Kategori Arşivleri: Mona İslam

bir celal tecellisinden payima düsenelr

Ruhumu düşünüyorum son demlerde. Onu nefsimden ayırd etmeye çalışıyorum. Üstadın iç içe dairelerini getiriyorum aklıma. Cisim dairesi, nefs dairesi, kalp dairesi, ruh dairesi. Cisme ve ona bağlı hazlara yönelik nefs, bedenle iç içe geçmiş sanki. Beden hareket ettikçe o da ediyor. Beden durdukça nefsin canı sıkılıyor. Zaten nefsin diğer adı da can. Sufiler öyle diyorlar. Bu yüzden canımız sıkıldığında ekseriyetle “nefsimiz sıkılmış” demek istiyoruz. Oysa ruh öyle mi ya! Bazen insanın canının fena halde sıkıldığı durumlarda ruhun felahı var. Devşirilen bir marifet dersi var. Kimi zaman da beden durdukça, ruh daha bir hareketleniyor. Tıpkı rüyalarda yatakta yatan bedene mukabil, yedi cihanı dolaşan ruh gibi. Çoğu zaman ruhun düşünebilmesi için bedenin durması gerekiyor. Durup düşünmek diyorlar buna. Hareket halinde düşünülemiyor.

Nefsten ruha varana dek bir katman daha geçmek lazım. Birincisi kalbin dairesi. Duygularımız, korkularımız, sevdalarımız var burada. Nefis arzularına malzemeyi buradan topluyor aslında. Her sevdayı bir arzu nesnesine çevirip suretler âleminden bir surete odaklayıp, “Aha budur!” diyor nefs. Oysa kalbin sevdaları soyut şeyler. Hikmet gibi, aşk gibi, emniyet gibi. Onların anlamını ruhun dairesine geçmeden bulmak mümkün değil, onları ruh kapmazsa nefs kapıyor adeta. Sizi bir suretin peşine öyle bir takıyor ki, hayatınızı uğruna feda edecek derecede delirtiyor. Oysa ruha bir bakış atabilse insan, kalpteki hissiyatın anlamını söyleyecek ruh. Ancak o bilge kendisine tam yönelinmeden, vereceği himmete tam ihtiyaç duyulmadan ağzını açmıyor. Adeta “Madem suretin peşinde koşuyorsun, git de kendin gör, hakikati neymiş!” diyor. Ne zaman ruhun önünde diz çöker “yardım et” dersiniz, o zaman felaha erersiniz. Nefs ve ruh, kalbi biri sağdan ışık tutarak, diğeri soldan ateş yakarak kontrol altına almaya çalışıyor. Bu yüzden insan kalbinin ne zaman doğruyu, ne zaman eğriyi sevdiğini bilemeyebiliyor.

Ruh âlem-i emirden. Âlem-i emir ise sebeplerin olmadığı, eşyanın sebebe bağlı yaratılmadığı bir âlem. Meleklerin âlemi olan melekutun çatısı sanki âlem-i emr. O size hissiyatınız için sebep olarak sadece Müsebbibü’l-Esbab’ı gösteriyor. Yaşadıklarınızı sadece O’na bağlıyor. Artık ne kendinize, ne de bir başka surete bakıyorsunuz nedensellik için. “Bir celal tecellisiydi bu, sarsıldım. Bir kabz tecellisiydi bu sıkıştırıldım. Bir vedudiyet tecellisiydi bu, avutuldum. Bir Gafur tecellisiydi bu, affedildim” diyoruz. Ruh bize sonsuzluktan bir ışık. Bir anlam bulucu, bir şifre çözücü, bir kurtarıcı. Bu âlemin ne toprağından, ne suyundan, ne havasından, ne de ateşinden o. Sadece ışık. Maddeden tecerrüd etmiş bir nur. Basiret sahibi isek aslında sadece nuru seviyoruz; ve nurun ülkesinden ruhları…

Cisim ruhu bir kılıcın kabzası gibi sımsıkı kavrar. Kabza kabz fiiline işarettir. Ruh cisimle kabz olur. Cisim ister güzel ister çirkin olsun, bu ruha değen bir özellik değildir. Kabzadaki yakut ve zümrütler kılıcın keskinliğine tesir etmez. Kılıcın keskinliği onun maddesinden, ustasının hünerinden, bakım ve bileyinin ihmal edilmemesinden, ve onunla çok savaşılmasından kaynaklanır. Kılıç barış ve sükunet anlarında kında durur. Yalnızca tehlike ve kavga anlarında kından çıkar. “Bir insanı tanımak için onunla dövüşmek lazım, kendimizi tanımak için de kendimizle dövüşmek.”* Bazen karşınızdakini bir kavgaya dek hiç tanımamış olduğunuzu anlarsınız. Kabzasındaki süslere, nakışlara aldanmış, kılıcını Furkan sanmış olabilirsiniz. Oysa o kör bir kılıçtır. Zalimane keser. Hikmetle davranmaz. O zaman anlarsınız ki, bu ruha hiç bakım yapılmamış, paslanmış, köreltilmiş. Onu kılıç ustasından başka kimse temizleyemez hale gelmiş. Bu sebeple insan ruhu en çok savaşırken, cihad ederken inkişaf eder. Rahat, istirahat, atalet, durağanlık, nefse yarasa da ruha yaramaz. Çünkü ruh nur kaynağı olan vahiyden kopmadıkça melekler gibi asla yorulmaz.

Kılıçtan ve kından bahsetmişken, dünyadaki savaştan berzahtaki barışa doğru uzanmamak olmaz. Berzah kılıçların kınlarından, ruhların cisimlerinden kurtuldukları, kabz halinden bast haline çıktıkları yerin adıdır. Oraya nefsi ve nefesi bırakır girersiniz. Artık nefes almaya bile muhtaç değilsiniz. Özgürsünüz. Bu haps-i nefes etmemiş, nefsini gemlememiş olanlar için korkutucu bir tecrübedir. Ömrünce ruhunu yok saymış insan, nefsini ve nefesini geride bırakırken, yok oluyorum sanır. O hevasına bağımlıdır. Ancak hayvani nefs hayatı hava kaynaklı sanır. Oysa yaşam Hayy kaynaklıdır. Hayy ise berzahta dünyadan çok derece daha kuvvetle tecelli eder. Berzah ruhların egemenliğindedir. Nurun ülkesidir. Ruhun evidir. Azrail’in güven veren cebidir. Göz kamaştıran ışıktır. Bu dünyada güneşe bakamayan cisim gözü, berzahtaki ışığa bakamaz tabii. Bu yüzden geride bırakılır. Onun orada işi yoktur.

Ruhun da ihtiyaçları vardır. Allah dışında ne varsa, ali süfli, hepsi rızka muhtaçtır. Ruhun rızkı marifettir. Çünkü nur ancak nurla beslenir. Ruhun ve kalbin derece-i hayatına geçenler herşeyden ziyade marifet ve muhabbetle beslenirler. Sevgiyi hissetmedikleri an ölecek gibi olurlar. Sonra fark ederler ki, nefeslerini tutmuşlardır. Salıverirler o an, ciğerler sevgiyle dolar. Göğüs kafesi genişler, içine âlemi alır, bast eder. Bazılarında ise hava kadar bol sevgi ciğerlerine girememekten olsa gerek, ciğerler kurumaya, alveoller kapanmaya başlar. Allah ne kadar çok sevgi rüzgarı gönderirse göndersin, bunlar fırtına gibi esip gürlese de, ciğerleri kurumuş adamlar büyük bir tehlikeden kaçınırcasına sevgiden kaçınırlar. Onu ciğerlerine çekmek, başlarını döndürür. Onlar oksijensiz solunumla yaşarlar. Sürekli bir gardını almışlık ve korku içindedirler. Daima tehlikededirler. Emniyet nedir, güven nedir bilmezler. Hiçbir şeyi riske atmak istemezler, bu yüzden hiçbir şey de elde edemezler. Tuhaf yaratıkların yaşamı…

Oysa kalp ancak muhabbetsizlikle kriz geçirir. Muhabbet olmadığı yerde kalp ölür. Ciğerlerinizi rızkından mahrum ederek yaşadınız diyelim, ama kalbinizi mahrum etmeye kalkmanız sizi bir daha dirilmemek üzere öldürecektir. O zaman sizin için ahirette de halas olamaz. Çünkü kalp toprağına tek bir çekirdek dahi düşmemişse neyin yeşermesi beklenebilir? Sadece çekirdeğe sahip olanlar ağaç umabilirler. Sevgi ile beslenen kalplerin dışarıya attığı şey de gözyaşları olsa gerek. Öyle ya, bu dünyada herşey girdiler ve çıktılar dengesine oturur. Kalpleri hüşyar adamların gözleri de güler. Onlar sanki sağanak yağmur indiren rahmet bulutlarına benzerler. Gülen gözler kırışır. Ne güzel kırışıklıktır gözleri güldüren! Ne güzel yaşlardır, kalpten göze tazyikle fışkıran! Bir çeşme, bir ab-ı hayattır ağlamak. Yıkanmak, tezkiye olmak. Sevmek, toprağa yakın olmaktır. Çünkü kalp topraktandır. Sevgi sizi hor ve hakir kılar. Zira toprak asla bakmaktır, mebde-i hilkatine, aczine. Sevgi adamı aciz bırakan bir şeydir. Sevgi sizi âlemin üstüne çıkarır, dayanıklı kılar. Sevgi size secde ettirir. Secde sadece toprağa yapılır. Topraktan daha dayanıklı hiçbir unsur yoktur.

Marifete gelince, o elinizden tutar ve sizi adım adım yetkinliğe götürür. Ruh marifet yer içer. Marifet solur. İlim gayrı bilmektir. İrfan kendini bilmektir. Marifet ise Allah’ı bilmektir. O’nu bilmek herşeyi bilmektir. O’nu bilmek, tanımak, aşina olmak, dost olmaktır. Her tecellide bir adım daha yaklaşır insan yetkinliğe. En çok yol aldıranlar celal tecellileridir kuşkusuz. Sizi sarsar, korkutur, ancak “Allah’tan korkun, O size öğretir”** denilmektedir. Demek Allah’ın celalinin gölgesinde oturan takva sahipleri marifetle rızıklanırlar. “İnsana yetkinlikten daha fazla haz veren bir şey de yoktur.”*** Kendisi hayır olanın yolu da hayırdır. Marifet güzel taşlarla döşeli, nurunu Güneşler Güneşinden alan, geniş ve aydınlık bir yoldur.

Yürüyelim, zaten başka çaremiz de yok…

* Dücane Cündioğlu

** Bakara, 282

*** İbn Arabi.

Mona İslam
Karakalem dergisi

isiga-cikanlar

İnsanın bu dünyada yürüdüğü bir yol var. Manevi bir yol olsa da durakları var, merhaleleri var, menzil ve konakları var. Kiminin yolu yokuş aşağı cehenneme gider, kimininki ise yokuş yukarı cennete. Yol bizi zorlar, yolculuk meşakkattir, biz hepimiz yolun oğulları, yolun kızlarıyız. Aslolan yolda olmaktır, yol almaktır, maksada ulaşmak zaten bizim irademizin dışında bir külli iradeye bağlıdır. Ulaştırmak O’nun işidir, yürümekse bizim. Hayat bütünüyle kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş, kimi zaman tökezleyerek de olsa bir yürüyüşten ibarettir. En güzel yürüyüş de yoldaşlarla birlikte yapılandır.

Allah bize şöyle buyurur “Bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyunuz. Başka yollara uymayınız, sizi yolumdan ayırır.” (Enam 6-153) Hz. Peygamber bu ayeti okuyunca, önce bir çizgi çizmiş, sonra da onun solunda ve sağında birtakım çizgiler daha çizmiştir. Bu dünyada sırat diye ifade edilen bu yol, ahirette sadece manen değil, maddeten de önümüze serilecektir. Gerçekten de orta yolun sağında ve solunda ifrat ve tefritten yollar, davetkar sapaklar, büyüleyici çeldiriciler vardır. Kimi zaman gözlerinizden, kimi zaman kulaklarınızdan, kimi zaman kalbinizden tutup sizi kendilerine ve ötedeki cehenneme celb ederler. Aman dikkat!

Yol cehennem köprüsü üzerindedir ve gizlenmiştir. Yol cehennemde olduğu ve cennete giden tek yol da oradan geçtiği için herkes ona uğrar. “Hepiniz ona uğrar. Bu Rabbinin üzerindeki kesin bir hükümdür” (Meryem 19-71) Şeriat dosdoğru yoldur, ona bu dünyada riayet edenler sürçme ve sapma olmadan ahirette kurulu yoldan da geçerler. Ateşin hükmü ise onlar için “Ya naru kuni berden ve selamen” dir. Nasıl ki ateş İbrahim (as)’ı yakmamıştır bizi de yakmayacaktır inşallah. Bu dünyada içinden geçtiğimiz sıkıntılar, musibetler, hasretler, meşakkatler, ayrılıklar, eza ve cefalar da bu cehenneme bir işarettir, cehennem sadece kafirler için tutuşturulur, o bu dünyada da ahirette de rabıtasını Rabbi ile kesmemiş kimseler için olsa olsa içinden yürünen bir sıkıntı olabilir. Biz ateşlerin içinden yürürüz. Sevgiliye kavuşmak ateşin içinden geçmekle mümkünse ateş bize vız gelir! Zira hiçbir ateşin koru Allah’ı yar edinmişler için kalplerdeki ayrılık ateşinden şedid değildir.

Yol cehennem içinden geçer, kimine göre kıldan ince kılıçtan keskin, kimine göre cadde-i kübradır. Bunu sizin imandaki yakininiz belirler. Rabbine görür gibi ibadet edenler için yol da neymiş, onlar ondan uçarak geçerler! Dünyada yaşarken hikmetiniz, basiretiniz, yakininiz, tahkiki imanınız arttıkça yol gözünüzün önünde nurdan bir asfalt olup bast eder. Genişliği müminin kalbinin genişliği ölçüsündedir. Kalbinizde ne kadar çok tarike, farklı yol ve yönteme “eyvallah” varsa, sizin gibi olmasa da ne kadar çok mümine “yoldaş” diyorsanız, Allah’a giden hak yolların şerit şerit çeşitliliğinin farkında iseniz, onlarla selamınız ve muhabbetiniz ölçüsünde yolunuz patikadan caddeye inkılab edecektir. Müçtehidlerin helal dairedeki engin hoş görüleri, kendileri ile taban tabana zıt dahi olsa içtihada saygıları bu yüzdendir, zira onlar çok şeritli bir otobanda hızla maksuda seyrederler. Ve unutmayın ki insanın hakikati hali yolculukta belli olur.

Yolu gördük, ateşe meydan okuduk, basiretle gözümüzü açtık, şeritleri genişlettik, bir de dikkat etmemiz gereken bir husus daha var. O da yoldaki kancalar. Denilir ki, köprüde çengeller, kancalar, dikenler vardır. Neyle seyrederseniz seyredin, kimi zaman otomobilinizin lastiğini patlatabilecek kadar iri dikenlere rast gelebilirsiniz. Yahut kancalar sizi koşar adım yürürken elbisenizden yakalayabilir. Kancalar bizim arzularımızdır, tekrar ettiğimiz hatalarımızdır, dikenler de içine düşünce durakladığımız vartalar. İbni Arabi der ki, insan bu çengellerde takılıp kalır, onu kurtaracak ancak bir şefaat yahut İlahi inayettir. Hayatımızda bizi tutan ve yol almamıza engel olan, bazen senelerce kasaptaki sığırlar gibi asılı kaldığımız kancalar yok mu? Ah ben de böyle bir kancaya takılı kaldım! Meşgul olduğumuz, aklımıza takılan, bir türlü çözemediğimiz, boğuşup durduğumuz meselelerimiz. Bizi ondan ancak şefaat kurtarırmış.

Ben şahsen bunu bir başka müminden gelen yardım olarak anlıyorum. Bu kimi zaman peygamberler, kimi zaman veliler, kimi zaman ise bizim gibi avam müminlerin yardımı olabilir. Zira bizim takıldığımız kancaya o mümin takılmamıştır, bencilce yürüyüp gitmek yerine döner ve bizi şefkatle kancadan kurtarmaya çalışır. Elhamdülillah benim böyle şefkatle elimi tutan dostlarım var. Takıldıkları kancalardan eteklerini kurtaramaya çalıştıklarım da. Yalnız unutmamak lazım ki, birini bir kancadan kurtarma girişimi bazen onun işine burnunuzu sokmak olarak da algılanabilir. Bu durumda o kardeşiniz uğraşıp durduğu kancaya müptela olmuş, ona aşk derecesinde tutulmuş olabilir, o zaman sizden onu kancasıyla baş başa bırakıp gitmenizi isteyecektir. Sakın “ne hali varsa görsün” demeyin! Yol ve yöntem değiştirip şefkatle yardıma devam edin, bazen susmak ve yanı başında bir dua gibi beklemek bile yardım olabilir.

Bir kardeşimizi kurtarmak için beklemek asla yolda zaman kaybetmek değildir, çünkü şefaat bir peygamber mesleğidir. Ayrıca caddeyi işlek ve kalabalık bir hale getirmek, içine çok insana yer açmak sadece ali cenaplık değildir ki, buna hakikaten ihtiyacımız var. Cadde içinde ne kadar çok mümin, ne kadar çok alim, ne kadar çok veli ve nebi yürürse o kadar yardımcılarımız var demektir. Hangi vartadan hangi dostun yardımı ile kurtulacağımız belli mi? Bazen de İlahi inayet yardıma doğrudan yetişir. Elbette dostlarla yardım eden Dost da hakikatte O’dur. Ancak bazen bizi hiç kimsenin kurtaramayacağı dertlerimizden, mutlak olarak ona ihtiyacımız olduğu hakikatini bilelim diye bize doğrudan yardım eder, sebepleri perdedar etmez. Şüphesiz Allah’ın yardımı bir sesleniş, bir nida, bir lebbeyk kadar yakınımızdadır.

İbni Arabi köprüdeki kancalar için şöyle der: “Daha önce söylediğimiz çengeller, kancalar ve dikenler ise, Ademoğullarının amellerinin suretlerinden meydana gelir. İnsanların amelleri kendilerini yolda tutar. Böylece cennete geçemedikleri gibi cehenneme de düşmezler.” Bu ne kadar hayret verici bir şeye işaret eder. Aynı amel hem cehennemden koruyan hem cennete gitmeye engel olan nasıl olur? Kanaatim şu ki, bu amele takılmak ameline bir vücut rengi vermek, ameline sahiplenmek ile olur. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar amellerimiz bir hiçtir. Biz cennete lütuf ile varır ikram ile gireriz. Onları toz gibi yele vermek gerektir. Terk burada devreye girer. İnsanın yaptığı şeylere takılıp kalmaması, onları unutması gerekir. Zira insan ne yaparsa yapsın onlar Allah’ın nimeti karşısında bir hiçtir. Cennetin ücreti mukabili değildir. Böyle bakılacak olunursa amel kötü de olsa yele verilmelidir. Kötü ameli yele verme vasıtası istiğfardır. Günahlar da istiğfar edildikten sonra unutulmalıdır. Allah’ın karşısına çıplak çıkmak iyi kötü hiçbir şeyi olmadan çıkmak demektir. Allah’ın “bana ne getirdin?” suali ile karşılaşınca mümin, “beni” demelidir. Allah zaten Gani’dir O’na ne verilebilir. Aşıkların vereceği şey tüm varlıkları olsa gerek. Zaten varlığımız O’nun Vücudunun yanında zaif bir gölgedir. O’na katılmakla, iltihakla bir vücut bulabilir, hiçlikten kurtulup bir şey olabilir.

Şöyle devam eder şeyh: “Bu hayatta kim başkasının suçunu bağışlarsa, Allah da onun günahını ahirette bağışlar. Kim işi zorlaştırmaya bakarsa, Allah da onun işini zorlaştırır.. Kim affederse, Allah da onu affeder. Kim hakkını sonuna kadar alırsa, Allah da ondan hakkını sonuna kadar almak ister. Bu ümmete güçlük çıkarana, Allah da güçlük çıkarır. ‘Bunlar size iade edilen amellerinizdir’. Öyleyse güzel huylara bağlanınız! Çünkü yarın Allah, bugün O’nun kullarına davrandığınız gibi size davranacaktır. İnsan nasıl davranırsa Allah da onlara öyle davranır!” (Fütuhat 2. cilt sf 456) Yolculuk başlı başına bir zorluktur, bir de bunu niza ve çekişmelerle zorlaştırmamak gerekir. Hiçbir mü’minle küs kalınmamalıdır. Tüm haklar helal edilmelidir. Herkes bağışlanmalıdır. Zira herkesin bağışlanmaya ihtiyacı vardır. Yüzümüzü çevirip bakmadıklarımızın yüzlerine Allah sevgiyle bakmakta onları koruyup kollamaktadır. Allah’ın sevgililerine küsmeye, gönül koymaya, öfkelenmeye, surat asmaya kimsenin hakkı yoktur. Değil mi ki mümindir, yüzünü secdeye koymaktadır, o yüz muhabbetle öpülmeye layıktır, kaş çatılmaya değil. Yoksa Allah’ın yüzümüze bakmasına çok muhtaç olduğumuz o günde hafizanallah gözden düşen İblis gibi olma ihtimalimiz vardır.

Mesleğimiz şefkat mesleği” diye ortalıkta dolaşıp duranlar, muhabbetten, hılletten her yerde dem vuranlar, kendinizi Haliliyetin kutbu Hz. İbrahim ile karşılaştırınız, sizde onun yüreğindeki gibi yumuşaklık, kavm-i Lut’a bile yönelen bir yardım ve şefkat bulunuyor mu? Ben bu ölçüyü, tartıyı yaptıkça daha çok sevmem gerektiğini anlıyorum. Nefsim dahi kabul ediyor ki bu şefkate, bu muhabbete en ziyade biz muhtacız, o halde muhtaç olduğumuz kadarını aleme göstermeliyiz. Yoksa Üstadımızın yüzüne nasıl bakarız. Onun sabah akşam tek tek saydığı, isim isim andığı, kimini de hayalen yanında bulduğu talebelerine sövmek, küsmek reva mı? Korkmuyor musunuz, ya o size kaşlarını bir çatarsa, ya duasında sizi anmaktan bir gün durursa? Utanmıyor musunuz ona “Sen seversen sev, ben onu sevmiyorum işte” demeye! Ya bir ders herkesin başını okşayıp giderken o da sizi unutursa! Takıldığınız kancalardan sizi kim toplar o zaman? Sakın Allah demeyin! Allah’ın husumetin olduğu yerde ne işi var! Allah taş kalplilerle oturmaz! Ben tek bir insanın bile kaş çatışına kalbim kırılmadan tahammül edemezken, kimseye de kaş çatamam, çatmamalıyım! Her yüz çevirdiğimiz mümine karşı üzerimize Abese suresi mi inmesi gerekiyor Allah aşkına! Kendimize gelelim!

Kimsenin Üstadın talebelerini hor görmeye hakkı yoktur…

Kimsenin Rasulullah’ın ümmetini sevmemeye hakkı yoktur…

Kimsenin Allah’ın kullarını ötelemeye, ötekileştirmeye hakkı yoktur.

Dikkat edin yoldaşlarınızı itelerken yoldan düşen siz olmayasınız. El hak kainatta “Eden bulur” diye bir mütekabiliyet yasası daima caridir. Allah’tan korkun, zira bugün Allah’ın Celaliyle oturanlar yarın Rahman’ın dergahına davet edileceklerdir. Müminleri sevmek bir lüks değil zarurettir, kimsenin Allah’ın sevgililerini sevmemek haddine değildir! Kalbiniz katılaştıysa ve sevmeyi beceremiyorsanız bari sever gibi yapın, umulur ki bir gün seversiniz. Halinize ağlayın onu da beceremezseniz, ağlar gibi yapın, umulur ki bir gün hakikaten ağlarsınız. Cennete yalnız girseniz vallahi mutlu olamazsınız, Efendimizin son mümin cehennemden çıkana kadar cennete gitmeyişi boşuna mı sanırsınız. Hakikat odur ki, cennet içinde Allah’ın sevdiklerinin bulunduğu yerdir, biz dahi cennete tüm müminler girmeden, onlarla kalplerimizi ısındıracak bir muhabbetle kucaklaşmadan giremeyeceğiz, girsek ne yazar orda sevdiklerimiz olmadan rahat edemeyeceğiz. Arkanıza bakın! Arkanıza attığınız mümin var mı? Yolda bir kancaya takılı bıraktığınız var mı? Yanından geçerken gülümsemeyi esirgediğiniz var mı? Geride kalanımız varsa, geride kalan biziz…

Mona İslam
Karakalem dergisi

elini-isirmak

Sufilerin pek çok veciz sözünden biridir “Allah insana insandan tecelli eder”. Bunu insanın tekamülünün yine bir insanla olacağını anlatarak izah ederler. Nübüvvet hakikatinin anlatımında, bir rehberin öğretimine itimatta, yahut sosyal hayat içinde müminlerin uhuvvetini tesiste çok önemli olan bu hakikat bize “insan”ın öneminden söz eder. Tefekkürü genişlettikçe ve bu söz vechesinden okumalar yaptıkça önümüzde bitimsiz sayfaları olan kocaman bir kitap olduğunu fark etmemek mümkün değil.

“Allah insana insandan tecelli eder”. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Allah’ın tüm esma ve sıfatları insanda bilkuvve yahut bilfiil vardır. Elbette teşebbüh billah mümkün olmadığı için insan çoğu zaman bu isim ve sıfatları denge ve muvazene içinde yürütemez, kazalar zulümler meydana gelir ancak bu hakikati değiştirmez, yine de “Allah insana insandan tecelli eder.” Çünkü bir hakikat insanca görülmedikçe ve gösterilmedikçe ilmi ilahide var olsa dahi dışsal bir varlık kategorisine çıkmış sayılmaz. Hakikat yaşanmadıkça anlatılamaz, idrak edilemez.

İnsanda Allah’ın cemali isimleri olduğu gibi celali isimleri de mevcuttur, bu yüzden kimi zaman insanın celalli, hatta kahhar oluşuna şahit olabiliriz. İnsanlar bizi kırabilir, incitebilirler. Bazen bunları hak etmediğimizi de düşünebiliriz. Fakat kötünün neden kötü olduğuna dair idrak, yahut merhametin tadı ancak insandan bize ulaştırılırsa anlaşılabilir. Kimi zaman bu kötülüğü yahut merhameti bizzat bize yönelik yaşarız, kimi zaman da başkalarının üzerinden ibret yahut mutluluk duyarız. Ancak Hz. İsa’ya nispet edilen “Ahlakı ahlaksızdan öğrendim” dersini alacaksak, görünürde şer gibi olan hadiselerde bile bir Rabbani terbiye, bir hakikat dersi, bir isim tecellisi görürüz. Çünkü, celal ve cemal tecellileri, iyilik ve kötülük bu dünyada öğrenilir, cennet ve cehennemdeki asıllarına bu yolla talip olunur, orada ise tecelliler farklılaşır, rahmet cennete kahr cehenneme teksif edilir. Ama dünya cennet ve cehennemin beraber iç içe bulunduğu bir mekandır. Öyleyse o ebedi mekanlarda tecellisi azam olacak isimlerin, cüzi tecellileri de burada görülecektir. Kimi zaman bir insan size cehennem hali yaşatacak kimi zaman da cenneti gözünüze yaklaştıracaktır. Hakikat tecellisi en külli ve azam derecede insan üzerinden olacaktır.

Kimi zaman bir günaha düşeriz, bir hata işleriz, bir vakit sonra bir dostumuzun bize beklemediğimiz bir şiddet ve celali ile karşılaşırız. Velev ki işlediğimiz hata veya günahtan o habersiz olsun, bizzat ona karşı bir kusur etmemiş olalım, yine de cezamız kesilmiştir. Üzerimizde Cezalandıran ismi ile Allah bir insandan tecelli etmektedir. Bu karşımızdaki insanın adil mi zalim mi olduğundan bağımsızdır. Bu sadece onun meselesidir. Çünkü insanlar zulmetse dahi kader adalet eder. Ve zalimin elinden bile nasibimize bir esma okuması vardır. Bize hakikat-i halde zulmedilmemiştir, üzerimizde bir isim tecelli etmiş belki bir başka günahın yahut “ah”ın acısı Züntikam ismi ile bir şekilde alınmıştır. Nebiler gibi masumlarda ise bu celali tecelliler cezalandırma değil sadece öğretme amaçlıdır.

Yine kimi zaman kendimizi kalabalık içinde yitip gitmiş, sorumluluklarını taşımaktan yorgun düşmüş, özel olduğumuz konusundaki hayati ve fıtri hissi yitirmiş, çökmüş, yılmış, güvensiz, sevgisiz hissederiz. O zaman hayret verici bir biçimde belki de hiç beklemediğimiz bir insandan bize bir yardım ulaşır, yükümüze el atılır, sırtımız sıvazlanır ve güven aşılanır, “benim için özelsin” denilir, acziniz değil, kuvvetiniz ve gayretiniz hatırlatılır, sizin tam da ihtiyacınız olan şeyler bir doping gibi size enjekte edilir. Bu etkiyi sizin üzerinizde ancak Rahim, Mevla, Vedud, Kadir, Kerim bir Zat’ın halifesi oluşturabilir. Bunun dışında hiçbir tabiat parçası, hiçbir yıldız, hiçbir melek insana kısmen mümkün olsa da tamamen deva sunmaz. Bu anlamda insan merhamettir, dostluktur, koruyup kollamadır, sevgidir, ikramdır, kuvvettir. Hiçbir mahluk insanın derdine insan gibi ortak olmaz, bir orman, bir deniz kıyısı,bir güzel yemek, gökteki ay size, sizi seven bir insan gibi teselli veremez.

İnsan için insan sadece dünyevi bir yaren ve arkadaş değildir. İnsanın Allah’a ayineliği bu dünya ile sınırlı değildir. Bilakis Fütuhat müellifinin Cennet bahsinde anlattığı gibi insanlar cennette toplandığı, ve hatta Allah’ın huzuruna rü’yete çağırıldıkları zaman dahi beraberdirler, “onların hepsi o an tek bir göz olur”. Üstüne üstlük Zat-ı Akdes’i gördükten sonra ve onun kendileriyle konuşmasına muhatap olmanın ardından, cennetlerine, köşklerine, eşlerine, sohbet meclislerine, dostlarına nehir ve bahçelerine geri gönderilirler. Bu onlar için Allah’tan bir ayrılık ve bir azap değildir. Bilakis yepyeni bir tecelli ile O’nun esma ve sıfatına muhatap olmak için giderler. Ondan insan dostlarına dönerler. Ve yeniden rüyete davet edilinceye dek arkadaşlarıyla beraberdirler. Çünkü insan fırlatıp atılacak bir zarf değil, o tekrar tekrar okunacak, biteviye yazılan ve yenilenen, sonsuz bir kitaptır. Hakikatte insan yine sufilerin deyişiyle Kur’an’ın ikiz kardeşidir.

Fütuhat-ı Mekkiyede denilir ki Adn cenneti cennetin başkentidir. Burada Kesib denilen bir yer bulunur, beyaz misktendir. Bir seslenici insanları rü’yetullaha davet eder, onlar da Adn’den, Firdevs’ten, Me’va’dan, Darüsselam’dan, Naim’den toplanır Kesib’e gelirler. Allah Kesib’te toplanan ve kendisini görmek için heyecanla bekleyen müminlere şöyle der:

Kullarım selam olsun size! Merhaba! Allah size hayat versin! Rahman ve rahim’den, el- Hayy ve el- Kayyum’dan size selam olsun. Siz de, ebedi nimet, el- Kerim’in ödülü ve sürekli kalmayla nefislerini hoş tutunuz. Siz, iman etmiş (ve eman almış) müminlersiniz! Ben de, el- Mümin ve el- Müheymin olan Allah’ım. İsimlerimden birine sizi ortak ettim. Size hiçbir korku olmadığı gibi siz mahzun da olmayacaksınız. Sizler benim dostlarım, komşularım, seçtiklerim, özel adamlarım ve sevdiklerimsiniz. Evimde size selam olsun!

Ey benim Müslüman kullarım! Siz Müslüman, ben ise es- Selam’ım! Evim ise, selam evidir (dar-üs selam). Sözümü duyduğunuz gibi, yüzümü de göstereceğim size. Size tecelli edip yüzümden perdeleri kaldırdığımda, bana hamd ediniz! Bana doğru gelip etrafımda oturunuz ki bana bakasınız ve beni yakından göresiniz! Ben de size hediyeler vereyim, sizi ödüllerle ödüllendireyim, size nurumu tahsis edeyim, güzelliğimle sizi kuşatayım, size mülkümden vereyim. Gülmemle neşelenin, sizi ellerimle sarayım ve size kokumu duyurayım.

Ben, beni görmediğiniz halde taptığınız, sevdiğiniz ve korktuğunuz Rabbinizim! İzzetim celalim, yüceliğim, büyüklüğüm, güzelliğim, ve nezihliğime yemin olsun ki, hepinizden hoşnutum ve hepinizi sevdiğim gibi sevdiklerinizi de seviyorum. Benim katımda, canlarınızın çektiği ve gözlerinizin haz aldığı şeyler vardır. Peşinden gittiğiniz ve arzuladığınız her şey benim nezdimdedir. Siz neyi isterseniz ben de onu isterim. Artık benden isteyiniz! Kuşkusuz Ben cömert, bol bol veren, sözünde vefalı (sözüne sadık) ve doğru sözlü Allah’ım!

İşte sizi evime yerleştirdim, cennetimi size helal kıldım, size kendi nefsimi gösterdim. İşte cömert ve koruyucu elim açıktır ve size uzatılmıştır, onu sizden çekmeyeceğim. Size bakıyorum, gözümü sizden ayırmam. Artık, neyi dilerseniz ve arzularsanız benden isteyiniz. Kuşkusuz size yakınlık gösterdim. Ben sizinle oturuyor ve size yoldaş oluyorum. Artık, ebediyen ne bir ihtiyaç ne bir yoksunluk ne bir ümitsizlik ne bir yoksulluk ne bir çaresizlik ne bir yaşlılık ne bir öfke ne bir güçlük ne de hallerin değişmesi vardır.

Nimetiniz ebedidir. Siz, güvenli bir şekilde cennete yerleşenler, beni görmeyi bekleyenler, ikrama mazhar olanlar ve nimetlenenlersiniz. Bana itaat etmiş ve yasaklarımdan kaçınmış şerefli efendilersiniz. Artık ihtiyaçlarınızı bana bildiriniz ki, onları sizin için benden bir cömertlik ve nimet olarak karşılayayım.”

Müminlerse şöyle cevap verirler: ‘Rabbimiz! Ne böyle bir şey ummuş ne de beklemiştik. Fakat tek dileğimiz, sonsuza değin senin saygın yüzüne bakmak ve senin bizden razı olmandır.’ Yüceler Yücesi, Mülkün Sahibi, Cömetlerin cömerdi Allah Teala da şöyle buyurur: (Dikkat ediniz ben varken başka nimete ne hacet denmiyor) “İşte yüzüm! Ebediyen ve sonsuza kadar size görünecektir. Ona bakınız ve sevininiz! Çünkü ben sizden razıyım. Artık nimetleniniz! Eşlerinize gidin, birbirinize sarılın, birleşin. Evlatlarınızla mutlu olun. Odalarınıza girin, bahçelerinizde gezinin! Bineklerinize binin! Döşeklerinize uzanın! Cennetlerdeki cariye ve odalıklarınıza alışın! Rabbinizden size gelen hediyeleri kabul edin! Elbiselerinizi giyin! Meclislerinize gidin ve sohbet edin!

Sonra Allah, meleklerine şöyle der: ‘Onları köşklerine götürünüz.’ Çünkü bu müşahede sonrası kullar iki nedenle yollarını bulmazlar: Birincisi, kendilerini etkisi altına alan görme sarhoşluğu iken diğeri yolda karşılaştıkları iyiliklerdeki artıştır. (Yeni ve daha yüksek bir tecelli, her şey başkalaşmış) Bu nedenle köşklerini tanıyamazlar. Melekler göstermeseydi konakladıkları yerleri bilemeyeceklerdi. Yerlerine ulaştıklarında ise, oradaki huriler ve odalıklar kendilerini karşılar. Sahip oldukları her şeyin yüzlerinden bir güzellik, sevinç ve ışık kazandığını görürler. Bu ışığı bizzat kendileri sahip oldukları şeylere yaymıştır (Fütuhat3. cilt sf 21-22).

Etrafını güzel kılan insanın bakışlarından yayılan nurdur. Başkasında gördüğümüz karanlık da bizim körlüğümüzdür. Şüphesiz Rasulullah hüzün yılından sonra çıktığı miractan geri dönüşü onun hakkında bir azap değildir. Bilakis o miraçta edindiği hakikatlerle yeryüzüne yeni bir gözle bakmış, kendisini hüzünlendiren olaylar görünüşte değişmediği halde onun gözlerindeki İsm-i Basir tecellisi değişmiş böylece o her bir müminin yüzünde yenilenen bir tecelli, bir teselli hatta bir müjde bulmuştur. Allah insandan kendine bir pencere açmıştır. Onu Allah’ın önünde perde yapanlar ve sonra da “bir şey göstermiyor” diye kızanlar, yalnızca kendi haklarında perde yaparlar, pencere kılanlar ise ondan ebediyen ayrılmayacaklarını bilirler. İnsan hem kendi nefsinde hem başka bir insanın şahsında Allah’a açılmış bir penceredir, Allah o pencereden görülmektedir.

Kanaatimce bazıları “Allah bize yeter” ayetini yanlış anlıyorlar. Bu eğer “her şey boş fırlat bir yana, sadece Allah’ın zatına yönel, eşya ve insan birer aynadır, onlardan alacağını al ve arkanı dön.” “Her şey bir mektubat-ı Rabbaniyedir, oku ve zarfı yırt at” anlaşılacaksa, o zaman Allah bize yalnız kendini vaad eder, cennete davet etmezdi. “Ne lüzum var ben varım ya, size yetmez miyim?” derdi. Oysa sünnetullah böyle değildir. Allah zatının güzelliğini aynalarda bilhassa da onların insan gibi kamil olanında görmek arzusundadır, ve bu mukaddes arzu sadece bu dünya ile sınırlı değildir. Yüksek bir tecelli ile ahirette de devam edecektir. Bu yüzden Allah’a kavuşan ve O’nu gören kullar, dönüp sevgililerini ve dostlarını daha çok sevecek, onlarla beraberlikten yeni bir tecelli okuyacak, her tecelliden Allah’a ilişkin marifetleri artacaktır. Allah’ın esmasının mertebeleri sonsuz olunca tecelli merdiveni de bitimsiz olacaktır. İnsan bir sarmal gibi eşyadan Allah’a, Allah’tan eşyaya dönecektir. Ve her döngü bir diğer dairenin başlangıcı olacak, insan helezonik bir biçimde eşya, fiil, isim, sıfat, zat kutsi dairesinde yükselecektir.

Bu ne mutlu bir yükseliş, ne güzel bir sonsuzluktur! İşte tam da bu yüzden “Bakinin ayinesi de bakidir kırılmayacaktır.” Kimin haddidir ki Güzel’in aynasını kırsın! Üstelik insan insana Sevgiliden gelen bir mektuptur. Şayet gelen bir fatura ise zarf açılır ve okunur, yırtıp atılır, Sevgilinin mektubu ise ömür boyu insanın koynunda saklanır. Sevgiliden gelen mektubu yırtıp atanlar, velev ki içindeki metni okumuş olsunlar, sevgiden nasipsiz kalpleri taşlaşmış adamlardır. Her insan bize Allah’tan değişik isimleri vechesiyle yazılı birer mektuptur. Öfke ile kırmızı mürekkeple de yazılmış olsa saklamak bir muhabbet vecibesidir, zira o mesaj o kağıdın üzerine yazılmıştır. Kalem sahibinin elinin mübarek dokunuşu kağıdı mübarek kılar. Kalbi olan onu atmaya kıyamaz ki! Oysa biz yıldızlara, yapraklara değer verdiğimiz, onlardan esmayı okuduğumuz kadar etrafımızdaki insanlara değer vermiyoruz, onları okumuyoruz. Ve bir de okuyup bitirdiğimizi ve yırtıp attığımızı iddia ediyoruz. Gerçekten üzerindeki mesajı bir ayet gibi okusak zaten yırtıp atamayız ya! Nasılsa ezberledim diye mushafı yırtan hafız olabilir mi hiç? Bilakis o onu başının üzerinde taşır. İnsanı bir ayet gibi okuyamayanlar, bir amme cüzü gibi yüksekte taşıyamayanlar, arkadaşlarını değiştirmeden önce katılaşmış kalplerini, çarpılmış zihinlerini değiştirmelidirler. Üzerinde Arapça harfler görünce ayettir zannıyla bisküvi paketlerini atamayan ninelerimiz nerede, çöpe atarken içinin acıdığı ekmeğe çöpe attığı arkadaşlarından daha çok değer veren torunları nerede…

Üstad Bediüzzaman İhlas Risalesinde herkesçe ezbere bilinen, ama hep unutulan, bu yüzden onbeş günde bir zikir gibi tekrarı emredilen, üstelik bu emir meşrebimizin zaruri evradından olan “ihtilaf ittifak” meselesinde mü’minlerin tam da bu yüzden “Allah bize yeter” dedikleri için bir başka mümine ihtiyacını tam hissetmedikleri, ittifak etmedikleri, olması gereken hürmet, saygı, sevgi, vefa, sadakat ve fedakarlığı göstermediklerini belirtmiştir. İslam toplumlarının arasını açan da, cemaatleri birbirine düşüren de, dostları bir vakit sonra düşman eden de, aynı yanlış anlamadır. Ayet “Allah bana yeter” dememektedir, “Bize yeter” demektedir. Bu ayetin “nun” ile değil “ye” ile “bana yeter” formundaki örneğinde Efendimiz’den (sav) yüz çeviren, ona inanmamakta ısrar eden, mütemerrid kafirler kast edilmekte, illa birileri ile rabıta koparılacak, “aman uzak olsun” denilecek, yitirilince üzülünmeyecekse, bu kafirler içindir denilmekte, onları bile yitirmek istemeyen Nebinin yüreğine su serpilmekte, herkesi yüreğine sığdıramazsın, sadece müminlerle yetin denilmektedir. Yoksa Allah, “İnsanlar senden yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, ondan başka ilah yoktur, ben ona dayandım, güvendim, yüce arşın sahibi O’dur” derken kendi ismini verdiği Mü’min diye hitap ettiği insanlara güvenilmeyeceğini, dayanma ve dayanışma halinde olunmaması gerektiğini, onlardan hiçbir hayır umulmaması gerektiğini zira arşın sahibi olmadıklarını buyurmamaktadır. Bir ayet nefsaniyetle, sevgisizlikle ancak bu kadar çarpık anlaşılabilir. Mü’min Allah’ın güvendiği, en yüce maksatlarını kendisine dayandırdığı, eliyle işlediği gözüyle gördüğü adamdır, Allah’ın güvendiğine nasıl güvenilmez. O’nun umut ettiğinden nasıl umut kesilebilir? Bu nasıl bir yanlış anlama düzeyidir? “Nun” sırrını uzun uzun anlatan Üstad’ın talebeleri nereye gittiler. “Allah’ın ipine topluca sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin” ayeti nasıl bu kadar görmezden gelinir. Hiç sevgisiz, kuşkucu, güvensiz, su-i zanlı, ve yalancı insanlar ittifak edebilir mi?

Efendimiz (sav) tebliğinde haristir, tüm insanlar inansınlar diye kendi kendini paralamaktadır. Herkesi kazanma çabasındadır. Hatta bizzat o kafir ve münafıklar onu “Herkese kulak veriyor” diyerek müminlerin düşüncelerine ehemmiyet vermek, daima onlara danışmak ile suçlamaktaydılar. Oysa o ben Alemin Efendisiyim size mi soracağım dememiş, müminlere “Siz bu işleri benden daha iyi bilirsiniz” dediği sıklıkla vaki olmuştur. O halde biz hangi büyük alemin efendisiyiz ki kimseden bir şey öğrenmemekte inat ve ısrar ediyoruz. Yine pek çok ayette Allah elçisine üzülmemesini, Allah’ın, meleklerin, müminlerin onun yanında oldukları tesellisini vermekte değil midir? Oysa bu zihin yapısıyla düşününce bir vahhabi anlayışla “meleklere ne gerek var, müminlere ne gerek var, sebeplere ne gerek var, Allah yetmez mi?” denilebilir.

İblis de Allah’a intisabını insan meydana çıkana kadar sürdürmüştür. Ne zaman ki insan ortaya çıkmıştır, İblis insandan tecelliyi kabul etmemiş, insanı eksik ve kusurlu görmüş, Allah’ın kendisine direkt muhatap olmasını istemiş, insanın hilafetini reddetmiştir. İmtihan insanla yaşanacaktır, aydan, güneşten, melekten, çiçekten tecelliyi İblis de kabul etmiştir, mühim olan insan tecellisi ile başa çıkabilmek, celali yahut cemali o tecelli ile Allah diyebilmek, bu mesajı getiren tablacının da alnından öpebilmektir. Marifet budur, külli ubudiyet budur, insanın da meleklerin de, İblis’in de emredilen kulluğu budur. Adem’e secdenin anlamı budur.

İblis tavrının bir benzerini kafirlerin peygamberlere karşı tavrında görürüz, onları çarşıda pazarda dolaşan, aciz, kendilerine göre kusurlu insanlar olarak gördüklerinden ya kendilerine melek gelmesini ya gökten kafalarına bir kitap düşmesini, ya da illa bir insanla konuşulacaksa kendilerinin seçilmesini istemişlerdir. O nebi ne kadar iyi olursa olsun ondan gelen tecelliyi, onun hilafetini, elçiliğini reddetmişlerdir. Bugünkü “Allah’la aramıza kimse girmesin” diyenlerin de fikriyatı bir başka insana hürmet etmek istememelerinden, “insan” denilince sadece kendilerini anlamalarından, kısacası sadece kendilerini adam yerine koymalarından kaynaklanmaktadır. Etrafına boynunda bukağılar varmış gibi çenesini indirmeden bakanların, nezaketen dinliyormuş gibi yapanların, kibri arşı sarsanların kulakları çınlasın!

Biz ayeti nefsimize uydurmuş, bencilliğimize, vefasızlığımıza, kadirnaşinaslığımıza, zalimliğimize, kibrimize bahane yapmış, eğip bükmüş ve bundan güya bir izzet devşirmişiz ki, bu kadar kolayca insanların üzerine çizik atabiliyoruz. Biz insana hak ettiği kıymeti vermiyoruz. Tenzil-i rütbe ediyoruz. Rabb-ül Alemin onu halife tayin etmişken, biz ne hakla azlediyoruz. Halife denilince koltuklarımız kabara kabara bir tek kendimizi anlıyoruz. Buna da insanın kusurlu oluşunu sebep gösteriyoruz. Allah insanın kusurlu olduğunu bilmez mi ki, ona bu kadar kıymet versin. Bilakis Allah insana karşı yüz ekşitmeye bile bir ayet indirmiştir. Yine Efendimiz (sav) konuşan kimsenin konuşması bitmeden yüzünü onlardan çevirmemiş. Yakasına yapışan bedeviye dahi “sen ne anlarsın, sen kimsin, ne kadarlık adamsın” türü hakaret imasında bulunmamıştır. Biz ise burnu kaf dağında, kimseleri beğenmeyen, yemek yediği kaba tüküren, kimseyi sevmeyen, hiç kimse için nefsini feda etmeyen, bir tebessümü ve selamı dahi zül addeden, herkese soğuk davranan, yahut kendi aklımızla rütbe verdiklerimize itibar eden, hal diliyle “ben ben ben” diye dolaşan, alem bana feda olsun diyen, yeryüzünde böbürlenerek yürüme ikazına aldırmayan, kimseyi çekemem deyip etrafına duvarlar ören, aslında kendisi çekilmezin biri haline gelen adamlar olduk, yazık bize çok yazık! Kusurlu olan bizim düşünme biçimimiz, şaşı gözlerimiz, kararmış kalplerimiz…

Üstad küfrü izah ederken onun kainattaki eşyayı aslında birer memur iken başıboş tesadüf eline verip abesiyete tebdil ettiğini, o memurlara gereken kıymeti vermediğini, dolayısıyla da tüm mahlukatın kafirden şikayetçi olduğunu anlatır. Bunu hepimiz biliriz. Oysa dağdan, denizden, çiçekten, yıldızdan, melekten, semekten, çok daha büyük ve kıymetli bir görevli olan, memur değil halife olan, yeryüzündeki yönetim makamında oturan ve arzda alemlerin Rabbini temsil eden zata tenzil-i rütbe edebiliyoruz. Ona tenzil-i rütbe etmek illa ki kafir gibi insanı başı boş tesadüfün eline vermekle olmaz. Ona layık olduğu değeri vermemekle de insana zulmedilmiş olur. Oysa insanın en şedid arzusu ve ihtiyacı değer verilmektir. Ve ona sadece Allah değil, melekler değil, tüm insanlar değer vermelidir. Ücreti yüz lira olan bir işin sahibine yetmiş lira verseniz dahi onun hakkını yemiş olursunuz. Bir generale bir teğmen gibi davranırsanız hakaret etmiş olursunuz. Oysa bir adalet ve hakkaniyete, veyahut merhamet ve mağfirete sadece süslü laflara ihtiyaç duyduğumuzda müracat eden, başkasına nasihat edip kendi dinlemeyen, hiç hatasını görmeyen, başkasını tenkide doymayan, hadi düzelt deyince taşın altına elini koymayan, sıkışınca insanlardan dua isteyip kendi kimseye dua etmeyen, kimsenin derdi ile acı çekmeyen, hayata ve insana “bana ne” duyarsızlığıyla yaklaşan yaratıklar olduk. Öyleyse biz insan mıyız?

Yine Fütühat’ın cennet bahsinde Efendimiz’e (sav) ait Vesile cennetinden şöyle söz edilir: “Vesile cenneti ise, Adn cennetindeki en üstün derecedir. Bu cennet ümmetinin duası sayesinde Hz. Peygamber adına gerçekleşmiştir ve ona aittir. Allah, bilgisini gizlediği bir hikmet nedeniyle böyle yaptı. Çünkü biz peygamber sebebiyle ahretteki mutluluğa ulaştık ve “İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet” olduk. Allah onun vasıtasıyla bizi son ümmet yaptığı gibi ‘onunla da peygamberliği bitirmiştir’. Hz. Peygamber kendisine söylenilmesi emredildiği gibi “bir insan” dır. Bizim Allaha dönük bir yönümüz vardır… Bu en yüce değeri anla!”denilir. (Fütuhat-ı Mekkiye 3. cilt sf 17) O cennete sahip olmasının bize yaptığı iyilikle ve bizim duamızla mümkün olduğundan söz edilir. Biz insan olabildiysek, fıtratımızdaki ahseni takvimde kalabildiysek Efendimiz (sav) sayesindedir. Allah’ın mesajı okunup elçisi aradan çıkarılmadığı gibi kainatta en büyük ayet olan insan da Allah’a vuslatta aradan çıkarılamaz. Aynı şekilde ona tabi bir mümin, Esma-ül hüsna’ya asgari derecede ayinedardır. İnsaniyet noktasında Allah’a açık bir yönü, İslamiyet noktasında üzerinde peygamber varisliği mührü bulunur. Bu yüzden bize gelen tüm nimetlerde, tüm sevgilerde, alaka ve yardımlarda, hatta bizce kötü görünen olaylarda dahi o esmanın taşıyıcısı olan insanın vesilelik hakkı vardır. Üstelik o insan, taş gibi, ağaç gibi, suyunu fışkırtır, meyvesini bize verirken bunu iradesiz ve cebri yapmaz, insanın yapmama hakkı vardır. Oysa o buna rağmen rahmeti sunmayı tercih etmiştir, cüzi iradesini külli irade ile iktiran etmiştir. İnsan kendini Allah’a bağlamışsa ona yönelik her saldırı Allah’a yönelmiştir. Her iftira Allah’a edilmiştir. Bu sebeple Allah kulunun hakkını zayi edeni affetmez, meğer ki o kul onu affetmiş ola…

Bu sebeple insan teşekkürü, hürmeti, sevilmeyi, değer verilmeyi hak etmektedir. İnsanı sevmeyen, Allah’ı sevemez. Üstelik Allah’tan sevgi de bekleyemez. Beklese de bulamaz çünkü sevgiyi gökten yere düşsün diye beklemektedir, Allah’ın sevgisi insana insanla gönderilir. İnsana teşekkür etmeyen Allah’a da şükredemez. Teşekkür kuru bir laftan ibaret değildir. Nimet gördüğünüz ele vefa göstermektir. Güzellik gördüğünüz kişiye sevgi beslemektir. Zor durumdakine, düşmüş olana merhametle dua ve yardım etmektir. Hayırlı fiillerine haset etmeden amin demektir. Mü’minin elini tutan Allah’ın elini tutar. Çünkü Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. (biat hadisesini hatırlayınız) Mü’mine arkasını dönen Rabbe arkasını döner. Kim bilir belki o yüzünü Allah’a çevirdiği zannındadır. Oysa zan asla bilginin yerini tutmaz. Rahman insanın yüzünde parlamaktadır. O’nu görmek isteyen şerefli efendiler olarak tanımladığı müminlerin yüzüne bakmalıdır. Hiçbir kusur insanın imanından büyük değildir. Allah’ın gözden çıkarmadığını kimsenin gözden çıkarmak haddi değildir. “Gözlerini onların üzerinden ayırma” buyruğu sadece Efendimize yönelik değildir. İnsan Allah’ın biricik sevgilisidir, melekler karşısında kayırdığıdır, has dairesinde eğittiği, seçtiğidir, göz bebeğidir. Kim O’nun sevdiğine laf eder, üzer, zulmeder de azabından emin olabilir! Hatta yakinim var ki, Allah’ın da sevmediği davranışı müstesna, davranışını değil “falancayı sevmiyorum” dese hesabı Celil’den korkmak durumundadır.

Mona İslam
Karakalem dergisi

 

bir-cicegin-acisi-2

Şeria nehri Nam-ı Diğer Ürdün nehri Filistin ile Ürdün’ün arasını ayıran bir hattı çizer. Bu nehir kuzey güney doğrultusunda Ölü Deniz’e yani Lut Gölüne dökülür. Nehir bugün İsrail işgali altındaki Golan tepelerinden doğar. Tatlı suyu ile bölgenin tek rahmet kaynağı gibidir. Yıllardır akar durur, ancak döküldüğü yerde yerin dibine geçirilmiş kadim kentin tuzunu bir türlü gideremez. Sodom ve Gomorre’nin acısını ne dindirebilir ki? Bu tarafıyla Hz. Lut’u anımsatır bu nehir, onun getirdiği hakikati, şeriatı, rahmeti. Bu nisbette tatlıdır, bu nisbette havzanın sıcağına aldırmaksızın asırlarca sabırla çağıldar durur. Ama nasıl Lut, kavmini bir nebze bile hakikate döndüremediyse adı üstünde Şeria Nehri de Ölü denizi diriltemez.

Bu nehir aynı zamanda Hz. Yahya (as) ile Hz. İsa (as) ın da karşılaştıkları yerdir. Güvenlik sebebi ile Mısır’dan ayrılan Meryem Ailesi bu bölgeye gelir ve burada kuzenleri Yahya ile karşılaşırlar. Yahya da artık İsa gibi babasızdır. Hz. Zekeriya bir iftira akabinde şehit edilmiştir. Bu kısa karşılaşmada Rabden bir vergi ile birbirlerini tanırlar. Hitapları çok ilginçtir. Hz. İsa kuzenini görünce güler, Hz. Yahya ise ona şaka yollu çıkışır, “Niçin gülüyorsun Allah’ın gazabından emin mi oldun?”. Hz. İsa cevap verir, “Ey Yahya sen niçin gülmüyorsun Allah’ın rahmetinden umut mu kestin?” ve birbirlerine sarılırlar. Celali temsil eden Hz. Yahya ile Cemali temsil eden Hz. İsa’nın kucaklaşmasıdır bu.

Hz. İsa Hz. Meryem tarafından yetiştirilmiş Tevrat eğitimi zikir ve dualar, ahlaki terbiye kendisine bu mübarek kadın tarafından verilmiştir. Hz. Meryem Kutsal mabedde yetişmiş ve döneminde yetişen tüm alimleri geçecek miktarda ilim sahibi bir kadındır. Bir hattattır ve oğlunun da hat hocasıdır. O zamanlarda en çok itibar gören işlerden biri hekimlik diğeri ise hattatlıktır. Hz. İsa birini anasından diğerini Rabbinden öğrenecektir. Ancak pek tabiidir ki Meryem hem anne hem baba da olsa bir kadındır ve sebepler dairesinde bir kadın tarafından yetiştirilen bir erkek Celali değil Cemali isimlere ayine olacaktır. Hz. İsa’da da rahmet ve cemal egemendir.

Hz. Yahya ise babasının şehadetinden sonra Kudüs’te entrikaların göbeğinde, zorba ve zalimlerin cirit attığı bir havalide büyümüş ve bütün bunlar kendisinde Celal isimlerinin ağır basmasına müsebbibdir. Elbette son tahlilde Müsebbib-ül Esbab olan Allah’tır.

Hz. Yahya’nın Hz. İsa’ya bebekken dahi selam verdiği söylenir. Bu biat büyüdüklerinde dahi devam eder ve Şeria nehrindeki bize göre abdest Hristiyanlara göre vaftizle taçlandırılan buluşma akabinde Hz.Yahya’nın Hz. İsa’yı müjdelemesi ve onun mesajını tebliğ etmesi ile hayatının sonuna dek devam eder. Buradan benim nacizane anladığım şudur ki; Hz. İsa bir rasul olarak Hz.Yahya nebiden ne kadar büyükse, İsm-i Cemal dahi İsm-i Celal’den o kadar büyüktür. Bunun bir diğer ifadesi Rahmetin gazabı geçmiş oluşu, merhametin adaletin önünde gidişidir ki bu herkesçe malumdur.

Yine bu iki peygamberin aynı döneme denk gelen hayat-ı seniyyelerinde gördüğümüz bir diğer husus da Hz. Yahya’nın ismi gibi hayata Hz.İsa’nın ise ölüme işaret etmeleridir. Hz. Yahya’da bariz olarak Hayat unsuru, dünyanın ahkamı şeriata uygun olarak yeniden düzenlenmesi, Musevilerin Tevrat hükümlerini hayata geçirmeleri, Kralın zorbalıklarının hedef alınışı, fakirlerin vaziyetlerinin düzeltilmesi var iken, Hz. İsa’nın sır olan ölümü yahut göğe ref’i gibi, ölüleri diriltmesi, hastaların iyileştirilmesi, vurgusunun ahirete olması, insanlara Dünya Krallığı değil Göksel Krallığı ve cenneti işaret etmesi, dünya hayatına ilişkin alakasızlığını zühdü ile de açıkça göstermesi, Ben-i İsrail’i dünyada rahat etmeye değil, ahirette rahat etmeye yönlendirme gayreti ile ölüm vurgusu yapageldiği açıkça görülmektedir.

Buna karşın Hz.Yahya’nın hayatın ve kavminin içinde olduğu duruma bakıp kaşlarını çatışı, düşünceli ve kederli tavrı, Hz. İsa’nın ölümün elinden tutuşu ve gülümseyişi manidardır. Hayat ağlar, ölüm güler. Dünyaya bakan göz kederlenirken ahirete bakan göz neşelenir. Celal ürpertir Cemal aşık eder.

Bu iki nebinin bir aileden ve aynı zaman diliminde yollanışı ise bize Celalin Cemale, Hayat’ın Ölüm’e muhtaç olduğunu anlatırken bir taraftan da Cemal’in Celali kuşatışı gibi, sevginin korkuyu, bastın kabzı, ölümün de hayatı kuşatması ve onu anlamlı kılması hakikatinden bahsetmekte değil mi? Öyle ise Yahya’nın İsa’yı müjdelemesi gibi hayatımız da bize ölümümüzü müjdeler, ve selam verir hayat ölüme, zira ölüm Efendidir. Ölüm tamamlayandır. Yaşamak iki ayak üzerinde serbestçe dolaşmak dahi olsa ölmek kanat takıp uçmaktır. Haddi zatında göğe çekilmedir, yücelmedir, ref’dir. Bu sadece Hz. İsa’ya mahsus değildir, tüm İsm-i Cemal mazharı müminler kanat büyüklükleri nispetinde semaya yükselecektir.

Mikail’in ameline anlam katan Azrail’in amelidir. Cemil olan hayat değil ölümdür. Hayat ise dağdağasıyla en müttaki olanlar için dahi firakın acısıyla, gurbettir, sürgündür bir Celal tecellisidir. Bu yüzden insanların ekseriyetinin zannettiklerinin aksine Mikail’in bu evrende tecelli eden İsm-i Cemili tesbihinden daha ziyadedir Azrail’in İsm-i Cemil zikri. Ve hiç şüphesiz berzah bu dünyadan daha geniş, daha ferah, daha güzeldir. Dünya Mikailin kanatları altında dursa da. Berzah alemi Azrail(as)’ın hükmü altındadır. Bu iki meleğin ve bu iki peygamberin temas ettikleri yer Celalle Cemal arasında Hayatla Ölüm arasında, Şeria Nehrinde bir yerdir. Nehir zahirde ne olursa olsun batında her zaman hakikattir, su her zaman vahye işarettir. Nehir kendini bir denize bırakır, deniz ise şüphesiz tüm isimleri cem eden diyar-ı ahere, hassaten de mahşer meydanına remzdir, orada ise makamın Yüce Melek İsrafil’e geçtiği görülecektir. Zira o hem hayatı hem ölümü birlikte bağrında taşıyan celalle cemali, yok oluşla dirilişi, azap ve rahmeti cem edendir. Cem’den sonra fark vardır ya orası da cennet ve cehennemin ayrıldığı yerdir. Benim hayalimin takati oraya yetişmemektedir.

Mona İslam
Karakalem dergisi

aydinlik

Yeryüzünde bir felaket yaşanacaktır. Bu yüzden dünyanın uluları, ekabir adamları, insan neslinin korunabilmesi için bir kısım insanların yaşayabileceği bir yeraltı şehri inşa ederler. Bu yeraltı şehrinin tüm ışığı büyük bir jeneratörden, tüm suyu bir yeraltı nehrinden gelecek, serada zor şartlarda bitkiler yetiştirilecektir. Gerçi insan soyunun devamı için lazım olan herşey şehre konulur, ve yeterince konserve edilmiş yiyecek depolarda stoklanır. Zaten nüfus azdır ve şehirde iki yüzyıl kalınacaktır. İki yüzyıl sonra tehlike geçmiş olacak ve insanlar yeryüzüne çıkabilecektir. Hepsinden önemlisi, buraya gelen insanlar nesiller boyunca yeryüzünü hiç görmediği için, neyi kaybettiklerini bilmeyecek, bu yüzden üzülmeyeceklerdir.

İki yüzyıl süre ile şehrin belediye başkanlarından birinden diğerine devir teslim edilecek bir kutu bırakır eski dünyanın büyük adamları. Kutu içinde bir mesaj vardır, ama 200 yıl boyunca açılamayacaktır. Yine bu süre içerisinde bir kutsal emanet olarak elden ele geçerek baki kalacaktır, kalmalıdır. Çünkü şehirden çıkış yolu o kutunun içindedir. 200 yıla ayarlanmış bir otomatik kilit sistemi zamanı dolunca açılır. Ama kutuyu bulan olmaz. Zira birkaç nesil önce kutunun anlam ve önemi unutulmuş, aniden ölen başkanla birlikte bir sonraki başkana teslim edilemeden sır karanlığa gömülmüştür. Sırla beraber “dışarı çıkmak” kavramı da karanlığa gömülmüş gibidir.

İnsanları elektrikle aydınlatılmış sokaklarda telaşla yürürlerken görürüz. Herkes çok meşguldür. Herkese bir görev verilmiştir. Sık sık elektrik kesintileri olmakta ve insanlar karanlıkta ne yapacaklarını bilememektedir. Şehrin tören alaylarında dua mahiyetinde jeneratöre teşekkür edilmekte, onun tüm karanlıklar içinde tek aydınlıkları olduğuna inanan ve kendilerini koruyacağını sanan insanlar adeta jeneratör tanrısına tapınmaktadırlar. En iyi ve kutsal meslek grubu, jeneratörde çalışanların işidir. Onlar sistemin rahipleri gibidirler. Tüm hayat onların çabasıyla ayakta durmakta, kutsal jeneratöre ancak onlar yaklaşabilmektedirler.

Yiyecek stokları azalmıştır, elektrik kesintileri artmıştır, borular patlamakta, her eşya bozulmaktadır. Şehir kurucuları şehri 200 yıl yaşamak için inşa etmişler, zaman geçmiş ve herşey dağılmaya yüz tutmuştur. Herkes kopacak kıyameti beklemektedir.

İnsanlar şehrin dışına bir yol bulamasınlar diye iki şey sürekli yapılagelmiştir. Birincisi “karanlıktan korkma duygusu” insanlara küçüklüklerinden beri işlenmiş, şehrin dışına yol bulmaya çalışanlar tutuklanmış ve imha edilmiş, insanlara kendi işlerinden başka hiçbir şeyle ilgilenemesinler diye fazlasıyla angarya iş verilmiştir. Merak ayıptır. Herkes kendi işine bakmalıdır. Şehrin ahlaki normları bu minvalde düzenlenmiştir. İlk nesiller için geçerli ve anlamlı olan bu yasak artık hükümsüz olmak durumundadır, zira ilk nesilleri yeryüzüne bekleyen tehlikeli ne varsa artık ortadan kaybolmuştur. Ama insanlar atalarından gördükleri ritüellere manasızca tutunmaya devam ederler.

Şehrin belediye başkanı, depodaki yiyeceklerle göbek büyütmekte, şehri nasıl kurtaracağını, yahut dışarıya bir çıkış bulup bulamayacağını hiç merak etmemekte, merak edenlere de gereken dersi vermektedir. Her zaman mevcut durumdan yararlanan bazı adamlar olur. Onlar ekseriyetin mutsuzluğu rağmına mutludurlar. Aslında zalimdirler. Zira mutluluk herkese yahut en azından ekseriyete tekabül ederse insani bir mutluluk olabilir. Yoksa insan tüm insan özelliklerini yitirmek ve vicdansız bir canavara dönüşmekle ancak mutlu kalabilir. Eğer çoğunluk mutsuz ise, “mutluluğun” değil, “mutsuzluğun” erdeminden söz etmek gerekir.

Tüm bunları kızımla seyrettiğim Sihirli Şehir (City of Ember) filminden aktarıyorum. Filmi oldukça dikkate değer buluyorum. Bir çocuk filmi olarak tasarlanmış olmasına karşın, insan hayatına ilişkin çok anlamlı ipuçları serdediyor. Bizim Adem babamız ve Havva anamız ile yeryüzüne inişimiz, ve bize verilen Kutsal kitaplar ile tekrar semadaki evimize, o kadim bahçeye nasıl döneceğimize ilişkin anlatının nesilden nesile kutsal bir emanet gibi devir teslim edildiği eski dönem peygamberlerinin hayat hikayeleri ima ediliyor. İnsanoğlunun umutsuzca dökülen dünyadan sıyrılma, amiyane tabirle yırtma çabasını doğru ve yanlış nasıl yönlendirebileceği gözönüne seriliyor.

Oysa nesiller geçtikçe emanet unutuluyor, ve elde bulunan tek dünya ile avunmaya çalışılıyor. Bu dünya da her tarafı dökülen, sık sık elektriği kesilip bizi karanlıkta nursuz bırakan, herşeyi bozuk ve fani, her borusu bir patlak veren Ember Şehrine benziyor. İnsanlar kaygılı, hiç kimse burada sonsuza kadar mutlu yaşayamayacağını, bunun ancak bir masal sonu olduğunu biliyor, ancak soru sormaya korkan, soru sorduğunda cezalandırılan, soru sormasın diye günlük meşgalelerle, işlerle boğulan insanlar topluluğuyuz hepimiz. Günlük işlerin, ve kapitalist çarkın işleyişinin dışında anlamlı tek bir soru sormaya cüret ettiğinizde size tuhaf tuhaf bakan, delirmiş muamelesi yapan, fazla ısrarcıysanız caydırıcı her tedbiri uygulayan insanlarla çevrilisiniz. Sorularınız sizi ve onları kurtarmak, bir çıkış yolu bulmak için; ama kimin umurunda, siz garip ve korkutucu birisiniz, çünkü herkes gibi değilsiniz?

Oysa resimlerinde gökyüzünü mavi boyayan, halbuki gökyüzünün mavi olduğuna dair hiçbir bilgisi olmayan, hatta gökyüzü nedir bilmeyen küçük kız gibi, siz de kalbinizin derinliklerinde cenneti biliyorsunuz. O bizim ruhumuzun özlediği evimiz. Yurdumuz, sılamız. İnsanın tüm arayışı, tüm eksiği, içindeki boşluk duygusu evine hasretinden. Ve evini bulmadan da yatışmayacak, yatışmamalı, uyuşmamalı, acıtmalı, aratmalı, sorgulatmalı. Hayatının merkezine koyduğu tüm idealler, bağlandığı tüm sevgililer, tapındığı tüm değerler, şayet bir çıkış yoluna işaret etmiyor, öteyi göstermiyor, harita sunmuyorsa değersiz. Yutturmayın bize bu iğrenç melaneti midemiz almıyor işte, her seferinde kusmaktan başka çaremiz de kalmıyor. Bu uğursuz şehirde her ışık kaynağı sahte, her yiyecek küf mantarları gibi kokuşmuş, herkes aklını kaçırmış.

Yeter! Güzelliğin bir düş olmasına tahammülümüz yok artık! Aşkın yalancısına, fedakarlığın adama pranga takanına, söylenen neşe verici şarkılara, boya kalemlerindeki renklere sığınıp avunmaya pes ettik. Gerçeği istiyoruz artık, ne kadar bedel ödenecek olsa da, yolunda telef olunacak olsa da hakikate ulaşmalıyız. Canımızı sıksa da sonu selamet acılar, meşakkatler ver bize Tanrım! Biz de evimize, bizim için yarattığın kadim bahçeye vardığımızda ilk gün doğumunda, büyüleyici bir altın topun gökyüzünü yararak önümüze dikildiğini, havanın saçlarımızı gıdıkladığını, gözlerimizin sadece yediğimiz maydonozlar kadar görmeye alışkın olduğu yeşilin her tonunun göz alabildiğine yayıldığını, gökyüzünün aşık olunacak kadar mavi olduğunu görmek istiyoruz? Filmdeki çocuklar yeraltı şehrinden yeryüzüne çıktıklarında dilleri tutulmuş gibi etrafa bakınıyorlardı. Biz de ayaklarımızın altındaki yere böyle bir idrakle cennetimize kıyasla ibretle, varacağımız diyarın hayaline hayretle bakalım artık lütfen! Bir gözümüzü ilimle dünyaya bir gözümüzü aşkla ahirete rabtet de yolumuzu buluverelim. Yol göster ya Hüda, dünyevi ışıklar önümüzü göstermeye kafi gelmiyor, İsm-i Nur’undan bir ışık yakıver bize!

Hıristiyanlar şöyle bir söz söylerler: “Cennet bizi ayakta tutar, bize yardım eder.” Kanaatimce doğru ve güzel bir sözdür, belki de Hz. İsa’dan kalmıştır kimbilir? Gerçekten de tüm sıkıntılara cennet fikri ile göğüs gereriz. Tüm çabalarımız ona ulaşmak içindir. Uzun bir günün sonunda eve dönüp sıkıştıran ayakkabılarını çıkarıp yumuşacık terliklerini, salaş pijamalarını giyip bir fincan kahve eşliğinde en sevdiği koltuğa kurulan ve son okuduğu kitabı eline alan bir insanın rahatlığı ile berzaha gireceğiz inşallah.

Yeter ki, yolumuzu aramaktan vazgeçmeyelim.

Şükür ki bulamadan ölsek bile bizi vasıl edecek bir Rabbimiz var bizim. Ve şükür ki bir evimiz var, orada bir yerlerde bizi bizim onu özlediğimiz kadar özleyen.

Not: Filmi ailece izlemenizi tavsiye ederim, çocuklara bu dünya bizim memleketimiz değil, bir başka yere gidiyoruz fikrini anlatmakta çok uygun bir yapım. Üstelik empati kurabilecekleri iki çocuk-genç üzerinden anlatılmış bir hikaye.

Mona İslam
Karakalem dergisi

neyzen

Allah kainatı “kün” emri ile yarattı, onda güzel isimlerini tecelli ettirdi. Her bir isim varlık aleminde çeşitlenmeye, biçimlenmeye, nizama, kudrete, hikmete ila ahir bir çok sıfat ve fiile kapı açtı. Hasılı, gözümüzün önünde cevelan ve seyeran eden kainat ortaya çıktı. Allah Hakim ismi gereği her işte bir sıralama, bir tertip, bir nedensellik yarattı. Oysa O, zamandan münezzehti. Onun için “önce şu, sonra bu yaratılacak, önce çekirdek, sonra filiz, sonra ağaç, sonra meyve olacak” diye bir kaide yoktu. Sıralama ve tertip zamanla mukayyed olan mümkinat için, bilhassa hikmet ile anlayan ve marifetullah arşına doğru seyreden insan için lazımdı.

Fakat insan zamanla nefsini o kadar beğendi ki, Rabbi de nefsi gibi zannetti. Allah’ı adetlere, kanunlara, sünnetullaha mecbur zannetti. Çünkü kendisi bu kanunlara mecburdu. “Allahu ekber,” “Ve hüve ala külli şey’in kadir” gibi zikirlerin manasını, lafızlarını diline pelesenk etse de, unuttu. Zikrin gayesi bir hatırlatma olmaktan çıktı, bir konsantrasyon çabası, bir enerji toplama gayreti haline geldi. Mucizeye inanmaz oldu, kanun değiştirmeye itikad etmez oldu, Allah’ı sınırladı, kayıtladı, bir zincirle (haşa) bağladı da, hakikat-i halde kendisi kıpırdayamaz oldu.

Bu çarpık zihin yapısı her kötü şeyin ilki gibi İblis’le başladı. İblis ilimce yüksek bir mertebede idi. O güne kadar tahsil edilmiş ilimle biliyordu ki, ateş unsurlar içerisinde topraktan üstündü. (Alimler de bunu söylerler). Ama bu ancak Rabbin tertip ettiği ve belirlediği bir üstünlüktü. Yine aynı Rab ateşten de halifesini yaratabilme kudretine sahipti. Ama öyle dilemedi. O halifesini topraktan yaratmayı diledi. Zira o en küçük ve aciz bir sebebe büyük ve külli bir meyveyi takmayı severdi. Kuru çubuğa sulu üzüm taktıran, tahta ve sert ağaca yumuşak ve sulu meyveler konduran, aptal bir tavuğa mucizevi yumurtayı yaptıran da aynı hikmetti. Allah Müsebbibü’l-Esbabın kendisi olduğunu göstermeyi diledi ki, aciz sebepleri mucizevi sonuçlarla bitiştirdi.

Topraktan yaratılan insanın üstün olarak seçilmesi de onun bu hikmetine binaendi. Zira toprak unsurların en aşağıda olanı ve en soğuk, kuru, kesif, aciz görüneni idi. İblis hata etti. Demesi gereken “Yaratan daha iyi bilir” olmalı değil miydi? O Allah’ın mükevvenatta dilediğini, dilediği şeyden yaratabileceğini, dilediğine dilediği payeyi verebileceğini kabul etmek istemediği gibi, amellerinin ve ilminin çokluğuna bakıp kendisini seçmek istemeyişini de kabullenemedi. Allah’ı kendi koyduğu unsurlar hiyerarşisine tabi olmakla mecbur, kullarının amellerine bağlı ve kayıtlı zannetti. Hakikatte ilmi de, ameli de nakıstı; zira melekler bilse de o amelin niyetle, ihlasla bir dirhem iken bir batman kıymetinde olduğunu, Allah’ın da kullarının ibadetine muhtaç, ve onlara belirli bir cevap vermeye mecbur olmadığını bilmiyordu. Bir taraftan bilse de bir taraftan işine gelmiyordu. Akılcıların kulakları çınlasın!

Benzer bir durum İsrail oğullarında karşımıza çıkar. Onlar Sebt gününü, neyin yenilip yenilemeyeceğini tartışırlar, kıbleyi, orucu ve kurbanı tartışırlar, neshedilen Tevrat şeriatını ebedi telakki ederler. Zira derler ki, “Madem bunu Allah koydu, o halde bu değişmez bir yasadır.” Hayır, bilakis Allah yasayı bizim için koyar, onu değiştirmek bizim için muhaldir. Oysa O ne isterse onu yapar, bir yasayı yürürlükten kaldırır, yerine başka birini koyar. O Faalun lima yüriddir, kimse O’na hesap soramaz. Bir kitap getirir ve bir kitabı yürürlükten kaldırır. Kul kanuna tabidir, Allah değildir. Herkes gibi akıl da haddini bilmelidir.

Yine aynı ümmet Hz. İsa hakkında da benzer bir sebeple ihtilafa düşmüştür. Allah Hz. İsa’yı babasız yaratmıştır. Oysa bu Yahudilerin hafsalasının kaldıramayacağı birşeydir. Onlara göre bir çocuk bir kadın ve bir erkekten olur, aksi düşünülemez, bu yüzden Hz. Meryem’e çirkin bir iftira atarlar. Oysa bir masuma iftira atmak için gözle görülür delil lazımdır. Buna dahi ihtiyaç duymazlar, mutlaka biri vardır, babadır, aksi düşünülemez. Oysa Allah Hz. İsa’nın yaradılışını bize izah ederken Adem misalini verir. Bu dahi bize hikmetle mevize göstermek, merhametle öğüt vermek içindir. Yoksa bize “Ben öyle istedim öyle yarattım” diyebilirdi. Kim O’na hesap sorabilir? Biz de itaat ve inkiyadla mükellef olurduk. Aksi onun için kudrette noksanlık vehmine kapılmak olurdu, zira Allah der ki: “Göklerin ve yerin yaratılması insanın yaratılmasından daha büyüktür.” Oysa Allah Hakim’dir, Rahim’dir; bize mecbur olmadığı halde merhametinden dolayı izah eder. Bize tenzil buyurur, bu da hiç de mecbur olmadığı halde Rahmeti kendisine ilke edinmesinden kaynaklanır.

Fütuhat-ı Mekkiye’de şöyle denilir. Allah Adem’i topraktan yarattı. Havva’yı Adem’den yarattı. İsa’yı Meryem’den yarattı. Sair insanları bir kadın ve bir erkekten yarattı. Öyleyse dört tip yaratma eylemi vardır. Zannedildiği gibi tek değildir. Biri bir adamdan yaratma, biri bir kadından yaratma, biri bir adam ve kadından yaratma, biri ise topraktan yaratma. Allah bununla bize şöyle der: “Bakın dört farklı yolla yarattım, istesem çoğaltırdım, anlayın ben bir yola mecbur değilim, istediğim yol ve yöntemle hayat sahibi varlıklar yaratırım.”

Yine bu kaideye binaen Üstadımız, ateşten, nurdan, zülumattan, havadaki kelimelerden, kokudan, sesten hayat sahibi varlıkların yaratıldığını görsek de, görmesek de, bunların melekler, ruhlar cinler gibi sınıfları olduğunu bize öğretir. Allah’ın yaratmak için bir kanuna ihtiyacı yoktur, kanunu koyan da O’dur. O her türlü ihtiyaçtan münezzehtir O bir şeyin olmasını isteyince ona “OL” der, o da oluverir.

Bu bize sebeplerin ötesine bakmak için verilmiş bir çift basiret gözüdür. Hayatın içerisinde insana umut ışığıdır. İnsan etrafına ve sebeplere bakıp bir şeyin olup olamayacağına hükmetme hakkına sahip değildir. Sebebe bakmak ona sadece kulluk gereği verilmiş bir formaliteden ibarettir. Bir kışrdır, kabuktur, lazımdır, ama asıl değildir. Asıl olan Müsebbibü’l-Esbab’a bakmaktır. O dilerse her şey olur. Zaten her bir şey onun dilemesiyle olmaktadır. Bu yüzden O’nun ipine tutunmuş olan mü’minden daha özgür kimse yoktur. Onun için her sıradışı şey mümkün, her sıradan şey mucizedir. Bu yüzden Allah’ın ravhından ancak kafirler umut keser. Zira kafir sebebin kölesidir, müminse Faalun lima Yürid’in kuludur.

Yine Allah indinde insanların sosyal hayatının zalimane ve zahirane kuralları geçerli değildir. Burada zenginler taltif edilir, fakirler geriye itilir. İlim sahiplerine alkış tutulur, cahiller horlanır. İktidardan nasiplenenler ala, tebaa hakir görülür. Oysa Allah bizim şekillerimize değil, kalplerimize bakar. Biz cahil ama iyi niyetli isek, alim ama fahr sahibinden üstün; tebaa ama ahlaklı ve muti isek, zalim ve bencil iktidar sahibinden üstün; fakir isek ve sabır içinde şükrediyorsak, nimeti kendinden bilen zenginden üstün olacağız. Bu dünyada garip görülen mü’minler orada aziz olacaklar, tekebbür eden fasıklar ise yüzü kara bir hicab içinde bulunacaklar. Zira Allah bizim ölçülerimize tabi değildir. Bilakis O kendi ölçülerine bile mecbur değildir. O’nun kendisine edindiği ilkeler, sıfatlar ve şuunatlar birer mecburiyet değildir. Bize bir ihsanda bulunursa hak ettiğimiz için değil O’nun rahmeti gereği verecektir. Dolayısıyla bu meselede hesap kitap yapmamak, gönüle bakmak lazımdır.

Mona İslam
Karakalem dergisi

yollar

Her insan varlığına bir değer biçmek ister. Kimimiz, görülünce değer aldığımızı düşünürüz, ki hakikati Basir ismine muhtaç oluşumuzdandır. Kimimiz sesimizi duyurunca, ki bu da Semi’ ismine ne kadar ihtiyacımız olduğunu açık eder. Kimimiz de biz cevap verilip bizimle konuşulunca varlık değerimizi hissederiz, ki bu da bizim Mucibü’d-daavat ve Mütekellim isimlerine hasretimizdendir. Ama insan bunları bilmezse, daima görünür alanda olmanın, sesini duyurmanın, cevap almanın yollarını arar durur.

Akıl, değeri karşılaştırma ile, ölçme biçme ile verir; bilimsel tabiri ile bunun adı, “ölçme değerlendirme”dir. Kıstaslar-kuralları olan, ders olarak okutulan bir bilimdir “ölçme değerlendirme.” Bu bilimin ışığında (belki de zulmetinde) insan kendini sair varlık alemi ile karşılaştırınca görür ki, bahçedeki ağaca çöplerden yuva yapan kuş kendisinden beceriklidir, doğadaki pek çok hayvan ve bilhassa her gün sokakta gördüğü kargalar kendisinden uzun ömürlüdür. Vapurda gördüğü martılar kah uçar, kah pike yapıp suya mahir bir dalgıç gibi dalar, kah usul usul yüzüp dinlenirken kendisinden daha özgürdür. Ağaç, dağ, taş, kimi zaman hiçbir şeye, kimi zaman çok az şeye muhtaç olmaları bakımından kendisinden daha istiğna sahibidir. İnsan bu “ölçme değerlendirme” testinden sınıfta kalmıştır. Değeri pek de öyle kayda değer değildir. Doğada kıskanacağı çok şey vardır. Siz bilimin gözlüklerini takmış bu insana “sen hepsinden daha kıymetlisin” deseniz, sizin kendisiyle dalga geçtiğinizi sanabilir.

Oysa Fütuhat-ı Mekkiye müellifi şöyle bir ölçme değerlendirme yapar, elbette gözünde vahyin gözlüğü takılıdır:

Allah ilk yarattığı varlıktan sonuncuya kadar hiçbir şeyin yaradılışında iki elini biraraya getirmedi. Allah’ın yaratılışında iki elini birleştirdiği yegane varlık, insandır ki, o da topraktan yaratılmış bu bedensel yaratılıştır. İnsan dışındaki her şeyi, ya ilahi bir emir vasıtasıyla, ya da tek eliyle yaratmıştır. Allah şöyle buyurur: “Bir şeyi var etmek istediğimizde ona sözümüz “ol” dur ve o da hemen oluverir.”(1) İşte bu ilahi emirden yaratmadır. Bir rivayette şöyle bildirilmiş: “Allah Adn Cennetini eliyle yaratmış, Tevrat’ı eliyle yazmış, Tuba Ağacını eliyle dikmiştir.” Allah Adem’i iki eliyle yaratmış-ki o da insandır-ve İblis’e karşı Adem’in üstünlüğüne dikkat çekmek üzere şöyle buyurmuştur. “İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?”(2) (Fütuhat-ı Mekkiye, 1. Cilt sf. 353)

Bu hem kıymet, hem muhabbet anlatısıdır. Zira Allah elden münezzehtir; ancak biz sevdiğimiz şeylere elimizle dokunur, “Bunu senin için kendi ellerimle yaptım” deriz. Bir işin elle yapılması onu şahsi ve özel hale getirir, bu anlamda elyazısı, elişi gibi ürünlere insan kendi enerjisini duygusunu, halet-i ruhiyesini yükler. O artık sadece bir nesne değildir, o onu elleriyle yapan insandan bir ruh ile yüklenmiştir. Allah da bunu bize anlatmak için el ile yaptığı ve yüceliği tartışılmaz Adn cennetine, Tevrat’a, ve Şecere-i Tuba’ya dikkat çeker. Bunların güzelliği, mübarekliği, Allah’ın onlara gösterdiği ihtimam apaçık belli bir hakikattir. Oysa Allah onlar için dahi tek elini kullanmıştır. İnsanda ise iki eli devreye girmiştir. Bu Allah’ın “Sizi ne çok değer verdiğimi bir bilseniz!” deme yoludur. Allah ne latif yollar seçer!

Düşününce, biz iki elimizi bir işin içine soktuğumuzda ne yapmış oluruz? Bütün sıfatlarımızı, beceri ve yeteneğimizi, emeğimizi ve terimizi, ruhumuzdan bir parçayı değil, adeta tüm ruhumuzu o işe veririz. Bir sanat yapıtıdır iki elden husule gelen, nereye gitsek ardımızda bizi anlatan bir hatıradır. İnsan da Rabbinin böyle hatırasıdır, emeğidir, ruhudur, sanatıdır. Aynı zamanda biz iki elimizle birşeyi yahut birini tuttuğumuzda biliriz ki, ondan ayrılmak istemeyiz, sıkıca tutarız onu, bırakmayız, kimselere vermeyiz, kıskanırız, saklarız, gözetiriz, kendimize ayırırız. Aşk ile bağlanırız ona ve kendimizle onun arasında biricik ve benzersiz, yeri doldurulamayacak bir ilişki tesis ederiz. İşte Allah da bizi tam böyle iki eliyle yaratmış, iki eliyle tutmuştur. Muhabbet olabilecek tüm ihtimallerin fevkindedir. Bu Ekber olan Allah’ın insan için Ekber olan muhabbetidir. Bu Allah’ın bize “Sizi çok seviyorum” deme biçimidir.

Eski insanlar dünyayı evrenin merkezi düşünmüşler, burçları, felekleri, semavat tabakalarını daima arz-merkezli anlatmışlar. Maddi surette dünyanın en azından güneş sisteminin merkezi olmadığını biliyoruz artık, ancak hâlâ evrenin merkezi olup olmadığını bilmiyoruz. Ama manevi yönden bu hâlâ kaim bir hakikat.

Elhak dünyamız içindeki sekeneleri ve tesbihatları ile arz ve semavat dedirtecek kadar değerli. Arz bir kefeye semavat bir kefeye konulsa terazi ancak dengeleniyor. Arzın çiçekleri semanın yıldızları ile tesbihat yarışına giriyor. Ezan-ı Muhammedi arzdan tüm kainata okunuyor. Dünyanın bu hakir ve minicik haliyle böylesine önem arzetmesi üzerinde Allah’ın halifesini barındırmasından, mübarek bir emanetle gebe olmasından kaynaklanıyor. Dünya adeta Muhammed (as)’ın bir bebek gibi karnında taşıması ile, Nur ile parlayan Âmine Hatun gibi parlıyor. Sır taşıyanda değil taşınanda bulunuyor.

Bu anlamda bir başka beyanda İbn Arabî yine şöyle buyuruyor:

Allah Âdem ve oğulları için teşbihten münezzeh zâtını ve iki elini ayırdı. Böylelikle Âdem’in bedeninin yaradılışını gerçekleştirdi, onu iki şekilde düzenledi: ömrünün bitimi (fanilik) ve ebediliği kabul (bakilik) özelliği. Bu varlığın bulunduğu yeri varlık küresinin noktası yaptı (merkez nokta). Onun varlığını gizleyerek, ardından “Gördüğünüz bir direk ile” (3) ifadesi ile kullarının dikkatini ona çekti. Binaenaleyh insan berzaha göçtüğünde-ki orası hayat diyarıdır-gök kubbe çöker, paralanır ve “yağ gibi” akan bir ateş alevine döner. (İnsanın ölümü, küçük kıyamet, büyüğünün benzeri olarak tarif ediliyor, ve insan ölünce kendi hususi âlemi yıkılıyor)
Görelileri bilen kimse zikrettiğimiz işaretleri anlar ve kesin olarak şunu öğrenir: Çocuğu olmaksızın bir insan baba olamayacağı gibi kubbe de direksiz ayakta duramaz. O halde direk tutan sebeptir. O sebebin insan olduğunu kabul etmek istemezsen, onu el- Malik’in kudreti de sayabilirsin. (Burada âlemin direğinin insan olduğuna işaret ediyor, onun gitmesiyle kıyametin kopuşu, ve “her şeyi senin için yarattım” sırrı bu mantıkla uyuşuyor, herşey yerli yerine oturuyor.)
” (Fütuhat, 1.Cilt, sf. 21)

Böylelikle göğü ayakta tutan Bir Tutan’ın bulunması şart olduğu ortaya çıkmıştır. Gök bir mülktür ve ona sahip olacak bir Malik (sahip) bulunmalıdır. Bir şeyin tutulma sebebi onu tutan demektir. Bir kimse için bir şey var olmuşsa o sebep, var olan o şeyin sahibidir. (Elbette burada var eden kudrete ve bu yüzden Malik-i Hakikinin O olduğuna zıt bir durum yok, bilakis verili olan şeyin insana verilmiş olduğu ve bu yüzden kendisi için yaratılanın sahibinin o olduğu anlatılmış, yoksa haşa insan ne yaratandır, ne kudret sahibidir ki semaların direği ve sahibi olsun, bu insanın, Allah’ın her şeyi onun için yarattığı, hakikatine bir izahattır. Şüphesiz müellif bunu bizden iyi bilmektedir. Burada insanın Halife sıfatı ile Allah’ın Malik ismine sahip olması konu edilmiştir.)

Bu yüzden insanın kendini evrenin merkezi gibi hissetmesi bir yanılgı değildir. Zaten insan çocukken ve ilk gençlikte bu hakikati hisseder, sonra kendisinin evrende bir nokta bile olmadığını, başka dünyaların varlığını fark eder ve kendini önemsiz hisseder, fakat kamil insan yine çocukken hissettiği hakikate bu kez bilinçle ve şuurla ve aklın süzgecinden geçerek ve vahyin rehberliğinde varır. O elhak evrenin merkezidir. Bir o vardır, bir de tek ve bir olan Rabbi. Tüm evren bu hakikate iman eden insanın emrinde ona secde eder mahiyettedir, insan ise Rabbine daimi secde halindedir. Bu yaratılışımızın hakikatidir. Kimse kendini küçümseme hakkına sahip değildir, kibir kendini Rabbinden koparmakla, kendine kendinden menkul bir değer biçmekle, yani yalan söylemekle mümkündür, yoksa verili ve ikram edili bir değeri bilme insanı kibre değil sadakate ve vefaya götürür. İnsan bu yüzden bu kıymete layık olmaya gayret eder durur.

Aynı meseleden Efendimiz (sav) için ise şöyle bahsedilmiştir, ki Zât, sıfat ve isim ayrımını anlattığı için çok önemsiyorum. Şeyh-i Ekber diyor ki:

Sahabe bizden daha üstündür, çünkü onlar Zâtı, biz ise ismi elde etmişiz (burada sözü edilen peygamberimizin (sav) zâtıdır). Biz de onların Zâta riayet ettiği gibi isme riayet edersek ecrimiz artar. Ayrıca onlarda bulunmayan uzaklık sıkıntısı nedeniyle ecrimiz kat be kat artar (hasret ecri arttıran bir neden olarak önümüze konuyor). Dolayısıyla biz peygamberin kardeşleriyiz, onlar ise arkadaşlarıdır. Hz. Peygamber bize özlem duyar. Bizden birisine kavuştuğunda ne kadar sevinecektir. Nasıl sevinmesin ki? Özlem duyduğu kimse kendisine kavuşmuştur. Artık ona ikramı ve iyiliği hesap edilebilir mi?” (Fütuhat, 1.cilt sf 307)

Bu mesele ile vazıh olmuştur ki Allah-u Teala’nın mukaddes Zât’ını bize ayırmış olması, bizi sahabenin sair mü’minlerden üstün oluşu gibi meleklerden üstün kılar. Kanaatimce bu Zât’ın bize ayrılması ikramının bizim de bir zatiyete ve eneye sahip oluşumuzla çok yakından alakası vardır. Ene ile Alemlerin Rabbine nasıl külli bir muhatap ve Zât’ına alemdeki her şeyden daha yakın bir mahbub olduğumuz, konuşmak, kendini bildirmek ve tanıttırmak için neden bizi seçtiği ise, “Ene bahsine,” yani 30. Söz’e, Risale-i Nur’a havale edilmelidir. Zira benim kudretim onu izaha yetmez. Burada söz sultanı Bediüzzaman’dır. Şahit olduğum ve bildiğim hiç kimse onun sözü üstüne daha vazıh ve daha tatlı bir söz söylememiştir. Yalnız minik bir şeye dikkat çekmek isterim, o da şudur: Ene ve Zerre bahislerinin ard arda gelmesi tesadüfi değildir, insanın zerreye sahip olma arzusuna ve neden sahip olamayacağına bakılırsa, yine aynı insanın enesinin mahiyetini değiştirmekle, yani zerrenin sahibine kul olmakla, pekala zerreye sahip olabileceği anlaşılır. Bu da insanın içindeki zerreye ve onun içinde bulunduğu tüm kainata sahip olma arzusunun beyhude olmadığını izaha kafidir. Bu da Fütuhat’ın ve Risale’ni iki sadık şahit gibi aynı hakikate işaret ettikleri, parmaklarını aynı ayın nurunda birleştirdikleri gerçeğinin pek güzel bir zuhurudur. İnanmak isteyene ise iki sadık şahit yeter.

Hasılı kelam, Allah’ın bize verdiği değer baş döndürücü bir keyfiyettedir. Kendimize bir de Allah’ın gözleriyle bakabilsek. Dileyelim Allah bize ism-i Basir’inden ve basiretten bir kutlu pay versin. Allah gözlerimizi maddi-manevi güzel kılsın. Kalbimizin gözüne bir an bile gaflet perdesi kondurmasın.

Notlar:
(1) Nahl 16-40
(2) Sad 38-75
(3) Rad 13-72, Lokman 31-10

Mona İslam
Karakalem dergisi

wet rose

Ne çok kavga gürültü var! İçimizde dışımızda, altımızda üstümüzde, sağımızda solumuzda, altı cihetimizde de bir savaş hali bulunuyor. Kimi zaman insan bu mücadeleden çok yoruluyor, ama düşman pes etmek bilmiyor, nefsi susturmak insanın elinde değil. Elinde bir meleğin verdiği gümüş bir kılıç da olsa, kollarını savurmaktan yorgun düşüyorsun. Sen acizsin, melekler gibi güçlü değilsin, daha ne kadar dayanabilirsin. Ne kadar daha nefsine dur diyebilir, sükuneti muhafaza edebilir, elindeki kılıcı atıp er meydanından kaçmadan, topukların üzere gerisin geri dönmeden, sabit kadem kalabilirsin? “Pes et” diyor şeytan, “üflediğim yere, rüzgarımın savurduğu yere git, bir yaprak gibi, bak yerde sürünen yapraklar bile senden kıymetli!”

Akıl ve kalp, nefis ve vicdan, hissiyat ve mantık, gurur ve acz, öfke ve merhamet, şehvet ve iffet daimi bir çatışmada. Hatta nasıl semada meleklerle şeytanların kavgası varsa, insanın ruhu da bir sema ve orada da lümme-i şeytaniyenin üfürdüğü hava ile ruh-ül kudüs’ün sesi ve ışığı çarpışmada. Yalnız gökte mi, bilakis en çok içimizde hakikat yıldızlarını ellerine almış melekler şeytanları taşlamakta. Şeytanlarımızı ardımıza sakladıkça taşlar bizim kafamızı yarmakta. Sığınacak bir siper de mi yok, Allahım? Tam bitti derken bir darbe daha geliyor, kalkanı tutmak için tüm kuvvetini o noktaya sarf etmek lazım geliyor.

Bunca çatışma, kavga, savaş varken nasıl huzura erer insan?

Allahumme entesselam ve minkesselam

Ruh bir öğretmen olmuş, sınıfını idareye çalışıyor. Hayal pencereden dışarı dalmış gitmiş, nefis elinde sapan taşı sınıf arkadaşları latifeleri tazip ediyor, akıl hırsla çözemediği problemlere ağlıyor, kalp uzaklardaki sevgiliye hasret türküleri söylüyor, elinde okumaktan yıpranmış parşömenlerdeki mısraları bir evrad titizliğiyle okuyor, aşkına ağıtlar yakıyor, akıl ona bakıp “aptal mısın sen yırt at şunları!” diye kalbe söyleniyor, tüm nedensellikleri delil diye sıralıyor, heva “bir an önce zil çalsa da oyun ve eğlence başlasa” diye kıpır kıpır yerinde duramıyor, dakikaları sayıyor. Bu kargaşada ruh hiç birisine laf anlatamıyor. Bağırmaktan sesi kısılıyor. Pes edip masasına oturuyor. Elleri başının arasında bir medet, bir kurtarıcı bekliyor.

Bu sınıfta nasıl idareyi ele alır insan? Nasıl huzuru sağlar, nasıl bir şey öğrenir, öğretir, nasıl bir bilgelik devşirir? Nasıl mezun olunur bu okuldan? İmdat yâ Rabbi!

Allahumme entesselam ve minkesselam

Kadın ve erkek arasında da bitmez bir savaş bitmez bir rekabet, bir boğuşma, bir didişme, bir laf sokma, bir can yakma, bir üste çıkma, bir çatışma sürgit devam ediyor. Her iki taraf da hakikate kendi nokta-i nazarından baktıkça ve ötekini eğri telakki ettikçe hakikatin aslî suretine bir türlü ulaşılamıyor. Oysa ikisi bir çift göz gibi çalışsalar, hem sureti hem hakikati doğru ele alabilir, hadd-i vasatı tutturabilir ve dosdoğru olabilirler. Oysa onlar bir tek nefisten yaratıldıklarını unutmuş gibi birbirini ötekileştirmekle, ve ötekine kılıç çekmekle meşgul hayatlarını geçiriyorlar. Halbuki yanılgıları o ki, bir tek hayatları var ve onu beraber kat etmek durumundalar. Azalar kavga edince nasıl sistem çöker, vücut mevte yokuş aşağı koşarsa, onlar da her bir çatışmada “ortak ve bir” hayatlarına öyle ölümcül darbeler vuruyorlar.

Şeyh-i Ekber şöyle diyor:

“Allah Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yarattı. Havva’nın kendisinden çıktığı Âdem’deki yeri boş kalamazdı, çünkü varlık ta boşluk kalmaz. Allah o boşluğu Havva’ya karşı arzu ile doldurdu. Ve Âdem Havva’ya kendisine özlem duyar gibi özlem duydu. Çünkü o kendinden bir parçaydı. Havva da kendisinden geldiği vatanı olduğu için Âdem’e sevgi duydu. Şu halde Havva’nın sevgisi vatan sevgisi, Âdem’in sevgisi kendini sevmesidir.”

“Kadınlar sizin için, siz de onlar için bir elbisesiniz” (Bakara 2-187)

İnsan evini ateşe vermekten, vatanına ihanet etmekten, kendinden bir parçayı terk etmekten, onu yok saymak ya da zulmetmekten nasıl kurtulur? Hiç elbisesini yırtana akıllı denilebilir mi? Yahut güpegündüz soyunana, “ben böyle de mutluyum” diyene? Akıl fikir ver ya Rabbi!

Allahumme entesselam ve minkesselam

Mü’minler birbirlerinin kardeşidirler. Kardeşlerimizi severiz. Dostlarımızla iyilik üzere beraber oluruz. Birbirimizi tamamlar, eksiklerimizi tekmil eder, her bir karakterin bilgeliğinden istifade eder, her bir rengin katılımıyla hayat tuvalini daha da şenlikli hale getiririz. Resim hepimizin, övünç hepimizin, cennet hepimizin. Şirket-i maneviyede paylaşmak yok, kavga da olmamalı. Burada herkes kazancın tamamını alıyor.

Oysa her zaman öyle olmuyor. İnsanlar önce can-ciğer, sonra can düşmanı oluveriyorlar. Birbirlerinin evinden çıkmayanlar birbirlerine selam vermiyorlar. Düğün gibi, cenaze gibi zamanlarda dahi küslüklerini bitirmeyenler, bayram-seyran dinlemeyenler, kini kalplerinde titizlikle büyütenler başkasından çok kendilerine zarar verdiklerini unutuyorlar. Daha düne kadar birbirine tebessüm eden dudaklardan çirkin iftiralar dökülüyor. Bu dudaklar bu ağırlığa nasıl dayanıyor? İnsan evvelce canı gibi sevdiğini nasıl sonradan sevmez oluyor? Anlamak mümkün değil. Ama aynı necaset herkesin üstünde olduğu için pis koku kimseyi rahatsız etmiyor.

Peki nasıl barış ve uyum içinde sürdürürüz dostluklarımızı, nasıl affedebiliriz kardeşlerimizin hatalarını, nasıl korunuruz çirkinliğin her türlüsünden? Nasıl incinsek de incitmeyiz, nasıl bir göz hatırına bin göz severiz? Nasıl muhafaza edilir kalpler. Yol göster ya Hüda!

Allahumme entesselam ve minkesselam

İnsan küçük âlem, adeta âlemin bir damıtılmış hali. Bünyesinde bütün hakikatleri toplayan, cami. Melek, felek, ruh, cisim, doğa, canlı, cansız, hepsi onun içinde. “Allah insan sayesinde gökleri yok olmaktan korur. Bu nedenle insan direk diye ifade edilir. Bu insan sureti yok olup yeryüzünde nefes alan insan kalmadığında ‘gök parçalanır, o artık yok olmuştur’. Çünkü direk yok olmuştur, direk insandır.”*(Fütuhat)

“İnsanla birlikte hayat ahirete göç ettiği gibi dünya da insanın ayrılmasıyla yok olur. Gök ve yer insan için ebeveyn gibidir, çünkü insan gök ve yerden meydana gelmiştir.”**(Fütuhat)

Yer ve gök evladının ölümüne dayanamayan yaslı anne baba gibi “Onun ardından daha fazla yaşamak haram bize!” derler ve evlatlarının peşinden berzaha giderler. Oysa insan yer ve göğe anne ve babası gibi mi davranır? Onlara hürmet mi eder? Şefkatle kol kanat mı gerer? Vaktiyle kendisini besleyip büyüttükleri gibi onlara emeğiyle geri döner, güzelce inşa ve mamur mu eder? Bilakis insan yerde ve gökte denizde ve karada fesat çıkarır. Hırsı ve israfı, kendi içindeki karmaşası, öfkesi ve nefreti onu ana babasına düşman kılar. Adeta onların sonunu (elbette kendinin de) çabuklaştırmak için elinden geleni yapar. Bu sayede ganimet alacağını, yerin ve göğün mirasının ona kalacağını, zengin olacağını sanır. Oysa böyle anasız babasız kalan insanların en fakiridir, hayırsız evlat anne babasından zırnık alamayacak, hayır dua da duyamayacaktır.

İnsan en çok “anasına, anasına, anasına” iyilik etmelidir; yani arza, toprağa ve suya. Sonra “babasına” iyilik etme durumundadır; yani semaya, havaya, bulutlara, rüzgarlara, yıldızlara. Nasıl anlaşır insan arz ve sema ile, nasıl barışır? Bunun bir yolu yordamı var mıdır? Âlemde barışın imkanı bulunur mu? Bulutlarla, yıldızlarla konuşulur mu? Onların kalbine bir yol bulunur mu? Elleri öpülür mü? Basiret ver ya Basir!

Allahumme entesselam ve minkesselam

Selam sensin Allahım, biz barışı ne enfüste ne afakta sağlayamayız, zıtların uyumunu ve dengesini kuramayız, biz mizanı koruyamayız, ifrat ve tefritten kurtulamaz, nefs sarkacının salınımını durduramayız. Denge Sensin, Sende kahır ve lütuf çatışmaz, Celal ve Cemal savaşmaz, şer hayrına gölge düşürmez, barış Sendendir. Tüm çatışmaların devası Selam ismindedir. Bizi bu isimle zakirin eyle. Bizi hem zakir, hem zikir, hem mezkur eyle. Biz Seni anarken Sen de bizi an, öyle ki anan biz miyiz Sen misin bilmeyelim. Zikri, zakiri ve mezkuru tevhid eyle. Sen de bize Selam ver ya Rahim! “Selamun kavlen mirrabbirrahiym.” Bizi çatışmaların içinde huzura, savaşın içinde barışa, mücahedenin içinde sekinete erdir.

Biz ancak sevdiğimiz herşeye senin adınla Selam veririz. Onlar için ancak o zaman zalim ve cahil değil, aziz ve rahim oluruz. Biz aslında her dostta Sana selam veririz, zira onların yüzünde gördüğümüz dost yüz Sensin. Ağzımızdan dökülen selam da Senindir, Sendendir, dostlara hakikatte bizim ağzımızdan selam veren Sensin. Aramıza tebessüm içine sonsuz merhamet koyan da Sen. Biz Seninle kavga etmekten, sana savaş açmaktan Senin Selam ismine ve ondaki esenlik rüzgarına, merhamet ışığına sığınırız. Bizi bu dünyadan mağlub çıkarma, zira Senin hasmın galipken dahi mağlubdur. Hizbin ise surette ne görünürse görünsün, daimi galip olur.

Ben barışı bu zikirde buldum, dileyen benimle beraber çokça zikretsin. Zira bana barışı temin için sadece namazın ahirinde söylemek yetmiyor. “Fezkurullahe zikran kesiyran.”

Allahümme entesselam ve minkesselam tebarekte ya zelcelali vel ikram

*, ** tırnak içi ifadeler Fütuhat-ı Mekkiye sf 360-363’den alınmıştır.

Mona İslam
Karakalem dergisi

müge çiçegi

İbn-i Arabi “Kibrit-i Ahmer’in Peşinde” giderken ben de onun peşine düştüm. İzlerini takip ediyorum. Açık olmak gerekirse bazen bir Nur Talebesi için yadırganacak şeyler de söylüyor Şeyh; ancak, hüsnüzanla, ve anlayışsızlığım için himmet dileyerek, edeple yola devam ediyorum. Kesin olan şu, bu farklı bir dünyanın farklı bir dili ve o nazarla bakmak gerekiyor. Bambaşka şeyler de söylüyor, bildik şeyler de ancak, bildik şeylerde dahi bambaşka bir nokta-i nazar sahibi bu Zat-ı Muhterem ve ben irfanından bir pırıltıyla, kenzinden bir minik yakutla dönersem kendimi bahtiyar addedeceğim.

Men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu”, Nefsini bilen Rabbini bilir sözünde duruyoruz bir müddet. Ben durunca O da duruyor, anlatmaya başlıyor. Her bir şey hususen o şeye rububiyet eden ve tecelli mahallini o şeyde bulan bir ilahi ismin hükmü altındadır; bu sebeple hiç kimse kendi Rabbinden, yani kendisine hükmeden ilahi isimden başkasını bilemez ve “Kendini bilen Rabbini de bilir” hadisinin tam olarak manası budur diyor.

Her birimizde tecelli eden babamız Adem (as)’dan tevarüs ettiğimiz, Esma-i Külliha dışında bir de İsm-i Azam var. Bu bizim hususi ism-i Azamımız. Belki Nefs’ül Emirdeki ism-i Azam değil ancak biz tüm isimleri bu ismin penceresinden müşahede ediyoruz. Bu müşahede ise öyle mistik bir şeyi görmek değil, kendimize dair bir görmeden ibaret. Şöyle ki, biz insanlara karşı nasılız? Biz eşyaya karşı nasılız, meleklere karşı nasılız, ölüm karşısında ve hayat karşısında tavrımız nasıl? Bunlara ilişkin bir kendini tanıma bize Rabbimize dair de bir tanımayı netice veriyor. Yani biz şefkatli isek Rabbimiz de şefkatli, biz kusur arayan isek Rabbimiz de bizim için öyle, biz zalimsek Rabbimiz de bize öyle (haşa Rabb zalim olmaz ama bizim okumamız böyle olur, başımıza gelen her bir olayda bize zulmediliyor, haksızlık yapılıyor gibi hissederiz), biz sevgi dolu ise O da bize karşı öyle, biz gözümüz her türlü kusuru görmeyecek şekilde aşk ile bağlıysak o da bize karşı kusurlarımızı hiçe indirecek kadar aşk ile bağlı olacaktır. Biz Rabbin emrine iki elimiz kanda olsa koşuyorsak O da bize her anda her halde koşacaktır. Biz insanlarla ilişkilerimizi küsme ve sırt çevirme üzerine bina ediyorsak Rabbimizin bize yüzünü dönmesini nasıl bekleriz? Bu bizim hususi Rabbimizdir. Bizimle kalp telefonumuzdan hep bu hattan konuşur. Kendimizle kavga ettiğimizde Rabbimizle kavga ederiz. Bu yüzden cehennem azabı çekeriz. Rabbimiz rengini bizim aynamızın rengine boyar.

Bu Rabb için böyle olduğu gibi mahlukat için de böyledir. Evren siz ona dostsanız dosttur, siz ondaki kıymeti takdir ediyorsanız sizi takdir edecektir. Zira evren dediğimiz şey Hz. Mikail’in suretinden ibrettir. Biz ona nasıl bir sevgi ve hürmetle yaklaşırsak o da bize öyle yaklaşacaktır. Eşyaya gösterilen vefa bize dönük bir vefa ile sonuçlanacak ve mahlukat biz ölünce ardımızdan ağlayacaktır. Bu Hz. Azrail için de geçerlidir. Hükmü altında bulunan ölüm ve dar-ı berzah bizim Onun hakkındaki düşüncelerimiz, Ona yönelik hazırlığımızı, Ona sevgimizi yansıtacaktır. Biz burada rabıta-ı mevt yaparken yaptığımız Azrail (as) ile irtibat kurmaktan başka ne olabilir? Biz gelen misafire evimizi ne kadar hazırlar ne kadar güzel yemekler pişirirsek biz de Ona gidince öyle karşılanacağız, hiç Azrail ihsanın altında kalır mı? Sure-i Rahmanda denildiği üzere, “İhsanın karşılığı ancak ihsandır.” Yevm’il Kıyamete dair beklentimiz de bu kabil değerlendirilebilir, biz her peygamberin otağını kurduğu bayrağını diktiği geniş bir çayırlıkta, dostlarımızla yeniden buluşmuş ve Efendimizin yamacında sevinçle gülümserken bulunmak istiyorsak, hem öyle tasavvur etmeli hem de bunun icabı olan sünnete ve dostluktaki muhabbete riayet etmeliyiz. Mahşere dair her güzel hayal, bizim Hz. İsrafil’e hüsnü zannımızla ve muhabbetimizle alakalı olsa gerek. Burada dikkat edilecek şey mesnetsiz hayal kurmamak ve hayal ettiğimize kavuşmak için say etmekten ibarettir. O takdirde hayal bizim için bir öngörüden, bir geleceği müşahededen ibaret olacaktır. Ve son ve en büyük melek ve hatta Ruh için de bu geçerlidir. Kutsal Ruh Cibril de sizi, sizin vahyi sevdiğiniz ölçüde sevecek, sizin kalbinize inen ve hayatınıza akseden ayet adedince sizin yanınızda olacaktır. Ruh-ül Kudüs aramızdadır, çağrımıza icabet edecektir. O çok mümtaz bir öğretmendir. (Necm suresi) Biz elini bırakmadığımız sürece her yere bizimle gelecektir. Dünyada, kabirde, mahşerde ve sıratta elimizi tutacaktır. Bunları “Ene zanni abdi bih” hadisi ile beraber okursak, Allah buyurur, “Ben kulumun zannı üzereyim.” Allah bizimle “Ben” zamiri ile konuştuğunda muhabbetten erimemiz gerekir, zira bu hitap “Benim ben senin Rabbin” makamından bir hitaptır. Sıcacıktır, emindir, enisdir, mahbubdur. Bu tarzı hitab, ancak Sevgilinin hitabıdır.

Elbette bu minvalde kalmayabiliriz, hayatın değişken durumlarında, nehrin akışı gibi akan zamanda, biz de bir isimin hükmünden bir başka ismin hükmü altına girebiliriz. Kuvvetliysek birkaç ismi ism-i Azam derecesinde üzerimizde muhafaza edebiliriz. Bu bizim imanımızın kuvvetine, teslimiyetimize, sayimize, amelimize, arzumuza bakar. Bu yüzden olsa gerek ki insan ne durumda olursa olsun çıkmadık candan umut kesilmez. Yine bu yüzden dağın zirvesindekiler bile her an düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Gerçi kanaatimce Allah bir kere verdiğini bir daha geri almayacak kadar cömertlikte kusursuzdur, ama teoride bu elbette böyledir. Öyleyse Şeyhin düzeltmesi ile şöyle demem doğru olur, benim Rabbim verdiği ismi ve tecellisini kulundan geri almaz. Yeter ki kul inatla “ben seni istemiyorum” demesin.

Alemlerin Rabbini bilmek ise kainata bakmakla olur. İlk durum için enfüsi tefekkür, ikinci durum için afaki tefekkür istenir. Alemin Rabbi de elbette bizim kendi Rabbimizi ne kadar bildiğimizle orantılı olarak bilinir ancak, insan nefsinde tecrübe ederek bilemediği, yahut çekirdek nisbetinde kalmış, neşv-ü nema bulmamış kimi isimleri de empati yeteneği ile sair insanlardan, yahut ünsiyet ettiği sair mahlukattan öğrenebilir. Bu yeteneğinden dolayı insan adını almıştır, insan ünsiyetten gelir. Bu öğrenmede yakin kesbetmek ilkinden daha zordur. Belki birincisi hakkal yakin derecesine çıksa da ikincisi aynel yakin derecesinde kalabilir. Ancak bu daha külli bir bilmedir. Alemlerin Rabbine muhatap olmanın yolu kainat kitabını okumaktan, Kur’an tilavetinden, Rasulullah’ı tanımak ve anlama gayreti içinde olmaktan geçerken, kendi Rabbini bilmek Kur’an ve Sünnet-i Rasulullah’a güç yetirebildiğince tabi olmaktan, zikir ve ibadetten, insanlar içerisinde hizmet ve himmetle bulunmaktan geçer. İlkinde bilmek verilir, sıbgatullahla boyanırsınız, ikincisinde kalbin ilhamata açık olması riyazetten geçer ve kesbinize bakar. Şeyhin dediği gibi riyazet olmadan fütuhat olmaz. İstisnalar vardır ama bu genel kaideyi bozmaz.

Biraz muğlak olduklarının farkındayım, ancak bunlar Şeyh-i Ekberden kadehime doldurduğum birkaç damladır. Dilerim paylaşıldıkça çoğalır. Zira Rabb Verene Veren’dir. Hatam varsa benim anlayışsızlığımdandır. Allah hataları düzelten ve örtendir.

Şeyh çok hızla yer değiştiriyor, tekrar peşine düşmeliyim.

Mona İslam
Karakalem dergisi

tarihe sahip çikmak

Bediüzzaman Said Nursî, Asa-yı Musa’da “Beşinci Mesele”de şöyle der: “… kalp ve ruhun gıdasızlık ve vazifesizliğinden neş’et eden sıkıntılarla meyhanelere, sefahethanelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen ilaahir …”

Yine bir kardeşim vesilesiyle önüme gelen bu meselede düşünmem icab ediyor. Yasemin soruyor: “Kalp ve ruhun gıdasız bırakılması nasıl olur Mona abla?” Bu kızı Allah için çok seviyorum, ne zaman bana birşey sorsa birşey öğreniyorum. O benim kendisine birşey öğrettiğimi sanırken, ben onun suali vesilesiyle Rabbimden bir mesele kalbimde inkişaf ediyor. Onun duası, arzusu, ihtiyacı beni günlük gafletlerimden çekip çıkarıyor. İyi ki Yasemin gibi kardeşlerimiz var, değerlerini Allah’ın terazisinden başkası ölçemez.

Düşünelim bakalım diyorum, Allah ne diyor, “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur”. Öyle ise bizim kalbimizin gıdası zikr-i ilahi. Ne kadar çok zikredersek kalbimiz o kadar doyuyor. Yasemin müdahale ediyor, “Ama ben zikrederken ortaya birşey çıktığını hissetmiyorum.” İtirazı bile güzel, bir başka kapıyı zorluyor ve açıyor. “Kalp toprak gibidir Yasemin,” diyorum “ettiğimiz her zikrullah ise ona ekili tohum ve çekirdeklerdir.” Üstad diyor ki, “Namazın ahirindeki tesbihat namazın çekirdekleridir” ve ekliyor “bir şey hissetmeseniz de yapmaktan vazgeçmeyin, kalbin hissesi var.

“Hımm” diyor Yasemin, ama ben bu “Hımm”da bir yetmezlik hissediyorum, kesinlikle bir Nur talebesi karşımdaki; pes etmiyor, hakikate tastamam vasıl olmadan durmuyor. Üstadımın sünnetine tabi oluyorum ve misallendirmeye devam ediyorum. “Akıl ise suya benzer. Tarlaya ektiğin çekirdeklerin ortaya çıkması, çiçek veya meyveye durması için su lazım. Su ise aklın getirebileceği birşeydir. Tefekkür sudur. Eğer zikrin esnasında tefekkürle zikre eşlik edemiyorsan endişe etme, (laf aramızda bunu ben de yapamıyorum), zikrinden de vazgeçme, at çekirdekleri kalbinin toprağına ve uzaklaş, bir süre sonra tarlaya su taşır ve onu sularsın. Tabii önce kalp toprağına su kanalları açmak lazım.

“Kalp toprağında su kanalları açmak, toprağı kazmak ve oluklar açmak, yarmak ve düz yüzeyini bozmakla olur. Aksi takdirde su akar gider, tohum ve çekirdeklere ulaşamaz, oysa onlar derindeler. Suyu onlara ulaştırmak gerek. Bunun için hayatta yaşadığımız olayları musibetleri, meşakkatleri çok kullanışlı buluyorum. Onlar kalbimizi şerha şerha yarıyorlar, bak ne güzel, oluklar açıldı, şimdi tek yapacağımız, o oluklardan geçecek temiz suyu bulup getirmek. Sadece musibet ve acılar değil, bizzat hayatın bize sunduğu zorluk da bir kalp yarma biçimi, bir yemek yemek için öncesinde sonrasında bin tür iş yapmak gerekiyor, bu da yeryüzünün Ademoğullarına getirdiği bir sıkıntı. Fakat her sıkıntı gibi bu da nimet, sen her yorucu işini kalbine açılan su yolları gibi düşünmelisin.”

“Bazen de hayattaki coşku ve sevinçler bitkilerimizin üremesine yarayan rüzgarlar yerine geçiyorlar gibi hissediyorum. Her mutluluk insana bu dünya dağdağasında nefes aldıran bir rüzgar-ı Rahmani. Onunla zaten var olan bitkiler bir kereliğine değil, ebeden var olmak için tozlaşıp çoğalacaklar, ve amellerimiz bir atımlık kurşun gibi, genetiği ile oynanmış ebter tohum gibi değil, her an yenilenen, ve beka bulan meyveler olacaklar. Cennette bir meyvenin yenildiğinde bitmemesi, koparıldığı yerden yeniden bitmesini böyle anlıyorum. Cennet uzak bir ufuk değil, hemen bir adım ötede, şu an-ı seyyalenin berisinde, amellerimizin gelecek neslinde, imanımızın doğurganlığında bizi bekliyor. Anlatabiliyor muyum?”

“Peki toprağı, suyu, havayı tanımladık da suya nasıl ulaşacağız onu henüz konuşmadık.” “Uzattım galiba ama az sabret anlatacağım, o kadar fasih konuşamadığımın farkındayım. Aklı işletmenin, ve onu bir müfekkire güneşi gibi yeniden yeniye enerji üreten bir kaynak haline getirmenin yolu nedir? Ben acizane şimdiye kadar şu kanaate vasıl olabildim. Her bir olaya iki şekilde yaklaşarak temiz suya ulaşabiliriz.”

“Birincisi daha selametli olan yol, tümdengelim metodu uygulayacağız, her yaklaştığımız meselede bir isim belirleyip o ismi o olayda arayacağız, bulduğumuzda bu ismin buradaki ef’alini icraatını gözlemleyeceğiz, böylece bulutlar çarpışacak ve yağmur yağacak, sonunda suya ulaştık elhamdülillah. Mesela evde toz var, ve yerler de batmış, kırıntılar, dökülü saçlar, ocak temizlenecek, bir de banyo ovulacak değil mi? ‘Ne tatsız’ diyor nefsimiz, üstelik yap yap yeniden kirleniyor. Halbuki biz biliyoruz zikirde tekrar esastır. Bu yüzden bilhassa kadınlarda (elbette erkeklerde de tecelli ediyor ama onlar bizim kadar temizlik işiyle muhatap değiller) temizlik işi Kuddüs isminin zikrinde ve tefekküründe muazzam bir fırsat. O halde elimize toz bezi alırken önce bu isimle başlayacağız, Ya Kudüs diyecek ve hem iş yapıp hem düşüneceğiz. Dene ne kadar verimli olduğunu göreceksin. Bir de benim bu işi yaparken zikretmeyi sevdiğim bir ayet var, “Vallahu yuhibbuttevvabiyn ve yuhibbul mutetahhiriyn (Allah sürekli ve tekraren tevbe edenleri ve sürekli ve tekraren temizlenenleri sever).”

Yasemin “ben her olaya uygun bir isim bilmiyorum Mona abla” diyor. “Nereden öğrenebilirim?”

“Vallahi ben de her olaya uygun isim bilmiyorum, ama sana 30. Lem’a’yı salık veririm, oradaki Esma-i Sitte Risalesindeki isimler öyle büyük ki, ne zaman hangi isme ihtiyaç duysan oradan devşirebiliyorsun, o risaleyi iyice öğrenmen yeterli oluyor, yahut Cevşen de bu konuda çok uygun bir öğrenme zemini, her bölümde okuduğun isimleri mealleri ile beraber okur ve üzerinde düşünürsen, bir süre sonra sayamayacağın kadar çok isme vasıl olursun. Ve onlar sen çok zorlanmadan uygun zamanda uygun olay esnasında karşına çıkıverirler. Deyim yerindeyse her hacatına Hızır gibi yetişirler.”

“Ya da tümevarım metodu kullanabilirsin, bu da her bir olaydan filozofların ve hükemanın yaptığı gibi düşünerek kapsamlı cümlelere ulaşmakla mümkün. Böylesi biraz daha yorucu ama yine de düşünme melekeni güçlendirdikçe daha çabuk sonuca ulaşırsın. Tıpkı okulda çözdüğün matematik problemleri gibi, ilk günler zor gelen sonraları iki kalem oynatma ile çözülür hale geliyor değil mi? Suya kavuşmak bu kadar kolay. Sadece biraz temrin, yani senin anlayacağın egzersiz istiyor. Yaptıkça araba kullanmak gibi otomatiğe bağlanır ve farkında olmadan her şeyi kusursuz yapmaya başlarsın. Biraz gayret, sonuç buna değecek kadar haz verici olacak.”

“İşte” diyorum “insan kalbi ve aklı birbiriyle buluşturduğunda tarlada çiçekler açmaya başlıyor. O zaman ettiğimiz zikrin de, yaptığımız tefekkürün de sonucunu görüyoruz. Ne zikir tek başına fikirsiz yetiyor, zira tarlada suya kavuşmayan çekirdekler daima çekirdek olarak kalıyorlar. Ne de fikir tek başına bir işe yarıyor, ki tohumsuz bir tarlaya ne kadar su verirsen ver elde edeceğin sadece çamurdur. Birinde belki Allah bir mucize eseri yahut ahirette çekirdekleri yeşertir, ama diğerinde sadece ilim yüklü eşek yahut dinsiz feylesof olmak tehlikesi var. Ama ikisinin birlikteliğinden Sevgili Üstad’ın tabiri ile ‘barika-i hakikat’ doğuyor.”

“Kıldığımız her namaz, yaptığımız her tesbihat, okuduğumuz her cevşen ve evrad, bir zikir biçimi, okuduğumuz bizi düşündüren her kitap, evimizin kirlenmesinden, yemek yapmamıza, bir kafede oturup insanları gözlemlememizden, yemek yememize, dostlara ikram edip, dertli birine koşmamıza, birini sevmemizden, bir şeye kırılmamıza kadar her hadise birer tefekkür kapısı. Bu ikisini cem eden tek bir şey var. Yahut benim hem zikir hem tefekkür yapabildiğim tek bir alan var. (Muhakkak başkaları sair şeylerde de bunu becerebiliyordur, belki sen de yapabilirsin.) O da Kur’an tilaveti. Bu da Kur’an’ın mucizesi, her şeyi ihtiva edişi, bizzat cenneti çabasız önünüze serişi. Hakikaten ben bu dünyada cennet nerede deseler Mushaf’ın iki kapağı arasında derdim. Hiçbir şey onun verdiği lezzeti tarif edemez, bu yüzden tarife yeltenme densizliği göstermiyorum. Sadece tatmayan bilmez diyebiliyorum.”

“İşte sanırım bu akıl ve kalp yaratılış gayelerine uygun, tayyip bir gıda ile doyurulmayınca insan boşluktan ne yapacağını şaşırıp, sağa sola malayaniyata saldırmaya başlıyor. Biliyorsun Kur’an bize Allah’ın bizim için seçtiği gıdalardan bahsederken onları ‘tayyib’ diye tanımlıyor, yani hem zahiri hem de batını anlamda temiz gıdalar. Bu gıdalar maddi ve manevi olabiliyorlar. Ama nasıl ki aç bir insan böcek bile yiyebilirse, ve o an ona açlıktan yediği şeyin iğrenç olduğunu anlatamazsan, aynen öyle de kalbini ve aklını Rabbin tayyib dediği manevi gıdalarla düzenli olarak beslemeyen birine de haz aldığı şeylerin hakikatte tiksinti verici olduğunu anlatamazsın.”

Bir telefon sohbeti sona eriyor, Yasemin bana teşekkür ediyor. Aslında ben ona teşekkür etmeliyim, çünkü o ne sanırsa sansın ben bunların hiçbirini beş dakika evvel bilmiyordum. Hakikaten bizim meşrebimizde kardeşlerimiz birer şeyh kadar üzerimizde tesir sahibi; herhalde bir şeyh bana bir hırka giydirse Yasemin’in üzerimde yaptığı etkiye ancak denk gelirdi. Bu bir değerli ağabeyimizin “bazı insanlarda bereket var, onlarla birlikte olduğunuzda asla eli boş dönmüyorsunuz, mutlaka yeni bir hakikat keşfediyorsunuz” dediği hale tam denk düşüyor olsa gerek.

Eminim sizin de Yasemin’leriniz vardır. Allah böyle bereketli kardeşlerimizi çoğaltsın.

Mona İslam
Karakalem dergisi