Kalkın be kadınlar!


Kalkın be kadınlar!

Kalkın be kadınlar!

Kur’an hafızları, dikilin şeytanın karşısına!

Anneler, ayağınıza cennet gelmişler olarak açın ellerinizi de dinsin bu kasırga.

Kalkın be kadınlar, kalkın artık!

Silkinin de sırtınızdan atın mobilyalarınızı, savurun etrafınızda size vesvese telkin edenleri.

Tutun eşinizin elinden, basın yavrularınızı bağrınıza da sonra yürüyün. Durmamak üzere, nefes almadan, dinlenmeden, serinlenmeden, koltuk silmeden, paspas yapmadan yürüyün Adn cennetlerine doğru. Koşun Firdevslere…

Nedir bu melekleri bekletmeniz; yürüyün de yürüsün nesiller ardınızdan ey ayaklarına cennetlerin uzandığı Havva’nın kızları!

Nureddin Yıldız

Tesettürün akıbeti


Tesettürün akibeti

Müslüman kadınlarla ilgili olarak kullanılan en yaygın kavramlardan birinin tesettür kavramı olduğu ortada bir durumdur. Gerekliliği veya gereksizliği gibi farklı pencerelerden bakanların görüşleri yansıtan bir tesettür mücadelesi dönemi geçirdik. O zamanlar tesettür, meri düzeninin varlığına karşı bir direnişi simgeliyordu. Tesettüre karşı çıkanlar da, meri düzenin varlığına karşı bir direniş şeklinde algıladıkları için Müslüman kadınların tesettürünü ‘devlete karşı başkaldırma’ görüp sürgün ve mahkûmiyet gerekçesi olarak anladılar, uyguladılar. Müslüman kadınlar ve onların erkekleri için de tesettür ve tesettüre ait parçalar din olarak anlaşıldı. Tesettürden taviz, dinden taviz olacağı için başörtüsü gibi onun sadece bir parçası durumundaki bir kavram bile şu kadar olabilir bu kadar olamaz durumunda bir kavga konusu oldu yıllarca. Seçimlere ve tartışmalara malzeme yapıldı. Yaşadığımız ülkenin tarihi yazılırken büyük ihtimalle ‘başörtüsü öncesi/sonrası’ diye bir tasnif yapılacaktır.

Tesettür kavramının artık gündemden düştüğünü, en azından ilk sıralarda bir gündem maddesi olmadığını izliyoruz. Bilhassa üniversitelerde başörtüsünün sorun olmaktan çıkmasıyla beraber kavga konusu olmaktan da çıkmıştır. Bazıları için ‘yorgan gitti kavga bitti’ düzeyine gelmiş de olabilir meselemiz. Devlet dairelerinde bile başörtülü memure hanımlar bulanabilmektedir. Bilhassa eğitim ve tıp alanında hararetli tartışmalar yapıldığı için, okullarda ve hastanelerde başörtülü hanımların devlet memuru olarak görev yapabildiklerini gördükten sonra tesettürün sorun olmaktan çıktığını ya da Müslümanların o sorunu hallettiklerini söylemek o anlamda doğrudur şüphesiz. Buna diyecek bir sözümüz olamaz. Eğer bu bir nimet ise buna şükretmemiz de gerekir. Geçirilen sıkıntıları bilmeyen yeni nesil herhalde, böyle bir tartışmaya anlam da yükleyemeyeceklerdir.

Yeni Durum

Tesettür kavgası ile büyüyen bir nesil, bugün farklı bir tartışma ile karşı karşıya kalmıştır. O tartışma da şudur: Tesettür ne idi? Kadınların giyinmeleri için mi kavga ediliyordu, tesettürleri için mi? Mevcut durumda, Müslüman kadınların istedikleri gibi giyinmelerine izin verilmiştir ama tesettür nerededir ya da tesettür bu mu idi? Yıllarca başörtüsü kavgası verilirken akıbet bu mu olacaktı? Tesettürsüzlüğün getirmesi muhtemel durumu, tesettürün kendisi getirecekti de neden bir asra yakın zaman bunun mücadelesi yapıldı?

Bu ve benzeri sorular, yeni dönemde tartışmalarımızın konusu olacaktır büyük ihtimalle.

Okullardan camilere kadar giyinmiş Müslüman kadınlar bulunmaktadır. Kısa bir zaman önce hasta olarak bile girmenin zor olduğu üniversite hastanelerinde tesettürlü öğretim üyesi olarak bile bulunabilmektedir hanımlar. Bu da tespit edilmesi gereken ikinci noktamız olabilir.

Sözlük Bilgisi

Üçüncü bir nokta olarak da, tesettürü sözlük üzerinden ele alabiliriz. Etrafında neredeyse bir asırdır mücadele ettiğimiz tesettür nedir, kadınların giyinmesi için mi mücadele ediyorduk? Bizim kadınlarımız giyinmek istiyorlardı da birileri giyinmelerini mi engelliyordu yoksa bizim imanımız gereği dava olarak gördüğümüz bir tesettürümüz mü vardı? Bu sorgulamanın yapılabilmesi için sözlük üzerinden inceleme yapmamız gerekmektedir.

Arap âlemi ve diğer İslam coğrafyasında bizim tesettür olarak kullandığımız kavram yerine genelde HİCAB kullanılmaktadır. Tesettür biraz daha Türkiye sınırları içinde kullanılan bir kavramdır. Gerçi her iki kelimenin anlamı aynı sonucu göstermektedir. Hicap neyi anlatıyorsa tesettür de onu anlatır. İki kelimenin de aslı Arapçadır. Arapça dilinden dilimize ve başka dillere geçmiş ve kullanılırken de Arapçadaki asıl anlamı etrafında kullanılmıştır.

Bugün, tesettür adına kadınlara hitap eden mağaza bile açılmıştır. Giyim mağazaları tesettür üzerine veya normal diye tasnif edilebilmektedir. Buna rağmen ortada tesettür mü vardır yoksa bu kelimenin içi oyulmuş olarak vitrine konan yeni şeklinin yansıtıldığı bir tuzak mı vardır? Bu sorgulamayı, D. Mehmet Doğan’ın B. Türkçe Sözlüğü’nden tesettür ve hicab kelimelerini alarak inceleyelim:

Hicab:

1.Utanma duygusu, mahcubiyet.

2. Perde, örtü, zar.

3. Tesettür, örtünme.

Tesettür:

Gizlenme, saklanma.

İslamî ölçüler içinde örtünme.

(ask.) Arazi üzerinde bulunan tabii ve tahkim malzemelerinden faydalanarak sun’î olarak meydana getirilen örtü vasıtasıyla düşmanın gözünden ve ateşinden sakınma.

Sadece sözlük bilgisi üzerinden düşündüğümüzde bile tesettürün giyinme olmadığını söylememiz mümkündür. Tesettür, Müslüman kadınların giyim tarzını gösteren bir giyim adı değildir. Tesettür, tam anlamıyla bir korunmadır. Bu korunma, kadının erkeğin bakışından korunmasıdır. Bunu sağlamayan kıyafetin tesettür olarak isimlendirilmesi sonucu değiştirmeyecektir. Müslüman kadınlar, yıllar boyunca neyin mücadelesini yaptıklarını fark edememiş olabilirler ama hakikat budur; Müslüman kadının mahremi olmayan erkeklere karşı giyindiği kıyafeti koruyucu olacaktır.

Arapça olan bu deyimin aslında SETR kalıbı vardır. Bu kalıptan türemiş pek çok kelime biliyoruz esasen. Mesela SETR-İ AVRET diyoruz. Setr-i avret, avretin örtülmesi demek ise tesettür de, kadının örtünmesi, korunması olacaktır. Bedenin üzerine bir kıyafet geçirilmesinin adı ise giyinmedir. Giyinmenin Arapça karşılığı da LİBAS kelimesi etrafında dönen kavramlarla açıklanmaktadır. Elbiselenme ile korunma aynı şey olmamalıdır. Yine Arapça bir kelime olan SİTAR da Türkçedeki PERDE karşılığıdır. Perde de, görünmeyi engelleyen aracın adıdır. Penceredeki perde, içeriyi gösterdiği sürece adı perde olsa görevi perde görevi olmayacaktır.

Bu bilgileri çoğaltmaya gerek yoktur. Tesettür, Müslüman kadının, gözlerden korunmasını sağlayan şeklin adıdır.

Karşılaştırma

Kadınlarımızın üzerlerindeki kıyafetlerin onları ne kadar gözlerden koruduğunu sorabiliriz, sormamız da gerekmektedir. Eğer kadınlarımız, Müslüman olmayan kadınlardan geri kalmasınlar, onlar da güzel görünsün gibi bir gerekçemiz olacaksa tartışacak bir şey yoktur; artık en pahalı, en cazip, en albenili kıyafetleri onlar da giymektedirler.

Müslüman olmayan firmaların bile üretimleri arasında tesettür kıyafetleri vardır artık. Bilhassa Müslüman kadınların devlet protokolünde yer aldığından beri zaten adına tesettür denen kıyafetler revaçtadır. Dün, başörtüsü veya diğer başlıklar altında kadınlarımızın tesettürü için mücadelenin önderliğini yapanların bir bölümü bugün, katıldıkları toplantılarda eşlerini de beraber bulundurdukları için ‘Müslüman kadının daha şirin görünmesinin ufkunu’ açmaktadırlar. Kimi yazarlarımız da, konuyu sanat gözüyle inceleyerek kadınlarımıza Paris kalitesinde bir moda önerebilmektedirler.

Tesettür bir korunma ise bu korunma, erkeğin hoşuna gitmeyecek şeylerin bedende giyilmiş olması ile mümkündür. Tesettür de güzel görünmeyen şeyle sağlanabilir. Cazip ve çekici bir kumaş, kapkara olsa da erkeğin gözünde bedene cazip bir şekil veriyor olduktan sonra maksat hâsıl olmayacaktır. Bugün geldiğimiz noktada Müslüman kadınlarımız, dışarıda güzel görünmeyi, Müslüman kadına dininin yüklediği bir sorumluluk olarak telakki ediyorlarsa sözlüklerdeki kelimelerin anlatım gücü bitmiş demektir. Elimizdeki Kur’an’ımız, ‘mü’min erkekler ve kadınlar gözlerini sakınsınlar’ (Nûr suresi, 30-31 âyetleri) derken, mü’min kadın göze hitap etmekten söz ediyor. Bunu basit bir çelişki sözcüğü ile de ifade etmekte zorluk çekiyorum. Kur’an ile ona iman eden arasındaki çelişki demek bile içimi rahatlatmıyor doğrusu. Kadınlar, korunmak için mi giyiniyorlar görünmek için mi? Ya da mü’min bir kadın bakışı ile bakıldığında ‘korunma’ ifadesi neyi anlatıyor? Bedenlerine elle taciz yapılmasını koruma görüyoruz da, bedenlerinin ayrıntılarını ortaya koyan kıyafetlerin altında bulunmalarını ve mahremleri olmayan erkeklerin onları gözleri ile izlemelerini korunmanın dışında kalma olarak görmüyor muyuz?

Bu ve benzeri endişeleri konuşmakta da zorluk çekmekteyiz artık. Bir iki örnek derken bugün, yanlış doğrunun yerini almış ve doğruyu sorgulamak bile itilmeyi gerektirir durum oluşmuştur.

Bir kere daha, fotoğrafımızın genel görüntüsünü ele almamış gerekmektedir. Camilerimizin çoğalması, Kur’an okumanın ve okutmanın önündeki engellerin kalkması, Batının İslam’ı var kabul etmesi, Müslüman zenginlerin de büyük büyük marketlerinin bulunması gibi şeyler, kulluğumuz açısından iyi durumda olduğumuzu göstermeye ve ispat etmeye yeterli midir? Kadınlarımız, kızlarını yetiştirirken onları, yaz aylarında Kur’an kurslarına göndermekle, bayramlarda da büyüklerinin ellerini öptürmekle, Ramazan ayında da misafirlerine tatlıları onlara yaptırıyor olmakla kız çocuğu yetiştirmiş oluyorlar mı? Bu, Müslüman kadınları rahatlatıyor mu acaba, bu kadar mı idi İslamîlik mücadelemiz?

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Kadınların müstakil evleri


Kadınların müstakil evleri

Yaşadığımız hayatta her insanın bir ev sahibi olma emeli vardır şüphesiz. Kadınlarda bu emel, ‘kimse ile paylaşılamayan ev’ gibi bir beklentiye dönüşebilir. Bilhassa bizim Anadolu kültürümüzde anne babalarla beraber yaşama, onlara yaşlılık dönemlerinde hizmet etme arzusu, yeni evlenen gençlerin hanımlarını, büyüklerinin hizmetinde tutmak için onlarla beraber kalacakları bir evde tutma şeklinde gerçekleşmiştir. Burada niyetlerin samimiliği ya da başka bir niyetle karışmışlığı kişiden kişiye değişir elbette.

İki noktayı göz ardı etmeden konunun ele alınmasında yarar olacaktır. Birincisi; erkekler, böyle bir ev dizaynında daha ekonomik bir tutum içinde olacaklarını da hesap etmektedirler. İki ev yerine bir ev geçindirmek her zaman daha ekonomiktir. İkinci olarak da; yine erkekler, evlendikleri eşlerini anne babaları ile beraber ya da anne babalarını eşleri ile beraber bir evde tuttuklarında, esasen kendilerinin görevi olan anne babaya hizmet yükünü hanımlarının omuzlarına yüklemektedirler. Her iki durum da evlenmenin sonuçlarını yanlış yöne yönlendirme şeklinde yansımıştır genellikle.

Yaşlı olsun ya da genç olsun bir Müslüman’ın, anne babasının hizmetinde bulunması kadar ahlâk ve din kaynaklı bir görev neredeyse yok denecek kadar azdır. Hiçbir şekilde anne babaya hizmeti tartışamayız. Bilhassa yaşlılık günlerinde onlara hizmet, asla fantezi olarak kabul edilemez. Anneye babaya hizmet mahza dindir. Eğer bu ahlâk değilse ahlâk diye bir şey yoktur. Bu hususta vicdanlar, sahiplerini hayra yönlendirmiyorsa vicdan da yok demektir. Bu boyutuyla anne babaya hizmetin ele alınmasına gerek bile yoktur; onlar çocuklarına Allah’ın emanetidirler. Onların çocuklarından razı olması, Allah’ın kulundan razı olması niteliğindedir. Namaz ve oruç gibi ibadetler de onlara dair boşluğu dolduramaz. Bu şekilde inanıyor, bu şekilde muhasebe edileceğimizi akide olarak biliyoruz.

Bununla, kadınların bu beklentinin gerçekleşmesi için sorumlu tutulacakları bir evlilik yapmaları bir arada tutulurken ne kadar din adına ve dine uygun iş yapılabilmektedir? Bunu konuşmamız ve tartışmamızda hiçbir beis yoktur. Evet ortada, eşinin babasına bir bardak çay ikram etmeyi kendisine yakıştıramayan kadın varlığı da inkâr edilemez. Şu veya bu nedenle, eşinin anne babasına bir bardak çayı gereksiz görebilmek ne derece insanlıkla bağdaşır, başka bir meseledir. Bunun karşısında da, dinin ve örfün evlada yüklediği, anne babaya hizmet sorumluluğunu zulüm noktasına getiren ebeveynler de vardır. Yaşadığımız topraklar, böyle zalimlerin sayılamayacak kadar çok örnekleriyle doludur. İki tarafın da aşırıları vardır. Bugüne kadar olmuştur, bundan sonra da olmayacağı beklenemez. Bizim için her iki tarafın yanlışlarından hareket ederek kural belirlemek mümkün değildir. Biz mü’miniz, Şeriat sahibiyiz. Bizim için belirleyici kurallar, örften önce dinden kaynaklanır. Anne babaların hatalı tutumları, bugün anne babayı yok sayan bir neslin ortaya çıkmasına, evlilik görüşmesine başlamadan önce, “Anne baban kiminle oturacak?” diye soru soran eş adayına sürüklemiştir bizi. Neredeyse genç kızlar, anne babası olmayan eş adayı arayacak duruma gelmiştir ki, Allah muhafaza buyursun, böyle bir tutum, eş uğruna anne baba itmek, onları incitmek gibi bir bataklığa doğru sürükler insanları.

Meseleyi maddeler halinde şu şekilde özetleyebiliriz:

Anne babaya bilhassa yaşlılık dönemlerinde hizmet etmek, onların doğurup büyüttükleri çocuklarının hizmetini görme hazzını yaşamalarını sağlamak, bir çocuk için Allah’a kulluktan sonraki en büyük görevdir. Bunun dini boyutu, konuşulamayacak kadar büyüktür ve bu hüküm Kur’an kaynaklıdır.

Anne babaların, Allah’ın onlara ihsan ettiği bu hakkı kullanmada zulüm derecesine varan hatalar yaptıkları, telafisi mümkün olmayan derin uçurumların eşler hatta aileler arasına girmesine neden oldukları da tarihi bir gerçektir. Az bir istisna dışında, ‘kaynana-gelin sendromu’ yaşamayan aile neredeyse yoktu. Şimdi ise yeni evlilik düzenleri en baştan anne ve babayı yok saydığı için artık daha az duyulur olmuştur bu sıkıntı. Bu da başka bir afeti getirmiştir beraberinde.

Çocukların, ebeveyn hizmetini, başkasının çocuğu olan eşine gördürmesi, evliliğin gereği, nikâh akdinin getirdiği bir mecburiyet gibi gösterilmiştir. ‘Hem eşim olacaksın, hem de anne başka yerde kalacak!’ tarzında bir diklenişle eşlerinin karşı çıkışlarını ezmişlerdir. Hâlbuki hizmet görevi, çocuk kim ise onun omuzundadır. Çocuk olmakla, çocuğun eşi olmak aynı değildir.

Kadınların, eşlerinin büyüklerine hizmetten gocunmaları, kadınların bayraklaştırdığı bir sıkıntı değildir. Kolay kolay bir kadın, kaynanasına veya kaynatasına hizmet etmekten bıktığını söylemez. Asıl şikâyet konusu, büyüklerin kendilerine sunulan hizmeti, yasal bir hak gibi görüp teşekkür etmeyi gerekli görmeyişlerinden kaynaklanır. Bu teşekküre gerek görmemenin zamanla zulmü mubah görme sonucu da oluşmaktadır.

Kadınların kendi evlerinde yani nikâhlanıp eşi durumuna geldikleri erkekleri ile beraber bulundukları evlerinde sorun olarak yaşadıkları tek konu, erkeğin büyükleri ile sürtüşmeleri değildir. En az onlar kadar, evde bakmak durumunda kaldıkları kayınlar ve benzeri yabancılarla aynı evi paylaşma sıkıntısıdır ki, pek çok kadın neşeli bir evliliği, sırf evde bulunan ve ona mahrem bile olmayan erkekler yüzünden hayal edemeden ölüp gitmiştir. Burada da, evde bir iki gün misafir kalacak bir namahrem ile karıştırılan, evde sürekli namahrem durumdaki birinin adeta mahrum kabul edilmesinin sorunu vardır. Bu da açık bir sıkıntıdır.

En önemli sıkıntı da, kadının evinde eşiyle yalnız kalma beklentisinin karşısına dini kaidelerin, ağır örfün çıkarılmasıdır. Bu süreçte dinin bütün hükümleri istisnasız uygulanıyormuş da adeta tek eksik, evin gelininin evin büyüklerine itaatindeki eksiklikmiş gibi bir algı çıkar ortaya. Böylesi bir mücadeleye girildiğinde, kadının içten içe dinin hükümlerine karşı soğukluğu ile karşılaşılmaktadır. Hâlbuki dinin böyle bir kuralı yoktur.

Anne babanın hizmet ihtiyacının karşılanması, eğer gelinlerinin rızası ile olabiliyor, onlar da bunu bir teşekkürle takdir edebiliyorlarsa, bu muazzam bir nimet olarak şükür gerektirecek bir durumdur. Denge bu şekilde sağlanamıyorsa erkek, yakında bir ev tutarak anne babasına orada bakmak gibi alternatifler üretmek zorundadır. Sırf böyle bir nedenle boşanma noktasına gelmiş ailelerin, mesuliyeti kadınların şımarıklığına ya da bu zamanın kadınlarının ahlâk kıtlığına yüklemeleri ciddi bir çözüm değildir. Erkek, kendisine ait bir görevi kimseye yükleyemez. Sorun olacağı belli bir uygulamayı en baştan oluşturmamak da, onun düşünüp pratiğe koyması gereken bir durumdur.

Kadın Nikâhlandığında Evi Hak Eder

Mü’min kadın, eş adayıyla nikâh akdi için karşılaştığında, müstakil bir evde, eşinden başkasının giremeyeceği bir evi de hak eder. Nikâh akdi esnasında böyle bir özel kural üzerinde ittifak sağlanmadığı sürece, kadına evinde ikinci kişilerle yaşama mecburiyeti getirilemez. Talak suresinin altıncı âyeti, evlenilen kadınlara özel ev verilmesini açıkça emretmektedir. Bu evin kiralanmış bire ev olması ya da satın alınmış bir ev olması durumu değiştirmez. Mühim olan, anahtarları onun elinde olan, banyosunu ve tuvaletini kimseyle paylaşmayacağı, evin içinde serbest kıyafetle bulunabileceği nitelikte koruma sağlayacak bir ortam olmasıdır. Böyle bir ev, pazarlığı yapılmasa bile kadına nikâhın getirdiği bir haktır. Örf veya başka bir anlayış bunu kısıtlayamaz. Bunun böyle bilinmiyor olması ya da kadınların böyle bir haktan söz etmeleri durumunda başlarının ezilmesi ile karşılaşacakları gibi durumlar, bizim dinimizi kendimize göre şekillendirme gerekçemiz olamaz. Bin hata ederiz ama bir kere dinimizi kendimize göre şekillendirme gafletine düşmeyiz.

Hanefi ulemasının ileri gelenlerinden Kâsânî, el-Bedaî’ isimli eserinde (4/23) bu durum gayet açık bir dille özetlemektedir: ‘Erkek, eşini kuması ile ya da kaynanası, görümcesi veya üvey kızı ile bir arada tutmak istese de eşi kabul etmese, eşinin kadına özel bir ev tutması gerekir.’ Kâsânî, bunun gerekçesini de izah ederken bize göre çok basit bir noktayı gerekçe olarak öne sürmektedir: ‘İstediği zaman cinsel ilişkili bir ortam, üçüncü kişilerin bulunması ile sağlanamayacağından…’

Fukahanın büyük bölümü, kadının müstakil bir evde yaşamayı istemesini hakkı olarak görmüşlerdir. (el-Mevsua el-Fıkhıyye, 25/109) Kadının kendisine tanınan bu haktan feragat etmesi durumunda bir sakınca yoktur. Şu kadar ki feragat ettiği hakkını başka bir zaman isteyebilir.

Burada, kadının kayınlarından örnek verilmemiştir. Zira kadının kayınla bir arada bulunması, onun eve kendi anahtarı ile girmesi zaten mümkün değildir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, mahrem olmayan erkeklerin kadınların yanına girmelerini yasakladığında, sahabeden bazıları kadının kayınlarını yani kocasının erkek kardeşlerini sormuşlardı. Bunun üzerine de: ‘O ölümdür!’ Buyurmuştu. (Buharî, 5232; Müslim, 2172) Dolayısıyla Müslüman bir kadının, evinde misafirlik sınırları dışına taşacak şekilde kayın da olsa ikinci bir kişiyi istememesi, sadece hakkı değil, mü’min olmasının gereğidir.

Kaynana ve Kaynataya Hizmet

Bir kadının veya erkeğin, eşinin anne babasına hizmet etmesi, onların emrinde olması zorunlu mudur? Başka bir ifade ile böyle bir görev Allah’ın emri midir?

Yapılacak bir araştırmanın önümüze koyacağı sonuç, kadının nikâh akdi ile beraber sadece eşine hizmet etme mecburiyeti oluşmayacağı şeklinde olacaktır. Kadın, eşinin anne babasına hizmet etmeye zorunlu değildir. Kadının, insanî kimliğini dikkate alarak böyle bir hizmette bulunması, meseleyi kendisini de bir gün kaynana olacağı penceresinden görebilmesi ve bu hizmeti yapması başka şeydir, onun bu hizmete mecbur tutulması başka bir şeydir. Mecburiyet noktasından bakıldığında kadının böyle bir mecburiyeti yoktur. Kadının, böyle bir mecburiyete zorlanacağı evde bulunmamak istemesi de en tabii hakkıdır. Eğer ortada bu kadar basit bir meseleyi çözememe varsa, bunu kadına yıkmanın makul yanı da yoktur. İstisnaî durumlar hariç, genelde kadınlar erkeklerinin muaşeret hataları nedeniyle böyle bir inatlaşmaya girer ve kendilerini de aile çevrelerini sıkıntıya sokarlar. Bu da gösteriyor ki, böyle bir sonuçtan kadın kadar erkek de mesul tutulmalıdır. Ya da kadın böyle bir noktaya itilmemelidir.

Misafirlik Ölçüsü

Ölçüsüz ve sınırsız bir misafirliği de reddedebilir kadın. Üç günden fazla misafirlik, misafirlik ölçülerini zorlar. O üç gün içinde de mahrem olmayan birinin tek başına evde bulunmaması gerekir. Evde misafirin varlığı, evi kullanılamaz duruma getirmemelidir. Bu ölçülerdeki bir misafirliğe kadının itiraz hakkı yoktur. Karşılıklı hakkaniyet bunu gerektirir.

Gerilmenin Anlamı Yoktur

Sabrın mü’min için en büyük dayanma noktası olduğunu bilen mü’min erkek ve kadının, aralarındaki böyle bir sorunu, boşanmanın konuşulduğu seviyeye taşımaları esef vericidir. Eşler, birbirlerinin haklarına saygı göstermelidirler.

Kadınlar, eşlerinin böyle bir durumdaki çaresizliklerini anlayışla karşılamalıdırlar.

Erkekler de bu durumdaki kadınlarını hem anlayışla karşılamalı hem de onlara teşekkür etmeyi bilmelidirler.

Yaşlı anne babalar da, yaşadıkları zamanın onların çocukluk zamanı olmadığını, kimsenin çocuğunu kendilerine hizmetçi tutmadıklarını, hesabı sorulmayacak bir fırsatın hiçbir insana verilmediğini bilmelidirler.

Kadın veya erkek, hepimiz kuluz, birbirimize muhtacız. İyiliğimize, duamıza, maddi desteğimize muhtacız.

Müstakil evlere de ihtiyacımız var.

Müstakil evlerden önce hür yüreklere daha çok ihtiyacımız var. Komşudan ve çevreden etkilenmeyen hür yüreklerin sahipleri, daracık mezarlarda bile cennet bahçeleri gibi geniş bir zeminde yaşayacaklar. Bunu kimse unutmasın. Dünya budur…

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Kadının iman dünyası


Kadının iman dünyası

Kadınıyla erkeğiyle bizi farklı kılan imanımızdır. Mü’min olduğumuz için sıradan insanlar arasından seçilip `Ümmeti Muhammed’ olma vasfı kazandık. Bu imanımızın gerekleri ile ne kadar uyumlu bir hayat yaşayabilirsek o kadar `iyi insan’ olmamız söz konusu olacaktır. Erkekler için de kadınlar için de geçerli bir kuraldır bu; kim ne kadar mü’mince yaşayabiliyorsa netice de onun iyiliği de o kadar olacaktır. İmanla birinci derecede alakalı olamayan hususlardaki iyi olmalarımız ya geçici ya da ikinci dereceden görülebilecek işleri temsil edecektir.

İmanı ne olarak anladığımızı ise çok iyi tahlil etmek durumundayız. Camilerde çocuklara saydırılan iman şartlarını biliyor olmayı imanlı olmak için yeterli kabul ediyorsak iman adına bir şey konuşmaya da gerek yok demektir. İman, bir iki diye birkaç kelimeyi sıralamaktan daha derin bir idraki ifade ediyorsa o takdirde de erkek veya kadın, bütün mü’minler iman kavramını yeniden ele almalıdırlar. Mü’min ailelerin sorunlarını ele almadan önce `mü’min insanın imanını’ ele almamız gerekir. Erkek ve kadın, imanın içini ne kadar doldurmuşlardır ki, iman edenlerin evlerindeki sorunları veya erkeklerin mü’min insan olmalarına rağmen kadınlara reva gördükleri eziyetleri ya da aksini konuşabilelim.

`Kadın’ kelimesinin ifade ettiği anlam ile `mü’min kadın’ deyiminin ifade ettiği anlam asla aynı değildir. Aynı şekilde `erkek’ kelimesinin iade ettiği anlam ile `mü’min erkek’ deyiminin ifadeleri aynı değildir.

Kadının tevhid düşüncesini yüreğinde kökleştirmiş olması, o kadının Asiye olma gayretine her an ve her durumda gösterebileceğinin işaretidir. İmanın ve imanın en bariz sonucu olan tevhide iman etmenin hayata yansıyan bölümleri bir anlamda, hayatı tabii mecrasında yaşayabilmektir. Tevhid akidesinin yer almadığı veya eksik kaldığı bir bünyede ise beşeri zafiyetler güçlenecektir. Bu da kadını ile erkeği ile insanın sınırsız bir ihtirasla, ebedî kalacakmış gibi sarıldığı dünya hayatı yaşaması sonucunu verecektir. Kadın esas alındığında bir ailede, hayatın tabii seyretmesi, sabır gerektiğinde sabrın devrede olması, takvanın öne çıkması gereken durumda önde olması gibi beklentilerin tamamı iman idrakinin yerini bulması ile mümkündür.

İmanın altı esasını saymayı sadece bir alfa kabul edip daha sonra o altı esasın temel olduğu bir düşünce tarzı gerekmektedir. Ahirete iman etmeyi bir kelimede ifade ederken, Kur’an’ın ve hadislerin ahirete dair bize öğrettiklerini, yol levhaları gibi görebildiğimiz zaman kadın kadın olacak, erkek de erkek olacaktır. Ne erkek ne de kadın sınırlarını aşamayacak, herkes Allah’ın çizdiği çizgileri koruyacaktır. Buna biz, Allah’tan korkma diye bir isim de verebiliriz. Buradaki `Allah’tan korkma’, bir işi yapmadan önce `Allah’a göre onu yapma’ seviyesini yansıtmalıdır.

Şehvetlere esir bir hayat yaşamanın nedeni de bu iman zafiyetidir. Akılların şehvetlere esir edilmesi, her şeyin uğruna feda edilebileceği bir şehvet dalgası içinde boğulup gitmede böyle bir eksiklik göze çarpmaktadır. Nefis terbiyesi olarak zikredebileceğimiz çalışmayı da imanın gereği olan işimiz olarak söyleyebiliriz. Zira iman, terbiye edilmiş nefislerin sahiplerince yerine oturtulabilir bir hakikattir.

Kadın Gözüyle Bakınca

Maalesef, şirk ve benzeri imanla ters düşen hatalar kadınlar arasında daha yaygındır. Gerek şirk gibi en ağır tehlikeden bakıldığında ve gerekse bid’at düzeyinden bakıldığında kadınlar arasında imanla uyumlu olmayan tavırların daha çabuk yaygınlaştığını söylememiz zor olmayacaktır. Bid’atler ve hurafeler kadınların duygusal yönünden de istifade ile çok çabuk taraftar bulabilmektedir.

Gerek bid’atler ve gerekse hurafeler kimi zaman imanın içini oyan amellere dönüşmekte kimi zaman da, işe yarara bir iş yapamaz kadın portreleri çizmektedir. Kadınların sımsıkı tutundukları pek çok `ibadet kılıklı iş’ esasen fukahanın sakıncalı bulduğu, ulemanın tehlikeli dediği şeylerden oluşmaktadır. Onlar ise bu tür işleri, örnek görmeye çalıştıkları Aişe ve Fatıma valideler düzeyinde, onlarla beraber olmayı sağlayacak işler arasında görmektedirler. Kadının zihin altyapısında `imanın altı şartını’ çocukluk günlerinden beri ezber biliyor olmak zaten vardır. İlave olarak da, ulemanın bid’at gördüğü bir iki iş veya toplantı icra edildi mi imanın gereği yerine oturmuş olacaktır! Burada bir çelişki olduğu gayet rahat anlaşılmaktadır. Bu çelişki imanın, şekilciliğe ve görselliğe dönüşmesidir. İman, gözyaşını gerektiriyorsa kadın zaten mevlit toplantılarında gözyaşı akıtmaktadır. Sesi güzel bir ilahicinin etkisi ile gözyaşı akıtma, Allah korkusu ile akan gözyaşına denk olunca herkes açısından sorun kalkmış olmaktadır.

Böyle bir gidişatın sonucu olarak da iman ehli olmak, anti Hristiyanlık veya Yahudilik olarak anlaşılabilmektedir. Bir kadın veya erkek mü’min olarak anılıyorsa o, Yahudi veya Hristiyan değildir mesajı anlaşılmaktadır. Elbette, hiç kimse böyle bir beyanda bulunmuyor, bulunmaz da ama gözle izlenebilecek bir sonuç olarak bu bir hakikattir ne yazık ki!

Kadının imanın gereği olarak yetiştirilmesini, onu batıl düşüncelerden arındırmak olarak anlaşılamaz. Ya da kadının haram olarak adlandırdığımız çirkinliklerden korunmuş olması, imanı açısından yetiştirilmiş olduğunu göstermez. Önümüzdeki sonuçlar itibariyle de göstermemiştir zaten. Kadın, batıl ve haramdan uzak tutulduğu kadar, hak olarak bilinen açısından da eğitilmiş olmalıdır. Yanlıştan korunmuş olmak doğruyu eda etmek olmuyor. Doğru eğer doğru ise, onu doğru kabul edenlerin içinde hayat bulmalıdır. Kadınlar da erkekler kadar Allah’ın Kur’an’ına muhataptırlar. Onlar da Kur’an muhtevası ile mücehhez olmalıdırlar. İlimden de bunu anlamalıdırlar.

Kadınların Kur’an’dan yüzeysel olarak bildikleri konular arasında bile, bizzat onları alakadar eden meseleler yerli yerine oturmuş değildir. Evlenmeden boşanmaya, üretmekten tüketmeye kadar kadın, Allah’ı ve Peygamber aleyhisselamı, uzmanlaşmayı gerektirecek kadar olmasa da bilme kelimesinin ifade ettiği kadarı ile bilmelidir ki, imanının içini doldurabileceği ameller yapabilsin. Kadının kör bir taklide mahkûm edilmesinin anlamı yoktur. Birilerinin tesettür gerekçesi ile kadınlarımızı ilimden ve pratikten yoksun bırakmasına karşı bizim mü’minler olarak, kendi kısır görüşümüzden ötürü imanı, mezarlık kültürüne ya da üçü beşi geçmeyen konulara daraltmamız kadına zulüm olduğu kadar, imanımızın gereklerine de aykırıdır. Kadınların arasından bir Asiye çıkmasına da engel yoktur, ilmi ile iman dünyasını kuşatan aişe çıkmasına da engel yoktur. Kadınlıkları aynı olduğuna göre, gerekler ve ameller neden aynı olmasın?

Kadınlar, oturdukları meclislerinde Mescidi Aksa meselemizi en az erkekler kadar konuşabilmelidirler. Onlar da çözüm üretebilmelidirler. Keşke tüketim ve israf konusunda önü kadınlar çekseler de israfa ekmeği çöpe atmanın ötesinde asıl anlamını yükleyebilseler. Erkekler de kadınlardan kaynaklanan bu anlayışı meydanlara taşıyabilseler. Keşke kadınlarımız, eğitimin diplomanın ötesinde bir şey olduğunu erkeklere bile izah edecek şuuru sembolleştirebilseler. Bunlara keşke deyişimiz, gelecek açısından gerçekleşmesine karşı umutsuz oluşumuzdan değil, şu ana kadar ki gördüklerimizin içimizi açmadığındandır.

Kadınlar arasındaki toplantıların bir ev ortamında yapıldığında gıybet ve nemime ile özdeşleştirilmesi onlar adına gayet üzücü bir durumdur. Bir salon toplantısının kadınlara mahsusu olarak yapılması hâlinde de, toplantı içeriğinden çok ne demekse `kadınsı’ konular içerikli olarak yapılması da gayet üzücüdür.

Böyle bir ortamda kadınlardan ne annelik ne de eşlik görevlerini icra etmede imanlarının gerektirdiği düzeyi beklememiz makul değildir. Kadınlar, ya duygusallık ya da seviyesizlik ehli olarak bilindiği sürece bizim onlardan, `nerede Asiyeliğiniz, nerede Meryemliğiniz?’ gibi bir sonuç beklememiz anlamlı olmayacaktır. Asiyelik de, Meryemlik de her şeyden önce bir iman meselesidir; hayata, mala, insana, şehvete, umuda, siyasete, zulme ve her şeye Allah’ın nazarı ile bakmaktır. Bu bakış elde edilmedikçe kimse kimseyi oyalamasın, kimse gökten inecek bir Asiye beklemesin. Asiye için her yer, Firavun sarayı oldu ama hâlâ Asiye mantığını yakalayacak Kur’an ile yoğrulmuş genç kızlar meydanlara çıkmadı. Meselemiz budur.

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Ailede insanlığı unutmak


Ailede insanlığı unutmak

İnsanlığın unutulmasını iki anlamda kullanmamız mümkündür. Birincisi, insan olduğumuzu unutmamızdır. İkincisi de, insanlığın gerektirdiği fazilet sahibi olma zorunluluğunu unutmamızdır. Her iki unutmanın da sonucu, insanî kimlik açısından bir eksikliktir. İnsanın, insan olarak yaşadığı hâlde etten kemikten yaratılmış olduğunu unutması insan olarak bulunması gereken her yerde bir sorun nedenidir. İbadet yaparken bile nihayetinde insan olduğunun bilinci içinde ibadet yapılabilir. Ne melekleşme ne de insanın dışındaki varlıklardan birine benzeme şeklinde bir unutma kabul edilebilir değildir. İnsan olmanın en tabii gereklerinden biri, insan olarak yaratılmış olmayı unutmamak olmalıdır.

İnsanlığı unutmanın bir diğer yönü de, yaşadığımız hayatın önümüze çıkaracağı ikili ilişkilerimiz hakkında yorum yaparken, değerlendirirken bizim ve karşımızdakinin insanlığa muhtaç olduğunu unutma sıkıntısıdır. İnsanlık bir fazilettir. İnsanî kimliğimiz ancak insandan beklenen faziletlerin uygulanması ile ortaya çıkabilir. Aile içinde eşlerin birbirlerine karşı insanlığı bir fantezi görmeleri yani insanlık yapmasa bile eksiklik yapmamış olacağını zannetmeleri bir kayıptır. Nikâhla bir araya gelmiş iki insanın, onları yaratan ve birbirlerine helal eden Allah’tan sonra ilk bilmeleri gereken şeyin birbirlerine karşı ilişkilerini insanî ölçülerin belirlemesi olmalıdır. İnsanlığın unutulduğu bir ortamda İslam adına kimlik oluşturmak ne kadar mümkündür?

Ebeveynin çocuklarına karşı muamelesinde de insanlık unutulmaması gereken ölçüdür. Çocukların nihayetinde insan oldukları, etten ve kemikten yaratıldıkları gerçeği unutulmaması gereken birinci boyuttur. İkinci boyut da, onlarla ilişkide insanlık gösterme zorunluluğumuzdur. İnsanlık, toplu taşıma araçlarında birbirimize gösterdiğimiz nezaketten çok daha önce, aile içi ilişkilerimizde kimliğimiz olmalıdır. Eşlerin birbirlerine karşı sözleri, davranışları bu ölçüye uymalıdır. Allah’ın emaneti olarak çocuk büyüten anne babalar, anne ve babalığın bir insanlık erdemi olduğunu hiç unutmamalıdırlar ki, İslam ve Müslümanlık üzerinden gündem yapabilme hakkımız bulunsun.

En zor örnek

Kur’an’ımız üzerinden bir örneği gündemimize alabiliriz. Bir aile için en karamsar sahnenin adı olan boşama/boşanmadan söz eden Bakara suresinin iki yüz otuz yedinci âyetini okuyabiliriz. Bu âyet, Kur’an’a iman edenlerin Müslüman kimliklerine yapıştırılmış bir ayrıntı gibi ’unutulmaması gereken insanlık’ ölçüsü vermektedir. Bu ölçüyü verirken de mü’min insanı şartsız teslim olmaya sevk eden takva ve Allah’ın kullarını görmesi gibi imanın gereği olan hakikatleri hatırlatmaktadır. Çok daha çarpıcı bir ifade ile bu âyette, kaynama seviyesindeki suyu bile serinletebilmekten söz edilmektedir.

Önce âyeti mealinden okuyalım. Âyet, erkeğin kadını boşamasından söz etmektedir:

’Mehirlerini belirlediğiniz halde kendileriyle cinsel ilişkide bulunmadan onları boşarsanız, kararlaştırdığınız mehrin yarısını onlara vermeniz gerekir. Ancak kadınlar alacakları mehirden vazgeçebilirler veya nikâhı elinde bulunduran erkekler mehrin tamamını bağışlayabilirler. Ama sizin bağışlamanız takvaya daha uygun bir davranıştır. Aranızdaki fazileti unutmayın. Şüphesiz ki Allah, her ne yapıyorsanız onu görendir.’

Bir ailenin dağılma sürecini anlatan âyeti başlıklar şeklinde ele alalım:

Âyet, erkeklere hitap ediyor. Bir erkek, eşini boşama durumunda ise bir hak kullanacaktır. Bu hakkın adı boşama hakkıdır. Dikkat edilmelidir ki bu hakkı erkeğe veren Allah Teâlâ’dır. Erkek eşini boşarken, iki durum vardır. Birincisi, eşlerin cinsel ilişkiye girmiş durumlarıdır. İkincisi de cinsel ilişki öncesi durumlarıdır. Bu âyet, ikinci durumu izah etmektedir. O da cinsel ilişki içinde olmamış karı kocanın boşanma durumudur. Ortada, nikâh dışında çocuk ve benzeri ağır bağlar yoktur.

Böyle bir durumda erkeğin, nikâh akdinde konuşulan mehrin yarısını vermesi gerekir. Cinsel ilişki gerçekleşmiş olsaydı, mehrin tamamı kadına teslim edilmiş olacaktı. Erkek, bu durumda mehrin yarısını vermesi mecburidir. İkramda bulunup tamamını verebilir ki, bu bir fazilettir. Gergin anda bile terk edilmeyen bir insanlıktır. Unutulmamış bir erdemdir. Aynı şeyi kadın da yapıp, hakkı olan yarım mehri istemeyebilir. Onunki de bir fazilettir, erdemdir.

Bütün bunlar yapılırken âyet, önemli bir ikazı hatırlatmaktadır: ’Aranızdaki fazileti unutmayın!’ Buradaki ’fazilet’ kelimesini ’insanlık’ olarak kullanmak istiyoruz. Zira insanlık kavramını kullanırken, öne çıkardığımız ve insanlığın içini dolduran kavramlardan biri de fazilettir.

Âyet biterken, iman eden her erkek ve kadının yok sayamayacağı bir gerçeği hatırlatıyor: ’Şüphesiz ki Allah, her ne yapıyorsanız onu görendir.’

İman eden için bu hatırlatma her şeyi bitiren son sözdür. Ne yaparsan yap onu gören bir Allah’a iman etmek ne demekse mü’min için evlilik gibi bir ilişkiyi bitirirken insanlığı unutmak da o kapsamdadır. Evlilik bitirilebilir ama insanlık bitirilmemelidir ki, iman etmenin açık farkı belli olsun.

Günlük Hayat

Bir erkek veya kadının hayatında en zor noktayı, ailenin dağılmasını ele alarak insanlığın unutulmaması gerektiğini tekit ettik. Sıradan günlük işlerde insanlığı nere oturtabiliriz buna göre? Erkeğin kadın üzerinden zevklerini tatminde sınırsız denebilecek kurallar koymaya kalkışmasına ya da aynı şeyi kadının erkek üzerinde yapmaya kalkışmasını insan olmanın neresine koyabiliriz? Etten ve kemikten yaratılmış bir insan olmak ya da olgunluk ve ahlâk sahibi olmaya mecbur eden mükerrem bir insan olmak; hangisi olursa olsun, aile hayatında insanlığı rafa kaldırmamız mümkün değildir. İnsanlığın rafa kaldırılabildiği yerde Müslüman olarak biz de yokuz demektir.

İnsanlığı, basit kelimelerle dillendirilebilen bir kavram olarak da göremeyiz. ’Bir su rica edeyim.’ demek ya da, iki cümleden birine ’lütfen’ ve benzeri filmlerde kullanılan nezaket kelimelerini ilave etmek insanlık değildir. Giyim kuşama dikkat ediyor olmak da insanlığın bütünü olarak gösterilemez. İnsanlığı daha yüksek yerlerde, daha hassas tavırlarda aramalıyız.

Sabır ve vefa, bugünkü neslin insanlığını ispat edebileceği ilk iki basamaktır. Sabırsız aile ilişkileri, sabırsız eşler, sabrı tükenmiş anne babalar için insanlığın sürdüğünü nasıl iddia edebiliriz? Bütün incelikleri ile sabrın hakkını verebilen ve ailesinde sabırla iş görebilen erkek veya kadının, Allah’ın razı olacağı bir iş yaptığı muhakkaktır. Sabır, en büyük ecir kaynaklarından biridir. Ailede sabır olmayacak da nerede olacak? Şüphesiz, eşinin sıkıntılarına sabredebilen, çocuk yetiştirmenin peygamberleri ağlatan meşakkatlerine sabredebilen anne/baba ibadet icra etmiştir. Karşılığını cennette bulacağı bir iş görmüştür. Salih amel yapmıştır. Bunları tartışmaya mecal yoktur. Aynı zamanda da tam anlamıyla bir insanlık göstermiştir. Çünkü insanlık sözle doldurulur bir balon değildir. Bilakis insanlık, işle ve tavırla ispat edilir bir kimliktir. Sabır da o karakterin en açık okunur uygulamalarındandır. Ailesinde sabreden için bunları söylemek hakkımızdır. Onu aile pratiğine uygulayamayan ise her şeyden önce insanlığı unutmuştur.

Vefayı da bu gözle görebiliriz. Evlilik öncesinden başlayan sözlere karşı insanın kendisini borçlu hissetmesi bir vefa uygulamasıdır. İyiliklere karşı iyilik yapma hissi taşımak vefadır. Bir hatayı kırk doğruyu imha edecek çapta görmemek vefadır. Vefa da insanlıktır. Dünü silen bugün, kötü gündür. Zor günlerin sadakatini yok saydıran sonradan görme zenginlik gibi arızî gelişmelere esiri olmak vefa dışında kalmaktır. Vefasız kalan insanlıktan uzak kalmıştır. İnsanlıktan uzak kaldıktan sonra ne tesettür ne de sakal Müslümanlık mührü değildir artık. İslam, insanlara inmiş bir dindir. İnsanlık üzerinde en güzel nimetlerini gösterir İslam.

Sadece sabır ve vefa değil

Elbette sadece sabır ve vefa ile insanlığımızı ispat edemeyiz. Dinimizin bize ahlâk olarak öğrettiği her şey aynı zamanda insanlığımızdan bir parçadır. Dinimiz bizi infaka, ihsana, şecaate, ihlasa davet etti ise bunlar bizim insanlık değerlerimiz demektir. Ailede veya insan olarak bulunduğumuz her yerde önceliğimizin ne olması gerektiğinden söz ediyoruz. Yani insanlığımızdan söz ediyoruz. Onu kaybeder veya yer yer unutursak, Müslümanlığımız bizde kökleşecek yer bulamayabilir.

İnsanın en muhtaç olduğu zamanlarında şehvet ateşini söndürdüğü huzur kaynağını daha sonra hor görmesi vefadan uzak kalmaktır. Çocuk gibi büyük bir nimete kavuştuğu vesileyi görmezden gelmesi hatta çocuğu alıp ona ulaştığı vesileyi tepmesi reddedilecek bir iştir.

Başkasından beklediğimiz insanlığı kendimizde bir köşeye itemeyiz.

Nureddin Yıldız
Millî Gazete

Kur’an Karakterli Kadın


Kur’an Karakterli Kadın

Kur’an’a iman eden erkek veya kadın herkesin karakterini Kur’an’ın oluşturmuş olması gerekir. Bir yandan Kur’an’ı iman kitabı görüp diğer yandan Kur’an’dan uzak bir yaşam içinde olmak çelişki olur. Biz, ona iman edenler olarak Kur’an’ı önceki ümmetlerin kitaplarına yaptıkları gibi yapmayı kabullenemeyiz. Hem iman etmiş olmak hem de sadece değerli tutulan ama değerleri oluşturmayan bir Kur’an olamaz. Ona iman edilen bir kitap olarak Kur’an, değerli tutulmak kadar toplum ve fertlerin değerlerini de oluşturmalıdır. Beğenmekle iman etmek arasındaki belirgin fark da budur.

Bugün Müslüman kadınlar arasında Kur’an’ın, çocukluk yıllarında okuması öğrenilen, ileriki yıllarda da şu veya bu isimli toplantılarda kalabalık içinde tilaveti yapılan, etrafında dua törenlerinin icra edildiği bir kitap durumunda olmasını kabul edemeyiz. İman edilen bir kitap böyle tutulamaz. Erkek de kadın da Kur’an’a göre, Kur’an’dan kaynaklanmış bir hayat yaşamalıdır. Kur’an’a karşı mesuliyeti ne erkekler kadınların üzerine yıkabilir ne de kadınlar, erkeklerin sorumluluk alanında diyerek kenara çekilebilirler. Erkeğiyle kadınıyla Kur’an ümmetiyiz. Kur’an rehberimiz, kaynağımızdır. Ölülerimizden önce dirilerimiz ona muhtaçtır. O bir akide kitabıdır. Aynı zamanda da amel kitabımızdır. Evimizdeki mobilyanın yerleştirilmesinde bile onun etkisi görülebilmelidir. Mutfağımızda zaten onun ağırlığı vardır. Evimiz Kur’an evi, dükkânımız Kur’anlı bir dükkân olmalıdır. O, okunan, hissedilen bir kitaptır.

Neden Hep Kadın?

Genelde nasihat edilirken kadına hitap ediliyormuş gibi algılanır. Kadını, sorunun merkezi gibi görmekten kaynaklandığında bu haksızlıktır. Kadın kadar erkek de nasihat almalıdır. Mevcut sorunlarımızı sadece kadına yıkmak adil değildir. Bunun yanında kadını, insanın aslı olarak gören takdir için ise kadının önemi, erkeğe göre biraz daha önde durmaktadır. Kadındaki hatalar da erkeklere göre daha ağır sorunlara sebep oluyor. Bu da insana dair sıkıntıların konuşulduğu yerde kadından başlamayı, kadın ağırlıklı konuşmayı getirmektedir. Kadının, yeni neslin yetişmesindeki etkin rolü hatta alternatifsizliği onun üzerindeki endişeleri daha öncelikli duruma getirmektedir.

Âyet Âyet Mü’min Kadın Kimliği

Nûr suresinin otuz birinci âyeti, mü’min kadınlara hitap ediyor ve onları gözlerini, iffetlerini korumaya yönlendiriyor:

‘Mü’min kadınlara da söyle, onlar da gözlerini sakınsınlar, cinsel uzuvlarını korusunlar.’

Âyetin bir öncesi, erkek mü’minlere aynı şeyleri emretmişti. Özellikle kadınlara da bir başlık açmış ve onların gözlerini, cinsel uzuvlarını korumalarını emretmiştir. Âyetin, gözü korumayı cinsel uzvu korumaktan önce zikrettiğine dikkat edilmelidir. Esasen korunması istenen cinsel uzuv olmakla beraber, gözün korunmaması durumunda diğer organların korunmasının mümkün olmayacağı tekit edilmiş olmaktadır.

Biz bu âyeti, Kur’an’ın kadına emirlerinin birincisi olarak alabiliriz: Gözü ve cinsel organı korumak.

Medyenli İki Kız

Kasas suresinin yirmi üçüncü âyeti ile yirmi altıncı âyetleri arasında Musa aleyhisselama ait bir olay zikredilmektedir. Mısır’dan çıkmak zorunda kalan Musa aleyhisselam, Medyen suyunun başına vardığında orada hayvanlarını sulamak isteyen ama kalabalıktan ötürü bekleyen iki kız görür. Neden hayvanlarını sulamadıklarını sorduğunda da, babalarının yaşlı olduğunu, kendilerinin de kalabalık erkeklerin arasına giremediklerini söylerler. O da onların hayvanlarını sular. Sonra da bir gölgeye çekilir. Biraz sonra da kızlardan biri utangaç bir şekilde yanına gidip babasının kendisini çağırdığını söyler.

Bu âyetlerin de mü’min kadına işareti bellidir: Mü’min kadın hayâ sahibi olacak.

Hayâ denen şeyin, utanma olarak anlaşılması da mümkündür.

Mümkün olmayan veya asla kabul edemeyeceğimiz şey ise hayâ/utanma/edep gibi anlayışlarımızın ahlâkı yok sayan bir uygarlığın etkisi altında şekillenmesidir. Dünkü ahlâk/hayâ/edep anlayışının bugünkü seviyesiz uygarlığının etkisi ile oluşmuş olması bizim için makul değildir. İman esaslarımızın ahlâka ait değerlerimizin üzerinde görülmesi şarttır.

Ahzab suresinin otuz ikinci âyeti ise kadının kimliğine bir ölçü daha getirmektedir:

‘Konuşmanızda çekici olmayınız ki, kalbinde hastalık olan biri umuda kapılmasın. Ciddi ve yerli yerinde konuşun.’

Bu âyet, Peygamber aleyhisselamın hanımlarına hitap etmektedir. Onun hanımlarına hitap ediyor olması, ümmetinin kadınlarına da hitap etmesine mani değildir. Âyet, iman eden bütün kadınlara açık bir emirdir. Nûr suresinin otuz birinci âyeti, mü’min kadınların yürüyüşünde bile bir vakar emretmektedir. Yürüyüşleri bile kadınlara ait dikkat çekici noktalara dikkat çektirme nedeni olmamalıdır.

Allah’ın emri bellidir: Mü’min kadın, erkekler açısından çekici olmayacak, ciddi konuşacak.

Nûr suresinin otuz birinci âyeti ve Ahzab suresinin elli dokuzuncu âyeti tesettürü emretmektedir. Üzerinde farklı nedenlerle çok yoğun olarak konuşulan bu iki âyetteki tesettür emrini tahlil etmeye gerek yoktur. Kadına Allah’ın en açık ve bilinen emirlerinden biri şudur: Mü’min kadın tesettürlü olacaktır.

Kadın Sadece Tesettür Değildir

Kadınla beraber ortaya çıkan gündemin tesettürle sınırlı tutulması yanlıştır. Evet tesettür, kadınla beraber öne çıkmaktadır, bu doğrudur ama kadının tesettür kadar öne çıkardığı bir konunun da nesil yetiştirmek olması gerekmektedir. Bu ümmet, kadını kadar nesil yetiştirebilecektir. Erkekler açısından kabul edilmesi zor bir durum olsa da hakikat budur. Evlerimizde mutfağın helal yenen bir mutfak olması sadece erkeklerin helal kazanması ile temin edilemeyecek bir gerçektir. Kısacası evlerimizin cennete köprü olacak evlere dönüşmesi kadınsız mümkün değildir.

Sabrı ile çocuklara örnekliği ile nezaketi ile huzurun kaynağı kadındır. Kadın üzerindeki yatırım, en verimli sonuçlar elde etmenin yoludur. Bunun için de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kadını, kendisinden sonraki en büyük fitne olarak bıraktığını bildirmiştir. Fitne imtihan konusu demek olduğuna göre, o Kur’an ile bezendiğinde ümmetin önü aydınlık, Kur’an’dan uzak kaldığı kadar da sorun içinde sorunla yoğruluyoruz demektir.

Nureddin Yıldız
Millî Gazete