Category Archives: Mona İslam

Bir celâl tecellisinden payıma düşenler

bir celal tecellisinden payima düsenelr

Ruhumu düşünüyorum son demlerde. Onu nefsimden ayırd etmeye çalışıyorum. Üstadın iç içe dairelerini getiriyorum aklıma. Cisim dairesi, nefs dairesi, kalp dairesi, ruh dairesi. Cisme ve ona bağlı hazlara yönelik nefs, bedenle iç içe geçmiş sanki. Beden hareket ettikçe o da ediyor. Beden durdukça nefsin canı sıkılıyor. Zaten nefsin diğer adı da can. Sufiler öyle diyorlar. Bu yüzden canımız sıkıldığında ekseriyetle “nefsimiz sıkılmış” demek istiyoruz. Oysa ruh öyle mi ya! Bazen insanın canının fena halde sıkıldığı durumlarda ruhun felahı var. Devşirilen bir marifet dersi var. Kimi zaman da beden durdukça, ruh daha bir hareketleniyor. Tıpkı rüyalarda yatakta yatan bedene mukabil, yedi cihanı dolaşan ruh gibi. Çoğu zaman ruhun düşünebilmesi için bedenin durması gerekiyor. Durup düşünmek diyorlar buna. Hareket halinde düşünülemiyor.

Nefsten ruha varana dek bir katman daha geçmek lazım. Birincisi kalbin dairesi. Duygularımız, korkularımız, sevdalarımız var burada. Nefis arzularına malzemeyi buradan topluyor aslında. Her sevdayı bir arzu nesnesine çevirip suretler âleminden bir surete odaklayıp, “Aha budur!” diyor nefs. Oysa kalbin sevdaları soyut şeyler. Hikmet gibi, aşk gibi, emniyet gibi. Onların anlamını ruhun dairesine geçmeden bulmak mümkün değil, onları ruh kapmazsa nefs kapıyor adeta. Sizi bir suretin peşine öyle bir takıyor ki, hayatınızı uğruna feda edecek derecede delirtiyor. Oysa ruha bir bakış atabilse insan, kalpteki hissiyatın anlamını söyleyecek ruh. Ancak o bilge kendisine tam yönelinmeden, vereceği himmete tam ihtiyaç duyulmadan ağzını açmıyor. Adeta “Madem suretin peşinde koşuyorsun, git de kendin gör, hakikati neymiş!” diyor. Ne zaman ruhun önünde diz çöker “yardım et” dersiniz, o zaman felaha erersiniz. Nefs ve ruh, kalbi biri sağdan ışık tutarak, diğeri soldan ateş yakarak kontrol altına almaya çalışıyor. Bu yüzden insan kalbinin ne zaman doğruyu, ne zaman eğriyi sevdiğini bilemeyebiliyor.

Ruh âlem-i emirden. Âlem-i emir ise sebeplerin olmadığı, eşyanın sebebe bağlı yaratılmadığı bir âlem. Meleklerin âlemi olan melekutun çatısı sanki âlem-i emr. O size hissiyatınız için sebep olarak sadece Müsebbibü’l-Esbab’ı gösteriyor. Yaşadıklarınızı sadece O’na bağlıyor. Artık ne kendinize, ne de bir başka surete bakıyorsunuz nedensellik için. “Bir celal tecellisiydi bu, sarsıldım. Bir kabz tecellisiydi bu sıkıştırıldım. Bir vedudiyet tecellisiydi bu, avutuldum. Bir Gafur tecellisiydi bu, affedildim” diyoruz. Ruh bize sonsuzluktan bir ışık. Bir anlam bulucu, bir şifre çözücü, bir kurtarıcı. Bu âlemin ne toprağından, ne suyundan, ne havasından, ne de ateşinden o. Sadece ışık. Maddeden tecerrüd etmiş bir nur. Basiret sahibi isek aslında sadece nuru seviyoruz; ve nurun ülkesinden ruhları…

Cisim ruhu bir kılıcın kabzası gibi sımsıkı kavrar. Kabza kabz fiiline işarettir. Ruh cisimle kabz olur. Cisim ister güzel ister çirkin olsun, bu ruha değen bir özellik değildir. Kabzadaki yakut ve zümrütler kılıcın keskinliğine tesir etmez. Kılıcın keskinliği onun maddesinden, ustasının hünerinden, bakım ve bileyinin ihmal edilmemesinden, ve onunla çok savaşılmasından kaynaklanır. Kılıç barış ve sükunet anlarında kında durur. Yalnızca tehlike ve kavga anlarında kından çıkar. “Bir insanı tanımak için onunla dövüşmek lazım, kendimizi tanımak için de kendimizle dövüşmek.”* Bazen karşınızdakini bir kavgaya dek hiç tanımamış olduğunuzu anlarsınız. Kabzasındaki süslere, nakışlara aldanmış, kılıcını Furkan sanmış olabilirsiniz. Oysa o kör bir kılıçtır. Zalimane keser. Hikmetle davranmaz. O zaman anlarsınız ki, bu ruha hiç bakım yapılmamış, paslanmış, köreltilmiş. Onu kılıç ustasından başka kimse temizleyemez hale gelmiş. Bu sebeple insan ruhu en çok savaşırken, cihad ederken inkişaf eder. Rahat, istirahat, atalet, durağanlık, nefse yarasa da ruha yaramaz. Çünkü ruh nur kaynağı olan vahiyden kopmadıkça melekler gibi asla yorulmaz.

Kılıçtan ve kından bahsetmişken, dünyadaki savaştan berzahtaki barışa doğru uzanmamak olmaz. Berzah kılıçların kınlarından, ruhların cisimlerinden kurtuldukları, kabz halinden bast haline çıktıkları yerin adıdır. Oraya nefsi ve nefesi bırakır girersiniz. Artık nefes almaya bile muhtaç değilsiniz. Özgürsünüz. Bu haps-i nefes etmemiş, nefsini gemlememiş olanlar için korkutucu bir tecrübedir. Ömrünce ruhunu yok saymış insan, nefsini ve nefesini geride bırakırken, yok oluyorum sanır. O hevasına bağımlıdır. Ancak hayvani nefs hayatı hava kaynaklı sanır. Oysa yaşam Hayy kaynaklıdır. Hayy ise berzahta dünyadan çok derece daha kuvvetle tecelli eder. Berzah ruhların egemenliğindedir. Nurun ülkesidir. Ruhun evidir. Azrail’in güven veren cebidir. Göz kamaştıran ışıktır. Bu dünyada güneşe bakamayan cisim gözü, berzahtaki ışığa bakamaz tabii. Bu yüzden geride bırakılır. Onun orada işi yoktur.

Ruhun da ihtiyaçları vardır. Allah dışında ne varsa, ali süfli, hepsi rızka muhtaçtır. Ruhun rızkı marifettir. Çünkü nur ancak nurla beslenir. Ruhun ve kalbin derece-i hayatına geçenler herşeyden ziyade marifet ve muhabbetle beslenirler. Sevgiyi hissetmedikleri an ölecek gibi olurlar. Sonra fark ederler ki, nefeslerini tutmuşlardır. Salıverirler o an, ciğerler sevgiyle dolar. Göğüs kafesi genişler, içine âlemi alır, bast eder. Bazılarında ise hava kadar bol sevgi ciğerlerine girememekten olsa gerek, ciğerler kurumaya, alveoller kapanmaya başlar. Allah ne kadar çok sevgi rüzgarı gönderirse göndersin, bunlar fırtına gibi esip gürlese de, ciğerleri kurumuş adamlar büyük bir tehlikeden kaçınırcasına sevgiden kaçınırlar. Onu ciğerlerine çekmek, başlarını döndürür. Onlar oksijensiz solunumla yaşarlar. Sürekli bir gardını almışlık ve korku içindedirler. Daima tehlikededirler. Emniyet nedir, güven nedir bilmezler. Hiçbir şeyi riske atmak istemezler, bu yüzden hiçbir şey de elde edemezler. Tuhaf yaratıkların yaşamı…

Oysa kalp ancak muhabbetsizlikle kriz geçirir. Muhabbet olmadığı yerde kalp ölür. Ciğerlerinizi rızkından mahrum ederek yaşadınız diyelim, ama kalbinizi mahrum etmeye kalkmanız sizi bir daha dirilmemek üzere öldürecektir. O zaman sizin için ahirette de halas olamaz. Çünkü kalp toprağına tek bir çekirdek dahi düşmemişse neyin yeşermesi beklenebilir? Sadece çekirdeğe sahip olanlar ağaç umabilirler. Sevgi ile beslenen kalplerin dışarıya attığı şey de gözyaşları olsa gerek. Öyle ya, bu dünyada herşey girdiler ve çıktılar dengesine oturur. Kalpleri hüşyar adamların gözleri de güler. Onlar sanki sağanak yağmur indiren rahmet bulutlarına benzerler. Gülen gözler kırışır. Ne güzel kırışıklıktır gözleri güldüren! Ne güzel yaşlardır, kalpten göze tazyikle fışkıran! Bir çeşme, bir ab-ı hayattır ağlamak. Yıkanmak, tezkiye olmak. Sevmek, toprağa yakın olmaktır. Çünkü kalp topraktandır. Sevgi sizi hor ve hakir kılar. Zira toprak asla bakmaktır, mebde-i hilkatine, aczine. Sevgi adamı aciz bırakan bir şeydir. Sevgi sizi âlemin üstüne çıkarır, dayanıklı kılar. Sevgi size secde ettirir. Secde sadece toprağa yapılır. Topraktan daha dayanıklı hiçbir unsur yoktur.

Marifete gelince, o elinizden tutar ve sizi adım adım yetkinliğe götürür. Ruh marifet yer içer. Marifet solur. İlim gayrı bilmektir. İrfan kendini bilmektir. Marifet ise Allah’ı bilmektir. O’nu bilmek herşeyi bilmektir. O’nu bilmek, tanımak, aşina olmak, dost olmaktır. Her tecellide bir adım daha yaklaşır insan yetkinliğe. En çok yol aldıranlar celal tecellileridir kuşkusuz. Sizi sarsar, korkutur, ancak “Allah’tan korkun, O size öğretir”** denilmektedir. Demek Allah’ın celalinin gölgesinde oturan takva sahipleri marifetle rızıklanırlar. “İnsana yetkinlikten daha fazla haz veren bir şey de yoktur.”*** Kendisi hayır olanın yolu da hayırdır. Marifet güzel taşlarla döşeli, nurunu Güneşler Güneşinden alan, geniş ve aydınlık bir yoldur.

Yürüyelim, zaten başka çaremiz de yok…

* Dücane Cündioğlu

** Bakara, 282

*** İbn Arabi.

Mona İslam
Karakalem dergisi


Bir Yolcunun Yol Üzerine Tefekkürleri

isiga-cikanlar

İnsanın bu dünyada yürüdüğü bir yol var. Manevi bir yol olsa da durakları var, merhaleleri var, menzil ve konakları var. Kiminin yolu yokuş aşağı cehenneme gider, kimininki ise yokuş yukarı cennete. Yol bizi zorlar, yolculuk meşakkattir, biz hepimiz yolun oğulları, yolun kızlarıyız. Aslolan yolda olmaktır, yol almaktır, maksada ulaşmak zaten bizim irademizin dışında bir külli iradeye bağlıdır. Ulaştırmak O’nun işidir, yürümekse bizim. Hayat bütünüyle kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş, kimi zaman tökezleyerek de olsa bir yürüyüşten ibarettir. En güzel yürüyüş de yoldaşlarla birlikte yapılandır.

Allah bize şöyle buyurur “Bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyunuz. Başka yollara uymayınız, sizi yolumdan ayırır.” (Enam 6-153) Hz. Peygamber bu ayeti okuyunca, önce bir çizgi çizmiş, sonra da onun solunda ve sağında birtakım çizgiler daha çizmiştir. Bu dünyada sırat diye ifade edilen bu yol, ahirette sadece manen değil, maddeten de önümüze serilecektir. Gerçekten de orta yolun sağında ve solunda ifrat ve tefritten yollar, davetkar sapaklar, büyüleyici çeldiriciler vardır. Kimi zaman gözlerinizden, kimi zaman kulaklarınızdan, kimi zaman kalbinizden tutup sizi kendilerine ve ötedeki cehenneme celb ederler. Aman dikkat!

Yol cehennem köprüsü üzerindedir ve gizlenmiştir. Yol cehennemde olduğu ve cennete giden tek yol da oradan geçtiği için herkes ona uğrar. “Hepiniz ona uğrar. Bu Rabbinin üzerindeki kesin bir hükümdür” (Meryem 19-71) Şeriat dosdoğru yoldur, ona bu dünyada riayet edenler sürçme ve sapma olmadan ahirette kurulu yoldan da geçerler. Ateşin hükmü ise onlar için “Ya naru kuni berden ve selamen” dir. Nasıl ki ateş İbrahim (as)’ı yakmamıştır bizi de yakmayacaktır inşallah. Bu dünyada içinden geçtiğimiz sıkıntılar, musibetler, hasretler, meşakkatler, ayrılıklar, eza ve cefalar da bu cehenneme bir işarettir, cehennem sadece kafirler için tutuşturulur, o bu dünyada da ahirette de rabıtasını Rabbi ile kesmemiş kimseler için olsa olsa içinden yürünen bir sıkıntı olabilir. Biz ateşlerin içinden yürürüz. Sevgiliye kavuşmak ateşin içinden geçmekle mümkünse ateş bize vız gelir! Zira hiçbir ateşin koru Allah’ı yar edinmişler için kalplerdeki ayrılık ateşinden şedid değildir.

Yol cehennem içinden geçer, kimine göre kıldan ince kılıçtan keskin, kimine göre cadde-i kübradır. Bunu sizin imandaki yakininiz belirler. Rabbine görür gibi ibadet edenler için yol da neymiş, onlar ondan uçarak geçerler! Dünyada yaşarken hikmetiniz, basiretiniz, yakininiz, tahkiki imanınız arttıkça yol gözünüzün önünde nurdan bir asfalt olup bast eder. Genişliği müminin kalbinin genişliği ölçüsündedir. Kalbinizde ne kadar çok tarike, farklı yol ve yönteme “eyvallah” varsa, sizin gibi olmasa da ne kadar çok mümine “yoldaş” diyorsanız, Allah’a giden hak yolların şerit şerit çeşitliliğinin farkında iseniz, onlarla selamınız ve muhabbetiniz ölçüsünde yolunuz patikadan caddeye inkılab edecektir. Müçtehidlerin helal dairedeki engin hoş görüleri, kendileri ile taban tabana zıt dahi olsa içtihada saygıları bu yüzdendir, zira onlar çok şeritli bir otobanda hızla maksuda seyrederler. Ve unutmayın ki insanın hakikati hali yolculukta belli olur.

Yolu gördük, ateşe meydan okuduk, basiretle gözümüzü açtık, şeritleri genişlettik, bir de dikkat etmemiz gereken bir husus daha var. O da yoldaki kancalar. Denilir ki, köprüde çengeller, kancalar, dikenler vardır. Neyle seyrederseniz seyredin, kimi zaman otomobilinizin lastiğini patlatabilecek kadar iri dikenlere rast gelebilirsiniz. Yahut kancalar sizi koşar adım yürürken elbisenizden yakalayabilir. Kancalar bizim arzularımızdır, tekrar ettiğimiz hatalarımızdır, dikenler de içine düşünce durakladığımız vartalar. İbni Arabi der ki, insan bu çengellerde takılıp kalır, onu kurtaracak ancak bir şefaat yahut İlahi inayettir. Hayatımızda bizi tutan ve yol almamıza engel olan, bazen senelerce kasaptaki sığırlar gibi asılı kaldığımız kancalar yok mu? Ah ben de böyle bir kancaya takılı kaldım! Meşgul olduğumuz, aklımıza takılan, bir türlü çözemediğimiz, boğuşup durduğumuz meselelerimiz. Bizi ondan ancak şefaat kurtarırmış.

Ben şahsen bunu bir başka müminden gelen yardım olarak anlıyorum. Bu kimi zaman peygamberler, kimi zaman veliler, kimi zaman ise bizim gibi avam müminlerin yardımı olabilir. Zira bizim takıldığımız kancaya o mümin takılmamıştır, bencilce yürüyüp gitmek yerine döner ve bizi şefkatle kancadan kurtarmaya çalışır. Elhamdülillah benim böyle şefkatle elimi tutan dostlarım var. Takıldıkları kancalardan eteklerini kurtaramaya çalıştıklarım da. Yalnız unutmamak lazım ki, birini bir kancadan kurtarma girişimi bazen onun işine burnunuzu sokmak olarak da algılanabilir. Bu durumda o kardeşiniz uğraşıp durduğu kancaya müptela olmuş, ona aşk derecesinde tutulmuş olabilir, o zaman sizden onu kancasıyla baş başa bırakıp gitmenizi isteyecektir. Sakın “ne hali varsa görsün” demeyin! Yol ve yöntem değiştirip şefkatle yardıma devam edin, bazen susmak ve yanı başında bir dua gibi beklemek bile yardım olabilir.

Bir kardeşimizi kurtarmak için beklemek asla yolda zaman kaybetmek değildir, çünkü şefaat bir peygamber mesleğidir. Ayrıca caddeyi işlek ve kalabalık bir hale getirmek, içine çok insana yer açmak sadece ali cenaplık değildir ki, buna hakikaten ihtiyacımız var. Cadde içinde ne kadar çok mümin, ne kadar çok alim, ne kadar çok veli ve nebi yürürse o kadar yardımcılarımız var demektir. Hangi vartadan hangi dostun yardımı ile kurtulacağımız belli mi? Bazen de İlahi inayet yardıma doğrudan yetişir. Elbette dostlarla yardım eden Dost da hakikatte O’dur. Ancak bazen bizi hiç kimsenin kurtaramayacağı dertlerimizden, mutlak olarak ona ihtiyacımız olduğu hakikatini bilelim diye bize doğrudan yardım eder, sebepleri perdedar etmez. Şüphesiz Allah’ın yardımı bir sesleniş, bir nida, bir lebbeyk kadar yakınımızdadır.

İbni Arabi köprüdeki kancalar için şöyle der: “Daha önce söylediğimiz çengeller, kancalar ve dikenler ise, Ademoğullarının amellerinin suretlerinden meydana gelir. İnsanların amelleri kendilerini yolda tutar. Böylece cennete geçemedikleri gibi cehenneme de düşmezler.” Bu ne kadar hayret verici bir şeye işaret eder. Aynı amel hem cehennemden koruyan hem cennete gitmeye engel olan nasıl olur? Kanaatim şu ki, bu amele takılmak ameline bir vücut rengi vermek, ameline sahiplenmek ile olur. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar amellerimiz bir hiçtir. Biz cennete lütuf ile varır ikram ile gireriz. Onları toz gibi yele vermek gerektir. Terk burada devreye girer. İnsanın yaptığı şeylere takılıp kalmaması, onları unutması gerekir. Zira insan ne yaparsa yapsın onlar Allah’ın nimeti karşısında bir hiçtir. Cennetin ücreti mukabili değildir. Böyle bakılacak olunursa amel kötü de olsa yele verilmelidir. Kötü ameli yele verme vasıtası istiğfardır. Günahlar da istiğfar edildikten sonra unutulmalıdır. Allah’ın karşısına çıplak çıkmak iyi kötü hiçbir şeyi olmadan çıkmak demektir. Allah’ın “bana ne getirdin?” suali ile karşılaşınca mümin, “beni” demelidir. Allah zaten Gani’dir O’na ne verilebilir. Aşıkların vereceği şey tüm varlıkları olsa gerek. Zaten varlığımız O’nun Vücudunun yanında zaif bir gölgedir. O’na katılmakla, iltihakla bir vücut bulabilir, hiçlikten kurtulup bir şey olabilir.

Şöyle devam eder şeyh: “Bu hayatta kim başkasının suçunu bağışlarsa, Allah da onun günahını ahirette bağışlar. Kim işi zorlaştırmaya bakarsa, Allah da onun işini zorlaştırır.. Kim affederse, Allah da onu affeder. Kim hakkını sonuna kadar alırsa, Allah da ondan hakkını sonuna kadar almak ister. Bu ümmete güçlük çıkarana, Allah da güçlük çıkarır. ‘Bunlar size iade edilen amellerinizdir’. Öyleyse güzel huylara bağlanınız! Çünkü yarın Allah, bugün O’nun kullarına davrandığınız gibi size davranacaktır. İnsan nasıl davranırsa Allah da onlara öyle davranır!” (Fütuhat 2. cilt sf 456) Yolculuk başlı başına bir zorluktur, bir de bunu niza ve çekişmelerle zorlaştırmamak gerekir. Hiçbir mü’minle küs kalınmamalıdır. Tüm haklar helal edilmelidir. Herkes bağışlanmalıdır. Zira herkesin bağışlanmaya ihtiyacı vardır. Yüzümüzü çevirip bakmadıklarımızın yüzlerine Allah sevgiyle bakmakta onları koruyup kollamaktadır. Allah’ın sevgililerine küsmeye, gönül koymaya, öfkelenmeye, surat asmaya kimsenin hakkı yoktur. Değil mi ki mümindir, yüzünü secdeye koymaktadır, o yüz muhabbetle öpülmeye layıktır, kaş çatılmaya değil. Yoksa Allah’ın yüzümüze bakmasına çok muhtaç olduğumuz o günde hafizanallah gözden düşen İblis gibi olma ihtimalimiz vardır.

Mesleğimiz şefkat mesleği” diye ortalıkta dolaşıp duranlar, muhabbetten, hılletten her yerde dem vuranlar, kendinizi Haliliyetin kutbu Hz. İbrahim ile karşılaştırınız, sizde onun yüreğindeki gibi yumuşaklık, kavm-i Lut’a bile yönelen bir yardım ve şefkat bulunuyor mu? Ben bu ölçüyü, tartıyı yaptıkça daha çok sevmem gerektiğini anlıyorum. Nefsim dahi kabul ediyor ki bu şefkate, bu muhabbete en ziyade biz muhtacız, o halde muhtaç olduğumuz kadarını aleme göstermeliyiz. Yoksa Üstadımızın yüzüne nasıl bakarız. Onun sabah akşam tek tek saydığı, isim isim andığı, kimini de hayalen yanında bulduğu talebelerine sövmek, küsmek reva mı? Korkmuyor musunuz, ya o size kaşlarını bir çatarsa, ya duasında sizi anmaktan bir gün durursa? Utanmıyor musunuz ona “Sen seversen sev, ben onu sevmiyorum işte” demeye! Ya bir ders herkesin başını okşayıp giderken o da sizi unutursa! Takıldığınız kancalardan sizi kim toplar o zaman? Sakın Allah demeyin! Allah’ın husumetin olduğu yerde ne işi var! Allah taş kalplilerle oturmaz! Ben tek bir insanın bile kaş çatışına kalbim kırılmadan tahammül edemezken, kimseye de kaş çatamam, çatmamalıyım! Her yüz çevirdiğimiz mümine karşı üzerimize Abese suresi mi inmesi gerekiyor Allah aşkına! Kendimize gelelim!

Kimsenin Üstadın talebelerini hor görmeye hakkı yoktur…

Kimsenin Rasulullah’ın ümmetini sevmemeye hakkı yoktur…

Kimsenin Allah’ın kullarını ötelemeye, ötekileştirmeye hakkı yoktur.

Dikkat edin yoldaşlarınızı itelerken yoldan düşen siz olmayasınız. El hak kainatta “Eden bulur” diye bir mütekabiliyet yasası daima caridir. Allah’tan korkun, zira bugün Allah’ın Celaliyle oturanlar yarın Rahman’ın dergahına davet edileceklerdir. Müminleri sevmek bir lüks değil zarurettir, kimsenin Allah’ın sevgililerini sevmemek haddine değildir! Kalbiniz katılaştıysa ve sevmeyi beceremiyorsanız bari sever gibi yapın, umulur ki bir gün seversiniz. Halinize ağlayın onu da beceremezseniz, ağlar gibi yapın, umulur ki bir gün hakikaten ağlarsınız. Cennete yalnız girseniz vallahi mutlu olamazsınız, Efendimizin son mümin cehennemden çıkana kadar cennete gitmeyişi boşuna mı sanırsınız. Hakikat odur ki, cennet içinde Allah’ın sevdiklerinin bulunduğu yerdir, biz dahi cennete tüm müminler girmeden, onlarla kalplerimizi ısındıracak bir muhabbetle kucaklaşmadan giremeyeceğiz, girsek ne yazar orda sevdiklerimiz olmadan rahat edemeyeceğiz. Arkanıza bakın! Arkanıza attığınız mümin var mı? Yolda bir kancaya takılı bıraktığınız var mı? Yanından geçerken gülümsemeyi esirgediğiniz var mı? Geride kalanımız varsa, geride kalan biziz…

Mona İslam
Karakalem dergisi


“Allah İnsana İnsandan Tecelli Eder”

elini-isirmak

Sufilerin pek çok veciz sözünden biridir “Allah insana insandan tecelli eder”. Bunu insanın tekamülünün yine bir insanla olacağını anlatarak izah ederler. Nübüvvet hakikatinin anlatımında, bir rehberin öğretimine itimatta, yahut sosyal hayat içinde müminlerin uhuvvetini tesiste çok önemli olan bu hakikat bize “insan”ın öneminden söz eder. Tefekkürü genişlettikçe ve bu söz vechesinden okumalar yaptıkça önümüzde bitimsiz sayfaları olan kocaman bir kitap olduğunu fark etmemek mümkün değil.

“Allah insana insandan tecelli eder”. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Allah’ın tüm esma ve sıfatları insanda bilkuvve yahut bilfiil vardır. Elbette teşebbüh billah mümkün olmadığı için insan çoğu zaman bu isim ve sıfatları denge ve muvazene içinde yürütemez, kazalar zulümler meydana gelir ancak bu hakikati değiştirmez, yine de “Allah insana insandan tecelli eder.” Çünkü bir hakikat insanca görülmedikçe ve gösterilmedikçe ilmi ilahide var olsa dahi dışsal bir varlık kategorisine çıkmış sayılmaz. Hakikat yaşanmadıkça anlatılamaz, idrak edilemez.

İnsanda Allah’ın cemali isimleri olduğu gibi celali isimleri de mevcuttur, bu yüzden kimi zaman insanın celalli, hatta kahhar oluşuna şahit olabiliriz. İnsanlar bizi kırabilir, incitebilirler. Bazen bunları hak etmediğimizi de düşünebiliriz. Fakat kötünün neden kötü olduğuna dair idrak, yahut merhametin tadı ancak insandan bize ulaştırılırsa anlaşılabilir. Kimi zaman bu kötülüğü yahut merhameti bizzat bize yönelik yaşarız, kimi zaman da başkalarının üzerinden ibret yahut mutluluk duyarız. Ancak Hz. İsa’ya nispet edilen “Ahlakı ahlaksızdan öğrendim” dersini alacaksak, görünürde şer gibi olan hadiselerde bile bir Rabbani terbiye, bir hakikat dersi, bir isim tecellisi görürüz. Çünkü, celal ve cemal tecellileri, iyilik ve kötülük bu dünyada öğrenilir, cennet ve cehennemdeki asıllarına bu yolla talip olunur, orada ise tecelliler farklılaşır, rahmet cennete kahr cehenneme teksif edilir. Ama dünya cennet ve cehennemin beraber iç içe bulunduğu bir mekandır. Öyleyse o ebedi mekanlarda tecellisi azam olacak isimlerin, cüzi tecellileri de burada görülecektir. Kimi zaman bir insan size cehennem hali yaşatacak kimi zaman da cenneti gözünüze yaklaştıracaktır. Hakikat tecellisi en külli ve azam derecede insan üzerinden olacaktır.

Kimi zaman bir günaha düşeriz, bir hata işleriz, bir vakit sonra bir dostumuzun bize beklemediğimiz bir şiddet ve celali ile karşılaşırız. Velev ki işlediğimiz hata veya günahtan o habersiz olsun, bizzat ona karşı bir kusur etmemiş olalım, yine de cezamız kesilmiştir. Üzerimizde Cezalandıran ismi ile Allah bir insandan tecelli etmektedir. Bu karşımızdaki insanın adil mi zalim mi olduğundan bağımsızdır. Bu sadece onun meselesidir. Çünkü insanlar zulmetse dahi kader adalet eder. Ve zalimin elinden bile nasibimize bir esma okuması vardır. Bize hakikat-i halde zulmedilmemiştir, üzerimizde bir isim tecelli etmiş belki bir başka günahın yahut “ah”ın acısı Züntikam ismi ile bir şekilde alınmıştır. Nebiler gibi masumlarda ise bu celali tecelliler cezalandırma değil sadece öğretme amaçlıdır.

Yine kimi zaman kendimizi kalabalık içinde yitip gitmiş, sorumluluklarını taşımaktan yorgun düşmüş, özel olduğumuz konusundaki hayati ve fıtri hissi yitirmiş, çökmüş, yılmış, güvensiz, sevgisiz hissederiz. O zaman hayret verici bir biçimde belki de hiç beklemediğimiz bir insandan bize bir yardım ulaşır, yükümüze el atılır, sırtımız sıvazlanır ve güven aşılanır, “benim için özelsin” denilir, acziniz değil, kuvvetiniz ve gayretiniz hatırlatılır, sizin tam da ihtiyacınız olan şeyler bir doping gibi size enjekte edilir. Bu etkiyi sizin üzerinizde ancak Rahim, Mevla, Vedud, Kadir, Kerim bir Zat’ın halifesi oluşturabilir. Bunun dışında hiçbir tabiat parçası, hiçbir yıldız, hiçbir melek insana kısmen mümkün olsa da tamamen deva sunmaz. Bu anlamda insan merhamettir, dostluktur, koruyup kollamadır, sevgidir, ikramdır, kuvvettir. Hiçbir mahluk insanın derdine insan gibi ortak olmaz, bir orman, bir deniz kıyısı,bir güzel yemek, gökteki ay size, sizi seven bir insan gibi teselli veremez.

İnsan için insan sadece dünyevi bir yaren ve arkadaş değildir. İnsanın Allah’a ayineliği bu dünya ile sınırlı değildir. Bilakis Fütuhat müellifinin Cennet bahsinde anlattığı gibi insanlar cennette toplandığı, ve hatta Allah’ın huzuruna rü’yete çağırıldıkları zaman dahi beraberdirler, “onların hepsi o an tek bir göz olur”. Üstüne üstlük Zat-ı Akdes’i gördükten sonra ve onun kendileriyle konuşmasına muhatap olmanın ardından, cennetlerine, köşklerine, eşlerine, sohbet meclislerine, dostlarına nehir ve bahçelerine geri gönderilirler. Bu onlar için Allah’tan bir ayrılık ve bir azap değildir. Bilakis yepyeni bir tecelli ile O’nun esma ve sıfatına muhatap olmak için giderler. Ondan insan dostlarına dönerler. Ve yeniden rüyete davet edilinceye dek arkadaşlarıyla beraberdirler. Çünkü insan fırlatıp atılacak bir zarf değil, o tekrar tekrar okunacak, biteviye yazılan ve yenilenen, sonsuz bir kitaptır. Hakikatte insan yine sufilerin deyişiyle Kur’an’ın ikiz kardeşidir.

Fütuhat-ı Mekkiyede denilir ki Adn cenneti cennetin başkentidir. Burada Kesib denilen bir yer bulunur, beyaz misktendir. Bir seslenici insanları rü’yetullaha davet eder, onlar da Adn’den, Firdevs’ten, Me’va’dan, Darüsselam’dan, Naim’den toplanır Kesib’e gelirler. Allah Kesib’te toplanan ve kendisini görmek için heyecanla bekleyen müminlere şöyle der:

Kullarım selam olsun size! Merhaba! Allah size hayat versin! Rahman ve rahim’den, el- Hayy ve el- Kayyum’dan size selam olsun. Siz de, ebedi nimet, el- Kerim’in ödülü ve sürekli kalmayla nefislerini hoş tutunuz. Siz, iman etmiş (ve eman almış) müminlersiniz! Ben de, el- Mümin ve el- Müheymin olan Allah’ım. İsimlerimden birine sizi ortak ettim. Size hiçbir korku olmadığı gibi siz mahzun da olmayacaksınız. Sizler benim dostlarım, komşularım, seçtiklerim, özel adamlarım ve sevdiklerimsiniz. Evimde size selam olsun!

Ey benim Müslüman kullarım! Siz Müslüman, ben ise es- Selam’ım! Evim ise, selam evidir (dar-üs selam). Sözümü duyduğunuz gibi, yüzümü de göstereceğim size. Size tecelli edip yüzümden perdeleri kaldırdığımda, bana hamd ediniz! Bana doğru gelip etrafımda oturunuz ki bana bakasınız ve beni yakından göresiniz! Ben de size hediyeler vereyim, sizi ödüllerle ödüllendireyim, size nurumu tahsis edeyim, güzelliğimle sizi kuşatayım, size mülkümden vereyim. Gülmemle neşelenin, sizi ellerimle sarayım ve size kokumu duyurayım.

Ben, beni görmediğiniz halde taptığınız, sevdiğiniz ve korktuğunuz Rabbinizim! İzzetim celalim, yüceliğim, büyüklüğüm, güzelliğim, ve nezihliğime yemin olsun ki, hepinizden hoşnutum ve hepinizi sevdiğim gibi sevdiklerinizi de seviyorum. Benim katımda, canlarınızın çektiği ve gözlerinizin haz aldığı şeyler vardır. Peşinden gittiğiniz ve arzuladığınız her şey benim nezdimdedir. Siz neyi isterseniz ben de onu isterim. Artık benden isteyiniz! Kuşkusuz Ben cömert, bol bol veren, sözünde vefalı (sözüne sadık) ve doğru sözlü Allah’ım!

İşte sizi evime yerleştirdim, cennetimi size helal kıldım, size kendi nefsimi gösterdim. İşte cömert ve koruyucu elim açıktır ve size uzatılmıştır, onu sizden çekmeyeceğim. Size bakıyorum, gözümü sizden ayırmam. Artık, neyi dilerseniz ve arzularsanız benden isteyiniz. Kuşkusuz size yakınlık gösterdim. Ben sizinle oturuyor ve size yoldaş oluyorum. Artık, ebediyen ne bir ihtiyaç ne bir yoksunluk ne bir ümitsizlik ne bir yoksulluk ne bir çaresizlik ne bir yaşlılık ne bir öfke ne bir güçlük ne de hallerin değişmesi vardır.

Nimetiniz ebedidir. Siz, güvenli bir şekilde cennete yerleşenler, beni görmeyi bekleyenler, ikrama mazhar olanlar ve nimetlenenlersiniz. Bana itaat etmiş ve yasaklarımdan kaçınmış şerefli efendilersiniz. Artık ihtiyaçlarınızı bana bildiriniz ki, onları sizin için benden bir cömertlik ve nimet olarak karşılayayım.”

Müminlerse şöyle cevap verirler: ‘Rabbimiz! Ne böyle bir şey ummuş ne de beklemiştik. Fakat tek dileğimiz, sonsuza değin senin saygın yüzüne bakmak ve senin bizden razı olmandır.’ Yüceler Yücesi, Mülkün Sahibi, Cömetlerin cömerdi Allah Teala da şöyle buyurur: (Dikkat ediniz ben varken başka nimete ne hacet denmiyor) “İşte yüzüm! Ebediyen ve sonsuza kadar size görünecektir. Ona bakınız ve sevininiz! Çünkü ben sizden razıyım. Artık nimetleniniz! Eşlerinize gidin, birbirinize sarılın, birleşin. Evlatlarınızla mutlu olun. Odalarınıza girin, bahçelerinizde gezinin! Bineklerinize binin! Döşeklerinize uzanın! Cennetlerdeki cariye ve odalıklarınıza alışın! Rabbinizden size gelen hediyeleri kabul edin! Elbiselerinizi giyin! Meclislerinize gidin ve sohbet edin!

Sonra Allah, meleklerine şöyle der: ‘Onları köşklerine götürünüz.’ Çünkü bu müşahede sonrası kullar iki nedenle yollarını bulmazlar: Birincisi, kendilerini etkisi altına alan görme sarhoşluğu iken diğeri yolda karşılaştıkları iyiliklerdeki artıştır. (Yeni ve daha yüksek bir tecelli, her şey başkalaşmış) Bu nedenle köşklerini tanıyamazlar. Melekler göstermeseydi konakladıkları yerleri bilemeyeceklerdi. Yerlerine ulaştıklarında ise, oradaki huriler ve odalıklar kendilerini karşılar. Sahip oldukları her şeyin yüzlerinden bir güzellik, sevinç ve ışık kazandığını görürler. Bu ışığı bizzat kendileri sahip oldukları şeylere yaymıştır (Fütuhat3. cilt sf 21-22).

Etrafını güzel kılan insanın bakışlarından yayılan nurdur. Başkasında gördüğümüz karanlık da bizim körlüğümüzdür. Şüphesiz Rasulullah hüzün yılından sonra çıktığı miractan geri dönüşü onun hakkında bir azap değildir. Bilakis o miraçta edindiği hakikatlerle yeryüzüne yeni bir gözle bakmış, kendisini hüzünlendiren olaylar görünüşte değişmediği halde onun gözlerindeki İsm-i Basir tecellisi değişmiş böylece o her bir müminin yüzünde yenilenen bir tecelli, bir teselli hatta bir müjde bulmuştur. Allah insandan kendine bir pencere açmıştır. Onu Allah’ın önünde perde yapanlar ve sonra da “bir şey göstermiyor” diye kızanlar, yalnızca kendi haklarında perde yaparlar, pencere kılanlar ise ondan ebediyen ayrılmayacaklarını bilirler. İnsan hem kendi nefsinde hem başka bir insanın şahsında Allah’a açılmış bir penceredir, Allah o pencereden görülmektedir.

Kanaatimce bazıları “Allah bize yeter” ayetini yanlış anlıyorlar. Bu eğer “her şey boş fırlat bir yana, sadece Allah’ın zatına yönel, eşya ve insan birer aynadır, onlardan alacağını al ve arkanı dön.” “Her şey bir mektubat-ı Rabbaniyedir, oku ve zarfı yırt at” anlaşılacaksa, o zaman Allah bize yalnız kendini vaad eder, cennete davet etmezdi. “Ne lüzum var ben varım ya, size yetmez miyim?” derdi. Oysa sünnetullah böyle değildir. Allah zatının güzelliğini aynalarda bilhassa da onların insan gibi kamil olanında görmek arzusundadır, ve bu mukaddes arzu sadece bu dünya ile sınırlı değildir. Yüksek bir tecelli ile ahirette de devam edecektir. Bu yüzden Allah’a kavuşan ve O’nu gören kullar, dönüp sevgililerini ve dostlarını daha çok sevecek, onlarla beraberlikten yeni bir tecelli okuyacak, her tecelliden Allah’a ilişkin marifetleri artacaktır. Allah’ın esmasının mertebeleri sonsuz olunca tecelli merdiveni de bitimsiz olacaktır. İnsan bir sarmal gibi eşyadan Allah’a, Allah’tan eşyaya dönecektir. Ve her döngü bir diğer dairenin başlangıcı olacak, insan helezonik bir biçimde eşya, fiil, isim, sıfat, zat kutsi dairesinde yükselecektir.

Bu ne mutlu bir yükseliş, ne güzel bir sonsuzluktur! İşte tam da bu yüzden “Bakinin ayinesi de bakidir kırılmayacaktır.” Kimin haddidir ki Güzel’in aynasını kırsın! Üstelik insan insana Sevgiliden gelen bir mektuptur. Şayet gelen bir fatura ise zarf açılır ve okunur, yırtıp atılır, Sevgilinin mektubu ise ömür boyu insanın koynunda saklanır. Sevgiliden gelen mektubu yırtıp atanlar, velev ki içindeki metni okumuş olsunlar, sevgiden nasipsiz kalpleri taşlaşmış adamlardır. Her insan bize Allah’tan değişik isimleri vechesiyle yazılı birer mektuptur. Öfke ile kırmızı mürekkeple de yazılmış olsa saklamak bir muhabbet vecibesidir, zira o mesaj o kağıdın üzerine yazılmıştır. Kalem sahibinin elinin mübarek dokunuşu kağıdı mübarek kılar. Kalbi olan onu atmaya kıyamaz ki! Oysa biz yıldızlara, yapraklara değer verdiğimiz, onlardan esmayı okuduğumuz kadar etrafımızdaki insanlara değer vermiyoruz, onları okumuyoruz. Ve bir de okuyup bitirdiğimizi ve yırtıp attığımızı iddia ediyoruz. Gerçekten üzerindeki mesajı bir ayet gibi okusak zaten yırtıp atamayız ya! Nasılsa ezberledim diye mushafı yırtan hafız olabilir mi hiç? Bilakis o onu başının üzerinde taşır. İnsanı bir ayet gibi okuyamayanlar, bir amme cüzü gibi yüksekte taşıyamayanlar, arkadaşlarını değiştirmeden önce katılaşmış kalplerini, çarpılmış zihinlerini değiştirmelidirler. Üzerinde Arapça harfler görünce ayettir zannıyla bisküvi paketlerini atamayan ninelerimiz nerede, çöpe atarken içinin acıdığı ekmeğe çöpe attığı arkadaşlarından daha çok değer veren torunları nerede…

Üstad Bediüzzaman İhlas Risalesinde herkesçe ezbere bilinen, ama hep unutulan, bu yüzden onbeş günde bir zikir gibi tekrarı emredilen, üstelik bu emir meşrebimizin zaruri evradından olan “ihtilaf ittifak” meselesinde mü’minlerin tam da bu yüzden “Allah bize yeter” dedikleri için bir başka mümine ihtiyacını tam hissetmedikleri, ittifak etmedikleri, olması gereken hürmet, saygı, sevgi, vefa, sadakat ve fedakarlığı göstermediklerini belirtmiştir. İslam toplumlarının arasını açan da, cemaatleri birbirine düşüren de, dostları bir vakit sonra düşman eden de, aynı yanlış anlamadır. Ayet “Allah bana yeter” dememektedir, “Bize yeter” demektedir. Bu ayetin “nun” ile değil “ye” ile “bana yeter” formundaki örneğinde Efendimiz’den (sav) yüz çeviren, ona inanmamakta ısrar eden, mütemerrid kafirler kast edilmekte, illa birileri ile rabıta koparılacak, “aman uzak olsun” denilecek, yitirilince üzülünmeyecekse, bu kafirler içindir denilmekte, onları bile yitirmek istemeyen Nebinin yüreğine su serpilmekte, herkesi yüreğine sığdıramazsın, sadece müminlerle yetin denilmektedir. Yoksa Allah, “İnsanlar senden yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, ondan başka ilah yoktur, ben ona dayandım, güvendim, yüce arşın sahibi O’dur” derken kendi ismini verdiği Mü’min diye hitap ettiği insanlara güvenilmeyeceğini, dayanma ve dayanışma halinde olunmaması gerektiğini, onlardan hiçbir hayır umulmaması gerektiğini zira arşın sahibi olmadıklarını buyurmamaktadır. Bir ayet nefsaniyetle, sevgisizlikle ancak bu kadar çarpık anlaşılabilir. Mü’min Allah’ın güvendiği, en yüce maksatlarını kendisine dayandırdığı, eliyle işlediği gözüyle gördüğü adamdır, Allah’ın güvendiğine nasıl güvenilmez. O’nun umut ettiğinden nasıl umut kesilebilir? Bu nasıl bir yanlış anlama düzeyidir? “Nun” sırrını uzun uzun anlatan Üstad’ın talebeleri nereye gittiler. “Allah’ın ipine topluca sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin” ayeti nasıl bu kadar görmezden gelinir. Hiç sevgisiz, kuşkucu, güvensiz, su-i zanlı, ve yalancı insanlar ittifak edebilir mi?

Efendimiz (sav) tebliğinde haristir, tüm insanlar inansınlar diye kendi kendini paralamaktadır. Herkesi kazanma çabasındadır. Hatta bizzat o kafir ve münafıklar onu “Herkese kulak veriyor” diyerek müminlerin düşüncelerine ehemmiyet vermek, daima onlara danışmak ile suçlamaktaydılar. Oysa o ben Alemin Efendisiyim size mi soracağım dememiş, müminlere “Siz bu işleri benden daha iyi bilirsiniz” dediği sıklıkla vaki olmuştur. O halde biz hangi büyük alemin efendisiyiz ki kimseden bir şey öğrenmemekte inat ve ısrar ediyoruz. Yine pek çok ayette Allah elçisine üzülmemesini, Allah’ın, meleklerin, müminlerin onun yanında oldukları tesellisini vermekte değil midir? Oysa bu zihin yapısıyla düşününce bir vahhabi anlayışla “meleklere ne gerek var, müminlere ne gerek var, sebeplere ne gerek var, Allah yetmez mi?” denilebilir.

İblis de Allah’a intisabını insan meydana çıkana kadar sürdürmüştür. Ne zaman ki insan ortaya çıkmıştır, İblis insandan tecelliyi kabul etmemiş, insanı eksik ve kusurlu görmüş, Allah’ın kendisine direkt muhatap olmasını istemiş, insanın hilafetini reddetmiştir. İmtihan insanla yaşanacaktır, aydan, güneşten, melekten, çiçekten tecelliyi İblis de kabul etmiştir, mühim olan insan tecellisi ile başa çıkabilmek, celali yahut cemali o tecelli ile Allah diyebilmek, bu mesajı getiren tablacının da alnından öpebilmektir. Marifet budur, külli ubudiyet budur, insanın da meleklerin de, İblis’in de emredilen kulluğu budur. Adem’e secdenin anlamı budur.

İblis tavrının bir benzerini kafirlerin peygamberlere karşı tavrında görürüz, onları çarşıda pazarda dolaşan, aciz, kendilerine göre kusurlu insanlar olarak gördüklerinden ya kendilerine melek gelmesini ya gökten kafalarına bir kitap düşmesini, ya da illa bir insanla konuşulacaksa kendilerinin seçilmesini istemişlerdir. O nebi ne kadar iyi olursa olsun ondan gelen tecelliyi, onun hilafetini, elçiliğini reddetmişlerdir. Bugünkü “Allah’la aramıza kimse girmesin” diyenlerin de fikriyatı bir başka insana hürmet etmek istememelerinden, “insan” denilince sadece kendilerini anlamalarından, kısacası sadece kendilerini adam yerine koymalarından kaynaklanmaktadır. Etrafına boynunda bukağılar varmış gibi çenesini indirmeden bakanların, nezaketen dinliyormuş gibi yapanların, kibri arşı sarsanların kulakları çınlasın!

Biz ayeti nefsimize uydurmuş, bencilliğimize, vefasızlığımıza, kadirnaşinaslığımıza, zalimliğimize, kibrimize bahane yapmış, eğip bükmüş ve bundan güya bir izzet devşirmişiz ki, bu kadar kolayca insanların üzerine çizik atabiliyoruz. Biz insana hak ettiği kıymeti vermiyoruz. Tenzil-i rütbe ediyoruz. Rabb-ül Alemin onu halife tayin etmişken, biz ne hakla azlediyoruz. Halife denilince koltuklarımız kabara kabara bir tek kendimizi anlıyoruz. Buna da insanın kusurlu oluşunu sebep gösteriyoruz. Allah insanın kusurlu olduğunu bilmez mi ki, ona bu kadar kıymet versin. Bilakis Allah insana karşı yüz ekşitmeye bile bir ayet indirmiştir. Yine Efendimiz (sav) konuşan kimsenin konuşması bitmeden yüzünü onlardan çevirmemiş. Yakasına yapışan bedeviye dahi “sen ne anlarsın, sen kimsin, ne kadarlık adamsın” türü hakaret imasında bulunmamıştır. Biz ise burnu kaf dağında, kimseleri beğenmeyen, yemek yediği kaba tüküren, kimseyi sevmeyen, hiç kimse için nefsini feda etmeyen, bir tebessümü ve selamı dahi zül addeden, herkese soğuk davranan, yahut kendi aklımızla rütbe verdiklerimize itibar eden, hal diliyle “ben ben ben” diye dolaşan, alem bana feda olsun diyen, yeryüzünde böbürlenerek yürüme ikazına aldırmayan, kimseyi çekemem deyip etrafına duvarlar ören, aslında kendisi çekilmezin biri haline gelen adamlar olduk, yazık bize çok yazık! Kusurlu olan bizim düşünme biçimimiz, şaşı gözlerimiz, kararmış kalplerimiz…

Üstad küfrü izah ederken onun kainattaki eşyayı aslında birer memur iken başıboş tesadüf eline verip abesiyete tebdil ettiğini, o memurlara gereken kıymeti vermediğini, dolayısıyla da tüm mahlukatın kafirden şikayetçi olduğunu anlatır. Bunu hepimiz biliriz. Oysa dağdan, denizden, çiçekten, yıldızdan, melekten, semekten, çok daha büyük ve kıymetli bir görevli olan, memur değil halife olan, yeryüzündeki yönetim makamında oturan ve arzda alemlerin Rabbini temsil eden zata tenzil-i rütbe edebiliyoruz. Ona tenzil-i rütbe etmek illa ki kafir gibi insanı başı boş tesadüfün eline vermekle olmaz. Ona layık olduğu değeri vermemekle de insana zulmedilmiş olur. Oysa insanın en şedid arzusu ve ihtiyacı değer verilmektir. Ve ona sadece Allah değil, melekler değil, tüm insanlar değer vermelidir. Ücreti yüz lira olan bir işin sahibine yetmiş lira verseniz dahi onun hakkını yemiş olursunuz. Bir generale bir teğmen gibi davranırsanız hakaret etmiş olursunuz. Oysa bir adalet ve hakkaniyete, veyahut merhamet ve mağfirete sadece süslü laflara ihtiyaç duyduğumuzda müracat eden, başkasına nasihat edip kendi dinlemeyen, hiç hatasını görmeyen, başkasını tenkide doymayan, hadi düzelt deyince taşın altına elini koymayan, sıkışınca insanlardan dua isteyip kendi kimseye dua etmeyen, kimsenin derdi ile acı çekmeyen, hayata ve insana “bana ne” duyarsızlığıyla yaklaşan yaratıklar olduk. Öyleyse biz insan mıyız?

Yine Fütühat’ın cennet bahsinde Efendimiz’e (sav) ait Vesile cennetinden şöyle söz edilir: “Vesile cenneti ise, Adn cennetindeki en üstün derecedir. Bu cennet ümmetinin duası sayesinde Hz. Peygamber adına gerçekleşmiştir ve ona aittir. Allah, bilgisini gizlediği bir hikmet nedeniyle böyle yaptı. Çünkü biz peygamber sebebiyle ahretteki mutluluğa ulaştık ve “İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet” olduk. Allah onun vasıtasıyla bizi son ümmet yaptığı gibi ‘onunla da peygamberliği bitirmiştir’. Hz. Peygamber kendisine söylenilmesi emredildiği gibi “bir insan” dır. Bizim Allaha dönük bir yönümüz vardır… Bu en yüce değeri anla!”denilir. (Fütuhat-ı Mekkiye 3. cilt sf 17) O cennete sahip olmasının bize yaptığı iyilikle ve bizim duamızla mümkün olduğundan söz edilir. Biz insan olabildiysek, fıtratımızdaki ahseni takvimde kalabildiysek Efendimiz (sav) sayesindedir. Allah’ın mesajı okunup elçisi aradan çıkarılmadığı gibi kainatta en büyük ayet olan insan da Allah’a vuslatta aradan çıkarılamaz. Aynı şekilde ona tabi bir mümin, Esma-ül hüsna’ya asgari derecede ayinedardır. İnsaniyet noktasında Allah’a açık bir yönü, İslamiyet noktasında üzerinde peygamber varisliği mührü bulunur. Bu yüzden bize gelen tüm nimetlerde, tüm sevgilerde, alaka ve yardımlarda, hatta bizce kötü görünen olaylarda dahi o esmanın taşıyıcısı olan insanın vesilelik hakkı vardır. Üstelik o insan, taş gibi, ağaç gibi, suyunu fışkırtır, meyvesini bize verirken bunu iradesiz ve cebri yapmaz, insanın yapmama hakkı vardır. Oysa o buna rağmen rahmeti sunmayı tercih etmiştir, cüzi iradesini külli irade ile iktiran etmiştir. İnsan kendini Allah’a bağlamışsa ona yönelik her saldırı Allah’a yönelmiştir. Her iftira Allah’a edilmiştir. Bu sebeple Allah kulunun hakkını zayi edeni affetmez, meğer ki o kul onu affetmiş ola…

Bu sebeple insan teşekkürü, hürmeti, sevilmeyi, değer verilmeyi hak etmektedir. İnsanı sevmeyen, Allah’ı sevemez. Üstelik Allah’tan sevgi de bekleyemez. Beklese de bulamaz çünkü sevgiyi gökten yere düşsün diye beklemektedir, Allah’ın sevgisi insana insanla gönderilir. İnsana teşekkür etmeyen Allah’a da şükredemez. Teşekkür kuru bir laftan ibaret değildir. Nimet gördüğünüz ele vefa göstermektir. Güzellik gördüğünüz kişiye sevgi beslemektir. Zor durumdakine, düşmüş olana merhametle dua ve yardım etmektir. Hayırlı fiillerine haset etmeden amin demektir. Mü’minin elini tutan Allah’ın elini tutar. Çünkü Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. (biat hadisesini hatırlayınız) Mü’mine arkasını dönen Rabbe arkasını döner. Kim bilir belki o yüzünü Allah’a çevirdiği zannındadır. Oysa zan asla bilginin yerini tutmaz. Rahman insanın yüzünde parlamaktadır. O’nu görmek isteyen şerefli efendiler olarak tanımladığı müminlerin yüzüne bakmalıdır. Hiçbir kusur insanın imanından büyük değildir. Allah’ın gözden çıkarmadığını kimsenin gözden çıkarmak haddi değildir. “Gözlerini onların üzerinden ayırma” buyruğu sadece Efendimize yönelik değildir. İnsan Allah’ın biricik sevgilisidir, melekler karşısında kayırdığıdır, has dairesinde eğittiği, seçtiğidir, göz bebeğidir. Kim O’nun sevdiğine laf eder, üzer, zulmeder de azabından emin olabilir! Hatta yakinim var ki, Allah’ın da sevmediği davranışı müstesna, davranışını değil “falancayı sevmiyorum” dese hesabı Celil’den korkmak durumundadır.

Mona İslam
Karakalem dergisi


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers