Sık sık ölümü istemek ve depresyon


Günümüzde insanın ruhsal sorunları, tıpkı diğer bedensel sorunlarında olduğu gibi, bilimsel bir temele oturmuş durumda. Buna rağmen birçok kişi, geçirdiği bir ruhsal rahatsızlığın tedavi edilebilir bir durum olduğunu bilmiyor. Üstesinden gelebileceği bir zorluk olarak düşünüyor. Hatta yaşadıklarının bir hastalık ve rahatsızlık olduğunu aklına bile getirmiyor.

Ne zaman ki yakınmalar, sıkıntılar, olayların üstüne üstüne gelmesi gibi şikayetlerde artma oluyor…? İşte o zaman “Acaba bana neler oluyor böyle?” diye düşünmeye başlıyor.

…düşünmeye başlıyor da… birçok kereler bundan kurtulmak için bir uzmandan yardım alması gerektiğini bilmiyor.

Günümüzde hala insanlar bir psikologdan veya bir psikiyatristten yardım almanın “Delilik alameti” olduğunu düşünebiliyor…!

Oysa ruhsal sorunlarımız da tıpkı şeker hastalığı gibi, kalp-damar hastalıkları gibi normal bir hastalıktır. Hastalığın bir tanımı, nedeni, gidişi ve tedavisi de vardır elbette…

Depresyon kendisine özgü belirtileri olan, ciddiye alınması gereken bir rahatsızlıktır sevgili okurlar…

…aslına bakarsanız hepimiz yaşamımızın belirli dönemlerinde kendimizi kötü hissederiz. (hatta Bush’un yaşadığı bir dünyada tam anlamıyla iyi olmak bile mümkün değil ama… neyse…) Keder, hüzün, mutsuzluk duyguları ruhumuzu kaplar.

Bu duyguları ufak tefek gel-gitler şeklinde yaşamak kaçınılmaz bence. Söylediğim gibi hepimize olur… gelir… bir süre sonra gider…

Bazı kişilerde bu tür duygular gelir… gitmez…

Gitmeyince duygusal olaylara verilen tepkilerde artmalar olur…

Duygusal olaylara verilen tepkilerde artmalar olunca, kişi yoğunluğunu ve duygusallığını aşırı boyutlarda yaşamaya başlar…

Aşırı boyutlarda yaşamaya başlayınca çevresiyle, ailesiyle, işiyle, arkadaşlarıyla arası bozulmaya başlar…

Tüm ilişkiler bozulmaya başlayınca… tahmin edersiniz… yaşamaktan zevk almamaya başlar… sık sık ölümü aklına getirir…

Günün birinde hepimiz öleceğiz zaten… ve hatta yaşanması zorlaşan ve hatta yaşamamızın mucize olmaya başladığı dünyada, niçin sık sık ölümü istemeye başlayalım ki…?

Eğer…

…kendimizi hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren bir üzüntü, keder, mutsuzluk, çaresizlik, sıkıntı, zavallı, neşesiz, sinirli, çökkün, boşluktaymış duygusu…vb. gibi duyguların içinde hissediyorsak…

…eskiden zevk aldığımız işlerin çoğundan zevk alamıyorsak… veya zevk aldığımız işlerimize karşı ilgimiz aşırı şekilde azalmışsa…

…iştahımızda azalma veya artmalar varsa… istemediğimiz halde kilo alıyorsak veya kilo veriyorsak…

…hemen her gün uykusuzluk çekiyorsak… uykuya dalamıyorsak… daldıktan sonra hemen uyanıyorsak… gece sık sık uyanıyorsak… her uyanmadan sonra tekrar uykuya dalmamız çok zaman alıyorsa… çok uyuduğumuz halde sürekli uykumuzu alamadığımı hissediyorsak…

…etrafımızdaki herkesin fark edeceği şekilde konuşmalarımızda ve düşüncelerimizde yavaşlamalar devreye girmişse…

…karar vermede güçlük çekiyorsak… sürekli bir kararsızlık hali yaşıyorsak…

…aşırı yorgun, bitkin, enerji kaybına uğramış hissediyorsak…

…vücudumuzda nedensiz ağrılar artmışsa… nefes darlığı… yorgunluk… baş dönmesi… mide ve bağırsakta gazlanma artmışsa…

…kendimizi beğenmemeye başlamışsak… hiçbir işe yaramadığımızı, kimsenin bizi artık sevmediğini sık sık düşünmeye başlamışsak…

…kendimizi herhangi bir konuya veremiyorsak… zihnimiz sürekli karışıksa… en kolay şeyleri bile unutmaya başlamışsak…

…sürekli kendimizi suçlamaya başlamışsak… işe yaramaz hissediyorsak…

…tabii ki sık sık ölümü aklımıza getiririz… “Ölsem de kurtulsam…!” demekten başka şansımız kalmaz çünkü…

Depresyon tam da böyle bir şeydir sevgili okurlar…

Depressif kişi, kendisini yalnız ve çaresiz hisseder. Oysa yeryüzündeki insanların belki de beşte biri kendisiyle aynı duyguları paylaşıyordur da haberi bile yoktur. Ama o yine de yalnız hissetmeye devam eder.

Depresyon insanı öldürmeyen ama süründüren bir hastalıktır. Hayatı burnunuzdan getirir. Yaşam kalitenizi düşürür. Oysa alınacak yardım ve tedaviyle insanlar eski sağlıklı hayatlarına kolaylıkla dönüyorlar.

Depressif kişi, hayatı hep kendi baktığı yerden gördüğü ve yaşamını değiştirmek için çabalamadığı için aynı yerde sayıklar. Ufak tefek hayal etme ve niyet etme çabalarını, “uğraştım… olmuyor işte…” diye yorumlar. Halbuki uğraşmaz aslında… ahh bir uğraşsa…?

Depresyon ne soğuk algınlığıdır ne de utanılacak bir durum. Bu nedenle işin uzmanları tarafından tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.

Tedavide sadece ilaç kullanmak yeterli olmaz. Depresyondaki kişilerin terapötik destek almaları gerekir. Çünkü en kestirme tanımıyla depresyon (terapötik bir tanımlamayla), kişinin hayat karşısında kendisini yenik hissetmesi durumudur.

Hayat karşısında yenik hissetme durumu… yani depresyon…

…yani bilinçdışınızdaki “arzu” ve “yasak” arasındaki çatışma…

Bilinçdışınızdaki çatışmaların, bilinç düzeyinize çıkarılması ve arzu ile yasak arasındaki bağın oluşturulması ile tedavi tamamlanmış olur. Uzmanlar bilinçaltı süreçlerinizde bastırılan arzuyu bulmaya çalışır… ve tedavi böylece sürer gider.

Depresyonda olan kişiler için iyi bir tedavi, tam anlamıyla bir iyileşme oluyor genellikle. Ama bir de depressif yapıyı bünyesine sindirmiş ve bu yapıyı kişiliğinin bir parçası gibi yaşayan insanlar var. Bunlar sürekli depresyonda gibi “mızmızlanır”lar. Ne şikayetleri biter… ne de iyileşirler…

Önerdiğimiz hiçbir şeyi yapmazlar… mümkün olsa onların yerine biz uzmanların depresyondan çıkmasını isterler J tabii böyle bir şey mümkün olmayacağı için de depresyonlarıyla yaşamaya devam etmek zorundadırlar.

İşin iyi olan yanı, bu kişilerin aslında gerçekten bir depresyon hastası olmamalarıdır. Yani depresyonda değiller… ama kendilerini depresyonda zanneden kişilerdir… bu nedenle hayatlarını yeterince keyifli yaşayamazlar. Kendi burunlarından getirdikleri gibi etraflarındaki insanların da burunlarından getirirler. Ama tam bir depresyon olmadığı için en ana tehlike olan “intihar” girişiminde de bulunmazlar.

Kısaca özetlemek gerekirse, depresyonda bile olsanız, elinizden geldiğince hayatınızın iyi ve güzel taraflarını görmeye gayret edin. Depresyondayken gördükleriniz, sadece içinde bulunduğunuz ruh haliniz nedeniyle, görmek istedikleriniz olacaktır.

Görmek istedikleriniz hep kötü ve yolunda gitmeyenler olursa, hayatınızın da hep öyle olduğunu sanma yanılsamasını yaşarsınız. Ama iyi ve güzel olana odaklanırsanız, yaşamınızın iyi ve güzele doğru gittiğini fark edersiniz.

Elinizden geldiğince kendiniz için iyi şeyler isteyin. Ama lütfen unutmayın…! Depresyon ciddi bir tıbbi rahatsızlıktır ve mutlak surette psikolog ve psikiyatristlere başvurarak iyileşmenizi gerektirir. Zamanında uzman yardımından istifade etmezseniz, kendi canınıza kıyacak kadar ileri gidersiniz… veya en sevdiğiniz yakınlarınızın, kendi hayatını sonlandırma girişimini üzülerek izlemek zorunda kalırsınız…

Çevrenizde depresyonda olduğunu hissettiğiniz kişilere yapacağınız en önemli yardım, bu kişileri bir uzmana gitmeye razı etmek olmalıdır sevgili okurlar…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Panik Atak İçin Nefes Egzersizi


Panik atak için yazılan yazının ardından, bu durumdan kurtulmak için kendi başına neler yapabileceğini soran pek çok okuyucu oldu .

Bugün özellikle evde, iş yerinde veya herhangi bir ortamdayken aniden atakla karşılaşırsanız, kendinizi nasıl rahatlatabileceğiniz konusunda bilgi vereyim istedim.

Öncelikle yazımı ilk kez okuyanlar için, panik atak neydi hızlı bir hatırlatma yapayım. Panik atak, ani olarak, beklenmedik bir anda ortaya çıkan ve rahatsız edici semptomlarla kendisini gösteren bir hastalıktır.

Peki neydi bu semptomlar…?

· Çarpıntı

· Göğüs ağrısı veya göğüste sıkıntı hissi

· Nefes darlığı, boğulacakmış gibi olma

· Aşırı terleme

· Titreme, sarsılma, silkelenme duygusu

· Bulantı, karın ağrısı

· Ani üşüme, ani ürperme, ateş basması

· Başta/beyinde uyuşma, karıncalanma

· Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş veya bayılacakmış gibi olma duygusu

· Gerçekdışılık duyguları… yani yaşadıkları gerçek mi değil mi gibi çelişkiler yaşama

· Benliğe yabancılaşma

· Ölüm korkusu, kalp krizi geçiriyormuş duygusu

· Kontrolünü kaybedeceği ya da delireceği korkusu

Ortalama düzeyde var olduğu düşünülen bu dürtülerin tamamı görülebilir… Görülmeyebilir de… Dışardan bakıldığında “Aman canım… o kadar da abartılacak bir şey değilmiş!” dedirtebiliyor ama siz gelin de bunları çekene sorun…

Anlatılmaz yaşanır bir durumdur… genellikle bayanlarda rastlıyoruz. Günlük hayatın sıkıntı ve zorlukları içinde bayanların bu tür rahatsızlıklar yaşaması da normaldir sanırım. Rahatsızlığın başlama yaşı her ne kadar değişken olsa da ergenlik döneminde başladığı veya otuzlu yaşlarda bile ilk başlangıç yaşandığı bilinen bir gerçek.

Tipik bir panik atak dakikalarla sınırlıdır sevgili okuyucular. Çoğunlukla 5-10 dakika, nadiren de 20-30 dakika, çok ender olarak da bir saat sürebilir. Adı üzerine ataktır ve gelir… sizi üzer, korkutur, boğar, rahatsız eder… ve hiçbir şey yokmuş gibi çekip gider.


Panik atağı sırasında en yoğun yaşanan duygu “nefes darlığı ve boğulacakmış gibi olma” hissi sevgili okurlar. En fazla yakınılan mesele bu. Boğulacakmış gibi olan kişiler, aşırı soluk alıp vermeye başlarlar. Bu durum, panik atağın bireyler tarafından daha yoğun düzeyde yaşanmasına yol açar. Oysa soluk alıp verme, yani solunum sistemi, istemli olarak kontrol edilebilecek bir işlevdir ve bunun yapılabilmesi halinde panik atağını kontrol altına almak mümkündür.

Peki aşırı soluk alıp vermeyi nasıl kontrol altına alacaksınız…?

Gün içinde farklı zamanlarda, her insan dakikada ortalama 10-12 kez soluk alıp vermektedir. Eğer kişi, bundan daha fazla sayıda nefes alıp veriyorsa, bu sayı mutlaka azaltılmalıdır.

Demek oluyor ki, panik atağın ilk belirtilerini fark ettiğinizde nefes alıp vermemizi yavaşlatırsanız, ciddi bir ataktan uzaklaşmayı da başarmış olursunuz.

İsterseniz sırasıyla ne yapmanız gerektiğini söyleyeyim:

1. Öncelikle rahatlıkla oturup uzanabileceğiniz bir duruma geçin.

2. Burnunuzdan derin bir nefes alıp, onu içinizde 10’a kadar sayarak tutun.

3. 10’a geldiğiniz zaman nefesi ağzınızdan verip, kendinize “rahatla, gevşe, kendini iyi hisset” şeklinde komutlar verin.

4. Bu periyodun ardından 3 saniyede nefes alıp, ardından 3 saniyede nefes verin. Ve nefes alıp vermeyi bu tempoyla sürdürün. Böylece her 1 dakikada ortalama 10 kez nefes alıp vermiş olacaksınız. Normal şartlarda alıp vermeniz gereken sayı zaten buydu. Atak sırasında nefes alışverişiniz arttığı için de kalbiniz hızlı hızlı atıyordu. Sayıyı doğal olana indirdiğinizde, atağı durdurmak için ciddi bir iş yapmış olacaksınız. Bu arada her alışınızda “iyi ve güzel olan her şeyi içinize çektiğinizi”, her nefes verişinizde de “sıkıntı ve zorlukları dışarı attığınızı” düşünmeyi ihmal etmeyin.

5. Her 1 dakika sonunda, 10 saniye boyunca nefesinizi tutup, ağzınızdan geri verin. Daha sonra 3 saniyelik döngülere devam edin.

6. Panik atağınız hafifleyinceye ya da ortadan kalkıncaya kadar bu alıştırmaya devam edin.

Ortalama 4-5 dakika sürecek bu minik “Nefes yavaşlatma tekniği” ile, panik atağını kendinizden uzaklaştırma şansınız olacak.


Bireysel destek çalışmalarında danışanlarımıza öğrettiğimiz bu tekniği sizlerle de paylaşmış oldum. Bununla birlikte daha pek çok uygulama var.

Eninde sonunda yapmanız gereken şey, atak gelmeye başladığında, artan kalp ritminizi normale çevirmekten geçiyor. Ritmi normale çevirip, delirmeyeceğinizi, çıldırmayacağınızı, aklınızı kaybetmeyeceğinizi, kontrolün elinizden çıkmayacağını, bunun kısa sürecek bir korku nöbeti olduğunu, birkaç dakika sonra tamamen ortadan kalkacağını düşünmeyi ihmal etmeyin.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

“Panik Atak” mı Oldunuz?


Sosyal fobi ile ilgili yazı yazınca, hemen ardından, onun benzeri zorluklar yaşatan; ama farklı bir grup rahatsızlık olan “Panik Atak”la ilgili sorular fazlaca geldi. daha önce de bu konuda yazmıştım, genel istek üzerine tekrar yazayım dedim.

Hiçbir neden yok… aniden başlayan bir çarpıntı… terleme… göğüste sıkışma… nefes darlığı… baş dönmesi… dengesizlik… fenalaşma… baygınlık geçirme… nefes alamama duygusu… bulantı… karın ağrısı…titreme/sarsılma… ürperme…başta karıncalanma… beyinde uyuşma duygusu…ani ateş basması… nedensiz üşüme… ve en sonunda kendinize teşhis koyuyorsunuz; “Eyvahhh… kalp krizi geçiriyorum…!” “Bana felç indi…!”

…tüm bunların arkasından ciddi bir ölüm korkusu…

Bazen de başınızda bir tuhaflık hissedersiniz… sersemlik hissi…. Kendisini ve çevresini bir değişik hissetme… kontrolünü kaybedeceğini zannetme… hatta çıldırma korkusu… ve ilaveten kendisine veya çevresindekilere zarar vereceği endişesi…

Bu gibi durumlarda kişiler genelde acil servislere kaldırılırlar. Orada bir çok muayene, film çekimi, elektrokardiyografi, tomografi ve diğer tüm incelemelerde hiçbir şey bulunmaz. Kaygılanırsınız. Doktorunuza ne olduğunuzu sorduğunuzda aldığınız cevap nettir: “Bir şey yok… stresten olmuş… sinirsel…”

Ve eve gönderilirsiniz. Sadece sakinleştirici bir iğne yapılarak.

Aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşete düşüren yoğun sıkıntı veya korku nöbetlerine “Panik Atak” diyoruz. Geçmişte yeterince bilinen bir hastalık değildi ama son yıllarda ilköğretim düzeyindeki çocukların bile tanıdığı bir isim oldu. Nereye baksak, başımızı nereye çevirsek buna benzer ataklar yaşayan birileriyle mutlaka karşılaşıyoruz. Neredeyse her ailede bir tane panik ataklı kişi yaşıyor.

Panik ataklarının en tipik özelliği, tekrarlayıcı olmasıdır. Kişi sık sık bu atakları yaşamaya başladıkça, hastanelerin acil servislerine de sık sık taşınmaya başlamış olur. Kaçınılmaz son yani…

Her seferinde yeni muayeneler… her seferinde yeni filmler… doktorların bir şey olmadığına dair söylediği hiçbir cümle tatmin etmez… gözden kaçan bir şeyler mutlaka vardır diye incelemelere devam ettirilir.

Bazen de yanlış tanı konularak hasta antibiyotikten nefes açıcıya, çarpıntı ilacından tansiyon ilacına kadar bir sürü yanlış ilaç kullanır. Ve bir türlü iyileşmez doğal olarak… bu durumda da sürekli morali bozulur…

Ataklar devam ettikçe hasta, ataklar arasındaki dönemlerde de gergin ve huzursuz olmaya başlar. Endişeli, sıkıntılı bir hal alır. Ha geldi ha gelecek diye bekler durur… ama keyifli bir bekleme değil tabii ki tahmin edeceğiniz gibi… korku dolu bir bekleme…

…bir de ne zaman nerde geleceği belli olmadığı için daha da çok kaygılanır. Ya yolda gelirse…? Ya markette gelirse…? Ya iş yerinde gelirse…? Ya otobüste gelirse…? Ya komşuya gidince dedikoducu insanların arasında gelip de utanılacak bir durum yaşatırsa…? Ya sınav anında gelip, en önemli finalde geçer not aldırmazsa…? Ya yolun ortasında kalp krizi geçirip, tanımadığı insanların arasında ölüp giderse…?

Zamanla yalnız kalma korkusu da ilave olmaya başlar. Çünkü evde kimse yokken atak gelirse, düşüp bayılırsam, beni kimse hastaneye yetiştiremezse, ölürsem, ölümü bulurlarsa…vs. gibi bağlantılı düşünceler gelişir. Ya da ölmese bile, başkalarının yanında komik duruma düşme kaygısı.

Bir süre sonra bir bakarsınız ki artık kendinizi tanımamaya başlamışsınız. Siz sanki artık eski siz değilsiniz. Eskiden sevecen, neşeli, girişken olan siz gitmişsiniz… yerine korkak, asabi, her şeyden etkilenen, her şeyden kaygılanan, kendine olan güvenini tamamen yitirmiş bir siz gelmişsiniz…

…artık hayatınız tamamen bir “önlem cenneti”ne döner… Yoksa “önlem cehennemi” mi deseydim?

Evet evet… cehennem…! Ataklara neden olabileceğini düşündüğünüz her şeyden vazgeçersiniz. Faaliyetlerden, yiyecek/ içeceklerden… hatta bir çok kişinin evden çıkmadan önce yatıştırıcı ilaç veya alkol aldıklarını görüyoruz. Kendilerini yatıştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar kendilerince…

Öyle çok önlem var ki… isterseniz bazılarını sıralayabilirim;

…atak sırasında kendini kaybedip çocuklarına zarar vereceğini düşünen bayanlar, mutfaktaki tüm bıçakları kilit altında bulundurup, ulaşılması güç hale getiriyor,

…çocuklarıyla evde yalnız kalmak istemiyor,

…yine sokaklarda bayılmaktan korkan bayanlar, bayılınca ziynetleri çalınmasın diye, altın türü hiçbir takı eşyasını eline koluna takmıyor,

…çantalarında tüm yakınlarının ulaşılabilecek en kolay yere, telefon numaraları ve adreslerini yazıyor… hatta doktorunun kartvizitini bile yanında taşıyor,

…uç noktalarda acil servisi olan hastanelerin yakınına evini taşıyor…

…iş yerinde bayılma korkusu geçiren beyler, işlerinde istifa edip evde oturuyor.

…gittiği her yere evliyse eşini, evli değilse aileden birini taşıyor,

…üniversite öğrencileri okulu bırakıyor veya sınav günleri anneleriyle birlikte okula gidiyor,

…otobüse binip fenalaşmamak için saatlerce yol yürüyor…vs…vs.

Panik ataklar ve panik bozukluklar, psikiyatrist ve psikologlarca en iyi tanınan rahatsızlıktır. Toplumumuzda en sık görülen hastalıklardan birisidir. Birçok kişi bu hastalığı ya daha önce geçirmiştir ya da hâlihazırda geçiriyordur.

Her yaşta görülebilen bu rahatsızlık özellikle 18–35 yaşları arasında başlıyor. Kadınlarda daha sık rastlanıyor.

Genelde hastalar bu durumun nedenini merak ediyor. Niye böyle oldu? Niye şöyle oldu? Niye ben öyle nefes alamadım? Niye bana böyle şeyler oluyor?

Tahmin edilen iki sebebi var. Birincisi, beynimizdeki nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının düzensiz çalışması. Ki bu durum ilaçlarla çözümleniyor.

İkincisi, günlük hayatta yaptığımız bazı davranışlarımızın sonucu olarak ortaya çıkan, son derece doğal olan “doğal ve zararsız” bir çarpıntı, terleme, baş dönmesi… gibi durumları “ciddi bir hastalık veya kalp krizi” şeklinde yanlış yorumlanması… tabi bu yanlış yorumlamaya neden olan da bilinçaltı süreçlerimiz… ben dediğimiz, kendim dediğimiz egomuzla olan zorluklarımız… bu durumu da psikoterapi çözümlüyor.

Demek ki panik ataklar ve panik bozukluklar tedavi edilebilen rahatsızlıklardır.

İyi bir psikoterapist bulduğunuzda, hiç ilaç kullanmadan sadece terapötik destekle aşabiliyorsunuz. Ortalama 6–7 ay süren ve belirli aralıklarla, düzenli olarak gideceğiniz psikoterapi seanslarıyla, kolaylıkla yatıştırılan bir hastalık.

Genel anlamda panik atağı anlattım. Bir sonraki yazıda devamını anlatacağım. Devamında ne var? Panik atak hakkında bilinmesi gerekenler ve evde kendi imkanlarınızla neler yapabilirsiniz bu ataklardan kurtulmak için…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Sosyal Fobiniz Varsa…


Son günlerde “sosyal fobi”nin tanımı ve baş etme yollarının neler olabileceği konusunda sorular tekrarlamaya başladı. Bu konu önemli olduğu ve toplumumuzda bol miktarda görüldüğü için üzerinde birkaç kez durmuştum.

Artan sorular ve mailler nedeniyle bir kez daha ele alınmasının yararlı olacağını düşünerek tekrar yazıyorum…

Sosyal fobi nedir…? Nasıl ortaya çıkar…? Kendi kendinize evde yapabilecekleriniz neler olabilir..?

·Tanımadığınız insanların yanında kendinizi kötü hissediyorsanız…

·İnsanların yanında konuşmaktan çekiniyorsanız…

·Kendinizi küçük düşürmekten, utanılacak durumlara düşmekten endişeleniyorsanız…

·Bazen kalabalık bir yerde olmanız gerekiyor ve siz ordasınız mecburen. Ama inanılmaz derecede nefes darlığı, kendini kötü hissetme, elde yüzde yanma, titreme, bayılacakmış gibi olma duyguları hissediyorsanız…

·Herkesin size “aptal” gözüyle baktığını düşünmeye başladıysanız…

·Birilerinin yanında yemekten, içmekten çekiniyorsanız…·İnsanların yanında elinizi kolunuzu nereye koyacağınızı şaşırıyorsanız…

·Utanma ve sıkılma duygularınızdan dolayı sık sık iş yeri değiştirmek zorunda kalıyorsanız…

·Utanma ve sıkılma duygularınızdan dolayı iş aramaktan bile çekiniyorsanız…

·Evleneceksiniz ama… ah bir de karşı cinsle konuşmayı başarsanız! Bir türlü karşı cinsin yanında kendinizi iyi hissedemiyorsanız… eliniz ayağınız daha da fazla birbirine giriyorsa… ve hatta korkularınızı aşıp bir türlü evlenemiyorsanız…

·Sürekli soğuk nemli ellerle, terlemiş avuçlarla geziyorsanız…

·İnsanların gözlerinin içine bakamıyorsanız…

…ve…

·Herkesin size baktığını sanıyorsanız…??

“Amaaannn…! Bakarlarsa baksınlar canım…! Ne olmuş bakarlarsa…? Ben de onlara bakıyorum işte…! Üstelik niye baksınlar ki… insanların işi gücü yok durmadan beni izleyecek değiller ya… hem izliyorlarsa da keyifleri bilir… izlesinler… izleyince ne yapacaklar sanki…? Acayip bir şey yapmıyorum ki…!

Eeee… evet… biraz kaygılı ve gerginim… bundan onlara ne…? Ben onların ne yaptığıyla ilgileniyor muyum ki…? Herkes kendi işine baksın…” şeklinde bir tavır geliştirinceye kadar, yukarıda saydığım tüm belirtilerle bir ömür boyu yaşamak zorunda kalırsınız sevgili okurlar…!

“…yaşasam ne olur?” diye sorarsanız…

…yooo bir şey olmaz… yaşarsınız zaten… yaşarsınız da… yaşam kaliteniz düşük olur… hayatın keyfine tam olarak varamazsınız… güzel bir havada, gökyüzünün tüm çarpıcı yanlarını içinize çekerek yürüyemezsiniz bir türlü…

…acaba bana bakıyorlar mı?

…acaba benim hakkımda ne düşünüyorlardır?

…acaba kendimi komik duruma düşürüyor muyumdur?

…acaba elimi kolumu fazla mı sallıyorumdur?

…acaba karşıdan gelenler benim dengesiz olduğumu anlarlar mı?

…acaba…acaba…acaba…

Yorulursunuz resmen… ama yürümekten değil… gökyüzünün güzelliklerini içinize çekerek aldığınız kilometrelerce yoldan değil… düşünmekten… düşünmekten… düşünmekten… çünkü düşündükleriniz zaten incir çekirdeğinin içini bile doldurmuyor da ondan…

Sosyal fobi, anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, toplumsal işler ve aktiviteler gerektiren durumlarda, kişilerin gergin, kaygılı, endişeli olmalarıyla tanımlanır.

Hiçbir gerekçe yokken, hatta kimse sizinle ilgilenmiyorken bile, sanki herkesin bakışları sizin üzerinizdeymiş gibi kaygılı bir hali sembolize eder.

Psikolojik rahatsızlıklar içinde oldukça sık rastlanılan, insanı öldürmeyen; ama yaşam kalitesini düşürerek ve insana sürekli gergin anlar yaşatarak insanı, tabiri yerindeyse “süründüren” bir hastalık grubudur.

Genellikle yaptığımız terapötik çalışmalarda iki yolla geldiğini görüyoruz. Birincisi, yetiştirilme süreçlerinin etkisiyle öğrenilerek. Yani daha çocuk yaşlarda yetiştirilirken, insanlara karşı kaygılı bir tavır geliştirmemize neden olan ailelerimiz sayesinde yerleşiyor hastalık. “Aman, büyüklerin yanında konuşma sakın… sen büyüdün artık, kızlarla/erkeklerle oynayamazsın… Şişşt, bak amca kızıyor…vs.” şeklinde toplumsal alanlarda aktif olmamızı gerektiren durumların önünün kesilmesiyle ortaya çıkıyor. Kişi yetiştirildiği süreçte aşırı derecede baskılı bir ortamda bulununca, zamanla büyüyor, insanlarla konuşması ve iletişim kurması gerekiyor ama…! Kuramıyor ki…

İkinci yol ise, yaşarken başımıza gelen olumsuz bir olayın etkisiyle oluşuyor. Küçükken ya da hatırlayabildiğimiz kadar büyük olduğumuz bir dönemde, bir gün topluluk önünde utanmış, sıkılmış, kendimizi küçük düşmüş hissedebiliyoruz. Bu duygu öylesine etkileyici, öylesine kuşatıcı oluyor ki, zamanla beyinde “şartlı öğrenme” oluşturuyor. Ve her kalabalığa girdiğimizde, her toplumsal bir faaliyet geliştirmemiz gerektiğinde bizi olumsuz olarak etkiliyor.

Peki böyle yaşamak zorunda mıyız…? Ee diyelim ki yerleşmiş… diyelim ki öyle ya da böyle bizi etkilemiş… mecburen katlanmak zorunda mıyız…?

Tabii ki değiliz…! Hem de hiç değiliz…

Mümkün olduğunca –lütfen dikkat, mümkün olduğunca diyorum, yani elinizden geldiğince, imkanınız dahilinde mutlaka – sizi toplumdan uzaklaştıracak, kendinizi utanmanızı sağlayacak faaliyetleri yapmaya, inatla yapmaya gayret edin.

…çünkü sosyal fobi, insanın içine korku salar ve bu korkuyu yaşamanızı ister. Sizi kendi kabuğunuza sokmaya çalışır. Sizler elinizden geldiğince kabuğunuza çekilmemeye gayret etmek zorundasınız. Aksi halde işler daha da zorlaşır. Hatta yukarıda anlatılan duygular aklınıza geldiğinde elinizden geldiğince “pişkin” olmaya gayret etmelisiniz. “Aman canım… kime ne benim ne yaptığımdan… titrerim… terlerim… düşüp bayılırım yahuuu… kime ne…? İnsanlardan izin mi alacağım terleyip sıkılırken…” gibi bir edayla davranmaya gayret edin.

Kendi imkânlarınızla yapabilecekleriniz bunlar sevgili okurlar. Elinizden geleni yapmanız önemli… buna rağmen yine de başarılı olamıyorsanız lütfen en kısa zamanda bir uzman yardımına başvurunuz. Bireysel destekle bu durumdan kurtulunuz. Aksi halde yaşam kaliteniz cidden olumsuz etkilenir.

Bununla birlikte önemli not, terapötik destek alırken bence “dinamik terapi” yöntemini kullanan uzmanlara gidin. Çünkü benim sizlere verdiğim egzersizler “davranışçı yöntemler” zaten. Ve evde kendi kendinize en kolay yapabileceğiniz uygulamalar. Davranışçı tekniklerin temelinde, korktuğunuz durumun tam ortasından geçme mantığı vardır. Ya korkar geri adım atarsınız… ya da davranışçı bir teknik geliştirir üzerine gidersiniz…

Bunlara rağmen iyileşme olmaması, bilinçaltı süreçleri ortaya çıkaran, sizi yaşam karşısında utandıracak düzeyde yüklemeler yapan, bilinçdışı süreçlerinizin ortaya çıkarılmasını ve sizin üzerinizde oluşturduğu çatışmayı, yine size çözümletmesi gereken bir yöntem olmalı. Bu işi de en iyi dinamik terapi yapıyor.

Ve bu alanda psikolojik danışmanlık yapan bizler seanslarda, kişilerin bilinçdışı çatışmalarını ve bu çatışmaların kişi üzerindeki olumsuz etkilerini bulup çıkarmaya çalışıyoruz. Böylece, sizi yaşam karşısında bu kadar utandıracak bilinçaltı süreç her neyse ortaya çıkarıyoruz. Odada semptomla, semptomun kendisiyle uğraşmıyoruz. Semptomu ortaya çıkaran süreçle uğraşıyoruz.

Özetle tekrarlamak gerekirse, sosyal fobi ülkemizde bol miktarda gördüğümüz; ancak bireysel destek çalışmalarıyla üstesinden kolaylıkla gelinebilen bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu şekilde yaşamak ise hiç kimsenin kaderi değildir.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Merak Edilen Soru: Öfke Kontrol Edilir mi?


Pek çok kişinin inanası gelmiyor biliyorum ama; öfke kontrol edilebilir. Öfke son derece doğaldır. İnsanın içinden gelen, hakkında bilgi sahibi olduğunda rahatlıkla kontrol edebileceği bir duygudur.

Öfke, tehdit olarak algılanan durum ya da kişiler karşısında, onlara saldırıp/sataşmaya yönelik hissedilen duygunun adıdır. Çocukluk yıllarından itibaren öğrenilerek gelişir. Daha ziyade meydan okuma algısına veya karşımızdaki kişilerin bizi tehdit ettikleri algısıyla birleşir. Hatta pek çoğumuz, dışarıdan gelen ani bir uyarıcı olmasa bile, kendi iç duygularımızda öfke duygusu yaşayabiliriz. İçten içe kızmalar, sinirlenmeler, sinirden oraya buraya kızmalar… vs. gibi.

Öfke öğrenilir sevgili okurlar! İnsani olan ve kendisini korumaya yönelik olan bu duygu, zaman içinde çok da işe yaradığı için tamamen davranışlara yerleşir. Boyutları fazlalaşmaya başladığında da içinden çıkılmaz haller alır, kırıcılığa, ilişkiyi tehdit eden boyutlara ulaşır.

Bir önceki yazıdan sonra sizlerden çok sayıda soru geldi. “Öfkeden kurtulabilir miyim?” şeklinde.

Elbette kurtulursunuz. Sonuçta öfke, öğrenerek ve bol bol deneyerek kendinize kazıdığınız bir süreç. Öfkenizin temellerini ve adım adım ondan uzaklaşmanın metodlarını öğrendiğinizde tamamen kurtulabileceğiniz bir durumdur. Hatta tekrar hatırlatmakta fayda var; öfke insani bir duygudur; öfkenin kontrolden çıkıp, saldırganlığa dönüşmesi yanlıştır.

Bir annenin, yorgunluktan ve fazla emek harcamaktan dolayı yıpranıp, çocuğunun yaramazlıkları karşısında öfkelenmesi normaldir. Ama aynı annenin, öfkesinin şiddetini artırıp, kontrol edilemez hale getirip, çocuğunu dövmesi; işi, şiddete çevirmesi anlamına gelir ki hatalıdır.

Eve geç gelen eşinize karşı öfkelenmeniz normaldir. Ama sizin için normal olan duygunuzu, çeşitli otomatik düşünce hatalarıyla kışkırtarak (“gördün mü bak ohh beyefendi yine geç kaldı!”, “kimbilir yine hangi arkadaşına takıldı!”, “bizi sevseydi evine erkenden gelirdi!”,”eve gelmeden önce annesine rapor vermeye gitmiştir Allah bilir!”… vs gibi), eşinizle bağıra çağıra şiddet içerikli görüntülerle kavga etmeniz hatalıdır.

Günümüzde “Öfke Kontrol Çalışması” adı altında güzel çalışmalar yapılıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi ülkemizde de uygulanan keyifli çalışmalar. Bireysel veya grup terapileri şeklinde yapıyoruz. 10 oturumluk çalışmalara katılıyor ve öfkeden kurtulmuş oluyorsunuz.

Bu çalışmalardan eğitimler sırasında katılımcılara kazandırmak istediğimiz bakış açılarından bazı öneriler sıralayayım dilerseniz; Öncelikle, öfkenizin nedenleri hakkında düşünmeye çalışın. Niçin öfkeleniyorsunuz? Genellikle öfkelenen kişiler, niye öfkelendiğini bildiğini zanneder. Ama bu cidden bir “zan”dır; çünkü öfkesinin altında yatan gerçek duygusunun farkında bile değildir. Öfkenizin kaynağına bakmaya gayret ederseniz, öfkenizin gerçek sebebini anlayabilir ve bu öfkeyi kontrol de edebilirsiniz.

Çevrenizde olan her olayı kişisel algılamamaya çalışın. Bu da öfke uyandırır. Herkesin her yaptığı davranış, tamamen sizinle ilgili olmayabilir.

Öfkenizi kullanarak, çevrenizdeki herkesi kontrol altında tutma alışkanlığı geliştirmeyin. “Düzgün söyleyince yapmıyorlar, en iyisi bağırayım da herkes korkup hemen hizaya geçsin!” şeklindeki alışkanlıklar, öfke nedenlerinizi ve dolayısıyla da saldırganlık nöbetlerinizi artırır.

Öfkelenmeye başladığınızda, doğru biçimde nefes alıp vermeye çalışın. Burnunuzdan derin nefesler alıp, ağzınızdan verin. Böylece beyninize bol miktarda oksijen girer ve daha az öfkelenirsiniz.

Otomatik düşünce hataları tuzağına düşmemeye gayret edin. Kızmaya başladığınızda, kendinizi kışkırtacak düşüncelerden uzaklaşıp, elinizden geldiğince sizi yatıştıracak şeyler düşünmeye gayret edin.

Öfkenizi ve öfke nedeninizi, karşınızdaki kişiyi rencide etmeden, sözel olarak ifade etmeyi alışkanlık haline getirmeye gayret edin. İçerde bir öfke varsa, vardır… Öyle ya da böyle dışarı çıkmak isteyecektir. Kelimelerle çıkmasına izin vermezseniz, sert davranışlarınızla ve kırıcı yanlarınızla dışarı çıkar. Bu da sizin yakınlarınızla olan ilişkilerinizi çok fazla zedeler.

Etrafınızdaki insanların sizin yerinize düşünmelerine göz yummaya çalışın. “Kimse benim ne yapacağıma karışamaz!” kısa vadede işe yarar gibi görünse de, uzun vadede sizi öfkeli hale getirir. İnsanlar sizin yerinize düşünebilirler. Bu düşüncelerini dile getirebilirler. Ama siz illaki onların söylediklerini yapacaksınız diye bir kaide yok. Bırakın düşünsünler. Hoşunuza giden düşünceleri alır kullanırsınız. İşinize yaramayacak düşünceleri kullanmazsınız.

Sonuçta öfke çok işinize yarar sevgili okuyucular! Ne işinize yaradığını iyi tespit etmeniz lazım. Öfkeniz hangi işinizi kolaylaştırıyor? Ve acaba öfkeyi kullanmadan, aynı işe yarama noktasına ulaşmanın farklı yolları var mı?

Dilerseniz bu süreci kendi içinizde yakalayabilir, daha az öfkeli olabilirsiniz. Ama kendi başınıza yapamıyorsanız, adım adım bunun eğitimini alır, öfkeden uzak rahat bir hayat yaşarsınız.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Hepimizde Varolan Ortak “Huy”larımız


Bir önceki yazıda huy sandığımız; ama aslında huyumuz olmayıp, yaşam içinde takıntılar şeklinde geliştirdiğimiz davranış kalıplarından bahsetmiştim. Bugün de sizlere yeryüzüne gelen her insanda olmazsa olmaz cinsinden var olan ortak huylar hakkında bilgi aktarayım dilerseniz.

Bir şeyin huy olup olmadığını anlamak zor değil. Çünkü insanlarda yaratılıştan gelen ortak bazı özellikler var. Fıtrattan gelen, mizaç da dediğimiz huylar. Daha önceki yazıda da söylediğim gibi bu huylar Hz.Adem’den bugüne, bugünden kıyamete kadar yaratılacak her insanda tespit edilebilir özellikler olarak varlığını sürdürecektir.

O halde başlayayım doğuştan gelen ve tamamen biyolojik kaynaklı ortak özelliklerimizi sıralamaya:

Birinci özelliğimiz; yenilik arama. İnsanoğlunun doğasında düşünce ve davranışlarında hep yenilik isteme, yeniliği arama huyu vardır. Yenilik isteriz. Yenilik ararız. Tabii ki bu yenilik arama huyumuzu, “Falanca yıllık evliliğimizden sonra eşimden sıkıldım, yenilik aramak amacıyla başka aşklara yelken açtım.” şekline çevirmemek gerekir sevgili beyler…! ve tabii ki hanımlar! Çünkü sıradaki diğer ortak huylarımız bir yandan da bu maddenin olumsuz kullanımdaki cevabı olacak. Sadece yazıyı sabırla okumaya devam etmeniz gerekli.

İkinci özelliğimiz; zarardan kaçınma. İnsanoğlunun yaratılıştan getirdiği en önemli huylarından diğeridir bu madde. Kişi, nerede, kiminle, ne zaman yaşıyorsa yaşasın, temel işlevi zarardan kaçınmak şeklindedir. İntihar etmeyi ve artık yaşamdan bıktığını düşünen insanlar bile, en sıkıntılı anlarında dalgın dalgın yol kenarında yürürlerken, aniden üzerlerine gelen hızlı arabayı görünce, refleks olarak kendilerini yolun kenarına fırlatırlar. Fırlatırlar diyorum çünkü düşünerek, uzun uzadıya karar vererek kendini kurtarma davranışı değildir. Sadece içgüdüsel olarak refleks tepkiyle yapar o kadar. Zarardan kaçınma huyumuz sayesinde hayatta kalmayı ve zarar görmemek için çabalamayı sürdürürüz. Yukarıdaki maddede yer alan şakayla karışık verdiğim örnekteki durum, bu maddeyle birlikte tehlikeye girmiş oldu. Çünkü eşinden sıkılıp değişiklik aramaya başlayan evli çiftlerde; diğer eş, kendisini korumak için ciddi tedbirler alacaktır. Bu da yeni aşk için yelken açmış beylerin/bayanların işini zorlaştırır haberiniz olsun!

Üçüncü ortak özelliğimiz; sebatkarlık. Çeşitli tarih ve dönemlerde, dünyanın herhangi bir yerinde varlığını sürdüren her insan için yaratılıştan gelen önemli bir huydur tuttuğu işi bırakmamak, işin devamı ve sürekliliği için çaba harcamak. Bu maddeyi okuyan tüm genç arkadaşlarımızın harekete geçmesini diliyorum. Çünkü gelen birçok mailde “Mehtap ablacığım, ben başladığım işi yürütemiyorum, beceremiyorum.” Şeklindeki durumlar yaratılış gerçeğimizi yansıtmıyor. Allah insanların doğasına, bir işe başlamayı ve başladığı işi sürdürmeyi şifrelemiş. Yapamıyorum demek, beceremiyorum demek; en iyimser söylemle “Başarmak için ne yapacağımı bilmiyorum” anlamına gelir. Hatta bana kızmasın genç arkadaşlarım ama; tembelliğin farkında olmadan kişiliğin bir parçası haline geldiği bireylerde “Başarmak istemiyorum, zor geliyor” gibi bir şekle bile dönüşmeye başlamış demektir. Bu durumu tersine çevirmek çok kolay. Zira yaratılıştan gelen biyolojik özelliklerimiz, her işin üstesinden gelmemizden yana sevgili genç okurlar!

Son ortak özelliğimiz; ödül bağımlılığı. Biz insanoğlunun ödülle, onaylanmayla ve onura edilmeyle yapamayacağı, üstesinden gelemeyeceği hiçbir durum yok. Hepimiz zaman zaman ödüllendirilmek, onaylanmak, tebrik edilmek isteriz. Kimi zaman tatlı bir kabul edici bakış ödüldür bizim için, kimi zaman tatlı bir söz! Ödülü maddeye bağlamanın verdiği zararlara dikkat ederek, duygusal ödüllerin hayatımızdaki önemini anlatmaya bile gerek yok sanırım.

Özetle söylemek gerekirse; bir şeyin huy olması için yaratılıştan gelmesi gerekir. Yaratılıştan gelenleri yukarıda sıraladığımıza göre, “Huyum bu! Vazgeçemiyorum!” söylemleriyle arkasına sığındığımız bazı davranışlarımızın, aslında bizim zaman içinde geliştirdiğimiz alışkanlıklarımız olduğunu bilmemiz gerekir.

…alışkanlıklar değiştirilebilir! Huylar değiştirilemez!

…evet… son olarak diyorum ki lütfen huylarımıza haksızlık yapmayalım!..

…huylarımız; insan olma zemininde, farklı kültür ve toplumlardaki insanların tümünü ortak bir parantezde toplama işlevini yürütüyor. Bu kadar önemli ve cici bir süreci, kendi oluşturduklarımızla ve değiştirmekten üşendiklerimizle zedelemeyelim!

En azından bu yazıyı okuyan herkes, bugünden itibaren söylem şeklini değiştirebilir.

“Huyum bu! Ne yapayım? Değiştiremiyorum ki… ama eşim de (annem/babam/kardeşim/nişanlım… vs.) beni anlamıyor” demeyeceğiz.

“Kendime böyle bir alışkanlık geliştirmişim… Nasıl olduysa! Sanırım onun isteklerini yerine getirme konusunda zorlanıyorum. Ama elimden geleni yapacağım!” diyebileceğiz.

Ne de olsa huylar ortak…

Alışkanlıklar çeşit çeşit…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

‘Huy’ Sandığımız ‘Takıntı’larımız


Gelen maillerde dikkatimi çekiyor. Okurlarımız kendileriyle ilgili sorular sorarlarken ya da birlikte yaşadıkları kişilerin sıkıntı ve zorluklarıyla ilgili bilgi almaya çalışırken şu ifadeyi kullanıyor;

“Mehtap Hanım… Eşimle (kardeşimle / annemle / babamla… vs) anlaşamıyoruz. Benim bazı huylarımı kabul etmiyorlar…”

Veya…

“Kızımın huyları yüzünden çocukları ve eşi kendisinden bıkmaya başladı. Ona nasıl yardım edebiliriz?”

Soruların devamını okuyunca, aslında bahsedilenlerin “Huy” olmaktan çıkmış ve “Takıntı”ya dönüşmüş karakter özellikleri olduğunu düşünüyorum. Ve gelen sorulara bu anlamda cevaplar vermeye çalışıyorum. Baktım sorular çoğaldı… En iyisi bilgiyi genel anlamda yazayım da herkes okusun istedim…

Huy, genel anlamda “Mizaç” kelimesiyle birbirini karşılıyor. Mizaç, huy dediğimizde; insanın doğuştan getirdiği temel özellikler aklımıza gelir. İslam literatüründe buna bir anlamda “Fıtrat” diyoruz. Yaratılıştan gelir ve neredeyse tamamen biyolojik kaynaklı durumları temsil eder.

Huy / mizaç / fıtrat kelimelerini kullanınca, günlük hayatta en fazla kafa karıştıran diğer yapı akla geliyor hemen değil mi? Yani “Karakter” ve “Kişilik” kelimeleri.

Karakter / kişilik, yapısal bütünümüzdeki sonradan kazandığımız özellikleri temsil eder. Hal böyle olunca da hiç birimizin kişilik / karakter özellikleri diğerine benzemez. Çünkü doğuştan gelen mizaç / huy / fıtratımız, zaman içinde bulunduğunuz ailenin sosyal yapısına, aldığımız eğitime, toplumsal özelliklerimize, kazandığımız kültürel yapılanmaya göre değişiklik gösterir.

Biraz karışık gibi dursa da aslında son derece kolay bir formülasyon… Huy / mizaç / fıtrat = doğuştan gelenler

Karakter / kişilik = sonradan kazanılanlar

Tüm bu bilgileri aktarınca, insanlarda ortak huy ve yine ortak karakter özellikleri olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Dünyanın neresinde doğmuş olursak olalım, insan olmamız nedeniyle, doğuştan beri getirdiğimiz ortak huy ve karakter özelliklerimizin olduğu, yapılan pek çok araştırmayla sabitlenen bir bilgi haline gelmiştir sevgili okurlar!

Bu bilgi inançlarım doğrultusunda düşününce bana son derece doğru geliyor. Çünkü insanların ortak özellikleri ve ortak yapıları olmasaydı, Kur’an’ı Kerim hayatımıza yeterince hükmedemezdi. Oysa ortak ögeler, ortak yapılar sayesinde; hangi devir ve hangi yeryüzü toprağı olursak olalım aynı emir ve aynı ayetlerle muhatap olabiliyoruz. Yaşadığımız dinin evrensel olabilmesi; yüzyıllar boyu insan yaşamına müdahale edebilmesi; insan yaşamını disipline edebilmesi ve yine insanlar için ciddi bir yaşam programı olabilmesi için, insanoğlunda çağlara ve dönemlere inat ortak yapısal bir bütünün olması gerekirdi zaten… Allah(cc), hiçbir ayrıntıyı unutmaksızın insanı yaratmış ve insandaki ortak fıtri özellikler gereği, emir ve yasaklarını bildirmiştir.

Demek ki huylarımız var… Bir de huy sandığımız takıntılarımız var. Yani doğuştan gelmeyen… Yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası olmayan… İstersek ve çabalarsak kolaylıkla terk edebileceğimiz… Zamanla bünyemize yerleşen ve neredeyse psikolojik destek almamıza neden olacak kadar abarttığımız takıntılarımız!

Dilerseniz bu takıntılardan örnekler sıralayayım:

Her şey tam ve mükemmel olsun isterler. Eksiklikler ve noksanlıklar onları sürekli rahatsız eder. Zihinlerinde tasarladıkları işleri yaptıklarında kendilerini huzurlu / mutlu hissederler. Minicik bir eksiklikte, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi sıkıntılı duygularla boğuşmak zorunda kalırlar.

Herkes için en iyi olanın, kendi düşünce ve fikirleri olduğunu zannedip dururlar. İnsanların düşüncelerini değiştirmek için çabalarlar. Değiştirecekler ama tabii ki bir şartla… Herkes onun söylediği noktaya gelecek!

Duygu kontrolü zordur bu kişilerde. Kolaylıkla tartışmaya girebilirler. Söylenen sözlerin kendilerine karşı söylendiğini düşünüp, hemen karşı saldırıya geçebilirler. Huyları tanımlama cümleleri ise son derece meşhurdur: “Haksızlığa tahammül edemiyorum!” oysa her insanın haksızlığa tahammül etmemesi gerekir. Ve zulme karşı başkaldırması gerekir. Bu özellikteki insanların bahsettiği haksızlıklar, günlük yaşama yayılmış ve kendilerinin ikinci plana itildiği kompleksini yaşamalarına vesile olan cinsten haksızlıklardır. Bu da önemli bir detay anlayacağınız üzere…

Yukarıdaki maddeye bağlı olarak, ergenlik döneminde insanın yapısına “Esneklik” özelliğinin yerleşmesi gerekir. Takıntıya dönen durumlarda bu esneklik devreye girmez. Kişi sıra dışı durumlarda, farklı bakış açıları geliştiremez… Derken takıntılı bir düşünme yapısı, inat, mükemmeliyetçi düşünmeye başlama gibi süreçler devreye girmeye başlar. Ve bunların takıntı olduğunu bilmediği için, yaşadıklarının tamamının “Huyu” olduğunu sanmaya başlar.

Etrafındaki insanlarla ilişkileri kontrol etmeye başlar. Hatta öyle çok kafa yorar ki beyni uyuşmaya başlar. Örneğin, kocası eve gelmeden önce, annesinin evine uğramasın… İş arkadaşlarıyla niye öyle değil de bu şartlarda konuşmuş gibi doğrudan kendisini ilgilendirmeyen meselelere bile takılmaya başlar. Bunları da düşünürken, en doğal hakkı olduğunu belirtmeyi de unutmaz!

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Asıl olan günlük yaşamda patolojik özellikler sergileyen ve aslında hastalığa dönüşmeye başlamış yapıların “Huy zannedilmemesi” gerçeği sevgili okurlar.

Evet… İnsanoğlunun yeryüzüne gelişinden beri ortak bazı huyları vardır. Bu huylar Afraka’dan Bosna’ya, Uruguay’dan Amerika’ya kadar değişmez. Her insan için ortak özellikler taşır. Ama yukarıda saydığım tarz durumlar huy olmayıp, aslında kişilik yapısına yerleşmeye başlayan takıntılı düşüncelerdir. Üzerinde durup çabaladığınızda da üstesinden kolaylıkla gelebileceğiniz takıntılar.

Konu uzun… Anlatılacaklar var ama fazla uzatmayayım… Devamını bir sonraki yazıda aktarayım…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu