemiz dönmek isteyen müminlerin en belirgin özelliği alçakgönüllülük.

Yok iken var edilmiş olduğunu,

Her yönüyle Allah’a ait ve muhtaç olduğunu,

O’nun yardımı yetişmezse hiç bir hayra ulaşamayacağını,

Mülkün ve hükümranlığın gerçek sahibinin O olduğunu bilmek…

İç ve dış aleminde

Hayatı buna göre, böyle yaşamak…

Olgun başaklar gibi eğik ama verimli, diri, vakur…

Tevazu müslüman kalbi.

Tevazu ve benlikten arınmışlık (mahviyet) olmadan Hakk’a ulaşmak mümkün değildir. Çünkü tevazu ve mahviyet kalpte yer edinmiş, karar kılmış tam bir imanın sonucudur.

İman kalbe yerleşip, tevazu ve mahviyet ahlâkın ayrılmaz bir parçası haline gelmeden kimseye kâmil mümin denilemez. Bu nedenle kâmil zatlar en üst seviyede bu sıfatlara sahip olmalarına rağmen, iç alemlerinde meydana gelebilecek zerre miktarı sapmadan dahi korkmuşlardır.

Kendi halinin nöbetçisi

Hz. Ömer r.a ., benlik namına kalbinde en ufak bir bulanıklık hissetse, minbere çıkıp herkesin huzurunda kendisini kınamış ve devlet başkanı olmasına rağmen omuzuna yüklediği su güğümüyle halka su taşımıştır. Heybet ve vakarıyla kalpleri muma çeviren bu büyük zat, güneş gibi parlayan nuranî siması, mütebbessim çehresi ve gayet nazik ve mütevazi edasıyla sohbet edip gönülleri kendine bağlarken, hane-i saadetinde tepsiyi eline alıp misafirlerine ikramlarda bulunuyordu.

Evet; büyük zatların hepsi kalplerinin başında ömürlerinin sonuna kadar nöbet tutmuşlar, oraya küçük-büyük hiç bir marazın girmesine ve yerleşmesine izin vermemişlerdir.

Hak dostları tevazu sahibi olup, tevazu sahiplerini de her zaman sevmişlerdir. Çünkü Allah Tealâ mütevazileri övmüş ve şöyle methetmiştir: “Rahman’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde alçak gönüllü bir halde yürürler ve kendini bilmezler onlara laf attıkları vakit, ‘selametle’ der geçerler.” (Furkan, 63)

Büyüklerde büyüklük alameti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük alameti de kibir ve enaniyettir. Kendini başkalarından üstün görenler her türlü hamlık, hayırsızlık ve kötülüğe teşnedirler. Şeytanı bilumum kötülüklerin kaynağı haline getiren şey de budur. Sırf bu yüzden şeytan Allah Tealâ’nın affından mahrum kalmıştır. Hadis-i şerifte: “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunanı, Allah Tealâ yüz üstü cehenneme atar.” buyurulmaktadır. Diğer bir hadis-i şerifte ise: “Kul tevazu edince Allah Tealâ onu yedi kat göklere kadar yükseltir.” buyurularak , alçak gönüllülüğün insanın kıymetini ne kadar yücelteceğine vurgu yapılır. (Beyhakî)

Tevazuda ölçü

Tevazu, bir takım başka güzel hasletleri de beraberinde getirir. Bunlardan biri olan “vakar”, ağırbaşlı, yumuşak, fakat muhatabında hürmet hissi uyandıran ölçülü hareket ve davranış biçimidir. Tevazuyla birlikte kalpten tabii olarak dışa akseder. Zillet (düşüklük) ise bunun tam aksi olup, hafif, sıradan ve bayağı davranışlarla ortaya çıkar.

Makbul olan davranış biçimi, kibre varmayan, zillet derecesine de düşmeyen, vakarını koruyan tevazudur. Allah katında sevimli olan da ifrat ve tefrite varmayan orta derecedir. Mesela yoldan geçerken uğrayan bir satıcıya, alim bir zatın kalkıp yer vermesi doğru değildir. Zira ilmin izzetini de muhafaza etmek gerekir.

Yine mesela, bir hakimin mahkemedeki ciddiyeti vakardır. Makamında vazifesini yaparken tevazu göstermesi zillettir. Ancak, evinde çocuklarına karşı da aynı ciddiyetle muamele ederse, işte bu kibir olur. Zira insan evinde ev halkından biri olarak davranmalıdır. Mürşid -i kâmiller bu hususa çok dikkat ederler. Makamlarında vakarlı durur, fakat yeri geldiğinde gerekli olan kimselere gayet mütevazi davranırlar.

Aşırı kibirli insanlara karşı tevazu göstermek de doğru olmaz. Çünkü bu kendini aşağılama olarak görülür. Bu gibilere karşı Allah namına vakarla hareket etmek daha doğru olur. Aynı şekilde benlikleri firavunlaşmış, dinsizlik hesabına imana saldıran kişilere karşı tevazu ve mahviyet göstermek de büyük bir cinayettir. Orada temsil edilen yüce hakikatlerin değerini ayağa düşürmeden, dinin izzetini ve ilmin şerefini göstermek icap eder.

Müslümanlara karşı tevazu ise, güler yüz göstermek, soru ve davetlerine karşılık vermek, yumuşak davranmak, ihtiyaçlarını görmek, onları küçümsememek gibi şekillerle olur.

Kibir ve belirtileri

Kibirli insan her haliyle belli olur. Giyim-kuşamında, yüz ifadesinde, bakışında, başını dikerek kimseye bakmamasında, oturmasında, gerilip yaslanmasında, yürüyüşünde, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesinde, ses tonunda…

Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir.

Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh.a. şu belirtilerle ölçüyor:
- Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.
- Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.
- Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.

Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.

Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.

Söyleyene değil, söylenene bak

Başkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.

Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene ‘iyi gidiyorsun’ demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan ‘dikkat et, düşeceksin’ diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.

Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.

Hizmette tevazu ve kibir

Aynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah’ın dinine hizmet ederken Hakk’ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.

Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.

O yüzden enaniyet, benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.

Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve “Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder” diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab-ı Hakk’a el açıp: “Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma.” diye dua etmelidir.

Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.

Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.

Enaniyet tuzağı

Ulvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:

Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: “maşallah ne güzelsin, güzelleştin” dese, sen de: “hâşâ ben neyim, güzellik nerede” desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet “evet ben güzelim” desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, “evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir” dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun.

“Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti” benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ’nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.’in “küçük şirk” olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.

Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah’tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah’a sığınmak icap eder.

Tenkit ve ölçü

Hata ve kusurda ısrar edenleri öncelikle gayet yumuşak ve mütevazi bir üslupla düzeltmek gerekir. Başkalarının içinde değil, başbaşayken uyarmak daha doğru olur.

Ancak, düzeltilmeye çalışılan durumun gerçekte bir hata olup olmadığından emin olmalı, bu hususta nefsî görüş ve düşünceyle hareket edip kişileri kusurlu sayıp tenkit etmemelidir. Şayet, uyarılan kişi bundan memnun olur ve teşekkür ederse iyi bir sonuca ulaşmış olur. Ama “sen kendine bak” derse, bu günah olarak kendisine yeter.

Fakat durum böyle de olsa, mümin kardeşi hakkında başkalarına gıybet etmemelidir. Dedikodu ile çekiştirerek hatalı durumu etrafa yaymak, bir muhalefet veya intikam hissinin belirtisidir. Fayda yerine zararın çoğalmasına sebebiyet verir. Eğer hata herkesi alâkadar eden, cemaate zarar veren bir mahiyette ise, o zaman mutlaka zararı bertaraf edebilecek olanlara bildirmelidir.

Eleştiride insaflı olmak da şarttır. Çünkü bir olaya, duruma dışarıdan bakıp tenkit etmek kolaydır. Fakat işin içine girdiğinde çoğu kere meselenin hiç de dışarıdan kendi anladığı gibi olmadığını görecek, yaptığı tahribin manevi sorumluluğunu taşıyacaktır.

Elbette bir iş istişare edilirken fikir beyan etmeli, gerekiyorsa muhalefet şerhi düşmelidir. Ancak bir işin yapılması kararlaştırıldıktan sonra kardeşleriyle omuz omuza verip söz konusu hizmetin altına girmelidir. Umulan sonuç elde edilememiş olsa bile, “bak ben dememiş miydim” şeklinde itham edip kibir kokan bir tavra girmemelidir. İstişare sonucunda karar verildikten sonra artık o iş şahsa ait olmaktan çıkmış, topluluğa mal olmuştur. O bakımdan yapılan gıybet bütün cemaati gıybet etmek hükmüne geçer. Bu ağır mesuliyetten kurtulmak için o cemaatin yeryüzündeki bütün fertlerini bulup teker teker helalleşmek dahi gerekebilir.

İyice düşünüp taşınmadan, istişare etmeden her şeye, her harekete tersinden bakan, iş yerine söz üreten, devamlı menfi tenkitle meşgul olan kimselerle oturup kalkmamalıdır. Muhtemeldir ki, aynı hastalık kendisine de bulaşır da, ağır bir mesuliyet altına girer.

Kimsenin gönlünü kırmamalıdır. Çünkü o gönülde tecelli eden zat buna razı olmaz. Sonuçta yapılan bütün hizmet o kırık gönlün diyetine yetmeyebilir. En kısa sürede helalleşmek, kırık gönlün tedavisine çalışmak lazımdır. Hiddetle en yakın hizmet arkadaşını kırıp hizmetin insicamını bozduktan sonra “ben sebep oldum, hakkını helal et” deme yerine, suçu karşısındakine yüklemek ne büyük bir hamlık ve insafsızlıktır!

Din kardeşlerine, ihvanına ve hizmet arkadaşlarına tatlılıkla, tevazuyla , mahviyetle muamele etmek ne güzeldir! Sertlik, inatçılık, hiddet ve şiddetle muamele etmek ise ne çirkindir! Halbuki iyilik, kerem, af ve müsamahanın açamayacağı hiçbir kapı yoktur. En itirazcı kimseleri bile teslim alır. Yine en şerli adamda bile takdir edilebilecek iyi bir yön vardır. O kimsenin iyi yönlerinin keşfedilip takdir edilmesi, onu en azından zararsız hale getirebilir. Kötülük yapmak isteyen kişilerin gönlü de iyi davranışla kazanılabilir.

Kendi kusurlarına aldırış etmediği halde kusursuz dost arayanlar dostsuz kalırlar. Kendi nefsinin kusurlarını görüp, kardeşlerinin iyi taraflarına bakan kimseler ise her dem dost kazanırlar, hem de nefret odağı olmaktan kurtulurlar. Ayrıca onların sohbetlerinden istifadeye açık hale gelirler. Kibir ve çalımla herkese tepeden bakanların karşılarında kutbu’l – aktab dahi olsa istifade etmeleri mümkün değildir. Onun için insanların kemal noktasına bakmak ve herkesi kendinden hayırlı görmek gerekir.

Hak adına haksızlık

Hak ve hakikati ortaya çıkarmak, insanlara yol gösterebilmek için konuşmak, fikirlerini serdetmek faziletli bir davranış iken, başkalarını mağlup ederek üstünlüğünü göstermek adına tartışmak da kibirli bir davranıştır ve rahmetten mahrum kalmaya sebep olur. Hele ki insanları Hakk’a davet etme görüntüsü altında böyle üstünlük arayışı içinde olmak, günah olarak kişiye yeter. Münakaşa, muhatabın bütün savunma mekanizmalarını harekete geçirir, hakkı kabul etmesine engel olur. Kibir, haset, kin, gıybet, riya, övünme, hakkı küçük görme, tahkir, kusur araştırma, inkâr, inat ve hasmının zararına sevinme gibi yığınla zarara sebebiyet verir. O yüzden haklı bir konuda bile olsa münakaşayı terk etmek, şahsi üstünlük müsabakasına dönüşen bir tartışmadan kaçınmak şarttır.

Tevazu ve mahviyeti kırıp insanı kibre sevk eden tehlikelerden biri de, gördüğü bir kısım rüya veya keşifleri anlatarak kendine pay çıkarmaktır. Bu çok ciddi bir hastalıktır. Ama daha da tehlikelisi, tevazu ve mahviyet edası içinde olanıdır. “Zayıflığımız ve aczimizden dolayı Allah bazen böyle lütfediyor” diyerek gırtlağına kadar riya ve kibrin içine batan, salih amellerini mahveden kimse, aslında bomboş bir kimsedir. Öyle olmasaydı kendinde var olduğunu düşündüğü Hakk’ın sırlarını ifşa etmezdi. Kuvvetle muhtemel ki, bu tip kimselerin elde ettikleri de istidraç (şeytanî olağandışı özellikler)den başka bir şey değildir. Çünkü Cenab-ı Hak böylelerine sırrını vermez.

İbadeti ve çokça zikri sebebiyle kendinde bir şeyler vehmetmek, başkalarını küçük ve değersiz görmek de böyledir. Kazanmak uğruna verilen çabanın kaybetmeye, baş aşağı yuvarlanmaya yol açmasına sebep olur.

Sonuç olarak, mümin, imanının gereği olarak, aciz bir kul olduğunu, kendisinin Allah’ın diğer kullarından bir üstünlüğünün olmadığını bilir. Bu bilgi onu mütevazi bir insan yapar. Dininde kemale erdikçe tevazu ve mahviyeti artar ve makbul kullar arasına katılır.

Neyimiz Eksilir?

Adalet ve faziletlerinden dolayı tarihe “İkinci Ömer” olarak geçen halife Ömer b. Abdülaziz rh.a. gece bir şeyler yazıyordu. Yanında da bir misafir vardı. Işık sönmek üzere idi. Misafir:

- Kalkıp ışıkla ilgileneyim, yağını koyup yenileyeyim, dedi. Halife:

- Misafire hizmet ettirmek mürüvvete yakışmaz, dedi. Misafir:

- Öyle ise hizmetçiyi kaldırayım, dedi. Halife:

- Hayır olmaz; şimdi o yeni uykuya daldı, dinlenme saatidir, dedi.

Sonra kendisi yağ kabına gitti, ışığa yağ koydu. Onun bu durumunu gören misafir:

- Ey müminlerin emiri, bu işi kendiniz yaptınız, dedi. Ömer b. Abdülaziz misafirine döndü ve şöyle dedi:

- Ömer olarak gittim, Ömer olarak döndüm, neyim eksildi ki?

İnsanlığın Efendisi’nin Tevazu Hali

Alemlere rahmet olan Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, o yüce makam ve haliyle birlikte muazzam bir tevazu sahibiydi. Hakk’a yakınlığı ölçüsünde halka da yakın olur, ihsan ahlâkına bürünür, etrafındaki insanların her birine ayrı bir şeref bahşederdi.

Hane-i saadetine teşrif ettiklerinde hayvanının yiyeceğini kendisi verirdi. Bazen evinin temizliğini yapardı. Yırtılan ayakkabısını tamir ederdi. Elbisesini diker ve yamardı. Koyun sağardı. Hizmetçisiyle birlikte yemek yerdi. Bazen hizmetçi yorulduğu zaman onunla birlikte buğday öğütürdü. Çarşıdan aldığı bir şeyi ailesine götürürken, bizzat kendisi taşımaktan çekinmezdi. Zengin-fakir herkesle musafaha ederdi. İlk önce kendisi selam verirdi. Kuru hurmaya bile olsa, çağırıldığı hiçbir daveti küçük görmezdi. O’nunla geçinmek çok kolaydı. Yumuşak huylu idi. Cömert tabiatlıydı. Güler yüzlüydü. Sesli olarak gülmeden yüzü tebessüm ederdi. Yüzü asık olmadan hüzünlüydü. Kendisini alçaltmadan tevazu gösterirdi. İsraf etmeden cömertlik yapardı. Kalbi çok yumuşak idi. Bütün müslümanlara karşı çok merhametliydi.

Benliği Temizleme Yolu

Sahabeden Urve b. Zübeyr r.a. anlatıyor:

Ömer b. Hattab r.a.’ı omuzunda su kırbası taşırken gördüm, kendisine:

- Ey müminlerin emiri, bu size uygun değil, dedim. Bana:

- Yanıma dışarıdan elçiler geldi, sözlerimizi dinleyip itaat ettiklerini söylediler. O esnada nefsime biraz kendini beğenme ve büyüklenme duygusu geldi; onu bu şekilde kırmak istedim, dedi ve kırbayı götürüp Ensar’dan ihtiyar bir kadının kabına boşalttı.

Ahmet Safa
Semerkand dergisi

sikayet

Sıkıntılarını bağıra çağıra ilan eden, elindekiyle yetinmeyen, halinden memnun olmayan insanlar çoğalıyor.

Giderek asık suratlı, somurtkan, sürekli sızlanan, şikayet eden bir toplum haline geliyoruz.

Bu, müslüman fertler olarak bizim dışımızdaki birtakım olumsuzluklardan ziyade, kalbimizle ilgili bir problem.

Zira farkında olalım olmayalım, çoğu şikayette ilâhi takdire itiraz, kazaya muhalefet vardır.

Eskiler, selamdan sonra her fırsatta birbirlerine “Nasılsın?” diye sorar; “Hamd olsun” yahut “Allah’a şükür iyiyim” gibi cevaplar almak suretiyle, kardeşlerinin şükrüne vesile olmak isterlermiş.

Bu öyle laf olsun kabilinden bir mükâleme değil. Efendimiz s.a.v.’in bize her hâl ü kârda şükretmemizi ihtar eden bir sünneti.

Gerçi bugün de ziyaretlerine gidip “Nasılsınız?” dediğimizde “Hamd olsun” diyebilen hastalarımız, halini sorduğumuzda “Çok şükür” diyebilen fakirlerimiz hâlâ var çok şükür. Fakat nesli tükenmek üzere.

“Herhangi bir sebepten dolayı hissedilen elem, rahatsızlık veya hoşnutsuzluğu dışa vurma, sızlanma, yakınma” anlamına “şikayet”in bazı çeşitleri, hem mahiyeti itibariyle hem de beşerî bir tavır olarak masiyetten sayılmıştır dinimizde. Zira farkında olalım olmayalım, çoğu şikayette ilâhi takdire itiraz, kazaya muhalefet vardır. Bir kısım şikayetlerimiz ise itminansızlığın eseridir; nefsin ve dünyanın zebunu olduğumuzu ifşa eder.

Cennetin vizesi

İslâm’da kerih görülen bu kabil şikayetlenmelerin neler olduğuna geçmeden önce aslî hedefimizi, niçin bu dünyada bulunduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Zira hedefini şaşırıp yanlış istikamete yönelerek bir şekilde kendilerini kaybedenlerin, ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler, kalplerini sükuna erdirecek bir netice almaları mümkün değildir. Beyhude gayretler ise yersiz şikayetlerin anasıdır.

İnsanın aslî hedefi, imtihan için gönderildiği bu geçici dünyada kulluğunun icaplarını yerine getirerek ahiret yurdundaki ebedi saadete erişmektir. Var gücüyle Allah’ın rızasını kazanmaya, kendisini Allah’a sevdirmeye çalışır. Bütün ibadetleri, hayır hasenatı bunun içindir. İnsan namaz kıldığı, oruç tuttuğu, zekât verdiği, hacca gittiği, nafile ibadetler yaptığı için, bunların karşılığı veya bedeli olarak cenneti hak edemez.

Bütün bunları muhabbet ve taziminin nişanesi, şükrünün ve kulluk şuurunun ifadesi olarak yapmış, böylece Allah’ın rızasını kazanabilmişse eğer, “Gir cennetime!” (Fecr, 30) hitabına mazhar olabilir. Yani ebedî saadet yurdu için esas vize ibadetlerimiz değil, Allah’ın rızasıdır. Şu halde dünya hayatını Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanma imtihanı olarak da anlamak gerekir.

Peki insan bu imtihanı nasıl başaracak, kendisini Allah’ın razı olduğu bir kul yapacaktır? Denilmiştir ki “Allah’ın rızası, kulun Allah’a olan rızasındadır”. Allah’a bağlılığımız, itimadımız ve O’nun kazasına rızamız, Allah’ın bizden razı olmasına sebeptir. Eğer kul Allah’ı hakikaten sever ve O’ndan razı olursa, Allah da o kulu sever ve O’ndan razı olur.

Allah’ı seviyorsak eğer

Sadece dil ile “Ben Allah’ı seviyorum” demek, hakiki bir sevgiye, samimi bir rızaya delalet etmez. Bunun ibadetlerde olduğu gibi amel halinde tezahür etmesi lazım bir; hakikatinin ve samimiyetinin test edilmesi lazım, iki. Kriter Âl-i İmran Suresi’nin 31. ayetinde verilmiş. Peygamberimiz s.a.v.’e hitaben şöyle buyuruluyor: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Rasulullah s.a.v.’in sünnetine sarılmak, Allah Tealâ’yı hakikaten sevmenin işareti demek ki.

Bütün şikayetlerin neticede bir “razı olmama hali”ni yansıttığını ima etse de, şu söylediklerimizin asıl mevzuun biraz dışında kaldığı düşünülebilir. Sadede şöyle gelelim: Bugün müslümanların şikayetlerinin çok büyük bir kısmı dünyalık hırsı veya mahrumiyetiyle ilgilidir. Hz. Peygamber s.a.v.’in bu meseledeki çok net ve açık tavrına rağmen müslümanların dünyayı “dert edinmesi”, sünnete uymadığımızın, dolayısıyla Allah Tealâ’ya muhabbetimizde samimi olmadığımızın göstergesidir.

Bizi günaha sokan, huzurumuzu bozan şikayetlenmelerden kurtulmak, rıza makamına ulaşmak, nefs-i mutmainne mertebesine çıkabilmek, “salih” kullar arasına girebilmek için Efendimiz s.a.v.’in dünya karşısındaki tavır ve tavsiyelerini bir daha hatırlamamız gerekiyor öyleyse. Çünkü O, Allah’ın kendisinden en çok razı olduğu kulu, en çok sevdiği habibidir. Rasul-i Ekrem s.a.v. de “Allah’ı seven ve O’ndan razı olan bir kul”un en ideal örneği.

Sahi, biz hangi peygamberin ümmetiydik?

Bazen günlerce sıcak yemek bulamayan, sadece su ve hurma ile iftar eden, hane-i saadetlerinde bir ay ocak yakılamayan, yamalı ayakkabı giyen ama bunlardan asla şikayet etmeyen bir peygamberin ümmetiyiz. İstese dünyanın bütün zenginliklerini kendisine verecek Cenab-ı Allah’tan ailesi ve soyu için sadece “kifaf miktarı”, yani yaşamalarına yetecek kadar rızık talep eden; dünyalık terekesi ibrik-leğenden ibaret bir peygamber.

Böyle bir peygambere ittiba edenlerin dünyalık diye bir derdi de, bundan kaynaklanan şikayetleri de olmamalıydı. Halbuki halini beğenmemek, kendisine verilenlerle yetinmemek, daha fazlasını elde edemediği için üzülmek ve bütün bunlardan dolayı şikayetlenmek sıradanlaştı neredeyse.

Sanki Rasulullah s.a.v.: “Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde de kendisinden üstününe bakan (ve buna göre davranan) kimseyi Allah Tealâ hem sabreden hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyalıkta kendisinden üstününe, dinde de kendisinden aşağıda olana bakanları da Allah Tealâ ne sabreden ne de şükredenlerden yazar.” buyurmamış gibi, “Ben şu kadar zamandır namaz kılıyor, dua ediyorum; istediklerim gerçekleşmiyor da falancada namaz niyaz olmadığı halde Allah ona veriyor.” türünden yakınmalarla sık sık karşılaşır olduk.

Sahibine zarar veren şikayet

Sadece bu hadis değil, Zeyd b. Sabit r.a.’den gelen başka bir rivayet de dünyalık talebi ve hırsının başlı başına bir problem olduğunu haber veriyor:

“Kimin emeli dünya olursa Allah onun işini aleyhine darmadağın eder, fakirliği iki gözünün arasında kılar, dünyadan eline geçen miktar da kaderine yazılandan fazla olmaz. Kimin de kastı ahiret olursa, Allah onun (dağınık) işlerini lehinde toplar, zenginliği kalbine koyar, dünya nimetleri ona (kendiliğinden) koşarak gelir.”

Şu halde Peygamberimiz s.a.v.’in, üzerinden “garip bir yolcu gibi” geçip gitmemizi tavsiye buyurduğu dünyayı mülk edinmeye çalışmak, asıl maksadı, yani Cenab-ı Hakk’ın rızasını ve bu sayede kazanılabilecek ebedi saadet yurdunu unutturmakla, bizi yanlış istikamete yöneltmekle kalmıyor, boş yere yorulup şikayetlenerek huzursuz olmamıza da yol açıyor. Şikayet, bir problemin çözümüne, bir mahrumiyetin giderilmesine imkan veriyorsa anlamlı ve gereklidir. Oysa daha yüksek bir hayat standardı tutkusu veya talebinden kaynaklanan şikayetlenmelerimiz hem dünya hem ahiret mahrumiyetlerimizi çoğaltıyor.

Müslüman meşru çerçevede elbette dünyalık da isteyecek, bunun için dua ve niyazda bulunacak, çalışacak, sebeplere tevessül edecek ama neticeye de rıza gösterip böyle takdir buyuran Rabb’ine hamd ü senadan geri kalmayacak.

Önce “lâ” demeyi unutmayalım

Modern cahiliyyenin sürekli bulandırması sebebiyle müslümanlar olarak “dünya tasavvuru”muzu her fırsatta berraklaştırmamız gerekiyor. Burada da akıllara takılabilir; dünyalık hususunda neticeye rıza, yetinme, kanaat, kendimizden aşağıdakilere bakıp şükretmek, acaba dünyayı ihmal anlamına mı geliyor? İddia edildiği üzere böyle yapageldiğimiz için mi geri kaldık?

İmanın ilk şartı kelime-i tevhide “lâ” diyerek başlarız. Önce zihnimizdeki bütün kabulleri, bütün anlayışları, bütün tasavvurları yıkar, siler, yok ederiz yani. Sonra oraya vahyin öğrettiği “tevhid”i yerleştiririz. Dünya konusunda da böyle yapmaz, modernizmin zihnimize yerleştirdiği peşin kabulleri yıkmazsak, yukarıdaki soruların sancısından kurtulamayız. Dahası, kendimize mahsus bir dünya tasavvuru kuramadığımız için savrulur dururuz orta yerde.

Nitekim dünya anlayışını “lâ” demeden inşa eden nice müslüman “aydın”, Efendimiz s.a.v.’in “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın” ibaresinin geçtiği hadis-i şerifini Bektaşî’nin namaz ayetini okuduğu gibi okuyarak konforu meşrulaştırmaya, izzeti servete bağlamaya, modernizmin dünya telakkisine şirin görünmeye çalışıyor.

Müslümanın dünya diye bir hedefi yoktur. “Fani” bir varlığa bağlanmaz. “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır.” hadisini düstur edindiği için dünyayı kalbine almaz. Onun dünyadaki hayat anlayışı da, refah, rahat, huzur, fakirlik, zenginlik, izzet, zillet anlayışı da modern cahiliyyeninkinden farklıdır.

Dünyayı ihmal mi ediyoruz?

Dünya müslüman için amaç değil araçtır. Asıl maksada götürmeye hizmet ettiği ölçüde değer ve önem kazanır. Bizatihi değerli ve önemli değildir. Bir vasıtanın hedef haline getirilmemesi, onun ihmal edildiği anlamına gelmez. Tam tersine, bir aracı “amaç” ittihaz etmek, sapkınlığa ve akamete yol açtığı için o “araç”ın kendisinden beklenen faydasını zarara, değerini değersizliğe dönüştürmek demektir.

Müslümanın çok tüketerek “mutlu” olunacağına, ancak kuştüyü yataklarda “rahat” uyunabileceğine dair bir kabulü olamaz. O, bölüşerek ve infak ederek mutlu olur, komşusunun tok yattığından eminse rahat uyur. Dünyayı değil ahireti önceler. Aslında dünya ve ahiretin “önem” bakımından mukayesesinin çok da anlamlı olmadığını bilir. Çünkü biri vasıta, diğeri hedef olan iki şeye eşit oranda değer verilemeyeceğini fark edecek kadar feraset sahibidir.

Yukarda işaret ettiğimiz ve halk arasında “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışın.” şeklinde meşhur olan hadis de zannedildiği üzere dünya ile ahireti dengelemez. Bu hadis-i şerifin muteber kaynaklardaki metni “Hiç ölmeyeceğini zanneden kişi gibi (dünya için) çalış; yarın öleceğinden korkan kimse gibi de (dünyaya bağlanmaktan) kaçın.” mealindedir. Dikkat edilirse hadis, müminin dünya ile münasebeti sadedindedir. Ahiret için yapılacaklarda acele etmeyi, dünya için ise daha teennili davranmayı salıklar.

Nitekim ulema bu hadisin özellikle ilk bölümünü tevil ederken, “İnsan ebedî yaşayacağını farz ederse dünya hırsı azalır. Bilir ki arzu ettiği dünyalık, onu talepteki hırs ve koşuşturmayı bir kenara bıraksa bile elinden kaçacak değildir.” demişlerdir. Peygamberimiz s.a.v.’in aşırı hırs ve tamahtan imtinayı tavsiye eden “Dünya talebinde mutedil olun; çünkü herkes kendisi için takdir edilmiş olana müyesserdir.” hadisi de bu tevili desteklemektedir.

Aziz-i vakt olduğumuz zamanlar

Bir “vasıta” olduğuna, ahiret saadeti ancak bu vasıta ile temin edilebildiğine göre, müslümanın dünyayı büsbütün yok sayması, ona sırt çevirmesi söz konusu değildir. Bizimle mezara gelmeyecek, orada bulunmayacak şeylerden ancak zaruret miktarı faydalanma temayülümüz de zenginliğe, dünyalık kazanma talep ve çabamıza engel değildir. Zira infak etmek suretiyle bunları dahi mezara getirmek mümkündür. Bununla beraber dünyalık bir mahrumiyetten dolayı asla elem çekmez müslüman. Hatta “Dünyalıktan bir şey kaybettiğine üzülen kimse, cehenneme bir aylık (veya bir senelik) mesafe yaklaşmış olur.” hadis-i şerifi mucibince bundan özellikle kaçınır.

Nihayet aza kanaat ettiğimiz, kaderciliğimiz, bir lokma bir hırka ile yetindiğimiz için geri kaldığımız, izzetimizi yitirdiğimiz iddiaları tevil götürmez birer zırvadır. Hz. Ömer r.a., hilafeti devrinde bir gün, Ashabın “Ondan daha doğru sözlü olan birisini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı” diye övdüğü Ebu Zer r.a.’ı çağırır ve ona “halkın halife aleyhine neler konuştuğunu” sorar. Bu soruşturmayı, varsa eğer hatalarını görmek ve telafi etmek için sık sık yapmaktadır Halife. Ebu Zer r.a., hürmetinden dolayı susmak istese de ısrar edilince şöyle der: “Halk arasında senin sofranda iki çeşit yemek bulunduğu ve üzerindekinden başka bir kat elbisen daha olduğu şayiası var.” Hz. Ömer r.a. mahçup olur, başını eğer, “Evet, öyleydi.” der, “Fakat çok şükür şimdi dedikleri gibi değilim.”

İşte böyle yaşayan Hz. Ömer r.a.’ın fethettiği yerlere ve müslümanlara kazandırdığı itibara, mesela her türlü zenginlik, konfor ve şaşaa içinde dem süren bazı Emevî sultanlarının bırakın yenilerini katması, bunları muhafaza etmesi bile nasip olmamıştır. Biz samimiyetle “bir lokma bir hırka” dediğimiz devirlerde aziz-i vakt idik. Çünkü dünya ayaklarımızın altındaydı. Şimdiki zilletimiz ise dünyayı başımızın üstünde taşımamız gerektiğine inandırılmaktan kaynaklanıyor. Ezikliğimiz, perişanlığımız, feryad ü figana dönüşüp göklere yükselen şikayetlerimiz bundan.

Asıl nimetin farkında değiliz

Şikayet, bazen bir şükürsüzlük veya sabırsızlık halinin dışa vurulmasıdır. Halbuki müslümanın dünya hayatı şükür ve sabırdan ibaret olmalıdır. Hatta Peygamberimiz s.a.v.’in, “Mümin kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için hayırdır. Bu durum sadece müminlere hastır, başkalarına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder; bu ise hayırdır. Bir zarar gelse sabreder; bu da hayırdır.” hadisinde “şükür” ve “sabr”ı özellikle mümine tahsis etmesi, Maide Suresi’nin 23. ayetinde de “Gerçek müminler iseniz Allah’a tam bir itimatla tevekkül ediniz.” buyurulması, şükür ile sabrın imanın önemli bir rüknü olduğuna işarettir.

Şükür gerekirken şikayet etmek böyle bir iman zafiyetinin sürüklediği nankörlük olur ki vebali vardır. “Siz beni anın, ben de sizi anayım. (Bir de) bana şükredin; nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152) ayetinde beyan buyurulduğu gibi Allah’a şükretmemek nankörlüktür. Kendisine verilen nimeti fark etmeyene, ihsanın kadrini bilmeyene, iyiliği inkâr edene nankör derler. Dünyalıkta kendisinden yukardakilere bakıp “Allah bana ne verdi ki şükredeyim” deyip şikayetlenenler Allah’ın nimetlerinden gafil olanlardır. Böyleleri genele ait nimetleri göremez, özel servet ve imkanlar umar.

Allah kendisini var kılmıştır, insan yaratmıştır, İslâm’a dahil etmiştir, yaşaması için gerekli havayı suyu vermiştir, sağlıklıdır, azaları tamdır, herkesinkiyle birlikte pazara çıkarılsa yine kendisine ait olanı alacağı bir aklı vardır, vs… Bunlara nisbetle kendisinin nimet bildiği şeyler çocuk oyuncağı mesabesindedir. Fakat neylersiniz ki çocuk kalmışsanız eğer, oyuncaklara meyleder; onlar elinizde bulunmadığında şikayetlenirsiniz.

Bir bardak suya şükür

Abbasî halifelerinden biri, huzuruna çağırdığı vaizlerin efendisi İbnü’s-Semmâk’a “Bana öğüt ver” dedi. Halife bu sırada içmek üzere olduğu bir bardak suyu elinde tutuyordu. İbnü’s-Semmâk, “Bir çölün ortasında çok şiddetli bir susuzluğa yakalandığın vakit, şu elindeki suyu bütün servetin karşılığında sana teklif etseler ne yapardın?” diye sordu. Halife, “Bütün servetimi verir, bu suyu alırdım.” dedi hiç tereddütsüz. Bunun üzerine İbnü’s-Semmâk şunu söyledi halifeye: “O halde bir bardak su değerinde olan servetinle daha niye böbürlenirsin?”

Bu hikâye bir yanıyla dünya servetinin değersizliğine dikkat çekerken, diğer yanıyla bir bardak suyun dahi ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlatıyor. Şükredecek küçük gibi görünen o kadar büyük nimet var ki.. Cehalet ve marifet eksikliği bunların fark edilmesini engelliyor; şükür yerine şikayete sevk ediyor insanı.

Alemlerin Efendisi, kendisine bahşedilen ilim ve marifet sebebiyledir ki geceleri kalkıp gözyaşları içinde ayakları kabarıncaya kadar namaz kılar, “Ya Rasulallah, senin geçmiş ve gelecek bütün günahların bağışlanmıştır. Neden kendini bu kadar hırpalıyorsun?” diyenlere “Şükredici bir kul olmayayım mı?” cevabını verirdi.

Peki, bir bardak suya olsun şükredelim, bundan dolayı şikayetlenmeyelim ama ya onu da bulamıyor, geçim sıkıntısıyla bunalıyor, hastalıklarla boğuşuyor, musibetlere maruz kalıyorsak; Allah verdi diye bunlara da mı rıza göstereceğiz?

Rıza bazen de sabırdır

İmam Gazalî rh.a., belalara rıza, sabır ve dua ile bunların izalesini istemektir, diyor. Yani sıkıntı ve musibeti talep etmek, bunlardan dolayı sevinmek yok ama şikayet de yok. Sabır rızayla çelişmez. Zira sabr-ı cemil, Allah’ın takdir ettiğine razı olabilmenin semeresidir. Dua da rızaya münafi değildir; sahibini rıza makamından çıkarmaz.

Peygamberimiz s.a.v., rıza makamının en üst derecesinde olduğu halde dua etmiş, Allah Tealâ Enbiya Suresinin 90. ayetinde dua edenleri övmüştür. Dua ile Allah’tan medet, çare ve ihtimam istemek şikayet olmaz, denilmiştir. Esasen kulluğun icaplarına riayetle, tevazu ile baş eğerek müptela olduğu bir derdi Allah’a açmak tarzındaki bir şikayetlenme de kerih görülmemiştir.

Buna rağmen başımıza gelenin hakkımızda daha hayırlı olduğunu düşünmek, isterken de hayırlı ise istemek evlâdır. Mesela az kazançta, fazlanın hesabındaki zorluk, şımarma, harama bulaşma gibi tehlikeler de azdır ve bunlar kazanç azlığı gibi mukayyet değil mutlak birer musibettir. Nasıl nimete şükür, nimetin kendisinden ziyade onu verenin ilgisinden dolayı ise, belada da belanın üzüntüsü değil, verene bağlılık öne çıkarılmalıdır. Fakirlik ve hastalıktan dolayı halini insanlara açarak şikayetlenmek hoş karşılanmamıştır.

Toplumsal plandaki aksaklıkları, yönetimden kaynaklanan arızaları şikayet ise bir tesbit yapmak ve çare aramaya teşvik etmek maksadı taşıyorsa mubahtır. Aksi halde bir aczin ve kaçışın ifadesidir. Görünen sebeplerinin de ötesine geçerek böyle sıkıntıların bize niye verildiğini, niye hep böyle şeylere düçar olduğumuzu, kendimizi tenzih etmeden anlamaya çalışmak, durumdan vazife çıkararak sorumluluk üstlenmek, hiç değilse dua etmek, şikayetlenmekten daha soylu bir davranıştır.

Şikayeti şükre dönüştürmek

Şöyle toparlayalım: Ya nimeti azımsadığımız ya sıkıntıyı çok bulduğumuz için şikayet ederiz. Her iki halde de bu kadarını hak etmediğimiz kabulü var. Yani bir haksızlığa uğradığımızı düşünürüz hep. Böyle bir düşüncenin aradaki sebepler zincirine rağmen rıza-yı ilâhiye dokunabileceğini hesaba katmak lazım. Bir de şikayet etmeden önce hakikaten neye müstehak olduğumuzun muhasebesini adaletle yapmak… Neyi ne kadar hak ettiğimizi insafla düşünürsek eğer, bütün şikayetlerimiz şükre dönüşecektir.

Kuraklık sebebiyle sık sık yağmur duasına çıkan ama netice alamayan bir belde halkı, kendilerine katılmayan bir Allah dostunun yanına varır, sitem ederler. Derler ki:

- Perişanlığımızı gördüğün, ne çektiğimizi bildiğin halde bizimle gelip yağmur duası etmiyorsun!

Bu Allah dostu şöyle cevap verir onlara:

- Siz yağmur yağmadığı için şikayet ediyorsunuz. Ben ise başımıza taş yağmadığı için gece gündüz şükürle meşgulüm!

Birbirimizden Şikayet

“Bana faydalı bir şey öğret” diyen ashabına Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “Müslümanların yolundan rahatsızlık veren şeyleri kaldır.” tavsiyesini düstur edinmiş bazı müslümanlar, hem kendileri yol almak hem de arkadan gelecek diğer kardeşlerine yol açmak için bir araya gelip hasbî bir çabayı sürdürmek konusunda sözleşir öteden beri.

İşte böyle cemaatlerin yürüyüşünü aksatan en büyük tehlikelerden biridir şikayetlenme. Soğumaya, şevk ve heyecanın kaybına sebep olarak verimimizi düşürmekle kalmaz, insanı kardeşleri hakkında su-i zan ve gıybet gibi günahlara da sürükleyebilir.

İnsanın olduğu her yerde poblemler de olacaktır. Bazen bunlar karşısında üzülmemek, şikayetlenmemek, hatta öfkelenmemek kaçınılmazdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de müttakiler için bile “hiddet etmeyenler” değil, “hiddetini yenenler” ifadesi kullanılır (Âl-i İmran, 134). İhmaller, sürçmeler, yanlışlar karşısında haklı bile olsak öfkemizi yutmak, şikayet etmemek, kardeşlik hukukuna uygun davranmak gerekir. Kardeşlik hukuku bağışlamayı, mazur görmeyi, kusurları araştırmamayı, ikinci kez fırsat vermeyi, iyilikle ve yumuşaklıkla muameleyi icap ettirir.

Bunlar problemleri görmezlikten gelmek, tekrarlanan hatalara tahammül etmek demek değildir. Müdahaleler ya gizlice nasihat yoluyla, ya sorumlulukları daha ehil olanlara vermekle yapılır. Yahut Peygamberimiz s.a.v.’in “Bazı kimselere ne oldu ki şöyle şöyle yapıyorlar” diyerek isim vermeden, ima etmeden, zatları değil, sadece yanlış sıfat ve fiilleri eleştiren tarzı örnek alınabilir.

Haklılığa rağmen yol kardeşlerinden “sürekli şikayet” sevgisizliğin alâmetidir. Sevilenin veya sevildiği iddia edilenin kusurları görülebiliyorsa, muhabbet kalbi istila etmemiş demektir.

“Dualarım Kabul Olmuyor!”

Bir an için insanları “Şikayet etme, dua et!” diyerek yönlendirdiğinizi düşünün. Muhtemelen çok kısa bir süre sonra büyük kısmı “Dua ettim ama kabul olmadı” şikayetiyle gelecektir yanınıza. Ebu Hüreyre r.a.’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerif tam da bu tutumumuzu anlatıyor:

“Acele etmediğiniz müddetçe her birinizin duasına icabet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: Ben Rabbime dua ettim, duamı kabul etmedi.”

Yapılanın “dua” olması şartıyla Allah kulunun ellerini boş çevirmez. Dua, insanın aczi karşısında Allah’ın kudretini itiraftır. Bu hal ile netice hususunda sabırsızlık göstermemek, günah kapsamında bir şey istememiş olmak, sıla-i rahmin kopması talebinde bulunmamak, dilindekini kalbiyle de temenni etmek ve kulun imkanları çerçevesinde fiilen de tahakkukuna çalışmak kaydıyla bütün dualara icabet olunur.

Fakat bu icabet ya dünyada peşin olur, ya ahirete saklanır, yahut da dua miktarınca kulun günahlarından hafifletilmek suretiyle gerçekleşir. Duada özellikle bir şeyler istemek şart değilse de, dünyalık bir talepte bulunulmuşsa eğer, böyle duaların kabulü kulun fiilî iradesine, yani o istikamette çalışmasına, sebeplere tevessüldeki kararlılığına bağlıdır.

Allah hakkında beslememiz gereken hüsn-i zan icabı, duanın kabul olacağına inanmak ve acaba hepsini verebilir mi şüphesine düşmeden bol bol istemek tavsiye edilmiştir. Bu meyanda dualarımızda kardeşlerimizi, bütün müslümanları, hatta insanlığı unutmamak, “Onlar için de istersem bana bir şey kalmaz” diye düşünmemek gerekir. Hadislerle sabittir ki kişinin kardeşi hakkındaki duası daha çabuk icabet bulur ve bir melek Allah’tan o duanın aynısını dua eden için ister.

Ali Yurtgezen
Semerkand dergisi

sabir

Hayat bir fırsat ve ganimettir. Harcandığında bir daha ele geçmez. Boşa gitmemesi, pişmanlıkla bitmemesi için sabır gerekir. Kurtulmanın tek çaresi sabretmektir.

Kişi, ilk olarak gayeye ermek ve ibadet edebilmek için tahammül göstermelidir. İbadet nefs için büyük bir zahmet ve ağırlıktır. Kişi, nefsinin karşı çıkışına ve ibadet lezzetine varamamış olanların hallerine uymayıp, kötü emsali örnek almayıp sabretmesi lazım gelir. Zira sabır kulluğun birinci basamağıdır.

İkinci olarak, fedakârlık isteyen taat ve ibadete riya ve gösterişin katılmamaya da sabretmek gerekir. Riya gibi, gösteriş gibi, ihlâssızlık gibi ibadeti bâtıl eden hallerden kurtulmak için yine sabır gereklidir.

Üçüncü olarak, sıkıntı, güçlük ve musibetlerle dolu dünya hayatına sabır lazımdır. Dünyanın kendisi beladır. Allah için olmayan bir dünya hayatı musibettir. Seni Allah’a götürmeyen dünya, nimet değil musibettir.

İnsan hayatı boyunca türlü meşakkatlere katlanır. Afetler, hırsızlıklar, uğradığı hakaret ve haksızlıklar… Çocukların, akrabaların ölümü, işlerin bozulması, iflâslar vs, vs… Türlü türlü musibetler yani. Fakat bütün bunlar üzücü olmakla beraber, Allah yolunda perde değildir. Kulluk için bir imtihandır ve bunlara sabretmek lazım gelir.

Allah Tealâ’nın sevgili kulları, en çok da peygamberleri sıkıntı çekmiştir. Daha sonra veliler, daha sonra da alimler bundan nasibini almıştır. Sıkıntı çekmek ahiret için olunca müminin sermayesidir, olgunluğuna sebeptir. Dünyanın kadr ü kıymete değmediğini anlamaya vesiledir.

Rabb-i Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor: “And olsun ki, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz.” (Âl-i İmran, 186). İmtihanının içine çeşit çeşit belalar, musibetler, dünya hayatının gidişatı… Kısaca acı tatlı bütün haller girer. Bütün bunlar ibadetten geri kalmak için değil, aksine yüzü Allah’a çevirmek için, onunla irtibatlı olmak birer vesiledir.

Sen yüzünü Allah’a çevirir, kulluk etmek istersin. Ama arkadaşların seni kötü alışkanlıklara, nefsin lezzetlerine çevirmeye çalışır. Dünya sana musallat olur. Bir bakarsın işlerin yolunda, dünyanın zevki sefası seni çağırır. Bir bakarsın hayat taş taşımaktan ağır hale gelmiş, içinden çıkılmaz işler olmuş… Ne olursa olsun, dünyanın da, hayatın da, bizim de sahibimiz Allah. Öyleyse dünyanın zevkine de ezasına da sabredip, kulluk etmeye devam edeceğiz.

Kıyamette yaptıklarımız ortaya çıkar. Gençken ölen bir kimse, yaptığı hatalara karşılık: “Henüz çok gençtim, hayatın tadına varamamıştım..” der. Ama kendisine denilir ki: “Yusuf Aleyhisselam kadar genç ve güzel mi idin, insanların nefsî ve şehevî duygularına onun kadar muhatap mı oldun?” Öyle değil tabii ki…

Bazıları da: “Öyle fakirdim ki, geçim sıkıntısından ibadet edemedim. Eğer rızkım bol olsaydı, daha iyi kulluk ederdim.” der. Ona da denilir ki: “İsa Aleyhisselam kadar fakir miydin? O bir gün barınmak için mağaraya girdi, oradaki ceylan dile gelerek: ‘Ey Allah’ın Nebisi, Allah bu mağarayı bana mesken kıldı. Sizin mekânınız evlerinizdir.’ deyince oradan da ayrıldı. Taşı yastık yaptı, toprağı yatak, semayı yorgan yaptı, yattı. Lanetli şeytan gelip ‘Ya İsa sende mi dünyaya meylettin, yastık olarak taşı kullanıyorsun!’ deyince, o taşı da kaldırıp şeytana fırlattı ve bir daha yastık da kullanmadı. Dünyadan ayrıldığında ondan geriye kalan bir iğne ve bir ibrik idi. Sen bu kadar fakir miydin?”

Zenginler huzura getirilir ve onlar da der ki: “Yarabbi sen bize o kadar çok dünya malı verdin ki, biz bunlarla uğraşmaktan ibadet ve taate zaman bulamadık.” Onlara da şöyle denir: “Siz Süleyman Aleyhisselam kadar zengin miydiniz? Ne kadar zengin olursa olsun, sabah namazını kıldıktan sonra düşkünlerin yanına gider, onlarla otururdu. Dünya malı ne kadar arttıysa da o bununla meşgul olmadı.”

Mal-mülk, zenginlik-fakirlik, güzellik-gençlik insanı eğriltmez. Eğrilik kişinin içindedir. Bu yüzden insan bir an önce içini doğrultmaya çalışmalıdır. Bunun için de Mevlâna Hazretleri’nin söylediği gibi: Güzel ve kalıcı bir dövmeyle süslenmek isteyen kişinin, dövmecinin iğnesine sabretmesi gerekir. Kalplerimize nurun, güzelliğin nakşedilmesi de sabırladır.

Mehmet Ildırar

rahmetine-dilenciyim-allahim

Rabbimiz Ankebut suresinde “Namaz insanı bütün kötülüklerden korur” buyurmuştur. Namaz insan için büyük bir terbiye metodudur. Namaz ile saygıyı, tevazu ve güzel ahlâkı öğrenen bir çocuk, Rabbi’ni tanır, ebeveynine asi olmaz. Namazla çocuk rahmet kucağında yetişen bir güle benzer.

İnsanoğlu dünyada iken ne derdi ne de tasası biter. Çoğu konuşmalar “İçimde bir boşluk var bir türlü dolmuyor…” sözleriyle noktalanır. Günah ve dünya sıkıntılarıyla yıpranıp sıhhatini kaybeden kalp huzuru bulamaz. Hz. Mevlana (k.s) Mesnevisi’nde bu boşluğu şöyle tarif eder; “Namaz ehli olmayanı, gönül namazı kılmayanı, öfke rüzgârı, şehvet rüzgârı, tamah rüzgârı alıp götürür.” Namaz gönül yaralarını sararken iç huzuru ve vicdani bir rahatlık da sunar. Peygamberimiz (s.a.v) “Namazda şifa vardır” buyurmuştur.

Mümin namaza niyet edip kıyama durduğunda sevgi ve saygı ile Rabbi’nin huzuruna varır. “Allahu Ekber” kelamını söyleyip tekbir alırken teslimiyetiyle Yaratan’ına kurban olur. Bu öyle bir teslimiyettir ki benliğe vurulan keskin bir kılıç gibidir. Çünkü insan, hakiki efendisini, Rabbi’ni tanır ve onun huzurunda boyun bükmeyi öğrenir. Nefsin arzularını kurban ederken, şeytanın vesveselerini de keser.

Namazda sağ el sol el üzerine konurken; sağ elin ahireti sol elin ise dünyayı tasvir ettiği düşünülür. Dünyalık kaygılar sağ el ile bağlanarak yüce Allah’a boyun bükülür. Kıyamda başlayan saygı, rükûda tevazu ile kucaklaşır. Rükûda başlayan tevazu ise secde de zirveye varır. Ruh ve kalbin Allah’a en yakın olduğu bu anda kul Rabbi’yle en güzel bağı kurar.

Namaz hayatımızın merkezinde mi?

Allah Rasulü’nün (s.a.v) hayatının merkezinde namaz vardı. Hz. Aişe (r.anha) annemiz anlatıyor: “Rasulullah bizimle konuşur biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince bizi tanımıyormuş gibi bir hale bürünür, bütün varlığıyla Allah’a yönelirdi.”

Çocuklara namazı sevdirerek öğretmek ve namazı hayatın merkezinde görmelerini sağlamak ebeveynlere bağlıdır. Namaz vakti yaklaştığında, her işini bir tarafa bırakıp güzel ve temiz elbiseler içinde Allah’ın huzuruna varmak için hazırlanan anne-babaya şahit olan bir çocuk, namazın ne kadar önemli bir ibadet olduğunu fark edecektir. Aile danışmanı Münir Arıkan ailesini namaza alıştırmak için şöyle bir metot izlediğinden bahseder: “Evlendiğimizde eşime çok güzel bir seccade aldım. Bunu sekiz yıldır kendim seriyorum. Eşime bir gün bile, ‘hadi namaz’ demedim. Bir çocuğumuz oldu, bu sefer küçük bir seccade aldım. Şu an beş seccademiz var. Ben bunları gece gündüz seriyorum. Şimdi dokuz aylık çocuğumuz geliyor, kafasını oraya koyuyor, kendi kendine mırıldanıyor…”

Ebeveynler çocuğuna namazı sevdirmek istiyorsa öncelikle onun önemli gördüğü şeylere değer vermeli, özel eşyalarına ve sevdiği şeylere saygı duymalıdır. Araştırmacı yazar Cemalnur Sargut bu konuyla ilgili, şahit olduğu bir olayı şöyle anlatıyor: “Bir tanıdığımızın dört yaşındaki çocuğunun namazdan nefret ettiğini öğrenince çok üzüldük ve sonradan anlaşıldı ki, namaz saatlerinde çocuğun seyrettiği çizgi film kapatılıyor. Böyle yapmak yerine, başka bir odada kılmak daha iyi sonuç verir. Diğer zamanlarda elbette çocuğun görebileceği yerlerde kılınmalı.”

Cami çocuğun Rabbi’ni tanıyacağı okuldur

Namaz yüce Kuran’da en çok zikredilen ibadetlerden biridir. Bunun için de çocuğun ilk öğreneceği ibadet namaz olduğu gibi Rabbi’ni tanımasına vesile olacak ilk okul da camidir. Ecdadımız bu konuda oldukça hassas davranmıştır. Osmanlı döneminde her mahallede kurulan sıbyan mekteplerinde, dört yaşında eğitime Kur’an ile başlanırdı. Zira dört yaş eğitim için çok önemlidir. Bu yaştaki çocuklara dua ve ibadet ilginç geldiği gibi hoşlarına da gider.

Çocuğunun namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu kavramasını isteyen ebeveynlere buldukları her fırsatı değerlendirmek düşüyor. Özellikle babalar cemaatle namaz kılarken çocuklarını da beraberinde götürmeyi birer vazife olarak görmelidir. Hafta sonu tatilleri, camileri ve cami hükmündeki mübarek mekanları ziyaret için iyi bir fırsat olabilir. Camilerin manevi atmosferiyle buluşan çocuklar, aynı zamanda tarihi hakkında bilgi verilirse kültürel değerleri tanıma ve saygı duyma bilinci de geliştirir.

“Namaz benim en vefalı dostum”

Beş altı yaşlarında namaz ile tanışan Fatma Hanım “Namaz benim en vefalı dostum oldu ama bu sevgiyi dedemin namaz sevdasından aldım” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Köyde bütün evler camiye yakın değildi. Bir de kara kış eklenince camiye gitmek zorlaşırdı. O uzun kış günlerinde yatsı vakti gelince camiye uzak olan mahalle sakinleri bizim evde toplanırdı. Dedeme ‘Hasan Ağa bize namaz kıldır’ derlerdi. Dedemin kulağı zor işitirdi, sağlığı da iyi sayılmazdı ama namaz deyince gözleri parlar 18 yaşında bir delikanlı gibi kalkar güzelce abdest alır seccadesini serer, namaza başlardı. İşte ben de o cemaat arsında onların yanında boyunlarına sarılır bazen de namaz kılar gibi yapardım. Namaz bitince dedem menkıbeler kitabından hikâyeler okurdu. Kimi ağlar, kimi esner, kimi ah çekerdi. Velhasıl herkes ruhu doymuş ve sabah namazı için hazır bir şekilde evinin yolunu tutardı. Çocukken namazlarımda okuduğum duaların anlamını bilmiyordum fakat namaz kılarken bir mutluluk hissederdim. Şimdi yetişkin bir insan oldum ama hala o kıldığım çocukluğumdaki namazın tadı bir başka. Bu gün namazım en vefalı arkadaşsa; dedemin namaz kılarken omuzuna sıçrayıp beraber secdeye varışıma borçluyum.”

Namaz kişilik gelişimi için önemli

Allah Rasulü “Yedi yaşına gelince çocuklarınıza namazı emrediniz” buyurur. Yedi yaşında akıl muhasebesi gelişen çocuk, kendini ifade etmeye ve sosyal hayatta yerini almaya başlar. Bu yüzden o yaşlardaki bir çocuğun namazı öğrenmiş olması çok önemlidir. Namaz kılan Müslüman hem kendini hem de yirmi dört saatini disiplin ve intizam altına alır. Günde beş kez amirinin huzuruna çıkıp malumat veren bir memur gibi insan da günün beş vaktinde Rabbi’nin huzuruna varır. İşte bu nizam küçük yaşta başlarsa insan disiplin sahibi olmayı ve belli bir düzen içinde yaşamayı öğrenir.

Allah (c.c) “Şüphesiz ki namaz, müminler üzerinde belli vakitlerde farz kılınmıştır” buyuruyor. (Nisa, 103) Namaz için tayin edilen her vakit bir sırra tabidir. Namazı vaktinde kılmaya devam eden mümin o sırdan nasiplenir. Yalnızca namaz kılan mümini saran ilahi atmosferin içine girer. Namaz bir nurdur. Bu nurla tanışan küçük bedenler de birer nur parçası olur.

İstikbal endişesiyle namaz erteleniyor

Hz. Mevlana (k.s) diyor ki: “Bu dünya bir tuzaktır. İsteklerimiz o tuzağın yemi gibidir. İstek tuzaklarından kaç. Bu dünya bir kuyuya benzer, o kuyudan kurtulmaya çalış.” Dünya hayatı insanoğlu için bir imtihan yeri. İmtihanın şekli de zamanın şartlarına göre çeşitlilik kazanıyor. İnsan uyanık olmasa Allah’a kul olmaktan uzak, şeytanın emellerinin peşinde bulabilir kendini. Günümüzde “ekmek parası” ya da “istikbal” endişesiyle çocuklarını okul ve çeşitli kurslara koşturan ebeveynler; namaz ve dini eğitimin önemini çocuklarına kavratmakta geç kalabiliyor. Ertelenen namazla ebedi istikbalin elden kaçıp gidebileceği gözden kaçabiliyor.

Arkadaş gurubu ve çevre önemli

Çocuklukta edinilen dini bilincin muhafazası hususunda çevrenin büyük etkisi var. Zira ailesinde görmediği halde çocuklar kötü alışkanlıklara, günahlara müptela olabiliyor. Bu da çevresinin etkisiyle oluyor. Ebeveynler özellikle arkadaş edinme konusunda çocuklarını doğru yönlendirmelidir. Bunun için de yakın arkadaşları ve aileleriyle tanışmak arkadaşları hakkında daha fazla bilgi edinmeye yardımcı olur. Arkadaş etkisi çocukluktan gençliğe geçiş döneminde daha belirgindir. Bugün dini eğitimin temelleri iyi oturtulmadığı için çocukluktan gençlik dönemine geçişte; medyanın olumsuz tesiri çok çabuk görülmektedir. Çünkü çocuk bu dönemde öğrendiği bilgilerle hayatını şekillendirmektedir. Efendimiz çocuklara yedi yaşında namazı emretmekle; gençlik dönemine yapılacak olan manevi yatırıma işaret etmektedir.

Rabbimiz Ankebut suresinde şartlarına uygun kılınan namazın, insanı bütün kötülüklerden koruyacağını bildirmiştir. Namaz insan için büyük bir terbiye metodudur. Namaz ile saygıyı, tevazuyu, güzel ahlâkı öğrenen bir çocuk Rabbi’ni tanır, ebeveynine asi olmaz. Kötü fiillerden uzak durur ve güzel ahlâk sahibi olur. Güneşin dünyayı aydınlattığı gibi namaz da beden evimizi aydınlatır. Namazla çocuk rahmet kucağında yetişen bir güle benzer.

Çocuklara namazı sevdirme yolları

• Sevgili anne babalar, unutmamalısınız ki umduğunuzdan daha zeki ve güçlü antenlere sahip yumurcaklarla karşı karşıyasınız. Bu nedenle önce kendi namazlarınıza özen göstererek evlatlarınıza örnek olmalısınız.

• Namaz eğitimi için öncelikle küçük duaları öğretmeye başlayabilirsiniz. Uyumadan önce tekrarlanarak öğretilen dualar kolay öğrenmeye yardımcı olur. Çocuğun bu konuda gösterdiği çabaları maddi ve manevi hediyelerle motive etmeyi de ihmal etmemek gerekir.

• Evinizin bir odasını ibadet için ayırabilirsiniz. Yeterli bir odanız yoksa en azından namaz için özel bir yer hazırlayabilirsiniz. Bu şekilde çocuğun, namazın ne kadar özel bir ibadet olduğunu fark etmesine yardımcı olursunuz.

• Bir diğer bir önemli konu da aile için toplantılar. Haftada bir aile toplantıları yapılarak bir namaz suresinin anlamı üzerinde durulabilir. Çocuklar dini bir konuda konuşurken anne baba hiç bilmiyormuş gibi dinlerse önemsendiğini hisseder. Bu tarz uygulamalar özellikle yoğun çalışma hayatında çocuklarını görmekten mahrum kalan babalar için de bir iletişim köprüsü kurar.

Tüm bunları yaparken Peygamber (s.a.v) gibi sabırlı, müsamahalı ve azimli olmayı elden bırakmamalıdır. Eğitimde kararlılık ve istikrar çok önemlidir. Çocuklarınıza namazı sevdirmek için örnekleri çoğaltmak siz sevgili ebeveynlerin elinde. Yeter ki uyguladıklarımız çocukların kalbini kazanmaya yönelik olsun.

İslam’ı namazla tanıdı, ilk iman eden çocuk oldu

Efendimiz’in amcasının oğlu Hz. Ali, hane-i saadette yetişti. Müslüman olanların üçüncüsü, çocuklardan ise birinci oldu. Hz. Ali (r.a) 10-12 yaşlarında iken, bir gün Rasulullah’ın (s.a.v) Hz. Hatice ile namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra Rasulullah’a “Bu nedir?” diye sordu. Efendimiz “Bu Allah’ın dinidir. Seni bu dine davet ederim. Allah birdir, ortağı yoktur…”buyurdu. Hz. Ali bir çocuktu ama İslam’ı, namazla tanışmanın güzelliğini tatmıştı. Bir gün sonra Efendimiz’in huzuruna gelerek Müslüman olmak istediğini belirtti.

“Namazlarımı ihlâs ve samimiyetle kılmaya çalışırım”

Allah dostlarından Hatem-i Tai namaz kılışını şöyle ifade ediyor: “Namaz vakti yaklaşınca güzelce abdestimi alır. Namaz kılacağım yere gider ve orada otururum. Aklımı başıma alır, sonra namaz için kıyam ederim. Kâbe’yi iki kaşım arasına, sıratı ayaklarım altına, cenneti sağıma, cehennemi soluma alırım. Azrail’i (a.s) başımın üzerinde kabul eder, korku ve ümit ile, alemlerin Rabbi’nin huzuruna dururum. Düşünerek tekbir alır ve ağır ağır Ku’ran okurum, tevazu ile rükûa gider, huşu ile secdeye kapanırım. Namazlarımı ihlâs ve samimiyetle kılmaya çalışırım.”

Kadriye Bayraktar

yaprakk

Nefs, uyulursa insanı cehenneme götürdüğü için belâ; mücahede ve riyazet edilip Allah için dizginlenirse yüksek makamlara çıkmaya vesiledir.

Kimse nefsinden şikayetçi olmasın, çünkü emr-i ilâhiyedir. Gözümüzden ve kulağımızdan şikayetçi olmadığımız gibi, nefsimizden de olamayız. Zira Allah Tealâ abes bir şey yaratmaz. Nefsin yaratılması kemalâtın yolunu açmak içindir. İnsan nefsini kendi eline alırsa, hiç bir zararı olmaz.

Aynen bunun gibi, şeytandan da şikayet edemeyiz. Ataullah İskenderî k.s. ‘el- Hikemü’l – Ataiyye ‘ isimli eserinde: “Şeytan benim taharet mendilim gibidir, temizlenmeme yarar. Ona uymamakla Hakk’a dost ve kul olurum. Ona uymak yüz karası, uymamak kemalâttır .” buyuruyor.

Gerçekten de nefs, dünya ve şeytan olmasa nasıl terakki edeceğiz? Nefsi yaratan Allah’tır. Kızacaksak, Allah’ın emirlerine uyamadığımıza kızalım; nefsimize değil. Nefsimize uymamakla Allah’ın emirlerine uyarız ve O’nun sevgilisi oluruz. Ne güzeldir o nefs ki, sahibine itaat eder. Yazıklar olsun o adama ki, nefsine itaat eder.

İhlâsı kazanmak imanın bir şubesidir. İsmail Hakkı Hazretleri ‘Şerh-i Şuabi’l İman’ isimli eserinde ihlâsı yetmiş dördüncü şubeye koymuştur. İhlâs müminin anahtarı, ahiretin biniti, kâmil insanın yolunun nuranî arkadaşıdır. İhlâs, dinin nuru ve özüdür.

Şeyh Fethullah k.s. Hazretleri, “Tasavvuf, ihlâsı kazanabilmek için muhabbet-i ilâhiyi tahsilidir.” buyurmuştur. Şu halde ihlâs dinde hak ve esas, tasavvufta gayedir. İhlâsı kazanan kâmil, kazanmayan ise dünya ve ahirette amellerinin noksan kalmasına sebep olur.

Ayet-i kerimede: “Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” ( Kehf , 110) buyurulmaktadır .

Ortak koşmak şirk olur, hırs, riya, ucb , kibir olur. Bunlar nefsin en çirkin sıfatları olup, bunlardan kurtulmaya çalışmak, ihlâsı kazanmaya sebeptir.

Fahr -ı Kâinat Efendimiz, Muaz bin Cebel r.a.’a şöyle buyurdu: “Amelin halis olsun, azı sana yeter.” Yani amelin çokluğu değil, özü ve ihlâslısı insana kifayet eder. Efendimiz s.a.v. bir başka hadisinde şöyle bildiriyor: “Kıyamet günü sorguya çekilecek ilk üç grup insandan birincisi, Allah Tealâ’nın ilim verdiği kimselerdir. Allah Tealâ onlara sorar:

- Sana verdiğim ilimle ne amel ettin?

- Ya Rab, akşam-sabah sana kulluk ettim. Ümmet-i Muhammed’e vaaz ve nasihatte bulundum. Bunları senin için yaptım.

- Hayır. Sana çok alim desinler diye konuştun.

İkinci zümre servet sahibi olanlardır. Allah Tealâ onlara da sorar:

- Verdiğim servetle ne yaptın?

- Akşam-sabah senin rızan için dağıttım.

- Hayır. Cömert insan desinler diye dağıttın. Ve sana cömert de dediler (ücretini böylece aldın).

Üçüncü zümre savaş alanında cihad eden insandır. Allah Tealâ onlara da sorar:

- Sana verdiğim güç ve kuvvetle ne yaptın?

- Ey Rabbim, senin için savaştım; kâfirleri öldürdüm.

- Yalan söylüyorsun. Kahraman adam desinler diye yaptın.”

Kitaplara geçecek kahramanlık yapar, ama ihlâsı ele geçiremezse bir mükafat bulamaz.

Görülüyor ki her bir nuranî vazifede insanın karşısına ya nefs, ya dünya ya da şeytan çıkar. Bununla ilgili olarak Rasulullah s.a.v. Efendimiz: “Müslüman şu düşmanlar karşısındadır: Nefsi onunla ile savaşır, şeytan imanını almaya çalışır. Müslüman haset eder, kâfir harp eder, dünya da cazibelidir, kandırır.” buyurmuştur. İnsan bunlardan son nefese kadar kurtulamaz.

Maruf-i Kerhî Hazretleri “Ey nefs , halis (samimi) ol ki kurtulasın” buyurur. Hz. Ömer r.a. Efendimiz, Ebu Musa el- Eş’arî r.a.’a yazdığı mektubun bir yerinde: “Niyeti halis olan kimseye, insanlarla olan işlerinde Allah Tealâ yeter.” buyurdu.

İhlâsı kazanmak hiç kolay değil. Yetmiş kere hacca gitmek kolay ama o hacca gitmenin içine ihlâsı koymak zordur. Bu yüzden nefs ihlâsı sevmez. Çünkü nefsin işi Allah’a, Allah’ın kullarına ve Allah’a ibadete düşmanlıktır.

İmam Gazalî r.a. nefsi anlatırken: “Nefs öyle bir düşmandır ki Allah’a düşmanlığı ile O’nun emirlerini yaptırmaz. Allah’ın kullarına düşmandır ki, kulları Allah’ın emirlerine uydurmaz.” buyurmuştur. İhlâs işte bu düşmanlığı yenerek her işi Allah’a havale etmektir ki, gerçekten zordur.

Allah amelin çokluğuna değil ihlâslı oluşuna, yani Allah rızası için yapılana bakar. Tasavvuf yolunun pusulası “İlâhi ente maksudî , rızaike matlubî”dir. Yani bu yol ihlâsı aramak üzerinedir.

Mehmet Ildırar

Allah Tealâ Hazretleri, boş bir şey yaratmadığı gibi nefsi de boş yere yaratmamıştır. Nefs denilince yalnızca onun şerli yönü düşünülmemelidir. Nefs, şerleri üstünde topladığı gibi hayırları da celbeder. Mesela en başta gelen gazap ve şehvet kuvvetlerini ele alalım. Hayır yönüyle şehvet menfaati celbettiği gibi gazap da zararı defeder.

Nefs olmasa acıkmaz, kendimizi soğuktan korumak için giyinmezdik. Evlenerek nesli çoğaltmak şehvetin hayır yönü olurken, zina ise şer yönüdür. Gazap kuvveti olmasa vatanımızı savunup düşmanla başetme imkanı olmaz, ırzımızı, namusumuzu koruyamazdık. Nefs bu yönüyle hayır ve nimet olurken kin tutma, intikam, insanları tahkir etme ve zulmetmesiyle de şer olur.

Nefs, tek bir nefs olmasına rağmen sahip olduğu sıfatlarla farklılıklar gösterir. Yaptıklarıyla zulmanî de olur, rahmanî de… Mücahede ile terbiye edilerek ulvi makamlar kazanır. Allah Tealâ aklı yardımcı kılmış, dini, yolu bildirip, uyulması gereken ölçüleri göstermiştir.

Varlıklar, nefsli ve nefssiz olarak ikiye ayrılırlar. Melekler nefssiz olup mücahede ve riyazet etmezler. İbadet ve taatte zorlanma, yeme içme kavgası, mal mülk sevdaları olmadığından makamları sabittir, daha ileri gitmezler. İnsanlar ve cinler ise nefs sahibi olarak, dinin hükümleriyle dizginlenmeye, Kur’an-ı Kerim’le terakki ettirilmeye ve Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in muhabbet ve sünnet-i seniyesi ile terbiye edilmeye muhtaçtırlar ki, bizler bunun için yeryüzündeyiz.

Nefsin kötü sıfatlarını tezkiye ile değiştirmek mümkündür. Başıboş, terbiye edilmemiş, dini, hakikati kavrayamamış veya nefsinin sıfatlarıyla hakkıyla cihat etmemiş insanlar için nefs, “emmare” makamındadır. Kur’an-ı Kerim’de “Gerçekten nefs devamlı kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53) buyurulan nefs budur. Emmare makamı, kin, hırs, gazap, kibir, ucub, hased gibi çirkin sıfatlarla insanları helake götürür. Bu sıfatların güzel ahlâka çevrilmesi için insanın mücahede etmesi gerekir.

Nefsin “emmare” makamının bir üstü “levvame”dir. Levvame, kötülemek, ayıplamak manasındaki “levm”den gelir. Bu makamda nefs, hatalarından pişmanlık duyar, kendini kınar. Kur’an-ı Kerim’de “Kıyamet gününe, nedamet çeken, kendisini kınayan nefse yemin ederim ki, diriltilip hesaba çekileceksiniz.” (Kıyame, 1-2) buyurulur. Levvame nefs, emmare nefs kadar saldırgan olmasa da fırsat bulunca emmareliğe döner.

Nefsin üçüncü makamı “mülhime”dir. Bu makamda günahlar nisbeten terkedilmiştir, fakat vesvese devam etmektedir.

Dördüncüsü ise “mutmainne” makamıdır. Bu makamda nefsin sıfatı, hâli değişmiştir. İsyanın yerini itaat, serkeşliğin yerini hayâ ve edep almıştır. Allah Tealâ bu nefs için “Ey mutmain olmuş, sükûnet ve huzura kavuşmuş nefs! Sen Allah’tan razı, Allah senden razı olarak Rabbine dön.” (Fecr, 27-28) buyurmuştur. Ayet-i celiledeki tertibe göre önce kul Allah’tan razı olup O’na yönelmekte ve sonra rızasını kazanıp O’na dönmektedir.

Hz. Adem Aleyhisselam’dan bugüne kadar gelmiş geçmiş insanoğlunun nefsinin ahvali hep aynıdır, hiç değişmemiştir. Şimdi değil de başka zamanda yaşasaydım durumum farklı olurdu düşüncesi yanlıştır. Allah Tealâ Hazretleri kaderi gereğince bizi bugün dünyada yaşatıyorsa bizim vazifemiz de bugündür. İmanın hakikatini kavrayarak kutsî vazifemizi idrak etmek ve ona göre yaşamaktır.

Mehmet Ildırar

Namaz ve diğer ibadetler insanın ruhu için mükemmel gıdalardır. Ancak insan bunlara yönelik arzusunu ve kalbinin hazır oluşunu bir kez kaybettiğinde, artık söz konusu ibadetleri şeklen ifa etmenin ötesine geçmekte çok zorlanır. Kılar ama kendisi de ne kıldığından haberdar değildir.

Hemen hemen hepimizin şikayetidir, ibadetlerden lezzet alamamak. “Ben namazlarımı adabına uygun şekilde kılmaya gayret ediyorum ancak bir türlü dünyadan kendimi koparamıyorum.” diyenimiz çoktur. “Niyet ediyorum, ilk rekâtta olsun kendimi dünyadan tamamen koparacağım, aklıma dünyalık bir şey getirmeyeceğim.” diyoruz. Ancak daha rükûya gitmeden her türlü dünyevî meşgale üstümüze üstümüze geliyor. Bir de bakmışız ki, borçlarımız, çocuklarımızın okul durumu veya bir başka sorunumuz bizi namazdan koparmış. Şeklen namazdayızdır ancak ruhen şahsi işlerimizi halletmekle meşgulüzdür. Bazen öyle olur ki, birinci rekâtta okuduğumuzu ikinci rekâtta hatırlamayız.

Velhasıl, namaz içinde namazdan kopuşumuz her zamanki durumumuzdur. Her şeyi otomatiğe bağlamışızdır. Yatarız kalkarız, dışarıdan bakılınca gayet güzel bir şekilde şartlarını yerine getiririz, rükûsunda secdesinde hiçbir şeyinde yanılmayız. Ne rekât sayısında, ne teşehhüdünde, ne de başka bir şeyinde hata etmeyiz. Tüm erkânı düzgün şekilde yerine getiririz.

Fakat bu durum bir yanılma değildir. Zira namazlarda yanılma, namazın hakkını gerçekten verenler için söz konusudur. İnsan huşu ile namazı kılarken bir an dalgınlığa düşecek olsa, ne yaptığını şaşırır, bocalar. Ama gönlü her zaman başka yerlerde gezinerek kılan için böyle bir durum söz konusu olmaz. Gerçi böylesi insan bile, bazen olur namazdan öylesine fazla uzaklaşır ki, namazın şeklî edasında şaşırıverir.

Kalben huzura ermeden

Bu acı durum elbette sadece namaza has bir durum değildir. İnsan Allah’ın emrine uyarak bütün gün aç kalır, oruç tutar. Ancak yaptığı sadece boğazından aşağı bir şey salmamasıdır. Başkalarının gıybetini yapmaktan kaçınmak, insanlarla didişmekten uzak kalmak, haramlardan korunmak nedense başarabildiği işler değildir. Hacca gider, dünyanın her tarafından gelen mümin kardeşlerine katlanamaz, gözü eksikliklere takılıp kalır, etrafındakilerle uğraşır. Görünürde haccı yerine getirir ama sevap dağarcığına fazla bir şey koyamadan, hem de tamamen şikayetçi bir duruma bürünerek geri döner.

Bu durum şuna benzer: İnsanın önüne son derece lezzetli yemekler konur. Ama bir kere ağzının tadı kaçmıştır. Yemekler ne kadar güzel olursa olsun, kendisini zorlayarak yese bile tatlarını alamaz. Sadece karnını doyurmakla kalır. Namaz ve diğer ibadetler de insanın ruhu için mükemmel gıdalardır. Ancak insan bunlara yönelik arzusunu ve kalbinin hazır oluşunu bir kez kaybettiğinde, artık söz konusu ibadetleri şeklen ifa etmenin ötesine geçmekte çok zorlanır. Kılar ama kendisi de ne kıldığından haberdar değildir. İbadetin ifası, kalbi razı gelmese bile, baştan savılan bir borç konumuna düşer. Adeta, ödeyeyim de kurtulayım demeye getirir.

Allah Tealâ Kur’an’ında güzel müminlerin hasletlerini sayarken, onların ibadetleri yerine getirdiklerine özellikle vurgu yapar. Kitabında bahsetmiş olduğu müslüman, başta namaz olmak üzere hayatı ibadetlerle iç içe geçmiş kişidir. Bu nedenle Allah’ın nazarında, ibadetsiz iyi bir müslüman söz konusu olamaz. Öyle ki, namazı bırakanların nefslerinin peşine takıldıklarından, doğru yoldan saptıklarından ve ileride bunun cezasını çekeceklerinden bahsedilir. (Meryem, 59)

İbadeti hakkıyla yerine getirmek

Kur’an, ibadetlerin yerine getirilmesine çok önem vermek yanında, bir hususun daha üzerinde önemle durur: O da ibadetlerin Allah’ın arzuladığı şekilde ifa edilmesidir. Bu ayetlere göre, şekil olarak ibadeti yerine getirmek elbette önemlidir. Ancak daha mühim olan husus, ibadet esnasında kalbin Allah ile bağlantı halinde olmasıdır. Bu nedenle, üşenerek kılınan namazların münafıkların ibadeti olduğu belirtilir. (Nisâ, 142)

Kulun ne yaptığını ve kimin huzurunda durduğunu bilerek ibadetini yerine getirmesi beklenir. Nitekim, kurtuluşa eren müminlerden bahseden Mü’minûn suresindeki ikinci ayette, söz konusu müslümanların bir özelliği olarak “Onlar namazda huşu içindedirler.” buyrulur. Devamındaki ayetlerde kurtuluşa eren bu müslümanların boş ve yararsız sözlerden uzak durdukları, zekâtlarını verip iffetlerini korudukları belirtilir.

Demek oluyor ki, müslümanın kurtuluşa erebilmesi için namazını veya bir başka ibadetini eda etmesi yeterli olmamaktadır. Bunun yanında, ibadetinde kendisini rabbine vermesi gerekmektedir.

Bir diğer ayette ise namazı kılmalarına rağmen en önemli hususa riayet etmeyenler çok ağır biçimde kınanır: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (Mâûn 4-5). Bu ayetlere baktığımızda, kulun ibadetini şeklen yerine getirmekle yetinmesinden Allah Teâlâ’nın kesinlikle hoşnut olmadığını anlıyoruz. O, namazın hakkının verilmesini, içinin doldurulmasını istemektedir. Zira içi doldurulan ibadet, kulu Allah’ın istediği çizgi üzerinde tutacaktır.

Nitekim bir başka ayette, namazın insanı hayâsızlıktan ve kötülükten koruyacağından bahsedilmektedir. (Ankebût 45). Hiç şüphe yok ki, bu namaz, huşu ile kılınan namazdır. Yoksa insan beş vakit kılmasına rağmen hayatında bir değişiklik olmuyorsa, kıldığı namazda bir sorun var demektir. Çünkü Allah istemesine rağmen huşu ile onun divanında huzura durmamıştır. (Bakara 238)

Bu büyük eksiklikten dolayıdır ki, Hz. Peygamber s.a.v., namazı şeklen kılan ve kendisini ibadetine vermeyen bazı kimselere namazlarını iade ettirmiştir. (Buharî, 715) Namazında sakalıyla oynayıp duran kişi hakkında da “Kalbi huşu içinde olsaydı, azaları da huşu içinde olurdu.” buyurmuştur. (Kenzu’l-Ummâl, VIII/197)

Başka bir hadislerinde ise insanın sevabının huşusuna göre değişeceğini belirtmiştir: “Kişi namazını kılar. Namazından sonra ona namazının onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri en nihayet tamamı sevap olarak
yazılır.” (Beyhakî, 2/281)

Görünen o ki, pek çok insan namaz ibadetinin hakkını verememektedir. Allah Teâlâ’nın, keza Rasulullah’ın aynı hususa vurgu yapması bu gerçeği ifade etmektedir. Nitekim sahabeden Ubâde b. Sâmit r.a. da insanlardan kaldırılacak ilk şeyin huşu olacağını, kişi bir mescide girdiğinde huşulu namaz kılan birini neredeyse bulamayacağını söyler. (Tirmizî, İlim, 5)

Takva hali üzere olmak

Burada aklımıza şu sorular gelebilir: “Başta namaz olmak üzere, insanın büyük bir haz alarak ibadetlerini yerine getirmesi, yaratıcıyla irtibatını koparmadan eda etmesi çok mu zordur? Allah Tealâ bizlerden kaldırmakta zorlanacağımız bir şey mi istemektedir?”

Her iki sorunun cevabı da hayır’dır. Ancak ibadetin şeklen eda edilmesinin ötesinde, harcanması gereken bir çaba vardır. Çoğumuzun ihmal ettiği de budur. Söz konusu çaba sarf edilmediği içindir ki, Allah Tealâ buna vurgu yapmakta, yerine getirilmesindeki gevşekliğe dikkat çekmekte, hakkıyla yerine getirenleri de övmektedir.
Söz konusu çabanın ne olduğuna gelince: Bu husus Kur’an’da ve Hz. Peygamber s.a.v.’in hadislerindedir. Her ikisi de, ibadetlerin alt yapısı olarak iki önemli noktaya dikkat çekerler:

Birincisi, gün içerisinde insanlarla olan ilişkilerde ahlâkî kurallara riayet etmek, düzgün bir yaşantı sergilemeye çabalamak, kalp kırmamak, ahlâken doğru bir kişi olmaya çabalamak. Dolayısıyla insan toplum içerisinde -ki buna ailesi de dahildir- ömrünü geçirirken, Allah Rasulü’nün güzel ahlâkını kendi yaşantısına hakim kılmaya çalışmalıdır. Ancak bunu yaparken diğer bir hususu da asla ihmal etmemelidir: O da Allah ile olan bağını sürekli diri tutmaya çalışmasıdır.

Zira Allah ile olan irtibatı, onun tüm hareket ve düşüncelerini güzel yönde tutmaya yardımcı olur. Bütün yaşantısı hayır yönünde gerçekleşir. Kalbi Allah sevgisiyle dolu olduğundan, her şeyde onun rızasını gözetir. Korktuğundan değil, yaratanını sevdiğinden, öyle yapılması gerektiğinden dolayı Allah’ın istediği bir şekilde ömür sürmeye çabalar. Yemesinde, içmesinde, elbisesini giymesinde çıkarmasında, yolda yürümesinde, otobüse binmesinde, alışverişinde, hastalanmasında, neşesinde velhasıl her şeyinde, kalbinde ve dilinde her zaman Allah vardır. Onu her zaman yanında hisseder ve asla unutmaz.

Bu iki hususa dikkat eden yani ahlâken güzel bir insanlık sergileyen ve gün içinde Allah ile bağını koparmayan insanın namazlarında Allah’tan uzaklaşması düşünülemez. Zira o, Allah sevgisini ve onunla olan gönül bağını hayatının her dilimine hakim kılmıştır. Böyle bir insanın hem de namazda Allah’tan ayrı düşmesi söz konusu olabilir mi? O, bizatihi ibadet olmayan gündelik yaşantısında Allah ile hemhal olmuşken, nasıl olur da ibadetin bizzat kendisi olan namazda Allah’tan uzaklaşır!?

Enbiya Yıldırım