Category Archives: Psikanaliz

Freudyen biyografi

Tek bir hastasının dahi kendisine babası tarafından cinsel tacize uğradığını söylememesine rağmen tüm kadın hastalarının babası tarafından taciz edildiklerini iddia eden bir zihin… Sanki anne ve babaların büyük bir kısmını bu ensest suçları işliyormuş gibi gören bir bakış açısı…

Adı Sigmund Freud…

Doğumu 1856…

Kişiliğin beş farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren Psikanalitik kuramın kurucusu…

Oldukça sert, otoriter ve ticaret hayatında genellikle başarısız olan bir baba ile oğlunun geleceğinin mükemmelliğine inanan, çekici, koruyucu ve sevgi dolu bir anne…

Annesine âşık ve onu babasından kıskanan bir çocuk… Hatta rüyalarının araştırılması yoluyla kendi babasına yönelik hatırı sayılır bir düşmanlık…

Cinsel hayatlarının bitmesinden dolayı karısını suçlayan ve rüyalarından bazılarını karısının onu cinselliği bırakmaya zorlamasından ötürü hissettiği kırgınlığı yorumlayan bir koca…

Tıp eğitimi sırasında ilk defa kendisi, nişanlısı, kız kardeşleri ve arkadaşlarını kokain kullanmaya hazır hale getiren bir doktor…

Kendi durumunu anksiyete nevrozu olarak teşhis eden ve rahatsızlığının sebebini cinsel gerilimin birikmesi olarak tanımlayan bir analist…

Anne-babaların çocuklarına yönelik ensest arzularından, hatta bazen bu türden eylemlerinden, bağımsız olarak ilgilenmesi gereken şeyin çocukların anne-babalarına tipik olarak da karşı cinsten olan anne-babaya yönelik genelde ensest arzuların olduğunu iddia eden bir terapist…

Kadınların kendi vücutlarıyla ilgili aşağılık kompleksi hissettiklerini hatta erkeklerden daha ılımlı bir süper ego standardına sahip olmalarından dolayı kimlik geliştirmede daha fazla zorlandıklarını ifade eden bir sağaltımcı…

Her nevroz sağaltımında ister sevecen ister düşmanca olsun kaba cinsel biçimiyle aktarımın ortaya çıkışı her zaman bana nevrozun itici güçlerinin kaynağının cinsel nedenlerden kaynaklandığını hatırlatır diyen bir arkeolog…

Dinin evrensel bir saplantı nevrozu, nevrozun da özel bir dini sistem olduğunu, yani dinin patolojik bir hal olduğunu ve insanın bu patolojik halden, dinin baskısından kurtulmak için analiz etmesi gerektiğini söyleyen psiko-teolog…

Her rüyanın bir arzuyu gidermeyi temsil ettiğinden emin olan ama bunun neden kılık değiştirmiş bir biçimde ortaya çıktığını açıklama çabasına girerken cinsel argümanları merkeze koyarak açıklayan bir rüya yorumcusu…

Kendisini Hz. Musa ile özdeşleştirerek psikiyatrinin vaat edilmiş topraklarını keşfetmeye yazgılı sembolik lider/Joshua…

Uluslararası Psikanaliz Birliği başkanlığını içlerinde tek Yahudi olmayan Carl Gustav Jung’un yapması için arkadaşlarını ikna eden bir stratejist…

İnsan kişiliğine yönelik açıklamalarının büyük bölümünü kendi kişiliğinden ve yaşam deneyimlerinden yansıtarak anlatan kompleksif narsist…

Çocukluk çağı deneyimlerinden ve hatıralarından kaynaklanan bilimin şahsi ifadesi Oidipal Kompleks…

Öğrencileri arasında bir tesadüften çok daha fazla sayıda çekici bayan bulunduran kadın sevi…

Tek bir hastasının dahi kendisine babası tarafından cinsel tacize uğradığını söylememesine rağmen tüm kadın hastalarının babası tarafından taciz edildiklerini iddia eden bir zihin… Sanki anne ve babaların büyük bir kısmını bu ensest suçları işliyormuş gibi gören bir bakış açısı…

***

Bir dönem birlikte çalıştığı ve daha sonra dine bakış açısından dolayı terk ettiği ünlü psikalanalist Jung’a göre kendi şeytanının ve fantezilerinin tutsağı olan, bundan dolayı da en yakın arkadaşını bile kaygılandıran nevrotik bir insandı.

İnsanlığın ortak bir fenomeni olan ve geleneksel, sosyal, antropolojik, ahlaki, akli vb. birçok yönü bulunan dinin bu özelliklerini kapsayan bir değerlendirme yapmak yerine olayı sadece psikolojik bir değerlendirme ile güdülerin/cinselliğin bastırılmasından kaynaklanan bir fenomen olarak izah etmesi, belki de tekbiçimci ve indirgemeci bir zihnin hakikat ketumluğunu yaşıyordu. Aslında bir arkeologun sabrı ve titizliğiyle çok katmanlı ruhu kazıyıp asıl noktaya, yani bireyin hayatındaki en temel psikolojik kalıntılarının bulunduğu temel çatışma katmanına ulaşması metodolojik bir yeniliktir ancak olayı sadece cinsellik bağlamında değerlendirmesi ve açıklamaya çalışması kendisinin ve kuramının birçok yönden eleştirilmesine neden olmuştur.

Klinik sezgilerinin doğruluğunu sınamak ve sağlıklı sonuçlara ulaşmak için çoğu zaman iç gözlemler yapmış ve her akşam yarım saat kendini çözümlemeye çalışmıştır. Hatta kendisinin yolundan giden ve ünlü bir psikanalist olan kızı Anna Freud’u kendi kuramı bağlamında analiz etme girişimi sebebiyle de eleştirilmiş ve bazı psikologlar tarafından “divanın iki ucundaki Ödipal bir canlandırma” olarak adlandırılmıştır.

Kendi fantezileri ve bilimsel metoduyla insanı anlama çalışmaları tek biçimci olarak sürmüş ve prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmayarak hepsini yakmıştır.

Nazi Almanya’sının baskıcı ve yok edici ortamına dayanamadığı için İngiltere’ye gitmek zorunda kalmış ve 1939 yılında Londra’da ölmüştür.

Esan Gül
Özgün Duruş


Maneviyâtın İki Katili: Davranışçılık ve Freud

Bugün maneviyât deyince, ciddi kafa karışıklıklarının olduğu bir alandan bahsediyoruz aslında. Bunda da, bir akım olarak davranışçılığın ve Freud’un ciddi payı var. Bize öyle bir büyü yaptılar ki, bir türlü kurtulamıyoruz etkisinden.

Artık, davranışçılık ve Freud’un yol açtığı zihin bulanıklığına bir son vermenin zamanı gelmedi mi?

Şu günlerde pek çok konuda kafamız karışık, ama ruh ve maneviyat konusunda galiba hepten bir çıkmazın içindeyiz. Bu, sadece yetişkinler olarak kendimizi ve çevremizi doğru anlamamıza engel olmuyor, aynı zamanda çocuklarımıza nasıl bir terbiye vereceğimiz konusunu da belirsizliğin kucağına itiyor.

Meselâ davranışçılığın ilkelerini dikkata alsak, çocuk terbiyesinde odaklanmamız gereken tek şey çevredir. Çünkü davranışçılığa göre çocuk basit bir şekilde çevresel şartlanmalarının ürünüdür.

Yok eğer, Freud’u dikkate alsak, o zaman yapmamız gereken şey, çocuğu her türlü engellemeden özgürleştirmek olmalıdır. Çünkü Freud’a göre çocuğa hiçbir şekilde baskı uygulamamak lâzımdır. Yoksa, çocuk bastırdığı duygularını şuuraltına, veya halk dilindeki deyişle, ‘içine atar.’ Öyleyse ona istediğini verin, engel olmayın. Özgürlük ve mutluluğun yolu budur.

Peki, ahlâk nerede kaldı?

Çocuk her istediğini yaparsa, özgür mü olur, yoksa kuraldan, düzenden anlamayan bir belâ mı kesilir başımıza? Hiçbir disiplinden geçmemiş hangi çocuk, şimdiye kadar istenilen bir insan olmayı başarabilmiştir?

Ya, irade?

Her şey çevre denilen düzlemin sınırları içinde meydana gelen sebep-sonuç ilişkilerinin bir sonucuysa, o zaman insanın iradesi ve seçme hürriyetinden nasıl bahsedeceğiz?

Görüleceği üzere, hem davranışçılık hem Freud, dar bakış açılarıyla, bize ne çocuk terbiyesi konusunda, ne de genel olarak insan hususunda sağlam bir yol sunabilecek durumda değildir. Daha kötüsü, yaptıkları tahribatla, kendi özüne doğru ilerlemek isteyen insanın önüne konmuş büyük bir engel durumundadır.

O hâlde, davranışçılık ve Freud ruh ve maneviyâtı bize nasıl sundu da, onların yaptığı büyüden bir türlü kurtulamıyoruz?

Davranışçılığın evvel zamanı

Yaklaşık bir yüzyıl önce, psikoloji kendi başına bir bilim olmak adına yola çıktığında, henüz emekleme aşamasında bir çocuktu. Felsefeyi de, dini de reddetmişti. Asi bir velet misali, onlardan kaçıyordu.

Ama bu kaçış, onun baba türü bir dayanağa olan ihtiyacını yok etmemişti. Yaptıklarını onun öncüllerine yaslayacağı bir dayanağa ihtiyacı vardı. Bu gerekçe, psikolojiyi, Newton fiziğine dayalı bilim anlayışına yakınlaştırdı. Psikoloji, baba olarak kendisine Newton fiziğini seçti.

Gerçi Newton fiziğine dayalı bilimsel anlayış, psikoloji gibi sübjektif alanı çalışan bir bilim dalıyla pek yan yana görülmek istemiyordu. Çünkü o somut görünen nesneler üzerinde çalışıyor, onların mekanik bir ilişkiler ağı ördüğünü düşünüyordu. Onun için önemli olan şey, nesneler ve onların hasıl ettiği ‘kuvvetler’di. Bu kuvvetlerin birbiri üzerinde uyguladığı etki ve tepkiler de, diğer önemli husustu.

Psikolojinin kendisini bu anlayışa kabul ettirmesi oldukça zor oldu. Yıllar yılı psikoloji kitaplarının ilk bir iki bölümü, bu yüzden, “Psikoloji bir bilim midir?” sorusuna doyurucu bir cevap vermeye ayrıldı.

Özetle, bu hareketin iki sonucu oldu.

İlki, insan ruhunu çalışan psikoloji, özellikle din gibi büyük ve zengin bir beslenme kaynağını bir kenara bırakmış oldu. Bu nedenle zamanla büyük bir sığlaşmaya doğru yol aldı.

İkincisi, psikolojinin, asıl çalışma sahası olan insan ruhundan uzaklaşarak Newton fiziğine yakınlaşması ve bu yakınlaşmanın ‘davranışçılık’ gibi bir akımı doğurmasıydı.

Dolayısıyla, davranışçılık Newton fiziğiyle örtüşen bir seyir izledi. En başta, davranışçı ekole bağlı psikologlar tarafından insan ruhu hakkında hiçbir dinî kaynağın referanslığı kabul edilmedi. Onlar için tek geçerli bilgi kaynağı, bilimsel yöntem ile elde edilenlerdi. Kaçınılmaz olarak ‘eserden müessire’ adı verilen bir metod izlendi. Yani, insanın iç dünyası hakkında bilgi, ondan yansıyan davranışlar yorumlanarak elde edilecekti. Bu tablo içinde, çevrenin çok büyük önemi vardı.

Çünkü çevre, insanı ‘çevreleyen’ ve içinde çeşitli kuvvetler barındıran bir şeydi. Bu kuvvetler, insan ve davranışı üzerinde önemli bir etkiye sahipti.

Bu önem zaman içinde o kadar artırıldı ki davranışçı ekole bağlı psikologlar, insan davranışı ile ruhu arasında bağlantılar bulmayı tamamen bırakıp, değişen çevre şartları içinde insan davranışlarını incelemeye koyuldular. İnceleme alanı, ‘insan ruhu’ ile ‘davranışları’ arasındaki ilişkiden, ‘davranışlar’ ile ‘çevre şartları’nın ilişkisine kaydı.

Özellikle 1950’lerden sonra davranışçı ekolün büyük isimlerinden B. F. Skinner, geliştirdiği etki-tepki kuramıyla (stimulus-response effect) bu psikoloji akımına temel karakterini vermiş oldu.

Peki sonuçta ne oldu?

İnsan ruhu gözlerden silindi, kayboldu. Ruhla birlikte nefis, kalb, vicdan gibi mefhumlar da rafa kalktı. Masanın üzerinde sadece insan ve ona etki eden çevresel faktörler kaldı.

Artık insan bilimsel anlayışa uymayan ‘fazlalıklar’ından kurtarılmıştı. İşte şimdi fizikî bir nesneymiş gibi çalışılabilirdi. Doğruca laboratuarların yolu tutuldu. Tıbbî amaçlar için kullanılan farelerin artık psikologlardan da çekeceği vardı.

Freud bir bilim fatihiydi

Davranışçılığın nezdinde psikolojinin insan ruhundan uzaklaşması, insanın iç dünyasında olup biteni anlama ihtiyacını yok edemedi kuşkusuz. Her zaman olduğu gibi, insanlar yine ruh ve maneviyat meselelerini öğrenmek istiyorlardı.

Adı ‘ruh bilimi’ olan psikolojinin bu konuda bir şey söylemiyor oluşu, çok ciddi bir zaaf olarak değerlendiriliyordu.

Eğer ruh ve maneviyat diye bir şey varsa ve bu reddedilemiyorsa, psikoloji bilim adına bu konuda derhal bir şeyler söylemeliydi. Bu, onlar için, her şeyden önce bir itibar meselesiydi.

Freud, ruh bilimi sahasına, işte bu şartlar altında girdi.

Davranışçılığın boş bıraktığı alanı o dolduracaktı. Darwin’in, Newton’un, Marx’ın değişik zamanlarda yaptığı türden bir devrimi, o da ruh bilimi sahasında yapacaktı.

Kabul etmek gerekir ki, Freud kendi anlayışı içinde kapsamlı ve kuşatıcı bir iş çıkardı. Etkisi günümüze kadar süren insanın iç dünyasında olup bitenlere ilişkin nev-i şahsına münhasır bir model çizdi.

İç güdü, bu modelin temel kavramıydı. İnsanın tıpkı bir hayvan gibi iç güdüleri vardı; ve bu iç güdüler “elem-haz ilkesi”ne göre çalışıyordu.

İnsan, kendisini mutlu edecek her şeyin peşinden koşuyor; kendisine acı verecek her şeyden ise uzaklaşıyordu. Tabiatı böyleydi. Kendisini sınırlayan tek şey toplumsal denetimdi. Ki, Freud buna, toplum vicdanı anlamında “süper ego” dedi.

Ona göre, insan davranışlarını şekillendiren temel ruhî yapı buydu. İnsan bir şeyi arzu ediyor, ama aynı şeyi başkaları da istediği için çatışma çıkıyor; aralarından aklıyla daha iyi bir strateji bulan kişi arzusuna erişiyor ve mutlu oluyordu. İd, ego ve süper ego gibi karmaşık Freudyen kavramların Türkçesi buydu.

Freud: Nefsi konuşturan adam!

Freud çizdiği bu modelde, ahlâkı tepetaklak etmekteydi. Thomas F. Kelly’nin dediği gibi, Freud bize ahlâklı olmanın insanı hasta ettiğini öğretiyordu.

Ona göre, insan ancak iç güdüleriyle hareket ettiği zaman mutlu olabilirdi. Hâlbuki Hz. Âdem’den bu yana gelen semavî dinler, insanın ancak iç güdülerine sınır koymak sûretiyle ahlâklı ve aynı zamanda mutlu olabileceğini öğretmişti bize.

Çünkü, ahlâk kişinin nefsî arzularına muhalif de olsa, doğru olduğuna inandığı şeyleri yapma iradesi gösterebilmesiyle mümkündü. Bu da kişinin iç güdü düzeyinden, akıl ve irade düzeyine; yani insan düzeyine çıkmasını gerektiriyordu.

Ayrıca, Freud’un iddia ettiği gibi, dinler insanın arzu ve eğilimlerini tamamen görmezden gelerek, yasaklıyor değildi. Sadece bu arzu ve eğilimleri, adalet ilkesi gereği, meşrû sınırlar içinde tatmin edilmesini öngörüyordu.

İnsanın mutluluk ve huzuru da, Freud’un dediği gibi, iç güdülerin peşinde aşırılıklara savrulmaktan değil, bu meşrû sınırlar içinde bir “denge hâli”ne ulaşmaktan geçiyordu.

Kaldı ki, elem-haz ilkesine göre, bir hazzın elde edilişi, o hazzın etkisinin uzunca bir süre devam etmesini sağlamıyordu. Tam aksine, insanın bir noktada ulaştığı haz düzeyi ne kadar yüksek ise, hemen ertesinde yaşadığı elem de o denli yüksekti.

Yani, hazzın bitişi hazzın devamı değil, elemin başlangıcıydı.

Bunun tersi de doğruydu.

Meselâ üç gün aç kalan biri için ekmek, en güzel pastadan bile daha güzel olabilirdi. Ama üç gün pasta yiyen biri için ekmeğin, ekmek kadar bile kıymeti yoktu.

Demek oluyordu ki, Freud’un bize önerdiği mutluluk reçetesi doğru değildi. İnsan iç güdülerinin peşinden giderek özgürlük ve mutluluğu bulamazdı. Sadece içinden gelen arzu ve isteklerin esiri olurdu.

Büyü bozumu

Peki Freud nasıl bir ustalıkla bu gerçeği uzunca bir süre gizlemeyi başardı? Veya pek çok insan neden onu hak ettiği ölçüde eleştiremiyor?

Bunun iki nedeni var.

Birincisi, Freud’un teorisini üzerinde bina ettiği kavramları ve onlar arasındaki ilişkiler o kadar karmaşık ki, onu anlamaya çalışmaktan, onu eleştirmeye fırsat kalmıyor.

İkincisi, Freud’un söylediklerinde insanın hoşuna giden bir yan var. Çünkü Freud, insana, sınırsız özgürlükler ve tüm arzuların elde edilebileceği bir hayat vaat ediyor.

Bu size ne çağrıştırıyor?

Evet, çok doğru. Freud, insanın nefsine konuşuyor. Söylediklerinin hoşumuza gitmesinin nedeni bu. Üstelik, Freud sadece insanın nefsine konuşmakla kalmıyor; nefsi konuşturuyor; ve tüm teorisini de nefsin üzerine bina ediyor.

Başka bir ifadeyle, Freud bize aslında insanın sadece hayvanî tabiatını resmediyor. Böylece insanın nebatî ve (iradeye dayalı) insanî bir tabiatı da olduğunu gözlerden saklıyor.

Halbuki biz biliyoruz ki, insanın dört yaşına kadar nebatî, dokuz on yaşına kadar hayvanî, sonra da insanî tabiatı baskın hale gelmektedir.

Yani, insanın önce bir bitki gibi uzuvları gelişir. Sonra bir hayvan gibi duygularıyla hareket eden bir yaratık haline gelir. Ve en sonunda da, bir insan gibi iradesi ve kendi arzusuyla ilâhî hükümlere bağlanır, duygularının üstünde denetim sağlar.

Bu tabloya göre, Freud’un teorisine kaynaklık eden insan tipi, dokuz yaş öncesine karşılık gelmektedir. O da ulvî hazlardan haberi olmayan, sadece nefsinin arzu ve emellerinin peşine takılmış haylaz bir çocuktur.

Bu kadar da dibe vurulmaz mı diyorsunuz.

Daha kötüsü var.

Çünkü etki-tepki mantığını baştacı eden davranışçılığın kendisine hangi insanı model aldığına baktığımızda, karşımıza, şaşılacak bir durum ama, 0-1 yaş çocuğu çıkar.

Zira, insanın bir robot gibi etkilere sadece refleksif tepkilerde bulunduğu dönem, bu evredir!

Ne dersiniz, bilimin kendi muhayyilesinde model aldığı insan bir gün büyüyebilecek mi? Meselâ, gelecekte aklı başında Rabbini ve haddini bilen bir insan olabilir mi?

Ömer Baldık


Psikanaliz’e özel bir eleştiri

Yüce dinimiz İslam, insan fıtratı için koyduğu kurallar açısından yararlı ve gerekli bir sistemin adıdır. Sistemin ortaya koyduğu prensiplerin, insanın kişisel gelişimine tıpatıp uyduğu değişik ayetlerde belirtilir:
“Seni yaratan Rabb’in bilmez mi?”,
“Yaratan ve bilen ancak Rabb’indir” gibi âyetler, Sistemi organize eden Rabb’in, yarattığı terkipsel oluşumlarla olan yakın ilgisini vurgular. Bizdeki özellikleri en iyi bilen yine bizdeki Rab’dir. Sistemi organize ederken de özellikle insanın fiziki ve ruhi yönünü bir bütünsellik içinde ele almış ve de o şekilde algılanmasını dilemiştir diyebiliriz.

Bir çok terkipsel özelliğe sahip olan insanın bir yönü de “cinsel oluşum ve gelişim” sürecidir. Sistem içinde gelişim gösteren cinsellik, elbette ki İslam’ın red konusu olamaz.
Bilâkis bir realitedir. Bizzat Kuran’da, farklı cinsler arasında oluşturulan bir cazibe unsurunun varlığı vurgulanmaktadır.

Bununla birlikte dinimiz, ergenlik çağıyla birlikte gelişim gösteren “iffet,namus, edep…” ve bu gibi ahlak prensiplerinin sınırlarını da çizmektedir. Tam bu noktada, Psikanaliz düşüncesine baktığımızda ise dikkâtlerin özellikle birtakım cinsel objeler üzerinde yoğunlaştığını çok açık bir şekilde müşahede edebiliriz. Bunu IQ’su düşük bir insan bile fark edebilir. Psikanaliz düşüncesinde insan, farklı bir şekilde tanımlanır. Her şeyden önce, psikanalistlerin insanın ruhi yönünü gözardı ettikleri anlaşılmaktadır. İnsan faktörü sadece fizik beden olarak ele alınır. İhtiyaçlar konusunda sadece fizik bedene hitap eden tanımlamalar yapılır. Bunlar da bilimsel bir maske altında gizlenerek, insanın bedenselliğe yönelmesi bir şekilde amaçlanır. İsterseniz, bu arada ufak bir tespit de düşüncenin fikir babası olan Sigmund Freud’dan yapalım:
Freud’a göre kişilik; İD, EGO ve SÜPER EGO olmak üzere birbirine bağlı üç bölümden oluşur. İD’ de zevk prensibi egemendir. EGO ve SÜPER EGO’DA ise insanın ahlaki değerleri saklıdır. İşte bahsetmek istediğim düşünsel sapma tam bu noktada başlar. Şöyle ki:
En azından, insanı kişilik yönünden geliştiren etkenlerin Ego ve Süper Ego’daki ahlak, din, hukuk gibi faktörler oluşu gözardı edilmektedir. Bu faktörlerin sadece kişisel denge faktörü olduğu lanse edilir. Buna karşın, zevk prensibinin, yani cinselliğin yer aldığı bilinçaltı ise büyük ölçüde öne itilerek insanın kişilik özünün bilinçaltı olduğu belirtilir. Bir başka deyişle, Psikanaliz’de
insanın kişilik oluşumunda etkin gücün “Libido” olarak tabir edilen cinsel enerji olduğu imajı verilir. Libido’nun gelişime bir şekilde katkısı olabilir. Ama, etkinlik sadece buna indirgenmemelidir.

Kısacası; Psikanaliz ve benzeri düşünce şekilleri kanımca zihni bulandıran, insanı beyin ve ruh gücünü ortaya çıkarıcı çalışmalara karşı perdeleyen, bozuk ve sapkın düşünce sistemleridir. Etkileyicidir. Ama bir o kadar da tehlikeli bir bilimsel maske niteliği taşır.

Eğer insanoğlu yaratılış sistem ve düzenini fark eder ve okuyabilirse ve dahi kozmik bilinçle özdeşleşebilir hale gelirse, işte o zaman belki de ne hipnoza, ne serbest çağrışıma ne de Rüya Analizi gibi teknik uygulamalara ihtiyaç bile kalmayacaktır. Bu da ancak, demin de belirttiğim gibi, fizik beden boyutunun şartlarından sıyrılıp, ruh boyutunun zamansız ve mekânsız ikliminde yer almakla hissedilebilir ve de yaşanabilir. Aksi taktirde, bilincin kendini fizik beden şartlarından soyutlayamaması nedeniyle kendini et-kemik beden olarak kabullenme şartlanması oluşacak, bunun sonucunda da birtakım duygusal bunalımlar, cinsel sapmalar, sendromlar insanlar için kaçınılmaz bir hal alacaktır.

Yazımı tarihi bir olayı vurgulayarak bitirmek istiyorum:
Yer Hiroşima… Tarih 6 Ağustos 1945. Atılan atom bombasının etkisiyle şehrin 10 km2’ lik bölümü yerle bir olur. Ölüm hadisesi ilginç ve bir o kadar da ibret vericidir. Şöyle ki:
Atom bombasının patladığı yerde hava şiddetle ısınır ve büyük bir sarsıntı oluşur. Bu meyanda, masum halkın kafasında şöyle bir düşünce şekillenir: “ Bir an önce evlerden dışarı kaçmalıyız. ” Ama bu düşünce bir yanılgıdır. Ölüme bilerek adım atma sayılır. Çünkü, sarsma ve sıcaklığın etkisiyle bunalan ve tedirginleşen halk, bu hareketi bir kurtuluş çaresi zannetmiş ve atom bombasının gerçek yüzünü acı bir şekilde görmüştür. Evet, bu zavallı insanlar, radyoaktif ışınların kurbanı olmuşlardır. İşte bu olayda gerçek, nasıl yanılgıya dönüşebiliyorsa, Freud’un düşünce sistemindeki sapma da o kadar yoğundur. Maalesef, Freud’un bu görüşü ortaya atması, kokaini dünyaya harika ilaç olarak yaymasıyla eş değerdir.

Her bilim dalında ortaya çıkabilen bu türlü düşünsel sapmalarla, bizzat bilimin kendisi mesul tutulmamalıdır. Evet, psikoloji bilimi müsbet gelişimleriyle birlikte dimdik ayaktadır ve hızla gelişmeye de devam etmektedir. Tasavvufta “Nefis” olarak ifade edilen “Benlik bilinci”nin özelliklerinin tespit edilmesinde ve de sırlarının açığa çıkarılmasında önemli bir yere ve saygınlığa sahiptir. Yani Psikoloji, bir bakıma nefsin tahlil laboratuvarı işlevini görmektedir diyebiliriz. Bizler için önemli olan husus da, bu bilimin ve diğer bütün bilimlerin, insanlığın faydası istikametinde uygulanabilmesidir.

Nazım Akpınar


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers