05.11.08

Yürekten Bittim “ya Rab” Diyene

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu 7:42 pm yazan: Minik Kelebek

Usulüne uygun yazılmayan bir dilekçe dahi,
yazıldığı makam ne kadar kıytırık olursa olsun kabul edilmezken, şartlarına riayet edilmeyen dua nasıl tutsun?
Dua, Allah’a çıkarılmış davettir.
Dua, insanın acziyet itirafıdır.
Dua, insanın kendi kendine yetmediğini bilmesidir.
Dua, insanın iki ayaklı bir yürek olup tepeden tırnağa ‘istemek’ kesilmesidir.

Dua var gücünü,
olanca çabasını harcayıp bitiren insanın Allah’a saldığı “imdat” sayhasıdır.

Yürekten “Bittim Ya Rab!” diyene
“Dayan, yettim kulum!” diyecektir Allah.
Var mı biten, gerçekten var gücünü harcayan,
tüm çabasını ortaya koyan ve tükendiği yerde “Bittim ya Rab!” diyen?
Kim o?
Hiç kuşkunuz olmasın ki, onun imdadına yetişilecek “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyen ve yardımı hak edene “Allah’ın yardımı elbet pek yakındır” diyen bulunacaktır.

Kuldan istemenin bile bir âdâbı-erkanı bir usulü varken, Allah’tan istemenin bir âdâbı bir usülü olmasın mı?
Ettiğimiz dualar, Allah’a gönderdiğimiz mektupsuz zarflara benziyorlar. Zarf var fakat mazruf yok. Bu şu demektir: Ceset var fakat ruh yok, kabuk var fakat öz yok, maske var fakat yüz yok.
Yaşarmayan bir göz, kızarmayan bir yüz, hissetmeyen bir öz, eyleme dönüşmeyen binbir söz ile Allah’a yazılan davetiyeler nasıl varsın yerine?
Yanmayan, özlemeyen, sızlamayan, inlemeyen,
duymayan bir yüreğin feryadı mı olur?
Taş kesilmiş aşk fukarası yürekler “dua” gibi muhteşem bir mesajı hangi enerjiyle iletirler adresine? Sesini sahibine dahi duyuramayan, sahibinin sesini duymaktan aciz olan bir yürek, öteleri sarsacak bir sayhayı nasıl koyverir gök kubbeye?

Oysa ki dua, güftesi aşk bestesi mahrumiyet ve ıstırap olan bir özge şarkıdır.

Bu şarkıyı söyleyecek olanın mazlum olması yetmez; kendi mazlumiyeti zalimlerin zulmüne yakıt olmamış biri olmalıdır. Kendi omuzlarını zalimlerin yükselmesi için basamak kılmamış olmalıdır.

Bu şarkıyı terennüm edecek birinin, olanla olması gereken arasındaki farkı iyi bilmesi şarttır.

Eğer bunu bilirse, duayı bir çocuğun annesinden ısrarla isteyişi gibi isteyecek, ilahi kapının eşiğine başını koyarak ısrar edecek, tekrar edecektir; tıpkı her gün onlarca kez okuduğu Fatiha’da olduğu gibi…
Dua, Allah’a çıkarılmış bir davetiyedir demiştik. Davet edenin bir adresi, bir aidiyyeti bulunmalıdır ki, icabet edecek olan onu orada bulsun. Bu adres insanın Allah karşısındaki esas duruşudur. Allah karşısında esas duruşunu bozan, ya da esas duruşu olmayan, davet edip de adresinde bulunmayan sorumsuz gibidir. Kim inanır onun duasında samimi olduğuna?
Diyelim ki adresinde bulundu. Bu kez de, davetine tecelli ve inayetiyle icabet edecek ‘a sunacak bir yüreği olmalı. Mekansız’a yürekten özge mekan olur mu? Deniz dibine dönmüş, çöplükten beter hale gelmiş, eline geçen dünyalığı içine attığı bir mahzene dönmüş bir yüreğe konuk edilir mi O? Tıpkı şairin dediği gibi:

Sür çıkar ağyarı dilden ta tecelli ede Hak
Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan

Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar. Gücünüzün bittiği noktada olup olmadığınızı kontrol ettiniz mi? Eğer hala gücünüz varsa, o bitinceye kadar koşmanızı, soluğunuzun tükendiği noktada hiç ummadığınız bir yerden önünüze kapı açılacağını düşündünüz mü?
Taif dönüşü Muhammed (a.s) son tedbiri de tüketmiş bir halde kan revan içinde doğduğu toprakların varoşlarına gelip dayanmış fakat girememişti. İşte o an gücünün bittiği andı. Gidecek bir kapısı, başvuracak bir dayanak, sığınak, tutamak ve barınağı kalmamıştı.

Aklın tedbirinin bittiği yerde aşkın kollarına bırakmıştı kendisini ve bir dua yapmıştı. Bu dua öyle bir aşkla yapılmıştı ki, doğrudan hedefini bulmuş ve nübüvvet sürecinin gün dönümü olmuştu.
Ufuk İnsan’ın Mekke’ye bakan yamaçlardan birinde yaşlı gözlerle yaptığı, tarihin akışını değiştiren ufuk duayı sizin için tercüme edeyim:
Allah’ım!
Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum.
Gücümün azaldığını,
insanların gözünde küçük düştüğümü sana şikayet ediyorum!
Ya Erhamerrahimin!
Sensin ezilmişlerin Rabbi!
Sensin benim Rabbim!
Beni kimlerin eline bıraktın?
Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi?
Yoksa davamı ipotek edecek bir düşmana mı?
Eğer sen bana gücenmedinse,
kesinlikle bunlara aldırmıyorum.
Lakin iyiliğin beni rahatlatacaktır.
Senin nuruna sığınırım,
karanlıkları aydınlatan nuruna…
Gelecek azabın, bana ulaşacak öfkenden
kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum.
Sana sığındım, yeter ki razı ol.
Güç ve kuvvet sendendir,
yalnız senden
.”
(İbn Hişam, Sire II/29-30)

Mustafa İslamoğlu

05.06.08

Soru sormanın usulü ve adabına dair

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu 2:48 pm yazan: Minik Kelebek

Soru soranla cevap verenin konumları açısından soru dört çeşittir:

1. Alimin alime sorusu: Bu dinleyenlere öğretmek, doğruluğunu test etmek, müzakere ve mübahase etmek için sorulur. Hz. Cebrail’in Hz. Peygamber’e sorduğu “İman nedir?”, “İslâm nedir?”, “İhsan nedir?” soruları bu türdendir.
2. Alimin cahile sorusu: Bu, soru yoluyla öğretme usulünün gereğidir. Muhataba ya bilmediğini öğretmek, ya yanlış bildiğini düzeltmek, ya da üçüncü şahıslara bir bilgiyi iletmek için kullanılan yöntemdir. Soruyu soran cevabı vermek için sorar. Rabbimizin vahiy yoluyla “Sizi kurtaracak kârlı bir ticaret önereyim mi?”, “Ona adaş birinin varlığını biliyor musun?” gibi sorular buna örnektir.
3. Cahilin cahile sorusu: Bu sorudan bir şey çıkmaz. Tıpkı “Üçayaklı hayvanın adı nedir?” gibi abes bir iştir. Cahilin muhatabı olan cahilde uyandıracağı bilme merakı ihtimali, bu tür bir soruyu nisbeten anlamlı kılabilir.
4. Cahilin alime sorusu: Asıl soru budur ve vahyin “Bilmiyorsanız bilgi sahibi (ehl-i zikr) olanlardan sorun!” emrinden anlaşılması gereken de bu tür sorudur.

Bu dördüncü maddeye giren sorularda yapılmaması gereken usul hataları şunlardır:

1. İlle de aklımızdakini onaylatmak için soru sormak: Yani: “Bana öyle bir cevap ver ki, mutlaka benim aklımdaki, ya da hoşlanacağım, ya da işime gelen bir cevap olsun”. Allah alimlerimize yardım etsin. Bazıları, istedikleri cevabı alıncaya kadar ısrar eder. Bazıları bunun için cevap sahibini sıkıştıracak kadar gözünü karartır. Bazıları, istedikleri cevabı alamayınca muhatabını suçlayacak kadar saygısızlaşır. Bu yapılan en yaygın usul ve üslup hatalarından biridir. Bu, hem bilginin kendisine, hem sorulan kimseye saygısızlıktır.

2. Soru sormakla muhataba lutfettiğimizi sanmak: Bu tipler gerçekten gariptir. Asıl riski soru soranın değil cevap verenin aldığını düşünmez. Mesele dini bir meseleyse, cevap veren alimin ağır bir manevi sorumluluk altında ezildiğini, o baskıyı tüm hücrelerinde hissettiğini bilmez. Beyimizin soru sorması bir lütuftur. Soru sorduğu alime minnet etmek şöyle dursun, onu minnet altına almaya kalkar. “Cevap vermeye mecbursun” havasıyla sorar sorusunu. Bir de vereceği cevaba itibar ettiğini söylemesi yok mu, hepsine tüy diker. Sanki insanın itibar etmediği birine mesele sorması normalmiş gibi.

3. Alimin hiçbir işi gücü olmadığını, “Yar bana bir soru” diye sabahlara kadar ekranlara göz diktiğini zannetmek: Köroğlu “Delikli demir çıktı mertlik bozuldu” demiş ya, internet çıktı adab ve erkan daha da bozuldu. Ömründe bir kez bile karşılaşmamış, dahası kim olduğunu bilmiyor. (Kimliğini gizleyerek veya takma adla kimliğini saklayarak soru sorana zaten cevap verilmez.) Sorusu en basit nezaketten dahi yoksundur. Daha önce verdiği cevapları araştırmamış, bulma, okuma, dinleme, seyretme zahmetine dahi katlanmamışız. Bir de “Delil de isterim” diye tutturursak, üzerine tüy dikmiş olmaz mıyız? Alimin meşguliyeti başından aşkınmış, nefes alacak vakti yokmuş, iki ayağı bir pabuçtaymış… Bütün bunlar bizi ırgalamaz. Biz “ona soru soran tek kişiyiz” ve o da bize cevap vermekten başka işi olmayan bir “makine”. Bazen bir soru yetmiyor, bir tek mesajda 5 hatta 10 soru sıralıyoruz. Bu sorular içinde “evet-hayır” soruları hemen hiç yok. Bazıları kitaplık çapta cevap isteyen sorular. Muhatabımızın hal-i pür melalini bir düşünebiliyor muyuz? Hele bir de o konuda oturmuş yıllarını verip bir eser, günlerini verip bir ilmi makale üretmiş ve biz onu okuma zahmetine dahi katlanmadan bunu yapmışız… Vah ki vah!

4. Kırk akıllının kırk yıl cevaplayamayacağı soruyu bir delinin birkaç saniyede sorabileceği gerçeğini unutmak: Bizim kolayca sorduğumuz öyle sorular var ki, alim onu cevaplamak için bazen günlerce dirsek çürütür, bazen kök söker, bazen yürek ve zihin teri döker. Bazı sorularımız soru soran açısından netameli değildir, ama cevap veren açısından netamelidir. Bazı sorularımız çok özeldir. Çok özel soruların çok özel tanışıklık gerektirdiği unutulur veya göz ardı edilir. Mücadile suresinde geçtiği gibi, Rabbimiz Hz. Peygamber’den yerli yersiz özel görüşme talep ederek onu meşgul edenleri durdurmak için “Necva sadakası” mecburiyeti getirmişti. Bu aslında önder ve rehber konumundaki şahsiyetlerden “mesai çalma bedeli” idi. Bununla şu mesaj veriliyordu: O size Allah rızası için zaman ayırıyor. Madem öyle, haydi o zaman siz de Allah rızası için muhtaçlar için bir sadaka ödeyin! Fakat biz bazen muhatabımızı saatlerce meşgul edecek mesaisini alıyor da bir teşekkürü bile çok görüyoruz. Hatta bazılarımız sıkılmadan dönüp bir de beğenmediği cevaptan dolayı tariz ve sitem etmeye yelteniyor.

5. Alimlerimizin de etten ve kandan bir beşer olduğunu unutmak: Bir soruyoruz, cevap alıyoruz. Ardından aklımıza bir şey esiyor ona da cevap alıyoruz, ardından aklımıza esen tüm soruları hiçbir zahmete katlanmadan sıralıyoruz. Eğer cevap alamazsak sanki alimlerimizi çarçur etmek hakkımızmış gibi çıkışıyoruz. Bazen kızdırana kadar çabalıyor, kızınca da ona Peygamberimizi örnek göstererek güya haddini bildirmeye çalışıyoruz.
Allah alimlerimize sabrı cemil ve ecri cezil lutfetsin, biz ilim taliplerine de kadir kıymet bilmeyi nasip etsin.

Mustafa İslamoğlu

05.01.08

Vahyin penceresinden - 21 mart 2008

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu, Videolar, İslam 4:33 pm yazan: Minik Kelebek

03.23.08

Allah’ım tut elimizi!

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu 4:31 pm yazan: Minik Kelebek

Allah’ım!
Kanadı kırık bir kuş gibiyim.
Uçsam uçamıyor, göçsem göçemiyorum.
Yarım bırakılmış bir düş gibiyim.
Yardan da, serden de geçemiyorum.
Menzile erememe korkusu sardı benliğimi
Kolum kanadım kırık, gönlüm bin pare!
Ey kalpleri evirip çeviren, ey gönüller sahibi!
Yaraları saran, dağılanı toplayan Sensin!
Varlığım Senin varlığının şahidi
Varlığım Senin Rahmetinin şahidi!

Allah’ım!
Yalnız Senden yardım diler yalnız Sana kulluk ederiz.
Seni sığınak, barınak, tutamak bilir Ya Allah deriz.
Şeytandan SANA sığınır e’uzu billah deriz.
Her işe Seninle başlar bismillah deriz.
Nimet verdiğinde gönülden şükrederiz.
Versende aslanda elhamdülillah deriz.
Hayran kaldığımızda maşallah,
Pişman olduğumuz da estağfirullah deriz.
Sevindiğimizde Allahuekber,
Üzüldüğümüzde inna lillah deriz.
Canımız sıkıldığında fe-subhanallah,
Zafer kazandığımızda nasrun minallah,
Rızık kazandığımızda er-rizku ‘alallah deriz.
Bir işi arzu ettiğimizde inşallah,
Bir işi başardığımızda biiznillah deriz.
Güçlük karşısında la-havle ve-la kuvvete illa billah,
Söz verdiğimizde v’Allah ve billah deriz.

Allah’ım!
Benliğimin yaktığı ateşte yakma beni!
Beni nefsime kul etme, kul et nefsimi Sana!
Bir lahza dahi bana bırakma beni!
Sen bana yetersin, yetmem ben bana.
Bilmediğimi bildir, görmediğimi göster!
Sen bildirmezsen bilemem, göremem göstermezsen
Gönlüme huzur,gözlerime nur, dizime derman ver!
Sen “OL” deyince olur, olmaz “OL” demezsen.
Canana can, cana canan, kalbe ferman ver!
Al işte ellerim, uzattım sana!
Ne olur, ne olur bırakma beni bana!
Sen bana yetersin, yetmem ben bana!
Allah’ım, ellerimi bırakma!
Allah’ım!
Bırakma bizi
Tut elimizi!

Mustafa İslamoğlu

03.15.08

İslam kadını aşağılamadı, siz anneliği aşağıladınız!

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu 8:28 pm yazan: Minik Kelebek

Tesadüf mü? Biri çıkıp İslam’ın kadını aşağıladığını iddia ediyor. Söz bir biçimde anneliğe geliyor. O da ne? İslam’ın kadını aşağıladığını iddia eden ‘modern’ bay veya bayanların aklının dibini kazıdığınızda, anneliği fena halde aşağıladığını görüyorsunuz. Ortak noktaları bu.
 
Anneliği aşağılamanın teknikleri çok. Bunun başında dünyanın en şerefli işini yapan annelere “boş kadın” muamelesi yapmak geliyor. Onlara göre çalışıyor olmak için evden çıkmak lazım. Caddeyi görmek, caddeye görünmek lazım. Bir kadının “çalışıyor” sayılması için kamuya kendisini göstermesi şart. Sabah sekiz akşam dokuz (çünkü kadın ucuz işgücü) mesai yapması şart.
 
Bunlar için de başka şeyler lazım: Modern görünürlüğün vacibatından olan şeyler. Her gün aynı kıyafetle, aynı saç rengiyle, aynı ayakkabıyla, aynı çantayla gidilmez ki işe! Yenilemek lazım, rengini uydurmak lazım. Saça uygun elbise, elbiseye uygun ayakkabı, ayakkabıya uygun çanta, çantaya uygun cüzdan, ona uygun cep telefonu lazım…
Modası geçenleri değiştirmek lazım. Bunun için de modayı takip etmek lazım. Özetle üretim-tüketim çarkında yağ, değirmeninde un olmak lazım.
 
Bütün bunlar için çalışmak lazım. Çalışmadan bu masraflar nasıl kazanılacak? Daha iyi görünmek için daha çok kazanmak lazım. O da yetmiyorsa, daha daha çok kazanmak lazım. Daha çok kazanmak için harcamadan olmuyorsa, daha çok harcamak lazım. Görünmeden daha daha çok kazanılamıyorsa, daha çok görünmek lazım. Daha çok görünmek için daha çok dikkat çekmek lazımsa, onu yapmak lazım. Onu yapmak için herkesten çok harcama yapmak lazımsa, onu yapmak lazım. Herkesten çok harcamak için, herkesten çok kazanmak lazım.
Hangisi hangisine lazımdı? Kafam karıştı…
 
Evden çıkıp mesai yapmayan kadının yaptığı “çalışmak” değildir. O tepeden bakılan, “Ev kadınıymış” yollu dudak bükülen bir “acizdir”. Evinin kadını olmak modernlere göre dudak bükülecek bir iştir. İş kadını daha hoş geliyor. Hatta sokak kadını bile ötekinden hoş geliyor.
 
Modernin gözünde o koca parası(!) yiyor. Patron parası mı? Amir fırçası mı? Onun bunun erkeklerinin ağız kokusu mu? Her işe gidiş gelişte yaşadığı tıkış tıkış otobüsler ve minibüslerdeki onur kırıcı durum mu? Onlar işin parçası ayol. Koca kârı yeme de, ne yersen ye! Koca fırçası yeme de, ister amir, ister ustabaşı, ister patron fırçası ye! Hatta sokak magandası ve çarşı maçosunun attığı laf bile ehven…
 
Ev kadını, üüü! Bir kere özgür(!) değil ayol. Yarım saat işten erken ayrıldığı için amirinden duyduğu lafı kargalar yemese de kendisi özgür. İşyerinde uygulanan sıkı denetime rağmen özgür. “Yarın müsait misin”lere verdiği “Mesaide olacağım, işten yorgun dönüyorum”lara rağmen özgür. Ama ev kadını handiyse esir canım…
Ama o anne. Çocukları var. Yani dünyanın en değerli, en asil, en soylu, en görkemli işini yapıyor. Yani insan yetiştiriyor. Çocuk sokakta yetişmez ki? Çocuk evde yetişir.
 
Olsun, o yine de “çalışmayan” kadındır. Annelik çalışmak sayılmıyor. Modernlere göre annelik işsizlik sayılıyor. Annelik angarya sayılıyor. Komedi de ne biliyor musunuz: Başkalarının doğurduğu çocuklara bakmak için kurulan sektörlerde çalışmak “iş”, orada çalışanlar da “çalışıp üreten kadın” sayılıyor da, kendi doğurduğu çocuğa bakmak “iş” sayılmıyor. Modernler kazara anne olduklarında durum şu oluyor: baba işe, anne işe, çocuk kreşe, ev pansiyon, aile pansiyoner…
 
Ondan sonra “bebek mi-köpek mi?” ikilemi geliyor: tıpkı Fransa’da, Almanya’da, Hollanda’da olduğu gibi. Köpek bebekten daha sevimli oluyor modern kadın için. Bir, vücudu deforme etmiyor… Öyle ya: tenperest modernliğin gerçeği bunlar, görmek lazım.
 
Ama küçük bir sorun: Köpeğin ille de küçük olması lazım; kucağa alınıp sevilecek kadar küçük. Ne de olsa kadın o. Bir canlıyı kucağına alıp sevme güdüsü yaratılıştan verilmiş. Çaresi yok, sevecek. Peki, köpek yerine bebek sevse olmaz mı? Bu soruya Avrupa’nın bebek-köpek (yan yana iyi durmadığını biliyorum, ama anlayın) rakamlarını karşılaştırdığımızda, şu zımni cevabı alıyoruz: Yok, zinhar olmaz! (Almanya’da kayıtlı köpek sayısı nüfus ile neredeyse eşit).
 
İyi de, köpek de en az bebek kadar masraflı.
 
Olsun! O kadar kusur kadı kızında da bulunur.
 
Kazara doğursa bile anneliği sevmemiş ve severek annelik yapmamış (Bunun yanında doğum yapamadığı halde harika annelik yapanlar da var). Annelik yapmadığı için duyguları gelişmemiş, ufku gelişmemiş, hayat tecrübesi gelişmemiş, bilgelik dersen sıfır. Ama olsun; onun köpeği ve bir de mesaili işi var. O kendini tüm annelere hava atma makamında görüyor.
 
İşte buraya yazıyorum: Cenneti annelerin ayakları altına seren İslam kadını aşağılamadı. Fakat cenneti dünyada arayan tek dünyalı modernler gözümüzün içine baka baka anneliği aşağılıyorlar. Üstelik her birini bir ana doğurduğu halde.
 
Ne kadar ayıp! Ne kadar küstah! Ne kadar saçma!

Mustafa İslamoğlu

03.03.08

Çölde açan bir güldü o!

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu 4:56 pm yazan: Minik Kelebek

Aşk ehli taşı gediğine koymuş:
Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhabbetsiz Muhammed’den ne hasıl?

Çölde açan bir güldü o. Rengi solmaz, kokusu tükenmez bir gül. Sevginin bedelini ödeyen Yakub gibi, uzaktaki Yusuf’u koklayan bir yürekle gözlerini takas edenler alabilirdi o gülün kokusunu.

Aşkı ve acıyı ondan öğrendik. Yaşamanın ve ölmenin, ölmeden önce ölüp öldükten sonra yaşamanın sırrını o öğretti bize. Göklerin sofrasını o açtı önümüze. Onun sayesinde tenezzül buyurdu Allah yüreklerimize.

Evet, aşkı ondan öğrendik: Sevdi ama sevdaya “kara” çalmadı. Sevdanın yüzünü karartmadan sevmeyi beceremeyenlere, “ak sevda”yı öğretti. Aşka istikamet açısı verdi. Sadece o açıyı takip edenler aşkın sırrına erdi.

Başkalarının öğrettiği aşk sahibini tutuklayan bir tutkuya dönüşüyordu. Onun aşk öğretisi ise sahibini özgür kıldı. O aşk çizgisini izleyenler sevdikçe özgürleştiler, özgürleştikçe sevdiler ve sonunda hayatı bir demet muhabbete dönüştürdüler; muhabbete, yani insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesine…

İman etmedikçe cennete giremezsiniz” diyordu; fakat daha müthiş, insanı iliklerine kadar sarsan bir şey daha söylüyordu: “birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız!” Bu, imanı yetiştiren toprağın sevgi olduğunu ifade etmekti. Muhabbetin yürekte istikrar bulmuş hali olan iman, ancak sevgi toprağında boy verebilirdi.

Dahası “Mü’min, seven ve sevilen dost olan ve dostluk kurulandır, sevmeyen ve sevilmeyende, dost olmayan ve dostluk kurulmayanda hayır yoktur!” diyordu. Sadece demekle kalmıyor, bu sözün nasıl hayata dönüştürüleceğinin en güzel örneklerini de veriyordu.

Onun sevgisi, canlıları aşıp cansızları dahi kuşatıyordu. Uhud için diyordu ki; “Uhud, o bir dağ; ama o bizi sever, biz de onu severiz!”

Dağı seven ve dağ tarafından sevildiğini farkeden bir yürek nasıl bir yürektir? Bu insanı yürekten sarsan muhabbet dersinin, bizim özlemeyen, sızlamayan, yanmayan, inlemeyen, sevmeyen, duyarsız, taşlaşmış ve hatta taştan daha da katılaşmış yüreklerimizde yaptığı yankı nedir?

Modern birey anlayabilir mi bu tavrı? İçinde yürek yerine taş taşıyan modern insanda nasıl bir karşılık bulur bu davranış? Şairin “Şarkı görmez, garbı bilmez, görgüden yok vayesi/Bir utanmaz yüz yaşarmaz göz bütün sermayesi” dediği bedeviden bozma, köylülüğe müptela, varlıkla sınanınca lümpen kaprislerine, yoklukla sınanınca aşağılık komplekslerine kapılanlar, nasıl anlar ve anlatır, nasıl yaşar ve yaşatırlar bu muhabbeti/Muhammed’i?

Muhabbeti Muhammed’den öğrenenler ölmemenin sırrını da öğrenmiş oldular. İşte onlardan biri, bu sırrı şu dizelerle açığa vurdu:

Âşık öldü diye salâ verirler
Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez

Âşıkların ölmeyeceğinin ondan güzel kanıtı olur mu? Muhabbetin merkezi olan gönülden yola çıkarak anlayın bunu: Birine “alçak” derseniz hakaret etmiş olursunuz, “alçak gönüllü” derseniz iltifat. Çünkü gönül öyle yüce bir makam ki, kendisine ilişen alçaklığı bile elinden tutup katına yüceltir, “alçak gönüllülük” bir yücelik olup çıkar.

Acıyı da “Ben hüzünlerin peygamberiyim!” itirafında bulunan o Ufuk İnsan’dan öğrendik: Saçları sevdiklerinin ölümüyle değil, Allah’la ilişkisini örselememek uğruna gösterdiği çabayla ağaran Yüce Önder, Kutlu Rehber’den. Çağların günahını yıkamak için gece yarıları saldığı gözyaşları, yattığı şilteyi ıslatıp Aişe’yi uyandıracak kadar sel olup çağlayan Ayaklı Kur’an’dan.

Bu soylu acı değil miydi, Hıra’da kendi ruhunu yeniden doğuracak bir sancıya ebelik eden? Buna insanın oluş sancısı da diyebilirsiniz. Baksanıza o okyanus misali kutlu sancıdan payına bir damlacık düşenler, yaşadıkları çağın, ‘nükleer güç merkezlerinin’ dahi yanında yaya kaldığı etkinlikte birer ‘gül ve güç merkezi’ oluyorlar!

Çağın Ebu Cehillerinin onu anlamasını, onu sevmesini kimse beklemesin. Değil mi ki o, atası İbrahim gibi insanlığa şeytanı, şeytanları taşlamayı öğretti. Şeytan ve dostları da o gülü ve onun gül yüzlü dostlarını taşlayacaklardır.

Ben modern Ebu Cehillerin yaptığından daha çok, ona ümmet olduğunu söyleyenlerin yaptıklarının onu üzdüğünü düşünüyorum. Onun mirasına sahip çıkması gerekenler, sadece sakalına ve hırkasına sahip çıkıp onun öğretisini çağın dışına atmakla onu daha fazla üzüyor olsalar gerek.

Bu satırları bitirmeden, o insan güzeline bir maruzatım var:

Seni çok özledik, bizi bu çağa karşı dik tutan senin kokundur:

Yel essin Ya Rasullallah…

Kokun gelsin!

Mustafa İslamoğlu

02.10.08

Sana onları adayacağım

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu 4:06 pm yazan: Minik Kelebek

Ekmeğime katık, aşımın ateşi
acılarımla başbaşa kalmak istiyorum
yalnız onlar anlıyorlar beni
ve yalnız onları dinliyorum..

Hayatıma girdin madem
andacım ol hatıramı yaşat
ne beni anladığını söyleyen
ne de yüreğimin gedikli konuğu alsın
sen al acı
senin olayım
beni sen kuşat..

Kirli kentte, otogar camiinin avlusunda
kırıldı umudumu dizdiğim tesbihim
ben yavrularını yiyen bir kedi gibi
azıtmayı kuruyordum söyleyemedim
bir gül ki ellerinle büyütmüştün
dostların öğütlemişti koklamadan ezmeyi
yarım kalmış o cümleyi söyleyemedim
yaşamak dediğin bir lüks oldu benim için
bundan böyle duyduğun her korna sesinde
biliyorum, gözlerin çiçeklenecek..

Aşk ağlatır derlerdi
söyletmedi, bu dert söyletmedi beni
uçan kuştan sakındığın bir yaralı goncanın
canına kasteden sen olmasaydın..

Hatıra defterinin arasından düşen
bir kuru yaprak verdi seni ele
yaşadığımı sanıyordum ya
anılarının arasına çoktan girmişim bile..

Madem ki ayrılığa hüküm giymiş bu yürek
artık ölmek için yaşamak gerek
hayatımın gözlerinden
damıttığım bu şiiri bin kez ölerek
sana adamamı bekleme benden
gün gelir tütmez olursa ocağım
acılar var bende duvağı açılmamış
bekle
sana onları adayacağım…

Mustafa İslamoğlu

01.31.08

Ey insan

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu tagged 10:22 am yazan: Minik Kelebek

gul1yt9.jpg

Ey insan
Ey yüz akı gönül aydınlığı
Kabul olmuş sadaka kadar güzel
Bir duygu sarıyor seni anan yüreğimi
Bastığın toprakla yıkadığın gözüme
şimdi güneş bile siyah görünüyor
Ey yüz akı gönül aydınlığı
Ben kendime ağlarken Uhud’da ağlar mıymış
Hıra’yı mahzun gördüm soramadım sevgili
Hasretinin dışında başka derdi var mıymış?
Ey insan
Içimde büyüttüğüm tüm çiçekleri
Sana adıyorum
ıtırları, yaseminleri, menekşeleri
Lale bana kalsın
kapına çiçeklerin karalısını sunmaktan
utanıyorum
Dua çıkmayan göğe sevdalar çıkar mıymış?
Bülbülünü kaybetmiş bu evrensel bahçede
Dikenler bile bir hoş, gayrı gül kokar mıymış?

Ey insan
Göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni ey
Sen öğrettin taşa konuşmayı
Ağaca selam vermeyi
Aya yarılmayı, toprağa dürülmeyi
Göklere kurulmayı, durmayı zamanı
Yılana ve deveye sevmeyi
Ölmeyi, öldürmeyi
Yaşamayı sen öğrettin insana
O bengisu gözünden fışkıran pınar mıymış?
Baharların kaynağı ve yolunu gözleyen
Bir ben sevda şehidi, bir de şu çınar mıymış?

Ey insan
Ey tebessümünden cennetler yaratılan
Gül bahar geliyor, ağla gök seviniyor
Gözyaşını karanfil diye göğüslerine takan melekler
Kapında divan durup ağlamanı bekliyor
Hüzün kuruluyor ekmekten önce sofrana
Bunun için bir bir uçuyor sevdiklerin
Bu yüzden öksüz, bu yüzden yetim kalıyor
efendisi yetimlerin.
Niçin döndü bu rüzgar yol vermez dağlar mıymış?
Yine Ferhat kesildin bu ne canhıraş gönlüm
Bağrını deldin diye dağlar da ağlar mıymış?
Ey insan
Sen olmasaydın
Insanlar ölmeyi öğrenmeden öleceklerdi
Yaşamanın özgül ağırlığını
keşfetmeden yaşayacaklardı
Hayat fahişe erkeklerin elinde
Bir yosma gibi hırpalanacak
Hangi mevsime el atsak
Elimizde yapış yapış bir şeyler kalacaktı
Acımı tartamayan aşkımı tartar mıymış?
Gönlüme yol vermeyen şu zifiri perdeyi
O cennet elleriyle lûtfedip yırtar mıymış?

Ey insan
Sen olmasaydın
Yusufcuk kuşunun ne dediğini
Yılanların niçin toprak yediğini bilmeyecektim
Herşey çift yaratılırken niçin birşey tek?
Bilmeyecektim bir gövdede mücevhere dönüşen taşı
Hem yol, hem yolcu, hem hedef olanın
Içinde kopan amansız savaşı
Olmasaydın sen
çekilen dizde derman gözümdeki fer miymiş?
Kendimi bir kum diye atıversem çölüne
Ona vurgun bulutlar üstümde gezer miymiş?


Ey insan
Senin sırrın
gözyaşının terkibinde saklıymış
Bu gerçeği bir denizin dudağından öğrendim
Gecenin bir vaktinde bir sevgili ağlarken
Bir dişi varlığını varlığına adarken
Bir erkeğin ellerinde
ölüm havlu atarken
haklıymış
Söyle gönlüm bu sevda mahşere kalır mıymış?
Alışılmış sözcükler yükleyip kanadına
ona doğru uçursam katına alır mıymış?
Ey insan
Ey güneş hamilesi
Bir kere doğarmışsın
Bin kez doğururmuşsun
Parmakların sevdanın kesilmeyen çeşmesi
Onun için ağlıyor yeni doğan bebekler
Doğur, doğur ki dünya kaybetti gözlerini
doğur ey İsrafil’in nefesi
ey güneş hamilesi
Sen olmazsan gemide bu tufan diner miymiş?
Gemilerin de yandı sil aklından dönüşü
Vakt indi yüreğim gidenler döner miymiş?

Ey insan
Hıncını hıncıma kat
Sancını sancıma kat
Pamuktan ellerini geçir yürek halkama
Ister ayağın katına çek
Istersen yerlere at…

Mustafa Islamoğlu‘dan Sevgililer Sevgilisine

01.24.08

Sana onları adayacağım

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu tagged 5:26 pm yazan: Minik Kelebek

Ekmeğime katık, aşımın ateşi
acılarımla başbaşa kalmak istiyorum
yalnız onlar anlıyorlar beni
ve yalnız onları dinliyorum..
Hayatıma girdin madem
andacım ol hatıramı yaşat
ne beni anladığını söyleyen
ne de yüreğimin gedikli konuğu alsın
sen al acı
senin olayım
beni sen kuşat..

Kirli kentte, otogar camiinin avlusunda
kırıldı umudumu dizdiğim tesbihim
ben yavrularını yiyen bir kedi gibi
azıtmayı kuruyordum söyleyemedim
bir gül ki ellerinle büyütmüştün
dostların öğütlemişti koklamadan ezmeyi
yarım kalmış o cümleyi söyleyemedim
yaşamak dediğin bir lüks oldu benim için
bundan böyle duyduğun her korna sesinde
biliyorum, gözlerin çiçeklenecek..

Aşk ağlatır derlerdi
söyletmedi, bu dert söyletmedi beni
uçan kuştan sakındığın bir yaralı goncanın
canına kasteden sen olmasaydın..

Hatıra defterinin arasından düşen
bir kuru yaprak verdi seni ele
yaşadığımı sanıyordum ya
anılarının arasına çoktan girmişim bile..

Madem ki ayrılığa hüküm giymiş bu yürek
artık ölmek için yaşamak gerek
hayatımın gözlerinden
damıttığım bu şiiri bin kez ölerek
sana adamamı bekleme benden
gün gelir tütmez olursa ocağım
acılar var bende duvağı açılmamış
bekle
sana onları adayacağım…

Mustafa İslamoğlu

Evliliklere ne oluyor?

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu tagged 5:19 pm yazan: Minik Kelebek

Kanayan bir yara bu. Herkes üstünü örtse de alttan alta kan gidiyor. Korkarım, bu hengamede, bir çok yuva kan kaybından çökecek. Aile “son kale” idi, değil mi?

Evet, sosyal anlamda aile, bir toplumu ayakta tutan son kaledir. Bir bina için sütun, bir doku için hücre, bir tarla için tohum ne ise, bir toplum için de aile odur. Ailenin birlik ve dirliği, tıpkı suyu oluşturan hidrojen ve oksijenin birliğine benzer. Eğer bu ikisini birleştikten sonra ayırmaya kalkarsanız; biri yanıcı, diğeri yakıcı iki gaz elde edersiniz. Bu durumda ortada sudan eser kalmaz.


Aile, dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde, ahlaki ve dini değerlerle doğrudan irtibatlı bir kurumdur. Bu bakımdan da, bir boyutuyla kutsaldır ve kutsalla alakalıdır. Çünkü, aileyi oluşturan “nikah sözleşmesi” her çağda ve zamanda kutsal ya da kutsal bilinen değerler adına yapılır. Bu ağaç, tohumu sadakat, toprağı şahsiyet, suyu şefkat, güneşi muhabbet, bakıcısı fedakarlık ve ilgi olan bir ağaçtır. Biri eksik olursa, kurumaya yüz tutar.


Dolayısıyla halkının kahir çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede aile, İslâmî temeller üzerinde yükselir. Nitekim bu güne kadar İslam ahlak ve yaşam tarzına karşı yapılan iç ve dış saldırılara karşı en sağlam sığınak ve korunak aile olagelmiştir. Bu, o kadar böyledir ki; islami hayat tarzına karşı düşmanca tavırlar sergileyen zümre ve kurumlar dahi, harcı İslam’la karılan aile kurumunun, 150 yıldan beri “beka” krizine giren bu ülkenin varoluş mücadelesinde oynadığı rolün önemini itiraf etmek zorunda kalmışlardır.
Fakat, işte o son kaleye de nazar değdi…

Dost-düşman herkesin imrendiği aile kurumu, imdat sirenleri çalıyor. Son yıllarda yıkılan ailesini kurtarmak için çırpınan, “Ne olur yardımcı olun!” diyen kişilerin sayısı o kadar arttı ki, inanamazsınız.


Elbette bunda birinci faktör, öteden beri uygulanan ve “mahut süreçte” ivme kazanan İslami hayat tarzına ve onun harcıyla karılan geleneksel kültüre karşı açılan savaştır. Hep söyledik ve ısrarla da söyleyeceğiz: İslam’a karşı savaş açan şunu iyi bilsin ki, bu ülkede yaşayan kalabalıkları “millet” eden değerlere karşı savaş açmıştır. Dolayısıyla, bu savaş sırasında açılan her gedik, sadece İslam’ın surunda açılmış bir gedik değil, aynı zamanda Türkiye gemisinin tabanında açılmış bir deliktir.
Bu hakikati bir kez daha dile getirdikten sonra, konumuza dönerek soralım: Aile kurumunun son yıllarda uğradığı zafiyetin tüm vebalini “ötekine” atarak kurtulmak doğru ve adil bir yaklaşım mıdır? 
Elbette değil…

Bu konuda, İslam’ı kendileri için hayat tarzı olarak benimsemiş olan insanların vebali iki kat artmaktadır. Çünkü “model aile” oluşturma misyonu, inançlarının onlara yüklediği bir yükümlülüktür. Onlar bu yükümlülüklerini yerine getirmekten, ne yazık ki aciz görünüyorlar.

Üç-beş yaş psikolojisiyle parayı yeni keşfedip onu her şey sanan Müslüman erkeklerin ikinci eş edinme furyasının açtığı yaralar henüz kapanmamışken, şimdi ondan daha vahim bir durum olan çok çocuklu ailelerin çözülüşleriyle yüz yüzeyiz.


“Ekonomik krizi” geçiyorum. Ancak hemen belirtmeliyim ki; klasik Anadolu ailesinde ekonomik sıkıntı geçmişin hiçbir döneminde bu boyutta boşanma sebebi sayılmamıştır. O halde, ekonomik gerekçeli geçimsizlik ve boşanma vakalarının altında yatan gerçek neden “ahlaki çözülmedir” ve krizin doğru adı olan “adam krizi” aileyi de etkilemektedir.
Benim asıl üzerinde durmak istediğim nokta, ailenin çekirdeğini oluşturan eşlerin kimlik ve kişilik sorunlarıdır. Çünkü bu sorunlar aileye, bir “değer kırıcı” olarak yansıyor ve ailenin huzur kalitesini düşürüyor.

İşin özeti, “aile sorunu” gibi gözüken bir çok sorunun, temelde “insan sorunu”, bir başka ifadesiyle “şahsiyet sorunu” olduğu inkar edilemez bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu durumda çekirdek aileyi oluşturan eşlerin birbirlerini suçlamaları da bir şey ifade etmiyor; çünkü bu suçlamalar “şahsiyeti” görmezden gelici, daha çok “cinsiyet” merkezli “erkekçi” ya da “kadıncı” suçlamalar oluyor.

Oysa ki, eğer bir evlilikte “insani ilişkide” sorun varsa, gerisini saymaya gerek yoktur. Çünkü bu, aile ağacının kökünü oluşturur. Kökü kurumuş bir ağacın dallarını ıslah etmeye çalışmak, abesle iştigaldir. Hele kurumuş dalların cins meyve (=çocuk) yetiştirme iddiaları tamamen gülünç olacaktır.


Alınacak en acil önlem, tümden kurumadan bu ağacın kökünü, ihtiyaç duyduğu su, toprak, gübre gibi unsurlarla beslemektir. O zaman “insanlık” ortak gövdesi üzerinde yükselen dallar, birbirini bütünleyen eşler olmanın bilinciyle, cins meyvelere durabilirler.
Örnek ve mutlu ailelerin oluşturduğu evler cennetin dünyadaki şubesi gibi gelir bana.
Tersi ise cehennemin dünyadaki şubesi gibi…


Sahici toplumsal dönüşüm ve değişim hamleleri sokaktan değil “evlerden” başlar; cennetin dünyadaki şubeleri olan evlerden…
Aile mutlaka korunmalı…
Not: Vakıf Yasa Tasarısı üzerine yazdığım geçen yazı üzerine, vakıf insan Prof. Dr. Asaf Ataseven aradı. Bakanlığın el koyması üzerine açılan davanın Yargıtay’ın ilgili dairesinde de onaylanarak kazanıldığını ve bu sevinci paylaşmak istediğini söyledi. İlgilenen okurlarımızın da bu sevince iştirak edeceklerini düşündüm.

Mustafa İslamoğlu

Muhammed (s.a.v.) muhabbettir…

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu tagged 5:17 pm yazan: Minik Kelebek

Muhammed muhabbettir, muhabbet müebbettir…Aşk ehli taşı gediğine koymuş:

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl

Muhabbetsiz Muhammed’den ne hasıl?

Çölde açan bir güldü o. Rengi solmaz, kokusu tükenmez bir gül. Sevginin bedelini ödeyen Yakub gibi, uzaktaki Yusuf’u koklayan bir yürekle gözlerini takas edenler alabilirdi o gülün kokusunu.

Aşkı ve acıyı ondan öğrendik. Yaşamanın ve ölmenin, ölmeden önce ölüp öldükten sonra yaşamanın sırrını o öğretti bize. Göklerin sofrasını o açtı önümüze. Onun sayesinde tenezzül buyurdu  yüreklerimize.

Evet, aşkı ondan öğrendik: Sevdi ama sevdaya “kara” çalmadı. Sevdanın yüzünü karartmadan sevmeyi beceremeyenlere, “ak sevda”yı öğretti. Aşka istikamet açısı verdi. Sadece o açıyı takip edenler aşkın sırrına erdi.

Başkalarının öğrettiği aşk sahibini tutuklayan bir tutkuya dönüşüyordu. Onun aşk öğretisi ise sahibini özgür kıldı. O aşk çizgisini izleyenler sevdikçe özgürleştiler, özgürleştikçe sevdiler ve sonunda hayatı bir demet muhabbete dönüştürdüler; muhabbete, yani insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesine…

İman etmedikçe cennete giremezsiniz” diyordu; fakat daha müthiş, insanı iliklerine kadar sarsan bir şey daha söylüyordu: “birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız!” Bu, imanı yetiştiren toprağın sevgi olduğunu ifade etmekti. Muhabbetin yürekte istikrar bulmuş hali olan iman, ancak sevgi toprağında boy verebilirdi.

Dahası “Mü’min, seven ve sevilen dost olan ve dostluk kurulandır, sevmeyen ve sevilmeyende, dost olmayan ve dostluk kurulmayanda hayır yoktur!” diyordu. Sadece demekle kalmıyor, bu sözün nasıl hayata dönüştürüleceğinin en güzel örneklerini de veriyordu.

Onun sevgisi, canlıları aşıp cansızları dahi kuşatıyordu. Uhud için diyordu ki; “Uhud, o bir dağ; ama o bizi sever, biz de onu severiz!”

Dağı seven ve dağ tarafından sevildiğini farkeden bir yürek nasıl bir yürektir? Bu insanı yürekten sarsan muhabbet dersinin, bizim özlemeyen, sızlamayan, yanmayan, inlemeyen, sevmeyen, duyarsız, taşlaşmış ve hatta taştan daha da katılaşmış yüreklerimizde yaptığı yankı nedir?

Modern birey anlayabilir mi bu tavrı? İçinde yürek yerine taş taşıyan modern insanda nasıl bir karşılık bulur bu davranış? Şairin “Şarkı görmez, garbı bilmez, görgüden yok vayesi/Bir utanmaz yüz yaşarmaz göz bütün sermayesi” dediği bedeviden bozma, köylülüğe müptela, varlıkla sınanınca lümpen kaprislerine, yoklukla sınanınca aşağılık komplekslerine kapılanlar, nasıl anlar ve anlatır, nasıl yaşar ve yaşatırlar bu muhabbeti/Muhammed’i?Muhabbeti Muhammed’den öğrenenler ölmemenin sırrını da öğrenmiş oldular. İşte onlardan biri, bu sırrı şu dizelerle açığa vurdu:

Âşık öldü diye salâ verirler

Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez

Âşıkların ölmeyeceğinin ondan güzel kanıtı olur mu? Muhabbetin merkezi olan gönülden yola çıkarak anlayın bunu: Birine “alçak” derseniz hakaret etmiş olursunuz, “alçak gönüllü” derseniz iltifat. Çünkü gönül öyle yüce bir makam ki, kendisine ilişen alçaklığı bile elinden tutup katına yüceltir, “alçak gönüllülük” bir yücelik olup çıkar.

Acıyı da “Ben hüzünlerin peygamberiyim!” itirafında bulunan o Ufuk İnsan’dan öğrendik: Saçları sevdiklerinin ölümüyle değil, ‘la ilişkisini örselememek uğruna gösterdiği çabayla ağaran Yüce Önder, Kutlu Rehber’den. Çağların günahını yıkamak için gece yarıları saldığı gözyaşları, yattığı şilteyi ıslatıp Aişe’yi uyandıracak kadar sel olup çağlayan Ayaklı Kur’an’dan.

Bu soylu acı değil miydi, Hıra’da kendi ruhunu yeniden doğuracak bir sancıya ebelik eden? Buna insanın oluş sancısı da diyebilirsiniz. Baksanıza o okyanus misali kutlu sancıdan payına bir damlacık düşenler, yaşadıkları çağın, ‘nükleer güç merkezlerinin’ dahi yanında yaya kaldığı etkinlikte birer ‘gül ve güç merkezi’ oluyorlar!

Çağın Ebu Cehillerinin onu anlamasını, onu sevmesini kimse beklemesin. Değil mi ki o, atası İbrahim gibi insanlığa şeytanı, şeytanları taşlamayı öğretti. Şeytan ve dostları da o gülü ve onun gül yüzlü dostlarını taşlayacaklardır.

Ben modern Ebu Cehillerin yaptığından daha çok, ona ümmet olduğunu söyleyenlerin yaptıklarının onu üzdüğünü düşünüyorum. Onun mirasına sahip çıkması gerekenler, sadece sakalına ve hırkasına sahip çıkıp onun öğretisini çağın dışına atmakla onu daha fazla üzüyor olsalar gerek.

‘ın bize gönderdiği Hz. Muhammed (sonsuz sayıda selam, hürmet ve muhabbet ona olsun) bir tek Muhammed idi. Fakat, geleneğimiz en az üç Muhammed ortaya çıkardı: 1. Göklere çıkartılan insanüstü Muhammed 2. Ara kablosu, postacı muamelesine maruz bırakılarak aşağılanan Muhammed 3. Kur’an’ın tanıttığı muhteşem bir ahlaka sahip olan örnek insan Muhammed.

Bir de muhaddislerin ömrü boyunca hep konuşan ve hiç iş yapmayan Muhammed’i, sûfilerin ömrü boyunca içiyle uğraşıp dış dünyaya sırt dönen Muhammed’i ve fakihlerin işi-gücü Kur’an’ı kodifike edip ondan formel hükümler devşirmek olan Muhammed’i var.

bu satırları bitirmeden, o insan güzeline bir maruzatım var:

Seni çok özledik, bizi bu çağa karşı dik tutan senin kokundur:

Yel essin Ya Rasullallah…

Kokun gelsin!Mustafa İslamoğlu

Terkederek değil, yürek ve zihinle aşarak…

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu tagged 5:15 pm yazan: Minik Kelebek

Terketmek kolay olandır, terkedersiniz olur biter. Bulunduğunuz siperi, savunduğunuz değerleri, içerisinde yer aldığınız cepheyi, sizi siz eden kimliğinizi ve kişiliğinizi, üzerinize gelen baskıları hafifletmek, savuşturmak, ya da yılgınlığa kapıldığınız için terketmek, sizi sadece sipersiz, cephesiz, kimliksiz ve kişiliksiz bırakmaz, aynı zamanda onursuz bırakır.Terkedenler, sorumlu tutulmamak için yapıyorlarsa bunu, şunu unutmamalıdırlar ki, siper terkedilerek sorumluluktan kurtulunmaz; ışığın mekanı terketmesi, sadece sıradan bir terk değil, karanlığı davettir; karanlığın kararttığı her yürekten kara bir pay da, o terkedene ait olacaktır.

Terketmenin alternatifi kesinlikle “teslim olmak” değildir, “teslim olmak”, terketmenin en kötü biçimidir. Teslim olanlar, Kitab’ın ifadesiyle “benliklerini satanlardır”. İslam, “teslimiyet” demektir; Allah’a kayıtsız şartsız teslimiyet. Allah’a teslim olan, başka ilahların önünde eğilmez. Allah’ın huzurunda eğilenlerin başka ilahların önünde de eğildiklerini görürseniz, Kâbe’leri olan yüreklerini puthaneye çevirdiklerine hükmedebilirsiniz. Başka türlüsü mümkün değildir, çünkü bir gönülde iki sevda olmaz ve “Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır.” Teslim olmanın ya da terketmenin dışında bir çıkış yolu yok mudur? Elbette vardır: direnmek ve aşmak.Direnmek yürek ister, sabır ister, sebat ister, bilgi, inanç ve haysiyet ister. Yüreği yetmeyenler direnemeyecektir. O halde direnemeyenler, önce yüreklerinde tükenenlerdir. Yüreği işgal olunanın organları, işgalcinin paralı askerliğine soyunacaktır. Beden ülkesinin başkenti olan yürek işgale uğramışsa, bu yüreğin taşrası olan göz-kulak, dil-dudak, el-ayak ne’tsin? İşgale uğramamış her yürek, sayısı oldukça kısıtlı olan özgür yüreklere yük olmaktan da kurtulacaktır. Bırakınız yük olmayı, yük alacaktır. Sorunun bir parçası olmaktan çıkıp çözümün bir parçası olacaktır. İşte o zaman kişi, yüreğin bu potansiyel enerjisini kinetize eden akletme yeteneğiyle aşacaktır önündeki engelleri. Bir çıkış yolu mutlaka bulacak ve bîçare kalmayacaktır. Herşeyden öte kutsal sancısını, acısını, ıstırabını “terketmek”, ona sırt dönmek gibi vahim bir yanlışa düşmeyecektir. Psikologlara göre “ne olursa olsun elemden kaç, hazza koş” psikolojisi üç-dört yaş çocuğunun psikolojisidir. “Yetişkin çocuk” ya da “çeyrek insan” davranışı sergilemek istemeyenler, bu üç-dört yaş psikolojisinden kurtulmak zorundadırlar.

İnsanlık destanı boyunca tarihin aktif öznesi olan kuşaklar, acıların ve zor sınavların imbiğinden damıtılarak yetişmişlerdir. Sahte neşelerin ve gündelik hazların sürüklediği yığınlar, tarihin yatağında akan pasif nesnelerdir.

Herkese düşen, önce yerini ve yolunu seçmektir. Seçtiğiniz yol, sizi aktif özne olmaya götürüyorsa, ayağınıza batan dikenlerin acısına “sermaye” gözüyle bakmayı öğrenmelisiniz.

Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu - Darwinizm

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu tagged 7:56 am yazan: Minik Kelebek

01.23.08

Senin gelmeyişine bir nesir denemesi…

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu tagged 2:32 pm yazan: Minik Kelebek

İşte Eylül de bitti. Ve sen hâlâ gelmedin. Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından. Gözyaşından bir deniz getirecekti seni.
“Aah”ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından yapılmış bir gemiyle gelecektin.
Ellerinde gözlerimi getirecektin; seni Yusuf bilip, Yakup gibi, giderken ardınsıra yolladığım gözlerimi.
Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız. Kavlimiz böyle değildi. Beni hacil bırakmayacaktın ele-güne, dosta-düşmana karşı.
Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı, biliyorum; fakat bunca firkatin adını da koyamıyorum.
Bilseydim, imrenir miydim hiç uçan kuşlara? Bilseydim, aylardan Eylül’ü, vakitlerden akşamı, çiçeklerden zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lugatlara?

Bak, kokum geldi burcu burcu toprak gibi, bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi, kan gibi, gözyaşı gibi, ter gibi, emek gibi; fakat sen gelmedin.

Acın geldi, sancın geldi.
“Derin bir nefret olmadan derin bir muhabbet nasıl olur?” demiştin ya, bak, kıtlıkta verişmiş bir sokum gibi yolladığım hıncın geldi.
Nemrud’un geldi, ateşin geldi. Maskelere dönüşmüş yüzün ve binbir türlü sahte eşin geldi. Yokluğun, güzün ve kışın geldi.
Şarkıların, resimlerin, ağlayışın geldi; sen gelmedin…
Firavun’un geldi, Haman’ın geldi, Karun’un geldi; fakat Harun gelmedi.
Şeytan’ın geldi, Tufan’ın geldi, Kenan’ın geldi, tüm düşmanlarına taş çıkartır düşmanın geldi; ama sen gelmedin…
Bak, sevdanı süpürüyor Firavun’un çöpçüleri.
Hatıranı kundaklıyor kırılası elleri.
Ocağına tüneyen baykuşlar, mabedine put dikmek için Azer’i çağırıyorlar.
Anaların rahimlerine bir yılan gibi süzülüyorlar; bu yüzden Neron gibi, Kaligula gibi, Şeddad gibi, Haccac gibi, Hülâgu gibi kanlı doğuyor yeni doğan bebelerin elleri.

Zavallılar!
Her biri bir yediveren olan milyonlarca sevdayı toprağa gömüyorlar.
Güneşe seni seviyor diye tutuklama emri çıkarıyorlar.
Senin rengin diye, yeşilin her tonunu darağacına çektiler.
Senin mevsimin diye baharı gıyabında idama mahkûm ediyorlar.
Senin insan kardeşlerine yerin üstünü zindan ettiler, fakat yerin altı imdada yetişti. Senin doğal kardeşlerin onlar; fakat bunu bilmiyorlar. Tıpkı Nuh’un yer-gök kardeşleri, İbrahim’in ateş kardeşi, Musa’nın asası gibi…
Onlar, senin uğruna çektiğimiz her “aah’ın bir fırtına, senin uğruna kaldırdığımız her elin bir dağ, senin uğruna döktüğümüz her damlanın bir atom bombası olduğunu yeni yeni öğreniyorlar… Öğrenecekler…

Fakat sen, sen biliyorsun bir nice beklendiğini. Anaların göğsünde hamayıl gibi gezdiğini her biri sana Meryem kesilen genç kızların başına tac olduğunu biliyorsun.

Ah, biliyorsun sırtlarında Firavun’un kamçısı şakladıkça, her birinin isyan kraliçesi birer Asiye kesileceğini.

Gürbüz çocukların, ağır sancılarla doğduğunu biliyorsun.
Biliyorum, bu yüzden gelişini erteliyorsun. Sevenlerini aşkına bileyliyorsun. Yokluğunun daha çok fark edilmesini bekliyorsan. Bak, diyorsun, ufka bak, karanlığın en koyu olduğu an, fecre en yakın zamandır.

Ey dünyaların en muhteşem gelini! Kim bilir, belki de sevdalılarından sana sadakatlerini ispatlamalarını bekliyorsun.sahte âşıklarını deşifre ediyorsun.
Doğru ya; mehir bedelini ödemeden, hangi dünyalı seni görebilmiş ki?..
Ama keffaretimiz,yokluğunun dehşetine bunca zaman katlanmak olsun.
Bu acıyı mehre bedel kabul et.
Bilir misin el-intizâr, eşedu mine’n-nârdır?
Bekletme ki, bekleniyorsun…

Mustafa İslamoğlu’nun Yokluğunda Düşülmüş Notlar adlı kitabından iktibasen.

Güneşimi vurdular

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu tagged 2:32 pm yazan: Minik Kelebek

Dalgalar sırılsıklam, dökülmüş elleri kolları
yorgun argın, güneşi kıyıya sürüklüyorlar
kıran kırana vuruşuyor hüzün mavisi ışıkları
ıskalayan tüm kurşunlar onda karar kıldılar
çoktan gelmiş olmalıydı göğün ak kanatlıları
beni alıp götürmedi, neden bu sabah sular
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular…
Denize düşerken gördüm aldırmıyordu insanlar
bulutların arasından yuvarlandı koya
önce burna çarptı çığlık çığlığa kayalıklar
sonra can havliyle devrildi suya
ah…bayram etti cümle balıklar
ama bir gariplik var, hiç ağlamazdı kuşlar
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular…

Işıktan öpücük konduruyor sahile sular
ellerim hatırası, güneş bulaşığı ellerim
abdest organlarımda hâlâ izi var
şafağın bitmesini boşuna beklemişim
gözlerime ne oldu, neden bir tuhaf oldular
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular…

Ne geceler atardım önüne, hepsini de yerdi
ayrılığı felaket, yanımdayken burnuma tüterdi
eyvah ki yalnız beni değil yıldızları da kırdılar
onlarsız yapamaz, bilirim, hep koynunda yatardı
geç oldu, hâlâ anlayamadım, saati niçin sordular?
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular…

Tam alır yerinden yemiş kurşunu güneş
melekler her ahından bir cehennem yontarlar
güneş ki masum kadınların iffetine eş
göklerin maksadı ne ki kırılıyor gerdanlar
neden beni okşayan melekler uykudalar
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular…
Mustafa İslamoğlu

« Önceki girişler