Category Archives: Selim Gündüzalp

Hayretim Sanadır Allah’ım

Geçen yıl, Mart’ın yirmisi odamın küçük penceresinin önünde, küçük çınar ağacının dalları üzerinde ilk yaprakların belirdiği, ilk gündü.

Çınarcığımın son yaprağı ise, Kasım’ın 15’inde elveda dedi dallarına ve hayata. Dokuz ay ömrü vardı yapraklarının. Ağacımın kupkuru dallarının içinden hayatı çıkaran Allah’ım, ölmüş gövdeden taptaze yapraklar, çiçekler açtıran Allah’ım, hayretim Sanadır…

Kim bilir kaç defa değişti mavi göğün manzarası. Bulutlarla kaç defa sildin, temizledin. Tekrar tekrar yazdın kaç defa gök sayfasını. Gözlerimizin önüne serdin kim bilir kaç defa? Gündüzümüzü ayrı, gecemizi ayrı bir kitap yaptın, okuyalım diye. Âyetlerini seyredelim diye. Hayretim Sanadır Allah’ım…

Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, insanlar dönüp bakmaksızın onların yanından geçer giderler.” (Yusuf 105)

Hayretim Sanadır Allah’ım, hayretim âyetlerinedir. Dönüp de bakmaksızın geçip gidenlerden olmak istemiyorum. Sayfa sayfa, yaprak yaprak, âyet âyet uyardığın için, bu şansı, bu imkânı lütfettiğin için Sana hamd ediyorum. Şükrüm ve hamdim Sanadır Allah’ım, hayretim Sanadır…

Geceyi kaç defa, bir yıl içinde kim bilir kaç defa yıldızlarla süsledin, kim bilir kaç defa ayın türlü türlü halleri ile aydınlattın da bizim karanlık semamızı haberimiz olmadı. Ta ki bir gece elektrikler kesilene dek. O gece yıldızların ışıl ışıldı. Nuranî kandillerin pırıl pırıldı. Ayın, karanlık gecede de bizi yalnız bırakmadı dünyamızda. Sevgin, ışığın oldu, rahmetin nurun oldu, aydınlattı… Yalnız bırakmadı bizi. Biz belki de yine o ışıkları aydan, yıldızlardan bildik. Ne gaflet, ne hüsran, ne ziyan. Oysa ayın yüzünde, yıldızların üzerinde parlayan Senin nurundu, rahmetindi. Bizi hiç yalnız bırakmayan sonsuz şefkatindi Allah’ım. Hayretim Sanadır Allah’ım…

Ve her sabah ışıklarıyla başımızı okşayan güneş değildi. Güneşteki bin bir isminin tecellisiydi. Yüzümü, yüzlerimizi nuru ile parlatan, gözlerimizi ışığı ile büyüleyen; “Haydi aç artık, bu güzellikleri gör. Görmekte gecikme. Bu manzara bir daha tekrarlanmayacak” diye uyaran ışıktı, güneşteki rahmetindi beni uyandıran. Penceremin tüllerinden içeriye sızan Senin nurundu. Hayretim Sanadır Allah’ım…

Ey Nurların Nuru, her sabah güneşle uyandırıyorsun. Ruhumun kapısını rahmetinle çalıyorsun. İçimdeki ruhun rahmetinle kapısını çalıyorsun.

Bu sabah yine güneşle uyandırdın beni. Dal uçlarındaki uyanmaya hazır tomurcukları hayretle seyrettirdin. Kışın ortasında baharı yarattın. Yemyeşil çimenleri çayırları seyrettirdin. Uzayıp giden tarlaların ortasındaki ağaçların, o kurumuş dallarıyla dirilişini bekleyen dua dua, dal dal elleriyle Sana yükselişini, Sana yakarışını seyrettirdin. Bu seyrettirdiğin manzaralar ruhuma bir diriliş müjdesi sundu. Yatağımdan, kabrimden kalkar gibi kalktım bu sabah. İsrafilvari bir sesle uyandırdın beni. Bir uyanışın tohumunu ektin kalbime. Mademki ben Senin kulunum, Sen de benim Sevgilimsin, Rabbimsin. Bırakmıyorsun beni. Nice fırsatlar sunuyorsun bana her an? Bugünkü nasip ise benim fark ettiğim o fırsatlardan hangi bininden hangi birisi acaba?

Rahmansın ya, seviyorum ya, yarattıklarının hiçbirini ayırmadan ağacın yapraklarına olan sevgisi ancak Senin rahmetinin eseridir. Ne bilir güneşin ışığı benim gözümü? Ne bilir o ışığın ruhumda uyandıracağı sevgiyi? Kim bilir Senden başka? Zahir ve Batın olmayan, Evvel ve Ahir olmayan Senden başka kim bilir? Kim bilebilir ki Allah’ım? Hayretim Sanadır Allah’ım…

Son sermayem bu ânım. Bu ânımı bütün anlarımın ve geçen yılımın ve yıllarımın sonsuz bir ânı, bir imkânı eyle Yâ Rabbi. Yakarışımla, tövbemle, duamla, Sana açılmış olan elimle, dilimle, kalbimle affet. Ömür sermayemi boş yere tükettirme, harcatma.

Geçen günlerim, bir yılım, yıllarım gafletle geçmişse de istemediğim halde, razı olmayacağın nice nice günahlarla dolu olsa da şu an, şu gecenin şu vaktinde, bu yılın son gününün son gecesinde bütün bir yılı pişmanlığımla, gözyaşlarımla, tövbelerimle eritmek istiyorum.

Yeni bir sayfa açmak, yeni bir sayfa açarak hayatıma yeniden başlamak istiyorum. Bunu benim gibi olan tüm yaralı ruhlar, kayıpta, ziyanda, hüsranda olanlar için de diliyorum Senden, affet ne olur. Affet Allah’ım. Bir fırsat daha lütfet. Bir fırsat daha, son bir fırsat daha açıver ömrümden. Ömrümün bu son sermayesini Sen nasıl istiyorsan, nasıl dilediysen o şekilde kullanmayı nasip et.

Bu duamda yalnız olmadığımı biliyorum. Nice kapına gelemeyen, el açamayan ve rahmetinden uzakta kavrulan gönüller var. Kalbi kırıklar var. Senden başka asla ümidi olmayanlar var. Onlardan biriciğini olsun yakın ederse bu dua, benim perişanlığım azalacak. Ruhum o ruhların namına da sevinçle dolacak. Hz Davud’a seslendiğin gibi, dağlara çekilen, Senin adını zikretmek için, hazzınla baş başa kalmak için inzivalara çekilen Hz Davud’a, o yüce peygambere ve o dağlardan inip inzivayı terk etmesini, efendisinden kaçmış bir köleyi bulup da getirmesini isteyen hitabına mazhar olmuştu o peygamber ya. Sana Senin kullarını, şeytanın senden uzaklaştırdıklarını tekrar yaklaştırmak için dönmüştü kalabalıkların, kalbi kırıkların arasına. O köleyi, o kapının sadık bendesini aramak için çıkmıştı yollara.

Şimdi ben de düştüm dua ile yollara. Yollarda ben dahil, bin değil binler köleler var. Kulların kumlardan çok. Kapına, dergâhına el uzatacak olan çok. Yakın olmak isteyenler çok. Bir yol, bir ışık, bir el bekliyorlar Senden. Doğrusu bu değil mi Allah’ım?

Son Peygamberin, Habibin, Sevgilin, Sevgilimiz, yüreği şefkatle pır pır atan benim Peygamberimin hayatı da öyle değil miydi? Son nefesini vermek üzere olan bir Yahudi çocuğuna bile, iman telkininden sonra Kelime-i şehadet getirdiğini görüp de gözünden damla damla yaşlar dökülüp ve ellerini semaya kaldırıp, “Bir kulunu daha cehennemden kurtaran Allah’a hamd olsun” diyen O sevgili Peygamberim değil miydi? Rengine, ırkına, dinine bakmadan kimseyi ayırmayan benim Sevgilim, Senin Sevgilin, Peygamberim değil miydi? Şimdi onun eline, onun diline, rahmetine ne kadar muhtacız, bu asrın insanları olarak çok muhtacız ona. O da bu çaresiz, perişan ben gibi kaçakları, rahmetinden uzakları aramıyor muydu?

O benim Peygamberim. Sevgili Resulüm, şanlı Nebim, insan güzeli, şefkat güzeli Peygamberimin şefaati hürmetine şu anda Hac’da, arefede vakfeye durmuş hacıların, misafirlerinin geri çevrilmeyen gözyaşları ve hıçkırıklara gark olmuş dualarının hürmetine affeyle. Tüm ziyanda olanları affeyle. Bu yazıyı da hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin, sırrına mazhar olmuşlarının bir duası olarak bizden, okuyandan ve dinleyenlerden lütfen kabul eyle.

Alıp verdiğimiz her nefes bir daha geri dönmemek üzere harcanıp tükendi gitti bizden. Bu nefesler, o her nefesin içindeki imkân dolu fırsatlar, istediğimizi yapacak şekilde bizim olaydı, zaman ve anlar bizim olsaydı, ne ömrümüz tükenir ve ne de onu dilediği gibi harcamakta olan bizler, zarara hiç düşmezdik.

Fakat dünya durmuyor gidiyor, insan da gidiyor. Ömrü de tükeniyor. Hiç biri bizim kendi mülkümüz değil, her şey Senin mülkün. Ânı ve zamanı da sınırlı. Ve hesaplı olan bu vakti de, en kıymetli sermayemiz olan ömrümüzü de zayi ettik, harcadık.

Hüsrandayız. Kötü tüccarlarız biz. Perişanız, müflisiz, iflastayız. Bizi hiç yoktan yaratan, an içinde an yaratan Allah’ım, mekân içinde mekân yaratan Allah’ım. Varlığımı ve her insanın varlığını yokluktan var ettiğin günün, yokluktan varlığa tercih ettiğin o ânın, bizleri yaratmaya karar verdiğin ve ama mutlaka sevdiğin, severek yarattığını bildiğim o ânın, o tertemiz ânın adına, rahmetin adına affeyle.

Tüm gafletle geçmiş anlarımı, günahlarımı affeyle. Yepyeni bir sayfa aç da hayata yeniden başlamak ümidiyle tertemiz bir ömrü yeni baştan yaşamayı tekrar nasip eyle bize. Sonsuz rahmetinden sonsuz ümitvarım. Her kapı yüzümüze kapansa da biliyorum, bana, benim gibilere sadece Senin kapın açıktır. Affeyle, mağfiret eyle.

Ümidimizi Sende başlat, Sende bitir. Rahmetinle coştur yüreğimizi sevgilim… Allah’ım şükür ki varsın… Ve varlığımdan haberdarsın… Şükrüm, hamdim Sanadır, hayretim Sanadır Allah’ım…

Alıp verdiğim ve vereceğim her nefes için Sana sonsuz şükürler olsun.

Selim Gündüzalp
Zafer dergisi


Önce İnsanlar Bozuldu, Sonra Çevre!

Bir ansiklopedideki ahlâk maddesine göz atayım dedim. Güzel ahlâkın esası olan seksen tane madde sıralanmış ve tek tek de açıklaması yapılmış. Bu maddelerin zıddı ise kötü ahlâk; öğrenmiş oldum. Vefa, edep, iktisat, itimat (güven), sılayı rahim (akrabayı, yakınları ihmal etmemek), merhamet, salâh (iyi hâl), zarafet, sevgi, himmet, hayır, hilm (yumuşaklık), doğruluk, lütuf, tefekkür, tevekkül, iffet, fazilet (erdem)… Bunlar güzel ahlak maddelerinden bazıları.

Allah’ım, ahlâk da neymiş böyle. İmanın ne de güzel bir süsüymüş bu güzel ahlâk. Önce iman ve inanç tabi. Bu olmayınca gidiyor, dağılıyor her şey. Balık baştan kokar derler ya, insan da inançsızlıktan yani en zayıf yanından kokuşmaya başlıyor. Hele iman zayıflamaya görsün bir kere, güzel ahlâkın esasları olan her şey tek tek dağılıyor, uçuyor, bozuluyor. Bir yazarın hikâye kitabının ismiydi Önce ekmekler bozuldu cümlesi. Yok canım! Ekmek durup dururken niye bozulsun ki. Önce insanlar bozuldu bayım. İnsanın mayası, hamuru bozuldu. Yani ahlâkı yıkıldı, terbiyesi yok edildi. O güzel yaratılışının içine, ilâhî yönüne nice yanlış unsurlar girdi. Karıştırdı. O altın toprağın, o bereketli ülkenin pusulası şaştı. O bozulunca zaten işlem tamamdır. Ahlâk mı kalır? İnsan bulunduğu yerden öyle bir düşer ki, ne tutunacak bir yer, ne de bir dal bulamaz. İnancın yüceliği ve yüksekliği öyle ankanın ya da kartalın ulaşacağı bir yer değildir. Kalbin şahikasıdır, orası ruhun zirvesidir. Buraya sadece inanç kahramanları çıkabilir. Bize bu yolu kim açtı, kim gösterdi ise, yolumuzun ışığı, kalbimizin sevgilisi O’dur (s.a.v.). Gayrısı yalan talan.

Şu hale bir bakın. Kendi ellerimizle kendi hayatımızı karartıyor, kurutuyoruz. Üç günlük fâni bir zevk, bir mutluluk uğruna, yaşadığımız toprakları, içtiğimiz suyu, havayı, toprağı, düşmana ihtiyaç kalmadan kendi ellerimizle yok ediyoruz. Cennet misal güllük gülistanlık yerleri, nice ormanlık alanları, canım asırlık ağaçları, birkaç günlük dünya hayatı için oturma ve yerleşme adına kesiyoruz, biçiyoruz. Kamu hakkı, kul hakkı demektir. Mahşer günü nice milyon, nice milyar insanla, mahlukatla hesabımız var. Yanlış duymadınız. Evet, yüz yüze sorgu var. Nasıl bir şuursuzluk, nasıl bir korkusuzluktur ki bu, benden sonra tufan felsefesine dönmüş.

Geçtiğimiz günlerde şehrimizde yeni yapılan konutların bulunduğu yerlere ziyaret için gittik. Arkadaşımız buranın sakinlerindendi. Burada işlenen cinayetleri ehlinden dinledim, yakînen gördüm. Akıl alacak gibi değil. Nice meraların, canım ağaçların yerinde yeller esiyor. Bereket arkadaşımın hafızası kuvvetliydi. Tek tek gezdirdi, gösterdi yapılanları. Güzel şeyler de yok değil ama duyduklarımıza hayret ettik. Hırsızlık bir ekmekle başlar derler ya, bir avuç tuza meyleden, tuz gölünü niye yürütmesin. Kendi adi bir çıkarı için asırlık ağaçları kesen, bir koruyu niye gözden çıkarmasın ki. Korkulur bu insandan ve cehaletinden.

Hayatımıza hayat katan kâinattaki kardeşlerimize bu kadar haksızlık etmemeliydik. Öfke gibi hırs da gözünü, gönlünü karartıyor bazen insanın. Şeytan azdırıyor, baştan çıkarıyor. Kim demiş yirminci asır uygarlık, çağdaşlık asrı diye. Hadi canım. Bu masalı başkasına anlatın. Biz çok dinledik. Zaten bu çağdaşlık kelimesini de artık, süslü püslü bir maske olarak görüyorum. Mehmet Akif Ersoy’un ifadesiyle, medeniyet yani, çağdaşlık dediğin tek dişi kalmış bir canavar. Maskeli ve makyajlı yüzüyle yutturuyorlar insana. Arka plândaki manzara belli. Erbabına da malumdur ki, şeytan ve avanesi malı götürüyor. Bakın çağdaşlara, güzel giyimli tipler. G8 denen liderlere, tiplere bir bakın. Hepsi güleç yüzlü tipler. Ama dünyadaki her ülkenin içinde kanlı izleri ve pençeleri var. İmzalarını, silahla atıyorlar. İşte bu çağdaş tipler mahvetti dünyamızı. Bunların çağdaşlık masalını yutmamalıyız artık.

Çağdaşlık eşittir vahşilik ile aynı mânâya geliyor artık dünyamda. Bu rezil kavramdan utanıyorum. Onun arkasına sığınıp da dünyamızı yaşanmaz kılanlara binler nefret. Özgürlük de böyle bir kelime. Nefislerinin putu önünde eğilmek için, onun her dediğini yapmak için özgürlük istiyorlar. Bazen bir kavram kendi içinde zıddını doğuruyor. Böylesine ruhsuz daha birçok kelimelerin ardında esir ettiler bizi. Eh adamlar kirli emellerini açıkça söyleyip de gelecek değil ya üstünüze. Yok çağdaşlık, yok özgürlük, yok bilmem daha neler neler… Böylesine süslü tuzaklar ve tehlikeli kelimelerle geliyorlar. Kavramları istedikleri gibi tarif ediyorlar. Siz hele bir itiraz etmeye kalkın, bir deneyin bakalım, neler oluyor. Ama yok bu oyun bitti. Senin villan, senin apartmanın, senin fabrikan için benim yemyeşil ormanım, Rabbimin bana lutfettiği dünyam katledilemez. Hakkınız yok buna. Allah’ım, hiçbir haklı sebebi yok iken bir ağacın dahi bir dalına vuran eli, bir avuç toprağı bir hiç uğruna satan eli Sana, Âdil ismine havale ediyorum.

Düşünün bir kere, bilerek bir karıncaya bile ayak basmaktan bizi men eden bir dinin, bir medeniyetin mensuplarıyız biz. Şimdi ne oldu? Bırakın karıncayı incitmek, insanların üzerinden çiğneyip geçmek bile marifet oldu. Ahir zaman dedikleri bu olsa gerek. Hz Peygamberin (s.a.v.) kimin, kimi ne için öldürdüğü bilinmeden birçok kanlar akacak, diye buyurduğu devir herhalde bu devir olsa gerek. İnsan, şeytan ve nefis tarafından baştan aşağı kuşatılmış durumda. Öyleyse kurtuluşumuz ve özgürlüğümüz nefse ve şeytana karşı başkaldırmakla mümkün. Bunun yolu da Allah’ın emirlerine teslimiyetten ve itaatten geçiyor. Ne oldu bize? Bu dünyayı ebedî bilmenin ve zannetmenin acılarını yaşıyoruz herhalde. Haklı olan değil, artık güçlü olan haklı. Ellerinde maddi güçler var ya, yapanın yaptığının yanına kâr kalacağını zannediyorlar. Hâlbuki insanın her hareketi, her sözü, en küçük bir davranışı bile kaydediliyor. Bu kadar önemli yüce bir varlıktır insan. Meleklerin ânı ânına kaydettiği değerli bir hayatın sahibidir. Bu kadar kayıt kuyut olsun da sonra bunun sorgusu suali olmasın, mümkün mü? Kim inanır? Bu kadar dikkat, bu kadar ince ince eleklerden geçirmek elbette bir hesap görmek içindir. Herkes kendi hayat filminin başrol oyuncusu. Son nefesle bitecek çekimler. Çekilen film ise, mahşer günü seyrettirilecek.

Hatırlayın bir, Hz. Peygamberin (s.a.v.) ordusu bir savaşa gidiyor. Yolda ordunun önüne yavrusunu emziren bir köpek çıkıyor. Ordu duruyor hemen ve yol değiştiriyor. Üstelik hayvancağızı kimse rahatsız etmesin diye başına da bir nöbetçi bırakılıyor… Mekke, Medine, bu mübarek beldeler harem yani yasak bölge ilân ediliyor. Ne demek bu? Şehrin bir başından tâ diğer ucuna kadar tek bir ağaç kesilmeyecek, herhangi bir hayvanın canı incitilmeyecek, işte bu yasak getiriliyor. Ne zaman? 600’lü yılların başında, yani günümüzden 1430 sene önce. Ey hayvan haklarıyla, toprak haklarıyla, insan haklarıyla uğraşanlar! Tamam, göreviniz kutsal ama gelin, bir de bu görevi en üst düzeye taşıyan Allah’ın o güzel elçisinin, Resulünün (s.a.v.) hakkını da gözetelim. O’nu tanımak için ne olur çaba sarfedelim. Gayesini, insanlığa getirdiği hidayet meşalesini tanıyalım. Aradığımızdan çok daha fazlası var O’nda. Gayrısı nefsin ve şeytanın peşine takılmaktır. O’ndan ders alanlar da böyle yapmış, böyle yaşamışlardır hep.

Kenan Rifaî’yi hatırlıyorum. Üç sene meyvesi ile yani cevizi ile kendisini besledi diye, karda, kışta tâ Fatih’ten kalkıp Erenköy’e gidiyor. O benim sütannemdi diyor, beni meyvesiyle emzirdi. Şimdi şu soğuk mevsimde onu ziyarete gitmemek olmaz diyor. Vefaya bakınız. Bediüzzaman da böyleydi. 1930’lu yıllarda ilk defa geldiği Barla’ya 1950’li yılların ortasında tekrar döndüğünde, kendisini ilk geldiği yıllardaki gibi misafir edip karşılayan, kaldığı evin önündeki o meşhur çınar ağacının gövdesine sarılıp, hıçkıra hıçkıra ve doya doya ağlıyor. Kim bilir o mübarek ağaç o yıllarda kaç gece hicran dolu derdini paylaşmıştı. Binlerce sayfalık kitaplarında, nice derslerin konusunu teşkil etmişti. Bu mübarek ağacın bir dalını bile binler liralara değişmem diyordu Bediüzzaman. Bir vefakârlık örneği de ondan. Bizim medeniyetimizde bu tarz örnekler çoktur.

Bilemem hangi çeşme bize suyunu verir ki artık. Çeşmeler de kalmadı. Hangi ağaç gölgesinde durup, eğleşmemizi ister ki, koca gövdeli ağaçlar da kalmadı. Baharın geldiğini nasıl anlayacağız Allah aşkına. Kuş yok artık, ses yok, meyve yok, koku bile yok. Peki, nasıl anlayacak gelecek asrın çocukları. Baharı anlatmak çok zor olacak onlara. İnsan hatıralarına, yaşadığı dünyadaki arkadaşlarına vefakâr olmalıydı. Bu kadar saygısızca davranmaya ve sorumsuz yaşamaya başladığımızdan beri her şey tepe taklak. Allah’ım göz göre göre ruh cevherimize el uzatan, ahlâkımızı bozan, imanımızı çalan deccallara, bu devrin müsriflerine, bu yolun şerirlerine nasıl bir ceza vermen gerektiğini tekrar Senin yüce adaletine havale ediyorum. Bu dünya kime kalmış ki onlara kalsın. “Er yarın, hak divanında belli olur” diyor Yunus Emre. Yarın hak divanında belli olacak, kimin er kişi olduğu, kimin hakiki, kimin yalancı pehlivan olduğu.

Geçenlerde doğduğum eski evin bahçesindeki dut ağacından nasiplenirken, gözüm köşede bir taşa ilişti. Hatırladım bu taş eski evimizin kapısının önünde dururdu. İçeriye geçerken ilk adımımızı basıp attığımız büyük bir taştı. Bahçemizin bir köşesinde görünce çok sevindim, gözlerim doldu. Şükür. Taşa hürmet, onca insanın ayağına bastığı bir taşa hürmet, dokuz kişinin barındığı bir yuvanın hatıralarına saygıydı. Bu taş çok şeyler anlattı bana. Yine aynı gün bize villaların yapıldığı yerleri gezdiren Özcan kardeşim, katledilen meralık alan için bir cümle kullanmıştı. Bu cümle ruhunun tâ derinliklerinden geliyordu. Beni de oradan yakaladı: “Burada öyle bir mera vardı ki abi, o yemyeşil çimenlerin üstüne basmaya kıyamazdınız. Köyün bir başından koyverdik mi hayvanları, akşama kadar büyük bir iştahla salınıp gezer, bu alanda beslenirlerdi.” Cinayetin boyutlarını anlamak için bu cümleler yeter de artar. Yerlerini satan köylülerin bir çoğu ise, şimdi perişanmışlar. Bazılarına dünya gülmüşse de sonradan acı yüzünü göstermiş tabi. Aile kavgaları ve geçimsizlikler almış başını gidiyor. Sözüm ona yeni bir belde kuruluyor. Yahu bu işin erbabı, usulü, erkânı yok mu? Hak sahipleri perişan edildikten sonra, yapılanlar bir gün elbet sahiplerinin boynuna ateşten bir halka olarak geçecek ve dolanacaktır.

Kıyamet nasıl kopacak, nasıl şu güzel dünyamız un ufak olacak onu Kur’an ayetlerine ve Hz Peygamberin (s.a.v.) sözlerine havale ediyorum. Ama perhizine dikkat etmeyen hastalar için, ömrünü dişliyor derler ya. Sanki biz de çevremizi ahlaktan, imandan yoksun ve yoksul bir vaziyette böylesine sorumsuzca kullanmakla, yaşadığımız dünyayı ve dolayısıyla kâinatımızı dişliyoruz. Her şeyin, kıyametin de bir sebebi var mutlaka. Demek ki insanın kirli ve bulaşık eli kasıtlı bir şekilde karışıp karıştırdıkça dünyanın ve kâinatın dengesini bozdukça, bizden sonra gelecek olan nesiller, ruhlar âlemindeki yeni misafirler bu güzel dünyayı belki de göremeyecekler. Kendimize yazık ettiğimiz yetmezmiş gibi, gelecek nesillerin hak ve hukukuna da tecavüz ediyoruz. Bu cinayetin mahkemesi ancak mahşerde kurulabilir. Bu dava ancak orada görülebilir. O zaman bu acıklı sonun kareleri, bu felâkete sebep olan yüzlerde gayet açık bir şekilde okunacaktır. Ne yazık ki yaşananlar akıl alacak gibi değil ve hiç de hoş şeyler değil.

Gönül isterdi ki; şu güzel dünyada hepimize yetecek olan şu güzellikleri görecek, kimsenin kimseye dik bakmadan, yalana hileye sapmadan yaşayabileceği şartları koruyabilseydik keşke. Ama maalesef önce inancımızla oynadılar ve imanımızı çaldılar. Hem dünyamızı hem de ebedî hayatımızı mahvettiler. Bu dünyanın cazibesi, çekiciliği, sadece ve sadece Yüce Yaratıcının gösterdiği yolda ve gönderdiği kitapta, Peygamberde saklıdır. Onun haricindeki her adım, her tavır adım adım kıyamete doğru gidiştir. Rabbimiz bize hayat dahil her nimeti, bir emanet olarak vermiştir. Sınırlı ve sayılı. Kendimizi, Rabbimizin bize emanet ettiği bu nimetlerin sahibi saymamalıyız asla. Emanetçiyiz, hıyanetçi olmamalıyız. Yaşadığımız dünyayı bu kadar tahrip etmemeliydik, bozmamalıydık. Sait Faik, Son Kuşlar’ında gökyüzündeki kahverengi noktaları, yani küçük kuşları göremeyeceğiz diye bizi uyarmıştı yıllar önce. Ve şimdi hikâye gerçek oldu. Kendi elleriyle kendi felaketini hazırlayan insan geç olmadan, başına gelecek musibetlerin ikazıyla uyandırılmadan evvel uyanmalı. Çok geç olmadan evvel gözünü açmalıdır.

Selim Gündüzalp
Zafer dergisi


Ölümü Çocuklara Nasıl Anlatmalı?

Ölüm meselesini çocuklara en doğru biçimde anlatmanın yolu biz büyüklerin onu en doğru biçimde anlamamızdan geçer.
 
Deprem sonrası, birçok kişi pek çok konuda yığınla şey söyledi. Ama her meselede olduğu gibi bu meselede de, atlanan, gözden kaçan, hiç değinilmeyen mevzular kaldı. Bu kapısı açılmadık konuların içinde en önemlisi de, bütün hayatı koca bir oyun gibi gören çocukların, bir anda gerçek hayatın en gerçek yüzüyle burun buruna gelmeleri oldu. Çocuklar bu büyük depremden sonra, annelerini, babalarını, kardeşlerini, sokakta birlikte oynadıkları arkadaşlarını ölümün alıp götürüşünü gördüler. Enkaz altlarından ölü insanların çıkarılışını izlediler, harabe sokaklarda, eski oyun günlerinin izini ararken daha önce hiç tanışmadıkları ceset kokularını duydular. Ölüm, bütün çıplaklığıyla karşılarına çıktı. Büyükler kendi dertlerine düşmüş olmanın verdiği telâşla, çocukların bu ölümle ilk ve yoğun karşılaşmalarının ardından, onlara ne gibi açıklamalarda bulunulması gerektiğini, teselliye muhtaç küçük kalplerin nasıl teskin edileceğini düşünmeye bu konuda gerçek ve işe yarar açıklamalar yapmaya gerek duymadılar.

Deprem sonrası ilerleyen günlerle birlikte, bu konuda bazı yazılar yazıldı. Meselâ tanınmış bir yazar ölümü kendi dünyasında çözememiş bir insan çaresizliğiyle meseleyi farkediyor ama; “4 yaşında bir çocuk babası olarak bu türden hassas konularda daha ‘yerel’ ve ‘gerçekci’ çözüm ve önerileri beklediğini” itiraf ediyordu.  Evet bu itiraf ölüm meselesini, bütün gerçekliğiyle birlikte kuşatamamış ve kucaklayamamış birinin çaresizliği idi. İslâmiyetin ahiret inancından uzak kalmışlığın, inanamamışlığın kaydı idi.

•••

Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir.

Bu eğitimcinin küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur. Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan 2 gün geçtiği halde küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:
— Ne olur anneciğim sen de yeme, çünkü seni çok seviyorum.
Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arasında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma geçmiştir.
— Baba, niçin yemek yiyoruz?
— Büyümek için.
— Büyüyünce ne olacak?
— İhtiyarlıyacağız.
— Peki ihtiyarladıktan sonra ne olacağız?
— Ne olacak, herkes gibi biz de öleceğiz…
O günden sonra çocuk, yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir. Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple O’nun da yememesi için, yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına “Demek ki, çocuklara anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız” diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım.
Doktor D. Freundin de, Readers Diegest adlı derginin bir sayısında “Çocuklara ölümden bahsetmeli mi?” konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur: “Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz” diyor.

Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkibetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor. Doktorun cevaben yazdığı yazı ise; “Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik” şeklinde oluyor.

İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhî esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan nev’inin yarısını teşkil eden çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedî hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. Hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır. Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri,  çeşitli çocukluk oyunları, ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir.  Bize düşen ise, en iyi ve gerçekçi telkini, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğine göz atalım.

“Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve herşeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin, İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür.”

Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur.

Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu, ölümü bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler. Ünlü bir pedagog olan Carlos Costanetana’ya göre; çocuk ancak kendini doğrulayacak tasvirlere dayalı his ve müşahede tahlillerini yapabilecek duruma eriştiği bu yaştan itibaren, dünyayı ve hayatı tanımayı öğrenmiş ve dolayısıyla içinde yaşadığı toplumun bir üyesi olmağa hak kazanmış demektir.

Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda, mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve buluşlara da rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde, şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo oluşmaktadır.

Başta zikrettiğimiz iki örnekte olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında, bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk, nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?

Eğer siz ona “Ölüm yokluk değil!.. Hiçlik değil!… Sönmek değil!… ” hakikatını ve kabir kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız çocuğun, küçücük kalbi paramparça olacaktır. Oynamakta olduğu basit bir oyuncağı dahi elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer âhireti bilmezse, hergün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir?

Halbuki ruhu, “Cennet ve ahiret inancının” nuruyla aydınlanan bir çocuğun yüzündeki acı ve keder sisi dağılacak “Gerçi çok sevdiğim oyun arkadaşım veya kardeşim öldü, ama Cennetin bir kuşu oldu; orada bizden daha iyi yaşar. Hem nasıl olsa biz de O’nun yanına gideceğiz. İleride yine onlarla beraber olacağım. Ölüm yok olmak değil ki üzüleyim. Ölüm sadece bir yer, bir oda değişikliğinden ibarettir” düşüncesi şuur ve hislerine yansıyınca, gözyaşları dinecek ve o küçücük kalbi huzur bulacaktır.

Yazımızı Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu’nun ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiyesiyle bitirelim: “Çocuklar ölümle, çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek, onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur… Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: Dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!..”

A. Yörükoğlu’nun, çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babalara son tavsiyesi; “Onların sevdiği kişilerle, bir öte dünyada buluşmak ümidini kırmayın” şeklindedir. (Çocuk ve Ruh Sağlığı, İş Bankası Yay. Shf. 194)

Son olarak şunu da ifade edelim ki; ölüm meselesini çocuklara en doğru biçimde anlatmanın yolu biz büyüklerin onu en doğru biçimde anlamamızdan geçer.

(Zafer Yayınlarından çıkan “Ölüm Son Değildir” kitabından alınmıştır.)
Selim Gündüzalp


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers