Category Archives: Nureddin Yıldız

Din kimseye uyarlanamaz

Dinimizin en mühim inceliklerinden biri, bütün zaman ve mekânlar için sabit oluşudur. İslam’ı şu zamana veya bu mekâna göre anlama imkânımız yoktur. Yerde de uzayda da İslam İslam’dır. İslam, şekil almak için gelmemiştir, onun karakteri şekil vermektir. Dinimizi şahıslar üzerinden de izleyemeyiz, zamanlar ve mekânlarla da izleyemeyiz. ‘Filan çağda İslam’ deme hakkımız yoktur. Medine’deki ve İstanbul’daki İslam’dan da söz edilemez. Söz edilse de bu söz, İslam’ın dışında kalanların sözü olur. İslâm, içine girmiş olanlara böyle bir söz söyleme hakkı vermez. Medine’deki İslam İstanbul’daki İslam olmadıkça İstanbul’da İslam yok demektir. Hicretin birinci senesindeki İslam ve Müslüman karakteri, kıyamete kadar makbul Müslüman karakteridir.

İslam’ı bütün zamanlar ve mekânlarda değişmez olarak görürken biz, bu görüşümüzü namaz üzerinden örneklendirebildiğimiz gibi, insan hayatını kuşatan her değer üzerinden de düşünmeliyiz. Hicretin birinci senesindeki namaz ne ise hicretin iki bininci senesinde de namaz odur deriz. Aynı şekilde hicretin birinci senesinde siyasete nasıl bakıldı ise iki bininci senesinde de öyle bakılmalıdır. Allah’ın koyduğunu kulların kaldırması ya da değiştirmesi asla kabul edilemez. Namazda ilk var oluş incelikleri aranırken insanı etkisi altında tutan diğer hususlarda, mesela siyasette veya ekonomide, sosyal ilişki kurallarında bir yenilenme iddiası konamaz ortaya. İslam, indiği gibidir; Müslüman da ilk Müslümanlar gibidir.

İslam’ın emirlerinden sadece biri olan, mesela namaza ilave yapma olarak gerçekleşecek bir tutumu ‘bid’at’ olarak gören dinimiz, o tutumu ‘dinden reddedilmiş’ olmakla bize tanıtmaktadır. Din, olduğu gibi kabullenildiğinde ve uygulandığında Allah’ın muradı tahakkuk eder. İnsanlar müdahale ettiğinde o din, önceki dinlerin akıbetine doğru çekilmiş olur. Emirlerinden bir tek emirde bunu uyguladığımızda karşılaştığımız sonuç budur.

İslâm’ın genelini etkileyecek tutumlar açısından baktığımızda ise karşımıza daha hassas bir tablo çıkmaktadır. Müslüman’ın hayata bakışını, Allah’a kulluğunu ve yeryüzünü imar idrakini değiştirecek düşünceler bir bid’at ağırlığında bile ele alınmadığı zaman, İslam, onu tepeden kuşatacak bir beşer etkisi altına alınmış olmaktadır. On dört asır sonra veya yirmi asır sonra bile İslam, Allah Teâlâ’nın onu koruyan kimliği ile bunu kabul etmeyecektir. Şu veya bu kişi ve grupların dinimizi böyle bir kaygan zemine çekmeleri kişiler bazında sonuç verebilir ama İslam bir bütün olarak Allah’ın himayesindedir. Önceki asırların fitne dalgalarına kapılmadığı gibi hiçbir zaman da kapılmayacaktır. İslam’ı modern çağın anlayışına göre şekillendirme gayretleri, o fitneye alet olanların günü birlik menfaatlerinden başka bir kazanç getirmeyecektir.

Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmak istenen Müslüman/kâfir yakınlaşması, küfrü sıradan bir tercih sonucu gibi görme anlayışı, beraberinde cihat ruhunun gömülmesini de getirmiştir. Kâfir de makul bir tercihin sahibi olarak yaşadığına göre, onu makul tercihinden ötürü kınamak bile kimsenin hakkı olmamalıdır diye konuşabilmektedirler. Allah’ın kitabındaki şiddetli tenkitler ve tehditler ise bir çeşit yorumla geçiştirilebilmektedir. Bu anlayış beraberinde ‘İslam Toprağı’ yerine ‘Yaşadığın Toprak’ felsefesini güçlendirmektedir.

Ayrıntılara girildiğinde de, genelde kadın üzerinden bu düşünce örneklendirilmiş ve kadının acilen kurtarılması gerektiği fikri kadından önce erkeklere aşılanmıştır. Kadınlar bir hak arama yürüyüşüne geçmeden erkekler, kadın müdafii olarak İslam’ın yeni bir şekil alması için uğraşmışlardır.

Gerek kadın konusu ve gerekse diğer ayrıntıların tamamında ana gaye, İslâm’a çağa uygun bir şekil verme arzusudur. İslâm’ın çağa uygulanmış şekli ise onların kafasında saklı duran, mevcut Hıristiyanlığa benzetmekten başka bir şey değildir. En zararsız ve keyfe dokunmaz din şekli, mevcut Hıristiyanlıktır. Siyasetin güdümünde ve zenginin beğenisinde bir din onlar için idealdir hatta gereklidir de…

Nureddin Yıldız
Milat Gazetesi


Kutlu Doğumla Avunmak

Soru

Hocam, kutlu doğum adına bir çok etkinlikler yapılıyor. Bazı kesimler kutlu doğumun bid’at olduğunu, bazıları da olmadığını savunuyor. Bu konudaki görüşlerinizi biraz ayrıntılı bir şekilde iletirseniz sevinirim. Allah’ın selamı hak yol üzerinde olanların üstüne olsun…

Cevap

Selamünaleyküm.

‘KUTLU DOĞUM’ ismiyle bir ibadet olabileceğini iddia edenler, bu dinden kesinlikle hiçbir şey bilmiyor demektir. Meselâ bizim imanımızda ‘ON GECE’ diye Kur’an’ın öne çıkardığı bir mevsim vardır. Kullar kendi aralarında ibadet mevsimi niteliğinde bir hafta ilan edemezler. Bunu ne iddia eden olur ne de savunan…

Şu denebilir:
Bulunduğumuz şartlarda, insanların dünyevileşmeye kapılıp gittikleri bir ortamda bari bir hafta farklı bir isim altında bir şeyler anlatabilmek üzere, Anadolu deyimiyle ‘domuzdan kıl koparalım’ mantığı ile böyle bir hafta ihdas edilmiştir.

Böyle bir mantık tartışılabilir ve bunu BİD’AT olarak adlandırmakta sakınca yoktur. Çünkü bunun ashabı kiramda, örnek nesillerde herhangi bir uygulaması yoktur. Bu tür uygulamaları ilk defa Fatimîler’in ihdas ettiği tahmin edilmektedir. Onların da örnek olmakla alakaları yoktur. Neticede bu bir bid’attır. Bu bid’atın kabul edilip edilmeyeceği hususu ise ilim adamlarınca tartışılabilir ve tartışılmalıdır da. Ne bid’at diyenler, karşılarındakileri sapıklıkla itham etmelidirler, ne de bu haftanın arkasında duranlar, karşılarındakileri dinden çıkmış gibi görmelidirler! Neticede ortada, geçmişimizde örneği olmayan garip bir zaman yaşıyoruz. Ne kendimizi dine teslim edebiliyor ne de kendimizi ondan soyutlayabiliyoruz.

Çok garip bir zamandayız. Birileri gerçekten bu isimle bir şeyler yapabileceklerini, insanları Sünnet’e çekebileceklerini zannediyorlarsa bırakalım içtihatlarını uygulasınlar. Onların yaptığını beğenmeyenler de ne yapılmasını gerekli görüyorlarsa onu yapsınlar. Doğrusu, laik olması Müslümanlar tarafından da yavaş yavaş gerekli görülmeye ve ‘ne güzel olmuş!’ şeklinde yorumlanmaya başlanan bir devlette, o devletin en hassas kurumlarından biri olan Diyanet’in, bu gibi haftalardan ve benzeri programlardan başka bir şey yapabileceğini de zannetmiyoruz. Uçuk bir beklenti içinde olmanın gereği yoktur.

Bütün bu tespitlere rağmen, artık gülünç duruma gelen bazı işleri de hiçbir şekilde kabul edemeyiz tabii ki:

- Hırıstiyanlardaki hafta anlayışını yansıtan bir hafta algısını, böyle bir benzeşmeyi kabul edemeyiz. Yani Peygamberimizin, senenin bir haftasına sıkıştırılmasını reddederiz. O’nun namına yapılacak asıl işin, O’nun Sünnet’ini izlemek olduğunu haykırırız; program yapmanın Sünnet’i yaşatmak için yeterli olmayacağını ilan ederiz.

- Bu hafta içindeki programların, kişileri sekülerleştirmenin bir yolu olarak kullanılmasına da ciddi itirazlarımız vardır. Neden Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kadınlara karşı nezaketi, hümanist anlamda yorumlanabilecek ve yönlendirilebilecek sözleri tek gaye gibi öne çıkarılmaktadır? Onun hiç mi cihadı yoktur? Meselâ namazla ilgili hadislerinden neden ‘cici’ olanlar seçilip öne çıkarılmaktadır? Madem onun haftasıdır, ona ait ne varsa elenmeden anlatılmalıdır.

- Bu haftaya yüklenen kutsiyetin, hafta üzerinden büyük bir ekonomik pazarı da beraberinde getirdiğini kimse inkâr edemez. Görünürde çiçekler, kitaplar hediye edilmektedir ama bu hediyelerin etrafında iki sömürü söz konusudur. Bu sömürülerin birincisi isim sömürüsüdür. Yıl boyu hiçbir iş beceremeyenler bu haftada, bir konferansla bir çiçekle iş becerme becerisi kazanabilmektedirler. Tabela kurumu niteliğindeki pek çok kurum, bu hafta sayesinde faal duruma geçmektedir. Buna Diyanet’e bağlı pek çok kurum da dahil edilebilir. İkinci sömürü de tahmin edilebileceği gibi malî konularla alakalıdır. Şüphesiz bu sömürü iddiasını genelleştirme hakkımız yoktur. Tertemiz bir duygu selinde yüzen de vardır, sömüren de… Burada sözü edilen şey genel görüntüdür.

- Bir gün, hafta sonu kiliseye gidip rahatlayan Hıristiyanlar gibi ‘Kutlu Doğum Haftası’ diye bir haftanın etkinliklerine katılarak Müslümanlığına dair görevlerini yapmakla teselli bulan insanlar çıkarsa ortaya, o zaman bu haftayı ihdas edenler de, ona katılanlar da dinlerinin katilleri olarak anılacaklardır. Tıpkı Kur’an’ın yerine konacak kadar büyük bir cürete neden olan mevlidi ihdas edenlerin şimdi sebep oldukları ve akıbetine katlanacakları durum gibidir bu.

- Bütün bunlara ilave olarak şunu da yazmamız gerekiyor:
Her şeyi bir noktaya kadar anladığımızı kabul edelim de Müslümanlar, Peygamberlerini anmak için at yarışından buz pistinde kaymaya kadar yaptıkları şeyleri bir sevgi işareti olarak peygamberlerine ne yüzle takdim edecekler acaba? Ömrü cihat meydanlarında ve devesinin üstünde geçen bir Peygamber böyle anılır mı? Tiyatro bile olsa bu kadar âfâki bir tiyatro olur mu?

Neden kendimizi şeytanın oyuncağı yapalım, neden?

Nureddin Yıldız
Fetvameclisi.com


Evlerin İhyası

Musa aleyhisselâm, Firavun sisteminin hüküm sürdüğü Mısır’da İsrailoğullarını Allah’a davet etti. İsrailoğulları inatçı ve hantal bir tavırla ona karşılık verdiler. Musa aleyhisselâm onları, onlarca yıldır altında ezildikleri Firavun zulmünden kurtarmak istiyordu. İsrailoğulları ise ilgisiz ve soğuktular. Firavun da zalim sistemi ile nefes aldırmıyordu. Mısır’ın ilahı olma iddiasını İsrailoğullarına her nefes alışlarında hissettiriyordu. Musa aleyhisselâm Allah’a sığındı, çaresizliğini dillendirdi. Allah Teâlâ da ona evleri ihya etmesini emretti. Evlerin kıbleleşmesi halinde Allah’ın yardımının geleceğini müjdelemesini emretti.

Allah’a kulluk için ilk sığınak ve ilk merkez evlerdir. Firavun despotluğunun hüküm sürdüğü dönemde de evler en güçlü sığınaktı, şimdi de nihai sığınaktır. Evlere hâkim olmak, evlerin açıldığı sokaklara da hâkim olmaktır. Evlerin beton yapılarından çok, içinde ikamet edenlerinin akidesine ve ahlâkına yatırım yapılması halinde dünya ve ahiret saadetinin kapısı aralanmış olacaktır. İhmal edilen her ev, cephede kaybedilmiş bir mevzidir.

Dinamizmi harap evlerden çıkıp gelen insanlardan mamur bir cemaat kurmak ne kadar uzak bir hayaldir. Evler ihya edilmeden sokakların ihya edilmesi mümkün değildir. Hatta evlerin ihya edilmemesi halinde camilerin bile ihyası mümkün olmaz. Camilerden evlere yöneliş olması derelerin ters akmasına benzer. Tabii akış, evlerden camilere, medreselere yönelme olmasıdır. Camiler ve medreseler evlere umut bağlar. Şimdiki zamanda evlerin içindekilerle harap olması sebebiyle, ihya edilmek için camilere umut bağlanması sadece bir karışıklığı temsil eder. Camiler kuru yapılardır. Camileri dolduran insanlardır. İnsanlar ise annelerin ve babaların bulunduğu, çocukların doğup gözlerini dünyaya açtığı evlerde yetişmektedirler.

Fıtrat üzere doğan bir çocuk, camiye meyilli doğar. Onun camiye meylini saptıran annesi ve babası olur. Anne ve baba ise ev demektir. Fıtrata ters düşmüş evlerde doğan ve yetişen çocuklar camilere tamir için gönderilmektedirler. Hâlbuki cami, ona meyilli yaratılmışları toplamak için vardır. Zaten ‘cami’ kelimesi anlam olarak da ‘toplayan’ demektir.

Ev hakkındaki bilgi ve anlayışımızı yeniden toparlamaya mecburuz.

Evlerimizi, barınma yerlerimiz olarak görmemiz hatadır. Evlerimiz, barınmadan önce yetişme yerlerimizdir. İman aşımız bize evlerde verilmelidir. Evlerde olması gereken aşılamanın başka bir merkeze havale edilmesi ciddi bir kayıptır. İnsan ve mü’min yetiştirmenin ev kadar tabii icra edilebilecek başka bir mekânı olamaz. İnsan temel karakterini evinde aldıktan sonra, doktorluğunu, mühendisliğini, âlimliğini başka merkezlerden alır.

O merkezlerden aldığı ve evdeki temel karakterinin üzerine koyduğu vasfını da yine evde muhafaza eder. Aksi takdirde, unvanlarının hakkını veremeyen, kişiliğinin içini dolduramayan büyük unvanlı, ama küçük kapasiteli şahsiyetler yetiştirilmiş olur. Sarığının altındaki kafası başka şeylerle örülü âlimler yetişir. Kendine de ümmetine de hayrı olmayan insanlar doldurur şehirleri.

Evlerin ihya edilmesi, annelerin ve babaların ihya edilmesidir. Evlerin Kıblegâh haline gelmesi, evin bir tür kutsallaştırılmasıdır. Bu da bize, her şeyden önce ‘ev’ kavramını yeniden idrak etmemizi, beton ve mobilyayı en sona ertelememizi, insan etrafında dönen bir anlayışa sahip olmamızı mecbur etmektedir. İyi bir mü’min ve iyi bir insan için kurulu başka bir medrese yoktur. Musa aleyhisselâmdan beri kanun budur.

Evlerimiz, sadece barınma mekânlarımız değildir. Akidemiz, ahlâkımız, kişiliğimiz evde şekillenmelidir ki fıtrata uygun bir kimlik sahibi olalım.

Eve bakış tarzımız oldukça önem arz etmektedir. Evi sadece, içindeki eşyamızı çalacak hırsıza karşı koruma altına almamız, soğuk ve sıcağa karşı korumalı hale getirmemiz yeterli değildir.

Evde baba ve anne ilk öğretmen olduklarının şuurunda olmalıdırlar. Ev küfre karşı da koruma altına alınmalıdır. İbadetin ilk tatbikatı evde yapılmalıdır. Ev, ibadet için ideal bir eğitim merkezi olarak bilinmelidir. Ev seçimi ve evin düzenlenmesi hususunda, eve giren çıkanlar, ev nüfusuna katılacak olanlar üzerinde bu incelikler hesaplanmalıdır.

Müslüman şunu bilmelidir: Evi son kalesidir. Koruyabileceği ve hüküm yürütebileceği tek yer de orasıdır. Aşırı gidip evden kaçırmamak şartıyla eve ve evdekilere gösterilecek titizlik, din ve ahlâk için yapılabilecek en elzem hizmetlerdendir. Evinde böyle bir hükmü olmayanların başka alanlardaki yatırımları, kârı az yatırımlar olmaya mahkûmdur. Yalnız aşırı kararlar ve fevri davranışlar zararlıdır; sabretmesini bilmeyen zarar eder. Ev ve evle direkt veya dolaylı bağlantısı olan herkes bu programa dâhil edilmelidir.

Ev bir nimettir. Allah Teâlâ kendimizi ve ailemizi ateşten korumamız için bize en uygun mekân olarak evlerimizi tahsis etmiştir. Dış tehlikelere karşı da en güvenli yerimiz evimizdir. Evlerden açılan bir iman hareketiyle insanlığın kurtuluşu daha çabuk olacaktır.

Nureddin Yıldız
Milat Gazetesi


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers