Kategori Arşivleri: Namaz

kil beni ey namaz

Kıyamınla kıyametini başlatıyorsun. Kalk ayağa. Kıbleye yönel. Tekbir getir “Allahuekber…” Ayağına takılan, yolunu kesen, emellerini yok eden, hayallerini engelleyen ne varsa, hepsinden daha büyüktür O. Ayağına takılanı kaldıracak inceliği, emellerini gerçekleştirecek şefkati, seni hayallerine eriştirecek gücü O’nun büyüklüğünde bulacaksın. Bunu bilerek, teslim ol Rabbine, kaygılarını ve korkularını rahmetinin kucağına bırak usulca. Kaldır ellerini ve bir gün nasılsa huzurunda hareketsiz kalacak bu bedeni, bütün hücreleriyle O’na teslim et. Ayağa kalk ve “buradayım ey Rabbim” de. “Evinden kaçan kulun, yuvadan uçan kölen yine Sana geldi. Buradayım! Geldim! Huzurundayım!

Elini bağlamakla kötülükten çekiliyorsun. Dünya telaşının nabızlarını ne kadar da kuvvetli alıyorsun. Öyle bir rüya ki dünya, içinde uykunu da uyanıklığını da kaybetmişsin, uyanmaktan korkuyorsun. Rüyasında gördüğü ruyayı anlatan adam gibi, kendini uyanık sandığın yerde uykunun en derin yerindesin. Kendini burada kalmaya razı etmişsin, şimdiye razı olmuşsun. Ötesine gönlün de gözün de kapalı. İşte şimdi, dünya telaşını ellerinle geriye atıp tekbir getiriyorsun. Büyük bildiklerinden de büyük olanın huzurunda kaygılarını küçültüyorsun, telaşlarını durultuyorsun, korkularını dağıtıyorsun. Sağ elini sol elinin üzerine koyup serden el çekip hayra uzanıyorsun, yokluktan yüz çevirip varlığın kalbine akıyorsun. Varlığın göğsünde cılız bir nefes kadar hafifliyor, sadeleşiyorsun. “Sübhaneke” fısıltısında, sonsuz gürültüler ortasında, bitmez telaşlar arasında, meyvesiz koşturmalar sonrasında Seni işiten, en ince sızılarına, en gizli arzularına kulak veren Rabbinle tanışıyorsun.

Eğilmekle doğrultuyorsun kendini. Rukûlarında koca bir dünyanın yükünü atıyorsun omuzlarından. Azim olan Rabbinin huzurunda eğilip başkalarına izzetini ilan ediyorsun.”Sübhane Rabbiye’l-Azim.” Bedenin eğiliyor; ruhun doğruluyor. Başın alçalıyor; kalbin duruluyor. Yüzün yere dönüyor; alnına rahmet dokunuyor. Yalnızlaşıyorsun rukûda; telaşlarda unuttuğun, dünya çölünde kaybettiğin kendini yeniden buluyorsun. Tutup dizlerinden kendini kendine doğru çekiyorsun. Kendine gelmek için kendinden geçiyorsun.

Oturmakla hayatın kalbinde yer tutuyorsun. Tahiyyata otur şimdi ve gözlerini ellerine kilitle. Diri olan her şeyin selamını söylerken dirileri diriltene, ölüleri diriltene dön, ellerini eline vereni bil. Ellerinin ne kadar da küçük kaldığını hatırla hırsların karşısında. Elinde kalanların seni avutamayacağını anla. Sahiplendiklerinin hepsi avuçlarının içinde ama avucun boş olacak bir gün. Biriktirdiklerinin hepsi şimdi yanında ama avucun boşalacak bir günün akşamında.

Secde ederek başını göğe ağdırıyorsun. Yüzünü toprağa sür şimdi. Evine dön. Sılana koş “Sübhane Rabbiye’l-A’la.” Başını yere koyarak sıfırla kendini. Rabbine de ki: “Sen varsın. Sen a’lasın. Eksiklikten uzaksın, noksanlıktan muallasın, kusurdan mukaddessin. Kusur bende. Benden yana eksiklik. Bende saklı acizlik. Bende bekler fakirlik. Yalnız Sana muhtaç olma zenginliğimdir secdem. Yalnız Sana kul olma şerefimdir secdem.” Secdeler ruhunun saltanatıdır. Varlığını huzurunda hiçlediğin andır secden. Rabbinin şahdamarı yakınlığından kalbine yakınlıklar emdiğin yerdir secde. Ruhunun muştular bulduğu demdir. Miracının ‘kab-ı kavşeyn’idir secde. Seni beni aradan çıkardığın yerdir secde. De ki: “Dediğini yapıyorum, secde edip yaklaşıyorum. Sana yaklaşıyorum. Tüm uzaklıkları uzaklara bırakıyorum. Tüm aldanışları tuzaklarda bırakıyorum.

De ki: “Yüzümde secdelerimin izini bırak ey Rabbim. Alnıma rahmetinin nefhasını bırak ey Rabbim. Kalbime En Sevgili’nin aşkını bırak ey Rabbim. Secdemden dirilt beni. Secdemde oldur beni. Secdemde durult beni. Secdemde doğrult beni.

Tenini kalbine bitiştiriyor her namaz. Ve sabah gelince yeniden, tenine dokunur ötelerin hülyası. Göğsüne değer bin İsa nefhası. Yusuf kokulu gömlekler sarılır tenine. Musa gibi ellerini göğsünden çıkarırsın. Uzakta bir ateş görmüşsün gibi kıvılcımlanır gökler. Yeniden dirilir gibisin. Unuttuğunu da unuttuğunu hatırlarsın yastığının kuytusunda. Rüyalardan dönersin. Yeniden yüklenirsin hicranları. Biriktirmeye başlarsın yeniden. Çoğaltmaya ayarlarsın kendini yine. Lakin, hâlâ yırtıktır hayatın cepleri. Ayaklarının ucuna dökülüyor zamanın parçaları. Bir secdenin pınarında söndürüyorsun kalbinin yangınlarını…

Senai Demirci

aydinlik-icin-dua

Kur’ân, Yüce Allah’ın zalim, fasık, münafık, azgın, kâfir vb kişilere hidayet vermeyeceğini anlatır. Bunun yanında günah diye çevrilebilecek birtakım suç, yanlış, sapkınlık ve azgınlıklara da değinir ve onları olumsuz davranışlar olarak niteler. Bunlar; Allah’a karşı işlenen can sıkıcı cürümler, suçlar, büyük günah, küçük günah, ceza gerektirecek işler, kişiyi sevaptan geri bırakan, hayırdan alıkoyan işlerdir. Günah, isyan, vebal ile kuşatılmış kalbi namazda huşu ile donatmak zordur. Yüce Allah’ın hudûdu çiğnendikçe, emirleri ihmal, tavsiyeleri kulak ardı edildikçe kalp kuşatılır ve gittikçe huşûu azalır. Günahlar çoğaldıkça Yüce Allah’a gerçek manada yönelmek, teslim olmak zorlaşır ve azalır. Bunun çaresi günahları azaltmak ve tövbe istiğfarı çoğaltmaktır. Tövbe istiğfar günahlardan dönüş ve onların bağışlanması için bir yol açılmasına sebep olur. Hayat bir bütündür. Temiz, duyarlı, bilinçli hayat huşûa erişmek için her türlü kolaylığı hazırlar.

Gösteriş, görsünler diye iş yapmak, çalım satmak namaz ile beraber kullanılınca daha hayret verici bir eyleme işaret eder. Gaflet içinde kılınmış bir namazın sahipleri riyakârlık yaparlar. “Münafıklar Allah’ı aldatırlar, hâlbuki onları aldatan O’dur. Namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar, ama Allah’ı zikretmezler, çok az miktardaki hariç” (4/Nisa.142) Yüce Allah’a yönelmeye isteksizlik, Yüce Allah’a karşı görevimizi yapmak, onu hatırlamak, O’na verilen sözü yenilemek maksadına matuf olan namaza gönülsüz kalkmayı ifade eder. Gösteriş sadece münafıkların değil, kâfirlerin de karakterleridir. (4/Nisa.38) Yüce Allah’a inanmayan ve ahiret gününe inanmayan, malını sırf insanlar görsünler diye harcayıp sonra da minnet ve eziyetle insanların başına kakan kimseler Kur’ân’ın sakındırdığı tiplerdir. (2/Bakara.264)

Bir azgınlık eseri olarak Yüce Allah’ın Yolunu kesmek için, insanlara gösteriş yapa yapa yurtlarından çıkan kâfirlerin bu girişimi de Kur’an’da riyanın nerelerde gösterilebileceğine dair bir misal oluşturmaktadır. (8/Enfal 47) Riya daha çok gösteriş ve görüntü ile ilgili olan bir hal olmasına karşın, Kâfirde de, Müslümanda da kısmen bulunabilen bir davranış bozukluğudur. Temeli ya maslahattır ya da kimi erdemlere sahip olduğu havasında olup insanları buna inandırmaktır. Şan, şöhret, makam, el üstünde tutulmak da öteden beri insanların çok değer verdikleri üstün vasıflar gibi algılanmıştır. Namazda gösterişi mülahaza etmek onun özüne dokunur, kimyasını bozar. “Gösteriş yapanı Allah gösterir.” (Buhari, 84/er-Rekaik 36/er-riyau ve’s-süm’atü, (HN:6234) Müslümanların içine düşebilecekleri riyakârlığı, çeşitlerini, sebeplerini ve çözüm yollarını İmam Gazali İhya’da açıklamıştır.

Sesli cihazları açık tutmak, kapı, saat, telefon zillerinin etkisinde namaza durmak; konuşan, tartışan, kavga eden kişilerin veya uyuyan adamın yanında namaza durmak da öyledir. Namaz kılınan yer rasgele seçilemez. Namaz kılınmaya uygun bir yer aranması çok önemlidir. İnsan uyurken, yemek yerken, misafir ağırlarken, toplantı yaparken, ders verirken veya alırken en uygun yeri ve zamanı ayarlamaya özen gösterir, mekânın sıcaklık veya soğukluğunu ayarlar. Çok sıcak veya fazla soğuk yerde bu tür işler sıkıntı verir. Namaz da bunun gibidir. Uygun zeminde, mutedil hava şartlarında kılınır. Zemin ve hava şartları önemsemeyenin mantığı şudur: “Zaten namaz 3–4 dakikadır, katlanırım, kurtulurum.” Hâlbuki namaz katlanılması gereken bir edimler zinciri değil, eda ettikçe insanın içine sevinç, mutluluk, serinlik veren bir ameldir. Onun böyle dar bir zaman veya mekâna sığdırmaya çalışmak huşûa zarar verir ve namazın etkisini kırar.

Akıl ve zihin bir meseleye dalmışken, bir sorunu incelerken kendini toparlamadan namaza durmak huşûa mani olur. Hûşu ve hudûu kaybetmenin sebeplerinden biri de zihni çok meşgul iken namaza durmaktır. Önce kendi ihtiyacını görüp zihnini sakinleştirdikten sonra namaza durmak daha elverişli olacaktır. Yoksa kişi namaza duracak ama aklında meşgul edecek düşünceler olacak, o düşünceler yüzünden zihnini toparlayamayacak ve kendini namaza, kıraat ve duaya veremeyecektir. “Bin an önce bitse de işime gitsem” diyecektir. O zaman da namazın tadı tuzu kaçmış olacaktır. Namazı korumanın yollarında biri de budur. Kişi zamanı dikkate alır, ona göre hazırlık yapar, abdest alır, namazın diğer şartlarını yerine getirir, huşuu ve hudûu bulmaya gayret eder, namazın hakkını vermeye çalışır. Böylece namazı münafıkların, gösteriş peşinde olan mürâüilerin ve müşriklerin namazından (4/Nisa 142, 8/Enfal35, 107/Mâûn 4-7) ayrılmış olur. Ancak o zaman şekil ve form ile değil, her yönüyle namazını muhkem biçimde ikame etmiş olur. Hassan İbn. Kesir der ki: Namazda huşû ancak kalbini onun için boşaltan, sadece onunla meşgul olup diğer işleri bırakan ve onu diğer her şeye tercih eden kişiler için söz konusudur. O zaman namaz onun için bir huzur ve göz nuru konumuna yükselir.

Gözlerini semaya dikmek, namazda bakılması gereken yere değil de başka taraflara bakmak namazın huşûuna zarar verir. Sağa bola bakmak da bunun gibidir. Kalbini Yüce Allahtan başkasına çevirmek namazın tesirini kırar. Gözleriyle etrafına bakmak veya bakınmak da öyledir. Kişi namazına yoğunlaştığı ölçüde Yüce Allah da onunla yakından ilgilenir. İlk dönemlerin aksine gelen disiplin ve düzen ilkeleri serbest hareketleri kaldırmış ve namaz artık tamamen sükûnet, huşu, hudu, haşyet ve heybet havasının teneffüs edildiği salt bir ibadete dönüştürülmüştür. (Müslim,6/Mesacid 8/Tahrimu’l-Kelam fi’s-salât, HN:1227 İbn Kesir, Tefsir, 2/Bakara 238 AY) Namaz huşû, kalp huzuru, okuduğunu anlama ve onunla beraber olma eyleminden ibarettir. (Gazali, İhya, I,172,335;408.V,257) Büyüğün huzurunda kemal-i edeple duran, kalbini huzurunda bulunduğu zatın azametiyle dolduran, onun her dediğini can kulağıyla dinleyen, tüm sözlerini en doğru biçimde anlamaya çalışan, onun huzurundayken başkasına bakmaktan veya onunla ilgilenmekten hayâ eden biri ise bambaşka bir sonuç alır. Onun durumuyla öncekinin tutumu arasında dağlar kadar fark olur. Yan yana namaza duran bu iki adamın namazları arasında yer ile gök arası kadar bir mesafe vardır. (Hassan. b.Atıyye) Namaz huşû içinde olmalı, gözler ve gönül manevi huzurda bulunuyor olmanın gereği sakin ve canlı tutulmalıdır. Yoksa kişi ile Yüce Allah arasına şehvetler, vesveseler, nefis hicabı girer. Vesvese, değişik düşünce, hayal ve meşgale ile zihni ve gönlü istila edilmiş bir kişinin namaza durduğu düşünüldüğünde şeytan onu dört biryandan kuşatacak ve onu bu yüce makamda, Yüce Allah’a en yakın olduğu eylemde gaflete düşürüp ruh ve zihin açısından uzağa atacaktır. Şeytanın hile ve tuzağından ancak kendini Yüce Allah’a verenler kurtulabilir. (38/Sad 83)

Sürekli hareket halinde olan bir insan namazda rahat duramaz. Elinde tesbih, anahtarlık vb şeylerle daima oynayan, sürekli ayağını sallayan bir kişi namazda huşû ve vakar havasına giremez. Normal hayatında az hareket eden kişi için sükûnet, yavaşlık, vakar ve huşû uygun davranışlardır. Namaz bu havada güzel kılınır. Kişi namazda uzun boylu ayakta durur, sağa sola bakmaz, gözünü semaya dikmez, hareket etmez, edasıyla uğraştığı namazını unutup başka bir tarafla meşgul olmaz. Çünkü huşunun özünde hareketsizlik, sükûnet, boyun eğme ve alçakgönüllülük vardır. Bu nedenle ayakta dururken bir sağ bir sol ayağa yaslanmak, esnemek, öksürmek, kaşınmak, yüzünü, gözlerini, burnunu karıştırmak vb gibi şeyler huşûa münafidir. “Allah’ım sana rükû ettim, sana iman ettim ve sana teslim oldum. İşitme ve görme organlarım, beynim, kemiklerim ve sinirlerim sana karşı huşu içindedirler.” (Müslim,7/Salatu’l-Müsafirin 27/Ed-Dua fi Salati’l ve Kıyamih (HN:1848) Tirizi, Ebu Davut, Ahmed) Bu da bize huşunun kulak, göz, beyin, kol, bacak ve sinirler gibi çok yönlü bir sükûnete şamil olduğunu gösterir gibidir.

Şiddetli korku ortamında veya büyük sevinç anlarında namaz huşûdan mahrum kalır. Uyku hali çöktüğünde, çok aç iken veya yemek hazırken namaza durulmaz. Zira aç iken, bu halde huşûu yakalamak neredeyse mümkün değildir. Namaz kılıncaya kadar yemeğin biteceğine dair endişesi olduğu hallerde de durum aynıdır. Çünkü bu durumda aklı fikri namazdan çok yemekte olur; yemek onun zihnini meşgul eder. Sıkışıklık halinde de namaz kılınması uygun görülmemiştir. “Yemek hazırken ve sıkışmışken namaz olmaz” (Buhari-Müslim. Ebu Abdullah M.b.Fetuh el-Humeydi,.(HN:3213. Hz.Aişe Hadisi) Önce bu ihtiyaçlar uygun zamanda giderilmeli ardından sakin bir gönül ve zihinle namaza durulmalıdır.

Namazın ne denli büyük bir ibadet, nasıl ağır bir sorumluluk olduğunu, dindeki yeri, kulun edimleri arasındaki önemi hakkında bilgisizlik, yeterince bilinçlenmemişlik hali huşûu kazanmaya da onu devam ettirmeye de mani olur. Eğer namaz kılan kıldığı namazın bilincinde olmaz, Yüce Allah’ın huzurunda olduğunu hissetmez, ona gereken tazim, saygı ve ihtiramı göstermezse, ona söylediğini, ondan dilediğini bilinçli olarak zihninde tutmazsa, huşu atmosferini yakalayamaz, onu yitirir. Buhari ve Müslim tarafından aktarılan hadiste Fatiha suresi adeta namaz kılan ile Yüce Allah arasında bir sözleşme ve ahitleşmedir. Kul söyler, Yüce Allah tasdik eder. Kul ister, Yüce Allah verir. Diyalog, yakınlaşma ve sözleşme sonuna kadar böyle sürer gider. (Müslim 5/Salât 11/Vücubu Kıraat’i Fatihati fi Külli Salât (HN:904). Devam ettikçe içtenlik, duyarlılık, haşyet, hudû ve huşû da artar, derinleşir, kişiyi her yönüyle kuşatır ve kaplar. Kişi bu huzur ve yakınlıktan uzaklaştıkça, şuurunu kaybettikçe bu oranda huşûunu da yitirir. Çünkü huşu gaflet ile beraber olmaz.

Kendini toparlamadan, sükûnete ermeden, mutedil bir hava yakalamadan namaza durmak huşûa aykırı düşer. Okuduğu ayetler, dua ve zikirler üzerinde düşünmeden geçmek veya onları okurken başka şeyleri düşünmek, şurada burada dolanmak, aslı astarı olmayan şeylere dalıp gitmek huşûu kaybetmenin bir başka sebebini oluşturur. Namazda kalp, kafa ve beden bütünleşmeli ve birlikte ibadet zeminini paylaşmalıdır. Dağınıklık, parçalanmış fikir ve amel huşûun buharlaşmasını kaçınılmaz kılar. Çoğunlukla namaz bir borç gibi düşünülür, verip kurtulmak gerekir, diye bakılır. Beklenen bizim onu Yüce Allah tarafından verilmiş aziz bir görev, değerli bir randevu ve buluşma saati gibi görmemizdir. İhlâsa uygun biçimde onu eda etmeyi düşünmemiz gerekirken, bir yük gibi algılamamız huşûmuzu yaralamakta ve onun billurlaşmasına sebep olmaktadır.

İnsan aceleden yaratılmıştır. İnsan aceleci bir özelliğe sahiptir. İnsanın özünde aceleye meyleden bir damar vardır. Doğal haliyle insan acil olanı, peşin olan şeyleri, yakın bulduğu şeyleri tercih eder. Uzak şeylerden hoşlanmaz veya onları elde etmek için gereken emek ve himmeti göstermez. Kısa mesafede her istediğini elde etmek ister. Acele işe şeytan karışır, derler. Normal hayatta bile acele etmek, çoğun, insanın aleyhine döner. Teenni Rahman’dan acele şeytandandır, diye bir rivayet de vardır. (Sünenü’lBeyhaki’l-Kübra. Adabu’l Kadi: et-Tesbbut fi’lHukm, X,104 HN:20057) Herhangi bir namaz aceleye getirildiğinde huşûunu kaybeder. Acele mutedil çizgide kalsa da namazın iç dinamiklerine zarar verir ve onu içten çürütür. Özellik bu alışkanlık haline geldiğinde kişi doğru dürüst bir namaz kılamaz. Rasûlullah böyle hızlı namaz kılan bir kişiye üç kere namazını tekrar etmesini söylemiştir.

Namaza ve taşıdığı manaya karşı edebini takınmadan ibadette durmak huşua manidir. Utanma belasına namaza kalkmak, insanlar görsünler diye namaza durmak veya gösteriş için namaz kılmak, ihmalkârlık, tembellik veya uyuşukluk hali içinde namaza kalkmak nifak alametidir. (4/Nisa 142 – 9/Tevbe 54) Namazı cemaatle kılmak samimi mümin ile münafığı ayıran bir kıstas olarak kabul edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber’in (sas) zamanında, bir kişi düzenli ve vaktinde namaz kılmadıkça İslam topluluğunun bir üyesi sayılmazdı. Her cemiyet ve kuruluş nasıl çok önemli bir neden olmaksızın, bu üyenin toplantıya katılmamasını ilgisizlik kabul eder ve sürekli devamsızlık halinde üyeyi cemiyetten uzaklaştırırsa, bir müminin cemaatle namaz kılmaması da onun İslam’a olan ilgisizliğinin azlığına işaret eder. Eğer sürekli olarak cemaatten uzak olursa, bu da onun İslam’dan döndüğüne bir delil teşkil eder. İşe bu nedenle o dönemde münafıklar da günde beş vakit namaza katılmak zorundaydılar. Aksi takdirde İslam toplumunun birer üyesi sayılmazlardı. Fakat müminlerle münafıkları ayıran nokta, müminlerin mescide büyük bir şevkle vaktinden önce gelmeleri ve namazdan sonra bile orada kalmalarıydı. Bu da onların ne kadar samimi olduklarını gösteriyordu. Diğer taraftan ezan sesi münafığa ölüm habercisi kadar nefret verici geliyordu. Yine de isteksizce cemaate katılmak üzere kalkıyordu, fakat onun tüm davranışları namazı isteksizce kıldığını gösteriyordu. Daha sonra da sanki hapishaneden kaçar gibi mescitten aceleyle ayrılıyordu. Onun bütün davranışları, bir müminin aksine, onun Allah’ı anmaya hiçbir ilgi duymadığını gösteriyordu. (Mevdudi, Tefhim,4/Nisa. AY; AN:172) Namazın amacı Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmaya ciddiyetle yönelmek gerekir. Ona karşı gönülsüz olmak çok tehlikeli bir tutum ve duygunun işaretidir. Namaz kendine mahsus hazırlıklar yapılarak ikame edilmesi gereken bir eylemdir. Gerek maddi gerekse manevi hazırlıkları hakkıyla tamamlamadan namaza durmak doğru olmaz. Namazı ikame etmekten çok baştan savmaya bakmak Müslüman yakışmaz. Yüce Allah için bir eylem yaptığını, bu eylemin en büyük tanığının Yüce Allah ve melekleri olduğunu aklında ve zihninde tutmadan sadece hareket ve kıraatle ilgilenmek huşûun zayi olmasına yol açar.

Huşuûn adap ile ilgili bölümüne ilişkin kimi hareket ve davranışlara ilişkin Zemahşeri’nin (v.538) tespitlerinden anlaşılmaktadır ki, namazda elbiselerini toplamak, çekmak, düzeltmek gibi bayağı işlerle meşgul olmak huşûa zarar verir. Gözleriyle sağa sola bakmak, elleri, başı, boynu ile gereksiz hareketler yapmak, ağzını, burnunu hareket ettirmek huşûu kaybetmeye yol açar. Namazda saçını başını düzeltmek, burnuna, yüzüne, bedeninin herhangi bir yerine elini sürmek, dişlerinin arasında kalan şeyleri diliyle kurcalamak vb hareketler huşûa zarar verir. (Dr. Mehmet Yolcu-Kur’an ışığında Namazın Ruhu Huşu 218–235)

Necdet İlimen
Cemaat.com

kâbe'ne dön

Eğer namaz kılanın önünden geçen, işlediği cürmün (hatanın) şuurunda olsaydı, kırk sene bekler yine o insanın önünden geçmezdi.
(Hadis-i Şerif)

De ki: Kuşku yok ki benim namazım bütün ibadetlerim,
hayatım ve ölümüm yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah içindir.

Hani kopar ya damla buluttan, bebek rahimden ayrılır gibi.
Hani hani savrulur ya yaprak dalından, kalbini içten içe kanatır gibi.
Hani sıyrılır ya can tenden, uçurumdan uçuruma yuvarlanır gibi.

Şimdi güneş çağırıyor seni…
Gölgeni bırak, göğe dön.

Şimdi bahar çağırıyor seni, kalbini al eve dön.
Şimdi hayat çağırıyor seni, can’dan geç cânan’a dön.
Şimdi Rabbin çağırıyor seni, kabından çık Kâbe’ne dön.

Münib Engin Noyan

islam egitim

Farz olduğu zaman zor gelmemesi için çocuklarına önceden abdest ve namazı öğretmeleri ve namaza alıştırmaları anne-babalara emredilmiştir. Ergenlik öncesinde zaman zaman namaz kılması sağlanarak çocuğun namazın ciddiyetini kavraması sağlanmalıdır. Hatta ergenliğe yakın dönemde 5 vakit namazı kılmayı bir vazife bilerek başlaması da önemlidir. Aksi takdirde ergenliğe girer girmez bir çocuğun devamlı surette hiç ara vermeden 5 vakit namazı kılması ve buna devam etmesi zor olacaktır. Ergenlik öncesi alıştırılmayan ve bu ciddiyeti kavrayarak hayata geçirmeyen çocuk ergenlikte 5 vakit namazdan bunalacak ve sıkılacaktır. Bunun yanında onlara namazda okuyacak kadar Kur’an öğretmek de gerekmektedir. Bunları sağlamak için küçük yaşlarda başlayan tedrici ve aşamalı eğitim şarttır.

Peygamberimiz: “Yedi yaşında çocuklarınıza namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına bastıklarında da kılmazlarsa dövünüz” (1) buyurmaktadır.
Bu ifadede yedi yaş öncesine dair bir ima söz konusu olmadığı için çocuğun 0-7 yaş arasında namazla ilgisi ve namaz eğitimi yok mu sayılacaktır? Hayır, bunu söylemek son derece yanlıştır. Hz. Peygamber’in namaz eğitimi ve namazla ilgili beyanları genel çerçevede incelendiğinde görülecektir ki; burada göze çarpmayan ama gerçekte var olan bir tedrici-aşamalı eğitim söz konusudur. Müslüman bir aile içinde çocuk, namaz kılanların olduğu bir ortamda yedi yaşına kadar namaz kılanları görecek, namaz kılanları taklit edecek, namazı soracak, hatta namaz kılanların tepesine çıkacak ve oynayacaktır. 7-10 dönemi ise çocuk için yavaş ama biraz daha ciddi bir geçiş dönemi olacak ve namaz öğretimi planlı olarak yapılarak bu dönem alıştırılma dönemi olarak değerlendirilecektir. Çocuk, 10 yaşından itibaren ise namaz kılmaya zorlanacaktır. 10 yaş dönemi ergenlik veya büluğ çağı olarak algılanabilir. Ergenlik çağına girince de çocuk zaten dinen bir mükellef ve yetişkin sayılacağı için namaz kılmaya zorlanmalıdır. Ancak bu zorlamayı tamamen baskı ile değil de namaz kılmayı alışkanlık haline getirme süreci olarak algılamalıyız.

Çocuğun henüz çok küçük olduğu yaşlarda, hiçbir dua ve Kur’an ayeti bilmezken sadece davranış olarak yaptığı namaz kılma şekillerini sempati ve teşvikle karşılamalı, ancak 6-7 yaşlarından sonra abdest alarak başladığı herhangi bir namazı sonuna kadar tamamlaması öğretilmelidir. Yine de bu yaşlarda beş vakit namazı muntazam olarak kılması beklenemez. 6-7 yaşından itibaren çocuğun abdestsiz namaz kılması, dört rekatlık bir namazın birinci ikinci rekatlarında namazı bırakması hoş karşılanmamalıdır(2). Peygamber efendimizin 7 yaş tabirini kullanmasındaki hikmet de bundan dolayıdır.

Acaba peygamber efendimiz niçin namaz kılmaya zorlama dönemi olarak 10 yaş üzerinde ısrar etmiş bu yaşı kullanmıştır?

Yapılan araştırmaların gösterdiğine göre 10 yaş, çocuğun düzenli, huzurlu dönemi olup dengeli ve uyumlu tavır sergilediği çağdır. Bedensel açıdan olduğu gibi ruhsal açıdan da olgunlaşan on yaş çocuğu yetişkinlerle olan ilişkilerinde erişkin olma yolunda başarılı bir adaydır (3).

7-10 yaş arasında geçen üç yıllık süreç çocuğu namaz disiplinine alıştırmak için yeterince uzun bir süredir ki bu dönem iyi değerlendirilir ölçülü bir eğitim verilebilirse namaz alışkanlık haline getirilebilir. Bu süreç içerisinde abdest alma, namaz kılma, abdesti ve namazı bozan durumlar gibi temel bilgiler çocuğa öğretilmelidir.

Çocukları namaza alıştırırken bazı kolaylıklar sağlanabilir. İbn Abbas’ın çocuklara tek secde ile de olsa namaz kılmaya alıştırmaya tavsiye etmesi, Hz. Hüseyin’in çocuklara namazı cem ederek, yani öğle ile ikindiyi, akşamla yatsı namazını bir arada kıldırması birer örnek olabilir (4) .

Namaz kılınan evde yetişen bir çocuk zaten şöyle veya böyle namaz kılmanın keyfiyeti hakkında bilgi sahibi olacaktır. Bu dönemde çocuğun bazı yanlışlar yapması mümkündür ki bu durumda kesinlikle çocuğa kızılmamalı, sert tepkiler verilmemelidir. Peygamberimizin davranışı bu konuda bize örnek olmalıdır. Peygamberimiz, namaz kılarken torunları Hasan ve Hüseyin (r.a.) onun sırtına çıksalar bile ses çıkarmayıp onları beklemek için secdeyi uzatması onlara kızmaması bizim için güzel bir örnektir.

Bazen evde cemaatle namaz kılınmalı, çocuk isterse onun da katılmasına imkan verilmelidir. Ancak özellikle 2- 6 yaş arasında namaz kılmaya zorlanmamalı, kılmaz ise namaz kılmadığı için ayıplama veya yerme ifadeleri hiç bir şekilde kullanılmamalıdır. Çocuk bu durumda kendi başına bırakılmamalı eğer namaza iştirak etmediyse nedeni tespit edilmeye çalışılmalıdır. Acaba çocuk, namaz sure ve dualarını bilmediği için mi kılmak istemiyor, yoksa daha farklı nedenlerden dolayı bu ibadetten soğuması mı söz konusu? Bunlar iyice tespit edilmelidir ki çözüm yolları üretilebilsin.

Hz. Peygamberin namaz ibadetinde namazın sıhhatine halel getirmeyecek durumlarda gösterdiği müsamaha ve kolaylaştırıcı davranışından mutlaka haberdar olmalı, namaz eğitimi verirken bu anlayış doğrultusunda hareket etmeliyiz. Peygamber efendimiz namaz kıldırırken ağlayan çocuk sesi duysa kısa sure okuyarak namazı bitirir, annenin sıkıntı çekmesini çocuğun ağlamasını önlemeye çalışırdı (5). Bunun yanında sofra serili ise önce yemeğin yenmesini tavsiye etmesi de bu hususta örnek olarak verilebilir. Bundan dolayı çocuk (kendisine namaz farz olmayan) namaz ve yemek arasında sıkıntıya sokacak derecede bir tercih yapma zorunda bırakılmamalıdır.

Mesela hafta sonu ailece gezmeye gidildi, eve yorgun bir şekilde dönüldü. O kadar ki evin 7-8 yaşlarındaki çocuğu yemeğini bile doğru düzgün yiyemeden olduğu yerde uyuyakaldı. Bu durumda babanın namaz kılması için çocuğu kaldırması ve zorlamasının bir faydası olmayacaktır. Bilakis bu tutum istenmeyen sonuçlar ve ters tepki doğurabilecektir. Yapılması gereken, çocuğa mümkünse namaz kılıp kılmayacağını sormak, kılamayacak durumdaysa “Ama bir daha bırakmak olmaz” diyerek onun namazı unutmadan ama zorlamadan nefret ettirmeden bilinçlenmesini sağlamaktır. Zaten o yaşta çocuğa farz olmadığı için böyle kritik dönemlerde çocuğa aşırı baskı yapılmamalıdır. Ama çocuk 10-12 yaşlarında ise biraz daha fazla ısrarcı olmalı, veya çocuk biraz uyuduktan sonra kaldırılarak namaz kılması sağlanmalıdır.

Model ve örnek olma prensibine bağlı olarak abdest alma ve namaz kılma gibi ibadetler çocukların gördüğü ortamlarda yapılmalıdır. Evin büyükleri abdestlerini alırken çocuğun kendisini görmesini sağlamalı, bilhassa namazları çocuğun göreceği yerlerde kılmalı, hatta çok küçük de olsa “Sen de benimle namaz kılmak ister misin?” diyerek onu namaza teşvik ederek beraber namaz kılması sağlanmalıdır. Özellikle anne ve babanın cemaatle namaz kılması bu noktada önemlidir. Cemaatle kılınan bir namazda anne babanın yanında çocuk tek başına aktivite dışında kalmak istemeyecek o da mutlaka namaza iştirak edecektir. İşte bu noktada çocuğun yapacağı yaramazlıkları müsamaha ile karşılamak son derece önemlidir. Çocuk namaz kılarken üstümüze çıkmışsa indirmeye çalışmamalı, ona kızmamalı, azarlamamalıdır. Ailece yapılan bu ibadet çocuğun dünyasında yetişkin bir birey olsa da hiç unutulmayacak, oyun havasında, o cemaat namazından elde ettiği zevk bir gün kendisini tekrar o ibadeti yapmaya sevk edecektir.

Çocuklar camiye alıştırılmalı, zaman zaman camiye götürülmeli ancak bunu yaparken çocuğun hoşuna gidecek bir takım ödüller de verilmelidir. Her camiye gidişte çocuğa para ve benzeri hediyeler vererek, tamamen para karşılığı ibadet yapma psikolojisini oluşturmamaya dikkat etmek gerekir. Bunun için de çocuğun sevdiği şeyleri alırken veya yaparken namaz saatlerine denk düşürerek camiye götürmelidir. Dönüşte park ve benzeri çocuğun zevk alacağı yerlere gidilmelidir. Böylece çocuk gündelik hayatın zevkleriyle ibadeti bütünleştirecektir (6).

Bütün bunların yanında çocuk zaman zaman küçük yaşlardan itibaren camiye götürülmeli cami ortamı, ibadet havası teneffüs ettirilmelidir. 4-5 yaşlarından önce çocuk yerinde durmayı, oturmayı bilmediği için cemaat namazlarına götürülmemelidir. Çocuk 4-5 yaşlarına geldiğinde artık bazı şeyleri algılayabilecek duruma geldiği için cemaat namazlarına götürülmesi daha uygundur. Nitekim Hz. Peygamber zamanında çocuklar büyükleriyle beraber Cuma ve bayram namazları gibi namazlara giderlerdi (7).

Camide çocuklara kızılmaması, çocukların azarlanmaması, camiden kovulmaması, onlara cami cemaatinin iyi ve güler yüzle davranması önemlidir. Çocuk herhangi bir şekilde babası veya bir büyüğü ile camiye gitmek istemezse niye gitmek istemediği tespit edilmeli “Onlara kızan biri mi var yoksa bir başka olumsuz neden mi?” söz konusu bu durum tespit edilerek çok geç olmadan çözüm yolları aranmalıdır.

Çocukları namaza alıştırmak için tedrici-aşamalı eğitimin bir örneği olarak şöyle bir yol takip edilebilir: Okul öncesi dönemde çocuk zaman zaman anne baba ile beraber namaz kılmalı, okul dönemine başlayınca doğru şekilde abdest almayı öğrenmiş olması temin edilmelidir. Okul döneminde ise çocuk aşamalı olarak her sınıfta bir vakit namaz kıldırılarak her sene bir vakit artırılmak suretiyle namaza alıştırılabilir. 1. sınıfta günde bir defa namaz kılmaya 2. sınıfta iki vakit, 3. sınıfta üç vakit olmak üzere çocuk zamanla aşamalı olarak beş vakit namaz kılmaya alıştırılmış olacaktır.

Yaptıkları iyi davranışların büyükler tarafından onaylaması çocuklar için önemlidir. Bu sebeple çocuklar, ibadetleri yerine getirdiklerinde mükafatlandırılmalı, bu konuda ihmalkar davrandıklarında ise uyarılıp aksaklıkların giderilmesi sağlanmalıdır.

1- Ebu Davud, Salat, 26.
2-Ayhan, Halis, Din Eğitimi ve Öğretimi, s. 169-169
3- Yavuzer, Haluk, Çocuk Psikolojisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay, İstanbul 1982, s. 45.
4- Özyılmaz, Ömer, Çocukluk ve Gençlik Çağında İslami Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Pınar Yayınları, İstanbul 2003, s. 155.
5- Bkz. Müslim, Salat, 191-192.
6-Ayhan, Halis, Din Eğitimi ve Öğretimi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV), İstanbul 1997, s. 169-170.
7- Buhari, İdeyn 16; Cenaiz, 56.

Süleyman Karacelil
Vuslat dergisi

secde

Huşu ile alınmış bir abdestten sonra kıbleye doğru çevirdiğim seccademin üstündeki Kâbe figürleri ilgimi çeker ilkin. Ardından sessiz bulduğum odamdan sesli bir niyet ederim. Herkes hissetmiştir o sesi odada: Saatim, defterim, kalemim, bilgisayarım, dolabım… Bir tek ruhum hissetmemiştir o an. Ve ellerimi bir vinç edasıyla birlikte kulaklarıma kaldırırken hüzünlü bir ses kaçırırım ağzımdan:

Allahü Ekber !

Ardından ellerimin birbirine kapanması; sırasıyla Subhaneke duası, Fatiha suresi ve Zamlı sure… İşte o an dudaklarım basınç yaparken her harfte, ben orada değildim. Nerede miydim? Borç verip de paramı tekrar alamadığım arkadaşımın kapısının önünde, ağabeyimin vurdumduymaz haline sinirlendiğim memleketimde, babamın vefat ettiği hastanenin önünde öldüğünü duyduğum anki çöküşümde, annemi teselli ederken İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun ayetini söylediğimde, vizesinden tavan yapıp, finalinden taban yaptığım sınavımda, belki de bir plakçının önünde Kazım Koyuncu’nun hastane önünde “İncir Ağacı” türküsünü dinlerken herkesin bana alaycı bakışlarında…

Ve namaz kıldığımı hatırlayarak kendimi secde halinde bulurum. Hızlı hızlı Subhane Rabbiyel A’la diyerek doğrulurum eğri düşüncelerimle. Bu seferde Ettehiyyatü, Salli- Barik, Rabbena dualarını okuduğunu hisseder dudaklarım. Ama kaç rekât kılmıştım ki ben… 3 rekât mı hayır hayır, 4 rekât oldu yok yok ben yanlış kıldım namazı en iyisi mi Sehiv secdesi yapayım… Ve karar almışımdır fazla namaz göz çıkarmaz diye. Sehiv secdesini de yapmışımdır artık. Selamımı vermeyecek mazeretim yoktur diyerek boynumu kütledercesine çeviririm sağa sola. Esselamüaleyküm Verahmetullah, Esselamüaleyküm Verahmetullah…

Derken manasını bir türlü ezberleyemediğim o uzun sözcükler ardın sıra çıkar. Kısacası başladığı yerden başladığı yerde bitiririm. Yani boğazımdan aşağıya inmez o sözcükler. 33 kere Subhanallah, Elhamdülillah, Allahü Ekber sırasıyla dua tabi ki… – Vinç tekrar devreye girmiştir bu sırada – Allah’ım kıldığım namazı sen kabul eyle!!! inşallah eyler, inşallah eyler, katında kabul eylersin Rabbim!!!

Fatih Kayabaşı

Namaz, Efendimiz s.a.v.’in ifadesiyle “dinin direği” ve “kişinin kapısının önünde akan suyu bol ve tatlı bir nehir”… Müslüman hayatını ayakta tutan ve onu dünya hayatının kirlerinden arındıran büyük bir ibadet. İhmali de büyük kayıp. Bu nedenle müslümanın ilk görevi, vakit namazlarına özen göstermek ve varsa kazaya kalmış namazlarını da kılıp binasını sağlam tutmak.

Sahabe-i Kiram’dan Ebu Katade r.a. anlattı:

Rasulullah s.a.v. ile bir seferdeydik, gece epey ilerlemişti. Herkes çok yorgundu, ama yürümeye de devam ediyorduk…

- “Ya Rasulallah, biraz dinlensek nasıl olur?” dedik. Efendimiz s.a.v.,

- “Namaz vaktinde uyumanızdan korkuyorum; bizi kim uyandırır?” buyurdu. Bilal r.a.:

- “Ben, ya Rasulallah!” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz s.a.v. mola verdi ve herkes uykuya yattı. Bilal r.a. da bineğine dayanarak beklemeye başladı. Derken o da uyuyakaldı. Rasulullah s.a.v. uyandığında güneş doğmuştu. Hz. Bilal r.a.’a şöyle söyledi:

- “Ey Bilal! Bize verdiğin söz nerede kaldı?”

Bilal r.a. cevap verdi:

- “Ya Rasulallah! Seni ‘hak’ ile gönderene yemin ederim ki, böyle bir uyku hali hiç başıma gelmedi.”

Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:

- “Allah dilediğinde ruhlarınızı alır, dilediğinde de onları size geri döndürür.”

Sonra Efendimiz s.a.v. emir buyurdu ve herkes ihtiyaçlarını gidermek için etrafa dağıldı. Güneş yükseldi ve sabah namazını kıldılar.

Bir rivayette, oradan ayrıldılar ve bir müddet gittikten sonra abdest aldılar; önce ezan okuyup sabah namazının sünnetini sonra da kamet getirip farzını kıldılar.

(Hindî, Kenzü’l-ummâl, c.8, s.229–232; Hadisi Buharî de rivayet etmiştir)

Kazaya bırakmak, kazaya kalmak

Vaktinde eda edilemeyen bir namazın başka bir vakitte kılınmasına, namazın kaza edilmesi diyoruz. Sahabe-i Kiram’ın hayatında namazın kazaya bırakılması şeklinde bir davranış düşünülemezdi. Bir müslüman namazını nasıl kazaya bırakabilirdi? Bu ancak elinde olmayan sebeplerle meydana gelebilirdi yani kazaya kalabilirdi; ya uyuyakalmasıyla veya unutmasıyla… Nitekim Rasul-i Ekrem s.a.v. de şöyle buyurmuştu:

“Her kim bir namazı uyku sebebiyle kılamaz yahut unutur da kılamazsa hatırladığı zaman kılsın.” (Buharî, Müslim)

Bundan dolayıdır ki bütün alimlerimiz, unutarak veya uyuyakalarak kılınamayan namazların en kısa zamanda kaza edilmesinin farz olduğu konusunda icma etmişlerdir.

Uyku ve unutmanın dışında düşman saldırısı, doğum halinde bulunan annenin veya bebeğinin ölme tehlikesi karşısında ebenin durumu gibi ağır şartlar altında da namazların vaktinde kılınamaması söz konusu olabilirdi. Bunlar da meşru mazeretler arasında sayıldı.

Hendek gününde müşrikler, Rasulullah s.a.v.’i dört namazdan meşgul etmişlerdi. Gecenin bir kısmı geçtikten sonra Hz. Bilal’e emretti ve o ezan okudu, peşinden kamet getirdi ve Efendimiz s.a.v. öğleni kıldırdı. Sonra kamet getirdi ve ikindiyi kıldırdı, sonra kamet getirdi akşamı kıldırdı, sonra da kamet getirdi yatsıyı kıldırdı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned; Aynî, Binaye, c.2, s.708–709)

Namaza karşı gevşeklik

Sahabe-i Kiram namazları vaktinde kılma konusunda Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in hassasiyetini örnek almışlardı. Gevşeklik göstermenin münafıklık alameti olduğunu da yine Efendimiz’den öğrenmişlerdi.

Fakat onların bu hassasiyeti, onlardan sonra zamanla değişti. Yeni nesillerde gevşeklik ortaya çıktı. Hele zamanımızda müslümanım diyen ama namazını kılmayan pek çok insan var. Hatalarını anladıklarında geride bazen yılların kılınmamış namazları kalıyor.

Peki, bu durumda çare nedir?

Hanefî alimlerinden İmam Aynî, gevşeklik veya günaha bulanmışlık dolayısıyla kazaya bırakılmış olan namazların kaza edilmesinin farz olduğu konusunda bütün alimlerin fikir birliği içinde olduklarını haber vermiştir. (Aynî, Binaye, c.2, s.700)

Kaza namazı konusunda önemli bir nokta, kasten terk edilmiş namazlardır. Kasten namazını terk etmiş olan bir kimse, daha sonra tevbe ettiği takdirde kasten terk etmiş olduğu namazlarını kaza edebilir mi veya etmesi gerekir mi?

Alimlerimizin çoğunluğu, namazlarını kasten terk etmiş olan kişilerin bu namazlarını kaza etmelerinin, üzerlerine farz olduğunu beyan ederler. Çünkü unutarak terk etmiş olana namazını kaza etmek farz olunca, kasten terk eden kimseye de öncelikle farz olması gerektiğini düşünmektedirler. Buna karşılık oldukça azınlıkta kalan bazı alimler, kasten namazı terk eden kişinin kaza kılma hakkının bile olmadığını, onların vebaliyle Allah’ın huzuruna çıkacaklarını savunmuşlardır. (Aynî, Binaye, c.2, s.700; el-Mevsüatü’l-Fıkhiyye, Kazâu’l-fevâit Mad.)

Kaza namazlarını kılmak

Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in ve Sahabe-i Kiram’ın, bir mazeret sebebiyle vaktinde kılamadıkları namazlarını, araya başka bir namaz vakti girmeden hemen kaza ettiklerini görüyoruz. Baştan beri bütün alimlerimiz, namazlarını vaktinde kılamamış olan müslümanların bu namazlarını bir an önce kaza etmeleri gerektiği üzerinde ısrarla durmuşlardır.

Kazaya namazı olmayan müslümana “tertip ehli” denir. Böyle bir müslümanın namazı kazaya kalmışsa, hatırladığında önce kazaya kalmış olan namazını, sonra da içinde bulunmuş olduğu vaktin namazını kılması gerekir.

Altı vakit ve daha fazla namazını kazaya bırakmış olan kişi ise artık tertip ehli değildir. İçinde bulunduğu vakit içinde önce kaza namazlarını kılması gerekmez. Önce vaktin namazını, sonra kaza namazlarını kılabilir. Ama yine de bir an önce kazalarını kılması icap eder. Çoğu alimlerimiz, ilk fırsatta kaza etmenin de ayrıca bir farz olduğunu savunmuşlar, ilk fırsatta kaza etmemekle ve kaza etmeyi geciktirmekle de vebal altına girildiğini dile getirmişlerdir. Ölümün ansızın geleceği, herkesin bildiği bir gerçektir. Şeytanın en büyük hilesi de hemen yapılması gerekenleri ertelettirmektir.

İslâm’ın beş temel esasından biri olan namaz, Mevlâmız tarafından vakitli olarak emredilmiş olan farz bir ibadettir ve terk edilmesi haramdır. Kaza namazlarını hemen kılmaya başlamak gerekir. Mekruh vakitler hariç, diğer bütün vakitlerde kaza namazları kılınabilir. Bunun için ele geçen müsait vakitleri ganimet bilip kazaları sırasıyla kılmayı, en öncelikli günlük görev kabul etmeliyiz. Her namazın peşinden en az bir kaza namazı kılmak, başlangıç için tavsiye edilebilir. Ama zaman elverdikçe daha fazla kaza namazı kılarak vaktinde kılınamamış olan namazları bitirmek ve bol bol tevbe etmek icap eder.

Kaza namazı kalmamış birer müslüman olmamız dileğiyle…

Mehmet Işık

Her ezan bir davet.

Duyduğun müezzinin sesidir; o sadece bir memur, verilen emri yerine getirmektedir.
Davetin sahibi O’dur, Allah; gözlerden gizlenen, gönüllere seslenen…

Huzuruna davet etmektedir.

Aslında hep huzurunda olanları, her an yaratması altında bulunanları, her bir ezanla huzurunda durmaya davet etmektedir.

Kendisinin farkına varmaya davet etmektedir…

Beş vakit namaz, Miraç Gecesi’nin hediyesidir. Peygamberliğin on ikinci yılında… Çilelerle dolu on bir yılın sonunda, yücelerden gelen bir hediye…

Recep ayının yirmi yedinci gecesiydi. Rasul-i Ekrem s.a.v., Taif’den dönmüştü. Mekkelilerin sıkıştırmaları, tehditleri, hakaretlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Bir ümitle Taif’e gitmişti. Belki dinlerlerdi, belki iman ederlerdi. Yanında Zeyd r.a. bulunuyordu. Taifliler dinlemek, iman etmek bir yana, O’nu taşlamışlardı, O’nu ağlatmışlardı…

Mekkelilerin üç yıllık boykotu zaten yeni sona ermişti. Üzerinden uzun bir süre geçmeden müminlerin annesi, vefakârlık abidesi, Efendimiz’in en büyük destekçisi Hz. Hatice r.a. vefat etmişti. Arkasından da Efendimiz’e kol kanat geren Ebu Talib’in cenazesi ile müslümanlar bir daha sarsılmıştı. Bunlara şimdi bir de Taif eklendi.

Rasul’ün miracı

Rasul-i Ekrem s.a.v. üzgündü, hem de çok üzgün. Hatta “Şu ümmet üzerinde bugünlerde toplanan iki musibetten hangisine daha çok yanacağımı bilemiyorum..” diyecek kadar üzgündü.

Tam bu esnada Yüce Mevlâ, Cebrail a.s.’ı geceleyin Rasulü’ne gönderdi. O’nu önce Kudüs’e yürüttü, sonra da yüce huzuruna kabul buyurdu:

“Kendisine ayetlerinden bir kısmını göstermek üzere kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiği Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah’ın şanı ne yücedir! Hiç şüphesiz O hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsra, 1)

Yüce Mevlâ, Rasulü’ne bu gecede en büyük ayetlerini gösterdi:

“(Peygamberin) gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun ki O, Rabbinin en büyük ayetlerini gördü.” (Necm, 17-18)

Rasul-i Ekrem s.a.v. bu gecede vasıtasız olarak vahye muhatap oldu. İman ettiğimiz ama ayrıntılarını bilemediğimiz nice sırlar, önüne açıldı. Allah’ın birliğine iman eden bütün Muhammed ümmetinin, günahlarının cezasını bir müddet çektikten sonra, cennete gireceği müjdesi verildi. Bakara Suresi’nin son iki ayeti bu gecede lütfedilen hediyeler arasında yer aldı. Bir de…

Ümmetin miracı

Bir de beş vakit Yüce Huzur’a çıkmak, beş vakit namaz bu gecede ihsan edildi. Rasul-i Ekrem s.a.v.’in miracı gibi…
Günde beş kere Yüce Huzur’a davet edildik. Bunu böyle bilmek lazım… Bütün varlıkların sahibi Yüce Mevlâ, günde beş kere iman edenleri huzuruna davet eyledi.

Ezanı ötelerden gelen bir davet kabul ederek hemen harekete geçmek, yürümek, abdest alıp caminin yoluna düşmek gerek. Bunu bir anlamda Efendimiz’in Mekke’den Kudüs’e yürüyüşünün bir hatırası düşünmek… Niyet edip namaza durduğumuzda artık Yüce Huzur’a uruç ettiğimizi, yükseldiğimizi hissetmek…

Dünya meşguliyetlerinden, telaşından, her türlü sıkıntısından abdest alıp yürüyerek uzaklaştığımızı ve namaza niyet ederek ilâhi huzura yükseldiğimizi, Yüce Mevlâ ile karşı karşıya olduğumuzu duymamız gerek.

İsra ve Miraç mucizesinin yaşandığı mübarek gecenin birine daha ulaşıyoruz. Bu gecede Efendimiz s.a.v.’in miracını hatırlayıp bir anlamda yaşarken, o gecenin en büyük hediyesi olan namazlarımızı düşünmeliyiz. Ve bu gece bir karar vermeliyiz:

Namaz bir yük değil, Yüce Huzur’a yükseliştir; insana ikram edilmiş en büyük kurtuluş kapısı ve bunalımlardan kurtaran en berrak huzur kaynağıdır. Her türlü sıkıntılardan, ümitsizliklerden, korkulardan uzaklaşıp varlığın yegâne sahibinin emniyet limanına sığınıştır. Bu gece artık “Ezan, benim için bir isra habercisi, iftitah tekbiri de benim miracımın ta kendisidir.” diyebilmeliyiz. Miracı sadece bir gecede değil her namaz vaktinde yaşamalıyız.

Günde beş vakit isra ve beş kere miraç inşallah…

Kemal Süleymanoğlu

Durmak gerek. Zira durmayınca, “tevakkuf etmeyince”, arada bir “vakfe” yapmayınca hakikate “vâkıf” olamazsınız. Durmayınca durulamazsınız. Durulacak yer Allah’ın huzurudur.

Yunus Emre’nin “Dur erte namazına” nakaratlı bir salâtnâmesi var. “Erte” veya “irte namazı” sabah namazı demektir. Bu şiirinde Yunus’un “kıl erte namazını” yerine “dur erte namazına” ifadesini tercih etmesi hayli manidardır.

Türkçenin eski metinlerinde de, halk arasında da “namaza durmak” tabiri çok kullanılır. Bu öyle lâf olsun diye söylenmiş bir söz değildir. Ecdadın, her sahada olduğu gibi dili tasarruf ederken de dinin en ince çizgilerini gözetmekteki titizliğini, ibadet şuurundaki derinliğini gösteren mühim bir misaldir. Öyleyse şu “namaza durmak” ifadesi üzerinde biraz durup düşünmelidir.

Durmak, durulmaktır

Kur’an-ı Kerim’de müslümanın alâmet-i farîkası olarak namazın maksadına uygun kılınması “yusallûne” veya “sallû” fiillerinden ziyade, mesela Bakara Suresi’nin başında olduğu gibi “yukîmûne’s-salâte” ibaresiyle verilir. “Namazı ikâme ederler” demektir.

“İkâme etmek”, lügatte kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak, kıymetlendirmek, ara vermeden devam ettirmek, bir şeyi dikkatle ve itina ile yapmak, bir yerde veya bir şeyde karar kılmak, oradan oraya taşınmaktan vazgeçmek, durmak.. manalarına gelir. Böyle çok manalı kelimelerin seçilmesi Kur’an-ı Kerim’in i’câzındandır. Tek başına “ikâme” lafzı, çok sayıdaki manalarından her birinin bir vechesini karşılaması neticesinde “namaz”ı hakkıyla izah etmektedir. Nitekim mealen umumiyetle “namazı dosdoğru kılarlar” cümlesiyle karşılanan “yukîmûne’s-salâte” ifadesi, “ikâme”nin manalarından hareketle müfessirlerce uzun uzun tefsir edilmiş, namazın her bir mana ile irtibatına dikkat çekilmiştir.

İşte “namaza durmak”, “salâtı ikâme”nin neredeyse bütün nüanslarını karşılayacak şekilde bir tercümesidir ki “durmak” fiilinin mana zenginliğinden istifade edilmiştir. “Namaza durma”yı bugün akla gelen ilk manasıyla sadece “namaz kılmaya başlamak, namaz için kıyam etmek” diye anlayarak bunun harc-ı alem bir söz olduğunu, bir takım incelikleri ifade için bil-iltizam kullanılmadığını düşünmek hatadır. Zira daha Kur’an-ı Kerim’in bugün bilebildiğimiz en eski Türkçe mealinde (ki büyük âlim Molla Fenârî olması kuvvetle muhtemel Muhammed bin Hamza isimli bir zatın 1424’te istinsah edilmiş bir “satır-arası” mealidir) Bakara Suresi’nin başındaki bahse konu ibare “namazı durudurlar, yani dâyim kılurlar” şeklinde karşılanmıştır.

“Durudurmak” yahut “durutmak” bugünkü “durmak” fiilinin 15. asır Türkçesindeki telaffuzudur ve “durmakta ısrar etmek” ile “durulmak”, yani duru, saf, temiz, berrak, rakît hale gelmek gibi birbiriyle irtibatlı iki mana daha taşır. Zira durmayınca, durmakta devam etmeyince durulmak mümkün değildir. Böylece sanki devamlılığa itina ile mâsivâdan arınan, letafet kesbeden müminin, namazını miraç eyleyebileceği anlatılmaktadır.

“Fahşâ”dan korunmak için

“Durmak” kelimesinin tıpkı “ikâme etmek” gibi her biri namazla alakalı, “kıyam etmek, ayağa kalkmak, bağlanmak, kendini vermek, mülâzemet eylemek..” vb. birçok manası vardır Türkçede. Fakat şüphesiz bunlar içinde en baskın olanı, diğerlerini de kapsayan “tevakkuf etmek, hareketsiz kalmak, bir müddet duraklamak” manasıdır. Zannımız odur ki bu mana, namazın bugün en fazla ihtiyaç hissettiğimiz bir fonksiyonuna işarettir.

Meâric Suresi’nin 19. ayetinde beşerî bir zaaf olarak “helû’”dan bahsedilir ki farklı davranışları bir arada barındırdığı için tarifi hayli zor ve karmaşıktır. Nitekim müfessirler umumiyetle müteakip iki ayetteki açıklamayı, yani insanın “kendisine bir kötülük dokunduğu zaman sızlanması”nı ve “bir hayır dokunduğu zaman da bencillik etmesi”ni “helû’”un iki tezahürü olarak zikretmekle yetinirler. Helû’, bir taraftan hırsla ve “durmaksızın” bir şeyler tedarik eyleme iştihasını, bir taraftan açgözlülüğün denâetini, bir taraftan da istikbal korkusunu bünyesinde taşıyan; temelinde telaş, acelecilik ve çabukluk manasını bulunduran bir “huy”dur. Neticede dünyalık için insanın kendini ve asıl vazifesini unutturan yahut ihmal ettiren bir “koşuşturma”yı yansıtır.

Calib-i dikkattir, mezkur surenin bahsettiğimiz ayetlerinden hemen sonra “namazlarını ikâme edenlerin bu kötü huydan istisna olduğu” (Meâric, 22-23) beyan buyurulmuştur. Helû’, beşerî ihtiyaçlar için Allah Tealâ’nın tayin ettiği hududu tecavüz olduğundan “fahşâ” hükmündedir. Bu sebeple yine Kur’an-ı Kerim’de başka bir ayette (Ankebût, 45) “Namazın fahşâ ve münkerden alıkoyacağı” bildirilmiştir. Peki bu nasıl olmaktadır?

Dünya dedikleri bir gölgelikse..

Adına ister modernizm, ister aydınlanma, ister “çağdaş uygarlık” deyin, bugün dünyada bütün insanlığı habis bir ur gibi sararak felakete sürükleyen bir anlayış var. Tüketmeyi, kazanmayı, sahip olmayı, bunun için durup dinlenmeden koşturmayı gerektiren bir anlayış bu. İlerleme ideolojisinin sorgulanmayan dogmalarıyla ve teknolojideki gelişmelerle körleşen kalabalıklar bu anlayışa toz kondurmuyor.

Temelde, müteâlî bir varlığın insana rehberliğini reddeden, beşer aklını tek ve mutlak referans gören Batı “uygarlığı”, önce “dünyayı cennete çevirme” vaadiyle ve bunun illüzyonlarıyla itibar buluyor. Sonra “insanî” değil ama “beşerî” olmanın, nefsaniyeti esas almanın neticesi “evrensel bir nitelik” arzetmesini faikiyet hücceti gibi sunuyor insanlığa. Fıtratımızdaki ebedilik arzusunu müslümanlar gibi Allah’a râm olarak, O’nun varlığında kendini eriterek değil, adeta ilâhlaşmaya çalışarak karşılama isteği, sürekli “gelişme” yahut “ilerleme”yi getiriyor yedeğinde. Ama hep bir rekabet, husumet, bencillik ve gözü dönmüşlük mecraında akarak…

Uzun söze gerek yok. Bütün cazibesine rağmen modernizmin inşa ettiği insan tipi ortada: Nesneleşmiş, dünyaya mahkûm edilmiş, nefes nefese koşuşturmaktan “Peki ya sonra?” diye sormaya fırsat bulamayan, hiç durmadan çalışmak, kazanmak ve tüketmek zorunda olan bir makine! İnsanın izzetini kaybetmesi bir yana, nihayet kısa bir süre “gölgeleneceği ağacın altı”na, menzilini unutturacak kadar emek vermesinin ne manası var? Mütemadiyen hareket ederek, telaş ve endişe ile oradan oraya koşturarak, kendini çağın hızına kaptırıp sürüklenerek bu hengâmenin manasızlığını anlamak mümkün değildir. Durmak gerek. Zira durmayınca, tevakkuf etmeyince, arada bir “vakfe” yapmayınca hakikate “vâkıf” olamazsınız. Durmayınca durulamazsınız. Durulacak yer Allah’ın huzurudur.

Namaz “müslümanın duruşu”dur

Namazın belli aralıklarla günün beş vaktine serpiştirilmesinin bir hikmeti de budur ve akıntıya kapılıp kendimizi kaybetmememiz için ihsan buyurulmuş büyük bir nimettir. Bunun için Efendimiz s.a.v. “En faziletli amel vaktinde kılınan namazdır.” hadislerinde “vakt”i bilhassa zikretmiştir. Hususen durmak için belirlenmiş vakitleri, duramayışımızı sebep göstererek zayi’ etmek akıl almaz bir gaflettir!

Hatta namazdaki “duruş”un sıhhati için farzların hemen öncesinde bir “ikâme” daha vardır. Halk arasında “kâmet getirmek” şeklinde adlandırılan bu “hazırlık vakfe”si de bir “ikâmet”tir. Gönlümüzde kalmış son dünyevî kırıntılar da nihayet bu hazırlık duruşu esnasında terk edilmeli, mücerret halde tekbir ile Huzur’a varılmalıdır. Bu, yalan dünyada sıkıştığımız, bunaldığımız, dünya ile kıstırılıp kuşatıldığımız anlarda kurtulmanın, barikatları aşmanın bir temrinidir aynı zamanda. Durarak, baş döndürücü bir deveranın yörüngesinden çıkıyor, “felâh”a eriyoruz. “Felâh”, hususen “bir çemberi, bir fasit daireyi kırarak kurtulmak” manasınadır ve bu sebeple hem ezanda hem de ikâmette “hayye ale’l-felâh” daveti seslendirilmektedir.

“Dünya” ile “denî” (alçak, aşağı) kelimeleri aynı kökten gelir. Müslüman namaza durarak, namaz için durarak, denî olan alemden arşa irtifa eder, Âlemlerin Rabbi’ne mülaki olur. Zaten vakıf olunması gereken, günde beş kez de olsa hatırlanması gereken Mutlak Hakikat de O değil midir?

Peki “durma”dan, “durulma”dan namaz kılınamaz mı? Şeklen kılınabilir elbet. Ama durmadığımız, durulmadığımız için namazda değil, dünyadayız demektir. Miraç tahakkuk etmez. Yukarılara çıkmayınca da aşağıdaki meşgalelerin kaydından kurtulamaz insan.

Modern telakki neyi ne kadar tüketeceğimiz, nasıl yapacağımız hususunda bizim ölçülerimizi esas almıyor. Hızla dönen bir çarkın hegemonyası, durup akletmemize, ölçüleri hatırlamamıza, “Bunun için mi bu dünyadayız?” muhasebesine mani oluyor. Beşeri nefsinden yakalayan Batı uygarlığı gözleri kamaştırıyor, zihinleri karıştırıyor. Çok kişi dünya telaşının insanı sürekli meşgul eden tahakkümünü nasıl kırarız diye soruyor ümitsizce.

En pratik çare, günde beş kere, ne olursa olsun vakti geçirmeden namaza durmak, namaz için durmak, namaz ile durmak, namazda olsun durmak ve bu “duruş”u son nefese kadar devam ettirmek!

Ali Yurtgezen

Huzurdadırlar.
Alınlarında secde izleri,
Rükûda kıyamdadırlar.
Tekbir, salât ve selamlarda…
Huzurda oldukça huzurdadırlar.
Huzur ve emniyettedir çevreleri.
Çünkü taş toprak secde yeridir.
Zikirdir namaz, duadır…
Şükürdür, teslimiyettir, tevazudur…
‘Sana geldik’ demektir.
Her ne ki bize lazım, hepsi namazdadır.
Dünya ve ahiretten tüm nasibimiz ondadır.

Hollandalı siyahi bir genç vardı. Çehresi temiz, yüzü nurlu, bakışı aydın, alnı pırıl pırıl. Huzur ve itimat telkin eden simasını belli belirsiz bir hüzün, kalın dudaklarını hafif bir tebessüm süslüyordu. İç alemindeki berraklık dışına aksetmiş gibiydi. Muhabbetle bağrınıza basıp kucaklamak hissine kapılıyordunuz.

Bu gencin tam yanında oturan bir adam da en az onun kadar dikkat çekiciydi. Elli, elli beş yaşlarında, hafif kambur bu adam da yanındaki gençle aynı ten rengini taşıyordu.Fakat büyük bir fark vardı. Sanki gecelerin karanlığı bu adamın yüzüne çökmüştü. Sağa sola dönen gözleri korku filmlerindeki karanlık tipler kadar ürkütücüydü. Yüzünün her yerine sinmiş kasvet, bakanın yüreğini sıktıyor, daraltıyordu.

Ak alınlı aydın bakışlı bu gençle daha sonra babası olduğunu öğrendiğimiz diğer adamın farkı neydi? Niye biri muhabbet saçarken diğeri kasvet dağıtıyordu? Çok geçmeden mesele anlaşılmıştı. Genç iman etmiş, müslüman olmuş, bir de tasavvufa gönül vermişti. Secde izleri bir nur olarak alnında parlıyor, kalbinden yansıyan imanın aydınlığı, Allah’ın boyasıyla boyanmış esmer çehresini nur topu haline getiriyordu.

Babası ise henüz kabuğunu kıramamış, hidayet ufuklarına doğru bir iki adım atmışsa da gerisini getirememişti. Bir sosyologdu. Düşünen bir beyindi, ama henüz aşamadığı noktalar vardı. Konuşmaya kapalıydı. Tek açık bir noktası vardı o da hâl ve gönül dili idi.

Yüzdeki secde nişanı

Bu nasıl olabilir? İmanla küfür, secde ile secdesizlik nasıl olur da bu kadar dışa akseder? Her halde söz konusu aydınlıkla karanlığın “misal alemi”ne yansıyan, bir de fotoğrafı olsa gerektir.

Allah Tealâ müminleri tarif ederken bu inceliğe dikkat çekerek şöyle buyuruyor: “Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır.” (Fetih, 29). Onları her yerde tanırsınız. Özellikle teheccüd namazına devam edenlerin yüzleri her zaman ay gibi parlar. Onların pırıl pırıl yüzlerini gördükçe içinizden ister istemez bir muhabbet, bir mehabet ve bir hürmet hissedersiniz. Hatta kılık kıyafetinden hiç belli etmediği halde yolda, otobüste karşılaştığınız bu insanlara “hocam” diye hitap edersiniz. “Yüzlerinde nimetin parıltısını tanırsın.” (Mutaffifîn, 24)

Şuurlu ve olabildiğince gafletsiz namaz kılan mümin, her yerde farklıdır. Ahirette “Bir takım yüzlerin ağardığı gün” (Âl-i İmran, 106) ışıl ışıl parlayan abdest uzuvları ve secde emareleriyle öndekilerden daha öndedir. Belki de herkese parmak ısırtırcasına “Çekilin Hz. Muhammed s.a.v.’in ümmeti geliyor” dedirtecek saffetiyle melekleri dahi imrendirecektir.

Namaz günahları siler

Kılınan her namaz temizliktir, aydınlıktır. Kalpte yanan ışıktır. Karanlığı yakıp yok eden bir nurdur. Yaprakları döken güz rüzgârı gibi günahları döken bir mübarek esintidir.

Sahabilerden biri iki büklüm vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna gelmişti. İşlediği günahın utancıyla sanki eriyip bitmişti. “Ya Rasulallah, mahvoldum. Gözüm bir kadına ilişti” veya “ona dokundum” diyordu.

Onun bu kırık gönlü sanki Arş’ı titretmiş ve Cebrail Aleyhisselam’ı şu ayetle imdadına yetiştirmişti: “Gündüzün iki tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de yakın saatlerinde (akşam ve yatsı) namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir.” (Hûd, 114)

Hadis-i şerifte açıklandığı üzere beş vakit namaz arada işlenen günahları, Cuma namazları da kendi aralarındaki günahları temizler. Tıpkı bir nehirde günde beş defa yıkanmış gibi manevi temizlik verir. Biz de Rabbimizin rahmetinden büyük günahlarımızı da küçük günahlarımızın arasına katıp affetmesini diler ve umarız.

Namaz ve Elest Bezmi

İnsan denen varlığın asıl vatanı melekler topluluğunun da vatanı olan Melekût Alemi’dir. Ruhumuz burada (Elest Bezmi’nde) Allah Tealâ’nın cemalini seyretmiş ve O’nun tecellileriyle mest olup kendinden geçmiştir. Bu aleme inip ete kemiğe büründüğünde nefsle beraber olmuş, zehirli yemlerle beslenen kuşcağız gibi, dünyanın mahmurluğuyla hakiki sevgiliyi unutmuştur. Daha doğrusu unutmamış fakat bu sevginin üzeri başka sevgilerle küllenmiştir.

Her insanın bilinçaltında Cenab-ı Hakk’ın hakiki sevgisi gizlidir. Bu muhabbet unutulacak bir muhabbet değildir. İnsanın mayasına işlemiştir. Ancak bu hakikati bilinç üstüne çıkaracak bir tesir lazımdır. En güçlü tesir ise evliyanın nazarıdır. O nazarlar ruhun bulanıklığını gidererek aslî saflığına yaklaştırır. Böylece ruhun aşkla boyalı asıl karakteri zuhur eder. Cenab-ı Zü’l-Cemal Hazretleri bir kimsenin hidayetini dilerse, başka bir kısım tesirler de ruhta gizli olan aşkı meydana çıkarır.

Amerika’da yaşayan, belki de bir kere bile alnı secdeye değmemiş bir hanım vardı. Havaalanında anne babasını hacca uğurluyordu. Bembeyaz ihramları içinde hacı adayları, mahşer meydanının provasını yaparcasına tekbir ve telbiye getiriyorlardı. Bu manzara ömrünün çoğunu Amerika’da geçirmiş olan hanımın ruhunda fırtınalar estirmeye yetmiş ve onu günlerce ağlatmıştı. Belli ki bilinçaltı faaliyete geçmiş ve Elest Bezmi’yle farkında olmaksızın bağlantı kurmuştu.

İşte namaz, ruhu uyanışa geçirip en çabuk biçimde Allah sevgisine ulaştıran tesirlerden biri ve belki birincisidir. Vuslat yolcusunun bineği, yakınlaşma yolunun azığıdır. Gaflet bulutlarını darmadağın eden en etkili rüzgârdır. Çünkü namaz tam bir zikirdir. Diğer ibadetlerdeki zikir, namaza nisbetle geri planda kalır. Onun her rüknü, her kelimesi Allah Tealâ’yı hatırlatır. “Beni hatırlamak (zikir) için namaz kıl.” (Tâhâ, 14) ayet-i kerimesi buna işaret eder.

Namaz kılan bir insan hayat macerası içinde her varlıktan Allah’a ait bir mesaj alır. Asıl vazifenin, dünyaya geliş gayesinin Allah’a kulluk etmek olduğunun idrakiyle yaşar. Yoğun işlerinin arasından namazı çıkarmaz. Namazdan yoğun işlerini çıkarır. Yani “Allahu Ekber” dediği zaman “En büyük sensin Allahım, senden gayri her şey küçüktür” manasının idrakiyle dünya işlerini namazdan arka plâna iter.

Namaz Arz’dan Arş’a yükseliştir

Ruh ve kalp gibi sır, hafâ, ahfâ lâtifelerimiz de öteki alemdendir. Rabbini ve asıl vatanını arayan ruh, dertli dertli inleyen bir ney gibi vatan hasretiyle yanıp tütmektedir. Altın kafese konsa da bülbül gül bahçesinin hasretiyle binlerce nağme okur. Kafesin kapısı bir açılıverse pır diye uçup gitmek için can atar. Hz. Mevlâna k.s. o yüzden sevgiliye kavuşma anına “şeb-i arûs” yani düğün gecesi demiştir.

Ruh ve diğer lâtifeleri en çabuk şekilde geldiği aleme yükselten ibadet Allah’ın zikridir. O yüzden ayet ve hadislerde zikir kadar teşvik edilen her halde başka bir şey yoktur. Zikrin belirli bir zamanı yoktur. “Onlar ayakta, otururken, yan üzeri yatarken (her vakit) Allah’ı zikrederler” (Âl-i İmran, 191) buyrularak bu hakikat ifade edilmektedir. Ayrıca zikir, cihattan oruca kadar bütün ibadetlerin ruhu ve canı kıymetindedir.

Allah’ı zikretmekle lâtifeler vücuttan ayrılıp asıl makamına doğru yükselmeye başlarlar. Işıktan daha hızlı hareket eden lâtifeler, Arş-ı Alâ’nın üzerindeki makamlarına yaklaştıkça muhabbet aşka dönüşerek şiddetlenir. Müminin her bir zerresi aşk ile dolar. Yolculuk ilerledikçe gaflet bulutları dağılır. Hatta öyle bir noktaya gelir ki, istese de Allah’tan gafil olamaz. Yakıp külünü savursanız her bir zerresi Allah der. Tevhidin hakikati açılır. Ömründe ilk defa tevhitten, namazdan hâl, zevk ve marifet itibariyle bir şeyler anlamaya başlar. Bundan önceki ibadetleri için tevbe ve istiğfar eder. Bu halini dünyanın hiçbir nimetine değişmez.

İşte bu yükselmenin en mükemmeli namazdadır. Çünkü namaz müminin miracıdır. Lâtifeler Arş’a doğru yükseldikçe insan namazdan ve sair ibadetlerden büyük zevk alır. Haramlardan ve kötülüklerden nefret eder. Ahlâkı değişir ve güzelleşir. Bayağı işleri yapmaktan sıkılır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 45)

Hz. Rasulullah s.a.v. namaz vakti girdiğinde hane halkını bile tanıyamaz hale gelirdi. Bilal-i Habeşî’ye: “Ey Bilal bizi ferahlat.” buyurur, Hz. Bilal ezanı okuduğunda Allah Rasulü s.a.v. namazla miraç ederdi. Yani mübarek ruhları o alemle münasebete geçer, ilâhi huzurla şereflenirdi. O belki dünyadaki bütün canlıların bütün zevklerinin toplamından daha fazla namazdan zevk alırdı. Namaz için “gözümün nuru” ifadesini kullanır, içinde yaşadığı nura, mübarek ruhlarını saran manalara doyamadığı için farz namazlarla yetinmez, nafilelerle Rabbine iltica ederdi. Bu aleme dönmek istediklerinde ise, Hz. Aişe r.anha validemizle sohbet eder ve “Ey gül yüzlü, benimle konuş..” buyururdu.

Zikir ve namaz ile miraç eden müminlerin kalplerindeki nur kolaylıkla kaybolmaz. O yüzden sekerat anında imanlarını şeytana kaptırmadan ruhlarını teslim etmeleri umulur. Diğerleri imansız gider diyemeyiz. Fakat bir müminin hayatında namaz, kalbinde zikir ne kadar az olursa, o kadar fazla risk taşır. Cenab-ı Erhamü’r-Rahimîn bizleri de o salih zümrenin arasına katsın.

Namaz dinin direğidir

Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra da namaz gelir. Cenab-ı Hak Kur’an’da yüzden fazla yerde namazı emretmiştir. Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz İslâm’ın beş şartını sayarken kelime-i şehadetten yani imandan sonra namazı zikretmiştir. Şayet daha önemli bir ibadet olsaydı Allah Tealâ Hazretleri ondan bahseder, meleklerini de o ibadetle sorumlu kılardı. Oysa Hz. Peygamber s.a.v.’in haber verdiği üzere yaratıldıkları günden beri Allah’ın azameti karşısında kimi rükûda, kimi secdede ve kimi de kıyamda ibadet eden melekler vardır.

Yine bir hadis-i şerifte beyan edildiği üzere, kıyamet günü kul ilk olarak namazdan hesaba çekilecektir. Eğer düzgün hesap verirse diğer işleri düzene girecek, yok eğer aksi zuhur ederse diğer amellerdeki hesabı da ağırlaşacaktır. Namazla ilgili hesap düzgün olursa, Cenab-ı Hakk’ın diğer ameller hakkında lütuf ve keremiyle muamele etmesi umulur. En iyisini O bilir.

Bir vakit namazı terk etmek büyük günahlardandır. Namazı hafife almak veya inkâr etmek ise dinden çıkarır. Namaz kılmayan bir insanın şayet müslümanlıkla bir bağı kalmışsa, o da her an kopma tehlikesiyle yüz yüzedir. O yüzden hadis-i şerifte: “Namaz dinin direğidir. Onu terk eden (bir kimse) muhakkak dinini yıkmış olur.” buyrulmaktadır.

Allah’a ve ahiret gününe yakînen iman eden bir mümin tek bir vakit namazını dünyalara değişmez. Bir namaz karşılığında dünyanın bütün serveti ve krallığı verilse hakiki bir mümin böyle bir teklife başını çevirmeye bile tenezzül etmez.

Allah Tealâ Hazretleri şöyle buyuruyor: “Öyleleri vardır ki, ne ticaret, ne de alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz; onlar, kalplerin ve gözlerin kıvranacağı günden korkarlar.” (Nur, 37)

Devrin mana sultanının bir sohbette buyurduğu gibi, denizin ortasında gemi batsa, bir mümin tahta parçalarına tutunarak hayatta kalma mücadelesi verseydi, yine o vaktin namazından mesul olacaktı. Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanan kâmil bir mümin, böyle durumlarda bile, “namazım, namazım” diyecek, ima ile mi kılsam, işaretle mi kılsam diye sancısını çekecekti.

Sahabe-i Kiram Hazretleri -Allah onlardan razı olsun- cephede çarpışırken bile namazı ve cemaati terk etmemişlerdi. Müşrikler onların gafil bir anını bekliyor, namaza durmaları için sabırsızlanıyorlardı. Halbuki onların en gafletsiz anı namazla başlıyordu. Bir grup sahabi düşmanla çarpışırken diğer grup Allah Rasulü’nün ardında saf tutup namaz kılıyor, sonra geri çekilip düşmanla çarpışıyor, bu esnada Hz. Peygamber s.a.v. onları oturarak bekliyordu. Sonra ateş hattında bulunan diğer grup geliyordu.

Farz, nafile ve kazalar

Hiç şüphesiz nafile ibadetlerin kıymeti pek büyüktür. Mesela zikir manevi kalbi çalıştırmaya vesile olmaktadır. Manevî ilerleme, Allah’ın emirlerine uymaya vesile olma, ibadetleri gafletsiz yapma ve imanı takviye noktasında son derece önem arz eder. Nafile namaz, nafile oruç gibi ibadetler de kalbi nurlandırır ve sevap kazandırır. Fakat bunlar farzları gözeterek, sünnet ve adaba uygun olarak yapılırsa güzel olur. Aksi halde zarar verir.

İmam Rabbani Hazretleri farzların bin senelik sünnetten, sünnetlerin de bin senelik nafileden daha önemli ve faydalı olduğunu belirtmektedir. Bir farzın kaçmasına, mesela bir vakit namazın kaçmasına sebep olan şey, nafile hac bile olsa hiçbir işe yaramaz. Cahil sofilerin cemaatle namazı terk edip kırk gün çile, riyazet vs. ile uğraştıklarını belirten İmam Rabbanî Hazretleri, bir farz namazı cemaatle kılmanın binlerce günlük çile ve riyazetten daha hayırlı olduğunu belirtir. Farz namazın içindeki sünnetlerin de asla kavuşturmaları itibariyle farzlardan sayılacağını ilave eder.

Geçmişte gafletle namazı kazaya bırakan veya namaza geç başlayanlar bütün borçlarını hesap edip kaza etmeli, kazaya bıraktıkları için de tevbe ve istiğfarda bulunmalıdırlar. Kılınmayan namazları kaza etmek de farzdır. Hanefî mezhebinden olanlar sünneti terk etmemeliler. Kaza borçlarını ayrıca eda etmelidirler.

Tamamı kulluk olan hayatımızın temeli namazdır. Namaz olmazsa diğer amellerimizin de boşa çıkmasından korkarız. Çünkü önce namazdan sorulacak. Öyleyse günde beş kez bizi salaha, felaha çağıran davete icabet edelim. Ki ebedi saadete götüren yolumuz kapanmasın, hep açık kalsın.

Mustafa Bahadıroğlu

Zaman puslu bir nehir gibi akıyor içinden. Kıyılarını bilmiyorsun. Nerede başladığını bilmiyorsun. Nerede bittiğini bilmiyorsun. Hangi yöne aktığını bilmiyorsun nehrin. Sadece akıyor, sadece akıyor. Çağıltısını duyuyorsun sadece. Yatağına kırgın gibi; bazen taşıyor, bazen duruluyor, bazen çekiliyor. Kimse kenarında kalmıyor bu nehrin; seni de içine çekiyor, sevdiklerini göğsüne alıyor, sevdalarını sürükleyip uzak denizlere döküyor.

İçine kıvrılıyor gibi zaman. Göğsüne sokulup aşklarına dokunuyor, acılarını dokuyor. Aklında hesapları yarım bırakıyor, kalbinde yaralar açıyor, tenini dağlıyor. Hüsran içinde hüsran büyütüyor. Hayâl köprülerinin altından geçiyor. Taştan hatıralarını okşuyor. Kıvrım kıvrım içinden akıyor. Sana dokunuyor zaman. Seninle tükeniyor.

İçinde kıvranıyor zaman. Seninle tükeniyor. Yağmur sularına hasret kumlar gibi kuruyor, eriyor. Bozuk saatlere aldanıyor. Şarkı sözlerine dolanıyor. Hülyâların göğsüne kanıyor. Yalancı şafaklarla oyalanıyor. Akşamları göllerde dinleniyor. Öğle vakitleri koşturuyor. Şehirlerin telaşında eriyor. Anlamsız duvarlara gölge olup sokuluyor. Düşen yaprakla sırdaş olup dertleniyor. İçinde ağlıyor zaman. İçinde kıvranıyor.

İşte sabah. Lâl dudaklı bir sevgili zaman. Alnından öpüyor her şafak. Gözlerini açtığın yerde buluyorsun kendini. İşte bir kez daha varsın. Var edilmişsin. Uykunun çatlaklarından sızıyor gibi nehir. Elinden tutuyor; taze bir güne yolcu ediyor seni Sevgili. Kendini unuttuğun yerde yeniden hatırlanıyorsun. Kendini unutturduğun demde yeniden insan oluyorsun. Uyanıyorsun. Uyanıyorsun. Göz kapaklarını açmaktan fazlasını yapıyorsun.

Anla ki sen kendine ait değilsin. Bir göz kapağının ardında yitebilirsin. Gecenin koynunda sevdiklerinden kopabilirsin. Zaman nehri ayırabilir teni tenden, canı bedenden. Pek zayıfsın. Pek kolay inciniyorsun. Seni yaralayan ne çok şey var. Kanadı kırık kuşlar önce senin kanadını kırıyor. Hüznün için bin bir bahane var. Uçurumlar önce seni yutuyor; hep dağların ardına savruluyorsun. Kerem seni arıyor, aslı sana özeniyor. Leylâ çölde seni arıyor; Mecnûn sana ağlıyor. Zaman seni senden alıyor. Sürekli uçurumlar açıyor göğsüne. Yangınlar sunuyor göğsüne. Dağlar dağlardan uzaklaşıyor. Kalplerden kalplere çöller büyüyor.

Elin bir şeye yetişmiyor; parmaklarının arasından dökülüyor an. Ömrün sevdalarına yetmiyor; batan şeyleri sevmiyorsun, sevemiyorsun. Sabrın kıl kadar; günü akşam edemiyor, akşamı sabaha yetiştirmiyor.

Vakit sabah. Gün seni bekliyor. Yüklerin ağırlaşacak. Belin bükülecek. Dünya seni çağırıyor. Ömrün azalacak. Zaman tenini yoklayacak. Ruhun sıkılacak. Şimdi, şu halde, elini eline veren, güneşi sana gönderen, yağmurları alnına değdiren sonsuz kudret sahibine hâlini arz etmeyecek misin? Şimdi şu halde, en ince dertlerini bilen, belli belirsiz fısıltılarını işiten, içinin de içini bilen sonsuz rahmet sahibinin huzuruna varıp içini dökmeyecek misin?

Bak seni bekliyor sevgilin. Yangınını ona sunsan, bütün yangınlar söner, ayrılıklara yol bulunur. Gözlerini ona aç, bir de onunla yan. Alnına serinliğini dokundur. Yaralarını onun yanında kanat. Onunla ağla. Ağla ki göz yaşlarına tek tanık olsun. Sevdalarını onun başucuna topla. Aşklarını çoğalt alnında. Ağla.

Kanayan kalbinden sızılar vursun yüzüne. Ellerin sevgilinin yüzüne koşsun. Dağ dağa kavuşsun. Çöller çöllerde kurusun. Yüzler yüzlere baksın. Sular sularda boğulsun. Yüzün sevdiğinin yüzünde kalsın. Ağla. Ağla ki zaman sana kalsın. Zaman içinde kıvrım kıvrım yol olsun. Sonsuzluğa uzansın. Ağla..

Sevgiline koş. Gecenin örtüsü dağılsın. Şafağın saçları çözülsün. Gönlünü rüzgâr alsın. Bütün küsmeler küsüşsün, yalnız kalsın. Kavga kavgaya tutuşsun; kalbinden vurulsun. Hüzün hüzne bölünsün; azalsın, sıfırlansın. Ağla. Ağla ki gurbet gurbeti gurbete göndersin. Ağla ki gözünün yaşı ırmağa karışsın.

İşte sabah. Zamanın nehri göğsüne sokuluyor. Anlamını sende arıyor. Yüzünü yüzünün ayinesinde seyrediyor. Alnına Rabbin ışıklar dokunduruyor. İşte seccaden. Alnını öpmeye geliyor. Secdeler seni uçurumlardan uçuruyor, Sevgili’nin diyarına taşıyor.

Lâl dudaklı bir sevgili yolunu gözlüyor. Zaman seni sensiz kılıyor. Namaz seni sen kılıyor. Namaz insanı insan kılıyor. “Namaz insanı kılıyor.”

Senai Demirci