Kategori Arşivleri: Ramazan

Mübarek Ramazan bayraminiz hayirlara vesile olsun

Ramazan ayını uğurladığımız bu günde içimizde bir burukluk olmasıysa birlikte, bayramı karşılamanın sevinci de var elbet. Mübarek Ramazan bayramının hayırlara vesile olması dileğiyle inşaAllah. Rabbim hayırlısıyla tekrar Ramazan ayına erişmeyi nasip etsin. Âmin.

Mevlâ bizi affede, bayram o bayram olur.
Cürm ü hatalar gide, bayram o bayram olur.

Sehr-i Ramazan'i ugurlarken

Bir Rahmet ayını uğurluyoruz bu gün. Ne bahtiyar bir uğurlama! Bizden memnun ayrılıyordur inşaallah! Bizim hata ve kusurlarımızla birlikte takdim ettiğimiz ibadetleri alıp gidecek.

İnfitar Sûresinin haber verdiği, kabirlerin içi dışına çıktığı zaman nefislerimize takdim edilmek üzere.

İnşikak Sûresinin haber verdiği, yer düzeltilip içinde olanları dışarı atarak boşaltıldığı ve yerin, Rabbine boyun eğdiği zaman amel defterimizin sağımızdan verilmesine vesile olmak üzere Allah’ın izniyle.

Gâşiye Sûresinin haber verdiği, inanmış olanların yüzlerinin pırıl, pırıl olduğu ve yaptıklarından hoşnut olduğu gün bizlere birer hayır vesikası olarak dönmek üzere.

Fecr Sûresinin haber verdiği, öğüt almayanların öğüt almak istedikleri ve “Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaymışım!” dedikleri gün, hiç olmazsa bir şeyler yaptığımızın birer belgesini teşkil etmek üzere.

Furkan Sûresinin haber verdiği, gökyüzünün beyaz bulutlar halinde parçalanacağı, meleklerin bölük bölük indirileceği ve zalimlerin ellerini ısırarak “Keşke Peygamberle birlikte bir yolda bulunsaydım! Vay başıma gelene! Keşke falancayı dost edinmeseydim!” diyerek pişman oldukları ve yüzlerinin karardığı gün, en azından hicabımıza bir perde, Allah’ın merhametine sığınmamız ve günahlarımıza karşı Allah’ın affını intizar etmemiz için bir dayanak teşkil etmek üzere.

Yâsin Sûresinin ihbar ettiği, ağızlarımızın mühürlenip ellerimizin ve ayaklarımızın konuşturulacağı gün hiç olmazsa elimizin, ayağımızın ve vücudumuzun yüz akı olabilecek bir vesîle olmak üzere.

Zümer Sûresinin haber verdiği, Sur’a bir daha üflendiğinde insanların ayağa kalkıp bakıştıkları ve yeryüzünün Allah’ın nuruyla aydınlandığı, kitabın açıldığı, peygamberlerle şahitlerin getirildiği ve insanlara haksızlık yapılmadan aralarında adaletle hüküm verildiği gün, bir hukuk belgesi teşkil etmek üzere.

Abese Sûresinin haber verdiği, gülen, sevinen ve aydınlık yüzlerle, tozlanmış ve karanlık bürümüş yüzlerin toplandığı gün, yüzümüzü ak eden bir vesile olmak üzere – en azından bu umutlarla – eksiklerimizle doğrularımızla bir ibadet mevsimini daha geride bırakıyoruz.

Hiç şüphesiz orucumuz çok şey değildi. Allah’ın nimetleri, bizim O’na temayülümüzden çok daha fazla bizi ihata etmiş, kuşatmış haldedir. Ama O, rahmetiyle azı çok sayacağını, biri bin olarak değerlendireceğini, yürüyerek gelen kulunu koşarak karşılayacağını vaad eden Erhamü’r-Râhimîn olduğundan, böyle bir ibadet mevsimini hüsn-ü hâtime ile kapattıktan sonra O’ndan ümit etmemiz de, bizim kulluğumuzun en sevimli yanıdır. O’ndan ümitvârız. İnşaallah bu Ramazanımızı dünya-âhiret hayırlara ve hayırlı inkişaflara vesile kılmıştır diye içimiz umut dolu. Bayramı bu duygularla idrak edeceğiz. Niyazımız; bu ibadet ayında kazandığımız ahlâkî güzellikleri, inceliği, nezaketi ve ibadet hassasiyetini ömrümüz boyunca devam ettirebilmemizdir.

Allah, ehl-i imanın ibadetlerini kabul buyursun, tevfik ve hidayetlerini artırsın; bu arefeyi, cennet-âsâ bir baharın arefesi olarak kabul ediyoruz; Rabbimiz, baharımızı da lûtfetsin; âmin.

Süleyman Kösmene

Oruç Kur'an içindir

Ramazan’ın henüz gelmemişse de gölgesinin üzerimize düştüğü zamandan itibaren, her sene, Bakara sûresinin 185. âyetini tekrarlamaya başlar dilim. Bu hal, Ramazan boyu devam eder. Yolda, beride, otururken bu âyeti terennüm eder halde bulurum kendimi. Ramazan ortamında bu âyeti hatırlamanın, bu âyetle düşünmenin ruhuma huzur, kalbime sevinç yerleştiren bir tarafı vardır.

Bu âyet, oruca dair üç âyetin üçüncüsü olarak, bir belagat incisidir aynı zamanda.

İlgili âyetlerin ilki, ‘iman edenler’ olarak ‘bizden öncekilere farz kılındığı gibi, bize de orucun farz kılındığını’ bildirirken, ikincisi bu orucun miktarının ve zamanının müphem ve mutlak bırakılmadığını, belirli bir zamanda belirli bir gün sayısınca orucun bize farz kılındığını bildirmektedir. İki âyet de, verdikleri bu mesajla, bir büyük hakikat dersini taşırlar dünyamıza.

Orucun ‘bizden öncekilere’ de farz kılınmış olmasıyla, hele ki ilgili âyetin son cümlesinde ‘ola ki takvâya erersiniz (ola ki korunursunuz)’ kaydını düşüyor olmasıyla anlarız ki, insan oruç ile kemalini bulur, oruç ile kâmilen insan olur. Hakikat-ı halde, namaz başta olmak üzere bütün ibadetler; bütün emir ve yasaklar insanın kemalini bulması, âlemler Rabbinin bir insan olarak onu yaratışındaki sırrı tahakkuk ettirmesi, ona verilmiş bütün cihazları maksad-ı aslîsi için çalıştırıp menzil-i maksûduna terakki ettirmesi içindir zaten. İşte, insan için ‘oruçsuz’ bir kemal yolculuğu mümkün olmadığı içindir ki, âlemlerin Rabbi, önceki ümmetlere orucu farz kıldığı gibi, Hâtemü’l-enbiyanın ümmetine de orucu farz kılmıştır.

İkinci âyetin, oruç için ‘sayılı günler’ takdir etmesi de manidardır. Çünkü insan, mutlak ve müphem kalan bir hususta, velev ki bu husus âlemler Rabbinin bir emriyle ilgili olsun, kaypaklığa ve erteleyici olmaya meyleder. Oruç ona farz kılınmış bile olsa, vakti ve miktarı belirli değilse, bugün değil yarın, yarın değil ertesi gün, bu ay değil gelecek ay, yazın değil kışın derken, nefsin zoruna giden her ibadette geçerli olduğu gibi, koca bir seneyi pekâlâ oruçsuz geçirip gidebilir. Oysa âlemlerin Rabbi, oruç için bir vakit tayin ve takdir etmektedir. “Oruç tutun” genel emri, böylece, yıl içinde belirli bir vakte tahsis edilerek, erteleyici ve kaypak nefsin kaçamaklarının önü baştan kesilmektedir. Ayrıca, oruç için belirli bir vaktin tayin edilmesiyle, mü’minlere ‘ferd’ olmaktan öte ‘ümmet’ olduklarını hatırlama imkânı da verilmektedir. Orucun vakti tayin edilmemiş olsa, bu belirsizlikten dolayı erteleye erteleye yılı oruçsuz geçirenler olabileceği gibi; yılı oruçla geçirenler de, oruçlarını yılın farklı aylarına yayacakları için, yeryüzünün hangi tarafında yaşıyor olurlarsa olsunlar bütün mü’minlerin bütün yeryüzünü âdeta bir mescid, bir mâbed haline getirmeleri sırrı tahakkuk etmeyecektir. Halbuki belirli bir vakte tahsis edilmiş oruç, ırk, cinsiyet, toprak, milliyet, devlet kalıpları içerisinde belki birbirlerine uzak düşmüş, hakikat-ı halde ‘ancak kardeş’ olmasına karşılık birbirine yabancılaşmış bütün mü’minlere içinde gaflete düştükleri bütün daha alt düzeydeki ‘toplumsallıkları’ aşıp yeryüzünde beraberce ‘halife-i arz’ olma, bütün fikrî, hissî ve fiilî sınırların ötesinde ve üstünde ‘ümmet olma’ şuurunu bilfiil hissettirecektir.

İşte böylesi çok sırlar ve hikmetler yüklü iki oruç âyetinin ardından gelen üçüncü âyet, bir açıdan iki âyetin verdiği mesajı buluşturur, bir açıdan da bu mesajı daha üst bir mertebeye taşır ve daha geniş bir daireye doğru genişletir.

Gelen bu üçüncü âyet, daha öncekilere olduğu gibi Hâtemü’l-enbiya’nın ümmetine de farz kılınan orucun ‘sayılı günler’inin vaktini ‘Ramazan ayı’ olarak belirler: “O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidâyet delillerini taşıyan, hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân o ayda indirilmiştir. Kim bu aya erişirse, orucunu tutsun…” (bkz. Bakara sûresi, âyet: 185)

Bu âyetle, açıkça öğreniriz ki, farz kılınan orucun vakti, Ramazan ayıdır. Aylar içinde Ramazan’ın orucun vakti olarak seçilmesi ise, âyetin daha en baştaki Ramazan’a dair tarifinden öğrenildiği üzere, Kur’ân bu ayda indirildiği içindir. Demek ki, oruç ile Ramazan ilişkisinin merkezinde Kur’ân vardır. Kur’ân Ramazan ayında indirildiği için âlemlerin Rabbi Ramazan’da orucu emretmektedir.

Bu ise ilk âyetin ders verdiği ‘insanın kâmilen insan olabilmesi’ için orucun vazgeçilmezliği sırrı ile bir arada düşünüldüğünde, son âyetin Kur’ân’la ilgili tariflerinden de anlaşıldığı üzere, şu gerçek çıkar karşımıza: İnsan, ancak Kur’ân’a kulak vermekle kâmilen insan olur. İnsanın Kur’ân’ı gereğince anlayacak bir kıvama kavuşması ancak oruçla mümkün olduğu için, âlemlerin Rabbi Kur’ân’ın indirildiği ayda insana orucu emretmiştir ki, aklı, ruhu, kalbi Kur’ân’ı anlamaya açık; fikriyatı ve hissiyatı Kur’ân’la hemhal olmaya hazır olsun.

Yani, oruca asıl değerini, bizi Rabbimizin kitabına ve hitabına hazır hale getirmesi veriyor. İnsan, asıl, Kur’ân’la kıymetleniyor; ve insanın Kur’ân hazinesinden hakikat incileriyle kıymetlenir hale gelmesi gibi, âlemlerin Rabbi ona orucu emrediyor.

Metin Karabaşoğlu
Karakalem dergisi

eightcallalilies

Bu sene mübarek Ramazan orucunun yarısı Ağustos ayında tutulacak. Gittikçe tevhidle bağları kopardığından dolayı ibâdetleri rahat bir şekilde terk edebilen insancıklar çoğalmaya başladı. Bu sene bahane daha bir hazır: “Bu sıcakta oruç tutulmaz!” Gelin, bir karşılaştırma yapalım: “Allah’ın Rasûlüne muhâlefet etmek için geri kalanlar (savaşa gitmeyip) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda Cihad etmeyi çirkin gördüler, ‘bu sıcakta (savaş için) sefere çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi çok daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!” (9/Tevbe, 81-82). Sıcağı bahane ederek savaşa katılmayanların âhiretteki cezalarının çok şiddetli olacağı için, onların çokça ağlamaları gerekir. Savaş gibi insanın hoşlanmadığı nefsin hevâsına çok ağır gelen zorlu bir sınav için böyle buyrulmuş. Ya sıcak bahanesinin arkasına sığınıp oruç gibi farzları terk eden kimseye ne denilir, ne denilmelidir?

Allah’ı gerçekten sevip O’na verdiği sayısız nimetlerden dolayı şükretmek isteyen muvahhid mü’minler için orucun ve her çeşit ibâdetin hiç de zor olmadığı, namazını hiç bırakmayan, orucunu hiç aksatmayan bunca Müslümanların hiç şikâyet etmeden Allah’a itaatlerinden belli. Ama cehennem çok zor bir hayat; cehennem için koşturmaca da öyle… Bir içkiyi düşünün; kolay mıdır bu haramı işlemek, ucuz mudur bu haram? Ne büyük bedeller ister sarhoşluk? Para istiyor, sağlık istiyor, zaman istiyor, uykusuzluk istiyor, akılsızlık istiyor, rezillik istiyor. İnsanın şerefini yok ediyor, yakınlarının bile hor ve hakir görmesini gerektiriyor…

Evet, yaz sıcağında orucun güzelim serinliğiyle huzuru yakalamak mı, gece meyhane köşelerinde sızıp kalarak rezilce bir keyif arayışı mı daha zor? Allah’a itaatin gönülde yansıyan mutmainlik hissi, vicdanın huzuru ve fıtratın arzusu istikametinde, acıkan ruha güzelim gıdasını vermek mi, yoksa gönlün bütün hücrelerine yansıyan suçluluk, pişmanlık ve özgüven eksikliği, irade zayıflığı karışımı bir anormallik mi daha kolaydır? Allah’a itaat; fıtratın, huzurun, sağlık ve âfiyetin kaynağı ve belirtisidir. Yaratan’a isyankârlık ise hevânın (kötü arzuların), stresin, hastalık ve huzursuzluğun kaynağı ve belirtisi… Biri cennete götüren güzellikler, diğeri cehenneme sürükleyen çirkinlik ve ıstıraplar…

Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla sağlanır. Kur’an, bu konuyu ifâde ederken “yüsrün teysîri” deyimini kullanıyor ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte, Kur’an bu sırra dikkat çekiyor (92/Leyl, 5-7; 87/A’lâ, 8). Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur’an burada “usrün teysîri” deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince, zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve problem sarabilir (Bkz. 92/Leyl, 8-10).

İslâm’ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. “Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.” (31/Lokman, 13). İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu, zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle ortaya çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar üretmiştir.

Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar, farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar, ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler… hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları kolay zannettirir. İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay bir şey olmasa gerektir.

Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ

Terazisi olmayan manavdan işi daha zordur, ölçüsü olmayan ya da ondan daha kötüsü yanlış ölçüler kullanan bir insanın durumu. Zorluğun ve kolaylığın ölçüsü nedir? İman ve ibâdetlerle güçlenmeyen kimse, farkında olmasa da rûhen hasta insan, halüsinasyonlar görecek, kolayı zor, zoru kolay sanacaktır. Kendini o kadar ihmal etmiş, iç dünyasını o kadar fakirleştirmiştir ki câhiliyye insanı, kendini güçlendirecek mânevî gıdaların ve iyileştirecek ilaçların düşmanı kesilmekte ve bunlardan yararlanmayı çok zor olarak görmektedir. Şeytanın “bak” dediği yerden bakmanın, Allah’ın “gör” dediğini görmek istemeyip Allah’ın “kör” dediği bakar körlerin tavrıdır bu. İnsan, hiç de zor olmayan bir güzelim ibadete, şeytanın ikram ettiği kara gözlükle, tâğutların yönlendirdiği yerden ve terbiye edilmemiş arzularının istikametine doğru bakarsa, çukur ve tümsek aynaların gösterdiği gibi, eşyayı olduğundan çok farklı görecek, kolay bir ibadet ve itaati, gücünün yetmeyeceği zorluk gibi algılayacaktır. Meselâ; “Andolsun Biz, Kur’an’ı öğüt alınsın diye (anlaşılması için) kolaylaştırdık. Ondan öğüt alan yok mu?” (54/Kamer, 17, 22, 32) diyen Rabbi yalanlarcasına “Kur’an’ı anlamak zordur, onu biz anlayamayız” diyen anlayış(sızlık) bunun ürünüdür. Beş vakit namazı fazla gören, yaz sıcağında ya da kış soğuğunda orucun zor olduğunu düşünen, ama tâğutlara kulluk yapmayı kolay sanıp o rezilliği tercih eden kimse, üzerinde “made in İblis” yazılı kapkara bir gözlük kullanıyordur. Allah’ın nuruyla etrafına bakmayan insan, akı kara, karayı ak olarak görecektir.

Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet, hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir. Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder, insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.

Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan, kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar körlerdir. “…Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin tâ kendileridir.” (7/A’râf, 179) “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler kör olur.” (22/Hacc, 46)

İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi, kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, halbuki siz bilmezsiniz.” (2/Bakara, 216). Dünyada insan nefsinin hoşuna giden çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması, Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.

İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir. Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez (2/Bakara, 286). Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler (42/Şûrâ, 13).

İnsanoğlu, dünyada geçirdiği ömürden, sıhhat ve âfiyetten, kazanıp harcadığı mal-mülk ve servetten, harcadıklarından, harcamayıp geride bıraktıklarından… birer birer hesap verecektir. Buhârî’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdir: Sağlık ve boş vakit.” (Buhâri, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15). Zira kazanmak ve hayır yapmak bunlara bağlıdır. İnsan, yapması gerekirken yapmadıklarından ve yapmaması gerekirken yaptıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden ve söylememesi gerekirken söylediklerinden sorulacaktır. “O gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” (102/Tekâsür, 8) “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (99/Zilzâl, 7-8)

İnsan, sorumludur. İnsan yeryüzünün halifesidir; seçme hakkına sahip irâdeli bir varlıktır. Âhirette, dünyada işlediklerinden tek tek sorulacağı gibi, dünyada da sorumsuzca davranışının karşılığını görür. Dilediğini yapan, dilemediği karşılığı alır. Elbette, dünya ceza ve ödül yeri değil; imtihan yeri olduğundan, nice suçlar dünyada cezasız kalabilir. Allah imhâl eder ama ihmâl etmez. Hiçbir suçun ve hayrın karşılığını ihmâl etmez, ama dilediğini sonraya erteler; bu sonra bazen âhiret olur.

Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir

Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:“Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır. Böyle olduğu halde onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki O’na döndürüleceklerdir.” (3/Âl-i İmrân, 83) Âyette “isteyerek” kelimesi “itaat” kelimesiyle ifade edilmektedir. Bunun anlamı yerde ve gökte olan şeyler, ister Allah’a gönülden teslim olarak itaat edici olsunlar, isterse bundan hoşlanmasınlar; her şey O’na teslim olmak zorundadır. Peki gökler ve yeryüzü, gönül rızası ile severek ve isteyerek mi; yoksa istemeyerek, zoraki ve mecburen mi Allah’a ve O’nun yasalarına uyuyorlar? Cevabını, onları sadece dış görünüşüyle ve çok yüzeysel ve de kısmî olarak tanıyan bizim verebilmemiz beklenmez. Tüm yarattıklarını en iyi tanıyan O’dur. “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (67/Mülk, 14) Öyleyse cevabı O’ndan öğrenelim: “Sonra buhar halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: ‘İsteyerek veya istemeyerek, gelin!’ dedi. Her ikisi de: ‘İsteyerek/itaat ederek (tâiîn) geldik’ dediler.” (41/Fussılet, 11) Burada dünyanın ve göklerin Allah tarafından kendilerine yüklenen görevlerin gereğini isteyerek, seve seve yerine getirdikleri vurgulanmaktadır. Bu âyette geçen “kerhen = istemeden, zorla” ifadesinin karşıtı, itaat kelimesinin kökü olan “tav’an = isteyerek” kelimesi olduğu gibi; aynı zamanda “isteyerek” anlamı verilen “tâiîn = gönülden itaat ederek” kelimesinin kullanılışıdır. Bu kullanım, Kur’an’ın itaat kavramı hakkındaki mantığını gösterir: İçlerinde, hoşlanmadıklarını gösteren bir sıkıntı duyarak, gönülsüz bir şekilde uyar gözükmenin “itaat” olarak kabul edilmediği; ancak, gönülden boyun eğerek, tam bir teslimiyetle (4/Nisâ, 65) boyun eğmeye “itaat” dendiğidir. Bu özellikleri taşımayan, yani gönülden ve severek yapılmayan bir uymanın/zarurî teslimiyetin, itaatkâr mü’minlerin değil; münâfıkların tavrı olduğudur.

Allah’a itaat, evrenle uyum içinde ve onlarla kardeş olup bütünleşmedir. İnsan dışında bütün varlıklar Allah’a itaat etmektedirler. Bütün evren, gökler, yer ve buralarda bulunanlar, Allah’a teslim olmuşlar, O’na secde etmişler ve O’nun emrine itaat edip uymuşlardır (3/Âl-i İmrân, 83; 13/Ra’d, 15; 41/Fussılet, 11). “Sonra yine kalpleriniz katılaştı. İşte onlar (kalpleriniz) şimdi katılıkta taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır/kaynar(gözyaşı döker). Taşlardan bir kısmı da haşyetle, Allah korkusuyla yukarıdan aşağı düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (2/Bakara, 74) “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan huşû ile baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (59/Haşr, 21) İnsan kadar yüce vasıflarla donatılmamış, yer ve gök Allah’a isteyerek itaat ettiği, bu coşkusunu sergilediği halde, insanın itaat etmemesi uygun olur mu? O takdirde en güzel biçimde yaratılan (95/Tîn, 4) insanın, yeryüzüne halife (2/Bakara, 30) olması mümkün olur mu? O zaman esfel-i sâfilîn/aşağıların en aşağısına (95/Tîn, 5), en alçak yere/cehenneme lâyık olmaz mı?

Âyetlerde açıkça görüldüğü gibi itaat, Allah’ın ve Rasûlü’nün verdiği hükme rızâ göstererek gönülden bir teslimiyetle boyun eğme anlamını taşımaktadır. Allah’a ve Peygamber’e gösterilecek itaatin; zoraki, yapmacık, gösteriş için, istemeye istemeye yapılması itaat sayılmaz. İtaatin içten, gönülden gelmesi gerekir. Mü’min, peygamberin yolunun, onun sünnetinin doğru olduğuna kesin olarak kanaat etmeli ve itaatinde hiçbir şüphe ve sıkıntı duymamalıdır. Gönülsüz bir itaat, Kur’an’da imansızlık göstergesi olarak değerlendirilir: “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65)

Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yüz çevirmek, insanın küfrünü gerektiren bir durumdur: “De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (3/Âl-i İmrân, 32) Mutlak otorite Allah’tır. O’nun izni, bir şeyi meşrû, helâl, mubah kılar; izin vermediği, yasakladığı bir şeyi de meşrû ve normal kabul etmek, mutlak ve nihâî otorite olan Allah’ın bu yetkisini başkalarına vermektir. “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?” (42/Şûrâ, 21) Allah’ın emrine boyun eğmeğe yanaşmayan, itaatte Allah’tan başkasına, Allah’ın kendilerine itaati yasakladıklarına yönelerek onların icat ettiği İslâm’a ters kuralları benimseyerek onlara itaat eden kimse, diliyle farklı iddiada bulunsa da, şirk içindedir.

Allah’tan başkasına ve O’nun izin vermediği kişi ve ilkelere itaatin, insana huzur vermediği nice acı tecrübelerle görülmektedir. Allah’a ve Allah rızâsı için O’nun müsaade ettiklerine itaat, hayat verici, mutlu edici, iki cihanda aziz eden bir itaattir. Dünyada huzur ve âhirette kurtuluş ancak bu itaatle gerçekleşir. Çünkü itaat, imanın gereğidir. Allah’a itaat etmeyen, Rasûlullah’tan, müslüman emir sahiplerinden, ya da kâmil mü’minlerden ayrı bir yola sapan kimsenin varacağı yer, cehennemdir: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir.” (4/Nisâ, 115) Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” (4/Nisâ, 14)

Toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların fesat ve kargaşadan kurtulmaları için, düzen ve âdil otoriteye, sadakat ve itaate zaruret vardır. İnsanlar toplum halinde itaatsiz yaşayamaz. Problem, kime ve niçin itaat edilmesi konusunda düğümlenir. İnsanların, kendileri gibi zaaflara sahip, bazı konularda kendilerinden daha kötü bir insana itaat etmeleri, kısmî faydaları yanında daha büyük zararlara yol açmaz mı?

Tarihten günümüze binlerce defa görülmüştür ki, zulmün, diktatörlüğün, tuğyanın, müstekbirliğin, sömürünün, yani şirk ve küfrün bütün farklı çizgilerinin temel sebebi, otorite hususu, emir ve itaat konusundaki gayr-ı meşrû/bâtıl ve yanlış anlayışlardır. İnsanın insana ilâhlık taslamasına, onu emir kulu kabul edip istediği gibi yönetip yönlendirmesine kim izin vermektedir? Özgürlük ve demokrasi taraftarları da bu konuda, insanın şerefini koruyan ve zulmü önleyen tatmin edici cevaplar verememektedir. İtaatsiz yaşanmıyor ve insana itaat de nice probleme sebep oluyorsa, çözüm nedir?

Tartışılmaz üstünlüğü olan, tüm insanlardan daha yüce, insandaki eksiklik ve yetersiz bilgi, zulmetme eğilimi gibi hiçbir zaafı olmayan, insanın her yönünü insandan daha iyi bilen Allah’a itaatin dışında bir çözüm olamaz. O, hem insanları, hem tüm evreni yaratan ve onlara hükmedendir. İtaat edilmeye lâyık tek varlıktır. Allah’ın dışında mutlak itaat edilmeye lâyık kimse yoktur; O’ndan başkasına itaat, ancak O’na itaat sayıldığı yerlerde, yani yetkisini ve sınırını O’nun belirlediği ve O’na itaat edenlere itaat ölçüsünde doğru olacaktır. O’nun dışında kimse kimseye rablik yapamaz, ilahlık taslayamaz. İnsanların insanlara haksız hükmü tahakkümü doğurur. İnsanların Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir. Şu bunalım çağını saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak, saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti güncelleştirmek için bundan başka çözüm yoktur.

İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!

İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir. Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini te’mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile “kolaylık” üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında vardır.

İslâm, kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız: “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak üzere ateşe sokar.” (4/Nisâ, 13-14) “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur.” (65/Talâk, 1)

Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır

İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini bilen merhametli Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir. Allah’a teslim olmuş müslüman bir kula da Allah’a itimat, güven ve tevekkül yakışır. “Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır, senden zorluk istemiyorum” deniyorsa, “hayır, yapamamam, zor!” demek, her şeyden önce bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol demektir; Peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin (4/Nisâ, 69) yoludur. Bu dosdoğru İslâmî yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan bu yoldan yürümüştür. Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler, yardımlaşmalar, İlâhî ikram ve ihsanlar vardır. Diğer yollar sapıklıktır, dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur. Yaşadığımız ülke dâhil, hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm, insanların hayatını zorlaştırmaktan başka bir şey getirmemiştir. Tüketim ve israf toplumu, bunalım toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok tüketmek için, daha çok kazanmaya, dolayısıyla daha zor bir hayata kendini mahkûm ediyor. Bu, kırılması mümkün olmayan bir kısır döngüdür.

İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki, Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.

Sevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah’tır. “Allah, size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır.” (49/Hucurât, 7). İman sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür. Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah sevgisiyle dolu bir mü’min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: “Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.” (Tirmizî, Fezâilu’l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16)

Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.

Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak, sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah’ın râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık da kaybolur. Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması zordur. Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir; aynen zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor olduğu gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan bir insana İslâm’ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten dolayı nasıl basit işleri yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse de mânevî ve psikolojik za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.

“Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada zor bir hayat onu bekleyecektir.

Eski ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San’a'dan kalkıp Hadramût’e kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” (S. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet 98, 8/204)

Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize öğretir: “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı!” (2/Bakara, 286). Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları, kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor. Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ etmelidir.

Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz (2/Bakara, 286). Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık istediği için (2/Bakara, 185), Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama, nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği (6/En’âm, 43), kolay ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır.

Müslümanca yaşamak, ibâdet ve tâatla Allah’a teslim olup O’na yönelmek, aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Dünya hayatında onlara sadece bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur. Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” (13/Ra’d, 34)

Zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir. İnsanın en büyük dostu zorluklardır. Çünkü insanı karşılaştığı zorluklar güçlendirir. Unutmayalım; bir dolu kova taşımak, iki dolu kova taşımaktan zordur. Yani sadece dünya kovasını suyla doldurup taşımaya çalışan kimse, âhiret kovasını denge unsuru olarak yüklenmeyen kimseden çok daha fazla zorlanacaktır. Tek kanatla uçmaya çalışan kuş gibi istenilen yere doğru uçamayacak, selâmete ulaşamadan düşüp kalacaktır.

“Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr (Rabbim! Zorlaştırma, kolaylaştır. İşimi hayırla tamamlamayı nasib et!)”

Ahmed Kalkan

turuncu

İnsan bazen susar durgunlaşır derin bir düşünceye dalar ve zaman tüneline girmişçesine kendisini mazide bulur.
Bu hal içinde arayışı ve kaçışı aynı anda barındıran bir yolculuktur ki orada hem gerçeğin hem de hayalin karşılığı vardır.
Zaman bütün yaşanmışlığı ile üzerimizden geçer içinde bize ait hayatları ve yüzleri de biriktirir.
Seslerimiz de kaybolmaz bizim söylediklerimiz de bize söylenenler de…
Bu tür seyahatlerin ne zaman olacağı belirsizdir küçük bir çağrıyla ansızın dalar gideriz.
Seyahat hali sürelidir bizde.
Bu aralar suskunluk yine kendiliğinden düştü gönlüme.
Suskunluğu düşünceye vardırabilecek miyim bilemiyorum.
İnsan sanki sustukça öğreniyor.
Çünkü hem başkalarını hem de kendini dinlemenin başka yolu yok gibi…
Önce susmak gerek…
Büyük seyahatler büyük arınmalar büyük değişimler bir “oluş” sürecinin ardından gelirler.
Suskunluk insana sabrı öğretiyor.
Sabrın olmadığı yerde de dünya iki kişiye dar bir kişiye geniş geliyor.
Küskün değil suskun halde seyahat ederken üç olgu var gündemimde; oruç yüz yüze yaşamak ve rahmete sığınmak merhamet dilemek…
Oruç’un bendeki ilk çağrışımı insanın rahmeti rahmana olan ihtiyacıdır. Yani insana göklerden merhametle nazar edilmesidir.
Din diyor ki Ramazan-ı şerifi idrak edipte Allah’ın rahmetine muhatap olmayan insana yazıklar olsun.
Bakar mısınız orucun insanı değiştirme gücüne.
Düştüğümüz ve iyice alıştığımız aleladeliklerden uyanıp da fevkaladeliklerin ufuklarında dolaşmaya fikir ve gönül dünyamızda iklim değiştirmeye oruçla açılırız.
Oruç aldanmışlığımıza son veriyor uyandırıyor bizi.
Oruç mevsimi dindarların dayanışması değil bütün alemin bir kere daha sonsuz rahmetle kuşatılmasıdır.
İnsanlığın toparlanışıdır oruç vakti.
Oruç eğitiyor eşitliyor bizi.
Oruç açlık değil tokluktur.
Oruç gerçek anlamda nelere aç olduğumuz da gösteriyor hepimize.
Bedenin açlığı ruhun gerçek açlığını düşürüyor fikrimize.
Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.
Oruç doyurur gözümüzü de gönlümüzü de onunla açılır gözümüz onula açılır gönlümüz…
Oruç rahmettir merhamettir nimettir nimet vereni tefekkürdür düşüncedir duygudur yalnızlıktan bencillikten günahlardan arınıp da herkesi bir ve herkesi kendinden görmedir varlığın sırlı dünyasına açılmadır.
Oruç en tesirli çağrıdır yüzleşmedir yüz yüze gelmedir.
Bütün açlıklara dikkat kesilmedir.
Merhamete liyakat arayışıdır.
Oruç insana açılma insan tanıma önce sofralarımıza ve oradan da gönüllerimize yeni insanlar davet etme fırsatıdır.
Oruç insanlaşma ameliyesidir.
Hepimiz kusurluyuz eksiğiz suçluyuz.
Merhamete hem gören hem de gösteren olarak ne kadar da çok ihtiyacımız var.
İnsan demek biraz da suç demek merhamet demek değil mi.
Suç ve merhamet iç içe bizim alemde.
Suçu da adabınca taşımalı insan…
Oruçlu halimizi sürekli kılıp onu bir hayat tarzına dönüştürebilirsek rahmetten bir dünya kurabiliriz.
Bu yeni ve temiz dünyanın içinde de herkesle yüz yüze göz göze gönül gönüle yaşayabiliriz.
Bizim Allah’ı bilmeye eserlerindeki manayı okumaya ihtiyacımız var.
Muhteşem sanatkarın en kıymetli eseri olarak insanı bilmeye de.
İnsandan uzaklaşan herkes insanlıktan da uzaklaşır merhametten de mahrum kalır ve belki de bu “kötü yol” bizi Allah’tan uzaklaştırır rahmetin yerini gazap alır helak olup gideriz.
Yakından tanımadığına ilgisizdir insan. İlgisizlik de köreltir bizi.
Tanıdığımız yüz yüze geldiğimiz göz göze baktığımız her insan kalıcıdır bizde. Yanlışları hataları ve hatta günahları olsa bile merhameti esirgeyemeyiz ondan.
Çünkü en büyük merhamete kendimiz muhtacız.
Oruç bir mucize gibi gelir her yıl; hazan vurmuş ruhlarımıza bahar neşvesi getirir pek tatmadığımız manevi bir şölenden haber verir.
Hepimiz eksiğiz kusurluyuz ve af dileniyoruz.
Oruçla birlikte müstakim bir hayat fikri belirir bizde.
Yine din diyor ki; yerdekilere rahmet etmeyene Allah’ta merhamet etmez.
İlahi mevhibe olarak bize her yıl talim ettirilen oruç iklimiyle aşina olduğumuz “rahmetle yaşamak” halimizi ömür boyu bir seferberliğe dönüştürebilir miyiz acaba?
İnsanla yaşamak ve insanın hallerini taşımaya gönüllü olmak…
Gönül indirmek değil gönül yıkmak değil gönül yaparak yaşamak… Bir gönlü incitmeyi “aşrı-rahmanı incitme” olarak görebilmek…
Neden olmasın…
Pek manalı bulduğum ikaz cümlelerinden birisidir işittiğimde her defasında irkilir durup düşünür ve geri adım atarım.
Anlık bir öfke alıp götürür her şeyi akıl iptal olur his yörüngeden çıkar insan kırıcı yıpratıcı ve kendisinin dahi tahmin edemeyeceği oranda tahripkâr olur çünkü basireti körleşir merhamet atmosferinden çıkar… Biliyoruz ki insan çok zalim ve çok cahildir.
Bu tür durumlarda söylenir; “Yüz yüze bakıyoruz yapmayın…”
Yüzümüz yerindeyse kalbimize söz tesir ediyorsa insaf dünyamız öfke dalgalarını söndürebiliyorsa yapmayız koruruz yüzlerimizi sakınırız kötü sözlerden…
Aksi bir davranış ne büyük yıkımdır.
Oruç’u açlığı aşarak tutarsak ramazan halini derin yaşarsak diğer zamanlarda darda kaldığımızda yetişmez mi bize.
Orucu tutanı oruç da tutar.
Rahmet edene rahmet edilir.
İnsan merhamet istemeyi öğrenince bu sadece kendisi için istememeli bütün insanlar için istemeli. Hatta bütün varlıklar için…
Var mısınız hayatın merkezine kendi istek ve arzularımız koyarak yaşamaktan vazgeçmeye.
Var mısınız haz yerine sorumluluk duygusunu merkeze almaya.
Var mısınız kısacık ömrümüzü kendimize rakipler üreterek sürdürmekten geri durmaya…
Var mısınız insanla yaşamaya…
Var mısınız gönül yapmaya…
Var mısınız kendi açlığımız pahasına infakla başkalarını doyurmaya…
Var mısınız “önce sen” demeye başkaları için de “insanca” yaşamaya…
Var mısınız merhamet etmeye.
Var mısınız Allah’ın rahmet arşını ihtizaza getirecek bir hayata sahip olmaya…
Var mısınız bütün insan yüzlerine sahip çıkmaya “hepsi benim yüzüm hepsi bizim yüzümüz” demeye.
Var mısınız yüz yüze gelmeye göz göze bakmaya…
Var mısınız oruç tutmaya oruçla doymaya…
Var mısınız ağırlıklarımızdan arınarak sade ve gösterişsiz bir hayat yaşamaya…
Var mısınız arınmaya bizim hallerimizden dolayı kimsenin insanlıktan ümit kesmeyeceği sözünü vermeye…
Var mısınız kimseyi mahcup etmemeye…
Var mısınız “vicdan hırsızlığından” da vazgeçmeye…
Var mısınız yok musunuz…
Siz nerede kimin için varsınız kimin için yoksunuz…
Varsak neden yaşıyoruz ve ne yaşıyoruz…
Oruç bize geldi peki biz oruca gittik mi?
Bunu cevabı elbette bizdedir; varlık kaygımızda kalite yükselmiş ve oruçlu halimiz zamanın öteki mevsimlerine sarkıyorsa…
Oruç varlığın eşya ve hadiselerin dilini okuyanları her zaman tutar…
Oruç bizde yeni bir gönül yeni bir dil yeni bir göz yeni bir yüz yapmışsa varız yüz yüze yaşayabiliyoruz ve böylelikle de rahmete sığınıyor ve merhamet diliyoruz demektir.
Oruç susturdu bizi… Aman dikkat rahmet mevsiminde üzerimizden bir oruç geçiyor hayat ve hayal olmaya aday…

Mehmet Gündem

White_Narciss

Bir Ramazan daha geldi. Hayat veren bu aylara şâhit olmamızın artan sayısı, aynı zamanda ölümün yaklaştığının da habercisi. Önemli olan Ramazan’a güzellik veren temel özellik Kur’an’la şuurlanıp dirilerek ölümden sonrasına her an hazır olmak…

[...]

Her Ramazanda biraz sansasyon, biraz iftira, biraz istismar ve biraz da irticâ adıyla İslâm düşmanlığının tezgâhlandığı medya pazarında, yutanlar yutsun, yutmayanların da boğazına dizilsin diye bakalım bu Ramazanda iftarlık olarak ne eşantiyonlar verilecek? Ramazan geldiğinde, din ticareti de dine hakaret piyasası da hayli iş yapar, müslüman mahallesindeki medya adlı salyangoz pazarında. Hipnotize edilmişçesine kendinden geçmiş ve etkilenmeye hazır, ağzı açık müşterilere sihirli kutunun yalancı aynasından geçirilen bayat ve kokmuş dolmalar yanında, taze avlar da menüye konulup yutturulur. Ramazandan yararlanarak müslümanların dine yönelişlerini frenlemek için, temcit pilavı olarak medya tarafından bu yıl da ne çirkinlikler sunulacak, hep birlikte göreceğiz. İnsanları diriltmeye gelen Ramazanı öldürmek, en azından yaralamaya kalkacaklar çıkacak. Bozulan insanı tamir etmeye gelen Ramazan’ı tahrif edip bozmaya yeltenenler olacak. Kâfirler görevini yapacağı gibi, Ramazan münâfıkları da iş başında olacak.

Bütün bunlar, gâyet doğal. Herkes inancının/dâvâsının gereğini yapıyor. Esas problem müslümanlarda. Ramazan’ı aslî çizgisinden saptırmak isteyenler, sadece fıtratları bozulmuş İslâm ve Ramazan düşmanları değil; iyi niyetli ama câhil, samimi ama âdetleri ibâdetleştiren, ibâdetleri de âdetleştiren müslümanların çoğunluğu da bu durumda. Zâten lâyık olduğumuz şekilde yönetiliyor, hak ettiğimiz şekilde muâmele görüyoruz. “Ey iman edenler! Siz kendinize (kendi görevlerinize) bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki/sapık kimse size zarar veremez…” (5/Mâide, 105). Biz bu yazımızda dışımızdaki güçlerin doğal tavırlarını değil; müslüman halkın Ramazan’la ilgili doğal olmayan tavırlarına değinmek istiyoruz. Hakk’ın dinindeki Ramazanın özellikleriyle halkın dinindeki Ramazanın özelliklerini örneklerle karşılaştırmak, böylece Ramazan aynasında kendimize çeki düzen vermenin gereğini hatırlatmak bu yazının amacı olacaktır.

Hakk’ın dininde Ramazanın en önemli özelliği, bu ayın Kur’ân-ı Kerim ayı olmasıdır. Ramazan gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır (2/Bakara, 185). Kur’an bu ayda indirildiğinden, müslümanların Kur’an’la bağlarını sağlamlaştırması Ramazan’daki ilk görevleridir. Okumayı bilmeyenlerin hemen öğrenmesi, bilenlerin Kur’an’ı çokça okuması ve anlamlarını öğrenmeye ve yaşamaya gayret etmesi, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışması, Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrenmesi gerekmektedir. Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an âyetlerini bu Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu, çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını unutmamalıyız. Ramazan, mü’minler için bir eğitim ayı olduğu gibi bir öğretim ayı da olmalıdır.

Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna dönüşmemekte, vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en dindarları, formalite icabı ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden, anlamadan, hayatına geçirme endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde okumakta ve Kur’an’a karşı görevin en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu zannetmektedir.

Ramazan, oruç ve az yeme ayıdır. Tıka basa yeme ayı, oburluk ayı değil; açlık ve mideyi dinlendirme, ruhu gıdalandırma ayıdır. Ramazan, zenginle fakiri en azından gündüzleri eşit yapar. Oruç, hayatın yalnız yeme-içme, bencil duyguları ve hayvanî arzuları tatmin etme anlayışına dayanmadığını öğreten bir ibâdettir. Oruç, fiil olarak fakirlik halini yaşamaktır. Sosyal adâlet fikrini, yardımlaşma duygusunu; açlık halini yaşatarak öğreten bir ibâdettir. Oruç sâyesinde zengin mü’minler de beden ve ruh yönünden fakirliğin sınırları içinde yaşarlar. Tok insanın açın halinden anlamasını kolaylaştırır oruç.

Açlık ve sabır ayı olan Ramazan, halk açısından tıkınma ayıdır. Günler öncesinde piyasa canlanır, koşturmacalar başlar, gıdalar Ramazanda midelere havâle edilmek için evlere yığılır, depolanır. Kadınlar, Kur’an okumaya ve nâfile ibâdete, kültürlerini arttırmaya vakit ayıramasınlar diye mutfaklara hapsedilir; yağlılar, börekler, çörekler, Ramazan yemekleri adı altında bitmeyen uğraşlarla meşgul edilir. Medya “Ramazan Yemekleri” ve “Yemek Târifleri” programları yapar.

Ramazan, nefisle cihad ayıdır, olgunluk ve sabır ayıdır. “… Oruç sabrın yarısıdır…” (Tirmizî, Deavât, 86, 87), “Oruç bir kalkandır.” (Buhârî, Savm 9; Tirmizî, İman 8). Oruç, irâdelerimizi güçlendirir. Sabır ve sebâtımızı arttırır. Allah için iş yapmayı, zorluklara göğüs germeyi öğretir. Zorluklara dayanabilme, nefsin isteklerini geri çevirebilme ayıdır bu ay. Ruhumuzu eğittiğimiz bir aydır Ramazan. Dilimizin okumaya, beynimizin bilgiye yöneldiği, gönlümüzün İlâhî huzurla coştuğu, benliğimizin her çeşit ibâdete koştuğu bir aydır, öyle olması gerekir.

Günümüzün manzarası ise; “oruç kafası” diye nitelenen sinirlilik, acelecilik, iftar öncesi telâş ve özellikle trafikteki keşmekeşlik ve kazâ yoğunluğu… Tek kelimeyle sabırsızlık ve stres. Sebep olarak gösterilen iftirâ da hazırdır: “Oruç kafası!” Oruç insanda sabır kapılarını sonuna kadar açar, açlık da insanı olgunlaştırırken; insanımız bırakın oruç tutmanın hakkını vermeyi, aç bile kalamamış, akşam tıka basa yedikten sonra, sahurda da gün boyu hazmedilemeyecek yağlı ve hamur işleriyle kilo arttırmaya çalışmıştır. Buna rağmen sinirlenmenin ve sabırsızlığın suçu oruca yüklenir, bir ibâdete hiç bağdaşmayacak kadar çirkin ve yalan şekilde iftirâ atılır. Dinlenme değil, “din”lenme ayı olması gereken Ramazanda daha bir tembellik ortaya çıkar, uyku ve uyuşukluk ile, geyik muhabbetleriyle, işi rolantiye alıp boş vakitle israf edilir bu değerli günler.

Ramazan itikâf ayıdır. Ramazan ayının son on gününde itikâfa girmek sünnettir. “Hz. Peygamber, Ramazanın son on gününde, vefatına kadar itikâfa girdi. İrtihalinden sonra da zevceleri itikâfa devam ettiler” (Buhârî, İtikâf 1). Halkın Ramazanında itikâf yoktur, hatta adını bile telaffuz etmekte zorlanır insanımız. Câmi cemaatine anket yapılsa, “itikâf nedir?” diye, bilenler çok az çıkacak, onlar içinde de uygulayanlar hemen hiç bulunmayacaktır.

Ramazan İbâdet ve Mâneviyat ayıdır. Ramazan takvâ ayıdır. Oruç, yüce dinimizin haramlarından korunup sakınma duygularını, yani takvâyı geliştirir (Bakara, 183). Mü’min, bu önemli faydayı da sağlamak için, günah davranış, söz, işitme ve bakışlardan korunacak, sakınacaktır. Oruç, ruhî ve ahlâkî bir eğitimdir. Ramazan tevbe ayıdır. Günahları terketme, kötü alışkanlıkları bırakma ayıdır Ramazan. Kendine dönme, âhireti tercih etme ve diriliş ayıdır. Bütün vücut organlarımızın, tüm duygularımızın da oruca ihtiyacı vardır, onlara da oruç tutturmak gerekmektedir. Ramazan; haramlara, şeytanî özelliklere, nefsimizin kötü isteklerine karşı bir sığınaktır, bir kaledir. Oruçla bu kaleye girilir. Ramazan; göz ve dillerini kontrol altına alarak ağızlarını kapayıp kalp ve gözlerini açmaya müslümanları hazırlıyor. İmsaktan iftara kadar geçen zamanda, Ramazan içinde bulunduğunu, oruçlu, yani ibâdet halinde olduğunu hatırlayan kimse, sanki Allah’ı görüyormuş gibi, yaptıklarını ölçülü ve güzel yapmaya çalışacaktır. Oruç, insana ibâdet için yaratıldığını hatırlatır, her dakikanın Allah’ın emir ve yasaklarına uygun olması için gayreti artırır, ruhu olgunlaştırır. Oruçlu insan Rabbini daha çok düşünür ve huzura kavuşur. Mideler rahatladığı için bütün vücutta bir hafiflik hissedilir, kâmil bir oruçla gönül saflaşır, berraklaşır, daima iyi şeyler düşünür. Yani kâmil bir insan olmanın yolları açılır, oruçla nefsin kötü isteklerine dur demesini öğrenir insan.

Günümüzde Ramazanlar, dinî ve mânevî özelliklerinden soyutlanarak folklorik planda hayata yansıtılmaktadır. İnsanımızı yönlendiren düzen ve kurumları, belediyeler ve özellikle medya Ramazanı “ibâdet ve mâneviyât ayı” olmaktan çıkarıp eğlence ayı olarak değerlendirmektedir. Ramazan çadırları konser salonu görevi de yapmakta, müzik parçaları bu ibâdet ayında teravihlerdeki salevatları bastırmaktadır. Televizyonlar, diğer zamanlardan daha fazla eğlenceye, tiyatromsu şeylere, ortaoyunu ve kuklalara… yer ayırmaktadır. “Ah eski Ramazanlar!” Sanki asr-ı saâdetteki her ânı ibâdet coşkusuyla değerlendirilen Ramazanları hasretle hatırlayıp ona özenmektedir bunu söyleyenler. Hayır, bu güzel arzudan değil bu nostaljik iç geçirmeler… Ya niçin, Lâle Devrinden sonra ve özellikle Tanzimatla birlikte yabancı ve yabancılaşmış insanların Direklerarası gibi eğlence mekânlarındaki gayr-i İslâmî faşingleri, festivaller, câhilî örfler, lüks ve isrâfa âit hâtıralar ve onları canlandırma gayretleri; Rum ve Ermeni şarkıcıların bozuk şive ve bozuk ahlâkla icat ve icraatları olan kantolar ve bayağı ve de cıvık eğlenceler için… Bir de Ortaoyunu ve meddah… Televoleci kanalların bunları canlandırması değil; Ramazan ruhunun ne olduğu bilen/bilmesi gereken kanallar, gayrı müslim azınlıkların alternatif Ramazanı olan direklerarasını Feshanelere taşıyan, namaz kılanları çadır eğlencelerine çağıranlar insanı üzüyor.

Zekât ve sadaka ayıdır. Yardımlaşma, ihsan, ikram ve cömertlik ayıdır Ramazan. Fıtır sadakası vermek bu aya mahsus bir ibâdet olduğu gibi, hayır ve hasenâtı çoğaltmak da bu ayın eseridir. “Rasûlullah (s.a.s.) insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de kendisiyle Cebrâil (a.s.) karşılaştığı zaman daha da artardı. Rasûlullah, Cebâil ile buluştuğunda insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert, daha faydalı olurdu” (Buhârî, Savm 7). “Hangi sadaka daha fazîletlidir?” diye sorulunca, en büyük insan; “Ramazan ayında verilen sadaka” buyurmuştur (Tirmizî, Zekât 28). Giderek dünyevîleşen, bireyselleşen insanımızın unutmaya yüz tuttuğu ikrâmı, misafir ağırlamayı, infakı hatırlatır ve yeniden alışkanlık haline getirtir Ramazan; iftarlarla, sadaka-i fıtır ve zekâtlarla, bu ayda fakirlere ekstra yapılan yardımlarla…

Günümüzde kısmen yapılan bu ikram ve yardımlaşmalar, daha çok zenginlerin birbirini ağırladığı, tanınmış kimselerin sofralara dâvet edildiği, iftar ziyafetlerinde israf ve gösterişin hâkim olduğu bir tarzda olabilmektedir. Çevrede, hatta uzak yerlerdeki fakirlerin, dul ve yetimlerin iftarlara dâvet edildiğini, kendi evinde iftar ziyafeti kadar oralardaki sofraları donatmanın gerektiği unutulmaktadır. Bilmem kaç yıldızlı otellerin, başka toplantılarının içkisiz yapılmadığı balo salonlarında Firavun sofralarına benzer tarzda iftar, günümüz insanına has tuhaflık olduğu gibi, iftar ve Ramazan ruhuna da hakarettir.

Ramazan, bir okuldur. Bu okulun namaz, oruç, fitre, Kur’an okumak ve dinlemek, çokça zikir ve duâ yapmak gibi dersleri vardır. Bu ayda geçmiş on bir ayın muhâsebesini yapan, geleceğe beden ve ruh olarak hazırlanan İslâm’ı yaşayan insanlar, bu ay sonunda Allah’ın rahmet ve rızâ diplomasını alırlar. Ramazan okulundan yararlanmak için, dinimizin tüm emirlerini yerine getirip haramlarından kaçan gerçek müslüman olmaya gayret etmek, ibâdetlere ve Kur’an’a sarılmak gerekir. Ramazan ayı, nefsimizi kontrol altına almayı, zorluklara ve arzulara direnip sabretmeyi öğrettiğinden, her çeşit haramları, kötü alışkanlıklarımızı da bırakmak, bu oruç ayında daha kolaylaşacaktır.

Ramazan okuluna kaydolan öğrencilerin, hele başarıyla diplomasını alan ve gelecek on bir ay için gerekli donanımlara sahip olan kişilerin sayısının yeterli olduğunu kimse iddia edemez.

Ramazan, kötü alışkanlıkları bırakmak için bulunmaz bir fırsattır. İçkiciler bile Ramazanda içmez veya çok azaltır. Cehennem kapıları kapandığı gibi, meyhane ve kimi haram eğlence yerlerinin kapılarına da Ramazanda kilit vurulur. Bir mü’min açısından Ramazan, hâlâ sigara gibi kötü alışkanlıkları varsa, sabahtan akşama kadar içmediğine göre, akşamdan sabaha kadar da içmeyebileceğini, irâdesine sahip olmanın çok da zor olmadığını kendisine öğretir. Sık sık çay içmeden, kahve keyfi yapmadan, çerez ve benzeri abur cubur atıştırmadan yapamayanlara, arada sırada yiyip içmeden edemeyenlere, bu alışkanlıklarından vazgeçmeleri için en güzel imkânları gösterir Ramazan. Az yemeyi, diyet ve rejimi, iştahı kontrol edebilme, yeme ve içme irâdesine sahip olabilme alışkanlıklarını kazandırır/kazandırmalıdır.

Ramazan, para gibi maddî ve fânî şeyleri yüceltmenin yanlışlığını öğreten bir aydır. Kapitalist işverenler, ağır işler vermeye, işçisini ezip sömürmeye Ramazan’da da devam edecek, mesai ayarlamasına gitmeyeceklerdir. Laik düzenin, Ramazanda ayrıcalık göstermesi beklenmemelidir tabii; o yine askerler, memurlar, okullardaki öğretmen ve öğrenciler için iftar saatine uygun ayarlamalara, Ramazanın mânevî yapısına uygun düzenlemelere gitmeyecektir. Ama, müslüman iş adamları da çalıştırdıkları işçilere aynı zulmü yapıyorlarsa, Ramazan’ın özellik ve güzelliklerinden bahsetmeye hakları olmayacaktır.

Ramazan, her şeyden önce Kur’an ayıdır, tefekkür ve muhâsebe ayıdır, diriliş ve devrim ayıdır, arınma, yenilenme ayıdır. İlim ve kültürle değerlendirilen, ibâdeti günün ve gecenin her dakikasına yayma gayreti gösterilen, mânevî özelliklerin, takvâ, sabır ve tevbenin öne çıktığı aydır. Namazlarını aksattığından mü’min olduğu tartışılabilecek kişinin, Ramazanla iman tazeleyip namazlı mü’min hale geleceği, namazlıların, namazı huşû ile ikame etmeye ve nâfile ibâdetlere alışabileceği bir ortamdır. Evet, Ramazan güzel alışkanlıkların edinileceği aydır. Terâvihler, nâfile ibâdetlere; sahurlar da teheccüd saatinde kalkıp gece namazına alışmak için büyük bir fırsat olduğu gibi; mukabeleler, Kur’ansız ve Onun anlaşılması ve yaşanması için gayretsiz günün geçirilmemesi gerektiğini öğretir, alıştırır.

Ne var ki, Ramazan’ı ters çevirip nazamaR’a dönüştüren, farkında olmasa da Kur’an ayı’nı tahrif eden kimseler Ramazan’a rağmen değişememekte, Ramazan çeşmesinden kaplarını dolduramamaktadır. Rabbımızdan hem kendimiz, hem de liyakat kesbeden insanlarımız için bu Ramazanın yeniden dirilişlere, canlanış ve uyanışlara vesile olmasını, secde yerlerini gözlerimizden dökülen incilerle süslediğimiz sahur seccâdesinin üzerinde tüm içtenliğimizle isteyebilmeli, fiilimizle de bu duâya iştirak edebilmeliyiz.

Ne mutlu, Ramazanı gereği gibi değerlendiren, Ramazanla hayırlara doğru değişenlere! Yazıklar olsun, imtihanda olduğunu unutup dünyayı sadece geçim ve seçim dünyası kabul edip ibâdetleri ihmal eden ve Ramazan’ı hevâsı istikametinde değiştirenlere!

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi

egitim

Kur’an’ın indiği, şeytanların sindiği, günahların daha kolay silindiği ay! Ay’la başlayıp Ay’la biten sultan ay! İçinde iman pırıltısı olan herkesin kendi içine biraz daha fazla döndüğü, kendisini daha çok çekip-çevirmek ihtiyacını hissettiği, manevî atmosferini âdeta massettiği veya massetmek istediği ay. Her insanın kendi içindeki gaflet ve günahlar hedefine gerilmiş bir yay: Mübarek Ramazan ayı.

Kötülüklerin cazip gösterildiği çağımızda, iyiliklerin hak ettikleri cazibe içinde sunulmasına, özellikle çocuklarımız açısından büyük ihtiyaç olduğu idraki içinde; gelin bu sene ailece öyle bir Ramazan düşünelim ve yaşayalım ki, şimdiye kadar yaşadığımız Ramazan’ların güzelliklerini taşımakla birlikte, çeşitli yenilikleriyle bizi ve çocuklarımızı daha çok sarsın, etkilesin, alsın ve götürsün.

Biz düşündük, sizlerden de bekliyoruz:

1. Uygun herhangi bir gün veya gecede, aile meclisini toplayarak “Bu Ramazan’da, şimdiye kadar yaptıklarımızdan farklı veya onları geliştirerek, Rabb’imizin daha çok hoşuna gidecek neler yapabiliriz?” sorusu üzerine konuşulması.
Herkes elinde bir defter veya kâğıt, düşünür, tekliflerini yazar, söyler.

2. Büyük zatların özellikle çocukluklarında, Ramazan’da neler yaptıklarının araştırılması ve kendi hayatımıza taşıyabileceklerimizin tespiti, sonra da büyük zevkle kendi hayatımıza uygulanması.

3.Siz olsaydınız ne yapardınız?” oyunu: Çocuklara Ramazan ve oruçla ilgili bir hikâye anlatarak kendilerinin hikâyenin kahramanı olmaları durumunda ne yapacaklarının sorulması.
İşte bir örnek: Osmanlı İmparatorluğu zamanında, bir müdürün memurları, bir Ramazan gününde ona küçük bir sürpriz yapmaya karar verirler. İftara birkaç dakika kala altı yedi kişi birlikte evinin kapısına dayanırlar. Kapıyı açan adamcağız kalabalığı görünce şaşırır. O dar vakitte o kadar insana nasıl yemek çıkaracaklarının sıkıntısı basar ama bir şey de diyemez. Mahcup ve çaresiz, davetsiz misafirleri içeri buyur eder. Sonra alelacele mutfağa koşar ve hanımına içine düştükleri durumu anlatır. Ne yapacaklarını sorar. Zeki hanım şöyle bir düşünür ve gülümseyerek çözümü sunar:
– Efendi, sen hiç üzülme. Ezan okununca önce iftariyeliklerle orucunuzu açın. Sonra akşam namazını kılın. İmam sen ol. İlk rekâtta Yâsin Suresi’ni oku, ikinci rekâtta da Fetih Suresi’ni. O sırada ben çorbayı ve pilavı pişirmiş, salatayı hazırlamış olurum. Namazdan sonra afiyetle yersiniz.
Bu fıkra ve benzerleri, “Bu durumda neler yapılabilir?” gibi sorularla eğlenceli bir şekilde düşündürerek ailece oyun gibi işlenebilir.*

4. İftar sofrasında veya sonrasında bir Ramazan fıkrası, hatırası anlatılabilir. Ailenin, çocuklar da dâhil her gün bir ferdi, seçtiği bir âyet veya hadîsi okur ve üzerinde konuşulur. Veya Ramazan’la ilgili olarak seçilen bir yazı okunur, herkes konu hakkında görüş bildirir.

5. Çok fakir bir aile, büyük saygı gösterilerek iftara davet edilir. Çocuklar arkadaşlarını, evlerine iftara davet eder. Ramazan’la ilgili olup hoşlarına gidecek her türlü uygulama o misafirlerle birlikte yapılır. Çocuklara bu davetlerle ilgili, hoşlarına gidecek aktif görevler verilir.

6. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sofrasını hatırlamak, dünyanın her tarafındaki muhtaçların hallerini anlamak ve İkram Sahibi Rabb’imizin lütfettiği nimetlerin kıymetlerini daha iyi tefekkür ve O’na teşekkür için, evimizde en az bir iftar akşamında tek çeşit yemeğin veya çok az yiyeceğin olduğu bir sofra kurmak.
O akşam, iftar sofrası için her zaman ne kadar para harcanıyorsa hesap ederek, geri kalacak parayı, çocuklarımızla birlikte ailece kararlaştıracağımız muhtaçlara vermek… Onu da ya çocuklarla birlikte vereceğiz veya sadece çocuklar verecek.

7. Miniklerin yarım gün oruçlara teşvik edilmesi ve ödüllendirilmesi. Onlardan oruç satın almak. Fakat orucun sadece Allah rızası için tutulduğunu ve asıl ödülün Allah tarafından ahirette verileceğini de onların anlayacağı bir dille anlatmak.
Çocuk, sabahtan öğle ezanına kadar orucunu tutup, öğle ezanı okununca iftarını önüne koyup, duasını yapıp yemeğini yiyebilir. Sonra sizin de yardımınızla abdest alıp namazını kılabilir.

8. Birbirine bağlanan yarım oruçlar ve ortaya çıkan düğüm düğüm ip: Bizim komşu Rahime Teyze, çocuklarının tuttuğu her yarım oruç için bir ip kesiyor, sonra tutulan her yarım oruçta o ipleri birbirine düğümle bağlıyormuş. Böylece Ramazan sonunda ortaya yarım oruçları temsil eden düğüm düğüm bir ip çıkıyormuş. O çocukların o iplere nasıl bakacağını bir düşünün! Yıllar içinde asla unutulmayacak, insanın içini kıpırdatacak, ömür boyu saklanacak, torunlara kalacak kadar kıymetli mi kıymetli bir Ramazan hatırası…

9. Hayırda yarış oyunu: Herkes kendi dünyasında, ne yapsa Allah’ın daha çok hoşuna gideceğini düşünerek, her gün, küçük veya büyük, az veya çok (çünkü asıl mesele, büyük veya küçük görünmesi değil, Allah’ın hoşuna gitmesidir) hayır yapar. Her Cuma gecesi, ailede herkes yaptıklarını anlatır. Anlatılanlar özenle hazırlayacağımız “aile hatıra dosyası”na yazılır. “Hayırda yarış için nasıl bir oyun üretebiliriz?” sorusuna cevap aranır ve ailece Ramazan’da, hatta başka zamanlarda da uygulayabileceğimiz oyunlar üretilir ve büyük bir şevkle uygulanır.

10. Ramazan Sandığı: Ramazan için bir “Ramazan Sandığı” hazırlanır. Her gün, herkes o sandığa, kimseye göstermeden ve söylemeden, Ramazan’ın ruhuna uygun olduğunu düşündüğü bir şey atar. Hayır için para (az veya çok), bir ayet, bir hadis, bir güzel söz yazılı kâğıt; bir tefekkür, bir hatıra, bir fıkra, bir şiir, bir mısra, bir bilmece, düşündüğü ve ürettiği uygun herhangi bir şey, bir duygu ifadesi yazılı kâğıt; bayramda gelecek çocuklara verilmek üzere para dâhil güzel bir şeyler, bir teklif, bir dilek… Meselâ, kâğıda bir “Allah” yazar, koyar. Seçtiği bir başka kelime yazar, koyar. “Allah’ım, seni çok seviyorum!” yazar, koyar. Bir dua yazar, Besmele’yle koyar…
Kadir Gecesi’nden sonraki gece, iftardan veya teravihten sonra sandık açılır, hazineler saçılır. Tek tek bakılır, üzerlerinde konuşulur, yapılması gereken ne varsa yapılır. Allah’a şükredip dua edilir. Bundan sonra neler yapılabileceği hakkında konuşulur. Eğer bütün bunlar iftardan ve teravihten sonra bitirilemezse, sahurda da devam edilir. Çocuklar için de büyük bir sevinç ve heyecan vesilesi olur. Gerekirse, ertesi gün veya akşam da devam edilir. Ve o sandık, “Ramazan Sandığı” gelecek sene kullanmak üzere saklanır.
Sandık kilitli olmalı ve içine atılacaklar, sandık açılmadan atılabilmelidir.

11. Gittiğimiz veya duyduğumuz Ramazan etkinlikleri içinde Ramazan’ın ruhuna en uygun ve güzel olanları seçmek. Ailece, 1., 2., 3. diye sıralamak ve organize edenleri, uygulayanları, katkıda bulunanları telefonla arayarak ya da e-posta göndererek tebrik ve teşvik etmek… Keza, o ruha uygun TV ve radyo programları, gazete ve dergilerdeki Ramazan sayfa ve yazıları içinde en güzellerini seçmek ve ilgilileri takdir ve teşvik etmek. Bu takdir, tebrik ve teşviklerde mutlaka çocuklar da bulunmalı, yerine göre onlar da konuşmalıdır.

12. Aile içinde herkesin seçtiklerinin, yazdıklarının, çizdiklerinin veya yaptıklarının sergileneceği, âdeta her gün zenginleşen, ailece süsleyeceğimiz bir “Ramazan Panosu” hazırlamak.

13. Çok değerli bir insanı ziyaret etmek. Ona sorular sorup dinlemek ve eğer mümkünse evimize iftara davet etmek. Giderken elimizde küçük de olsa bir hediye olursa, daha güzel olur. Topluma faydalı bir kurumu –mümkünse ailece– ziyaret etmek… Sorular sormak, yaptıkları ve yapmayı düşündükleriyle ilgili bilgiler almak.

14. Ramazan umresi hakkında sohbet etmek, yaşayanları dinlemek ve ilgili uygun yazıları çocuklara okutup dinlemek. Gidebilecekler için, o heyecanı oluşturduktan sonra, Ramazan umresi niyetiyle herkesin para biriktirmeye başlaması. İsterseniz bunun için de bir “Ramazan Umre Sandığı” veya “Umre Sandığı” uygulaması başlatabilirsiniz.

15. Ecdâdın “Sadaka Taşları”ndan yola çıkarak, evinizde küçük bir “İyilik Kutusu” uygulaması başlatabilirsiniz. Sonra da, çocuklarla birlikte, yardımı kimlere yapalım görüşmesi yapabilirsiniz.

16. Bir Ramazan hediyesi: Sevdiklerinize, tertemiz bir kalp ve gülen gözlerle, “Bu bir ‘Ramazan Hediyesi’dir!” diyerek, Ramazan’ın atmosferini hatırlatacak ve Allah için sevgiyi artıracak küçücük de olsa bir hediye sunabilirsiniz.

17. Bu Ramazan’da en az bir sure, bir hadis ezberleyip, manası üzerinde durabilir ve o Ramazan’ın bir hatırası olarak saklayabilirsiniz. Dostum Fahri Sevimli, “Tebâreke Suresi, geçen Ramazan’ın bana hediyesidir.” demişti. Sizin için ise kısa bir sure olabilir. Bakalım bu Ramazan’ın hediyesi kime, ne olacak?

18. Ramazan alışverişlerini mümkün olduğu kadar çocuklarla birlikte ve onların görüş ve düşüncelerini de alarak yapmak. Özellikle çocukların oruçlu olduğu günlerde iftar yemekleri onların görüşleri alınarak hazırlanabilir.

19. Orucu ve Ramazan’ı anlatmak: Aile içinde en büyükten en küçüğe herkesin kendi kendine şu soruyu sorması: “Bugün kaç kişiye, bir cümleyle bile olsa, orucun ve Ramazan’ın güzelliğinden bahsettim?” İşte bir cümle: Oruç tutmak ne güzel!

20. Evdeki mahya: Aile, Ramazan’dan önce camiler için mahya sözleri düşünebilir ve telefonla veya bizzat görüşerek yetkililere teklif edebilir. İsterse, evlerindeki Ramazan Panosu’na da süslü bir şekilde yazıp asabilir.

21. En az bir veya birkaç defa ailece hep birlikte evden çıkarak terâvih için camiye gitmek.

22. Her iftar sofrasında ailenin bir başka ferdinin dua etmesi.

23. En az bir veya birkaç akşam namazını bütün ailenin cemaatle kılması ve namazdan sonra imamın yüksek sesle dua etmesi.

24. Bazı dostların uyguladığı gibi, sahur davetleri, sohbet ve eğlenceleri. Bu, çocuklara da, büyüklere de çok değişik bir Ramazan atmosferi yaşatır.

25. Bir iftarı, bulunduğunuz yere göre, bir gemide, bir sahilde, bir caminin yanında, avlusunda veya başka hoş ve değişik bir atmosferde yaşayabilirsiniz.

26. Herkes bir cümleyle de olsa günlük tutar ve Cuma geceleri aile meclisinde, okuyabileceklerini okur. Hatta okuma yazma bilmeyen küçüklere annesi, babası veya bir başka büyüğü, “Okuma-yazmayı bilseydin, bugün günlüğüne ne yazardın? İstersen sen söyle, ben yazayım.” der ve kâtipliğini, rehberliğini yaparak onun günlüğünü tutar.

27. Aile içinde, Kadir Gecesi’nden önce, “O gecede ne yapsak Allah’ın daha çok hoşuna gider?” sorusu sorulur; gelecek cevaplar üzerinde düşünülür ve neler yapılacağı kararlaştırılır.

28.Bugün kaç kişiyle bayramlaşıp, ‘Bayramınız mübarek olsun!’ deyip tebrikte bulundun, memnun ettin, gönlünü aldın?” şeklinde bir yarışma yapılır.

29.Bu uygulamalardan hangilerini Ramazan’dan sonra da devam ettirelim?” sorusuna cevap aranır. Sonra da, “Hangilerini gelecek Ramazan’a taşıyalım?” diyerek gelecek Ramazan için görüş alışverişi yapılır.

Ahmet Maraşlı

chrysanthemum-flower

 

Ramazan’da niye Kur’an-ı Kerim hatmedilir? Biliyorsunuz bazı camilerimizde hatimle teravih kıldırılır.. İhsan Süreyya Sırma, Ensar’da, TGTV’nin ilk Cuma iftarındaki kısa konuşmasında bunun arka planını anlattı..

“Hatim etme”nin, hitama erdirmek, sonuna gelmek gibi bir anlamı var..

Kimi 3 aylar içinde yapar bu işi, kimi Ramazan’da başlar ve bitirir..

Peygamberimiz de, Ramazan’da, Cebrail aleyhisselam ile, vahyolunan ayetleri karşılıklı olarak okur, müzakere ederlermiş.. Hangi ayetin hangi olayla ilgili olduğu, nasıl anlaşılması gerektiği, hangi olayların ayetlerin gölgesinde nasıl yorumlanacağı gibi..

Yani Kur’an-ı Kerim’i okurken manası üzerinde de düşünmemiz gerekiyor.. Yeni bir zamana başlarken, ayetleri yeniden gözden geçirip, geçmişte yaptığımız hatalardan tevbe etmek ve geleceğimizi Kur’an-ı Kerim ışığında yeniden inşa etme çabası da diyebiliriz buna..

Murakabe, yani denetim.. Kur’an’ın hükümlerini aklımızda tutma ve davranışımızı ona uydurma çabası.

Kur’an-ı Kerim’in hatmedilmesinin asıl maksadı bu..

Elbette ilahi bir kelamdır. Onu okumak, dinlemek başlı başına bir ibadettir..

Onun için her sene yüz milyonlarca Müslüman bu günlerde Kur’an-ı Kerim’i baştan sona okur.. Okuyoruz, okuyacağız..

Ama ihmal ettiğimiz bir boyut, birlikte okuma. Elbette, camide ve ailesi içinde bu kurala dikkat edenlerimiz de vardır, ama bu işi hızla, lafzen okuma gayreti çoğunlukta.. Asıl bu işin önemli boyutu olan anlama ve tefekkür konusunda, Arapça bilmeyenler için bir sorun var.. O zaman meal ve tefsir konusuna dikkat etmek gerekiyor..

Tek başına okumak ve bilmek de yeterli değil. Kur’an-ı Kerim faal akıldan söz eder. Anlayan, düşünen ve onu bir sorumluluğa ve eyleme yönlendiren akıl..

Elbette herkes Kur’an-ı Kerim’i okuduğunda genel olarak aynı şeyi anlar.. Ama o ayetin onların hayatındaki izdüşümleri farklı olabilir.. Bir politikacı, bir işadamının, bir işçinin anladıkları aynıdır ama kendi hayatlarındaki sorumlulukların karşılığı farklıdır.. En azından, farzı aynlar dışında kalan, farzı kifaye olan ilgi alanları, öncelikleri farklıdır..

Tarihi bir olay misal verilirken dahi, o dersten insanların kendi hayatlarına ilişkin çıkaracakları dersler farklı olabilir..

Onun için birlikte okurken bile, tek başına tefekkür boyutu da ihmal edilmemeli..

Kur’an-ı Kerim’e bakıp, başkalarını eleştirmeden önce, kendi nefsimizi hesaba çekmemiz gerek.. Yoksa, okuyup geçmek, ya da Kur’an-ı Kerim’i, ölülerin arkasından okunan bir kitap gibi düşünmek yanlıştır..

Mehmet Akif’in deyişiyle: “İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkı ile bilin / Ne mezar başında okunmak ne de fal bakmak için.” Kur’an-ı Kerim Yaradan’ın yaratılana vahyettiği yaşama biçimidir.. Allah(cc)’ın açıklanmış rızasını beyan eder..

Güzel sesli hafızların okuduklarını dinleyip vecde gelmekten ibaret değil hadise.. Unutmamak gerekir ki, bir anlık tefekkür, bin yıllık nafile ibadetten daha değerlidir..

Kur’an-ı Kerim en temel “Şeriat” kitabıdır. Müslümanın yaptığı ve söylediği işlerin meşruiyet temeli bu kitapta yazılıdır.. Ve Hz. Peygamber’in hayatı, yani “siret” bu kitabın uygulamasıdır.. Onun için sünnet, dinin ikinci temel kaynağıdır.. Risaletin asıl sebeb-i hikmeti de budur.. “Şeriat” bu anlamda, “meşruiyetin kaynağı”, “hukuk”, “suyun (hakikatin) kaynağına giden geniş yol” anlamına gelir..

Birilerinin İmam Hatip, Kur’an kursu, şeriat karşıtlığının temel kaynağı bu olmasın sakın..

Kur’an-ı Kerim hatmine, en çok da, başkalarının sorumluluğunu üstlenen, siyaset erbabı, iş adamları, gazetecilerin muhtaç olduğunu düşünüyorum. “Zaman yok” deyip geçiştiremeyiz işi.. Buna mecburuz.. Önce kendi kendimizi ilahi ilkeler ışığında manevi bir denetime ve arınmaya tabi tutmamız gerekiyor.. Kur’an-ı Kerim’i ele alırken abdest almanın hikmetlerinden biri de, sadece el yüz yıkayarak, maddi kirlerden arınmak değil, manevi kirlerden, beş duyu ile hakkı algılamamızı engelleyen nefsi kirlerden arınma çabası olmalıdır.

Doğru anlayacağız.. Başkasına anlatmaya çalıştığımız şeyleri önce biz anlayacağız. Kendi gözümüzde çöp varken, başkasının gözündeki merteği çıkartamayız.. Sözümüzün etkili olması için bu şart.

“Vakit yokluğu” bahane. Allah (cc) zaman içinde zaman yaratandır. Siz isterseniz Allah ömrünüzü bereketli kılar.

Keskin sesli güzel hafızlara para verip hatim yaptırmakla ilahi murakabe yerine gelmiş olmaz.. O kişiye şu yetkiyi de veriyorsanız diyeceğim yok. “Kur’an’ı baştan sona oku ve Kur’an-ı Kerim’e göre benim işlerimi ve sözlerimi, halimi tenkit ve bana nasihat et, doğru yolu bana anlat” derseniz, bak bu dediğinize inanırım..

Hadi, Ramazan’ın başındayız.. Kur’an-ı Kerim hatmine başlayalım. Günde bir cüz.. Ve yanında meal de okuyalım. Elimizin altında bir de tefsir bulunsun. Kur’an-ı Kerim’in içinde ne var, Allah (cc) bizden ne istiyor, bir görelim..

“İman ettik” demekle yakanızın bırakılıvereceğini mi sanıyorsunuz siz!

Sahi cennete girmek, çocuklarımızın üniversiteye girmesinden daha mı kolay? Ve siz çocuklarınızın üniversiteye girmek için çalıştıkları kadar cennete girmek için çalışıyor ve bedel ödüyor musunuz? Allah kendi yolunda bizim mallarımızı, canlarımızı, ve sevdiklerimizi feda edip edemeyeceğimizi sınayacak.. Bizi imanımız ve hayata bakışımızla yüz yüze bırakacak. Biz bu dünyada yaptıklarımız ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızla ya kendi cennetimize sırtımızda tuğla ya da kendi cehennemimize sırtımızda odun taşıyor olacağız.. Allah (cc) her şeyi görmekte, duymakta ve bilmektedir..

Onun içindir ki, hayat iman ve cihaddan ibaret denmiştir..

Unutmayalım ki, biz “ahir zaman peygamberi”nin ümmetiyiz. “Allah (cc) bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istemektedir”. Biz “Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamber”in ümmetiyiz.

O zaman, haydin Kur’an’a!

Selam ve dua ile..

Abdurrahman Dilipak
Vakit gazetesi

ramazan imkandir

Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, ki Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız” (2 Bakara, 183)

“Ramazanınız mübarek olsun” diyeceğim ama Ramazan zaten mübarektir.

“Hoşgeldin ey Ramazan ayı” diyeceğim ama Ramazan hep hoş gelir. Fakat insana düşen de onun bereketinden azami istifade etmektir. Onu hoş karşılamak, onu hoş etmek ve hoş göndermektir.

Sık sık unuttuğumuz bir gerçek var. İbadetler kendi başlarına amaç değildirler. Her ibadet daha üst bir amacı gerçekleştirmenin aracıdır. O amaç gözardı edilerek ibadet ne edâ edilebilir, ne de anlaşılabilir. Oruç ibadetinin amacı, bu ibadeti farz kılan yukarıdaki ayette açıkça yer almıştır: Sorumluluk bilincine kavuşmak…

Bu, önce insanın kendisini tanımasıyla başlar. Kendisini tanıması için insanın ilgilisinin kendisine yönelmesi gerekir. İlgisini kendisine yöneltmekten kasıt, etine kemiğine, saçına sakalına, kilosuna, boyuna, midesine, tenine yöneltmesi değildir. Çünkü bunlar insanı “insan kılan” tarafı değildir.

Peki, nedir ya?

Elbette vahyin “kalb” dediği iç dünyasına, duygusuna, düşüncesine, akleden kalbine yöneltmesidir. İlgisini iç alana yönelten insan, kendini tanımaya başlayacaktır. Kendini; yani Allah karşısındaki acziyet ve muhtaçlığını, dünyalık karşısındaki şeref ve üstünlüğünü.

Bu sonucu elde eden insan, “sorumluğununun bilincine varan” insandır. Bu üç boyutlu bir bilinçtir. Allah’a karşı, kendisine karşı ve başkalarına karşı. Açlara karşı sorumluluğu olduğunu yoksullara, yetimlere, kimsesizlere, darda kalmışlara karşı sorumluluğu olduğunu da insan, oruç sayesinde öğrenir.

Ramazan’ı festivale çevirenler, onu zayıfların beslenme, kilolu insanların diyet ayı gibi görenler, bu amacı nasıl gerçekleştirirler?

Zaten bu bakış açısına sahip olanlara göre Ramazan’ın ilk akla getirdiği, İstanbul’lu levanten kantocuların icra-yı sanat ettiği “direklerarası” eğlenceleridir.

Osmanlı’yı diriltmek adına İstanbul’un “İslâmbol” yanını değil de İstanbul’un “Peral’lı” yanını diriltmeye kalkmak; tersinden kalkmaktır.

Sadece o kadar da değil, kendi inancına “Fransız”, hatta “levanten” kalmaktır.

İftar çadırları uygulaması ne harika bir uygulama. İşte İstanbul’un “İslâmbol” yanını hatırlatan bu ve bunun gibi uygulamalardır.

Sahi belediyelerimiz neden sadece çadırlara gelenleri düşünür de tam iftar saatinde trafikte sıkışmışları düşünmez. Çok değil, oruç açacak (“bozacak” değil) bir hurma, küçücük bir poğaçadan oluşan mütevazı bir menü yeterli.

Eğer örnek istiyorlarsa, birkaç yıldan beri bu işi Vatan Caddesi’nde uygulayan Akabe Vakfı’ndan model alabilirler. Hatta yardımcı olabilirler. Tam iftar saatinde trafikte sıkışıp kalan insanların, arabalarının camından uzatılan iftariyelikleri alınca gözlerinin nasıl ışıldadığını adeta görür gibiyim. Siz olsanız, sizinki de ışıldamaz mıydı?

Tabii ki midelere ikram, Ramazan’ın en küçük tarafından ikram. Bir de büyük tarafından ikram var. Kafalara ve kalplere ikram. O da, insanlara Kur’an ikram etmektir, vahyin sofrasına oturtup onların açlıktan kırılan yüreklerini ve kafalarını doyurmaktır.

Sözün özü: Ramazan bir imkandır; kirlenmişi temizlemenin, örselenmişi onarmanın, yıkılmışı yapmanın, dağılmışı toplamanın, parçalanmışı bütünlemenin, kaybolmuşu bulmanın imkanı.

Mustafa İslamoğlu

hos bulmadin

Ey Ramazan!

Ey içerisinde “bin aydan daha hayırlı bir geceyi” barındıran ay!

Ey Kur’an’ın doğum ayı, ayların en çok gül kokanı!

Ey vahyin dirilten soluğunu hayata, Muhammed’i müebbet bir muhabbete, varoluşun anlamını Allah’sızlaştıkça anlamsızlaşan çağa, insanın yitirdiği insanlığı, rahmeti, bereketi, atıfeti, hidayeti ve şefkati insana taşıyan ay!

Hoş geldin!

14 asırdır her yıl geldiğin gibi, bin umudu bağrında saklayarak geldin. Hep olduğu gibi, getirdiklerine karşılık bulacağını umarak geldin. Hepsinden öte, hoş bulduklarını daha hoş etmek, nahoş olanları da tekrar hoş etmek için geldin!

Kim bilir, geçmişte ne hoş gelişlerin ve hoş buluşların olmuştu!

Başı dik, alnı açık, eli açık, yüzü ak, yüreği dolu, gözü pek, sözü kavi, özü doğru mü’minlerin karşılamıştı seni.

Sen hoş gelmiş, onları da hoş bulmuştun.

Kur’an ellerinde, dillerinde, gönüllerinde ve dahası hayatlarındaydı. Onlar önce Kur’an’ı öldürüp, sonra doğum ayını kutlamıyorlardı. Her Ramazan’ı, vahiyle yapılan yıllık bir sözleşme biliyorlardı.

Kur’an onların tasavvurlarını, akıllarını ve şahsiyetlerini inşa eden bir özneydi. Onlar ise hayatı, hayatın yıkılan, tahrip edilen, tahrif edilen alanlarını inşa eden birer özne…

Senin hoş bulduğun nesiller, hayatın hangi yatakta akacağını kendileri belirliyorlardı. Başkalarının belirlediği yataklarda çer çöp gibi akmıyorlardı.

Onlar hayatın kölesi değil efendisiydiler…

Onlar, mallarının kölesi değil efendisiydiler…

Onlar, şartların çocuğu değil anasıydılar! Çünkü şartları onlar doğururlardı…

Tarih 1 Ramazan 1422 [1430]. Ve sen yine geldin, hep olduğun gibi yine hoş geldin. Fakat, biliyorum ki hiç hoş bulmadın, on yıllardır, hatta yüzyıllardır bulmadığın gibi.

Kim bilir bu hoş bulmadığın on yıllarda, yüz yıllarda ne vahim bir halde buldun mü’minlerini? Kim bilir ne acılara, sancılara, yangınlara, kundaklamalara şahit oldun? Ne yaralar ve yaralı yürekler gördün?

Fakat Ey Ramazan, hiç bu günkü gibisini gördün mü?

Hiç bir buçuk milyarlık bir aileyi böylesine perişan, dağınık, bozgun, yılgın, bıkkın, umutsuz, iradesiz, işlevsiz, cansız, izansız gördün mü?

Ey Ramazan! İnanç coğrafyandan böylesine oluk oluk kan gittiğine hiç şahit oldun mu? Mü’minlerinin bu denli ezildiğini, itildiğini, kakıldığını, horlandığını hiç hatırlıyor musun?

Bak mü’minlerine! Gönülleri harap, haneleri harap, beldeleri harap, hepsinden beteri akılları ve bilinçleri harap olmuş. Seni karşılamaya ne yüzleri var, ne de mecalleri.

Artık senin mü’minlerin çağın öznesi değiller! Onlar belirlemiyor zaman ırmağının yatağını. Onlar akan yataklarda birer çöp olmuş, sağa sola savruluyorlar. Kimileri ise, sana ve senin temsil ettiğin değerlere ihanet etmeyi daha “akıllıca” buluyorlar.

Bir zamanlar küffarın açlarını doyuranlar, şimdilerde küffarın ekmeğine muhtaç… Bir zamanlar başkalarının yaralarını saranlar, şimdilerde kendi yaralarını saracak dermandan mahrum… Bir zamanlar imanı yudum yudum farklı iklimlere taşıyanlar, şimdilerde yüreklerinin işgalini önlemekten aciz…

Senin varlık sebebin olan Kur’an’la yücelmeyi beceremeyenler, bu ayıplarını saklamak için, zaten yüce olan Kur’an’ı yücelterek, ona rüşvet verme çabasındalar. Düşünebiliyor musun Ey Ramazan; Kur’an’ın doğum ayını kutlayacaklar, ama Kur’an hayatlarında, ellerinde, evlerinde, sokaklarında, topraklarında olmayacak!..

Ve Ey Ramazan! Bu ezilmişlik, bu kırılmışlık, bu dökülmüşlük, bu yenilmiş ve şaşırmışlık içindeyken tam zamanında geldin!

Hoş geldin, fakat hoş bulmadığın ortada! Fakat senin gelişinin amaçları arasında hoş bulmadıklarını hoş etmek de bulunmuyor mu?

Haydi getirdiğin cennet kokusuyla, topraklarımızdaki ufunetin kokusunu bastır! Çöle dönmüş yüreklerimize bir rahmet rüzgarı gibi es, yanık dudaklarımıza su değsin, çöller göle dönsün!

Sök mü’minlerin arasındaki kin, nefret ve düşmanlık tohumlarını; onların yerine iman kardeşliği ek!

Çağın öksüz ve yetimi olan ümmet coğrafyasındaki kanayan yaralara merhem olacak bir bilinç getir! Açları doyuracak, susuzları suvaracak, açıkları giydirecek bir şefkat ve merhamet sağanağı taşı! Zilleti izzete, ataleti gayrete, mahrumiyeti servete dönüştürecek bir ruh ver!

Öz ellerimizle nesneleştirdiğimiz Kur’an seninle yeniden özneleşip bizi inşaya dursun! Bizler, çağın imha ettiği bencil bireyler değil, Kur’an’ın inşa ettiği mü’min şahsiyetler olalım! İnsanın varoluş amacına uygun bir hayatı yeniden inşa etmenin sancısına tutulalım! Yeniden imanı, bir saadet sakası gibi yürek yürek insanlara taşıyalım. Öyle ki, bizi öldürmeye gelen bizde dirilsin! Dostların, oturduğu yeri yeşerten birer “hızır”, hidayeti iman doğuran birer “mehdi” olsun!

Biliyorum ki, bu duama “âmin” diyeceklerin en başında sen geliyorsun Ey Ramazan!

Kur’an’ın da elini tutup geldin; hoş geldin!..

Hoş buldukların arasında olmayı ne kadar da isterdim!..

Mustafa İslamoğlu