05.31.08
Nefisle cihada “büyük cihad” denilmesi nedendir?
Sathi bir nazarla bakanlar, düşmanla savaşı daha büyük bir cihad olarak görebilirler. Halbuki, düşmana karşı cihadın başlangıcı, nefisle cihaddan geçer. Nefsiyle cihad etmeyen, düşmanla savaşamaz. Nefsine mağlup olan, düşmana da mağlup olur.
Nefisle olan cihad, bir ömür boyu devam eder. Düşmanla olan cihadda, aynı devamlılık yoktur. Düşmanla cihad esnasında, daha büyük bir cihad, insanın iç aleminde yaşanır. İnsanın nefsi, şeytandan aldığı direktiflerle, o insanı savaştan vazgeçirmeye çalışır, en azından cesaretini kırmak ister. “Geride çoluk çocuğun var. Ya yaralanıp sakat kalırsan…? Hele ölecek olursan… Hanımın, çocukların perişan olur… vs… vs…” şeklinde nefisten feryatlar gelir. Bu sesleri aşabilenler, düşman karşısındaki cihadda başarılı olabilirler.
Ayrıca, nefisle cihadda mağlup olan, cehenneme gider. Düşmanla cihadda mağlup olup, hayatını kaybeden şehid olur, cennete gider.
Kaynaklar:
1-Acluni, I,143
2-Buhari, Edeb, 102; Müslim. Birr., 106-108; Ahmed İbnu Hanbel, Müsned, Çağrı Yay. İst. 1981, I, 382
3-Tirmizi, Fedailu’l-Cihad, 2
4-Acluni, I,424; Razi, XXIII, 72; Beydavi, II, 97
5-Kadiri, I, 275
Doç. Dr. Şadi Eren
Günümüzde cihad nasıl yapılmalıdır?
Her insanın mahiyetinde, bitmez tükenmez arzular, kin, intikam gibi duygular olduğundan, tarihin hemen her devrinde toplumda bir takım sıkıntılar yaşanmıştır. Aklı başında olan insanlar, kötü duyguların mahkumu kimselerle mücadele ettiğinde, o toplum bir huzur toplumu olmuş, mücadeleyi terk ettiğinde, toplum bozulmuştur.
Kur’an’da Yahudilerin Allah’ın lanetine uğradıkları anlatılırken, şu özellikleri nazara verilir:
“… Bunun sebebi; isyan etmeleri ve haddi aşmalarıdır. Onlar, birbirlerini yaptıkları fenalıklardan alıkoymazlardı…”(Maide Sûresi,78-79).
Yahudilerin başına gelenin, ümmet-i Muhammed’in de başına gelmemesi için, Resulullah pek çok uyarılarda bulunur. Mesela:
” Sizden her kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse, diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir.” (2)
Mesela, TV yayınlarının kontrolünde devlet eldir. Programları tenkit eden yazarlar birer dildir. Fakat, el durumunda olanlar, sadece dil mertebesinde kalıyorlarsa, vazifelerini yapmıyorlar demektir. Konuşması lazım gelenler, sadece kalben buğz etmekle yetiniyorlarsa, imanın en zayıf mertebesindedirler anlamındadır. Şu hadis, bu noktada bize yol gösterir:
Bir gün Resulullah, etrafındakilere şöyle der: “Sizden birisi kendini küçük düşürmesin!” Bunun üzerine “Ya Resulullah, derler. Bizden biri kendini nasıl küçük düşürür?” Resulullah şöyle cevap verir: “Kötü bir durum görür. Orada Allah için bir söz söylemesi lazımdır. Fakat o, bir şey demez. Allah ona kıyamet günü “şöyle şöyle demene engel olan neydi ?” der. O kimse, “insanlardan korktum” deyince, Cenab-ı Hak buyurur: “Asıl benden korkman gerekmez miydi ?” (3)
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” şeklindeki bir düşünce, İslami olamaz. Müslüman, toplumda meydana gelen olaylara ilgisiz kalamaz. Bu konuda Hz. Ebu Bekir’in şu ikazı, son derece anlamlıdır:
“Ey insanlar ! Sizler, “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidayette olduktan sonra, başkasının dalaleti size zarar, vermez” (Maide Sûresi,105) ayetini yanlış anlıyorsunuz. Biz Resululah’ın şöyle dediğini duyduk: “İnsanlar kötülüğü görüp de, onu değiştirmeye çalışmazlarsa, Allah’ın onlara umumi bir bela vermesi yakındır.” (4)
Resulullah’ın şu ifadesi de, kâmil müminin kötülüklere karşı tavrını belirlemektedir: ” Cihadın en efdali, zalim sultanın yanında, hak sözü söylemektir.” (5)
Ancak, şu hususun bilinmesinde yarar vardır: ” Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek, doğru değildir.” (6) Mesela, İslam’ın Mekke döneminde müslümanlara şu İlahi hatırlatma yapılır:
” Onların Allah’tan başka taptıkları şeylere sövmeyin ki, onlar da bir ilme dayanmaksızın haddi aşarak Allah’a sövmesinler…” (En’am Sûresi,108) Saldıran bir yılana karşı yapılması gerekenle, uyuyan bir yılana karşı yapılması gereken birbirine karıştırılmamalıdır. Fevri hareketler, kahramanlıktan ziyade, duygusallık alametidir.
Toplumdaki kötülerle iyilerin mücadelesini Resulullah (asm.), aynı gemide yer alan iki grup yolcu temsiliyle anlatır. Bir grup yolcu geminin güvertesinde, diğer grup yolcular ise, geminin alt katındadır. Alt kattakiler güvertedekilerden su isterler. Üstekiler ise, ne su verirler ne de onların su almak için yukarı çıkmasına müsaade ederler. Bunun üzerine, alt kattakiler, su elde etmek niyetiyle gemiyi delmeye başlarlar. Üsttekiler, buna engel olurlarsa hepsi kurtulacaklar; onları kendi hallerine bırakırlarsa, beraber boğulacaklardır. (7)
İşte toplum o gemidir. Tarihin her devrinde bu gemiyi batırmak isteyenler olmuştur. Günümüzde de, yaşadığımız toplum gemisini batırmaya çalışanlar az değildir. Bu menfi çalışanlara mukabil, müspet cephede yer alanlar, görevlerini yapmak zorundadırlar.
Kaynaklar
1-Bkz. İbnu Haldun, s.41 - 42
2-Tirmizi, Fiten, 11; İbnu Mace, Fiten, 20; Ebu Davud, Salat, 242
3-İbnu Mace, Fiten, 20
4-İbnu Mace, Fiten,20; Ebu Davud, Melahim,17; Tirmizi, Fiten, 8
5-Ebu Davud, Melahim,17; Tirmizi, Fiten, 13; İbnu Mace,Fiten, 20
6-Nursi, Mektubat, s., 265
7-Tirmizi, Fiten,12
Doç. Dr. Şadi Eren
Hadislerde cihada teşvik var mıdır?
Hz. Peygamber (a.s.m) nice sözlerinde cihada teşvik etmiştir. Nümune olarak bazılarını zikrediyoruz:
1- “İnsanların en üstünü, canıyla ve malıyla Allah yolunda cihad edendir”(1).
2- Biri gelir, “Cihada denk bir amel var mı ?” diye sorar. Rasulullah, şöyle cevap verir: “Cihada denk bir amel bilmiyorum”(2).
3- Birisi, insanlardan uzak bir yerde, tatlı bir su kaynağı bulur. “Uzlete çekilip, ömrümü burada geçirsem” diye düşünür. Bu fikrini Rasulullah’a açar. Rasulullah şöyle der: “Hayır, öyle yapma. Çünkü, sizden birinin Allah yolunda hareketi, evinde 70 sene kılacağı namazdan daha faziletlidir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve sizleri Cennete almasını istemez misiniz? Allah yolunda gaza ediniz” (3)
4- “Ümmetimin seyahati, Allah yolunda cihaddır.” (4) Bu hadis, turistik seyahatle, Allah’ın dinini yaymak uğrunda yapılan seyahatin farklılığına dikkat çeker. Şüphesiz, hiçbir ulvi gaye taşımadan sadece beldeleri, harabeleri gezmeye çıkmakla, Allah’ın dinini her tarafa ulaştırmak için yola çıkmak arasında, yerden göğe fark vardır.
5- “Kim, gaza etmeden veya “keşke gaza olsaydı da, ben de katılsaydım” demeden ölürse, nifaktan bir alametle ölmüş olur.” (5)
Bu hadis, müslümanın hamle gücünü harekete geçirmektedir. Köşesinde oturup kalan bir mü’min, tehlikededir. Kişi, Allah yolunda sefere çıkmalı, veya en azından çıkma temennisinde bulunmalıdır.
6- “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim! İsterim ki Allah yolunda öldürülüp sonra diriltilsem. Sonra yine öldürülüp, yine diriltilsem” (6)
7- “Allah yolunda bir gün sınırda nöbet, dünya ve üzerindekilerden daha hayırlıdır.” (7)
8- “İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda geceyi nöbette geçiren göz”.(8)
9- “Allah yolunda tozlanan ayaklar, cehennem ateşine haramdır”. (9) Allah’ın dinini tebliğ için seyahat edenler de hadisin şümulü içindedirler.
10- “Cennet, kılıçların gölgesindedir.” (10)
Kaynaklar:
1-Buhari, Cihad, 2
2-Age. Cihad, 1
3-Tirmizi, Fedailü’l-Cihad, 17
4-Ebu Davud, Cihad, 6
5-Ebu Davud, Cihad, 17
6-Buhari, Cihad, 7; İbnu Mace, Sünen, Cihad, 1
7-Buhari, Cihad, 73; Tirmizi, Fedailu’l-Cihad, 26
8-Tirmizi, Fedailu’l-Cihad, 12
9-Tirmizi, Fedailu’l-Cihad, 7
10-Buhari, Cihad, 22
11-Nursi, Hutbe-i Şamiye, s., 88
Doç. Dr. Şadi Eren
Cihadın gayesi nedir?
Kur-an’ı Kerim, bu noktada ehl-i imanla ehl-i küfür arasında şu net ayırımı yapar: “İman edenler Allah yolunda savaşır. İnkar edenler ise “tağut” yolunda…” (Nisa suresi, 76)
“Tağut” ifadesi Allah yerine ikame edilen her şeyi içine alır. (2) Şeytan bir tağuttur. Şeytanın yolunda giden Firavun misali kişiler, birer tağuttur. Terbiye edilmemiş nefisler, birer tağuttur… Kur-an-ı Kerim, “hevasını ilah edineni gördün mü…?” (Furkan suresi, 43 ve Casiye suresi, 23) ayetiyle nefsin kötü arzularının putlaştıranlara işaret eder.
İşte inkarcılar böyle tağutların peşinde giderler. Şeytana tabi olur, nefse uyar, kötü kimselerin rehberliğinde mücadele ederler. Onların bu mücadelesi, her türlü ulviyetten mahrum, süfli bir mücadeledir. Bu mücadelenin temelinde “menfaat” duygusu vardır. Kendi hasis menfaatleri için dünyayı ateşe vermekten asla çekinmezler. Nitekim, son ikiyüzyılın savaşlarına bakıldığında, onların bu süfli isteklerini açıkça görmek mümkündür. (3)
Bazıları,
-Yeryüzünü istila,
-Ganimet elde etmek,
-Sömürgeler, pazarlar, hammadde kaynakları bulmak,
-Bir tabakanın, başka bir tabakaya, bir milletin başka bir millete hakimiyeti… gibi gayeler için savaşırlar. (4)
Elindeki inciri komutanlarına gösterip, “bunun yetiştirdiği diyarlar hala bizim değil. Haydi arkadaşlar, oralara sefer düzenleyelim, oraları ele geçirelim” diyen Romalı hükümdarla, dünyanın belli başlı hammadde kaynaklarını ele geçirmeyi hedefleyen sömürgeci devletlerin idarecileri arasında pek fark yoktur. Devletler, şahıslar değişse de, zihniyet aynı zihniyettir. Tarih, bu noktada tekerrür etmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, bu hakikatin ispatıdırlar.
Müminler ise, Allah yolunda savaşırlar. Ulvi değerler uğrunda cihad ederler. Rızay-ı İlahi yolunda gayret gösterirler. Müminlerin mücadelesi, bir fazilet mücadelesidir. Kur’an-ı Kerim’de, cihad ve kıtal (savaş) ifadelerinin geçtiği yerlerde, devamlı “fi sebilillah” (Allah yolunda) kaydının bulunması, son derece dikkat çekici bir durumdur. Allah yolunda olmayan bir mücadelenin, bir savaşın, hiçbir kıymeti yoktur.
Nisa suresi 141. ayette, mü’minlerin zaferine “fetih”, kafirlerin galebesine “nasib” denilmesinde, her iki tarafın savaş gayelerinin farklılığına işaret vardır. Mü’minler fethederler. Kafirler ise; dünyevi, fani şeylerden bir miktar nasiplenirler. (5)
Kur-an-ı Kerim, yapılacak mücadelenin hedef ve gayesini şu şekilde belirler:
“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Enfal suresi, 39)
Ayette, ehl-i imana iki hedef gösterilmiştir:
1- Fitnenin kökünü kazımak.
2-Allah’ın dinini hakim kılmak.
“Fitne” kelimesi “karışığını almak için altını ateşe koymak” anlamındadır. (6) Bundan, “mihnet ve belaya sokmak” manasında kullanılmıştır. İnsanları inancından dolayı işkenceye tabi tutmak, ibadetine müdahale etmek, inandığı gibi yaşamalarını engellemek, inancından dolayı yurdundan sürüp çıkarmak gibi durumlar hep birer fitnedir. Kur-an-ı Kerim’de, “fitne ölümden beterdir” denilir (Bakara suresi, 191). ” Ölümden daha ağır ne vardır ?” dememek gerekir. Zira, ölümü temenni ettiren hal, ölümden daha ağırdır. (7)
“Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar” ehl-i küfürle savaşmak, genel bir dünya barışını hedef olarak gösterir. Her türlü fitneye son vermek, sulh ve sükuneti sağlamak, müslümanlar için varılması gereken bir hedeftir. Öyle ki, dünyanın uzak bir köşesinde gayr-i müslim bir devlet, bir başka gayr-i müslim devlete zulmetse, müslüman devletler bu fitneye müdahale etmeli, haddi aşanlara, hadlerini bildirmelidir.
Cihadın bu ulvi gayesine, şu ayet işaret eder:
“Size ne oluyor ki, “Ya Rabbena, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı yolla !” diyen mazlum erkek-kadın ve çocuklar uğruna Allah yolunda savaşmıyorsunuz ?” (Nisa suresi, 75)
“Dinin bütünüyle Allah’ın olması” hedefi ise, beşeri beşere kulluktan kurtarıp, sadece Allah’a kul olmasını temin gayesine yöneliktir. (8) Kur-an-ı Kerim, yahudi ve hristiyanlardan bahsederken, “Onlar, alimlerini ve rahiblerini Allah’tan başka Rab’ler edindiler” der (Tevbe suresi, 31) Şüphesiz, herhangi birini Rab edinmek için, ona “Rab” namını vermiş olmak şart değildir. (9) Üstteki ayeti açıklayan hadiste belirtildiği gibi, alim ve rahiblerin helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kabul etmek, onları Rab edinmek demektir. (10)
İslam hür bir ortamda tebliğ edilebilmeli, bu dine girmek isteyenlere engel olunmamalı ve bu dini yaşamak isteyen her fert, serbestçe yaşayabilmeli, kimse dininden dolayı fitneye düşürülmemeli, ezaya maruz kalmamalıdır.
İşte cihad, bu hürriyetleri sağlamak ve bu hususta ortaya çıkan engelleri aşmak içindir. Önündeki engeller kaldırıldığında, bütün insanlığın koşarak gireceği tek İlahi din, İslam olacaktır. (11)
Şüphesiz, “dinin bütünüyle Allah’ın olması”, başka dinlere hayat hakkı tanımamak, o dinlerin mensublarını zorla İslam’a sokmak anlamında değildir. (12) Tatbikatta da böyle olmamıştır. Hz.Peygamber devrinden günümüze kadar, İslam devleti bünyesinde başka din mensupları da rahat bir şekilde yaşamışlardır.
Ahmet Özel’in dediği gibi, “İslam’ı tebliğ için girişilen fetih hareketleri, o ülkelerdeki insanları zorla İslam’a sokmak amacıyla değil, ferdi planda tebliğ imkanının bulunmadığı bu ülkeleri, herkesin dilediği inancı serbestçe seçebileceği şekilde tebliğe açmak gayesiyle yapılmıştır.” (13)
Kur-an’ın, “hiç bir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Enfal suresi, 39) ayeti, İslam’ın hamle gücünü ortaya koyar. Müslümanlara, varmaları gereken nihai hedefi gösterir. Onları, gündelik işlerin telaşından kurtarır, yüce ideallere sevk eder. Bu yüce hedefin yeni nesle kazandırılması, onların ufkunu açacak ve onları ulvi mefkurelere sahip kişiler haline getirecektir.
Kaynaklar:
1-Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, Ter. Ali Kuşçu, Ahmed Said Matbaası, İst. 1963, s. 135
2-Beydavi, I, 135
3-Abdurrahman Azzam, Ebedi Risalet, Ter. H.Hüsnü Erdem, Sönmez Neş. İst. 1962, s.165
4-Kutub, I, 187; Sabuni, Saffetu’t-Tefasir, I, 127
5-Beydavi, I, 244
6-Ebu’l-Fadl İbnu Manzur, Lisanu’l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, VI, 317
7-Yazır, II, 695
8-Kutub, III, 1433
9-Yazır, IV, 2512
10-Tirmizi, Tefsir, 9-10; Razi, XVI, 37
11-Yazır, II, 690
12-Zeydan, Şeriatu’l-İslamiye, s. 55-56; Vehbe Zuhayli, El-Alakatu’d- Düveliye fi’l- İslam, Müessesetü Risale, Beyrut, 1989, s.25; Madelung, VII, 110
13-Özel, TDV.İslam Ans. “Cihad” md. VII, 530
Doç. Dr. Şadi Eren
Cihad ne demektir? Bazı kimselerin, cihadı “kutsal savaş” olarak açıklamaları nedendir?
“Cihad” kelimesi, Batı dillerinde genelde “kutsal savaş” (holy war) şeklinde tercüme edilmiştir.(1) Bu şekilde bir tercüme, İslamiyeti silah zoruyla yayılan bir din olarak gösterme gayretinden kaynaklanmaktadır.
Halbuki, “cihad” kelimesinin karşılığı “savaş” değildir. Allah yolunda savaşmak da bir tür cihad olmakla beraber; cihad kelimesi, Allah’ın dinini her tarafa ulaştırmak için yapılan her türlü faaliyet ve hareketi içine alır.
Müslümanlar, bu yüce gaye için cihad ederken, gayr-i müslimler ve özellikle sömürgeci ülkeler, “Kutsal olmayan savaşlar” yapmış, Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika’yı kana bulamıştır. (2) Tarih, bunun örnekleriyle doludur. “Coğrafî keşif” adı altında Asya, Afrika ve Amerika’daki hammadde kaynaklarının keşfedilmesi ve bu verimli ülkelere seferler düzenleyip o ülke insanlarını köleleştirmeleri, bazılarının savaş felsefesini ortaya koymaktadır.
Bunlar, kendi ayıbını örtbas etmek için yoğun bir propaganda faaliyeti içindedir. Onların bu propagandalarının etkisiyle olsa gerek ki, “cihad” denildiğinde bazılarının ilk hatırına gelen, İslam’ı reddeden her kafiri boğazlamaya hazır, elinde kılıç bir “barbar Türk” veya elinde kaleşnikofu olan bir “Arap teröristi !”dir.(3)
“Cihad” konusunu bahane edip İslam’a hücum eden Batılı yazarlar, “hem suçlu hem güçlü” deyiminde ifadesini bulan bir haldedirler. Şu olay, onların durumunu net bir şekilde ortaya koyar:
Afrika’yı istila eden İngiliz askerlerinden biri, arkadaşına der: “Bunlar vahşi insanlar! Birisini öldürdüğümde beni ısırdı !”(4)
Kaynaklar
1-Ebu’l Ala Mevdudî, Jihad in Islam, Islamic Publications LTD, Lahor, s.1; Rudolph Peters, İslam ve Sömürgecilik, Ter. Süleyman Gündüz, Nehir Yay. İst.1989, s.29; M.J. Kister, “Land Property and Jihad” , Journal of the Economic and Social History of the Orient, Leiden, 1991, XXXIV, 276; W. Montgomery Watt, Islamic Political Thought, Edinburgh, s. 14; Ahmet Özel, İslam Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Marifet Yay. İst. s. 64
2- Mevdudî, Jihad in Allah’s Cause, The Journal, XIV/4 December, Mekke, 1986, s.14
3- Peters, s.30
4- Muhammed Gazali, Fıkhu’s-Sîre, Daru’l-Kalem, Dımeşk, 1989, s.214
Doç. Dr. Şadi Eren
İslama Göre İnsan
Sonra bu cesede ruh üflenmiştir. Diğer insanların yaratılışını anlatan bir âyette, “sizi topraktan yaratması Onun âyetlerindendir” (Rum, 20)denilmesi gerçekten düşündürücüdür. Çünkü, Hz. Âdemi topraktan yaratan İlâhî kudret eli, diğer insanları da topraktan yetişen gıdalarla yaratmaktadır. Topraktan yaratıldığımızın en kolay anlaşılan bir delili şudur ki: Ölenlerin cesedi aslına rücu eder, yani, toprak haline gelir.
Allah’ı kabul etmeyen maddeci felsefe, kâinatı ezeli kabul eder. Onlara göre, madde yaratılmamıştır, ezelidir ve ebedi olacaktır. Yeryüzünde hayat tesadüfen başlamıştır. Basit canlılar, gittikçe kompleks canlılar haline gelmiş, derken maymun bir evrim geçirerek kıl ve kuyruğunu kaybedip insan olmuştur.
İlmi delillerden uzak ve birtakım ön kabüllere dayalı böyle bir teori, aklı başında insanları ikna etmekten son derece uzaktır. Fakat ne gariptir ki, ülkemizde de bu teori yarım yüzyıldan fazla “bilimsel bir gerçek” şeklinde körpe dimağlara telkin edilmiştir. Aslının maymun olduğunu sanan pek çok kişi, zamanla maymun gibi taklitçi ve şahsiyetsiz bir kimliğe bürünmüşlerdir. Şair:
Tam birbuçuk asırdır, Maymunlardan eleman.
Bizdeki hale nisbet, Maymun taklidden pişman. (Necib Fazıl K., Çile, 427)
derken, böyle kimselerden şikâyetini dile getirmektedir.
Tesadüfe tesadüf edilemeyen böyle bir âlemde, hiçbir şey kendiliğinden olmamıştır. Kâinat, bir oluşum sürecinden değil, değişik yaratılış merhalelerinden geçmiştir. Bu merhalelerin herbiri, Allahın iradesiyle ve tasarrufuyla meydana gelmiştir ve meydana gelmeye devam etmektedir. Maddeyi yoktan yaradan Allah olduğu gibi, yarattığı maddeyi çeşitli şekillere çeviren yine Allah’tır. Elementler, İlahi alfabe gibidir. Bütün canlı-cansız herşey bu alfabenin harfleriyle yazılmaktadır. Maymunu yaratan Allah, insanı da müstakillen yaratmıştır. Hamdi Yazırın da dikkat çektiği gibi, “İnsan ile maymun arasındaki hakiki fark, bir kıl ve kuyruk farkı değil; akıl ve mantık ve ahlâk farkıdır.” (Hamdi Yazır, Hak Dini Kurân Dili, 1, 379)
Bir şairimiz, Darwinin evrim teorisini şöyle değerlendirir:
Maymundan gelmiş insanın soyu, Pek sayın Bay Darwin böyle buyurmuş.
Adam haklı, kendi maymunluğunu,Ancak bu şekilde bize duyurmuş.
Seyretmiş Sir kendini aynalarda, Berbatmış çehresi nursuz mu, nursuz.
“Gezilmez bu yüzle artık dışarda,Öyleyse maymunum” demiş uğursuz.
Marifet değildir insan doğup da, Bir hayvan şeklinde mezara girmek.
Marifet odur ki insan olup da, İnsanca yaşayıp, insanca ölmek.
Doç. Dr. Şadi Eren
Ruh-Beden İlişkisi
İnsan, ruh ve bedenden meydana gelmiştir. Bedenimiz şehadet âleminden, ruhumuz gayb âlemindendir. Mevlâna, ruhun cesede gelmesini şöyle anlatır: “Arşta oturup duruyordum. Anamın şehveti ‘inin’ emriyle beni buraya attı.” (1) “İnin” ifadesinde, Hz. Âdem’in ve neslinin dünyaya gönderilmesini anlatan “Hepiniz cennetten inin, dedik” (Bakara suresi, 38) ayetine işaret vardır.
İnsan, sadece et ve kemikten meydana gelmiş maddî bir cisim değildir. Ondaki korku, sevgi, merak, hayal, tefekkür gibi duygular, maddeyle izah edilemeyecek şeylerdir. Maddeci felsefe mensupları, insanı sadece maddî bir varlık olarak ele alırlar. Halbuki, insanın gerçek boyutu, mânâ yönüdür. Mevlâna, bunu şöyle ifade eder: “Biz, saman gibi olan bu tabiat âlemiyle örtülmüş mânâ deryasıyız. Cismimiz bizim ruhumuza perde ve nikap olmuştur.” (2)
Yani, üzeri saman dolu bir denize bakan, ilk bakışta sadece samanı görür. Halbuki, o saman altında muazzam bir deniz gizlidir. Saman perdesi aralandığında deniz ortaya çıkacaktır. Onun gibi, maddî bedenimiz, bir mânâ denizi olan ruhumuzun üstünü örten saman gibidir.
Mevlâna’nın şu ifadeleri, ruh sultanının el organıyla yaptıklarından bir kısmını anlatır:
“Gönül isteyince el, parmaklarıyla hesap yapar. Yahut o parmaklarla kitap yazar. El, gizli bir elin hükmünde kalmış. O gizli el, cismanî olan eli dışarıya nasbetmiştir.
“Yine gönül isterse o el, düşmana karşı yılan gibi öldürücü olur.
“Yine gönül isterse o el, bir dosta karşı yardımda bulunur.
“Yine gönül isterse o el, yemekte kaşıklık eder.
“Yine gönül isterse, düşman beyninde on batmanlık bir topuz olur.
“Acaba gönül, bu beş hisse ve onların makamlarına ne söyler? Aralarında ne acaib bir visal, ne garib ve gizli bir sebeb ve irtibat vardır?
“Galiba gönül mühr-ü Süleymanı bulmuş ki, bu beş hissin yularını istediği tarafa çeviriyor. Zahirdeki beş his onun kolayca mutîi, bâtındaki beş his de, onun memurudur.” (3)
Mevlâna, bir başka açıdan şu benzetmeyi yapar: “Bedenler, ağızları kapalı destilere benzerler Her destide ne var, sen ona bak! O beden destisi ab-ı hayatla doludur. Bu beden destisi zehirle.” (4)
“Her kap içindekini sızdırır” derler. İnsanın ruhunda gizledikleri, söz ve davranışlarına yansır. “Ağzınızı her açışta başkaları oradan içinizi seyreder” denilir. Bu ifade, söylenen sözün, sahibini ele verdiğini anlatır. Mevlâna, bu manalara şöyle dikkat çeker: “Dil, gönüle perdedir. Perde deprendi mi sırlara erilir. Çayırlıktan, çimenlikten gelen yel, külhandan (sıcak yerden) esip gelen yelden farklıdır. Korkakların narasıyla, babayiğit erlerin narası, tilkiyle arslanın sesi gibi farkedilir.
“Yahut dil, tencerenin kapağına benzer. Oynadı, açıldı mı içinde ne yemek var anlarsın.” (5) “İnsan dilinin altında gizlidir Bu dil, ruh kapısının perdesidir. Bir rüzgar perdeyi kaldırınca, evin içerisi bize görünür.” (6)
İlim ve marifetle dolu bir ruh, derunundaki engin mânâları ancak dil vasıtasıyla anlatabilir. O zaman “dil denilen et parçasından nehirler gibi hikmet selleri akar.” (7)
İşte, bu el ve dil örneklerinde görüldüğü gibi, beden ruhun âleti durumundadır. Durum böyle iken, insanı sadece maddeden ibaret zannetmek, manevî körlükten başka bir şey değildir.
Kaynaklar:
1. Mevlana, VI, 221 (İzbudak).
2. Mevlana, XII, 210.
3. Mevlana, V, 1651-1652.
4. Mevlana, VI, 54 (İzbudak)
5. Mevlana, VI- 390.
6. Mevlana, VI, 258.
7. Mevlana, VIII, 759.
Doç. Dr. Şadi Eren