Kategori Arşivleri: Selim Gündüzalp

Bir güne bir iyilik yetmez

Her insanın kıymeti iyiliği kadardır. Gökyüzüne yerden toz kalkar ama yeryüzüne gökten yağmur yağar. Her kap içinde olanı sızdırır. İyiler kendileri için değil, başkaları için vardır.

Bilge biri: “Allah’ım” diyordu. “Sen kötüleri esirge! İyileri zaten esirgemişsin, çünkü onları iyi yaratmışsın.”

İyilikte geciken, bugün yarın diyen, aza çoğa bakan aldanır. Yolda kalır. Hz. Ali; “Az vermekten utanma” der, “Umut kırmak daha utandırıcıdır.”

İyiler işini bilirler. Allah için severler. Allah için verirler. Ve şu müjdeye ererler:

“Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği tavsiye ederler, kötülükten sakındırır, hayırda yarışırlar. İşte onlar iyi ve hayırlı kullardır.” (Âl-i İmran, 114)

Rahmetli Hüseyin amcadan dinlemiştim. Cemaatinden olduğu caminin ihtiyaçları için Cuma namazı bitiminde yardım toplar. Her insan bir değil ya, aksi mizaçlı biri çıkışta: “İlle de bir şey vermek zorunda mıyız?” diye bağırır.

Hüseyin Amca gayet nezaketle: “Hayır efendim” der, “Biz verenden alıyoruz, vermeyenden değil.”

İşte bu insan iyilik için yaratılmıştır. Ama nefsimiz fakirlikle korkutur, cimriliğe sevk eder. Oysa mutluluğun yolu kısadır, ama ulaşmak zordur. Bel bükülmeden de odun yarılmaz ya. İyiliğin yolcusu birazcık zahmeti göze almalı.

Evet insan verdiğini aza saymalı, aldığını da çoğa. Gitmeyene gitmeli. Nice ahbap, nice eski dostlar komşular var, aramayanı biz arayıp bulmalıyız. Cimrilik, kimi zengin etmiş ki? Cömerdin eli açık, iyinin bahtı açık. Garibe bir selâm, bir ekmekten iyidir. Gönül alıcı bir söz kışı bahara çevirir. İyiliğin küçüğü olmaz.

Yaşlı bir komşu teyzemiz vardı, gördüğümde selâm verir, hâlini hatırını sorardım. “Bir arzun, bir isteğin var mı teyzeciğim?” derdim. Nuranî ihtiyar gülümseyen bir yüzle: “Ah be oğlum” derdi, “İnsana bu yaşta bir selâm, bir de tatlı kelâm gerek, onu da yapıyorsun. Allah razı olsun.”

Kalbimizin kapılarını açmalı, iyilikte yarışmalıyız. Bizdeki nimet emanet. Verelim ki yerini bulsun. Verelim ki, verdiğimiz bizim olsun. Elde tuttuğumuz değil, elden çıkardığımız bizim öz malımız olur. “Ne verirsen elinle, o gider seninle” diyorlar ama eksik söylüyorlar. Siz bırakın vermeyi, o hayra niyet etmenizin bile sevabı, verilmiş gibi yazılıyor. Yarım hurma ile dahi olsa iyilikten geri kalmamalıyız. Rabbimiz Kur’ân’da bize doğru yolu gösteriyor: “…Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öylece insanlara iyilik yap…” (Kasas, 77)

Rabbimizin o sonsuz rahmeti karşısında her zaman ve her daim hayretteyim.

Herkesin hayra, iyiliğe koşuştuğu bir dünyaya özlem duymalıyız. Ziya Osman Saba’nın bir şiiri, bu hasret ve iştiyakla duâ gibi yükseliyor içimden:

“Bir yeşil yer bilirim ormanların içinde, / Bütün gün mavi bir gök, bir rüzgâr, akşam esen. / Dedikodusuz bir köy, herkes kendi işinde, / (…) / Her an düşüneceğim: Allah ne kadar iyi! / Bir parça aşk, bir parça sevinç, su, güneş, ekmek, / Bahtiyar seveceğiz yaşamayı, ölmeyi.”

Madem dünya ahiretin tarlası, burda ekip, burda kazanacağız.

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyuruyor: “Siz nasıl bir tayı yetiştirip büyütürsünüz, Allah da (cc) rızası uğruna verdiğiniz bir hurmayı, Uhud Dağı kadar büyütür.”

Verenler kazandı, sıra bize geldi. Kimse gücüm yok diyemez. Herkesin yapacağı bir iyilik vardır. Bir güne, bir iyilik yetmez. Bazen bir iyiliğin içinde bir ömrün sevabı gizli olabilir. Bediüzzaman Hazretleri de öyle demiyor mu?

“Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesi açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet, Kur’ân kadar fayda verebilir.”

Bir iyiliğin insan hayatını tümden nasıl değiştirebileceğini Hz. Mevlânâ şu kıssayla anlatır:

“Musa Peygamberin çobanlık yaptığı sıralarda, sürüsünden bir koyun kaçtı. Hz. Musa, onun peşinden saatlerce koştu. Öyle ki, ayak tabanları şişti ve yara oldu. Gece bastırınca, koyun yoruldu ve yavaşladı, bir yerde durdu kaldı. Hz. Musa da (as) onu yakaladı. Biraz olsun öfkelenmedi. Koyunun postundaki tozu toprağı elleriyle temizledi. Başını okşadı, sırtını sıvazladı ve:

“Haydi bana acımadın, beni arkandan bu kadar koşturdun fakat; kendini ne diye bu kadar yordun?” dedi.

“Onun böyle demesi üzerine Cenâb-ı Hak meleklerine şöyle buyurdu: Musa’ya peygamberlik yakışır!”

İyiliği anlayan ve derinden kavrayan insanların hikâyesini bir de rahmetli Prof. Dr. Saffet Solak Hocamızdan dinleyelim:

“Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan hacıanneye sıkılarak sordum: “Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” Hacıanne:

“Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz,” dedi.

Merak ettim, tekrar sordum: “Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?” Hacıannenin cevabı inanılacak gibi değildi: “Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.”

Evet o insanlar âlim değildi belki ama, derin bir irfan sahibiydiler. Çok şeyi değil ama bir şeyi çok iyi biliyorlardı. İyiliğin gecesi, gündüzü olmaz. Küçüğü büyüğü olmaz. Bunu biliyorlardı işte. “İyilik ve takvada yardımlaşın.” (Maide: 2) Kur’ân’ın bu emrini okumakla kalmıyor, yaşıyorlardı.

Son sözümüz Sinan Paşa’nın duâsı olsun:

“İlâhi! Kabul Senden, red Senden. İlâhî, şifâ Senden, dert Senden.

İlâhî! Her şeyi gülzâr ettinse ânı ittim. İlâhî! Elime her ne sundunsa ânı tuttum.

İlâhî! Gönlüm oduna her ne yaktınsa, ol tüter. İlâhî! Vücudum bağına her ne diktinse ol biter.

İlâhî! Dil verdin, zikrinden ayırma; gönül verdin fikrinden çevirme. İman verdin, daim eyle; ihsan verdin, kaim eyle.”

Bir güne bir iyilik yetmez. Rabbim hayrı ve iyiliği seller, sebiller gibi akıtsın…

Selim Gündüzalp

gl2fr7

Eller gördüm koklanacak, eller tuttum öpülecek. Nur yüzlü anaların, ak pak olmuş dedelerin, o şirin yüzlü insanların elleri ne güzeldi. Yumuşacıktı, bembeyazdı. Gül gibi kokardı.

Bir ömrün şahididir eller; nerede ve nasıl geçtiğini eller söyler. Ondan mıdır ki, çocuk ruhumuz o nur elleri öpmeye doyamazdı. Onlar da bizi, öpe koklaya severlerdi.

Dualı dillerdi onlar, abdestli ellerdi. Neredesiniz şimdi? Neredesiniz, ey mübarek nineler, analar, dedeler? Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Her mevsimin olduğu gibi, her yaşın da kendine özgü bir güzelliği var. İhtiyarlığa ulaşmak, o mevsimi yaşamak, herkese nasip değil. Gençken, ömrünün baharında giden de var, bebekken ölen de var.

Hayat nimetini takdir eden Rabbim. Başını ve sonunu belirleyen sadece O. Elimizden ne gelir ki? Güzel olan yaşadığımızdır, şükürle ve dopdolu bir imanla. Belki bir gün de öleceğimizdir dopdolu bu duyguyla. Yaşadığımız sürece bize düşen, her yaşın, her ânın hakkını vermek. Rabbimizin istediği tarzda bir ömür sürmek. Ve gün gelip çağırıldığımızda, bir misafir edasıyla, bir davetli ruhuyla çıkıp gitmek. Arkamıza bile bakmadan, bir yaprak olup esen rüzgârla gitmek…

Geçmiş güzel günlerden ve o ıhlamur kokan evlerden hayalimde tek çizgi bir onlar kalmış. O mübarek ihtiyarlar. Adımı en güzel onlar söylerdi, bir annem, bir de babaannem. Eh ne de olsa dedemin adını taşıyordum. Ellerinde bir yük varsa koşardım yardımlarına, yolda görünce girerdim kollarına.

Manava, kasaba, fırına ya da bakkala mı gidilecek, hazırdık. Ne lâzımsa bir nefeste alıp gelirdik hemencecik. Bekletmeye gelmez ihtiyarları, tez canlıdırlar. Bi koşuda hallederdik isteklerini, ikiletmezdik. Ne güzel anlaşırdık, nur yüzlü dedelerle ve ninelerle.

Doğduğumda kulağıma ilk ezan-ı Muhammedîyi onlar okudu. Onların dualarıyla okula başladık. Onların elinde yetiştik, büyüdük. Besmele çekmeyi, selâm vermeyi, zor günlerde sabretmeyi onlardan öğrendik. Okuldu bizim için, öğretmendi onlar.

Şimdi yalnızlaştı evler ve sokaklar. Çekildi birer birer ihtiyarlar. Şimdi hasretle anıyoruz o güzel günleri. Açık bir pencereden, yolumuzu gözleyen gözleri. Bilmem ki nasıl anlatsam, nasıl söylesem bu derdimi. Bir bende değil yalnızlık hâli, şimdi herkeste. Siz soğuktan üşürsünüz, ben ise yalnızlıktan. Yalnızlık dediğim, dedelerin, ninelerin yoksunluğu. Oysa gökyüzünü genişletmek elimizdeydi, elimizden tutarken elleri. Ne ümitler, ne çılgın neşeler içindeydik. Ah güzel insanlar, nur yüzlü dedeler ve nineler, şimdi nerdesiniz? Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Yıllar geçip, o mevsime doğru adım adım yaklaştıkça, onları daha iyi anlıyorum. “Kışlar ihtiyarlıkta kolay geçmiyor evlâdım” derdi kimi. Kimi de, “eskiden telgraf gelirdi, şimdi her gün telefon geliyor” diye hastalıklarından lâtife yollu bahsederdi. Bazılarının evlâtları vardı ama bakmazlardı. Bizden gayrı arayan soranları pek olmazdı. Kandil geceleri ve bayram günleri, şenlenirdi evleri. “Gül bahçesine döndürdünüz hanemi,” diye sevinçten ağlarlardı. Kimi ise daha sokak kapısının gıcırtısından bilirdi kimin geldiğini. Bir çocuk safiyetiyle, “Hep böyle oluyor. Hele de akşam vakti. Kalbimi bir hüzün kapladığında, Rabbim dualarımı cevapsız bırakmaz, üzmez beni. Vefalı komşularımdan birini hemencecik gönderiverir,” derdi.

Dikkat ederdim, yürürken sağa sola bakmazlardı. Hak dostu, peygamber aşığı insanlardı benim tanıdığım ihtiyarlar. Kimi de cebinde şeker taşırdı; kim bilir hangi masum çocuğu sevindirmek için. Bir şey verecekleri zaman, gözleri gülerdi, konuşurken seslerini yükseltmezlerdi. Ezan okunmadan önce çıkarlardı camiye. Vakti onlarla bilirdik. “Öğle mi, ikindi mi?” diye.

İyiliğin adresi onlardı hep. Dedeyle torun bunun için iyi anlaşırlar. Dedeyle torunun birlikte yürüyüşlerinin seyrine doyum olmaz. Kim kimin elinden tuttuğu belli değildir. Ağır ağır yol alırlar. Sırdaş ve arkadaş gibi… Biri hayatın başında, diğeri yolun son ucunda. Çocuk, mirası yaşarken alır dededen ve nineden. Alacağını aldı mı da güvenli büyüyor, tertemiz serpilip gelişiyor. İnsanın ruhu gibi, yüzü de güzelleşiyor. Sevdiklerinin güzelliği ve duası, o küçük ruhlara güneş gibi, hava gibi gıda oluyor. Besleyip büyütüyor…

Şimdi nerdesiniz, ey güzel insanlar, nur yüzlü dedeler ve nineler, nerdesiniz? Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Dedesi, ninesi öldü mü bir yanı tutmaz çocuğun. O boşluğu doldurmak zordur. Ancak gittiği yeri bildi mi, cennete uçtuğunu öğrendi mi, onların dünyadaki görevini bitirip, daha güzel bir âlemde istirahate çekildi diye belledi mi çocuk rahatlar, ruhunun acıları diner. “Sen öldün, ölüm güzel demektir” der. Onları cennette bilir. O zaman çocuk da cenneti arzu eder, o diyarı özlemeye, istemeye başlar. Ahiret inancı sağlamlaşır, ruhunda kuvvet bulur.

Benim de öyle olmuştu. Sevdiklerimi kaybedince bu duyguyu ben de yaşamıştım. Önce biraz sarsılmış, sonra, gittikleri âlemin bu dünyadan daha güzel bir âlem olduğunu duyduğumda rahatlamıştım. Vefat eden ve bizi seven o insanların, şefkatli ve merhametli bir Rabbin emriyle, hayatlarının yine devam ettiğine inanmakla endişelerim kaybolmuştu. Gerçi o hayat, bu hayata pek benzemiyorsa da olsun, buranın da, oranın da maliki birdi. Rabbim Allah’tı.

Onlardan geriye gül kokan eller kaldı. Nedendir bilmem; tespihleri, seccadeleri, bastonları, abdest havluları ve ibrikleri demedim de, gül kokan elleri dedim. Bilmiyorum. Ama öptüğüm o eller, başımı sevgiyle, şefkatle okşayan, yaralı dizlerimi ovan, merhem süren o eller gül kokardı hep. Derileri buruş buruştu ama olsun, onlarda bile gönlüme bir eğlence bulurdum. Çekeleyip dururdum.

O eller, o nineler, o dedeler şimdi nerdeler? Hangi diyardalar. İnanın özledim hepsini. Ey nur simalar, ey mübarek ihtiyarlar.

Siz dünyamızdan hiç eksik olmayın emi. Rabbim sizi aramızdan hiç ayırmasın emi. Çocuklar, sizsiz büyümesin. Evlerinde yoksa da mahallede bir nine, bir dede bulunsun. Çocuklar en kıymetli vakitlerini onlarla geçirsinler dilerim. Ömürleri ve ahlâkları güzelleşip bereketlensin. Rabbim, hiç kimseyi, ne evleri, ne de ülkeleri, dedesiz, ninesiz bırakmasın.

Rabbim, sen, çocukları, anaları, babaları ve mübarek ihtiyarları boşuna yaratmadın. Bu sırrı görecek kalbi nasip ettiğin için, bu sırra yakın tuttuğun için, bu nimetten mahrum etmediğin için, milyon, milyar, sonsuz defalar şükürler ve hamdler olsun sana.

Dillerinden dualar eksik olmazdı. O mübarek insanların her sözü hikmetle örülüydü. Hâlâ o nur yüzlerini, o şeker sözlerini, hele de tatlı sohbetlerini hatırladığımda ağlarım. Ey çocukluğum ellerinde geçen mübarek ihtiyarlar. Ne oyunlar oynardık sizinle. Hâlâ saklandığınız yerde misiniz? Nerdesiniz; kim bilir şimdi nerdesiniz? Saydığım sayılar bitti gelmediniz… Çıkmadınız saklandığınız yerden. Anladım, gelmeyecek kadar güzel bir yerdesiniz demek. Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Korkardım ateşten, korkardım adı geçince cehennemden. Sizin imanınız tamdı, ama yine ağlardınız. Ve yaşlı gözlerle masum yüzümüze bakıp, “Evladım, merak etme, cehennem çocukların hiç uğramayacağı bir yerdir” derdiniz. Yüreğimize su serperdiniz. Nerede şimdi yüreğimize su serpecek o güzel insanlar. Yaşlanmaktan, ihtiyar olmaktan korkmayan yiğit insanlar, sizleri göresim geldi, gül kokan ellerinizi öpesim geldi, sohbetlerinizi dinleyesim geldi… Nerdesiniz? Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Ümidimiz, Rabbimiz… Şükür ki, çocuklar var. Şükür ki, torunlarımız var. Şükür ki, bize dede diyen diller var. İki hece, o ne güzel bir kelime. Dede, dede, dede… Siz de deneyin bir, siz de söyleyin. Çocukların bu kelimeyi neden çok sevdiğini anlarsınız hemen.

Sizlerle şenlenip, sizlerle güzelleşiyor hayatımız. Ey mübarek insanlar, sizden duyup, sizden öğrendiklerimizi, evlatlarımızın ve torunlarımızın ruhlarına titizlikle aktaracağız. Ve kabirde amel defterinize sevaplar yazdıracağız inşaallah. Sizi hediyesiz bırakmayacağız. Sizin bizi düşündüğünüz gibi, bizler de sizleri düşüneceğiz, sizi o âlemde duasız, fatihasız bırakmayacağız. Biz dedelerimizi ve ninelerimizi çok severdik. Onların ağzı dualıydı, her adımları abdestliydi. Ellerinden tutar, ellerinden öperdik, bastıkları yerler gibi bastonları bile nurdu. Ey mübarek ihtiyarlar nerdesiniz, arar oldum yerinizi… Yetişsin ruhunuza binler dualar ve fatihalar.

Anlatın ne olur çocuklarınıza, anlatalım ne olur torunlarımıza, kahramanlıkları. Hz. Peygamber’in (s.a.v.), o muhteşem sahabe kadrosunu, saadet asrının mutlu tablolarını anlatalım. Hz. Ali’nin fedakârlığını, Hz. Hamza’nın şehadetini ve yiğitliğini anlatalım.

Hz. Hasan’ı, Hz. Hüseyin’i… Kerbelâ’daki o müthiş anları. Susuz günleri ve kâbus dolu geceleri anlatalım. Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Ebubekir’in sıddıkiyetini, Hz. Osman’ın cömertliğini anlatalım.

Oyunda oynaşta gözükseler de, elleri oyuncakta gönülleri bizimledir. Dinlemez sanırsınız belki ama aldanırsınız. Gönülleri ve ruhları bizimledir. Torunlarınızın kıymetini bilin. Ey güzel evlâtlar, ey güzel torunlar, siz de mübarek dedelerinizin ve ninelerinizin kıymetini biliniz. Daha yakın olunuz.

Yakın durursanız o mübarek insanlara ki, acıdan, ateşten, dertten, kederden de uzak olursunuz inşaallah. Rabbim rahmetin en genişini onların eliyle sunuyor. Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Diken, güle yakın oldu da, ateşten kurtuldu.”

Biz de o gül yüzlü, o gül kokulu dedelere ve ninelere yakın olalım. Gül tutan eller gül kokar. Bize de bulaşsın o güzel kokudan ve o ilâhi havadan.

Son söz: Hz. Peygamberimizin (s.a.v.) müjdeli ve mübarek bir sözü:

Kul kırk yaşına varınca, Allah (c.c.) ondan hesabı hafifletir. Altmış yaşına vardığında, rızkını önünde durdurur, altmıştan sonra rızkını arkasına alır. Yetmiş yaşına vardığında, sema ehli onu sever. Seksen yaşına vardığında, sevapları sabit kalır, günahları silinir. Doksan yaşına vardığında, kendisinden normal akıl gider, geçmiş günahları affa uğrar, ev halkına şefaat hakkı doğar. Sema ehli ona, ‘Allah’ın yeryüzündeki esiri’ adını verir. Yüz yaşına vardığında ise, Allah’ın yeryüzünde hapsi olur; Allah’ın şanı ise, hapsine aldığı kuluna azap etmemektir.

Selim Gündüzalp

Kapalı… Şuur kapalı, akıl kapalı, hayâl kapalı… Gözler, kulaklar kapalı. Duygular kapalı ve en önemlisi ruh kapalı. Kalbin kapıları kapalı. Ne vardı bu kadar içine kapanacak? Bir de perdeler kapalı oralarda… Neleri kaçırdığının farkında mı oturduğu mekânlarda, yaşadığı bedende insan? Duyuyor musun, dinliyor musun beni? Hayat çağırıyor seni. Gönlünü dinle, kalbini dinle yürü, aklını dinle dur. Aç perdeleri tek tek. Önce ışığını, çok ama çok erkenden kapattığın o loş odaların, uykusuz gecelerin karanlığından çık kurtul ey ruhum. Mutluluk aradığın yerde değil, kaçmak kapanmak asla çıkar yol değil. Bir dene istersen, bir defacık olsun bir dene lütfen. Nelerin değiştiğini gör ve gül. Gül de, güller açılsın güller koksun her yanın.
Biliyorum ezan vakitleri dışında duymadığın, duymak istemediğin, kendine yabancı kıldığın bütün seslerin, kalbine açılan yoldan içeriye girmesine izin ver. Uzaklardan gelen bir kırlangıç sesi, bir rüzgâr uğultusu… Eğer yeşermeye uygun bir tek duygun kalmışsa binlercesinin arasında, dirileceksin. Bir nefes alıp vereceksin, hayat kadar. Hayatının tamamı kadar bir nefes.

Seni, yanına hayat çağırırken ölümün karanlık gecesine gömülmen neden? Göz ağlamak için, göz görüp de duygulanmak için, kalp yaşamanın çok ötesinde hissetmek için. Sen bütün duygularını boşuna kapamışsın. Kaç bakalım, kaç kendinden ve Rabbinden kaç Ama nereye kadar? Nereye gidersen git, o sonsuz rahmetin kucağındasın hep. Ve ondan başkada hiçbir yere kaçamayacaksın.

Bir dene, aç şu perdeyi, aç şu gözlerinin önündeki o incecik perdeyi. Fırla yatağından, hayatının yanlış akan ırmağından. Yoksa denizlere kavuşmaz bu ırmak, bu hayat. Çevir yönünü ummanlara. Çöllerde kuruyup gitme. Pencerenden içeriye sızan ilk ışık, güneşten ve güneşin Sahibi’nden sana bir merhabadır, görüyorsun. Gülüyorsun şimdi değil mi?

Başkaları nasıl yaşıyorsa, sen öyle yaşayamazsın. Sen ki en sıradan idealin bile bir düşeni kaldırmak idi. Şimdi, kendi girdabında boğulmak üzeresin. Eğer bir kapı varsa, bir pencere varsa önünde, aç artık. Işık dolacak içeriye, baştan aşağıya nurlar içinde kalacaksın, yıkanacaksın. Başka bir seçim yok senin için. Açacaksın, açacaksın ne varsa. Görmeni engelleyen her şeyi, aşacaksın. Perdeleri tek tek aralayacaksın. Hem senin için ne dualar edildiğini bir bilseydin, asla ümitsizlenmezdin. Bu yoldan niceleri geçtiler. Gidenlerin bir çoğu dönmediler. Sen, gayesiz yollarda yürüyenlerin yolcusu değilsin. Sen, uykusuz geceleri bıçak gibi bölen, paramparça edensin. Rabbin kapını ışıkla çaldı, gönlünü ilhamla kalbini sevgisiyle. Direnme artık boşuna, boş yere. İnadın sırası değil. Kapılar bile yok önünde, belki perdeler bile yok. Gözlerin hafif hafif bir aralansa, ilk defa ama ilk defa dünyaya gelen bir bebeğin tertemiz bir ruhun gözü ile bakabilsen, ah bir bakabilsen… Hayatı değiştirmek, yeniden bir sayfa açmak bu kadar kolayken bunca zorlara düşmek neden? Şimdi kalbinle değil nefsinle hesaplaşma vakti. Tut yakasından, vur yere şeytanın uşağını.

Allah’ım, güzel Allah’ım. Sana gelmek ve koşmak isteyen bütün ruhların önündeki kapıları aç, ardına kadar aç lütfen… Her an yeniden yarattığın kâinata, her an yeniden bakabilen bir göz, onu, her an yeniden anlayabilen bir akıl ve her an yeniden hissedebilen bir kalp lûtfeyle.

Niye korkak, niye kaçak, niye yalnız, niye uzak Sen’in rahmetinden bunca insan Allah’ım? Neden? Sen’den neden kaçıyorlar? Belki de kaçtıkça yakınlaşıyorlar. Evet, Sen ki, kaçtıkça yakınlaştığımızsın. Göklerin ve yerin nurusun, ışığımızsın. Dört bir yanımızsın. Bütün sınırlar senin, sınırları belirleyen çizgiler de senin. Kalbimde çoktandır unuttuğum, öldüğünü sandığım sevgin, bugün gözyaşımla dirilsin, izin ver. Mahşere bırakma bu dileği… Dirildiler işte. İçime attığım yeter artık sıkıntıları, kederleri. Uçurumlara, çiçekler ekmem yakışır mıydı? Ve boşluklarda ne aradım bilmem yıllar boyu. Ey yaşlı suç ortağı nefsim, ey zavallı kalbim. Ey sesi kısılmış duygularım. Yeter artık bir perde açın, bağışlayıcı ve affedici bir sesin sahibinin davetine doğru yürüyün, koşun artık.

Kalbime düşen kurtlar, delik deşik ettiler o güzelim dünyamı, mahvettiler. Tam da hayatın bu anında yeniden yaşamak istesem, adeta bir çocuk gibi yeniden doğsam çok mudur istediğim Rabbim? Bahtına düştüm, kapına geldim. Lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharlarım, ağlayan dakikalarım, hüzünlü günlerim adına beni affet. Ben gibi olanları, o durumda bulunanları da affet. Yolumdan beni ayartmaya çalışanları da affet, bilmiyorlar. Ve onlara öyle bir lûtfet ki, hepsi ama hepsi Sen’in sonsuz rahmetinin kucağında bulsunlar bir gün kendilerini. Ve öyle şaşırsınlar, öyle bir çığlık koparsınlar ki, bir çığ olup üzerlerine düşsün rahmetin bembeyaz. Kefen gibi örtsün tüm günahlarını, yıkanmış, arınmış gibi. Kabul edilmiş katındaki ak pak tövbelerinle çıksınlar bu yığının, bu enkazın altından.

Ah Ömer, Faruk Ömer, senin o mahzun içler yakan hatıranın hürmetine, duanın arasına bizimkini de alsan ne olur? Hani bir gündü ; “Hz Peygamber’i memnun ettin, Hz Ebubekir’i memnun ettin, sayısız insanı memnun ettin yaşadığın sürece. ‘Sen ki Cennetin Firdevs’lerinde gezeceksin, ne mutlu sana’ dediklerinde baştan aşağıya buz kesmiş, acı bir tebessümle bakmış ve demiştin ki; ‘Keşke annemden doğduğum günkü gibi saf temiz bir çocuk olarak kalaydım. Bu dünyadan öyle gideydim. Başka hiçbir şey bu kadar memnun etmezdi beni’ demiştin.” Duana katılıyorum bütün zerrelerimle. Ne güzel bir arzuda bulunmuşsun. Tam sırası o duana, arzuna âmin demenin. Sen ki ey Ömer, bir bakışta tutuşup yanmıştın. O Sevgilinin bakışıydı seni tutuşturan, yakan. Olan oldu işte, bir anda sen mutluluk ağacının başında asırlar sonrasına gülümseyen bir meyve oluverdin. Şu an senin ağacının, uğruna yaşadığın hayatının meyvesini yiyoruz. Ey ruhum sahabe bunlar, yıldız insanlar. Takıl peşlerine onların, bul şaşırtmayan gerçeğin aydınlık yolunu. Arama, yok başka çıkar yol, başka kılavuz. Onlar ki ışığını kainatın sevgilisinden ve canlı güneşinden aldıkları için ebediyen parlayacaklardır. Yolunu kaybedenlere hep birer ümit ışığı olacaklardır.

Ey kenar, kuytu köşelerde, karanlıklarda, yataklarda, oralarda, buralarda kıvranan ruhlar. Acziyetinizin, hiçliğinizin ve günahlarınızın gücüne inanın. Çünkü karadan aka geçmek bir adım bile değil.

Dirilişi öldükten sonraya bırakmayalım. Ezdirmeyelim bu kadar ruhlarımızı. Kalbimiz dayanmaz böylesi ağır yüklere. Ben ki, yaşadığımı ve inandığımı yazmak istiyorum. Konum bütün insanlığın dramı. Bir doğum anında, içimizi dışımıza dökmek zamanında söylediklerimizi duyar da söyleyemediklerimizi bilmez mi Rabbim?

Ah lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharım, ey kalbimin hazin sesleri. Adını, adın’ın yanındaki, o güzel adla yüceltmek istiyorum Rabbim. Kâinatın yaratıldığı andan beri ne varsa, aldığı nefes ve yaratılan bütün zerreler adedince sonsuza dek Sana hamdü senalar, o sevgili Resulüne selamlar, salavatlar olsun. Susan diller, dudaklar adına da… Kâinattaki gezegenler ve içlerindeki moleküller sayısınca, adının anılmadığı anlar adedince, her mekana şâmil, bir dua olsun Rabbim bu. Rahmetinin temsilcisi olan O zatın ve O’nun en büyük mucizesi Kur’an’ın ve O’nun dava ettiği davanın adına ve hürmetine, meleklerin onu taşıdığı, indirdiği anlardan sindirdiği yerlere kadar Resulüne salat-u selam olsun Allah’ım….

Ya Rabbi Sana hamdetmek, şükretmek ve o şükürler için de şükretmek ne güzel… Biliyorum kabul ediyorsun dualarımı. İnanıyorum ki varsın, beni duyuyorsun.

Şu an da, adını anan müezzinin okuduğu ezanda da varsın, haksın. Bütün kâinata cennetten bir kapı aralıyorsun. Sadece davetine değil, rahmetine çağırıyorsun bütün insanları. Büyüklüğünü ilân ettiriyorsun küçücük dillerle.. Her yer kulak kesilmiş yeri göğü inletiyor o güzel sâdâlar. Bütün kalpler dalga dalga titriyor şu an. Rahatlayan ruhlarımız bir ümidi yakalar gibi. Kapımıza bu kadar yaklaşmışken rahmetin, bize de açmak kalıyor sadece. Allah’ım bu gücü de lûtfeyle. Kapında inleyen şu kulunun ruhunu da doğruların ruhunun yanında dinlendir. Rahmetin yar olunca her şey kolay.

Yolculuk saati gelip çatmadan ruhumuzu temizleyecek olanları yakın et bize. İzbe köşelerde, karanlık odalarda kıvranan ruhlar adına güneşi görmeden, nurundan, rahmetinden habersiz şaşkın, kararsız tüm ruhlar adına, sevdir bize sevdiklerini… Sevginin ebedi mahkûmu olalım. Ebedi Cennetinde sonsuza dek sevdiklerimizle beraber bizi mutlu et, bizi bırakma. Ey Rabbim vakt erişince, toprağa katsan da bedenimizi, biz o karanlık sanılan alemde de söyleyeceğiz bu şarkıyı…Korkumuz yok karanlıklardan adınla, nurunla aydınlanınca her yanımız. Yaşasın bizim için yaşattığın ve varettiğin ümit. Yaşasın ebediyet, yaşasın bitmez tükenmez sevinç günlerimiz… Ey ruhum, söyle bu duayı, seviyorum Allah’ı. Yok Sen’den başka gidecek, yok Sen’den başka varılacak. Affet bu dünya sürgününde nefsine yenik düşenleri, bizleri affet. Dertli Yunus gibi, dudağımızda o sevgilinin adını anarak bizleri affet.

“Arayı arayı bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü”

Hangi günahı işlerse işlesin, hangi ağırlığın altında kalırsa kalsın nihayet bir kalp taşıyor herkes. Yeniden de bir başka insan yaratılmayacağına göre bu dünyanın imtihanında, yine ümit bizde. Yüz binlerce insanın hepsinin suçu, günahı sanki üzerimizde gibi bir ah çekip yansak. Bir ah ki yüz binlerce insanın yeniden affının ve dirilişinin sâdâsı olsa. Affet, binlerin, yüz binlerin uyanışı adına bizi affet. Söz veriyoruz, telafi edeceğiz bunca ziyanı. Elveda boş yıllar, elveda aldanış diyeceğiz.

Allah’ım toprağın altına da girsem, yıldızlara da çıksam, bu dünyada milyon sene de yaşasam, Sen yoksan ben ne yapabilirim, nasıl yaşayabilirim ki? Senin olmadığın dünyalar yok olsun. Senden istemeyen dillerim kurusun sana açılmayan ellerim kurusun. Yıkılsın gitsin bedenim. Dağılsın toz olsun zerrelerim. Allah’ım öyle bir iman lûtfet ki Sana yok diyenler bile Sen’de varolsun. Seviyorum seni Allah’ım. Kalbimi, kalbimin sevdiklerini ve sevdiklerimle ebediyen beraber olmayı vaat ettiğin için seviyorum Sen’i. Seviniyorum. İnanıyorum Sana, güveniyorum hiç kimseye güvenmediğim kadar. Biz istemeden bizim için her şeyi yaratan Rabbim. Sen’den ayrı günlerim, anlarım azap oluyor.

Neler neler yazmaktı niyetim ama yine rahmetine doğru çark etti kalemim. Alev alev yanan ruhumun, kızıl renginde tutuşan yüreğimin, kanlarından rengini almış gül gibi kızaran kalbimin senden tek bir duası var bugün. Kabul eder misin söyleyiversem izninle? Aşkınla yanan dudağımla fısıldıyorum ruhum ürpererek… Aç ki şu gözlerin önündeki perdeleri, göremeyenler görsünler bu güzellikleri.

Hangi işte senin adın varsa işlediklerimiz güzelleşiyor. Sevgilinin, Peygamberimin adını anınca bilirim ki, dualarım yerde kalmaz sana yükselirler kat kat. Kabul et, lûtfet ne olur.

Kulakların, kalplerin önündeki bütün kapıları, perdeleri ardına kadar aç. Dudaklar seni söylesin, şarkılar seni ansın, kalemler seni yazsın, ayaklar sana koşsun. Kalmasın bir kişi ki kıytı kuyularda Sana sevgisini, özlemini söyleyememiş. Bütün kırık kalpler, ümidini kesmişler adına, şeytanın ve nefsin tuzaklarına batmışlar adına, tövbe sularında yıka hepimizi, kalbimizi. Kalbimiz Sana emanet. Pişmanlığın ve tövbenin ve bütün bunların sonunda geçirdiğimiz ağır ameliyatın o ağır yaralarına rağmen tüm hastalıklarımızdan, kirlerimizden kurtar, arındır bizi. Rahmetinin ruha derman ilâcıyla.

Allah’ım günahları işleyen bizleriz, dönmemizi bekleyen sensin, cennetini istiyoruz. Çok mu? Yüzümüz yok mu? Madem Cennetini onu isteyene vereceksin aç kapısını ardına kadar, aç. Bozduğumuz tövbeler, yaptığımız tüm yanlışlar için bir kere daha Sana, yalnızca Sana tövbeler olsun. Tövbelerimizin affını ve kabulünü vaat ettiğin için de hamdüsenalar olsun. Biz ki, bu dünya çölünün garip yolcularıyız. Bu günah dolu, ağır yükle bu vadiler, bu yollar aşılır mı hiç? Sonsuz yolculuğa aşkına güvenerek, bir gönüle girerek, seni seven gönüllere girerek, güçlenip hep beraber kanat çırpmak istiyoruz katına. Dikenlerin bile gülün yanında kıymet kazandığı bir dünyada o Sevgilinden başka sığınacak gülümüz, Sen’den başka Rabbimiz yok. Sana ibadeti, Sana duayı terk etmiyoruz ama bunlara da asla güvenmiyoruz. Nedeni belli. Şeytan da çok ileri gitmişti ibadette ama ona bir faydası olmamıştı. Dostluğunu yar eyle, sevdiklerinin yolundan ayırma bizi.

Çok şükür dualarımız kabul edildi gibi… Kalbim sükun ve huzur dolu… Bütün bunları yaşamak için gelinseydi bile bu dünyaya değerdi Allah’ım.

Ey kapalı kapıların ardındaki duygular, gözler, kulaklar, kalpler, ayaklar…Aralanın, ayaklanın… Haydi ey insanlar, kalkın artık. Hoş günler geliyor; kış geçti, bahar bitti, şimdi yaz başladı. Şaşkın ruhumuzu nefsin şehvet rüzgârları kollarına almadan ve sarmadan, kalbimizi onun sahibine emanet edelim. Kalkın ey ruhlar, kalkın. Öyle bir kalkın ki yataklarınızdan, öylesine açın ki kapıları ümidiniz coşsun. Sevginiz başka yürekleri de tutuştursun. Evet, bu karanlıklardan aydınlıkları çıkarmak için kalkın, uyanın. “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez” diyor Mevlana.

Ey gönül ölmedinse uyan, yeter artık. Sana kapalı görünen kapıları aç artık. Göğün mavilerine, Cennetin baharlarına uç artık.

Selim Gündüzalp

Bomboş sokaklarda dolaştım, yapayalnız… Dilimde adın, içimde aşkın, unutmadım Seni ya Resulallah…
Baharın müjdecisi çiçekler, ağaçları süslediler. Gecenin karanlığında bile gülümsüyorlar. Baharın gecesi yok, gündüzü de. Bu bahar, çiçek açan her ağacın altında durup Sana salatu selam göndermek istedim ya Resulallah. Unutmadım Seni… Sen unutulmayacak kadar o güzel adınla ve bin bir hatıranla, kalbimde yaşıyorsun ya Resulallah.

Gecenin sakinliğinde uzaklardan gelen kurbağaların zikir sesleri, ne kadar ahenk ve uyum içinde. Kulağı rahatsız eden hiçbir şey yok. Yorucu, dondurucu ağır geçen bir kıştan sonra, bahar aniden çıkageldi. Hiç kalkmayacağını zannettiğimiz bembeyaz karların ardından bembeyaz çiçeklerle süslendi her yer. Baharın bayramı var. Ağaçlar gelinliklerini giymiş, düğündeler sanki. Ağaçlarda hatıran var ya Resulallah…

Bir gün yanına gelen bir bedeviye, peygamberliğinin Allah katından tasdiki için bir mucize göstermiştin. Vadi kenarındaki bir ağaçtı o mucizen. “Gel” diye işaret etmiştin o ağaca. Köklerini sürüye sürüye yanına gelmişti… Herkesin huzurunda konuştun o ağaçla; “Benim Allah’ın hak ve son Peygamberi olduğumu tasdik eder misin?” demiştin. O ağaç şehadet etmişti. Senin hak ve son Resul olduğunu tasdik ederek. Bu mucizeyi görmek de yetmemişti o bedeviye, ardından “Şimdi söyle de yerine gitsin” demişti Sana. Ne kadar da sabırlıydın. Ağaca işaret etmiştin, o da dönüp tekrar yerine gitmişti. Köklerini çıktığı toprağa gömmüş, emrini dinlemişti. O bedevi, bu mucizen üzerine iman etmişti. Şimdi bu baharda, nerede bir ağaç görsem, Senden bir mucizedir bilirim, o günlerden kalan bir iz bir hatıradır bilirim. Ağaçlarla beraber söylerim duamı, dileğimi. Sen Allah’ın son Peygamberisin, salatu selam olsun Sana ya Resulallah.

Baştan başa çiçeklerle donanmış o ağacın vaziyeti ise, Senin yeryüzü halkına, Allah katından Cennet baharlarının müjdesini taşıyan davetinin bir işaretidir. Hiç yanılmadım böyle bilmekte. Çünkü Allah Kur’an’ında Senin üzerine yemin ediyor:

“Yâsin. Velkur’ânilhakîm. İnneke leminelmurselîn.”

Yani, “Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki, Sen hak Peygambersin, son Resulsün” diyor. Kur’an’ın kalbi olan Yâsin Sûresi bile kâinatın kalbi olan Senin elçiliğini tasdikle başlıyor.

Bugün, sokağımızda ilk çiçek açan bir erik ağacının altında birkaç gönül dostumuzla Sana salatu selam gönderdik. Mektubumuz yok, postacımız da yok Sana getirecek. Ama duamızı ve salâvatımızı Sana ulaştıracak rahmet melekleri var Rabbimizin. Buna inanıyoruz, buna güveniyoruz çok şükür. Salâvatlarımız, selamlarımız Sana ulaşacağı için sevinçliyiz. Yaşadığımız bu hayatın her anını varlığınla güzelleştiren Allah’a hamdolsun ki, Sen her şeyin gayesini, yaratılış sebebini öğreten biricik Peygambersin, öğretmensin bize. Bu dünyada şu güzelliklerin mânâsı ve mahiyeti bilinmese ya da bildirilmeseydi ne kadar da cahil kalacaktık.

Bir kâğıt parçasından ibaret olan diplomalarımız ne işe yarayacaktı ki Seni bilmedikten sonra, bunca bilgilerin yolu Sana varmadıktan, Sana çıkmadıktan sonra. Avrupa’nın zekâ tarlaları Goetheler, La Martinler, Puşkinler, Rilkeler, Tolstoylar, Bernard Shawlar ve daha niceleri Seni tanısın, bilsin, hakkaniyetini ifade etsinler de biz bülbül olup şakımayalım, susalım mı? Konuşmayalım mı ya Resulallah? Bir ışıkçık bile onların yolunu aydınlatmaya yetmiş iken biz canlı güneşimiz Senin karanlıkları yutan aydınlığından nasipsiz mi kalaydık? Nasipsiz kalmak yakışır mıydı? Şükür ki yetiştin imdadımıza.

Dua odur ki Allah’a ulaşa, yol odur ki Hakk’a vara, selam ve salâvat odur ki Sana ulaşa. Çatı katımdaki küçücük odamda, gecenin karanlığında çiçek açtın. Dilimdesin, kalbimdesin ya Resulallah. Sen benim için hep yenisin. Gördüğüm her güzellikte payın var, yaratılan her şeyde izin.

Bunu Sen öğrettin. Şükür ki sen öğrettin. Bilgimizi adınla süsledin. Ustaca gizlediler adını kitaplarda daha bilmem nerelerde. Ama öğrendik. Kimse öğretmese de, adını söylemese de kâinat Seni söylüyor. Her şey Seni anlatıyor. Görmemek, duymamak ne mümkün. Senin getirdiğin tüm hakikatlere iman etmek, ne kadar güzel. Bunların bir an bile aksini düşünmek korkunç. Ruhumu bu sonsuz uçurumlara düşmekten kurtar ya Resulallah.

Şefaatinin mahşer gününde, ümmetinden büyük günahları işleyenlerin üzerine olacağını söylemiştin. Ne büyük bir müjdeydi bu. Ben gibi dertliler adına, sevinçliyim. Hatalarım günahlarım çoksa da, senin o engin şefkatinden ve şefaatinden ümitliyim.

Ümid oldun karanlık geceme de yarınlarıma da. Ey rahmet Peygamberim. Senin şefaatini dileniyorum. Ve Rabbime yalvarıyorum:

Dilimiz sürçse de, ayağımız takılıp düşsek de affına sığınıyoruz Ya Rabbi. Pişman olup da bir gün günahlarından dönen kullarını kapısından çevirmeyecek bir Sen varsın Allah’ım. Bu karanlık gecede küçücük bir pencerede yıldızları da seyrettim… Gökyüzü pırıl pırıldı. Yıldızlar sayılamayacak kadar çoktu. Yıldızların ki şahit olan göklerinin şehadet kelimeleriydi. Gökyüzünün çiçekleriydi… Gündüz ağaçların çiçekleriyle, gece de gökyüzünün çiçekleri olan yıldızlarla Sana salatu selam olsun ya Resulallah.

Allah’ım, bu benim belki ilkbaharım, belki de son baharım. Ne olur bu son fırsatı alma elimden. Tövbelerimi kabul et dilimden. Ne gelir ki başka elimden. Şu pişmanlık tövbelerimden başka… Buluğ çağımdan bu güne kadar işlemiş olduğum tüm günahlar, hatalar, kusurlar için, günah defterimde kayıtlı ameller ve işler için Senden af diliyorum. Tövbemin ahı ile yak onları ya Rabbi. İstiğfar ediyorum. Tövbemin kabulünü dileniyorum. Sevgili Habibin hürmetine, Kur’an’da ismi geçen peygamberlerin hürmetine, Kur’an için can verenler hürmetine, Kerbela’da şehit düşen Hz Hüseyin hürmetine affet. Sevdiğin kulların için affet. Rahmetine garket. İstemeseler de nurunu tamamlayacaksın. Ruhumu da nurunla münevver et. Hz Peygamberimin dünyayı şereflendirdiği 20 Nisan için, o kutlu gecenin sabahı için affet. Karalıkların üzerine doğan o canlı güneş için affet. Hiç batmayan, sönmeyen o ebedi canlı güneşimiz için affet.

Ey sevgili Rabbim, sevdir bize sevdiklerini, yerdir bize yerdiklerini. Kalbimi ebediyen aşkınla doldur. Şüphesiz bir ben değilim bu yolun yolcusu. Sana ulaşmak için çabalayan nice diller, nice dualar var. Odalarında sarı ışıkların yandığı evler var. O odalardan yükselen dualar var. Onları da kabul et bu duamın arasında. O kutlu ve mutlu günün adına affet, lütfen dualarımızı kabul et.

Ağaçlardaki çiçekler, güllerin de habercisi. Sultanlar arkadan gelirmiş. Güller ki, baharın sultanıdır. “Baharın salâvatıdır güller.” Şimdi gül mevsimi. Gül ki, kokusunu Senden almış Ya Resulallah. Sahabelerin öyle söylüyorlar: “Biz Medine sokaklarından, Hz Peygamberin geçtiğini kokusundan anlardık. Geçtiği her sokak gül kokardı, onun geçtiği yerleri ardından koklardık.”

Bir gül mevsiminde doğmuştun. Bahar Seni müjdeliyordu. Bahar ki bir zarftı. Zarfın içindeki mektubu güllerdi. Açıldıkça o mektup yaprak yaprak, kokun saçıldı âleme. Dünyamız, o güzel kokunla süslendi, uyandı, açıldı ya Resulallah. Onun içindir ki, Bediüzzaman kırlara doğru çıkarken bir bahar mevsiminde, bir bahçeden yola uzanan güle yaklaşıp bir buse kondurmuştu. Şimdi ben de öyle yapıyorum. Güllere bir buse konduruyorum. Açılan her bir gül adedince salâvatlar gönderiyorum yaprak yaprak. Her bir ağacın çiçekleriyle gönderdiğim salâvatlar gibi kabul et bunu da.

Annemin bahçesindeki yediveren güllerini de unutmadım. Bir gün elimde bir gülle çıkıvermiştim evden. Komşum rahmetli Süleyman amcaya rastlamıştım. Gülü uzatıp “Koklar mısınız?” demiştim. Saçları gibi kalbi de ak pak olan bu mübarek insan uzun uzun elimdeki güle bakmıştı. Gözlerinde iki damla yaş birikmiş, ağzında bir şeyler mırıldanmıştı. Bundan sonra koklamıştı gülü. “Neler mırıldandınız öyle Süleyman amca?” dediğimde, “Evlâdım, gül Hz Peygamberin remzidir. Onu koklamadan önce salâvat getirmek gerektir. Eskiler böyle yapardı.” demişti. O sabah Sana ait bir gerçeği öğrenmek içimi ferahlatmıştı. Senin sevgin insanları ne kadar nazik, ne kadar hassas yapmıştı ya Resulallah. Gül gibi bir ümmetin var. Kokuna bile sevdalı…

Allah’ım yüz yirmi dört bin peygamber göndermişsin, öyle buyuruyor Peygamberimiz. Bunlardan herhangi birinin de ümmeti olabilirdim. Ama beni peygamberlik halkasının en son temsilcisine getirip ümmet eyledin. Sevgiline yoldaş eyledin. Sana şükrümü nasıl ödeyebilirim ki…

Ey ana rahminde bile beni unutmayan Rahim olan Allah’ım. Biliyorsun, Seni layıkıyla sevemiyorum. Sonra da kederler içinde kıvranıyorum. Ne olur Sen sev beni, ne olur…

Seviyorum desem de unutuyorum, gafletlere dalabiliyorum. Ne olur bana yalnızlığımı hissettirme Allah’ım. Yeter şu dünyada çektiğim sahteliklerin her türlüsünden. Sen ki tek gerçeksin ve haksın. Kullarını aldatmayansın. Sözünde duransın. Bana nefsimden de yakınsın. Hiç bir liyakatim olmadığı halde beni kendine bu kadar yakîn ettiğin için Sana sonsuz hamdüsenalar olsun, Habibine ümmet ettiğin için de sonsuz şükürler olsun…

Selim Gündüzalp

Duasız ve sevgisiz olmuyor, yaşanmıyor. Duasız bir hayat, sevgisiz bir hayat, ruhsuz, dipsiz ve karanlık. Yaşanmıyor oralarda. Sevginin, ilginin en kalbî, en ruhî yanıdır dualar. Hani, “gönül gitmeyince ayak da gitmiyor,” derler ya. Hele gönül bir gitmek istesin, hele sevdiklerini bir arasın, hele bir görün nasıl ulaşıyor güller gibi dualar. Mesafelerin kalktığını görürsünüz o zaman. Hayatı hayat eden ve onu gayesine en uygun şekilde büyüten, anlamlı sevgiler ve dualardır hep. Sayısız örnekleri var hayatımızdan ve okuduklarımızdan. Sadece birini arz edeyim.
Bir araştırma yapmışlar bir zamanlar. Aynı bahçeye iki fidan dikmişler. Birisiyle ilgilenmişler; bir bahçıvan her gün gelip sulamış onu. Toprağını bellemiş, dallarını ellemiş, budamış. Arada bir de yapraklarını okşamış, hatta konuşmuş onlarla. Öpmüş filizlerini, yeni sümbüllerini. Diğer fidan da büyümekteymiş yağmurlardan su, rüzgârlardan gıda alarak. İkisi de meyve vermeye başlamışlar aynı baharda. Ne var ki bahçıvanın ilgi gösterdiği ağacın meyveleri hem daha iri, hem daha olgun imiş. Ölçümlerde de besin değeri diğerinden daha yüksek çıkmış. Dahası da var, bu ağaç bahçıvanın geldiği kapıya doğru eğik büyümüş, sevgisiyle. Siz bu iki fidanı bir küveze konulmuş iki bebek olarak da düşünebilirsiniz. Sevginin ne olduğunu o zaman çok daha iyi anlayacaksınız.

Gülümseyen bir dostun yüzünü görmek bile bazen kışı bahara çevirebilir. Ruhumuz bir gün olsun o dost yüzünü görmeden yapamaz. Onun sevgisinden ve ilgisinden mahrum kalamaz. Ne kadar önemlidir bir dostun hayatımızdaki yeri, yokluğunda anlaşılır ancak.

Böyle bir dost insan bütün kâinata karşı sorumludur. Girdiği yere ışık ve hayat götüren insanların sayısını artır Ya Rabbi. Buna güneşin kadar ihtiyacımız var. Zaman zaman soğukluk ve donukluk oluyorsa hayatımızda hep bu gerçek dostların eksikliğindendir.

Sevgimiz sadece insana değil elbette. Oradan tüm varlıklara ve onları Yaratana kadardır. Onun içindir ki Allah’la bağlanıyoruz hayata. Sevgimizin, ilgimizin, ne varsa bizde bize ait olmayan o güzel şeylerin, hepsinin yaratıcısı olan Allah’la bağlanıyoruz hayata. Baki’nin o güzelim mısraı gibi: “Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız.”

İlk ya da son nefes, hepsinde esas olan Allah ile hayata bağlanmak. Kur’an ilk ayetiyle, o gözümün nuru olan besmelesiyle Rahman ve Rahim olan Allah’ımızın adıyla başlar. Hayata, her şeye O’nunla başlatır, O’nunla bağlar bizi. Sevginin, merhametin, şefkatin, acıma duygusunun tek ve yegâne sahibi olan Allah’la başlatır, Rahman ve Rahimle bağlar hayata. Sayfalar yetmez bunu anlatmaya. Kendisi ile bağlar bizi. Adıyla, şanıyla. Bu dünya hanında yok O’ndan başka hiç kimsemiz. Yok kimseciğimiz, halimizi vaziyetimizi bir bilenimiz yok. Halk eden Halık, yarattığı mahlûkları bilmez mi? Dünyadaki yalnızlıklarını görüp cevap vermez mi? İşte Rahman ve Rahim bu bilişin, anahtar kelimeleridir. Onun içindir ki besmeleyi bir dua bir dilek gibi söyleyince her müşkül hallolur. Zorluklar kolaylaşır, perdeler ve engeller kalkar aradan. Rahman ve Rahim olan Allah, ruhumuzu şefkatinin kucağına alır.

Uzaklarda ama çok uzaklarda sevdiğimiz insanlar var. Dilimiz onlar için duaya durduğunda hiç dinmeyen bir hasreti, bir özlemi gideriyormuş gibi hissederiz kendimizi. Görüşmeyeli nice zaman olmuştur. Ama dualarla ve en iyi dileklerle bir nebze olsun azalır acılar, azalır hasret acıları ve aradaki mesafenin giderek anlamsızlaştığını hissederiz. Ahirette ya da dünyada olmuş o kişi, pek fark etmez. Mekân da, zaman da Allah’ın. Dilerse kaldırır, dilerse bitiştirir. Dilerse ruhu kanatlandırır. Dualarımın önündeki her engeli düz eder.

İnsan için, hele de sevdiğim bir insan için dua etmek, inanılmaz ve tarif edilmez bir zevk veriyor. Onunla birlikte oluyorum. Bazen, bu kişinin çok yakınımda olması gerekmiyor. Hiç tanımadığımız, bazen bir resmini gördüğümüz ya da bir sesini duyduğumuz, bir kitapta, bir gazetede veya bir haber kanalında şöylece bir gözümüz ilişmiş o kişi, o her kimse onun için de dua edebiliyorum. Zulmün ve savaşların mağdur ettiği çocuklara, mazlumlara Allah’tan şifa dilerken, ruhen onların yanında buluyorum kendimi. Acılarını anlamak, hiç olmazsa dua yoluyla onlarla buluşmak bile, bir nebze sakinleştiriyor ruhumu. Ulu bir görev bu. İnsan, yeryüzünün halifesi. Attığı en küçük adım, söylediği en değersiz bir söz bile kaydediliyor. Her hareketine dikkat ediliyor. Bu kadar önemli bir varlık. Biliyorum boşa gitmediğini dualarımın. Çünkü bu huzuru en başta içimde ben duyuyorum. Hem başkaları için dua etmenin, kendim için ettiğim dualardan daha da etkili olduğunu hissediyorum bazen. Malum, veren el alan elden üstündür. Gönülden veriyorsa insan, karşılık beklemez. Dua hali budur işte. Kendimiz için istediklerimizi ve daha fazlasını başkaları için isteyebilmenin gücü öylesine büyük bir enerji oluşturuyor ki, insan yeniden yaratılıyor sanki ve ilahi vasıflarla donatılıp kâinatla yeniden tanıştırılıyor gibiyiz. Manzaranın görünmeyen tarafını, eşyanın ruhunu işte bu anlarda daha iyi keşfedip, daha iyi sezebiliyorsunuz.

Siz her şeye dokunabilirsiniz duayla. Ve hiçbir şey sizden uzakta değildir. Daralmanıza, sıkılmanıza gerek yok. Uzaklar yakındır duayla. Kendimizde olanı vermek de bir çeşit dua değil mi? Bu bazen bir tebessüm, bazen iyi bir niyet göstergesi olabiliyor, bazen de bir sevgi sözcüğü. Bazen de bir fakire uzatılan bir dilim ekmek. Bizde olanları elimizde tutmak yerine, başkalarına yönelttiğimizde bize ait ne varsa bize emanet bırakıldığını anlıyoruz. Hatta bize kötülüğü dokunan birinden intikam almak yerine, onu Allah’ın yüce takdirine emanet ederken bile ona rahmet ulaşmasını dilersek, ondan bir kötülüğün kalkmasını da istemiş oluyoruz. Şu kâinata, şu köhne dünyaya bir iyilik de bizden hediye etmiş oluyoruz. Bir duayla ama ne duayla… Hem de en zor bir zamanda karşılıksız olarak. Merak etmeyin, bu zor zamanın iyiliği, gelir sizi içerden kuşatır bir gün ve merhametinizi kamçılar. Zaten, Allah’ın rahmetinin gazabını geçmiş olduğu düşünülürse, insan kendindeki bu affediciliğin ve bağışlayıcılığın yine ilâhî bir kaynağa bağlı olduğunu fark edecektir. O dilemezse dileyemeyiz, O affetmezse affedemeyiz.

Tek başına bir mutluluk, utanılacak şeydir” diyor bir düşünür. Dua bizi hakiki bir insan ediyor. Ve İlahi bir sırrı paylaştırıyor. Hiç tanımadıklarımızla bile sırdaş ediyor bizi. Herkesi, her şeyi dua bağlıyor birbirine. Hiçbir şekilde açıklanamayacak nice gelişmelere şahitlik ediyorsunuz bu sır ortaklığı sayesinde. Nice boyutlarda, nice nice hayırlı şeylerin içinde dolaşıyor dualarınız. Binlerce âlemlerin arasında ve milyarlarca insanların kalplerinin arasındaki perdelerin ne kadar geçirgen olabildiğini görüyorsunuz. Yaratılan her varlığın diğeri ile ne kadar sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu seziyorsunuz. Daha da ötesi her birimizin iç sesinin, vicdanının aynı şeyi söylediğini duyuyoruz. Topyekün kâinatın zikrini ve tesbihini işitir gibi oluyoruz. Duanın yücelttiği ruhlar, Rahman ve Rahim olan Allah’ın o sonsuz şefkatinin, korumasının altında olduğunu fark ediyor.

Duanın hiç bilinmeyen ve görünmeyen yolu, yolculukları vardır. Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği engin yolculuklardır bunlar. Herhangi bir kıtanın, herhangi bir coğrafyanın en gizemli yerlerindeki yolculuklardan daha da gizemlidir bu yolculuk. Bazen dilimizden dökülen duaların, o sırlı kelimelerin göklere doğru yükselişini hayran hayran seyredersiniz. Dualarımız Allah’ın katına yükseldiği anda bizi de en yukarılara doğru taşımış ve yüceltmiştir.

Fazıl Hüsnü Dağlarca; “bir çocuk kadar güzel olur, başını göğe doğru kaldıran” diyor.

Eşyanın hakikatine yaklaşılan anlardır o anlar. Dünyanın, dualar üzerinde durduğunu anlarız işte o zaman. Anlarız ki, Allah’tan başka bizi hayata bağlayacak hiçbir şey yoktur. Hayatımız, duamız kadardır. Hayata, Allah’la bağlanabiliriz sadece. Bir de O’nun öğrettiği dualarla. Dünya, dualar üzerinde duruyor. Allah /c.c.), ne olmuş ve ne olacaksa bilir elbette. Ama insan olan bir insandan beklenen, sadece ve sadece O’na yalvarması, mutlaka ve mutlaka O’ndan istemesidir.

Duanız olmasa, Rabbim size ne kıymet verirdi.” Furkan,77

Bu ayet de, her şeyi anlatmaya yetiyor zaten. Tazarru ve dua, yakarış, boyun büküş, bütün mahlûkatın Rabbinin huzurunda kendini biliş, bütün kâinatın Sultanının huzurunda, kulluğun ruhuna bürünüş duayla. Biz olacak olanları isteyerek, en iyisini talep ederek, hayata kendi irademizi, aklımızı, niyetimizi, kalbimizi de katmış oluyoruz. Kendi seçim ve tercihlerimizin ardındaki ilahi tercih ve iradeyle bütünleşebilmek için duasını ettiğimiz her şeyde O’na muhtaç olduğumuzu görüyoruz ve sadece O’ndan istiyoruz. Ve anlıyoruz ki, Allah istemedikçe biz asla isteyemeyiz.

Bu dünyanın titreşimlerini, zikir ve tesbihlerini en çok birbiri için dua edenler duyuyor olmalılar. Sesli sessiz, harfli harfsiz, tüm yakarışlar O’nun katında O’na ait katmanlardadır. Her şeyin nefes kesip, sustuğu bir sükût anında, sesimizin Yüce Yaratana ulaşması büyülüyor beni. Bu suskunluğumda bile, yalnız O’nun dili değil midir konuşan. Yüce Rabbimizin, bir şeyi oldurması için elbette bizim duamıza ihtiyacı yoktur. Ama dua edebilme nimeti, bana bir kul ve bir yazar olarak, kalemi elime alma imkânını ve iznini veriyor. Akıp giden olayları bomboş gözlerle seyretmeme izin vermiyor. O’nun eserlerini sevmeme, şükran ve övgülerimi her vesile ile iletmeme ve bana sunduğu sonsuz nimetlere karşı en büyük hakkı ve hamdi O’na teslim etmeme imkân sağlıyor.

Allah’ım olacak olanı sadece Senden istiyorum. Bana irademi bu yolda kullanma fırsatı tanıdığın için Sana hamd ediyorum. Bana konuşmayı öğrettin, güzel sözler bellettin küçücük dilime. Anne, baba, kardeş, dost, sevgili yarattın. Öğretmen gönderdin eğittin. Seni, Peygamberimi ve hayatı tanıtan, gösteren her şeye sonsuz teşekkürler ediyorum. Bu nimetleri Senin adına getirdikleri için, sonsuz şükranlarımı sadece Sana sunuyorum. Sen, Sevgiyi yaratan Allah’ımsın. Sevgiye, her şeyden daha layık olan Yaratan’ımsın. Verdiğin bu sevgi nimetini, nasıl istiyorsan o şekilde kullanmama yardımcı ol. Hayat Seninle güzel Allah’ım. Sana bağlanınca, yaklaşınca güzelleşiyor her şey. Senden uzaklaşınca güneşten, ışıktan mahrumum. Rahmetin güçlü bir çekim alanı oluşturuyor. Nerede olursam olayım, sonsuz şefkat ve rahmetinle kuşatıldığımı görüyorum. Hiç kimseyle değil ve başka hiçbir şeyle değil, sadece ve sadece Seninle bağlanıyorum hayata. Hayat ki zaten Senin. Hayatı veren Sensin. Ve onu Sana emanet ediyorum. Güzelleştir Rabbim hayatımı ve ahlâkımı ne olur? Sevgilinin hayatını, hayatıma örnek kıl. O’nu (s.a.v.) önder ve rehber kıl. Aranan tüm örnekler ve güzellikler hep onda. Allah’ım adını, dilimden düşürme hiç.

Dilinde her daim “Allah Allah” zikri olan bir adam varmış. Bu adam bir gün “Allah Allah” demeyi terk etmiş. Bir gece rüyasında Hızır Aleyhisselamı görmüş. Sormuş adama Hızır: “Niye ‘Allah Allah’ demeyi terk ettin?” Adam cevap vermiş; “Yıllarca ‘Allah Allah’ dememe rağmen bir gün olsun Rabbim, bana ‘buyur ey kulum’ demedi ki.” Hızır, acıyarak bakmış adamın yüzüne ve demiş ki:
“Be adam, Allah’ın sana ‘Allah Allah’ diye söyletmesi zaten ‘Buyur ey kulum’ demesiydi.”

Bu öyküdeki adam gibi, senin sonsuz rahmetine rağmen senden uzak kalmaktan sana sığınıyorum. Ey nefsim durma, sen de koş Allah la bağlan hayata. Duamın özü bu. Sevgililer gününüz kutlu olsun. Allah’la bağlanan hayatınız hiç kopmasın. Onunla ve dualarınızla güzelleşsin.

Selim Gündüzalp

Bazı şarkılar vardır, söylenir geçer. Şarkılar vardır, ruhunuzda iz bırakır. “Yıldızlı semâlardaki haşmet, ne güzel şey,” diye başlayan bu şarkı da böyledir. Yıllardır dilimden düşmeyen bir gökyüzü serenatıdır. Hele son satırı: “Yıldızların altında ibadet, ne güzel şey,” her ruhun hasretidir, özlemidir. Yıldızlar çok uzaklarda değiller. Bakışlarımız, gözlerimiz başka yerdeler. Bir defacık olsun, ibret dolu bir nazarla gökyüzüne baksak; Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid’e dediği gibi:
“İnsan gökyüzüne, yıldızlara şöyle bir bakar da, hiç kederi kalır mı?”

Biz de diyeceğiz. Çünkü bu sözün kaynağı asr-ı saadete dayanıyor.

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:

Herhangi bir iş Sevgili Peygamberimizi kederlendirdiği zaman, başını gökyüzüne doğru çevirir, şöyle derdi: “Sübhanallahil âzim”. (Her türlü kusurdan ve noksandan uzak olan büyük Allah’ım, Seni takdis ederim)

Açılan pencereden biz de baktık işte… Bir kederimiz, bir derdimiz kalmadı… Ah, hep bakabilsek yıldızlara. Yıldızlar gökyüzünün çiçekleridirler. Çiçekler koklanmak ister. Aklımızla koklayalım, ruhumuzla yakalayalım yıldızları. Hele Mayıs’ta, bu mevsimde. Gökyüzünde pırıl pırıl açan o çiçekleri. Bir küçük şartı var ama bunun. Önce, yeryüzü çiçeklerini görebilmek… Dünya üzerindeki çiçekleri göremeyen, çiçeklerle donanmış ağaçları fark etmeyen, gökyüzündeki çiçekleri de göremiyor. Allah’ım; dünyamı çiçeksiz ve semâmı yıldızsız bırakma. Çiçekleri, gözlerime yakın eden Rabbim. Gökyüzünün çiçeklerini de okumayı nasip et. Başını göğe çevirmiş, gözünü yıldızlara dikmiş bakan bir insan, gökyüzüne bakmayan bir şehir dolusu insandan daha büyüktür. Bu yollar, kılavuzsuz geçilmiyor. Bu âyetler, bu işaretler, Kur’an’sız anlaşılmıyor. Yükümüz hafifken, fırsat eldeyken kaçırmayalım bu anı. Önce yeryüzüne, sonra gökyüzüne çevirelim nazarlarımızı. Yarın daha ağır yükler taşıyacağız bu yollarda. Hayat engebelerle dolu. Gecemiz kararmadan, yıldızlar henüz pırıl pırıl aydınlatırken ortalığı bir pencereden seyredelim onları. Çocukken seyrettiğimiz gibi. Çiçekler konuşmak ister bizimle. Yıldızlar da öyle. Yıldızlara bakmak, onlarla konuşmak demektir. Yıldızların altında ibadet ne güzel şeydir. Tefekkür ibadettir, düşünmek farzdır. Ne ararsak bulacağımız her şey, var onlarda. Sonsuz mutluluğa götüren yol sahte bilgenin Ferrari’yi satmasından geçmiyor. Hayatı, hayatı veren adına yaşamaktan geçiyor. Bu yollarda tek başına yürünmüyor, kılavuzsuz gidilmiyor. Işık ışık elçiler gönderen Allah’ım, Sevgilinin eliyle bütün insanlığa gönderdiğin kitabının âyetlerinde, neler neler demiyorsun ki:

“Akıp giden, bir kaybolup bir etrafı aydınlatan yıldızlara yemin olsun.

Kararmaya yüz tuttuğunda geceye de yemin olsun.” diyorsun.

Yemin ki, mühimdir. Yemin eden, bizi Yaratan ise, bu daha da önemlidir. Anladım Allah’ım, yıldızların üzerine ettiğin yeminde kaybettiğimiz cennetine bir davet gizlidir. Tutunacağımız bir daldır yıldızlar. Ama ille de çiçekler. Hele sarı, beyaz çiçekler. Baharda yeryüzünün ilk çiçek açan kızılcıklarını, erik ağaçlarını görmemek olmuyor. Sonra semâ sayfasını açıyorsun okuyalım diye gözlerimize. Yıldızlar gökyüzünün çiçekleridir. Çiçek açmış her bir ağaç gibi yıldızlar da güzel yazılmış bir şiirdir Yaradanının adına. Binler gözlerle bakar ve baktırırlar Yaradanımızın o acip sanatına. Bahar bayramında olan biteni görelim diye, resmi geçit eder çiçekler ve yıldızlar gözlerimizin önünden birer birer.

Kâinat kitabının renkli sayfalarına bakmak gerek. Karanlık bir nokta yok orada gönül erbabı için. Allah; mektubunu yıldızlarla, çiçeklerle sunmuş okuyabilene. Âyet âyet nur hokkasıyla yazmış. Her şeyde O’na açılan pencereler var. Pencerem küçük olsa ne yazar. Kalbim yanında olsun, gözlerim göklerde olsun, çiçeklerde olsun yeter. Bana dünyada küçücük bir bahçeyi veren Allah, cenneti niye vermesin ki? Cennet gözlerimizin önünde duruyor. Yıldızlarda ve çiçeklerde.

Cennet de bir çiçektir, yeryüzü de bir çiçektir, bahar da bir çiçektir, semâ da bir çiçektir. Yıldızlar, o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir. Eğer bir çiçekte, Allah’ımızın güzel isimlerini tek tek okuyamıyorsak, açıkça göremiyorsak, başımızı kaldırıp yıldızlarına bakalım, bahara dikkat edelim, cenneti görelim. Rahmet çiçekleridir onlar. Allah ki, Rahman’dır. Merhameti ile sarmış sarmalaşmıştır dört bir yanımızı. Bırakmıyor karanlıkta dünyamızı. Işıktan âyetlerle nurlar serpiyor, bir defacık olsun başımızı çevirip de bakalım diye. Gökyüzünün çiçekleridir yıldızlar. Hangi derdin, hangi kederin içerisinde olursak olalım değmiyor buna dünya. Güneşi gözden kaçırdım diye ağlayanlar, sonunda yıldızları da göremiyorlar.

Allah’ım gün doğarken seyrettirdiğin o muhteşem manzarayı, bütün haşmetiyle semâdaki çiçeklerinle de seyrettirdiğin için Sana şükrediyorum. Çiçeğin güzel, baharın güzel, güneşin güzel, ayın güzel, yıldızın güzel. Çünkü Sen güzelsin. Sen güzellerin en güzelisin. Bize, âyet âyet Kur’an’la gönderdiğin o ulvî mektubunun sadece bir kelimesinde bir kitap okudum. Ve nelerden, ne nimetlerden mahrum kaldığımı anladım. Gıdasızmış nicedir kalbim ve aklım. Sen, benden öylesine bir nazar değil, anı yakalamış bir bakış istiyordun. An içinde anı yakalamamı istiyordun bir kerecik de olsa yıldızlarına bakmakla. Bir defacık da olsa yıldızlarına bakabilsek Hz Peygamberin bir gece niye ağladığını daha da iyi anlayacaktık.

Soruyor yanına gelen sahabe; pırıl pırıl bir gecede ağlayan Allah Resulünün bu durumunu görünce. Peygamberimiz:

“Ben, ‘Yerler ve göklerde Allah’ın nice âyetleri var ama, insanlar dönüp de bakmazlar.’ âyetini okuyup da ağlamayayım mı. Yazıklar olsun,” diyor, “bu âyeti okuyup da gökyüzüne bakmayanlara ve düşünmeyenlere…” Gökyüzünün yıldızlarıdır çiçekler. Çiçekler, bize ders veren o sevgili Peygambere salâvat getirirler, dua ederler. Bizden de salâtuselâm göndermemizi isterler; yıldız yıldız, çiçek çiçek.

“Şimdi çevir gözünü bir bak bakalım göklere, bir kusur görecek misin?” diyen âyetlerini daha iyi anlıyorum. Peşimi bırakmıyor ki âyetler. “Çevir bir daha bak. Bir daha bak. Bir yarık, bir çatlak, asla bir kusur göremezsin” diyor. Oku beni âyet âyet diyor kâinat denilen kitabın. Kitabımı, Kur’an’ımı okuduğun kadar başını kaldır da o kitabımın içinde geçen âyetleri gökyüzünde de oku, diyor. Okumayı öğrendik, bakmayı unuttuk. Oldu mu hiç? Olur mu böyle okumak? Okumak ki, en yüce kelimesiydi o yüce kitabın ama O’nun adıyla okumaktı önemli olan her şeyi. Yeniden okula döndük, çocuk olduk bir gecede sanki. En büyük Peygamberin, en büyük öğretmenin izinde, Senin adınla başladık tekrar okumaya, Resulüne salâtuselâm gönderdik âyet âyet, yıldız yıldız, çiçek çiçek karanlık bir gecede. Korku yok artık ölümden, zelzeleden, kederden, hastalıktan, sıkıntıdan. Bir küçücük evi, bir minnacık penceresi bile olmayana Allah kâinat evinden, gökyüzü penceresinden, en büyük mutluluğu tattırıyor ibret alan gözlere. Şimdi evimizin balkon kapısı, daha anlamlı bir çıkışın işaretini bekliyor adımlarımızdan. Penceremiz adam gibi bir göz bekliyor gökyüzüne bakacak, yıldızlara kement atacak. Yıldızlar kendilerini okuyacak bir mektubun sahibini arıyorlar. Gökyüzünün çiçekleridir yıldızlar. Gündüz, çiçekleri okuyamayanlara son bir fırsattır geceler. “Kararan geceye yemin olsun” diyor âyetin devamında. Gecenin aydınlattığı yıldızları görmeyenlere bir fırsat daha sunuyor mülkün Sahibi.

Allah’ım bizi bu ıssız yollarda kılavuzsuz, öndersiz, Peygambersiz, öğretmensiz bırakma. Boş, bomboş gözlerle göklerine bakmak istemiyorum, kalbimi adınla güçlendir. Gökyüzünün çiçekleri olan ışıl ışıl yıldızlarına bakamayıp da televizyon ekranındaki sahte yıldızların yaldızlarına kanmak, aldanmak istemiyorum. Biliyorum kaybımın büyük olacağını. Nefsim kudretinin elinde olan Allah’ım, Sana ait olan kalbimi şeytanıma bırakma, izin ver Sana ve sanatına hayran sırılsıklam bir bakışla cennetini seyredeyim göklerinde. Ve o güzel şarkının son mısrasını ruhumla söyleyeyim Senin için. “Senin aşıkın olmak ne saadetmiş,” diye söyleyebileyim. “Yıldızların altında ibadet ne güzel şeymiş,” diyebileyim Allah’ım. Ne olur bir sarı çiçekte göremediğim güzellikleri bu karanlık gecenin bari beyaz çiçeklerinde seyrettir. Baharı içimde yaşayayım. Cenneti kalbimde duyayım. Bir ancık, bir zamancık, hiç olmazsa bir defacık, vakit geçti artık. Kaçırttırma bu fırsatı bana. Yoluma çıkan engelleri, Sen bertaraf et Allah’ım.

Senden istemeyen, Senden dilemeyen yarattıklarından dilenir. Ben, sadece Senin kapının dilencisiyim. Bu izzet, bu şeref de bana yeter, bana yetişir.

“Sen olmasaydın, sen olmasaydın Habibim gökleri yaratmazdım.” sözünün sırrını ve manasını yıldızlı bir gecede daha iyi anladım. Bize bu sırrı ders veren Resulüne selam olsun. O’nsuz hayat düşünemiyorum. Karanlık kalırdı her şey, ışıksız ve yıldızsız kalırdı Allah’ım.

Öyle içi boş sözler duyuyoruz, öylesine bomboş diziler seyrediyoruz ve kitaplar okuyoruz ki Seni düşünmenin yarattığı serinlikten uzaklaştırıyor bunlar bizi. Soruları da yok ki, sorsunlar. Gidecekleri yerleri de yok ki, sığınsınlar. Senin varlığından şüphe ettirerek, yokluğunu düşündürmeye çalışıyorlar insana. Yarım ağızla ‘Allah kurtarsın’ derken bile Senin insanları hiç ama hiç terketmediğini bilemiyorlar. Allah’ım, işte biz buyuz. İnsanız, aldanıyoruz, zamanla her şeye de alışıyoruz. Aşka da, ahenge de, rezilliğe de, güzelliğe de. Önümüz karanlık bir orman, içine gömülüp çıkamamak da var oradan. Vicdan azaplarına boğulmadan ve ardından yıldızlarınla uzattığın barış dalına tutunmak istiyorum. Ben gibi yananları, Senden af dileyenleri, nice şefkatli kalpleri, nurdan duaların yükseldiği evleri, sarı ışıkların yandığı odaları ve o odalardan yükselen duaları kabul et. Bizi yâd ellere bırakma Rabbim. Düştüğümüzde Sen tut, Sen kaldır, Sen baktır Allah’ım. Ey hidayet nurunun kaynağı. Şahların şahı. Kapıcısı melekler olan kâinatın Padişahı. Çiçekler, rahmetinin yansıyan tebessümleridir. Bize olan sevginin dili, çiçeklerindir.

Bülbüller bile bu mevsimde, üstelik gecenin karanlığında bu ahengin farkında olsun da, bülbülün ne dediğini anlayan ben, yıldızlarına, çiçeklerine bakıp da, rahmetini görmeyeyim mi? Samanyolu’nun bir dalcığına tutunup da Senin adını anmayayım mı? Olur mu? Hiç bana yakışır mı?

Baharın gülleri bir mevsimlik çiçeklerin, yıldızlar ise yaz kış hiç solmayan mevsimsiz çiçeklerindir Senin.

Yıldızların altında ibadet, ne güzel şeymiş Allah’ım, ibadetimizi kabul et. Yıldızlar, şahit olan göklerin şehadet kelimeleridir. Son Resulünün elçiliğinin şahididir onlar. Peygamberim olmasaydı kâinat yoktu, çiçek yoktu, yıldız yoktu, hiçbir şey olmayacaktı Allah’ım. Minnet Sana, şükran Sana, sevgilerin en yücesi Senin için. Salâtuselâm Habibine olsun. Yıldızlarına eş, bir gözyaşı düşse pırıl pırıl bir inci damlası olup, bir yıldız yap onu Allah’ım. Hiç sönmeyen bir yıldız olsun, bu incicik. Bir damlacık gözyaşım. Kâinat ve gökler durdukça, âyetlerini söylesin. Sevgiline salâtuselâm getiren Cennetin gözü olsun, gökyüzünün en canlı bir sözü, bir incisi olsun semâda.

Ruhumun hiç bitmeyen acılarını dindiren sadece ve sadece Senin varlığın, Senin yolun. Senin yolun ki, yolların en güzeli. Kur’an’ımı, âyet âyet bana inmiş gibi okudum ilk defa bu gece. Çiçek çiçek açtı içimde. Rahman olduğunu görünce, beni sevdiğini, sevdiğin için her şeyi yarattığını öğrenince. Ben bazen ne kadar uzaklardayım, gökyüzü bu kadar yakınken. Bir çiçeği eğilip koklamaktan bile zahmetsizmiş, yakınmış yıldızlar; gözümle dokunup, kalbimle koklayınca. Gafletimi bağışla. İnsafsız nefsimin oyunlarından sıyrılıp huzuruna geç de olsa gelişimi bağışla Allah’ım. Bir tek kişi değilim bu gece de. Yüreğim bütün yüreklerin çekim merkezi gibi. Duam, bütün ruhların duası gibi bu gece. Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken, Senin aşıkın olmak ne saadet. Bir bitmeyecek aşkı muhabbet ne güzel şeymiş Allah’ım. Yıldızlarının altında ibadet ne güzelmiş.

Yüzümü serinleten bir rüzgâr ile, yönü nereye giderse gitsin Peygamberimize bir selâm gönderiyorum kabul et ya Rab. Yaşadığımı itiraf ediyorum bu gece. Yıldızların altında yeniden doğduğumu itiraf ediyorum. Bunu içten bir sevinçle söylerken, sonsuz bir mutluluk duyuyorum kabul et Allah’ım. Önce çiçek açan yeryüzünü seyretmeyi, sonra yıldız yıldız gökyüzüne bakmayı bana öğreten Peygamberime sonsuz salâtuselâm olsun diyorum. Sevgimi, duamı bu küçücük yazının içinde takdime cesaret edebiliyorsam da lütfen kabul et. Allah’ım şarkılar Seni söylediğinin farkında değiller. Farkında olmayanlar adına da bu duamı onlarla beraber benden kabul et.

Dört yanımız kötü davetçilerle dolu. Her yere, her şeye çağırıyorlar bizi. Kimi haydi eğlenmeye diyor, kimi haydi zengin olmaya. Ama Peygamberimden başka, hiç kimse çağırmıyor âyetlerinden başka göklerine bakmaya ve kederimi atmaya. Ah ki ah, eyvah ki eyvah. Neler kaybediyoruz neler, geçip giden bir anda, bir günde, bir gecede.

Sema bize seslenir;

Kalma, gel, işkencede!

Ruhumuz ebedidir;

Bunu duy, tek hecede!

Ömür ki, bir kurak çöl,

Onu tek bir güne böl;

Şebnem gibi doğ ve öl,

Yıldızlı bir gecede!..

Bu gecede ölmek yok, yeniden dirilmek ve doğmak var değil mi Allah’ım. Hayatımızın tüm günlerinin pişmanlıkları için af diliyorum Senden bu yazıyı okuyanlarla beraber. İlhamını, duasını gölgem gibi ruhuma gönderenlerle beraber. Bu gece yeniden doğmak istiyoruz. Yeryüzü kadar temiz bir sayfa açmak istiyoruz hayatımıza. Bize son bir fırsat ver Allah’ım. Yeniden doğalım, yeniden başlayalım hayatımıza. Kaldığımız yerden değil Senin istediğin şekilde ve Senin istediğin yerden. Âyetlerin ışık ışık yol göstersin. Yıldızlarına çıkalım, cennetlerine varalım. Ruhumla beraber yücelen secdeler olsun Sana. Bize bu ibadeti ders veren Resulüne de tekrar tekrar milyarlar defa salâtuselâm olsun.

Çiçeklerine merhaba, yıldızlarına merhaba, geceye merhaba, gündüze merhaba, yarattığın her şeye merhaba. Allah’ım gönderdiğin mektubunu açtım, okudum, gözyaşıyla mühürledim. Şimdi aklım, kalbim ve imanım ne varsa hepsi Sana emanet. Dilimde bir duacık var, kabul et Allah’ım. Yıldızlarının altındaki ibadetleri kabul et bu gece. Yıldızlarının altında ibadet ne güzel şeymiş, bildim bu gece.

Selim Gündüzalp

Delikli kalburda su durmaz… Hayatımız delikli bir kalbur, bir süzgeç gibi… Süzüp de geçmeliyiz. Güzel şeyler kalmalı geride, elimizde… Tozundan, tortusundan arındırmalı hayatı, saflaştırmalı. Kolay mı bu? Elbette değil. Ama niçin buradayız, niçin yaşıyoruz? Başka çıkar yol ya da başka çare var mı? “Ya çaresizsiniz, ya çare sizsiniz.”

Önümüze sunulan nimetlerden sadece burası için değil, öterlerde de istifade edecek yolları aramalı, bulmalıyız. Hayat bir defa… Elden gitti mi telafisi yok… Hayatı hayat eden, nimeti nimet eden de bu değil mi? Öldükten sonra beden burada kalıyor. Bedenin faydalandığı her şey de burada kalıyor. Ama ruhumuz ebedî. Onun tattığı zevkler, aldığı hazlar, lezzetler ebedî. Dünyada sahip olduğu nimetlerin kadrini kıymetini bilmeli insan. Sadece bedenini değil, ruhunu da beslemeli. Ruhun gıdası ise, o nimetlerin arkasında, Yüce Yaratanın isimlerini, onları niçin yarattığının hikmetini görmesi, düşünmesi. Bizi diğer canlılardan ayıran da; bu yanımız, bu özelliğimiz değil mi zaten. Yediğimiz bir üzümün eğer bağını sormayacaksak, haram mı helal mi diye sorgulamayacaksak, önümüze koyanın kim olduğunu düşünmeyeceksek, diğer varlıklardan farkımız nedir ki?

Yemek yutmak değil, ağzı olup tatmak değil iş. Rahman namına almak, O’nun adıyla başlamak her nimete. O’nun namına vermek, sonunda da her şey için şükran dolu bir kalple Rabbine şükretmek yakışıyor insana. Görevi bu. Bu hayatın değeri hayatın kendisinden değil, hayatı hayat eden kıymet, O’nu verenden geliyor.

Dalgalar sahile vurup; “ben de varım” derler. Deniz; “haddini bil, sesin bendendir” der. Hayatı, hayatı verenden, hayatı yaratandan ayrı düşünemeyiz. O’ndan uzak bir hayat boşluğa, uçuruma bakan gözlerdir. Düşer de düşer en sefil noktaya kadar. Bu düşüşümüze sevinen sadece şeytandır. Her türlü ayartmalarına karşı yine bizi onun şerrinden kurtaracak olan Rahman’dır, Allah’tır. Hepimiz, herkes hayattan bir şeyler bekliyoruz. Ama hayatı veren bizden bu hayat için ne bekliyor, ne istiyor ya da ölümün hayattan beklediği ne? Bu sorulara cevap bulmalıyız. Niçin buradayız ki? Niçin yaşıyoruz, neden hayattayız? Bu soruları sormalıyız. Sormakla kalmamalı cevaplarını da aramalıyız. Kapımızı çalan her zevke, her lezzete parolayı, yani helal midir haram mıdır diye sormadan açmamalıyız. Sonradan başımıza ne işler açacağını bilmediğimiz davetsiz misafirleri içeriye almamalıyız. Ruhumuzu azaba sokmamalıyız.

Hz. Peygamber “Elinde fazladan bir kap yemeği yarına artan zengindir” diyor. Fakirlik ve zenginlik kavramına apayrı bir bakış açısı sunuyor.

Evet, en fakir insanın bile yüzlerce nimetin içinde yüzdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Sahip olduğumuz nimetleri saymaya kalksak saatler sürer. Nimetler kimin, gönderen kim? Bu nimetleri gerçekten nimet eden ne? Evet, nimeti nimet eden, onu kıymetlendiren o nimetin sahibi, Münim-i Hakiki olan Allah, vicdanımızın en ince yerlerine dokunduruyor, hissettiriyor hep: “Bu nimetlerin hiçbirini sen yapamazsın, sen yaratamazsın. Hava, toprak, su benim, güneş de benim. Gördüğün, baktığın, tattığın her nimet hep benim. Takdirini, şükrünü bekliyorum” diye sesleniyor içimizden.

Vicdanın kulağı açıksa duyar bu sesi. Bazen oluyor duymuyoruz. Gaflete dalıyoruz. Sonra sahipsizmiş gibi zannedip Allah’ın nimetlerini üst üste yığıp koyuyoruz bir kenara. Sahibi olmakla övünüyoruz. Sonra da ölüp gidiyoruz bu dünyadan, herkesin ölüp gittiği gibi. Mülk O’nun, dünya O’nun, nimetler O’nun. Ölen hiçkimse hiçbir şey götüremiyor ki buradan. Üzerimizde götürdüğümüz tek şey bir kefen. O da toprakta çürüyor zaten. Sadece yaptıklarımız yanımıza kâr kalıyor, ruhumuza arkadaş oluyor. Güzel ya da çirkin işler… Her ne ise işte onlar peşimizden geliyor, onlar bizi takip ediyor.

Allah bize bu dünyayı oyalanalım diye yaratmamış. Dünyadan maksat bu dünyanın ötesi, hayattan gaye bu hayatın ötesi, nimetten gaye, tattan, lezzetten gaye onu vereni yaratanı hatırlamak. O’nu bilmek, hakkıyla o nimetin Sahibine şükredebilmek. Biz burada Rahman’ın misafiriyiz. Nasibin bir ya da bin lokma farketmez. Öyle diyor Hz. Peygamber “İnsanoğlu benim benim der durur. Bu dünyada yediğinden, içtiğinden, giydiğinden başka ne onundur?” Burada kalıp götüremedikten sonra hangi nimet bizim olabilir ki? Burada kalan, ötede ise hesabı verilen nimet, ne kötü bir nimet…

Hz Peygamber: “Ölenin ardından melekler ‘ne getirdi’ der, geride kalan mirasçıları ise ‘ne bıraktı’ der,” diyor. İyisi mi sen, Bediüzzaman’ın dediği gibi; “Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, bu fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme!”

Sonsuza odaklanmış, ebediyeti, cenneti isteyen bir kalbin ihtiyacını, bu dünya ebediyen tatmin etmeyecektir, edemez de. Dünyanın tabiatında bu yönümüzü tatmin edecek bir özellik yok. Ötelerin ötesi sırat bineği, kabir nuru ve azığı, ne varsa korkulu hallere kalkan olacak işler hepsi buradan götürülecek, burada kazanılacak. Hayatın özünü, ruhunu yakalamak, gamın kederin üstesinden gelecek tek çare bu. Midemiz doysa da gözümüz doymuyor. Böyle iştahlı bir nefse sahibiz işte. Onun için bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir diyor. Derd keder bu işte.

Ey nurların nuru olan Allah’ım. Ey bu yerlerin Hâkimi. Senin bahtına düştüm, Sana dehalet ediyorum, Senin rızanı istiyorum. Sahteliklerin, aldanışların kapılarına uğratma yolumu. Aldatanların izinden yürütme ayağımı, tozlatma yüreğimi. Bu yol tehlikeli, bu yolun çıkışı yok. Adınla, isminle yolunda yürüt. Ömrümü bu yolda büyüt, bu yolda çürüt.

Allah’ım, kalbim işte o zaman rahatlıyor, bu duayı ettiğimde içim huzur buluyor. Sana gerçekten kul olduğum an, içim içime sığmıyor. Yunus’un dediği gibi:

“Al gider benden benliği Doldur içime Senliği”

O zaman işte Senin mülkün olan dünya benim mülküm gibi oluyor Allah’ım. O zaman işte gamım, kederim kalmıyor. Bütün dünya benim olsa bile gam ve keder vermiyor. Mülkü Senin bilmek, sahibine teslim etmek, haddimi bilmek yakışıyor bana, yakışıyor nefsime. Mülk Senindir Allah’ım. Hüküm Senindir, ferman Senindir. Benim bu dünyadan istifadem Senin lûtfettiğin, ikram ettiğin kadardır. Aldığım nefes belli, midemdeki yer belli. Ne yiyebilir, ne alabilirim ki oraya? Sonsuz nimetlerinden ne kadarını koyabilirim ki içime?

“Ya Rab! Şu Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselamın bereketi hürmetine bizlere ihsan etmiş olduğun maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan eyle.”

Evet, insan aldanıyor. Günahlar zehirli bir bala benziyor. Tatlı ama içine zehir katılmış. Cazibesi yok değil. Balın lezzeti damakta hissedilse de içindeki zehrinin acısından midemiz kıvranıyor sonunda. Sıkıntı bu işte, keder bu, dert bu. Allah’ım, Senin dünyanda Senin iznin ile yaşamayı, tatmayı, tatlanmayı nasip et. Haram yiyenin karnı doymaz ki Allah’ım. Hırsızın şükrü olur mu, çalan adam şükretmez ki. Senin nimetlerini Senden izinsiz yiyenin durumu bundan pek farklı mı sanki?

Helalin kırıntısı bile haramın sofralar dolusu lokmasından lezzetlidir, güzeldir.

Dil Senin, damak Senin, akıl Senin, mide Senin, şuur Senin, her şey Senin, Senin Allah’ım. Bu dünyada imtihanımız bu. Bu duygular da Senin. Bu duygularla Senin olan nimetleri Senin adın ile anıp, bismillah deyip başlamayı, Senin gönderdiğini düşünüp, şükredip, Senden bilip, hamd etmeyi nasip et.

Gaflette geçmiş günlerimi, helal haram bilmeden yediklerimi affet. Şükürle, besmele ile başlayıp, şükürle yediğimiz nimetler için sonsuza kadar Elhamdülillah.

Bütün güzellikleri hiç yoktan önüme seren, sermekle kalmayıp zenginliğini, cömertliğini gösteren, neden hoşlandığımı bilen, her bir nimetin en ince ayarını gören, gözeten, sesleri, renkleri, her şeyi benim için bana göre düzenleyen Allah’ım. Senin huzurunda, Senin dünyana, Senden habersiz el uzatmamdaki kusurumdan, cehlimden, hicabımdan Sana sığınıyorum. Bu büyük hatamın telafisi için kendim ve tüm insanlar adına Senden af dileniyorum. Hata bizden, af Senden. Senin affın her zaman geçerli. Biliyorum bütün dünya benim olsa, öte dünya benim olmayınca gamım kederim geçmeyecek, biliyorum. Bile bile aldanıyorum, bile bile kapılıyorum. Tek şansım var biricik sığınağım var. O da Sensin, Rahmansın, Rabbimsin. Sonsuz af ve merhamet sahibisin. Ben kendime Senin kadar merhametli değilim, hiç kimseye karşı da değilim. Hiç kimse Senin kadar yarattıklarına merhametli olamaz. Çünkü Sen erhamürrahiminsin.

Selim Gündüzalp

—–

İlâhi!

Hamdini sözüme sertac ettim,

Zikrini kalbime mi’rac ettim,

Kitabını kendime minhac (yol) ettim.

Ben yoktum var ettin,

Varlığından haberdar ettin,

Aşkınla gönlümü bi-karar ettin.

İnayetine sığındım, kapına geldim.

Hidayetine sığındım, lütfuna geldim.

Kulluk edemedim, affına geldim.

Şaşırtma beni, doğruyu söylet,

Neş’eni duyur, hakikatı öğret.

Sen duyurmazsan ben duyamam,

Sen söyletmezsen ben söyleyemem,

Sen sevdirmezsen ben sevemem.

Sevdir bize hep sevdiklerini.

Yerdir bize hep yerdiklerini.

Yar et bize erdirdiklerini.

Sevdin Habibini, kâinata sevdirdin,

Sevdin de hıl-at’i risaleti giydirdin.

Makam-ı İbrahim’den

Makam-ı Mahmud’a erdirdin,

Server-i asfiye kıldın,

Hatem-i Enbiya kıldın.

Muhammed Mustafa kıldın.

Salat-ü selam, tahiyyat ü ikram,

Her türlü ihtiram O’na,

Onun aline, ahbabına, ailesine,

Ashabına ve etbaına Ya Rab!

Elmalılı M. Hamdi Yazır

Ümidimiz sizde. Götüreceğiniz selâmda, sözde. Daha iner inmez uçaktan, birden Medine’nin o sımsıcak ama uhrevi havası yüzünüzü yalayacak, ruhunuzu okşayacak. Bir ömür boyu çektiğiniz hasret artık bitecek.

Ne mutlu size ey kutlu yolcular. Kalbim yanınızda. Selamım sizinle. Kalbinize aniden doğan o ilk ilhamla beraber Sevgilinin huzuruna vardığınızda lütfen iletin selamımızı. En Sevgiliye, Sevgilinin Sevgilisine iletin. Lütfen halimizi arz edin. Dilim diliniz olsun, duam dualarınız. Duygularım duygularınızın içinde akıp gitsin. Kalın, öylece kalın, hiç kımıldamayın. Unutmayın sakın, ne demişti Sevgilimiz (s.a.v.): “Beni kabrimde kim ziyaret ederse sağlığımda ve hayatımda etmiş gibidir.” Bu mübarek sözü hatırlayın. Benim de selamımı iletin sevgili Nebiye ne olur.

Sayısız saplantılar, sıkıntılar ortasında belki de çatlamak derecesine gelen onca derdin kederin içinde kalbinizin nasıl da yıkanıp arındığını hayretle, ibretle seyredeceksiniz. Görüp yaşadıklarınıza tek tek şükredeceksiniz. Huzur budur… Her şey manasını burada bulur. Bu zevkten kendinizi hiç alamayacaksınız. “Bundan önce hayat var mıydı? Yoksa ben yeniden mi yaratıldım?” diyeceksiniz.

Tekbir sesleriyle uğurlanırken daha evinizin eşiğinde, kapısında dualarla arkanızdan el sallanırken, ılık ılık gözyaşları yollarınıza seller sular gibi akıtılırken ruhumu da gönderiyorum sizinle. Ne yer ne de bilet istemez. Hafızanızın bir köşesi bana yeter. Selamımı gönderiyorum sizinle. O pek geniş ve merhametli kalbinizin içinde bütün müminlerin dualarının da olduğunu bilerek ve kendime de bir selâmlık yer bularak gönderiyorum binbir ümitle… Güzel başlayan güzel biter. İşte bu yolculuk da güzel başladı. İnşaallah öyle de gider.

Hiç uyanmak istemeyeceğiniz bir rüyanın eşiğindesiniz. Günlerce sürecek bu. Daha gitmeden nasıl ki günler öncesinden başladıysa, geldikten sonra da sürecek bu tatlı ama gerçek rüya. Rahat döşekler aramayacaksınız. Az şeyle mutluluğu tadacaksınız. Birçok faydasız ve lüzumsuz yükün ağırlığından kurtulacaksınız. Sadece ve sadece tek bir cümlenin tekrarından ve terennümünden zevk alacak dilleriniz:“Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnnel hamde, venni’mete, leke velmülk lâ şerike lek…”

Kalpten gelen bir aşkla dolu dolu söyleyeceğiniz bu cümleler seyahatiniz gibi niyetinizi ve ibadetinizi de anlamlı kılacak. Rüyalarınız bile değişecek, güllerle süslenecek. Ruhunuz özlediği kokusuna, cennetine, özgürlüğüne kavuşacak. Her anınız, her davranışınız bir zafer işareti olacak. Her adımınız, cennetin bağ ve bahçelerinde güvenle atılmış bir adım olacak. Kim bilir hangi sahabe tutacak elinizden, yolunuzu aydınlatacak. Belki de Peygamberimizin torunları Hz. Hasan ya da Hüseyin, belki de babaları Hz. Ali, belki de anneleri Hz. Fatıma, belki de anneanneleri Hz. Hatice. Kim bilir, kim bilebilir ki Allah’tan başka. Uhud’dan geçerken şehitlerin kılıç seslerinin şakırtılarını duyacaksınız. Musab bin Umeyr’in, şehitlerin efendisi Hz. Hamza’nın kokusunu alacaksınız, kim bilir. Sevgili Nebinin etrafında el pençe duran, her şeyinden vazgeçen belki de Hz. Nesibe’yi yaşayacaksınız. Orada yaşanacak çok şey var. Hiçbir şey de imkânsız değil. Yağmursuz bir günde gözyaşlarınız o topraklara inci taneleri gibi düşecek. Ve sonra niçin bu topraklara az yağmurun yağdığını daha iyi anlayacaksınız. Bu kadar gözyaşının yağmur olup aktığı, rahmet olup yağdığı bir beldede yağmur bile hürmeten, saygıdan geride kalıyor. Yer açıyor mübarek gözyaşlarımıza, ‘buyurun’ diyor. Siz cehennemin ateşini bile söndürecek kutsiyettesiniz diyor.

Evet, onlar nasıl yaşadılarsa öyle öldüler. O topraklardasınız şimdi. Kalbiniz tekrar dirilecek inşAllah. Hacer-ül esved’in hemen yanında bir kapı var, Kabe ya da hacet ve dua kapısı deniliyor ona. Oraya tutunup o eşikten edilen duaların asla geri çevrilmediği söyleniyor. Perdesiz vasıtasız kabul ediliyor bütün dilekleriniz. Hatırlayın 90 yaşını çoktan aşmış Abdülkadir Geylani (r.a.)’ı. o perdelere tutunup da “Vallahi affetmezsen buradan dönmem, ayrılmam ya Rabbi” diye yakardığını duyar gibi olacaksınız. Oralara sinmiş çok hatıralar var. Ruhunuzun inceldiği nispette görecek, duyacak, hissedeceksiniz, işiteceksiniz. İç mekânda tavaf yaptığınız o taşların altında ise bir rivayete göre 43 peygamberin kabri var. Tavafınız peygamberlerin ruhu ile beraber olsun, mübarek olsun. Ne mutlu size. O altın sandukanın içinde ise Hz. Peygamberin ayak izlerine en çok benzeyen Hz. İbrahim’in ayak izleri var. Kur’an bunlara işaret ediyor; “orada işaretler var, belgeler var” diyor. Hacer-ül esved ise bir diğeri bu belgelerin. Zemzem ab-ı hayatımız. “Ne maksatla içilirse onun içindir” diyor Hz. Peygamberimiz. Bu işaretin en canlısı o. Ve Kabe. işte özlediğiniz, arzuladığınız, ilk defa rüyası sahte çıkmayan gerçeğin gerçeği bir tablo. Onu ilk defa görenin duaları reddedilmiyor. Allah’ım burada ve buradan sonra edeceğim duaları kabul et diye bir duamız var Kabe’yi gördüğümüzde. Duanızın içinde, dualarınızda olsun unutmayınız. Cıvıl cıvıl kuş ve kırlangıç seslerinin, cihetsiz kuş seslerinin çevrelediği bir anda Hicaz akşamlarının o güzelim vakitlerini, akşam namazıyla beraber yaşayacaksınız. Hiç unutulmayacak bir andır o. Bir mahşer numunesi yaşayacaksınız daha ölmeden ve henüz dünyada iken.

Hayatın en önemli gerçeklerini ilk defa görecek ve seveceksiniz, yudum yudum iliklerinize kadar içeceksiniz orada. Gözlerinize, dilinize, elinize ve sözlerinize dikkat edin oralarda. Sevabı da çok fazla her hareketin sorumluluğu da. Mekke’de bir büyük mucizeyi yaşayacaksınız belki de.

Aah Mekke. Peygamberimin doğduğu diyar. 52 yaşına kadar misafir olduğu kutlu belde. Yüzlerce binlerce yanlış adetin kaldırılıp toprağa gömüldüğü yer. Hele bir tanesi o kadar sevindirir ki beni. Mekkeli çocukların gözlerinde o sevinci gördüm hep. Diri diri kız çocuklarının topraklara gömülmesinin yasak edildiği günün sevincini gördüm o gözlerde. Dünya tarihi böyle bir devrimi ne yaşadı ne de yaşayacak. Bu belde tüm insanlığa rahmet ve şefkat prensiplerinin ayet ayet, sure sure indiği beldedir. Mübarek beldedir. Mekkeli bir kız çocuğunu gördüğünüzde başını okşayın, gözlerinin içine dalıp gidin. Belki aynı hatırayı siz de yaşarsınız kim bilir.

Bazen birden bazen yavaş yavaş çıkar gerçekler insanın karşısına. Ne kadar sebepsiz, izahsız halleriniz olacak bir çocuk saflığı içinde. Asabi halleriniz geride kalmıştır artık. Karanlık, kötülük, dalalet, melanet, kir, is, pis, ne varsa geride artık. Ruhumuzu aşağıların aşağısına çeken ne varsa burada bu boyutta yok. Rabbim hepimize bu manevi boyutta yaşamayı nasip etsin. Rüzgârın, akşamın, güneşin ve sabahın getirdiği mesajları dinleyin. Gerçeğin de gerçeği bir harikalar ve mucizeler diyarındasınız. Gördüm, yaşadım, inandım diyeceksiniz. Boş bir tıkırtı ya da lakırdı yok orada. Oraya varış, orda oluş nedeninizi hiç ama hiç unutmayın. Sadece kendi selamınızı değil bizden de bir emanet, bir selam götürüyorsunuz. Telaşa hiç gerek yok. Peygamberimizin “Umre ve haccımı bana kolaylaştır Ya Rabbi” duasını unutmayalım. Bir incelik var burada. Demek ki çok müşkülat çok imtihanla karşılaşacağız. Hepsine karşı tek silahımız abdestimiz inancımız ve sabrımız olacak. Affedeceğiz ki affedilelim. Görmezden geleceğiz ki görülmeyelim. Biz oraya kusur bulmaya değil ayıp aramaya hiç değil kaybettiğimiz cenneti bulmaya geldik. Boş sözlere boş laflara boş konuşmalara kulak vermeyeceğiz. Biz Allah’ın misafiriyiz. İzzet ve şerefimiz ondandır. Bu şeref yeter bizim için.

Erken ya da geç gitmişim ne fark eder. Her olan şey tam anında ve zamanındadır. İnceldikçe incelecek elinizdeki bir zemzemi bile içemeyeceksiniz. Bir hurmayı ağzınıza atıp yiyemeyeceksiniz bir başkasına vermeden, bir başkasını gözetmeden tadamayacaksınız hiçbirini. Mide ve damak zevki ne kadar da gerilerde artık. Ruhun o çok geniş olan hayat dairesine gireceksiniz. Gözyaşlarınızın arkasından tüllenmiş perdelerle bakacaksınız ilk defa. Pişmanlık mı deseniz, tövbe mi, geç kalış mı, boşuna oyalanış mı, her ne ise. Olan olmuş. O altın damlalar bitti deseniz de her defasında göz pınarlarınızdan oluk oluk akacak. Kalbiniz imanın neşesiyle zevkiyle dolacak. Ellerinizi bile çok defa kaldıramayacaksınız. Belki duaya da açamayacaksınız. Her haliniz dua olacak. Gönlünüzün kapılarının perde perde açıldığını hissedeceksiniz. Dudağınız susacak kalbiniz konuşacak. Elleriniz değil gönlünüz açılacak.

Ruhunuzun cennet misal bir âleme girdiğini görecek ve ancak o zaman sakinleşeceksiniz. Ey hızlı hızlı çarpan yüreğim, ey yaşlı kalbim, ey kalbimi taşıyan bedenim, sakinleş biraz. Heyecanına ses veren yolcularla berabersin, şimdi oradasın.

Medine aşkına, Mekke aşkına, Resulullah aşkına, sahabe aşkına, bu aşkın yaktığı kalpler aşkına binler rahmet olsun, binler selam ve rahmet insin oralara, o beldelere, oranın hatırasını taşıyan karış karış her yere. Başta Peygamberime, Hz. EbuBekir’e, Hz. Aişe’ye, Ömer’e, Osman’a, Ali’ye, Hatice’ye, Fatıma’ya, Hz. Hasan ve Hüseyin’e, Hz. Hamza’ya, Zeynel Abidin’e, Muhammed Bakır’a, Cafer-i Sadık’a, Mevlana’ya, Şah’ı Nakşibend’e de, İmam-ı Rabbani’ye. O yolun günümüzdeki temsilcilerine, hepsine selam, hepsinden selamla ve rahmet dualarıyla şefaat talepleriyle. İzninizle selamımı selamlarınızın arasına katıp gönderiyorum bu kutlu yolcularla. Allah’ım sevgilinin hürmetine bu garipten, bu fakirden de dinleyeni okuyanıyla beraber gönül iklimine birer fatiha ulaşsın tüm sevdiklerimize. Unuttuklarımızı hafızamızla beraber Sana emanet ediyoruz. Sen hiçbir şey unutmayan Hafiz’sin, ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım. Günahlarımızı affeyle. Haclarımızı, umrelerimizi mebrur ve makbul eyle. Gönderilen selamları da sahiplerinin ruhlarına tek tek ulaştır Allah’ım. Bu beldede bu diyarda kan, ter, göz ve gönül damlaları akıtmışlara da gönderiyorum bir bir.

Medine, sevgili Medine. Sevgilinin şehri, çeşmelerinden zemzem akan şehir mübarek Mekke. Sevgilimin doğduğu diyar. Peygamber olduğu diyar. Sevgili Hira. Ey aziz hatıra, unutur muyum sizde yaşananları unutur muyum hiç. Ey sevgili yolcu. İşte şimdi bu topraklardasın. İmkânsız ne varsa burada hepsi mümkündür artık. Bir tek bu beldede mutsuz ve umutsuz olamazsınız. Gönlü dolduran, ruhu baştan sona kaplayan bunca ümit bunca hızlı hızlı üşüşen meleklerin taşıdığı ümit dolu ilhamlar varken artık burada kaygıya acıya kedere endişeye yer bulamazsınız. Ne mutlu sizlere.

Ey sevgili yolcular. Hac sevgidir. Hz. Adem’in cennet arkadaşı sevgilisine annemiz Hz. Havva’ya kavuştuğu andır arafattaki buluşma. Ruhunuzda yaşattığınız bir damlacık sevgi bile orada o ummana kavuşan bir damla olmayı bekliyor şimdi. İnşaallah hacı olacaksınız. Bir damla iken umman olacaksınız. Beş farz ibadetlerin en son farz kılınanı olan haccı bu son ve güzel gayeyi temsil ediyorsunuz şimdi orada. Dünyanın dört bir yanından koşup gelen kardeşlerinizle berabersiniz. Dilleriniz farklı olsa da halleriniz o kadar bir ki o ayrılık gayrılık getirmiyor. Mahşer yerinin, hesap gününün bir benzerini yaşayacaksınız Arafat’ta. Topyekün Rabbinizin emirlerini kayıtsız ve şartsız yerine getireceğinize dair söz vereceksiniz. Toplu halde ant içeceksiniz. Vasıtasız, aracısız olarak Allah’la temasa geçen Peygamberler gibi doğrudan doğruya Rabbine Allah’ına hitap etmek, emrine amade olmak ve hizmetine hazır olduğunu “lebbeyk” “emret hazırım” nidasıyla yerine getireceksiniz. Büyük bir ordunun başkumandanının verdiği tekmil gibi siz iman ordusu güzel bir yürüyüşle Mina’ya doğru harekete geçeceksiniz. İslam’ın şan ve şerifini temsil için yapılan bu gösteri yürüyüşü aynı zamanda buna katılan bütün inananları ve sizi örnek diye insanlığa takdim edilmesi manasını da taşıyacak. Bu manzara karşısında göklerde ise bir dua ve alkış tufanı kopacak. Mekândan ve maddeden münezzeh olan Allah’ım, Senin şanına yakışır dualar okuyarak yalnız Senin adını anarak ağır ağır yol alan bir sel gibi akan bu insanları affeyle, mağfiret eyle. Akacaksınız bir sel gibi akacaksınız ve:

“Siz Arafat’tan taşıp da hürmete layık alametin (müzdelifenin) yanına aktığınız zaman Allah’ı anın.” (Bakara – 198) ayetini en canlı şekilde yaşayacaksınız.

Yüz binlerce insanın hep aynı tarafa hep aynı yöne ağır başlı ama sağlam adımlarla yürüdüğünü seyretmek size apayrı bir heyecan verecek.

Ey mukaddes beldenin kutlu yolcuları. Ne mutlu size. Hac boyunca kefene benzeyen ve ihram denilen dikişsiz bir elbise giymeniz boşuna değil. Bu size ölmüş ve dünya ile bütün alakanızı kesmiş olduğunuzu hatırlatacak. Sonunda Arafat’tan tekbirlerle ve günahlarınızdan arınmış ve affedilmiş olarak müzdelifeye geleceksiniz. Bayram gecesini orda geçirdikten sonra bayram günü de şeytan taşlamak ve kurban kesmek üzere Mina’ya geleceksiniz. Şeytan taşlamak, pis ve habis ruhlara şeytani vesveselere karşı olan nefretinizin bir işareti bir yansımasından başka nedir ki. Artık kötülüklerden nefret ettiğinizi ve onlarla daima mücadele edeceğinizi ve kötülüklerin sembolü olan şeytanı yine sembolik olarak taşladıktan sonra siz Allah yolunda canlarını vermeye hazır olduğunuzu göstermek için bir de kurban keseceksiniz. Evet bir dava hak da olsa onun uğrunda seve seve can verebilecek bağlılarından mahrum olduğu müddetçe asla üstün gelemez. İşte kurban kesilmesi kendi canımızın da bir gün Allah yolunda feda edilmesi manasını taşır. Kabe’yi tavaf ise dünya ve kainat düzeninden alınmış bir ibadettir. Her şey döner. Güneş, gezegenler, elektronlar, çekirdekler, kelebekler her şey döner. Böyle bir merkez etrafında dönmek ona aşk ve gönülden bağlılık manasına gelir. Bu bakımdan Kabe’nin etrafında dönmemiz demek imanın sembolü olan Kabe’ye yani kalp Kabenizle bağlanıp, gönül verip, her şeyi göze alarak din için, hizmet aşkıyla kendinden geçmek demektir. Bu hareketin ve ibadetin toplum hayatına yansıması ve daha derin bir manası ise topluluktan ve inançlı insanların oluşturduğu birlikten asla ayrılmamak ve bu birliği canı pahasına korumaya çalışmak demektir. İnsanın özel hayatına ait tavafın manasını ise, rahmetli Ali Şeriati’nin HACC kitabına havale ediyorum, lütfen okuyunuz, çok istifade edeceksiniz.

Ey kutlu yolcular. Gökler yedi kattır insandaki nefis de yedi tanedir, yedi mertebedir. Ayrıca yedi rakamı mecazen çokluk için kullanılır. Kâbe’nin etrafında 7 defa dönmek yüzlerce defa dönmek gibidir. Her dönüşte bir merhale kat edilir, bir menzil aşılır, ta 7 kat göklerin üstüne kadar çıkılır. Bu madde dünyasının üstüne yükselmek ve kendinden geçmek manasına da gelir. Onun için Kabe’nin etrafındaki her bir dönüş (şalk) kendi iç dünyamızın engellerinden bizi aşağıya doğru çeken prangalarından bir kurtuluş hamlesini yapmak manasını da taşır. Bir zamanlar Hz İbrahim dindar ve mücahid kuşaklar yetiştirmek için birçok zahmete katlanmış ve bu beldelerde Allah’a dua etmişti. Sevgili Peygamberimiz ilk mücadelesine burada başlamıştı. İlk Müslümanlar Hz. Sümeyye, Hz. Bilal ilk işkencelere burada maruz kalmışlardı. Şimdi tek ve münezzeh olan Allah gücünü ve iktidarını kabul ettirmek için girişilen o en eski mücadelenin en yeni, yepyeni, canlı ve heyecanlı, en taze hatıralarıyla dolu olarak Hac’dan vatanınıza bu kristal örneklerle dönmenizi sağlayacak sizin.

Dünya ve ahiret hayatının ne olduğu artık tamamıyla anlaşılmış olacaktır ilk defa bu kadar derinden, hakkalyakin bir şekilde. Artık hacda temsili bir şekilde de olsa ahiret hayatını yaşayan bir insanın dünya hayatının hiçliğini herkesten daha çok anlamış ve kendini büyük bir davaya herkesten daha fazla vermiş olması gerekir. Bu yoldasınız ne mutlu size.

Ey sevgili yolcular Haccın bir de Allah’a karşı bir sözü vardır. Kendi aralarında Müslümanların bir kardeşlik anlaşması vardır. Bunu da düşününce haccın farz kılınmasındaki hikmet anlaşılmış oluyor. Hac, dünyanın çeşitli yerlerinden tüm inananların bir araya gelip görüştükleri, dertlerini paylaştıkları, konuştukları bir kongreden başka nedir ki? Gönül ve fikir alışverişi burada en üst düzeyde Allah’ın rızasına en uygun şekilde gerçekleşir üstelik Allah’ın rızasına uygun olarak. Her dilden her ırktan nice insan burada Rabbimize boyun eğip emirlerini dinlediğini görünce O’nu bizden daha fazla sevenler de varmış diye anlarız. Kibirden gururdan sıyrılırız. Hatırlayalım, amerikalı zenci müslüman lider Malcolm X’in ırkçılık damarları Hacda çözülmüştü yiyeceğini kendisi ile paylaşan beyaz tenli insanların arasında dışlanmadığını görünce hayretler içinde kalmıştı. Şeytanın insanoğlunun içine attığı ırkçılık felaketi ve mikrobu burada bitmişti. Dünya tarihinde yaşanan oyunların farkına varmıştı birden. Hac, daha nice binlerce sırrı taşıyor içinde. Çarşıyı tavaf etmek illetine yakalanıp da Allah’ın evini tavaf etmeye fırsat bulamayanlara bir küçük hatırlatmanın sırası geldi sanırım. Alacaklarınızı son güne saklayın. Ömrünüzün belki de son ve en muhteşem günlerini karşılıklı birbirinizi azdırarak güzel havanızı bozmayın ibadet şevkinizi kaybetmeyin lütfen. Vatanınızda geride kalan Sevdikleriniz sizden inanın hiçbir şey beklemiyorlar. Nefsiniz sizi aldatmasın. Onlar için dua etmenizden daha büyük daha güzel hangi hediye olabilir ki. Ben dahil hepimizin yürekten selamlarımızı o beldelerin sevgililerine tek tek götürmeniz ulaştırmanızdan başka hiçbir şey beklemiyoruz sizden.

Ey kutlu ve mutlu yolcular, hacda içtiğiniz and orada verdiğiniz söz, bir defa hacı olmak yetiyor dinimizde. Hacı olmak kolay olabilir ama gerçekten zor olan hacı kalmak. Rabbim, olduktan sonra hacı kalmamızı da hepimize nasip etsin. Tüm günahlarımızı da bağışlasın, affeylesin. Amin.

Hac Mekke’nin fethinden sonra hicretin 9. senesinde farz kılınmıştır. Peygamber efendimiz de bir defa hacca gitmiştir. Bu hacca “veda haccı” denilmesinin sebebi Hz Peygamberin hacdan döndükten 3 ay sonra ahirete teşrif etmiş olmasındandır. Ey sevgili Nebi, bütün ibadetlerin inceliklerini Senden öğrendik. Sana salatu selam olsun. Rabbim bir defacık olsun senin adını ananları bile şefaatine nail eylesin.

Ey sevgili yolcular. İnancınızı ve heyecanınızı yüzlerinizde okuyor dillerinizde duyuyoruz. Yolunuz açık olsun. Ömrünüz ibadetiniz bol ve bereketli olsun. Şimdiden haccınız makbul ve mebrur olsun. Rabbim her türlü sıkıntılardan dertlerden sizleri korusun. Zekâtla, fedakârlık duyguları ile gelişen bünyeniz, namazla ruhen yüklesen haliniz Oruçla kötü arzulardan kurtulan ruhunuz, şimdi kulluğunuzun en yüce yerinde ve doruğundadır. Bütün beş farz ibadetlerin en son farz kılınanı ve dinimizin en son gayesini hedefini temsil eden haccın içindesiniz.

Ey Allah’ım binbir hacetimizle kapına geldik. Yoksulluk, fakirlik ve çaresizlik içinde kapındayız. Senin sonsuz bağış ve rahmetine güveniyoruz. Senden başka kimseden bize bir hayır ulaşmadı. Senden başka kimse de bir kötülüğü bizden uzaklaştıramadı. Sevgili Allah’ım Senden hidayet istiyorum. Senden yardım talep ediyorum. Senden benim ve bütün müminlerin dertlerine derman, her haline şifalar vermeni istiyorum. Geçmiş günahlarımdan dolayı Senden af dileniyorum. Her halim Senin malumundur. Tövbe merhamet şefkat ve geniş rızık kapılarını yüzümüze açık tut ya Rabbi. Biz sana yönelenlerdeniz. Haccımızı, umremizi ve Senin rızanı kazanmadaki her amelimizi katında kabul eyle. Amin.

Ey alemlerin Rabbi olan Allah’ım. Peygamberim Hz Muhammed’e, onun temiz ve pak ehli beytine özel rahmetinle rahmet et ve sonsuza dek selam ona ve onların üzerine olsun. Haccımızı tavafımızı umremizi sadakamızı hayrımızı şehadetimizi bütün zamanlardaki bütün bu beldelere gelmiş bu duayı etmişlerle beraber gelemeyip de gönülden bu yolcuların uğurlamışlarla onların gönderdikleri arasına dua ve selamlarıyla katılanlarla beraber kabul et Allah’ım. Gidemeyenlerin en kısa zamanda huzuruna varması için her türlü maddi manevi imkan sıhhat ve afiyeti cümlemize nasip eyle. Amin. Sana sonsuz hamdüsenalar olsun Rabbim.

Selim Gündüzalp

İlk çocukluk yıllarından gençliğe ve ihtiyarlığa kadar uzanan bir çizgide, neredeyse bir ömür boyu insanın peşini bırakmaz sevgiler, ilgiler ve aşklar. Gün olur muhatabın, ihtiyacın ve yaşın durumuna göre bu duygular da şiddetlenir.
Gönül denizinin dalgaları içimizdeki sınırları zorlar, kıyıları döver âdeta. Biz miydik o sakin, o ilgisiz insan? Halimize şaşarız. Şimdi bize ne olmuştur da kaptansız bir kayık misali yalpalamaya başlamışızdır? Kalbimiz söz dinlemez. Sesimiz ulaşmaz ona. Çaresiz, ardından sürüklenir gideriz. Akıl onu dengelemeden, kalp sevgisine karşılık aramaya çıkmıştır bir kere. Aradığı bir işaret taşı da olsa, yine de değerlidir. Ömründe hiç tatmadığı hazzı tadar, hiç duymadığı coşkuyu duyarsa kim insanın kalbini yolundan çevirebilir, ona engel olabilir? Sevgi engel tanımaz, aşk ne varsa aşar. O kalp, sevdiği için her çılgınlığı yapar da, yaşadığı onca acı ve kederden sonra durgunlaşır, durulması gereken noktaya gelir, sakinleşir. Ne güzel diyor şair Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu:

“Nerede bir bardaktaki sakin duruşun,

Nerede sahildeki o azgın vuruşun.”

Kalp kararında ise herşey kararındadır. Değilse, dünyamız da kararmış demektir. Aşkın gözü karadır çünkü.

Aşktan söz açacaksak, onun arka planını da görmek gerekir. Aşkın, sevginin gücüne inananlardanım. Ama bu beslenmenin, bu coşkunun kaynaklarına da inanırım. Temiz bir kaynaktan beslenmeyen bir havuz temiz olmayacaktır elbette. Günün akışı içinde, moda tabirle, bir günlük bir gecelik aşklar zaten konumuzun dışında. Aşk bir haldir, ölüm gibi, geldi mi götürür. Aşk geldiğinde, seni bütün benliğinle alır, senden uzaklara taşır. Geriye seni hatırlatan bir iz bile kalmaz. Kumsalda, dalgaların ayak izlerini silmesi gibi… Aşk dalgaları seni gerçek bir ummana ulaştırır. Sen gibi bir damlayı denize katar. Aşkın gücü de burada olmalı. Bir günde bitiyorsa sevgiler, olmaz olsun. Hesaba kitaba, yarın kaygısına dayanan tüccar kafaların, tüccar kalplerin işi olan aşklar girmesin dünyamıza. Böyle aşkların peşinden koşanlar, kendilerine âşıktırlar aslında. “Aşkın pazarında canlar satılır/Satarım canımı alan bulunmaz” diyor, bir dertli. Kalbini paraya pula satanlar bu pazarda çok ucuza gitmişlerdir. Kalbinin hazinelerinden habersiz yaşayanları sahip oldukları hangi şey zengin edebilir?

Aşk, bu açıdan bakılınca, tarifini de bulmuş oluyor bir ölçüde. Hani Mecnun’a, “Vazgeç şu Leyla’nın aşkından” dediklerinde, o, halini anlamayanlara sitem eder. Sanki o bıraktıkları yerde mi kalmıştır? “Aşkın aldı benden beni” diyen Yunus habercisi olur âdeta ve der ki: “Leyla diye diye buldum Mevla’yı/Ben neyleyeyim şimdi Leyla’yı.” İşte bu kadar. Gemi yolcusunu almış, tehlikelere rağmen her engeli aşmış ve taşıdığı yolcuyu güvenilir sahile ulaştırmıştır. Geriye dönüp baktığımızda, geçen onca yıla rağmen, unutulmayan hatıraların baş köşesinde hep aşkı görmemiz boşuna değil.

Delicesine severler de bazıları, aşkın ateşi sönmesin diye midir, sevdiklerinden uzak durmayı yeğlerler. Bir bildikleri vardır elbet, herşeyin sınavı olur da aşkın sınavı olmaz mı? Belki de yerince bir tedbirdir bu. Romeo ve Juliet’te, rahibin Romeo’ya fısıldadığı sahneyi hatırlayın. Yüreğini yakan aşkın ateşini gencin gözlerinde okuyan rahip, “ Ölçülü sev ki, sevgin uzun sürsün” dememiş miydi? Ölçü girdi mi, aklın yardımıyla karar perdesinde dolaştı mı duygular, en çılgın aşklarda bile mutluluğa yakın durur insan kalbi.

Ömründe bir defa olsun bu çarpıntıyı duymamış, aşkı derinden hissetmemiş kimse var mıdır acaba? Herkes bir yürek yangını yaşamıştır, ama en acı veren aşklar ömür boyu bir sır gibi gizlenen aşklar olmalı. Müjdelerin en güzelini, bazı kaynaklarda hadis olarak rivayet edilen şu söz veriyor: “Bir genç, bir kızı sever de bu sevgisini gizler söyleyemez ve kalbinde bu aşk ile ölürse, o kişi şehit olarak ölmüş olur.”

Hayatın bir gayesi olur da aşkın olmaz mı? Sonunda yanmamak ve yakmamak için aşkın izini ve adresini iyi sürmek gerekir.

Aşkın da, birçok duygu için sözkonusu olduğu gibi, iki yönü var: biri aşk-ı hakikî, yani gerçek aşk, diğeri ise mecazî, yani geçici aşk. Bediüzzaman, Mektubat’ta bunu şöyle dile getirir: “Aşk şiddetli bir muhabbettir. Fani mahbublara müteveccih olduğu zaman ya sahibini daimi bir azap içerisinde bırakır veyahut o mahbub o muhabbetin fiyatına değmediği için baki bir mahbubu arattırır. O zaman aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılab eder [dönüşür].”

İnsan birisini delicesine sevse de, sevdiğiyle, sevgilisiyle buluşup ona kavuştuktan sonra aşkı yavaş yavaş sönmeye başlar. Geçici aşkların külleri er-geç savrulacaktır. Yine de, o geçici aşk âşığın varlığını erittiği için, “Mecazî aşk gerçek aşkın köprüsüdür” demişler, onu da bir bakıma hoş görmüşlerdir.

Gerçek aşk, Yaratana karşı duyulan aşktır. Bu dünya gölgeler dünyasıdır. Aynalardaki tecelliye, görüntülere takılmayıp o aynalarda kendini gösteren güzelliğin kaynağına, gerçeğine ulaşmak gerekir. Bu aşk güzele değil güzelliğe, tek bir kişiye değil herşeye, Allah’ın güzel isimlerinin her bir zerrede görünen sanatına, sıfatına, kudretine, hikmetine, kemaline, lütfuna, hatta kahrına gönülden bir bağlanıştır.

Evet, bu kâinatın yapısında, mayasında muhabbet vardır. Bu çekim alanının içine kalp taşıyan herşey girer. Onun cazibesine kapılır, kâinat aşkla durur aşkla yürür. Ve aşkla döner, bir mevlevî gibi.

Allah’ın sonsuz güzellikteki yaratışı, Kendisini bildirmeye olan münezzeh sevgisinden doğmuştur. Onun için, eskiden, bir yere gelene “Hoşgeldin” mânâsına, birşey yiyenlere içenlere yine “Afiyet olsun” yerine, “Aşk olsun” derlermiş. Muhatap, bu söz karşısında ya “Eyvallah” ya da “Aşkın cemal olsun” dermiş.

Biz de şöyle bağlayalım yazımızı:

“Aşk olsun” dedi.

“Aşkın cemal olsun” dediler.

“Cemalin nur olsun” dedi.

“Nurun alâ nur olsun” dediler.

Ne diyelim, gönülden bir aminden başka…

Selim Gündüzalp

İnanmak zor. Ömrümde hiç böyle güzel günler yaşamadım. Ocak ayının başında bile yazdan kalma bir gün. Ortalık günlük güneşlik. Aslında benim bunlar sevdiğim havalar. Mavi göklerin altında, pırıl pırıl parlayan güneşlerin çocuğuyum. Uçarcasına yürüyorum sokağımda.
Adımlarımın hedefi belli. Minarelerden enfes bir ezan sesi yükseliyor. İnsanı ta kalbinden yakalayan. Bir yerleri düşünmeden edemezsiniz. En aziz en mübarek hatıraların kucağında olmak ne güzel. Rüzgâr saygılı bir eda içinde susmuş da dinliyor sanki ezanı. Kalbime dokunuyor bu sesin çağrısı. Ağlamaya ramak kaldı. O saf yanım, çocukluğum yanıbaşımda sızlıyor. Bu sesin ezelden sevdalısı. Sevdiklerimi arıyorum, babamı, babaannemi. Uzakta değiller biliyorum. Bir nefes dua kadar yakınımda bir yerdeler. Yalnız değiliz, Allah ile beraber olunca. Yalnız değiliz dilimiz duaya durunca.

Gözlerim sıra dışı bir şeyler arıyor. Dikkatle tarıyor her yanı. Beni cezbedecek bir şeyi yakaladım bile. İşte az önümdeler. Kucağımda bir çocukla annesi. Allah’ım, bu ne tatlı bir yüz, bu ne güzel bir uyku böyle. Salıvermiş kollarını, teslim olmuş adeta. Anneciğinin sağ omzuna dayamış altın sarısı başını. Anne de, şefkatle ve güvenle sarmış sarmalamış yavrusunu. Kıskandım doğrusu. Böyle bir fotoğrafımın olmasını çok isterdim. Öyleyse bu fikrimi onlarla paylaşmalıydım. Öyle de yaptım. “Hanımefendi, sakın bu manzarayı kaçırmayın. Ne olur uyuyan yavrucakla beraber mutlaka bir fotoğrafınızı çektirin.” dedim. Kadıncağız şaşırdı önce. Yüzünde beliren tebessüm, tamam der gibiydi. Seri adımlarla yanlarından geçip, niye bunu söyledim diye sorguladım kendimi. Buldum nedenini. Hiç böyle bir çocukluk fotoğrafım olmamıştı. Belki de ona hasretlenmiştim. Anne ve yavrusunun birlikteliğini ne kadar güzel anlatacaktır böyle bir fotoğraf. Bir resim, bin kelimeye bedelmiş. Doğru. Bu söz yalan değilmiş. İnsan arıyor, poz vermeden fıtri bir ahval içindeki donmuş zaman karelerini arıyor. Belki de bengisu o anlarda gizli, kim bilir.

Annemle beraber çekilmiş fotoğraflarımı hatırlamaya çalıştım. O kadar az ki. Ah ediyorum şimdi. Her özel an için bir resmim olmalıydı. Uyurken, mamur gözlerle yataktan kalkarken, oruçluyken, iftarı açarken, binbir zorlukla sahur sofrasına yürürken. Ve daha nice anlar. Sayın bakalım. Beklenecek başka neler var. Bir yaşa gelince insan sadece ve sadece mutluluğun fotoğrafını arıyor albümlerde hatıralarda.

Bugün gözlerimde dallarda evlerde yüzlerde geziniyor. Kulaklarım farklı sesler arıyor. Güzellikleri görmek ve göstermek ne kutlu bir görev. Hayret… İnsanlar onca emek onca zahmet karşılığı birkaç eser görmek için sergilere gidiyor. Gözümüzün önünde açılan bu sergiden daha görkemlisi nerede var acaba. Bunu nasıl olsa her gün seyrediyoruz.diyeceksiniz öyle mi. Oysa her gün her güzellik her an yeniden yaratılmıyor mu? Bunu da mı olsun akledip düşünmüyoruz. Çok şükür birileri var, bunu yüksek bir ibadet ruhu içinde yapanlar var.

Sağa sola selam vermeden geçemiyorum. Hele satıcılar, sokak başları tutulmuş can dostlarım tarafından. Pazar günü manavlar balıkçılar berberler küçük çay ocakları bile açık. İşte şenlik bu. Her birinin macerası farklı ama netice aynı. Helalinden bir lokma rızık peşindeler. Kahramanca hayatı yaşamak sevdası kaplamış içini her birinin.

“Işığını önden gönder yavrum, kabirde önden giden ışık daha fazla aydınlatır” diyen annenin evladına duasını hatırlıyorum. Bizim satıcılar gözü tok dualı insanlar. Anne duasını duaların anasını alıp da çıkmışlar bu meydana. Tanıyorum birçoğunu. Boş değiller arkaları sağlam. Hele hiç yalnız değiller.

Anamın duaları üzerimde olmasa
Yıkılır sırtımı verdiğim duvar
Kopar, elime gelir tutunduğum dal
Kapımı çalmaz bahar

(Yavuz Bülent Bakiler)

Necip Fazıl da duayı ve anayı el üstünde tutanlardan; “Anne girdin düşüme/ yorganın olsun duam mezarında üşüme” diyenlerden. Anne, annem. Annelerimiz, ah. Gözümü açıp da gördüğüm ilk sima. Acaba ne kadar hatırlayabiliyoruz ki o melek yüzü. Bizi kollarına aldığı o anı. Ne sevinmiştir kim bilir? O ölümlerden dönerken, biz hayata doğru yürüdük. O ölümlerden dönerken biz hayat yürümüştük. Rabbinin bu yüce emanetine evladım diyip bağrına bastığı ana, kim bilir kaç melek şahit olmuştur? Bu anın fotoğrafını görmek isterdim. Bu mucizeyi ikimiz yaşamıştık. Kim bilir ne muhteşem gündü o. Anneler unutmaz. Dokuz ay on gün karnında taşıdığını unutur mu hiç? Analar kanını canına kattıklarının hayatına, yaşarken de dualarını katarlar. Kıvrana kıvrana dualar ederler. Esirgemezler, şefkat kahramanıdır onlar. Hayat pınarıdır analar.

Olmuyor, onlarsız olmuyor. Hiçbir şey olmuyor. Duaları hayatımız kadar kıymetli.

Ana başta tac imiş
Her derde ilaç imiş
Bir evlat pir olsa da
Anaya muhtaç imiş

Dualarına muhtacım anacığım esirgeme benden bizden dualarını. Su gibi akan bir nefes dilinden kayıp giden dualarınla yaşıyorum. “Allah gülen yüzünü hiç soldurmasın… Kuşlar gibi gidin kuşlar gibi gelin. Dünyalık yaşamayın sadece dünyalık yaşamayın sakın ahireti unutmayın. İyi insan her yerde iyidir yavrum Allah iyilerden ayırmasın. Aman Kur’ânını mutlaka oku. Sakın namazını bırakma. Bak işlerin nasıl güzelleşecek. Allah ferahlık versin. Kimseden fayda yok Allah’a emanet ol. Ben sizi koruyamam Allah korusun. Sen beni nasıl arıyorsan seni de böyle arasınlar inşAllah. Aleme fırsat vermeyin, bir mesele varsa kendi aranızda halledin arkadaşlarınızla. Fitnesiz fesatsız halledin işlerinizi. Kuşlar gibi uçayazın. Kuşlar gibi geleyazın. Bir cebinizden altın bir cebinizden gümüş aksın. Yarın Hakk’ın huzuruna çıkacağız, Kuran yoldaşın olsun. Oku ki her iki dünyada faydası olsun. Gücenme sakın sözümden. İyilik olsun diye söylüyorum.” demeyi de ihmal etmezdin. Yazsam notlarımın arasındaki dualarını, inan sayfalar almaz. Bitmez ki senin duaların. Hayatın dua olmuş. Dua da hayatın senin. Bize ne güzel bir ders veriyorsun. Başımız dara düştüğünde dualarına sığındık hep. Yanılmadık, aldanmadık. Dualar en yakın devalar oldu. Ruhumuzun kanayan binbir yarasına her duan bir şifa oldu.

Elimizin altında nice hazineler var da bilemiyoruz Rabbim kıymetini, affeyle bağışla bizi. Analarımızın dualarını üzerimizden eksik eyleme Rabbim. Rabbim, analarımıza hayırlar lutfeyle. Yaşlılık, hastalık, yalnızlık. Ne varsa onlardan uzak eyle. Onlar gönül tacımız, her işte duacımız. Madem rahmetini annelerde tecelli ettirdin Rabbim, öyle ise onların dualarını da müstecap eyle. Bizim için ettikleri hayır dualarını da kabul eyle. Anneciğini özleyen, yüzünü bile görmeyen, başını göğsüne dayayıp bir kerecik olsun o sinelerde yatıp uyuyamayan nice şefkatli yetimler, nice öksüzler var Allah’ım. Onlara anne acısını hissettirme. Sen ki Rahmansın, bütün mahlûkattaki şefkatin ve rahmetin toplamı Senin rahmetinin yanında bir damla bile değildir.

Anaları yar eyleyen dualarını var eyleyen bizleri hiçbir vakit dar eyleme Allah’ım. Bikarar eyleme. Sevgili Habibinin annesi Hz Amine hatun hürmetine, büyük anamız Hz Hatice, Hz Aişe hürmetine, Hz Fatıma hürmetine annelerimizi affeyle. Annelerimizin yüzü suyu hürmetine bizleri de affeyle. Hakkımızdaki hayır dualarını lütfen kabul eyle.

Selim Gündüzalp