Kategori Arşivleri: Mustafa İslamoğlu

Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur

Allah size, sizinle din savaşı yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerle iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirmenizi yasaklamaz: çünkü Allah fedakâr olanları pek sever. Allah size, yalnızca sizinle din savaşı yapan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran veya sizin çıkarılmanıza destek verenlerle dostluk kurmanızı yasaklar: artık kim onlarla dostluk kurarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (60 Mumtehane 8-9)

İsrail zulüm üzerine kuruldu, zulümle bugünlere geldi, zulümle varlığını sürdüreceğini düşünüyor. “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” (2 Bakara 193) anlamındaki ayeti de bunun için başlığa çıkardım.

22 gün süren ve yüzlerce masumun hayatını kaybettiği Gazze katliamı ne ilkti, ne de son olacaktır. İsrail’in hiçbir sınır tanımayan acımasız saldırısına karşı Gazze’de destanî bir direniş örneği sergilendi. Gazze, isminden mülhem olarak bir “gaza” ve “gaziler” yurdu olduğunu bir kez daha isbat etti.

Güç ve şiddet hayatın doğasında vardır. Hayvanlar dünyasında güç ve şiddeti içgüdüler yönlendirir. Yırtıcı hayvanlar kendilerine doğuştan verilen bu yetenek ve güdülerle avlanırlar. Ne var ki, hayvanların birbirlerine uyguladığı güç ve şiddetten dolayı herhangi bir canlı türü yok olmamıştır. Yemediği ve asla yiyemeyeceği kadar öldüren tek canlı sadece insandır. Yine türünün tamamını bilmem kaç kat yok edecek silahlar icat edebilen tek canlı türü de odur.

Kendinden olmayan herkese karşı güç ve şiddeti kutsamak Allah’ın gazabını hak etmektir. Yahudileşmiş İsrailoğulları bunu yaptılar. Buna mukabil güç ve şiddeti kategorik olarak dışlamak ikiyüzlülüktür. Kendi ırkından/dininden olmayan herkese (goyim) sınırsız ve kontrolsüzce güç ve şiddet kullanmayı mubah gören Yahudiliğe bir tepki olarak doğan Pavlusçu Hıristiyanlık da bunu yaptı. “Sağ yanağına vurana sol yanağını çevir” mecazı bunun tipik bir örneğidir. Fakat Pavlusçu Hıristiyanlık Hz. İsa’nın mesajına karşı hiç de samimi değildir. Haçlı seferlerinin, Engisizyon mahkemelerinin, kimi 30 kimi de 100 yıl süren ve katliamlara sahne olan mezhep savaşlarının, 60 milyon insanın canına mal olan iki dünya savaşının, insanlık lügatine “soykırım” sözcüğünü armağan eden Nazi belasının ve kitle imha silahlarının Hıristiyan dünyada ortaya çıkması bunun şahididir.

İslam’ın son ve ekmel vahyi Kur’an güç ve şiddeti ne kutsar ne de yok sayar. Meskenet ve zillet, İslam’dan çok Hint mistisizmine yakışır. Kur’an izzetin Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere ait olduğunu söyler. Kur’an gücü değil, güç ahlaksızlığını dışlar. Kıssaları arasında, güç ve erk sahibi “rol-modeller” de yer alır. Hz. Yusuf, Talut, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Zülkarneyn ve onlara ilişkin kıssalar bunlar arasındadır. Bu isimler arasında hem kral hem peygamber olanlar vardır. Kur’an bu kıssalarla “güç ahlakını” inşa eder.

Gücün güç ahlakından mahrum olanların eline geçmesinin ne demeye geldiğini dünya Gazze’de bir kez daha gördü. İsrail geçmişte Deyr Yasin, Cenin, Sabra ve Şatilla, Burc el-Baracine, Beyt Hanun, Lübnan ve daha birçok yerde yaptığını yine yaptı. Hiçbir ayrım gözetmeden masum insanların üzerine ölüm yağdırdı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar 1366 kişiyi katletti. 6000’e yakın kişiyi yaraladı. Bunların 1500’ü ömür boyu sakat kalacak. Sadece insanları katletmedi, büyük ve küçükbaş hayvan çiftliklerini, ahırları, kümesleri, zeytinlikleri, portakal bahçelerini yok etti. Bir buçuk milyon insanın yaşadığı Gazze’nin tüm sivil altyapısını yaktı yıktı, bütün bir Gazze Şeridi’ni ölü şerit haline getirdi. İsrailoğulları’nın bunu ilk defa yapmadığını bize Tevrat haber veriyordu: “Kadın-erkek, genç-yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlardan eşeklere dek şehirde ne kadar canlı varsa hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler.” (Yeşu 6:21). Öyle anlaşılıyor ki, aradan geçen binlerce yıl hiçbir şeyi değiştirmemiş.

Gazze zaten 20 aydan beri acımasız bir ambargo altında inliyordu. En acil gıda ihtiyacının dahi karşılanmasına izin verilmiyordu. Aylık ikmal, iaşe ve ibatesi için 100.000 kamyonun girmesi gereken Gazze’ye giren nakliye araçlarının sayısı ambargo sırasında 1600’e kadar düşmüştü. İsrail saldırısı başlamadan önce Gazze ambargo ile sessiz bir katliama zaten tabi tutulmuştu. Ambargonun sebep olduğu gıda ve ilaç yokluğu sebebiyle günlük insan kayıplarının sayısı 50’li rakamlara ulaşmıştı. Hamas bu sessiz ölüm sarmalından usta bir manevrayla çıkmak için bir huruç denemesi yapmamış olsaydı, kim bilir dünyanın gözü önünde daha ne kadar insan sessizce ölmeye devam edecekti. Ve tabi ki ambargo yüzünden ölenleri İsrail öldürmemiş sayılacaktı. Dahası, herkes bu sessiz ölümleri oturduğu yerden seyredecekti. Fakat öyle olmadı.

Dişine kadar silahlanmış, ABD ve AB’nin doğrudan desteğini, Abbas’ın, Mısır ve Ürdün’ün dolaylı desteğini arkasına almış İsrail’in hesabı Gazze’deki mukavemeti bitirmekti. Fakat tüm hesaplar altüst oldu. Gazze dünyaya bir kez daha “yiğit ölür fakat yiğitlik ölmez” mesajı verdi. Bir kez daha cihadın mektep olduğunu gösterdi. Bir kez daha ve beşşiri’s-sâbirîn: “direnenleri müjdele” ilahi müjdesinin mâ-sadak’ı oldu. Bir kez daha mazlumiyet ve mağduriyetin nimet olduğunu gösterdi.

el-Hayy isminin tecellisi Gazze üzerinde öylesine yoğunlaştı ki, Gazze ümmetin ölü canlarına bir nefha-i sur oldu ve diriltti. Nice canlı cenazelerin üzerindeki ölü toprağını sıyırdı. Paramparça olmuş İslam ümmetine dirliğinin birliğine bağlı olduğu mesajını verdi. Dindarı ve dindar olmayanıyla, namazlısı ve namazsızıyla, genci ve yaşlısıyla, doğulu ve batılısıyla, zengini ve fakiriyle, âlimi ve cahiliyle, beyazı ve siyahıyla tüm mü’minler ayaklandı. Gazze’ye yardım yarışı başladı.

Bizler Gazze’ye yardım ettiğimizi düşündük. Aç karınlarını doyurmak için gıda, yaralarını sarmak için ilaç yığdık kapılarına. Fakat aslında bizlere yardım eden Gazze idi. Biz onların aç karınlarını doyurmak için seferber olmuşken, onlar bizim aç ruhlarımızı doyurmak için şehadet sırasına girdiler. Biz onların fiziki yaralarını sarmak için seferber olurken, onlar bizim manevi yaralarımızı sarmak için seferber oldular. Biz onların dünyasına yardım ederken, onlar bizim ahiretimize yardım ettiler. Biz malımızdan infak ettik, onlar canlarından infak ettiler. Biz paramızdan tasadduk ettik, onlar bedenlerinden bir parçayı, ellerini, ayaklarını, kollarını, bacaklarını, gözlerini, bellerinden aşağısını tasadduk ettiler. Bize vermeyi ve paylaşmayı öğrettiler, bir işte birlik olmanın haklı izzetini yaşattılar.

Şimdi söyler misiniz: Gazze mi bize yardım etti, biz mi Gazze’ye yardım ettik? Gazze’nin bize yardımı mı daha büyük, bizim Gazze’ye olan yardımımız mı?

Güçler dengesi yok. İki taraf arasındaki rakamlar öylesine uçuk ki, herhangi bir kıyas ve orantıyı mantık daha baştan reddediyor. Matematiğin kurallarını altüst eden bir orantısızlık hâkim. Havadan uçaklar, karadan tanklar ve denizden savaş gemileri avuç içi kadar toprak parçasına binlerce ton silah yağdırıyorlar. Dört tarafı düşmanla çevrili. Üç tarafında İsrail, dördüncü tarafında İsrail’le çirkin bir işbirliği içindeki Mısır rejimi var. Yarım yüzyıldır işgal altında tutulan bölge, 18 aydır da ambargo altında ölüme terk edilmiş. Buna karşı tek silah “ev ve el yapımı” borudan füzeler. Hepsi bu. Ve bu insanlar kendilerini savunacaklar. Hayret, bu insanlar dünyanın 4. ordusu denilen bu küresel eşkıyaya karşı sadece kendini değil hepimizi aslanlar gibi savunuyorlar. Saldırgan güç başta planladığı hiçbir hedefe ulaşamıyor. Gazze’yi işgal edemiyor, füzelere mani olamıyor, esir askerini bulamıyor, mahalle aralarına dahi giremiyor. Ve sonunda tek taraflı ateşkes ilan edip çekiliyor. Dünya Gazze için ayağa kalkıyor. Venezüella’nın Çavez’inden Bolivya’nın Morales’ine varana dek, vicdan ehli yardım kuyruğuna giriyor. İsrail bazı insaflı Yahudiler tarafından dahi “çalıntı topraklar üzerinde yaşayan korsan devlet” ilan ediliyor.

Ve bizler Bedir’de vaat edilen ilahi yardımın ne demeye geldiğini, Gazze özelinde bir kez daha anlıyoruz: “Hani Rabbinizden yardım dileniyordunuz; bunun üzerine size şöyle icabet etmişti: “Size birbirini izleyen bin melekle yardım edeceğim!” (8 Enfal 9)

Bu yardım nasıl anlaşılmalıydı? Bir tek melek bile yeter de artardı, neden bin melek? Sahi, melekler atlarına atlayıp müşriklerle göğüs göğüse çarpışmışlar mıydı? Elbette hayır. Bu Allah’ın sünnetine aykırı. Bunu söyleyen de Kur’an: “kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, zaten Biz asla daha önce de indirmiş değildik.” (36 Yasin 28). Bu yardımın mahiyetini bir sonraki ayetten anlıyoruz: “Çünkü Allah yalnızca bir müjde olsun için, bu vesileyle içiniz ferahlayıp moraliniz yükselsin diye (böyle) yaptı.” (8 Enfal 10) Ve şu ayetten: “Hani o zaman, O’nun inayetinden bir güvence olarak sizi bir iç sükûnetinin çepeçevre kuşatmasını sağlamış ve üzerinize gökten tarifsiz bir yağmur indirmişti ki, onunla sizi temizlesin, (iç dünyanızı kirleten) Şeytan’ın kirinden sizi arındırsın, yüreklerinizi güçlendirip ayaklarınızı onunla sabit kılsın. Hani o zaman Rabbin meleklere “Elbet Ben de sizinle beraberim!” mesajını (iletmelerini) bildirdi: Haydi imanda sebat edenlere direnç ve moral verin; Ben inkârda direnenlerin yüreklerine korku salacağım! Haydi, vurun boyunlarının üstüne!.. Kopartın onların (silah tutan) tüm parmaklarını!..” (8 Enfal 11-12)

Akleden kalbe Allah tarafından indirilen “iç güven” (emeneten) ve “insanı dik ve sabit tutacak çelikten bir irade” (tesbiten), ilahi yardımı ifade eden meleklerin ta kendileriydi. Bunu bilmek için insanın güç ve direncini kaslarından değil yüreğinden aldığını bilmek kâfidir. Gazze’deki direniş sırasında hep birlikte buna şahit olduk. Buna, bizzat saldırının en yoğun günlerinde bölgeye yaptığımız ziyaret sırasında da şahit olduk. Filistin Hastanesinde yatan anne hastaneye henüz getirilmişti. Belden aşağısı tutmuyordu. “Beş şehit annesiyim” dedi. Bunu hüzünle değil gururla söylüyordu. Ve ekledi: “Ben kendimi yaşlı bir kadın olarak tankın önüne attım ve tekbir getirmeye başladım. İşgalci asker tankın içinde korkudan titriyordu.” Anlaşılıyordu ki, şu yarım ve yaşlı haliyle “zafer bizimdir” derken boş konuşmuyordu. Aynı hastanede yaşlı ve henüz savaş mahallinden getirilmiş bir erkek hastanın başı ucunda durdum ve sordum: “Olay nasıl oldu!” Ben şu duruma nasıl geldiğini kastettim. Fakat verdiği cevap bu halkın neden bu kadar büyük bir bereket ürettiğini göstermeye yetiyordu: “Olay Osmanlı yıkıldığı gün oldu!” Hepimiz oracıkta bu cevap karşısında donakalmıştık. Tampon bölgedeyiz. Yardımeli Derneği’mizin başkanı Sadık Danışman Bey, görevlileri Cengiz Er, Vahit Şimşek ve diğerleri… Bir yandan Gazze’den yaralı getiren ambulansları boşalır boşalmaz çevirip götürdüğümüz acil yanık ilaçlarını ambulanslara yüklüyoruz, bir yandan da Gazze’den gelen şoförler ve ambulans hekimleriyle konuşuyorum. Tabi ki o sırada gözümüzün önünde İsrail uçakları Gazze’ye bomba yağdırıyorlar. Bu ambulanslar o bombaların altından bilmem kaç ölüm atlatıp yaralı taşıyorlar. “İçerde durum nasıl?” soruma aldığım ilk şok edici cevap: “Allah içerde de var” oluyor. “Elhamdülillah” diyorum. “Bu şuura İsrail dayanmaz” diye geçiyor içimden. Üzüm gibi simsiyah sakallı genç bir Gazzeli hekime bir miktar para bırakmak için ısrar ediyoruz. O reddediyor, biz ısrar ediyoruz. En sonunda “Allah aşkına ahlakımı bozmayın!” diye ezilerek rica ediyor ve vazgeçiyoruz.

Bu; işte bu!..

Şu halde bütün bu olan bitenleri nasıl açıklayacağız?

Belki de Kur’an bize bu konuda yardımcı olur. Şu âyeti okuyalım: “Ve İsrailoğulları’na vahiyle (şunu) bildirdik: “Mutlaka yeryüzünde iki kez bozgunculuk çıkaracak ve küstahça böbürlenip büyüklük taslayacaksınız!

Kur’an’ın önceki vahiylerden naklen haber verdiği bu “iki kez bozgunculuk” ne? Müfessirlerimiz bunları olup bitmiş bir vaka olarak takdim ederler. Bunlar Asur ve Babil katliamları. Veya bunlar Asur-Babil ve Titus/Roma katliamı veya öncekiler ve Medine’den sürülüş olarak değerlendirilebilir. Fakat İsra Sûresi’nin 7. âyetini hem geçmişe hem geleceğe yönelik okumak mümkün: “Derken, sonuncu uyarının da vakti gelip çattığında (yeni düşmanlar gönderdik/göndereceğiz) ki sizler için yüzkarası olan öncekilerin girişi gibi, Mabed’e destursuz girip ele geçirecekleri her şeyi paramparça etsinler!

Ayetteki izâ zaman zarfının işlevlerinden biri de, geçmiş zamanı geleceğe çevirmektir. Bu yüzden ve izâ câe va’du’l-âhirah ibaresini gelecekte gerçekleşecek ikinci vaadin vaktine hamletmek gayet mümkündür.

Kur’an’ın İsrailoğulları için haber verdiği “ikinci vaad”in vakti yaklaşıyor mu dersiniz?

Mustafa İslamoğlu

Siyaset ve ehliyet

Hemen söyleyeyim: Sinek karakterliler değil arı karakterliler siyasete girmeli.
Sinek karakterlilerin amacı başkalarının balına konmak ve tüketmektir. Asalaktırlar. Ganimete koşarlar. Nimet ve ikbal zamanlarında ortada, hem de en görünür yerde olurlar. Fakat bela ve musibet zamanlarında yat kaybol politikası izlerler.

Sinek karakterliler, tüketecekleri şeyleri “pis-temiz”, “helal-haram” ayrımına tâbi tutmazlar. Pisi temize katıp karıştırırlar. Onun için pise de konarlar temize de. Bu nedenledir ki, temizi de kirletirler. Onlar tuttukları her şeyden sonra parmaklarını yalamayı adet edinmişlerdir. Onun için de tuttuklarını parmaklarının ucuyla tutacakları yerde, adeta pestilini çıkarırlar.

Arı karakterliler üretirler. Üretmek için yaşarlar. Sinekler gibi bir yerden bir yere mikrop değil polen taşırlar. Pis olan şeylere kondukları görülmemiştir. Bilirler ki pis olandan temiz şeyler üretilmez. Arılar yemez mi? Ne münasebet, elbette yerler. Fakat ellerin emeğini değil ellerinin emeğini yerler. Sinekler gibi değildirler. Her değer üreten gibi, onlar da ürettikleri değerleri savunurlar ve bunun için savunma sistemine sahiptirler. Gerekirse kovanlarına uzanan hoyrat eli sokmayı da bilirler; hem de hayatları pahasına…

Türkiye’de yapılan şekliyle siyaset “hayırda yarış”tan daha çok kıyasıya bir futbol maçına benzemektedir. Hile, desise, hakeme çaktırmadan koltuk vurma, çelme takma, forma çekme, yalandan yere düşme, hakeme hissettirmeden faul yapma ve kendisine faul yapılmış süsü verme de dahil bugünkü futbolun tüm olumsuzlukları içinde barındırmaktadır. Bir tek şey hariç: Eşitlik…

Futbol, bütün olumsuz yanlarına rağmen özünde eşitlikçi bir gösteri sporudur ve kitleleri cezbeden yanı da budur. Fakat Türkiye’de siyaset sahasında oynanan oyun futbol kadar ‘masum’ değildir. Kendine ‘devlet’ adını veren birileri politika arenasındaki gösterileri “dostlar demokraside görsün” diye yaptırdığı için, bu oyunların işlevi bir tür çöküş süreci Roma’sındaki kolezyumda yapılan gladyatör müsabakalarına benzemektedir.

Roma’daki oyun “Ya öl-ya öldür” sloganıyla başlar. Zavallı gladyatörler ölmemek için öldürürler. Tüm amaç, egemenlerin iktidarını uzatmak için Roma halkını avutmaktır. Fakat çok seyrek de olsa arenadaki tüm gladyatörler birleşerek, umutsuzca varlıkları üzerinden oynanan oyunu bozma çabasına girerler. Bu kez de arenaya tam teçhizatlı, baştan ayağa zırhlı, tekerleklerinde keskin bıçaklar olan at arabalarına binmiş “devlet gladyatörleri” girerler.

Ve sonuç malumdur…

Bu ülkede demokrasi sahasında maça çıkmak için kırk sorgudan geçersiniz. Takımınızı kurar, lige katılmaya hak kazanırsınız. Sahaya çıkar oyun gücünüzü gösterirsiniz. Fakat bir de bakarsınız ki oyunun tam ortasında kurallar değişmiş. Üstüne üstlük hakem rakip takımın 13. oyuncusu gibi davranıyor. Siz sadece rakibi değil, hakemi de yenmek zorundasınız. Bazen hakemi de yenerek maçı alacak olursunuz. O da ne? Sahanın güvenliğini sağlamakla görevli olanlar, güvenlik gerekçesiyle maçı iptal edip sahayı boşaltmaya başlamazlar mı? Her şeyin çirkin bir şakadan ibaret olduğunu o zaman anlarsınız.

Bu kez böyle olmayacak gibi görünüyor. Halk bazı şeylerin farkına geç de olsa varmış durumda. Halkın, ensesine vur ekmeğini al türü eski uysallığının sürüp sürmediğini bu seçim ayan açık gösterecek. Anadolu kırsalındaki gözlemlerim sonucu vardığım kanı o ki, halkın Ak Parti’ye böylesine teveccüh göstermesinin birinci sebebi de işte bu oyunu fark etmiş olması. Fakat, şu da unutulmamalı ki egemenler ele geçirdikleri iktidar tekeline halkı ortak etmemek için eskiyen oyunlar yerine yeni oyunlar tezgahlamayı sürdüreceklerdir.

Halk, desteklediklerinden ne yapıp edip maçı kazanmalarını istiyor. Halk “beyefendi” pozlarında, “iki dirhem bir çekirdek” tipler aramıyor. Yerine göre çalım atacak, yerine göre gol atacak adam arıyor.

[...]

Önceki dönemlerde kendi alanlarında söz sahibi olan bilim, din, düşünce ve sanat adamları gördük. Bunlar Meclis’e girdiler ve kayboldular. Oysa ki bu zatlardan bazıları bulundukları yerde daha faydalı hizmetler yapıyorlardı. Onları yerlerinden etmekle partiler onlara da iyilik etmediler, kendilerine de. Eski mevzilerini kaybettiler, yeni mevzilerinde de tutunamadılar. Bu, partilerin aday belirlerken “liyakat” ve “ehliyet”i değil, vitrinde sergileyerek oy artıracağı adayları tercih ettiğini gösteriyordu.

Alanında söz sahibi din, fikir, bilim ve sanat adamları Meclis’e girmesin demiyoruz. Aksine, siyasetin kalitesinin artması ve nicedir ahlaktan, ilkeden, erdemden, uzmanlıktan yoksun hale gelmiş siyasete ahlakın, ilkenin, erdemin, uzmanlığın yeniden taşınması için bu evsafta adaylar gerekli. Ama bunların yanında siyasi basiret, liyakat, ehliyet, şecaat, celadet, temsil kabiliyeti, politik tuzakları önceden görecek bir feraset ve atılan çalımları boşa çıkarıp çalım atacak bir beceri de gereklidir.

Bu millet kendi ‘Meclis’inde, kamçıyı görünce postal öpecek değil, hakkını bıkmadan usanmadan savunacak adamlar görmek istiyor.

Mustafa İslamoğlu

Modern egitimin yanlislari ve yeni bir modelin esaslari

I – Modern eğitimin esasa dair yanlışları

1- Modern eğitim, değer değil fiyat esasına dayalıdır. Vücudu değil mevcudu öncelemektedir. Eşyanın mahiyetini atlayarak hüviyetine yoğunlaşmış, orada da durmayıp işlevinde karar kılmıştır. Dolayısıyla eşyanın hakikatini bilmeye ilişkin bir derdi yoktur. Eşyanın kullanımına göz dikmiştir. Oysaki yer, gök, toprak, su vd. “mevcud”u temsil ederler. Bunlar arasındaki ortak nokta “vücud”dur. Modern eğitim meyveyi nasıl taşlayacağımızı öğretiyor, ağacın bütün içindeki anlamını merak bile etmiyor. Modern akıl mevcuda kilitlenip vücudu göremiyor. Oysa ki formda ayrı ayrı, alakasız görünenler vücutta bir olur. Varlık, yaratanına şahittir. Bu şahitlik eşyanın mevcudu ve hüviyeti üzerinden değil, eşyanın vücudu ve mahiyeti üzerinden kavranabilir.

2- Tek dünyalıdır. Bilgiye sahipsiz bir şey muamelesi yapar. Bunun için de bilginin çalınabilecek bir şey olduğunu düşünür. Bilgiyi saklamayı mubah görmesinin sebebi de budur. Modernler bilginin “hayrına” değil, “yararına” ve “hazzına” taliptirler. Bilgi de onlara hayır değil yarar ve haz vermektedir. İnsanlık tarihi boyunca bilgi hiç bu kadar depolanmadı, ama bu kadar bereketsiz olduğu bir zaman da yaşanmadı.

3- İlim ile âlimin arasını ayırmıştır. Bu ayrım bilgiyi ahlaktan mahrum etmiştir. Ahlaksız bilginin artışı erdem artışını getirmemiş, “öğretilmiş vahşi” (el-muallemu’l-vahş) çıkarmıştır. Bilen ile bilinenin arasındaki bağın kopması sadece bilgiyi ahlaktan (yani hayattan) mahrum bırakmamış, talebeyi de üstattan mahrum bırakmıştır. Zira bilgiye ambardan aşırılacak darı muamelesi yapılmıştır.

4- Bilgi dünyevileşmiştir. Böylece bilginin aşkınla, yani Allah’la bağı koparılmıştır. Bilgi edinmek bir ‘iş’ ve ‘meslek’ haline gelmiştir. Oysa, Allah’la bağlantısı kurulan bir bilgiyi elde etmek ibadettir. Bunun sonucunda bilgisi artanın erdemi, vicdanı, sabrı, ahlakı, sorumluluk bilinci artmamakta, tersine azalmaktadır.

5- Değersizleştiricidir. Varlık kategorilerini izah ederken her üst kategoriyi alt kategoriye nisbetle açıklamaya çalışır. Mesela lahana büyüyen taş, köpek havlayan lahana, insan konuşan hayvandır. Bu da insanın eşrefiyyetini yok ederek istatistik bir varlığa indirgenmesine yol açar. Bu pozitivizmin ve materyalizmin bilginin başına ördüğü çoraptır. Marx, Freud ve Darwin birer indirgeme operatörüdür. İlki insanlık tarihini maddeye, ikincisi insan psikolojisini şehvet güdüsüne (libido), üçüncüsü insan adlı şerefli varlığı maymuna indirgemiştir.

6- İnsanı her şeyin ölçüsü olarak gören bir hümanizme dayanır. İnsanı her şeyin ölçüsü ilan etmek, aslında hiçbir şeyin ölçüsünün olmadığını söylemekle eşdeğerdir. Zira bu, insanın beşeri arzu, şehvet, içgüdü ve benliğini putlaştırmak, tanrılaştırmaktır. İnsana yapılacak en büyük kötülük ona Tanrılık yakıştırmaktır. Bu insanı asla Tanrı yapmaz, fakat kesinlikle insanlıktan çıkarır.

7- Bilgi ahlakından yoksundur. Eski Yunan’da ateşi tanrılardan çalan Prometheus efsanesi, Pavlusyen Hıristiyanlık tarafından Âdem’in cennetten kovuluşuna uyarlanmıştır. İnsanoğlu bilgiyi tanrıdan aşırabiliyorsa, eşyadan ve tabiattan zorla ve işkence ederek almasında ne beis olabilir? Bu yamuk tasavvur, bilgiyi insanın Tanrı’ya karşı rekabet ve “özgürleşme/bağımsızlaşma” aracı olarak görmesi sonucunu doğurmuştur. Bugün dünyayı tabii felaketlerin eşiğine getiren sebepler zincirinin arkasında yatan tasavvur budur.

8- Rekabetçi ve yarışmacıdır. “Ben çaldım, sen de git çal” mantığı hâkimdir. Rekabetçilik giderek aracı bilgi olan bir savaşa dönüşmüştür. Bilgi bu savaşın silahları, bilginler bu savaşın tezgahlayıcılarıdır. “Bilgi toplumu” adı altında kutsanan rekabettir. Rekabet ile hasımlık arasındaki hassas çizgi her an ihlal edilmeye hazırdır.

9- Tekelcidir. Bilenin ahlakı bilgisine paralel artmadığı için, bilen bilgiyi tanrılaşmak için kullanır. Böylece bilgi masum bir “bilgi” olmaktan çıkıp dogma haline gelmekte, bilim dinine dönüşmektedir. Bu yönelişin tipik örneklerinden biri “Bilim Dini” diye bir din icat eden Auguste Comt’tur. O, Pozitivizm Dini adlı eserinde bilimi temsilen 23 yaşındaki genç bir kıza tapınmayı önerecek kadar kendinden geçmişti.

10- Bölücüdür. Okula, ekole dayanır. Bizse camiye dayanırız. Okul, bir fikrin diğerlerine karşı savunulduğu mekân, toplum, tarz ve usuldür. Cami ise toplayandır.

11- Hayatı kompartımanlara ayırır. Oysa bizde hayat ırmak gibidir. Bir su ancak denize katılarak sadık kalır, yatağına dönerek değil. Batı’da bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık hepsi ayrı kompartımanlardır, materyalleri de ayrıdır. Bizde bu bir bütündür. Bu yüzden batıda tecrübe sıfırlanmıştır. Hep gençliğe oynar. Çünkü istismarcıdır. Bilgi ve okul manipüle etmek için kullanılır. Çünkü kişinin nefsine yenilmeye en elverişli olduğu dönem gençliktir. Eğitmek için değil, azgınlaştırmak ve ticarete elverişli hale getirmek için gencin bedenini ve beşer yönünü istismar eder.

12- Siyasi istismara açıktır. Batı bin pareye bölünmüş kendi bünyesini okulla birleştirip bütünleştirirken, doğuyu okulla paramparça edip dağıtmıştır. Ortaçağda bizdeki her bir siyasi birime karşılık onların iki yüz birimi vardı. 200 yıl sonra durum tersine döndü. Okulun siyasi istismar için kullanılışına Beyrut Amerikan Üniversitesi tarihi tipik bir örnektir. Yine 1870-1900 arasında Anadolu’yu bıtırak gibi kaplayan ve toplam sayısı 435’i bulan Anadolu’daki Amerikan Misyoner Okulları (American Board of Comissioners for Foreign Mission) bunun ibretamiz örneğidir.

13- Tektipleştiricidir. Ulus devlete hizmet ettiği için farklılıkları tehdit olarak görür, zekâları eşitlemeye çalışır. Her bir insanın biricik ve orijinalliği üzerine değil, farklılıkların tektipleştirilmesi düşüncesine dayanır. Sonuçta okullar, korkunç bir zekâ israfına yol açar ve entelektüel soykırım arenasına dönüşür.

14- Bilmişlik durumunu yaşanmışlık durumuna önceler. Anneliğin bilgisini anneliğin kendisine, erdemin bilgisine erdemli olmaya, hikmetin bilgisini hikmetli davranmaya önceler.

15- Bireyleştirici ve başarı odaklıdır. Bu sistemde bireyin bilgisi artıkça bencilliği de artar. Bilgi erdemi değil, egoyu büyütür. Ve bilgi bir tahakküm aracına dönüşür. Başarı odaklı eğitim, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” düşüncesini meşrulaştırır. Başarı tapınılan bir put haline geldiği için, kimse elde edilen başarının ödenen maliyeti karşılayıp karşılamadığını hesaplamaya yanaşmaz. Bu ise bir başarı için bin iyiliğin feda edilmesine zemin hazırlar.

16- Görsel ve görselleştiricidir. Görünürlük her şeyin önündedir. Bir şeyin nasıl olduğundan çok nasıl göründüğüne odaklanır. İyi görünmek iyi olmaya öncelenir. Sonuçta bu sestim manevi duyuları yok saymış, maddi duyuları da göze indirgemiştir. Bu, gözümüzü açmamış, aksine gözü bozmuş, kulağı da bitirmiştir. Modern eğitim dinlemeyi işbu sayede unutturmuş, böylece sözün değeri de düşmüştür. Sözden boşalan yeri güç ile doldurmaya yeltenmiştir. Bunun en vahim sonucu kulağın bitiyor oluşudur.

17- Kalpsizdir. Sonuçta, kalpsiz akletmeye kalkıştığı için sadece akılcı olabilmiştir. Muhatabını önce bilgiç’e, sonra kendini bilmeze dönüştürmüştür.

18- Tanıyıcı değil tanımlayıcıdır. Tanımak için, merak gerekir. Tanımak için, farklılığın peşinen kabulü gerekir. Farklılığı peşinen kabul etmeyen bir tasavvur tanımak yerine tanımlamaya kalkışacaktır. Tanımlayan kendini özne görüp karşısındakini nesneleştirir. Bu durumda diyalog zayıflar, tanımlayanın tanımlanana üstünlüğü gündeme gelir.

ıı – yeni bir eğitim modelinin üzerinde yükseleceği esaslar*

1. Değer odaklı olmalıdır, fiyat odaklı değil. Bunun için de bilginin sadece “bilişsel” (kognitif) veya “inşa edici (konstrüktif) yanını değil, ontolojik olduğunu itiraf etmelidir. Unutulmamalı ki vücut mevcuttan önce gelir.

2. Çift dünyalı olmalıdır. Bilgiye ambardan aşırılacak darı muamelesi yapmak yerine hesabı sorulacak/verilecek bir emanet olarak bakmalıdır. Böyle bir paradigma bilgi stokçuluğunu ve hırsızlığını mubah göremez.

3. Bilgi, bilinen ve bilenin/Alim, malum ve talibin arası açılmamalıdır. Bilgi elde etme sadece öğretime indirgenmez, eğitim ayağı da en az öğretim ayağı kadar önemsenir.

4. Merhamet ve şefkat temelinde yükselmelidir. Tıpkı Rahman suresinin girişinde işaret buyurulduğu gibi temeli şefkat, merhamet ve muhabbete dayanmalıdır.

5. İlmin el-Alim tarafından bahşedilmiş bir emanet olduğu unutulmamalıdır. İlmin bir mevhibe-i ilahiye oluşunu peşinen kabul etmelidir. Talimu’l-Esma bunu ifade eder.

6. İnsanlığın değişmez değerlerinden neş’et etmelidir. Fiyatları değil değerleri artırmayı hedeflemelidir. Bilgi ölçme ve değerlendirme sadece “rakamlara”, sınav sadece “test”e indirgenmemeli, bilginin sahibine yüklediği ahlak, erdem ve sorumluluk bilinci ölçme ve değerlendirmede ilk sırayı almalıdır.

7. İnsanı tanrıyla savaşan bir “hırsız” olarak değil “şeref” ve keramet” sahibi bir şaheser olarak tanımlamalıdır.

8. Ahlaktan bilgiye doğru bir seyir izlemelidir. Bilgiyi ne sebep ne sonuç, sadece “iyi, doğru, hak ve güzel” olanı bulmak için elverişli bir “araç” bilmelidir.

9. Paylaşımcı olmalıdır. Zira bilgi bir emanettir her emanet gibi hesabı sorulacaktır. Bilginin de zekatı ve sadakası vardır.

10. Parçalayıcı değil bütünleştirici (cami) olmalıdır. Ötekini tanımlayıcı değil tanıyıcı olmalıdır. Hem her şeyin her şeyle bağlantısını, hem sebeplerle sonuçlar arasındaki bağlantıyı, hem var edenle varlık arasındaki bağlantıyı öğretmeyi hedeflemelidir.

11. Bilgi bir ibadet olarak kabul edilmelidir. Hiçbir örgütlü gücün ideolojik aygıtı olarak kullanılmasına izin verilmemelidir. Eğitimin en yüksek amacı hakikati bilmek olmalıdır.

12. Her insan tekinin benzersizliğini peşinen kabullenmelidir. Birey değil şahsiyet odaklı olmalıdır. Farklı zekalara, mizaçlara, yeteneklere saygı göstermelidir. Bunun için de fıtratı tahrip eden, yeteneği körelten, mizacı yok sayan her türlü müdahaleden uzak durmalıdır. Varolan yeteneği olgunlaştırma, eğitme, kışkırtma ve tekamül ettirmeyi amaçlamalıdır.

13. Tecrübeye bilginin en değerli katmanı olarak saygı duymalıdır. Geçmişin usulünü almalı ve geleceğe uzanmalıdır. Önceki nesillerin tecrübesinden bağımsız bir eğitim ne kadar yanlışsa, tamamen eskinin kalıplarına mahkum olmak da o kadar yanlıştır. Bugünü anlamak için dünden yola çıkmalı, mazi-Hal ve istikbali birlikte kucaklamalıdır.

14. Dinlemeye dayalı olmalıdır. Kulağı en az göz kadar kullanan, sözü ait olduğu müstesna yere koyan bir model olmalıdır.

15. Öğrenen-öğreten ilişkisine dayalı olmalıdır. Kitabı bile hocadan okumalıdır. Öğreten yılların birikimi olan bilgi ve tecrübe evreni içerisinde öğrenciyi eğitir. Bakış, duyuş ve algı biçimini/yöntemini öğrenciye yaşatarak öğretir.

16. Özgürlükçü ve hür düşünceye dayanmalıdır. Özgürlüğün olmadığı yerde ilim ve fikir hareketi olmaz. Özgür irade kullanılamaz ise şahsiyet de gelişmez. Dolayısıyla her ilim talibi için ahlak ve saygı zemininde sınırlama olmadan irade beyanı kaçınılmazdır. Aksi durumda, düşünemeyen ve üretemeyen insan tipine mahkum olunur.

17. Süreklilik esas olmalıdır. Her disiplin zamanla tekamül ederek gelişir. Usule bağlı kalınarak zamanın ruhuna ve yeni ihtiyaçlara göre eğitimin, ilmi ve fikri üretimi sürgit devam eder. Yeni imkan ve sorunları dikkate alarak kendisini yeniler.

18. Zamanın meşru olan tüm yöntemlerini kullanmalıdır. Gelişmeler karşısında savunmacı ve içe kapanarak geri çekilme yerine, aktif ve aksiyoner bir tutumu esas almalıdır. Yeni icad edilen iletişim araçlarından da gerekli ölçüde yararlanmayı bilmelidir.

Mustafa İslamoğlu

*Yayınlanmadan önce sunumu yapılan bu metnin olgunlaşmasındaki katkılarından dolayı sevgili Adnan İnanç kardeşime teşekkür ederim.

Kadinin adi yok

“Kadının Adı Yok” diyerek, kadının değerini yok eden malum zihniyete bir nazire olsun diye koydum bu başlığı.

Modernler kadını evden çıkartıp, evini yıktılar. Kadını ikna etmek için, evini ona “Bu senin zindanın” diye tanıttılar. Bu şeytani telkine aldanan modern kadın evi terk etti.

Modern kadına ev yerine önerdikleri şey ne? Sokak, cadde, süpermarket, kulüp, dernek, fabrika, daire, dükkân, ofis vesaire vesaire… Ama bunların hiç biri evin yerine geçmedi. Kadın eve düşman dışarıya hayran edildi. Fakat dışarı onu korumadı. Koruyamazdı da. Onu dışarı çağıranlar zaten korumasız kalsın, savunmasız kalsın diye çağırmıştı. Onu dışarı çağıranlar, onu metalaştırmaya can atanlardı.

Kadın onlar için süslendi, boyandı, pudralandı. Onlar için harcadı parasını, zamanını, hayatını. Onlar, içerden çıkarıp dışarının malı ettikleri her kadını yağlı ve bağımlı bir müşteri olarak alkışladılar. Nitekim öyleydi de. Kadın artık kazanmak için harcıyor, harcamak için kazanıyordu.

Önce anneliğini unuttu. Zira kendine yabancılaştı. Zaten dışarlıklı bir hayatın yoğunluğunu hiçbir kadın annelikle birlikte kaldıramazdı. O nazenin omuzlara bu ağır gelirdi. Öyle de oldu. Yıktıkları evin yerine pansiyonu koydular. Yıktılar dedimse, damını duvarını yıktıklarını kastetmedim elbet. Bu mecazen bir yıkımdı. Evin misyonunu yıktılar, tıpkı kadının kadınlık misyonunu yıktıkları gibi.

Artık evler iki kişilik pansiyondu. Baba işe anne işe çocuk kreşe; oh ne ala memleket! Siz buna ev diyebilecek misiniz? Zaten olmadı da. Önce çocuk sayısını azaltmaya ikna ettiler. Zaten evinden çıkardıkları kadın, buna mecburen ikna olmak zorundaydı. Başka türlü yapamazdı. Kendisini dışarıdan koparacak her şey ayak bağıydı. Bu çocuk için de, hatta eşinden “hanımlık” bekleyen koca için de geçerliydi.

Evsizliğin merkezi olan Batılı toplumlarda kadın doğurmuyor. Geçenlerde Kıbrıs Rum yönetimi her doğum için 60 bin dolar vereceğini açıkladı. Biliyorum yine ikna edemeyecekler. Çocuğu angarya gören bir kadını doğurmaya nasıl ikna edebilirsiniz. Dahası, “kamu malı” haline getirilmek için içindeki anne öldürülmüş olan modern kadın, fıtratın haykıran sesini, taş kesilmiş kalple nasıl duysun?

Eline köpeğin zincirini tutuşturdular ve “çocuk yok, köpek olsun” dediler. Modern kadın farkına varmadan köpeği çocuğun yerine koyuverdi. Çocuğun kahrına katlanmamak için evden kaçan modern kadın köpeğin kahrına katlandı. Tıpkı bir kocanın kahrına katlanmamak için evi gözden çıkaran modern kadının, kocalık sorumluluğunun hiç birini taşımayan bir sürü sorumsuz ve iffetsiz erkeğin kahrına katlandığı gibi.

Müslüman kadını önce birinci evi olan tesettürü, sonra ikinci tesettürü olan evi koruyor. Bu Allah’ın kendi talimatına uyan kadına bahşettiği bir lütuftur.

Evet, İslami tesettür birinci evdir. Bazıları İslami tesettüre “ikinci deri” gibi bakarlar. Bu ifrattır, aşırılıktır ve fıtrata aykırıdır. Tesettür mümin kadının sosyal ilişkilerini düzenleyen bir talimattır. Karşıt cinsle ilişki kurarken dişiliğini arka plana atar ve kişiliğini ön plana çıkarır. Bunu tesettür sayesinde yapar. Muhatabına “Benimle kişiliğim üzerinden ilişki kur” mesajı vermiş olur.

Tesettürü ikinci deri gibi gören ifrat anlayış, onu Müslüman kadının yalnız olsun başkalarıyla olsun deri gibi ondan kopmaz bir parça olarak görür. Bu ilk bakışta “hassasiyet” gibi gözükse de, derinden bakınca fıtrata zıt ve zorlama olduğu anlaşılır. Fıtrata uygun olmayan her dindarlık gösterisi, mutlaka ziyana yol açar. Ya bunu uygulayanın tavır, davranış, ilişki ve anlayışında, ya da muhataplarının üzerinde.

İlk ev olan İslami tesettür, Müslüman kadınla birlikte yürür. Müslüman kadın nereye giderse gitsin, o da oraya gider. İşte bu nedenle o “ev”lidir. Tesettürü alınarak dışarı salınmış bir kadın, bu yüzden evi başına yıkılmış bir kadındır.

“İlk evi” olan tesettürünü koruyamayan, “ikinci tesettürü” olan evini koruyamaz. Başta inşa edemez ki korusun. İşte bu yüzden, hakkı ifa edilen bir tesettür mucizedir.

Dünyanın kadın açısından gittiği yöne dikkatlice bakınız. Muceza derken ne kastettiğimi o zaman anlarsınız. Yine tesettürün hürriyetin sembolü olduğu gerçeği, özgürlük adı altında metalaştırılan modern kadının içinde bulunduğu sıkıntılı duruma bakınca daha iyi anlaşılmaktadır.

Kadın rahatsız olacaksa, değersizleştirme operasyonundan rahatsız olmalıdır. Kadının adı yoksa, ona bir ad konulur. Ama ya değeri yoksa ne yapılır? Değer isim gibi “koydum” demekle konulacak bir şey değil ki.

Kadını değerinden koparanlar, ona “fiyat” biçiyorlar. Zira kendilerinde değer yok, para çok. “Parayı bastırırız, alırız” diye düşünüyor olmalılar.

Kadın, değersizleştirme operasyonuna kurban gitmemek istiyorsa, euzü besmele çeksin. Çeksin de şeytanlar ondan elini çeksin.

Mustafa İslamoğlu

kadin ve tesettür

Ne zaman Fethi Paşa Korusu’na gitsem, başörtülü genç kızlar, yanlarındaki yeni yetme oğlanlarla laubali biçimde fingirdeşiyorlar. Bakıyorum, karşımdan bir bayan geliyor. O da ne? Başını örtmüş, gerisi açıkta. Gülmek geliyor içimden, fakat üzüntü ağır basıyor. Şu başörtüsü işi böylesine sulandırılmamalıydı. Bir şey maksadından soyutlanarak algılanırsa olacağı budur. Bunda en büyük suç, tesettürü kadının kişiliğini öne çıkaran bir onur değil de erkeği kadından koruyan bir emir olarak algılayan geleneğimizin ve geleneksel kafalarındır. Önce mütearifeler:

1. Din insan içindir.

2. Dolayısıyla, tüm dini emir ve yasaklar Allah’ın değil, insanın çıkarı içindir.

3. İşte bu yüzden, tüm dini emir ve yasaklar uygulanırken, onu uygulayan insanın bundan elde ettiği çıkarı iyi bilmesi gerekir. Bu çıkarı bilerek emre uymak, insanı “tatmin eder” ve imanı “sorumluluk bilincine” dönüştürür.

4. Bunun için de ilahi mesajı ve buyrukları maksadını gözeterek okumak şarttır. Çünkü Allah amaçsız düzenleme yapmaz, hikmetsiz iş buyurmaz.

Peki tesettür emrinin maksadı nedir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için tesettürü emreden ayet olan Ahzab 59. ayetin devamındaki “onların tanınmaları için en uygun olun budur” ibaresi üzerinde yoğunlaşmak şart. Burada altı çizilen kadın kimliğinin hicab yönü ilk saldırıya uğrayan noktadır. Aslında “hicab” sorunun anahtar kavramı. Hicabı “baş örtüsüne” indirgemek yanlış bir kere. Bizde böyle bir şey var. Hatta hicabı baş değil beden örtüsüne indirgemek. Kur’an’ın yaklaşımına kıyasla yanlış bir anlamadır. Çünkü Kur’an takva örtüsünü ön plana çıkarıyor. “Takva elbisesi, işte budur en önemlisi!” (7.26) Yani, bedenin tesettürü takva örtüsünden, yüreğin ve zihnin tesettüründen ayrı değerlendirilmemelidir.

Hicab; kimlik ve kişiliği öne çıkarmak için. Öncelikle, Kur’an’ın böyle bir bütüncül bakış açısı olduğunu görmekteyiz. Bedenin tesettürünü, zihnin ve kalbin tesettüründen ayrı düşündüğümüz zaman Kur’an’ın bütüncül bakış açısını parçalamış oluruz. Ahzab 59’da geçen ‘li yu’rafne’ (tanınmaları için), bu tek kelime, Arap dilinde, kendi içinde tamamlanmış bir cümledir. Bu tanınmaları için bir gerekçedir. Yani ‘Bu emri niçin verdin Ya Rabbi?’ diyene bir cevaptır. Cevapta iki gerekçe var, iffetli olarak kalmaları ve tanınmaları için. Ama asıl vurgu yapılması gereken kavram, bu ‘tanınmak’ kavramıdır, “li yu’rafne.” Bu kavramın kök kelimesi ‘arafe’dir. ‘Arafe’ anlam alanı ile düşündüğümüzde “maruf, arif, tarif, marifet” kavramları karşımıza çıkar. Bu hem bir bilince tekabül eder, hem de bir kimliğe tekabül eder. Dolayısıyla buradaki tanınmak sıradan bir “görünce ayrımsamak, fark etmek” değildir. Buradaki tanınmak, çok daha derin ve kendi bağlamı içerisinde sıradan basit bir ayrımsama, ayırdetmeden öte bir kimlik, bir kişilik, bir bilinç, bir şahsiyet vurgusudur.

Dolayısıyla bu ayet ve tesettürle ilgili diğer ayetlerdeki örtünme emrinin temelini kadının kişiliğini şeffaflaştırmak için bedenini örtmek teşkil eder. Kadının kişiliğini şeffaflaştırmak için tanınmak anlamı sıkıştırılmış (zipli) bir ifadedir ki, zaten Kur’an’ın dili sıkıştırılmış bir dildir. İcaz buna denir, Kur’an’ın icazını çözdüğümüzde doğal ve zorunlu biçimde o sıkıştırılmış ifadenin bize daha farklı bir kelime grubu ile yansıması şarttır. Yani aradaki boşlukları doldurmamız gerekir. Onun için “li yu’rafne” ibaresini açarak anlamaya çalışırsak, bu tamamen “kişiliğini şeffaflaştırmak için bedenini örtmek” anlamına gelir.

“Kişilik”le “dişilik” arasında kadın

Bu, tarihte kadına yapılmış en büyük ikramdır. İnsanların önüne çıkaracak bir erdemi, bir kimliği, bir kişiliği bulunmayan bir kadın ille de farkedilmek istiyorsa, insanlara “dişiliğini” gösterecektir; kişiliği yerine dişiliğini. Yani tesettürü emreden Kur’an’ın kadına verdiği açık mesaj şudur: Dişiliğinizle kendinizi görünür kılmak yerine kişiliğinizle/şahsiyetinizle erkek egemen dünyada hak ettiğiniz saygın yeri alın. Onun için tesettür, kadının insan kimliğini teninin önüne koymak demektir.

Tesettür emri, ancak bu yaklaşımla doğru anlaşılabilir. Tesettüre karşı çıkanlar, bilerek veya bilmeyerek kadını kimliksiz ve kişiliksiz yapmak isteyenler, onun teninden haksız kazanç sağlamak isteyen, onu metalaştıran, onu hep edilgen ve zevkine hitap eden bir nesne olarak görmek isteyenlerdir. Neden böyle isterler? Dikkat ederseniz, kadını kimliksiz ve kişiliksiz görmek isteyenlerin hemen hemen tamamına yakını nefsine kul olmuş erkeklerdir. Neden? Çünkü kimliksiz bir kadının bedenini, estetiğini daha çabuk istismar edebilirler, örseleyebilirler, ondan yararlanabilirler. O sebeple kadının örtüsüne yönelik her düşmanlık, farkında olunsun ya da olunmasın, aslında kadının bedenini istismara açmak isteğinden başka bir şey değildir.

Sonuç: Modern kadın, dişiliği erkekler tarafından tepe tepe sömürülmek amacıyla kişiliği yok edilen kadındır. Eğer Müslüman kadın, tesettürü kişiliğin öne çıkarılması için dişiliğin örtülmesi olarak görmeyip, onu dişiliğini öne çıkarmanın bir aracı kılıyorsa, o tesettür tesettür değildir. Ona “örtülü çıplak” derler.

Siz kendi değerlerinizi dalgaya alıyorsanız, sizi kim ciddiye alır?

Mustafa İslamoğlu

Hayat Kitabi Kur'ân

Mustafa İslamoğlu’nun, 6.000 dipnot içeren meal-tefsiri çıktı.
Kitab’ı anlamak, onu hayatlarına hayat kılmak, hayatlarını Kur’an’la anlamlandırmak isteyenler için…

Elhamdülillah… Hasretle beklediğimiz, özlediğimiz, gözlediğimiz ve inşaAllah okuru olmayı hak edeceğimiz mealimiz çıktı. İkra emrine masadak bir metn- i metînle karşı karşıyayız. Mustafa İslamoğlu Hoca’nın ömrünü vakfettiği, Hilal Televizyonu’nun yeryüzünün dört bucağındaki Kur’an talebelerine ulaştırdığı çalışması Hayat Kitabı Kur’an: Meal-Tefsirin nihayet duvağı açıldı. Ümmete kutlu olsun!

Bizim okuyuşumuza göre İslamoğlu mealinin istinat ettiği en önemli asıl: parçacı değil bütüncü, dağıtıcı değil toparlayıcı özelliğidir. Bu, İslam’ın temel prensibi tevhidin Kur’an okumaya tatbiki ve müellifin icma’-ı ‘ulûmi’d-din tezinin de uygulamasıdır.

Müellif her ayeti bütün bir Kur’an’ın ışığında; ama bütün bir Kur’an’ı da tek ayet gibi okumaya çalışmıştır. Bunu her yerde başarmış olmak iddiası büyüktür; fakat bundan daha önemlisi, böyle bütüncül bir tasavvura ve usûle sahip olmaktır. Ameller niyetlere göre, eserler usûllerine göre değer kazanırlar.

İkinci asıl adalet prensibidir. Meal rivayet ile dirâyetin, aklı işletmek ile vahye tabi olmanın, lafız ve mananın, bağlamsal ve tarihsel olanla makâsıd ve ilkesel olanın altın dengesini aramıştır. Sabık olanla sadık olan çeliştiğinde, müellif sadık olanı tercih etme dirayet ve cesaretini göstermiştir.

Kur’an’ın Kur’anla tefsiri

Bu yöntem, Kur’an tefsirinin kadim ve en geçerli yöntemidir. İslamoğlu mealinde ayetler, kelimeler, kavramlar Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde anlaşılmaya çalışılmış ve çoğu zaman bunda muvaffak olunmuştur. Adeta kelime ve kavramların üç boyutlu bir haritası çıkarılmış, meal bu harita esas alınarak kaleme alınmıştır. Ayetin indiği zaman dilimi bu haritanın bir boyutudur. Matematik kesinlikte tespiti mümkün olamasa bile, doğruya en yakın bir kronoloji oluşturularak mealde dikkate alınmıştır. Bu sayede mesela salih amel, infak, salât, zekât gibi kavramların 23 yıllık nüzûl sürecinde kazandıkları anlam zenginleşmeleri takip edilebilmiştir.

Surelerin kimlik kartı

Mealin bir meziyeti de surelerin başında efrâdını câmi, ağyârını mâni bir giriş bölümünün yer alması… Giriş bölümü hem sureyi mümkün olduğunca tarihlendiriyor, hem de ana konularını ve nirengi noktalarını işaretliyor. Genellikle surenin Hz. Peygamber’in (sa) hayatında neye tekabül ettiğine, onun ve mü’minlerin şahsiyetlerinin inşasında nasıl bir role sahip olduğuna işaret ediyor. Böylece surenin şimdi ve buradaki okurunun da hayatına nazil olmasının kapısını açıyor. Sure ile bir ünsiyet kuran okuyucuya da artık bu kapıdan içeriye girmek kalıyor. Meal ve tefsirde sure bütünlüğü de gözetiliyor. Sure girişleri bile müstakil bir kitap gibi okunabilir.

Kitab’ı organik bir bütün olarak okumak

Meal-Tefsir, Kur’an talebeleri için, aynı zamanda bir eşbah ve nezair kitabı gibi. Kur’an’ın lafzî ve semantik arkeolojisinin yapılması, topografyasının çıkarılması sonucunda, kendisinden önceki, özellikle klasik çalışmalardan sonuna kadar istifade etmekle birlikte taklide düşülmeyip tahkik mesleği ihtiyar olunarak dirayetli genellemeler ve titiz istisnalar yapılmış.

Deryadan damla misali birkaç örnek: Tesbih, zamanla kayıtlı olarak geldiğinde namaza delalet eder. Kur’an’da insanların çoğu formu tam on yedi yerde sadece üç şekilde gelir. Kur’an’daki tüm dua ayetlerinin maksadı Allah’tan istemeyi öğretmektir. Kur’an’ın semboller dünyasında; yüz bir şeyin varlığını, akıl o şeyin ruhunu, eller o şeyin eylemini temsil eder. Nefyin haberinin bâ ile gelmesi ihtimal yokluğuna delalet eder. Metâ’ Kur’an’da geçtiği her yerde na‘îm’in mukabili olarak dünyevi hazlar için kullanılır ve üç ana niteliği vardır: Daim olmayan, sabit olmayan, kâmil olmayandır.

Müellif vahyin zengin anlamlılığı bir imkân ve üslûp olarak kullandığını görerek bu imkânı da mealin özellikle yekûnu 6.000 (altı bin) tutan notlarında yer yer göstermiştir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in üslûbu gereği, birçok yerde aynı zamir birden fazla yere ait olabilir ve bir kelimeyi hem öncesiyle hem sonrasıyla birlikte okumak ve ona göre anlamak caiz olabilir. Bu incelikleri görebilmek ilim yanında edebî zevk ister.

Fiil veya isim tercihi meale bir biçimde yansıtılmaya çalışılmıştır. Mesela: Ellezîne keferû küfürde ısrar edenler; kâfirûn küfrü, nankörlüğü cevherine yedirmiş kimseler olarak anlaşılmıştır.

Kitab’ı organik bir bütün olarak okumak, ayetin özellikle Hz. Peygamber’in hayatında neye ve nereye tekabül ettiği sorusunu akılda tutmayı gerekli kılmıştır. Buradan da okur, peki benim hayatımda neye karşılık gelir? sorusuna yönelmektedir. Mesela: Kur’an-ı Kerim’de en sık anlatılan kıssa Hz. Musa kıssasıdır. Hz. Musa’nın hayatının Mısır’dan çıkmadan önceki dönemine ve Firavunla mücadelesine atıfta bulunan ayetler Mekkîdir; oysa çıkış sonrası kavmiyle yaşadıklarına atıfta bulunan ayetler Medenîdir. Bir kez bu tespiti yaptınız mı, artık vahiy sizin de hayatınıza nazil olmaya başlar. Veya inzal vahyin muhatabına; tenzil kaynağına (Allah’a veya meleklere) izafe edildiğinde kullanılır. Şeytan aynı varlığın insanla ilişkisi öne çıktığı durumlarda; iblis ise Allah’la ilişkisi öne çıktığında kullanılır. İnsan için bir şeytandır, ayartır; Allah içinse ‘Allah’tan ümitsiz bir vak’a’… Bu tespitleri yapmak i’nin noktasını koymaktır.

Peygamberlerin şanına yakışır yorumlar yapılması

Halk için değil; fakat ehlinin sahihini sakîminden ayırt ederek okuyup istifade etmesi için yazılmış rivâyet tefsirlerinin etkisiyle olsa gerek, dünya dillerindeki meallerin büyük bir bölümü, muharref Tevrat’taki boyutlarda olmasa dahi, peygamberlerin şanına yakışmayan yorumlara meyledebilmişlerdir. İslamoğlu mealinin bir özelliği, Kur’an-ı Kerim’i Yahudi kültürü altında oluşmuş bu yorumlardan bağımsız olarak okumayı denemesidir (Mesela: Yusuf, 12/23; Sâd, 38/31-32, Mü’min, 40/55; Şuarâ, 26/20).

Saffât, 37/88-89: 88 Ardından yıldızlara bir göz attı 89 ve Ben rahatsızım! dedi. [Muhtemelen tevriyeli bir ifade (Hz. Yusuf'a ait benzer bir ifade için krş: 12:23). Etrafındakiler onun yıldızlara bakarak hastalanacağını okuduğunu sandılar. Fakat o, kavmin bu yönelişinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu.]

Ben hastayım meali, bir peygamberin yalan söylediğini, bir hile olarak yalan söylenebileceğini îmâ eder. Oysa peygamberler asla yalan söylemezler. Zor durumda kaldıklarında iki anlama gelen sözler kullanırlar. Nitekim Hz. Muhammed (sa) hicret esnasında nereden geldiklerini soranlara sudan cevabını vermişti. Muhatap onun yukarı sudan mı, aşağı vahadan mı geldiğini düşünedursun; o yoluna devam etti. Onun kastı ise bütün canlıların yaratılışının özü ve esası olan su idi. İbrahim (as)’ın da eşi Sare’yi zalim bir kralın şerrinden korumak için onun kardeşi olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Eşim deseydi Sare’yi elinden alacaklardı.

Klasik mealler bu ayetin mealinde bu inceliği genellikle yansıtmamışlardır. Ayrıca, bizzat Resulullah tarafından yasaklanmış bulunan Allah’ın peygamberlerini birbiriyle yarıştırma tuzağına düşülmemiş; farklılıkları üstünlük olmaktan ziyade çeşitlilik olarak okumayı yeğleyen bir yol izlenmiştir. Meselâ: Bakara, 2/253′ün meali şöyle verilmiştir:

Söz konusu elçilerden her birine diğerinden farklı meziyetler bahşettik. [Lafzen: Onlardan bazılarını bazılarına üstün kıldık. Buradaki tafdil değil tefadul'dur. Esas itibarıyla çeşitlilik ve farklılığa delalet eder (Bkz: 17:55; krş. 4:34). Merhum Elmalılı şöyle der: Dikkat olunursa tefadul-i enbiya esasta müttehid olmak üzere bir tenevvu ifade eder ki bu tenevvu bizzat murad-ı İlahi'dir. Âyette geçen bazısını bazısı üzerine (ba‘dahum ‘ala ba‘d) formu, niteliğe ilişkin bir ayrımı değil niceliğe ilişkin bir ayrımı ifade eder (Krş: 2:136; 285). Yani: bazı hususlarda bazısını bazı hususlarda ise bazısını üstün kıldık, demektir.]

Peygamberlerin ismet sıfatı meale titizlikle yansımış. Bunda, edatlar ve bağlaçlar gibi, metnin küçük kahramanlarının haklarının yenmeyerek meale aksettirilmeye çalışılması da etkili olmuştur. Mesela: Fakat Biz eğer kalbini iman üzere perçinlememiş olsaydık, belki o zaman birazcık olsun onlara eğilim göstermen mümkün olabilirdi. (İsra, 17:74).

Sonuç

Hayat Kitabı Kur’an: Meal-Tefsir lafız-mana-maksat sacayağına istinat etmiş ifşâ edici ve inşâ edici bir meal… Kur’an’ın Allah ve Peygamber tasavvurunu nasıl inşâ ettiğini gösteren ve izleyicisine de öğreten bir meal. Vahyin inşâ edici özelliğini ifşâ eden, gün yüzüne çıkaran, tecdit eden bir meal…

Bu mealin usûlü ve medeniyet tasavvuru var. Mezhebi var. Dilde, nahivde ve kıraatte… Mezhebi olmak, nesebi olmaktır. Tasavvura ve usûle sahip olmak, anlamı taşırken yol kazalarını en aza indiren tertibatlardır. Usullü olmak fotoğrafın bütününü görmeye niyet ederek tutarlı olmaktır.

Üreten bir meal, tüketen değil…

İlim ocağında ve irfan kucağında yetişmiş bir âlimin ömrünü vakfettiği, fiili telif süresi dolu dolu 11 yıla baliğ olan bir eseri birkaç sayfada tanıtmak cesaret ister. Daha geniş tahliller erbabı tarafından yapılacaktır. Bu yazı bir tanıtım yazısı değil işaret fişeği… Meal mi diyordunuz? İşte!

Fatih Okumuş
Kur’an’i Hayat Dergisi, 1. Sayı

ramazan imkandir

Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, ki Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız” (2 Bakara, 183)

“Ramazanınız mübarek olsun” diyeceğim ama Ramazan zaten mübarektir.

“Hoşgeldin ey Ramazan ayı” diyeceğim ama Ramazan hep hoş gelir. Fakat insana düşen de onun bereketinden azami istifade etmektir. Onu hoş karşılamak, onu hoş etmek ve hoş göndermektir.

Sık sık unuttuğumuz bir gerçek var. İbadetler kendi başlarına amaç değildirler. Her ibadet daha üst bir amacı gerçekleştirmenin aracıdır. O amaç gözardı edilerek ibadet ne edâ edilebilir, ne de anlaşılabilir. Oruç ibadetinin amacı, bu ibadeti farz kılan yukarıdaki ayette açıkça yer almıştır: Sorumluluk bilincine kavuşmak…

Bu, önce insanın kendisini tanımasıyla başlar. Kendisini tanıması için insanın ilgilisinin kendisine yönelmesi gerekir. İlgisini kendisine yöneltmekten kasıt, etine kemiğine, saçına sakalına, kilosuna, boyuna, midesine, tenine yöneltmesi değildir. Çünkü bunlar insanı “insan kılan” tarafı değildir.

Peki, nedir ya?

Elbette vahyin “kalb” dediği iç dünyasına, duygusuna, düşüncesine, akleden kalbine yöneltmesidir. İlgisini iç alana yönelten insan, kendini tanımaya başlayacaktır. Kendini; yani Allah karşısındaki acziyet ve muhtaçlığını, dünyalık karşısındaki şeref ve üstünlüğünü.

Bu sonucu elde eden insan, “sorumluğununun bilincine varan” insandır. Bu üç boyutlu bir bilinçtir. Allah’a karşı, kendisine karşı ve başkalarına karşı. Açlara karşı sorumluluğu olduğunu yoksullara, yetimlere, kimsesizlere, darda kalmışlara karşı sorumluluğu olduğunu da insan, oruç sayesinde öğrenir.

Ramazan’ı festivale çevirenler, onu zayıfların beslenme, kilolu insanların diyet ayı gibi görenler, bu amacı nasıl gerçekleştirirler?

Zaten bu bakış açısına sahip olanlara göre Ramazan’ın ilk akla getirdiği, İstanbul’lu levanten kantocuların icra-yı sanat ettiği “direklerarası” eğlenceleridir.

Osmanlı’yı diriltmek adına İstanbul’un “İslâmbol” yanını değil de İstanbul’un “Peral’lı” yanını diriltmeye kalkmak; tersinden kalkmaktır.

Sadece o kadar da değil, kendi inancına “Fransız”, hatta “levanten” kalmaktır.

İftar çadırları uygulaması ne harika bir uygulama. İşte İstanbul’un “İslâmbol” yanını hatırlatan bu ve bunun gibi uygulamalardır.

Sahi belediyelerimiz neden sadece çadırlara gelenleri düşünür de tam iftar saatinde trafikte sıkışmışları düşünmez. Çok değil, oruç açacak (“bozacak” değil) bir hurma, küçücük bir poğaçadan oluşan mütevazı bir menü yeterli.

Eğer örnek istiyorlarsa, birkaç yıldan beri bu işi Vatan Caddesi’nde uygulayan Akabe Vakfı’ndan model alabilirler. Hatta yardımcı olabilirler. Tam iftar saatinde trafikte sıkışıp kalan insanların, arabalarının camından uzatılan iftariyelikleri alınca gözlerinin nasıl ışıldadığını adeta görür gibiyim. Siz olsanız, sizinki de ışıldamaz mıydı?

Tabii ki midelere ikram, Ramazan’ın en küçük tarafından ikram. Bir de büyük tarafından ikram var. Kafalara ve kalplere ikram. O da, insanlara Kur’an ikram etmektir, vahyin sofrasına oturtup onların açlıktan kırılan yüreklerini ve kafalarını doyurmaktır.

Sözün özü: Ramazan bir imkandır; kirlenmişi temizlemenin, örselenmişi onarmanın, yıkılmışı yapmanın, dağılmışı toplamanın, parçalanmışı bütünlemenin, kaybolmuşu bulmanın imkanı.

Mustafa İslamoğlu

hos bulmadin

Ey Ramazan!

Ey içerisinde “bin aydan daha hayırlı bir geceyi” barındıran ay!

Ey Kur’an’ın doğum ayı, ayların en çok gül kokanı!

Ey vahyin dirilten soluğunu hayata, Muhammed’i müebbet bir muhabbete, varoluşun anlamını Allah’sızlaştıkça anlamsızlaşan çağa, insanın yitirdiği insanlığı, rahmeti, bereketi, atıfeti, hidayeti ve şefkati insana taşıyan ay!

Hoş geldin!

14 asırdır her yıl geldiğin gibi, bin umudu bağrında saklayarak geldin. Hep olduğu gibi, getirdiklerine karşılık bulacağını umarak geldin. Hepsinden öte, hoş bulduklarını daha hoş etmek, nahoş olanları da tekrar hoş etmek için geldin!

Kim bilir, geçmişte ne hoş gelişlerin ve hoş buluşların olmuştu!

Başı dik, alnı açık, eli açık, yüzü ak, yüreği dolu, gözü pek, sözü kavi, özü doğru mü’minlerin karşılamıştı seni.

Sen hoş gelmiş, onları da hoş bulmuştun.

Kur’an ellerinde, dillerinde, gönüllerinde ve dahası hayatlarındaydı. Onlar önce Kur’an’ı öldürüp, sonra doğum ayını kutlamıyorlardı. Her Ramazan’ı, vahiyle yapılan yıllık bir sözleşme biliyorlardı.

Kur’an onların tasavvurlarını, akıllarını ve şahsiyetlerini inşa eden bir özneydi. Onlar ise hayatı, hayatın yıkılan, tahrip edilen, tahrif edilen alanlarını inşa eden birer özne…

Senin hoş bulduğun nesiller, hayatın hangi yatakta akacağını kendileri belirliyorlardı. Başkalarının belirlediği yataklarda çer çöp gibi akmıyorlardı.

Onlar hayatın kölesi değil efendisiydiler…

Onlar, mallarının kölesi değil efendisiydiler…

Onlar, şartların çocuğu değil anasıydılar! Çünkü şartları onlar doğururlardı…

Tarih 1 Ramazan 1422 [1430]. Ve sen yine geldin, hep olduğun gibi yine hoş geldin. Fakat, biliyorum ki hiç hoş bulmadın, on yıllardır, hatta yüzyıllardır bulmadığın gibi.

Kim bilir bu hoş bulmadığın on yıllarda, yüz yıllarda ne vahim bir halde buldun mü’minlerini? Kim bilir ne acılara, sancılara, yangınlara, kundaklamalara şahit oldun? Ne yaralar ve yaralı yürekler gördün?

Fakat Ey Ramazan, hiç bu günkü gibisini gördün mü?

Hiç bir buçuk milyarlık bir aileyi böylesine perişan, dağınık, bozgun, yılgın, bıkkın, umutsuz, iradesiz, işlevsiz, cansız, izansız gördün mü?

Ey Ramazan! İnanç coğrafyandan böylesine oluk oluk kan gittiğine hiç şahit oldun mu? Mü’minlerinin bu denli ezildiğini, itildiğini, kakıldığını, horlandığını hiç hatırlıyor musun?

Bak mü’minlerine! Gönülleri harap, haneleri harap, beldeleri harap, hepsinden beteri akılları ve bilinçleri harap olmuş. Seni karşılamaya ne yüzleri var, ne de mecalleri.

Artık senin mü’minlerin çağın öznesi değiller! Onlar belirlemiyor zaman ırmağının yatağını. Onlar akan yataklarda birer çöp olmuş, sağa sola savruluyorlar. Kimileri ise, sana ve senin temsil ettiğin değerlere ihanet etmeyi daha “akıllıca” buluyorlar.

Bir zamanlar küffarın açlarını doyuranlar, şimdilerde küffarın ekmeğine muhtaç… Bir zamanlar başkalarının yaralarını saranlar, şimdilerde kendi yaralarını saracak dermandan mahrum… Bir zamanlar imanı yudum yudum farklı iklimlere taşıyanlar, şimdilerde yüreklerinin işgalini önlemekten aciz…

Senin varlık sebebin olan Kur’an’la yücelmeyi beceremeyenler, bu ayıplarını saklamak için, zaten yüce olan Kur’an’ı yücelterek, ona rüşvet verme çabasındalar. Düşünebiliyor musun Ey Ramazan; Kur’an’ın doğum ayını kutlayacaklar, ama Kur’an hayatlarında, ellerinde, evlerinde, sokaklarında, topraklarında olmayacak!..

Ve Ey Ramazan! Bu ezilmişlik, bu kırılmışlık, bu dökülmüşlük, bu yenilmiş ve şaşırmışlık içindeyken tam zamanında geldin!

Hoş geldin, fakat hoş bulmadığın ortada! Fakat senin gelişinin amaçları arasında hoş bulmadıklarını hoş etmek de bulunmuyor mu?

Haydi getirdiğin cennet kokusuyla, topraklarımızdaki ufunetin kokusunu bastır! Çöle dönmüş yüreklerimize bir rahmet rüzgarı gibi es, yanık dudaklarımıza su değsin, çöller göle dönsün!

Sök mü’minlerin arasındaki kin, nefret ve düşmanlık tohumlarını; onların yerine iman kardeşliği ek!

Çağın öksüz ve yetimi olan ümmet coğrafyasındaki kanayan yaralara merhem olacak bir bilinç getir! Açları doyuracak, susuzları suvaracak, açıkları giydirecek bir şefkat ve merhamet sağanağı taşı! Zilleti izzete, ataleti gayrete, mahrumiyeti servete dönüştürecek bir ruh ver!

Öz ellerimizle nesneleştirdiğimiz Kur’an seninle yeniden özneleşip bizi inşaya dursun! Bizler, çağın imha ettiği bencil bireyler değil, Kur’an’ın inşa ettiği mü’min şahsiyetler olalım! İnsanın varoluş amacına uygun bir hayatı yeniden inşa etmenin sancısına tutulalım! Yeniden imanı, bir saadet sakası gibi yürek yürek insanlara taşıyalım. Öyle ki, bizi öldürmeye gelen bizde dirilsin! Dostların, oturduğu yeri yeşerten birer “hızır”, hidayeti iman doğuran birer “mehdi” olsun!

Biliyorum ki, bu duama “âmin” diyeceklerin en başında sen geliyorsun Ey Ramazan!

Kur’an’ın da elini tutup geldin; hoş geldin!..

Hoş buldukların arasında olmayı ne kadar da isterdim!..

Mustafa İslamoğlu