Category Archives: Ramazan Kayan

Kaygan Zeminde Kaim Kalmak

Modern zamanlarda Müslümanların maruz kaldığı en ciddi kriz, dinde laubaliliktir, dersek sanıyorum abartı yapmış olmayız… Doğrunun, değerin, kutsalın göreceleştirildiği bir zaman diliminde İslami hassasiyetler zedeleniyor, Müslüman şahsiyetler yıpranıyor…

İslam, Allah ve Resulü’ne mutlak teslimiyet iken şimdilerde yerini pazarlıkçı ve parçacı teslimiyetlere terk etti… Koşullar, kurallar, kanunlar gerekçe gösterilerek İslam’ın kimi emir ve nehiyleri karşısında gevşek, tembel, laubali davranmak normalleşmeye başladı… Teklif tehire uğradı… Kulluk tatile girdi…

İslam’ın şiarlarını korumada olması gereken itina ve ihtimam zayıfladı… Vahye şahitliği sürdürecek dikkat ve rikkat eriyor…

Evet, İslam’ın bize kazandırdığı ciddiyet, sadakat, samimiyet, onur ve erdemden ne kadarını koruyabildik? İslam’ın sınırlarını korumadaki samimiyet çizgisini sürdürmedeki kararlılığımız nedir?

Daha da beteri, dinde laubaliliğin bir karaktere dönüşmesi ve toplumsallaşmasıdır… Laubalilik teşvik görüyor, malayanilik prim yapıyor…

Bu durum sadece bu çağa münhasır bir illet değil, insanlık tarihi boyunca laubali karakterlerin gayrı ciddi tavır ve tutumlarına tanıklık etmekteyiz… Kur’an-ı Kerim ekseriyetle bu hastalıklı ruh hallerine dikkatimizi çekmektedir…

İsrailoğullarının en bariz özelliği, Allah’ın hükümleri karşısında takındıkları laubali tavır değil midir?

Bakara suresine isim olan, bir inek boğazlama emrini nasıl karşıladılar? Allah’ın teklifini savsaklama sefaletini ısrarla sürdürme yoluna gitmediler mi?

Yine cumartesi yasağını isteyen de çiğneyen de İsrailoğulları değil miydi? Cumartesici güruhun bu şenaatı Allah’ın gazabına öyle muncer oluyor ki; sonuç onlar için maymunlaşmak ve domuzlaşmak dışında bir şey değildi…

Yahudilerin yaptığı salt bir haram fiilin işlenmesi değil, Allah’ın ayetleri karşısında takındıkları gayrı ciddi, şımarık tutumlardır… Bu tutum lanetle neticeleniyor… Lanete giden yol, dinde laubalilikle başlıyor…

Günümüz Müslümanları da Yahudileşme zaafiyeti altında laubali hallerle şahsiyet yozlaşması, bilinç körelmesi, ufuk daralması marazına maruz kalmaktadırlar…

Lakayt yaklaşımlar, layt anlayışlar, laçka davranışlar, iman edenlerin inandırıcılığını zedeliyor…

Sorumluluklardaki lakaytlık, kulluktaki laubalilik, sadece bize değil, İslam’a da zarar veriyor…

Kendisine saygısı olmayan hafifmeşrep kişiliklere kim saygı duyar?

Ciddiyetsizlik bir itibar yitimidir…

Tezatlarımıza tanık olan, tutarsızlıklarımızı takip eden muhataplarımız davetimizi ciddiye alırlar mı hiç? Bize saygı duymaları mümkün mü?

İslam’ın izzet ve asaletine mütenasip bir duruşumuz yoksa ne davamız ne de davetimiz zemin bulabilir…

İslam’ı temsiliyet için önce ciddiyet lazım… Nitelik ve derinlik aranır… Zaten kafa karışıklığı, zihin bulanıklığı içinde bocalayan kişilerin sunabilecekleri bir değer, savunabilecekleri bir iddiaları da kalmamıştır…

İç dünyası cıvık olanın dış dünyası da silik ve sinik olacaktır… İçte ihsan ve ihlâs olacak ki, dışta da itkan ve etkin olunsun…

Müslüman gibi davranmak yetmiyor, Müslüman olmak gerekiyor… Sahabe kararlılığında adımlar atanlar çığır açabilirler, yüreklere yol bulabilirler… Sahabe kıvamında “İşittik, itaat ettik” diyenler dava adamı olabilirler… Samimiyetle yaşanmayan din, kafalarda sadece “malumat yığını”dır…

Bugün dindarlıktan nasibi olmayan dinciliği nereye oturtacağız?

Kimi İslamcı aydın, entelektüel, akademisyenin elinde İslam bir kadavraya dönüşmedi mi?

İndi iddialarını Kur’an’a söyletme, zanni yorumlarını vahye giydirme gayretleri bilimsel(!) ve mantıksal(!) yöntemlerle yürütülüyor…

“Kendince” kriterler va’zetme, “bence” fetvalar serdetme artık sıradan uğraşlar… Ahkâm kesmelerle, uçuşan fetvalarla her şeye bir “cevaz” bulunabiliyor…

Fıkıhsız bir toplumu, fakihsiz bir İslami hareketi bekleyen olumsuzlukları tahmin edebiliriz… Sonuç, magazinleşen İslam, kültürleşen din, adetleşen ibadetler, sloganlaşan ayetler dünyası bizleri çekiyor…

Din, törenlerin, şölenlerin aksesuarı, fuar ve festivallerin seremonik argümanına dönüşüyor…

Bunlar geçiştirilecek mevzular değil, din adına piyasaya çıkıp dinin içini boşaltma gafletini sürdüren liyakatsiz laubalilerdir…

Günahı küçümseyen, değeri törpüleyen, manayı malayanileştiren bu mantık, mazur ve masum değildir…

Malumatfurûş zevat nezdinde reel-politikçi, fırsatçı, faydacı, hazırcı, hazcı yaklaşımlar zamanın olmazsa olmazıdır…

Zülfü yâre dokunmayacak yorumlar, fincancı katırlarını ürkütmeyecek sunumlar, yumuşatılmış söylemler, heva ve hevese dayalı maslahat tanımları sınır, kural, ilke tanımıyor…

Ruhsatlarla amel, zamanla dinde laubaliliğe evrilebiliyor… Özgürlük algıları insanları kayıtlardan âzâde olmaya, kural tanımamazlığa çekiveriyor… Başıboş kalan insan üşengeç, aldırışsız, vurdumduymaz, baştan savmacı olup çıkıyor…

Hikmetsiz, irfansız okumalar insanı ukalalaştırıyor…

Bugün ihlâsa hasret eylemlerimiz var…

Hikmete susamış çağrılarımız var…

Takva yoksunu hayatlarımız var…

Tevbeye muhtaç tevbelerimiz var…

Laubalilik, malayanilik, lağviyat topyekûn hayatı tehdit ediyor… Mücadele bilincinde, cemaat ruhunda, sorumluluk yüklenmede gözle görülür bir aşınma varsa nedenini doğru okumak lazım…

Bugün laubalileşen insanlarımızın en fazla zorlandığı seçim, yozlaştığı zemin şu alanlardır…

Dost-düşman… Hak-batıl… Haram-helal… Sünnet-bidat… Hatlar karıştı… Çizgiler flulaştı… Yaşam grileşti… Sabiteler sarsıldı… Dost kim, düşman kim? Çoğulculuk ve hoşgörü dünyasında çok da önem arz etmiyor… Hak mı batıl mı? Fazla belirgin değil, zihinler bulanık. Haram mı helal mi? Hayatın realitesi her şeyi düzlüyor… Sünnet mi bidat mi? Bunu dert edinen var mı, bilmiyorum…

İlkeli, tutarlı, dengeli, ölçülü olmaları gereken insanlarımız kaygan ve kaypak bir zeminde seyrediyorlar…

Laubali haller düşünce dünyamıza, davranış biçimimize, durum ve duruşumuza sirayet ediyor… Sirayet etmekle kalmıyor, ciddi savrulmalara neden oluyor…

Daha çok nerede ve ne zaman oluyor, derseniz…

Sistemle yüzleştikçe…

Kadınla buluştukça…

Parayla doldukça…

Hassasiyetleri harap eden, hususiyetleri harcayan, mahcubiyet ve mahrumiyete neden olan işte bu hallerdir…

Bunun sebebine indiğimizde de karşımıza, dünyayı dine tercih etmek marazı çıkacaktır… Dünyevileştikçe ciddiyetimiz, heybetimiz, kuvvetimiz gitti…

Laubaliliğin ahlak düşüklüğünden geldiği kesin, ama sakın iman zafiyetinden kaynaklanıyor olmasın…

Peki, bunun önüne nasıl geçebiliriz?

Kişiliklerin vahiyle şekillenmesi…

Kendimizi İlahi murakabeye açmak…

Hesap günü endişesi…

Takva örtüsüne bürünmek…

Bir de urvetu’l-vuska… Üsve-i hasene… Huluk-i azim ve mukteda-i küll…

Tabii ki emr-i bil maruf nehy-i anil münker…

Ramazan Kayan


Evlilik mi, Evcilik mi?

Evlilik, Allah’ın ayetlerinden bir ayettir… Bu ayeti düzgün okumak, doğru anlamak, güzel yaşamak durumundayız…

Evlilik bir ülkeye, bir ırka, bir dine, bir medeniyete, bir kültüre, bir çağa ait özel bir kurum değildir… Hatta sadece bu dünyaya has bir uygulama da değildir. Kökleri cennete kadar uzanan, Adem ve Havva’ya dayanan bir gerçekliktir… Ancak bilmek gerekir ki; hayatın en zor işi, en çetin virajı, en ciddi tercihidir…

Evlilik, sığınacağımız sakin bir liman mı, derin bir zindan mı bu süreç içinde kendini gösterir…

Evlilikte sükûtu hayale de uğrayabilir, huzur ve sükûna da erebilirsiniz… Ama çoğunlukla hayallerle hayatın örtüşmediğini görürsünüz… Bildiğim bir şey var; hayat toz-pembe bir şey değil, geleceğin güllük-gülistanlık olacağı da garanti değil… O halde gerçekçi olmak gerekiyor, evlilikten aşırı beklentiye girmemek en doğru olandır…

Kadın, “beyaz atlı prens” rüyâsından uyanmalı, erkek “melek” beklentisinden vazgeçmelidir… Bu konuda fazla beklenti içinde olanları bekleyen akibet; pişmanlık ve perişanlıktır… Masum olmadığımıza göre, melek olamayacağımıza göre, mükemmeliyetçi mahrumlardan olmamak için gerçeğimize dönmemiz lazım…

Ama önce evlilik bizim için nedir?

Bir alışkanlık mı? Arzu mu? Adet mi? Amaç mı? Araç mı? Amel mi? Yoksa bir macera mı? Manevra mı? Murad almak mı?

Evet, evlilik yük müdür, yücelik midir?

Ayak bağı mıdır? Bağımsızlık yolunda atılmış bir adım mıdır?

Bir üstünlük sağlama kavgası mıdır? Diz çöktürme, burnunu sürtme, gününü gösterme operasyonu mudur? Ya da gününü gün etme sevdası mıdır?

Seviyeli, nitelikli bir beraberlik midir? Yoksa acımasız bir barbarlık mıdır? Çileli, hileli, şikeli, şaibeli bir oyun mudur? Anlamlı, tutarlı, kararlı bir disiplin midir?

Birbirine çektirme, kin ve öfke arenası mıdır? Yoksa ulvi bir sefere, anlamlı bir arayışa adanma eylemi midir?

Evet, gerçekten evlenmekle ne yaptık? Zoru mu başardık? Belaya mı çattık? Battık mı? Bahtiyarlığı mı tattık?

İnsanlar neden bu kadar şikâyetçi? Niçin şükretmiyoruz?

“Ah”, “eyvah”, bol evlilikler çoğaldı… “Hamd” ve “sabra” sarılı evlilikler azaldı…

Görünen o ki, evlilikler yoruyor, eşler birbirini yıpratıyor, sonuç hazin bir tükeniş…

Kim ne derse desin gerçekten evlilik zor bir zanaat… Ciddi bir zahmet… Ağır bir külfet…

Gün geliyor, insanlar ya kendilerini veyahut da evliliklerini bitiriyorlar…

Aileler fay hattında… Depremlerin, depresyonların dipten gelen etkisi endişe verici… Artçı şokların ardı-arkası kesilmiyor…

Eşler arası paylaşım yok, çetin pazarlıklar bir türlü bitmiyor…

Birçok evli, evin içinde evsizliği ve yalnızlığı yaşıyor… Ya da kendisi evde, gözü dışarıda… Evliliğin cazibesi, evin çekim gücü gün geçtikçe zayıflıyor… Artık gençler, evlilikten ürküyor, çekiniyor… Evlilik düşünülmüyor, birlikte yaşamanın yolları aranıyor… İşlevsiz izdivaçlar, iğreti ilişkiler ile insanlar oyalanıyor…

Olan-biten nedir? Evlilik midir, evcilik oyunu mudur? Bilemiyorum…

Unutmayalım ki; evlilik bir kumar değil, kendini ve hayatı yeniden kurma eylemidir…

Evlilik, açık bir sözleşmedir… Ve bilelim ki; sadece insan olan evlenir, diğerleri çiftleşir…

İnancımız o ki; evlilikte, evlatta, emvalda, emtiada hepsi birer imtihan konusu, hepsi bize emanet…

Eminliğimizle, adil emirliğimizle, erdemimizle, edebimizle, samimi emeklerimizle biz bu sınavı sürdürebilir ve bu emaneti yüz akı ile taşıyabiliriz…

Çünkü iman ettiğimiz Kur’an diyor ki, mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin velileridir… Velayet kanatlarını gerdiğimiz zaman ailenin nasıl bir sığınak, korunak, barınak olduğu anlaşılacaktır… O sıra vahyin şekillendirdiği Rahmani bir okul, rabbani bir disiplin devreye girmiş olacaktır…

Birbirine adanmış ömürler… En büyük nimet ve muhteşem bir devlettir.

Evlilik, eş olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor… Bunu farketmek durumundayız…

“Onlar sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtüsünüz.” (2/187)

Günahlardan koruyucu giysi… İsyana, üryana, hüsrana karşı örtü…

Rasulullah (sav) buyurmuyor mu? “İçinizden evlenmek isteyen evlensin. Zira evlenmek gözleri haramdan daha çok korur ve zinadan daha çok muhafaza eder.”

Kuşkusuz evliliğin ulviyetini, kudsiyetini kimse inkâr edemez… Ama nitelikli bir evlilik yürek ister, emek ister, edep ister…

Evlilik, karşılıklı kabullenmektir, katlanmaktır, birbirini korumaktır, taşımaktır hem de kahretmeden, alanı terk etmeden….

Evlilik, kendini sınırlamak, sınamak ve sorumluluk almaktır…

Evlilik, birbirini paylamak değil, hayatı paylaşmaktır… Birbirini değişime zorlamak değil, anlamak, tamamlamak ve alışmaktır… Pazarlığı bırakalım herkes kendi payına düşen sorumluluğunu kuşansın…

Evliliği ne her şeymiş gibi ne de hiçbir şeymiş gibi göremeyiz…

Peki, biz evliliğe ne yükledik, ne bekliyoruz?

Öncelikle evliliğe “evet” demekle neyi yüklendiğimizin bilincinde miyiz?

Önce alem-i berzahta verdiğimiz ahdü misakta Rabbimize “Kalu bela=evet” demiştik… Bu bizi ilahi teklife muhatap kılmış, kul olmuştuk…

Şimdi nikâhta “evet” demekle eş olduk yeni bir sorumluluk aldık.

Hayatımızın anlam ve akışını belirleyen bu “evet”lerdir… Aslında bu “evet”ler zorlu ve zorunlu birer tercihtir… Neler içerdiğine bakmak mecburiyetindeyiz…

Bunu idrak ve inşa ettiğimiz zaman sadece eşimizle beraberliği gerçekleştirmiş olmayacağız, Allah ile beraber olmaya da hak kazanmış olacağız…

Üçüncüleri Allah olan ikiliyi siz ne sanıyorsunuz? Ne tasa, ne de telaş!.. Allah’a rağmen bir evlilikten hayır umabilir misiniz?

O halde Allah’ın ipine sımsıkı tutunalım ki; evlilik bağı kopmasın…

Sabır ve namazla yardım isteyelim ki, yuvamıza fesat girmesin…

Gerçekten evlilik hayatımız nasıl gidiyor?

Cevabımız; “Elhamdülillah” mı, yoksa “Eyvah” mı?

Yarınlarda “eyvah” dememek için yönelişimiz “yasak ağaçlar”a değil, “tuba”lara olmalıdır… Yoksa sonrası “hubut” olur…

Evet, yüreklerde yeşeren zakkumları sökmeli, tuba tohumları ekmeliyiz… Üstümüze kıyametler kopsa da fidanlar dikmeye davam etmeliyiz…

Şimdi “nebaten hasena=Güzel bir bitki” zamanı… Toprak müsait…

“Kadınlarınız ekeneğinizdir…” (2/223) Peki ne ektiniz?

Fırtına ekerseniz, kasırga biçersiniz… Ekine ve nesle yönelik tehdidin farkında olan bizlere düşen görev öncelikle aileyi kurtarmaktır… Ümmetin ayakta olan son hisarı aile…

“Evlerinizi kıblegâh (karargâh) edininiz.” (Yunus 87)

İslam’ın son diriliş ve direniş kalesi; aile…

Bize besmeleli evlilikler, kıbleli evler, amentülü hayatlar lazım… Ne evsizleşelim, ne de evcilleşelim, sadece evli kalalım…

Kendimize dönelim… Birbirimize dönelim… Evimize dönelim…

Bunun için evlilik terapisine gerek yok… Tedavi için ithal reçetelere de ihtiyaç yok… Sanıyorum evlilikte şu beş kelime ile işi çözeriz…

Sabır…

Sorumluluk…

Sadakat…

Samimiyet…

Sevgi…

İşte size iki dünya saadetine kapı aralayacak 5S şifresi… Artık bunu yaşayarak mı, yoksa bu beş kelimeyi bir kâğıda yazıp muska gibi üzerimizde taşıyarak mı şifa ararız…

Buyurun siz karar verin!

Öyle inanıyorum ki, evliliğin sırrı bu S’lerde… Hatta evliliği cennette sürdürmenin yolu da bu kelimelerde saklı…

Aslında dünya yaşamındaki evliliklerimiz evliliğin provasıdır, evlerimiz ise maket evlerdir…

Gerçek evlilikler, kalıcı konutlar cennette bizi bekliyor…

Evlilikten amaç bunu cennete taşıyabilmektir…

Evlilikte marifet ve keramet, işte budur…

Ramazan Kayan


Şekli olan mı? Şer’i olan mı?

Modern zamanlarda İslami anlayışımızı ve yaşayışımızı olumsuz etkileyen yanlışlardan biri de dinde şekilcilik (formalism) tir.

Sorun dinde şekil değil şekilciliktir…

Dinin kendine özgü; şekil, sembol, simge ve şiarları vardır. Fakat şekilcilik yoktur.

O halde şekilcilik nedir?

Amacın dışına çıkan algı, amel ve arayışlardır. Asıldan farklı yanlış tercihler ve yaşam biçimleridir. Şekli abartarak anlamı ıskalamaktır…

Dinin varlık nedenini kaybeder veya dinin ruhundan koparsak geriye sadece dinin görüntüsü kalır…

Evet, geriye kala kala sadece din adına formalite, folklorik argümanlar, festival ve şölenler, şekilsel bir takım ritüel ve figürler kalır…

İşin sonu şekillerin dinleşmesi ile de sonlanabilir ve karşımıza kültürel Müslümanlık çıkıverir…

Doğrusu ilke, kural, metot, hedef sunmayan bir din şekilden öteye gidemez. Sığ, çiğ, dar ve ham kalmaktan da kurtulamaz… Böylesi bir din tasavvuru statükonun payandası, sistemin parçası ve pazarı olma riski altındadır…

Kimi Müslümanlar da nükseden keyfiyetsizlik ve kifayetsizliğin nedeni de bu değil midir?

Şekilcilik varsa içsellik yoktur…

Şekilcilik donukluk ve durgunluk demektir… Kendinde var olan potansiyeli harekete geçirme zahmetine katlanmadan görüntü ile yetinmektir…

Özden uzaklaştıkça, İslami değerler önemsizleşir… Gelenek, görenek ve atalar kültüründen tevarüs eden kabuller dinin yerine geçmeye başlar. Nazari ve sathi bilgilerin çeperinde kalan insan dinin özüne intikal etmekte ve ruhunu idrak etmekte zorlanır…

O süreçte bakarsınız ki:

Ayetler sloganlaştı…

İbadetler adetleşti…

Akide felsefileşti…

Din ideolojileşti…

İslam Protestanlaştı…

Hayat profanlaştı…

Peygamber magazinleşti…

Ya da olgunun dinleşmesi ile karşı karşıya kalırız…

Kültürleşen, töreleşen ve sıradanlaşan İslam kafa ve kalplerde muhafaza altına alınmıştır veyahut vicdanlara sürülmüştür…

Doğrusu İslam’ı olduğu gibi kabul etmemiz bizden istenirken, sanki istiyoruz ki, bulunduğumuz hal üzere İslam bizi kabul etsin…

Evet, Müslüman gibi davranmak yetmez, Müslüman olmak zorundayız…

İslam’a hayatımızdan bir parça yer açmak yeterli değil, hayatı tümden ve tüm içtenliğimizle İslam’a bağlamak durumundayız…

İçine ihlâs katılmayan hiç bir eylem, salih amel kapsamına alınmıyor…

Yine ilimsizlik, fıkıhsızlık, takvasızlık insanı şekilci ve şabloncu bir akıbete düçar kılıyor…

Hikmet ve irfan iklimine uzak düşürüyor…

Görünen sathiliğin sebebi nedir?

Tahkiksiz, tetkiksiz, tenkitsiz bir dindarlık katı bir taklitçilik ve ciddi bir tahammülsüzlüğe sebeptir…

Vahyin ruhundan kopmuş yeni ve vehametlere kapı aralıyor…

İslam öncelikle istikamet der… Sadakat der… Samimiyet der…

Teorik malumat yetmiyor, şayet marifet ve kalıcı bir pratik yoksa…

Vahiy ete-kemiğe bürünüp vücud bulmuyorsa vaziyet vahim demektir…

Yürekleri titretmeyen ayetler… Yürürlüğe girmeyen süreler demek ki, gırtlaktan aşağı henüz inmedi…

Salih amellerden sosyal etkinliklere ve popüler kültüre savrulmamızın bir nedeni de şekilcilik ve sathilik değil midir?

Bu bakımdan ciddi bir mücadele, kalıcı bir kulluk için şekilciliği aşmamız gerekiyor…

Canlı kalmanın yolu budur…

Sözde değil, özde İslam…

Şekli değil, şer’i kulluk…

İmaj çağında imanın belirleyici ve sürükleyici olması…

Prestij için değil, ahirette perişan olmamak için yaşamak…

Unutmayalım ki, bu gün sanki, müsvedde Müslümanlık daha çok prim yapıyor…

Sureten Müslüman ama sireten insanlığı bile tartışılan bir mahlûkat var…

Halis kulluğu hayatınızdan çıkarırsanız geriye bir hiç kalır…

Hakikate, hayaya ve takvaya susamış hayatlarımız var…

Hikmete hasret cümlelerimiz var…

Tevbeye muhtaç tevbelerimiz var…

İşin doğrusu rabbanilik, derunilik yoksa bu durum zor düzelir…

“Takva örtüsü”nden sıyrılırsanız geriye sadece “giyinik çıplaklık” kalır…

Takvayı hac ve umreden ayırırsanız geriye sadece inanç turizminin turistik ziyareti kalır…

İhlası oruçtan koparırsanız geriye diyetisyenlerin tavsiye ettiği perhiz ve açlık kalır…

Samimiyet ve sadakatten soyutlanmış bir mücadele katı örgütçülük ve Bizans oyunlarından başka bir anlam içermeyecektir…

Bunun için bize kulluğun özü ve esası lazım…

Düşünün ki, adı var, kendisi yok… Kendisi var, ruhu yok… Görüntü var, gerisi yok … Nereye gidebilirsiniz?

Göze girmek yetmiyor, gönüllere yol bulamadıktan sonra…

İcazet, diploma, sertifika, titr, etiket, rozet, ün, unvan, üniforma kurtarmıyor; şahsiyet, onur, erdem, takva, tevazu, vakar, ahlak, iffet bu günde vazgeçilmez temel değerler…

Aslında ruhlardaki açlığın, kalplerdeki boşluğun ne ile giderileceğini biliyoruz…

“Allah (cc)’ın kalıplarımıza, şekillerimize değil, kalplerimize ve amellerimize bakacağını” da çok iyi biliyoruz…

O halde neden bekliyoruz?

Ruhsuz hayatların rayihası ve ruhu kuşkusuz İslam’dır…

Ramazan Kayan


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers