Sosyal Fobiden Kurtulmak İsteyenler…!


sosyal fobinin ne kadar sinir bozucubir rahatsızlık olduğunu söylememe gerek yok…

Bilmeyenlere Allah yaşatmasın…!

…bilenler zaten neler çektiklerinin farkındalar

Benim deyimimle “öldürmeyip süründüren” cinsten bir psikolojik rahatsızlık…

Cidden ilginç bir durum… sosyal fobi yaşamı tehdit etmez… ucunda ölüm riski yoktur… fiziksel açıdan altta yatan herhangi bir organik soruna rastlanmamaktadır. Tüm bunlar bir araya gelince yaşam için önemli boyutlarda risk yok…

…ama gelin görün ki yaşam kalitesini tamamen yok eden… hadi yok etmediğini farzedersek bile hayatın keyfini çıkarmaktan uzaklaştıran (yani rahat rahat sohbet edemeyen, alışveriş yapamayan, insanlarla karşılaşınca eli ayağı dolaşan, en yakınındaki insanların dışında kimseyle iki kelime dahi konuşamayan, hakkını savunamayan, birisine kızdığında bile bu kızgınlığı söyleyemeyen, utanma ve rahat konuşamama sıkıntısından dolayı sık sık haksızlığa uğrayan, uğradığı haksızlığı hazmedemeyip kendi kendini yiyen ama kendini yemekten öte hiçbir şey yapamayan…vs. gibi) …hadi yaşamın keyfinden de geçtik, “insanlarla konuşurken yüzüm kızarmasın, başka bir şey istemiyorum!” dedirten bir duygu durum bozukluğudur.

Tamamen yetiştirilme süreçlerinden kaynaklanan eğitim hatalarına (anne/babanın çocuğu yetiştirirken sürekli azarlaması, eleştirmesi, yaptığı hiçbir davranışı beğenmemesi, tenkit etmesi, tehdit etmesi, sürekli ne kadar beceriksiz bir çocuk olduğunu vurgulayıp durması, çok az onaylaması, çok az sevmesi, çok az ‘sen benim her şeyimsin’ demesi… vs. gibi) veya geçmişte yaşanmış, kişiyi son derece zor durumda bırakarak çok utanmasına neden olmuş travmatik bir olayın “öğrenilerek bilinç altına yerleştirilmesi”ne dayanır.

Sosyal fobi birebir yardım almanızı gerektiren bir rahatsızlıktır sevgili okurlar… öneriyle… tavsiyeyle… şunu şöyle yap, bunu böyle yap diyerek geçmez…!

…geçmez… çünkü altta yatan sebebin ne olduğunu bulmadan, kişideki performans kaygısının önüne geçilmeden bu rahatsızlık önlenemez…

Nedir performans kaygısı…?

Kişinin kendisini sonuca odaklaması… yapacağı ve yapmak istediği her faaliyet ve durumda “Bu işin sonunda ne olacak?” diye düşünmekten, işi yaparken elini ayağını dolaştırması… sonuca kilitlenerek anksiyete geliştirmesi ve çalışma alanını daraltması anlamına gelir.

Niye böyle olur…?

Sürekli eleştirildiyse… her yaptığına bir kusur bulunduysa… yapmaya çalıştığı her güzel işte, “iyi olmuş da niye bunun şurası böyle yarım kalmış… bak hem yaparken şunları da mahvetmişsin…!”? gibi cümleler duyarak büyüdüyse…! Ve koca bir hayat ortalama hep aynı mantıkta ilerlemişse…! Başka ne yapabilir ki kişi…? Elbette yaptığı/yapacağı işin ilerleme sürecine bakmaz… bakamaz… sonuçta ne olacak diye düşünüp durur… sonucu düşünürken, sonuçta eline geçecek ürünü düşündükçe de kendisindeki “kaygı potansiyelini”? sürekli tetikler… böylece kaygı oluşur… yani performans kaygısı… böylece ne “Nasıl yapacağını”? düşünmekten “ne yaptığını”? unutur…!

…işte bireysel destek alınması gereken yer tam da burasıdır… kişinin performans kaygısının önüne geçilmeye çalışılır. Sonuca değil, sürece odaklanması sağlanır. Yaşamı boyunca yaşadığı olumsuz sonuçlar konuşulur… olumsuz sonuçların varettiği olası güzel süreçlerin varlığı kişiye gösterilmeye çalışılır.

…diyelim ki bir tiyatro grubusunuz… 2 ay sonra gösterime girmesi gereken güzel bir oyununuz var… eğer grup oyuncuları olarak sadece final gecesine kilitlenirseniz, sanırım hazırlık aşamasında oldukça zorlanırsınız… özellikle de ilk gösteri anında… çünkü 2 ay boyunca tüm çalışmalar sadece ilk geceye odaklanırsa, ilk gece için performans kaygısının tohumları da atılmış olunur. Ama çalışmanın başından beri birlikteliğe, beraberliğe, kaliteli bir iş için elele vermeye, güzel dostlukların kurulmasına vesile olunduğuna, çalışmalar sırasında çok cici tecrübeler kazanıldığına, her uğraşının eninde sonunda insana katacağı pek çok güzellikler olduğuna…vs…vs… vurgu yapılırsa…? Gösteri gecesi sahneye çıkan oyuncular zaten günlerdir nice doyurucu işe imza attığının farkına vararak rolünü oynayacaktır. “…Ay elim yanlış yerde mi…! yok yürürken yanlışlıkla ayağım kaydı…!”? gibi durumlara takılmaz.

…kayar… ayak bu…! ne zaman nerde kayacağı belli mi…? J ha sokak ha sahne… ayağımın kayması, iki aydır kazandığım güzel dostlukları mı kıracak…? Haa… bileğimi kırmadıktan sonra varsın kaysın… bilek de kırılabilir…! O zaman da gider bir ortopedi uzmanına alçıya aldırırız…!

…iki günlük dünya… imtihan dünyası (bence)…! Bu “Yalan dünya” değil sevgili okurlar… “İmtihan dünyası”… bizler insanız… hepimizin başına her şey gelebilir… yeter ki biz bunlarla baş edebilecek yeterlilikte olalım…

Yeterli donanım için uzmanlara gitmeniz gerekiyorsa gitmelisiniz… bu önerilerle kendisini aşmak isteyen, kendisine katkıda bulunmak isteyen okuyucularımız olacaktır. Herkes kendisi için elinden gelen çabayı göstermeli…

“Çabaladım ama olmuyor… yapamıyorum…!” diyenler için Pozitif Psikolojik Araştırmalar Enstitüsü’nde “Sosyal Fobi Psikolojik Destek” çalışmaları başlattık.

Daha önce sessiz sedasız cici çalışmalar yapıyorduk. Ama pek çok okuyucumuz sitemli mesajlar atmaya başladı “Neden bu çalışmaları bizlere de duyurmuyorsunuz?” diye. O nedenle buradan sizlere de duyurmuş olalım.

Sosyal fobi, sosyal ilişkilere yönelik bir anksiyete oluşturduğu için, grup terapileriyle çok daha kolay çözümleniyor. Bireysel danışmanlıkla yardımcı olduğumuzda 6-7 ayı bulan iyileşme süreci, grup terapileriyle çok daha kısa sürede çözüme ulaşıyor. O nedenle sosyal fobi ile grup çalışmaları yapmayı tercih ediyoruz.

Bu çalışmaya kimler katılabilir?

…Her yaş grubundan bayan/erkek herkes katılabilir…

…her öğrenim durumundan (ev hanımı, işçi, doktor, simitçi, fırıncı, şoför, mühendis, öğretmen…vs.) ve her sosyal yaşam grubundan herkes katılabilir…

“…konuşurken yüzüm kızarıyor… insanlarla konuşamıyorum… birilerinin yanına gidince heyecandan kalbim fırlayacak gibi oluyor… hakkımı savunamıyorum, sonra eve gelince kendimi yeyip bitiriyorum… konuşmam gerektiğinde insanların gözlerine bakamıyorum… heyecanlanınca elim, ayağım, avuçlarımın içi terliyor… herhangi bir işe girip çalışamıyorum… lokantaya gidince yemek yiyemiyorum, herkes bana bakıyormuş gibi geliyor… birileri bakarken yazı yazamıyorum, ellerim titriyor, yazacağım şeyi unutuyorum… misafir kabul edemiyorum, günler öncesinden stres basıyor… ikram yaparken elim ayağım titriyor… çay tepsisi tutamıyorum… patrondan izin bile isteyemiyorum… yolda yürürken herkes bana bakıyormuş gibi geliyor utanıyorum… yollarda rahat rahat yürüyen insanlara imreniyorum, niye ben de onlar gibi rahat değilim diye kendimden nefret ediyorum… misafirliğe gidemiyorum, yapılan ikramlardan yiyemiyorum… alışveriş yapamıyorum… herhangi bir mağazaya girip, istediğim ürünün fiyatını soramıyorum… kalabalıkta söz alıp konuşamıyorum… toplu yerlerde konuşma sırası bana geldiğinde heyecandan kalbim duracak gibi oluyor… konuşmam gerektiğinde sesim kısılıyor, kimse ne dediğimi duymuyor, iyice utanıyorum… sınıfta sunum yapamıyorum, böylece hazırladığım iyi bir ödevi sırf sunamadığım için geçer not alamıyorum… karşı cinsle konuşamıyorum… sürekli kendimi eleştiriyorum… kendimi beğenmiyorum… kendimi başkalarıyla kıyaslıyorum…vs.gibi” en tipik sosyal fobi yakınmalarına sahip olan ve sosyal ilişki gerektiren durumlarda yaşanan sıkıntılardan dolayı şikayeti olan herkes katılabilir…

Çalışma ne kadar sürecek…?

Çalışma haftada bir gün olmak üzere, 8 hafta devam edecek. Yani bu ne demek…? 2 ay sizlerle birlikte olacağız demek… haftanın belirli bir günü, belirli bir saatinde, 8 hafta boyunca düzenli olarak toplanacağız.

Gruplarda kaç kişi olacak…?

Sosyal fobi grupları en az 6, en fazla 9 kişiden oluşacak…

Grup terapileri her açıdan son derece ekonomiktir sevgili okurlar… hem zaman hem de maddi anlamda…

Sizinle aynı sıkıntıyı çeken, sizi en iyi anlayabilecek insanlarla geçireceğiniz 8 hafta, yaşadığınız sosyal fobi sorununu çözmeye yetecek diye düşünüyoruz.

Unutulmaması gereken en önemli mesele şu sevgili okurlar…!

Sosyal fobi kader değil… birileriyle konuşurken yüzünüz kızarmak zorunda değil… utanmak zorunda değilsiniz… insanlardan kaçmak ve kendinizi yalnızlığa mahkum etmek zorunda hiç değilsiniz…

Bireysel destek çalışmalarıyla ve grup terapileriyle bu durumun üstesinden gelmek mümkün… isteyenler grup terapisinden istifade eder… grup terapisi değil de birebir yardım almak istiyorum diyenler için bireysel destek yapılır… yeter ki siz bu durumdan kurtulmak için harekete geçin… ve bulunduğunuz yerde bir uzman yardımına başvurun…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

(mehtapkayaoglu@gmail.com)

Herkes “Baba” Olamaz Ki…!


Herkes baba olamaz ki…!

…her erkek bir iş sahibi olabilir..! Az-çok demeden, evini geçindirebilecek kadar para kazanabilir.

Arkadaşları olabilir… kendisine güvenen… kendisinin de onlara güvendiği…

Akrabaları olabilir… hiç incitmediği… hiç ihmal etmediği…

Sözü sohbeti keyifli olabilir. Meslek hayatında da başarılı…

Kim varsa etrafında, kırmamak için, onlara “hayır” dememek için koşuşturabilir…

Akşama kadar birçok kişinin sıkıntısıyla uğraşabilir. İki lokma ekmek götürebilmek için evine, kendisini çok yorabilir…

Sosyal ortamlarda, sosyal aktivitelerde bol bol faaliyet yapabilir…

Sevdiği takımın hiçbir maçını kaçırmayabilir… alınan yenilgiler için günlerce kafa yorabilir…

Evlatlarının geleceği için türlü yatırımlar yapabilir…

Onlara her şeyin en iyisini, en kalitesini almak için kendisini paralayabilir…

Özel okullara yollayabilir… özel hocalar tutabilir…

Çocuklarına nasihat etmek için “Aferin… akıllı ol… benim gibi sıkıntı çekme… çalış, adam ol… ezdirme kendini” diyebilir…

…vs…vs…

Her erkek bunların tümünü yapabilir…

…ama her erkek “Baba” olamaz ki…!

Çünkü tüm bu saydıklarım erkekleri “BABA” yapmaz ki…!

Küçük bir erkek çocuğundan gelmiş geçen gün bir soru… Diyor ki mailinde “Mehtap Ablacım… ben sizi hergün izliyorum… siz küçükken sizin babanız da benim babam gibi eve az mı geliyordu…?”

Düşündüm… babamı düşündüm… kendimi düşündüm… bu minik kalbin parmaklarından dökülen satırları düşündüm.

Ne olabilirdi dokuz yaşında bir erkek çocuğuna bunu söyleten? Babasına hasret, ama bir o kadar da babasıyla bir olmak istemesini, yaşamın kaygan zemininde harekete geçiren…

Baba olmak nasıl bir şey biliyor musunuz sevgili okurlar…?

Baba olmak, dibi azgın sularla dolu bir göl üzerinde, soğuk havaların da etkisiyle buz tutmuş bir kaygan zeminde, düşüp başını çarpmayacak kadar başarılı bir koşucu… buzu kırmamayı başaracak kadar hassas hareketlerle yürümeyi bilen bir dengeleyici… ve tüm bu koşuşturmaların arasında da elindeki kendisine emanet edilmiş minik kalplere, babalığın nasıl bir şey olduğunu yaşatabilecek ve onları hayata güvenle hazırlayabilecek kadar donanımlı olabilmeyi başarmaktır.

Öyle bir hayat ki… sizi azgın sularda boğulmadan yaşamanın bir yolunu bulmaya zorluyor… tüm bu zorlantıların arasında da olan çocuklarımıza oluyor.

Çocuklar için baba, bilinçaltı süreçleri açısından ve terapötik bir dille söylemem gerekirse “KAHRAMAN”dır. Bilinçaltının gizli kahramanları babalarımızdır.

Baba yanımızdaysa, korkmayız…

Baba yanımızdaysa güvendeyiz…

Peki ya baba yanımızda değilse…?

Babanın olmadığı yerlerde anneler devreye giriyor sevgili beyler…!

Canım yabancı değil ya… o da annesi… benim yerime ilgilensin…” diyerek kendinizi kurtaramazsınız. Çünkü annenin karşıladığı duygusal beslemeyle, babanın karşıladığı duygusal beslemeler son derece farklı.

Baba, “özgüven, güç, kuvvet, yaşam karşısında güçlü olma” duygularını beslerken; anneler “merhamet, vicdan” duygularının oluşmasına neden oluyor.

Baba ilişkisi yeterince gelişmemiş çocuklarda özgüven sorunuyla karşılaşırken; annesiyle yeterince duygusal ilişki geliştirememiş çocuklarda da merhamet duygularıyla ilgili zorlantılar olduğunu görürüz.

Babanın duygusal ilişki kurmadığı, konuşmadığı, sohbet etmediği, evladıyla yakın ve sıcak iletişim kurmadığı durumlarda, babayla yeterince muhatap olamayan çocuklarda, anneden gelen duygular ağır basmaya başlar.

Size garip gelebilir ama hiç dikkat ettiniz mi? önceden sokakta kavga eden çocuklar, birbirlerini tehdit ederken: “Seni babama söylüyceemmmm…” derlerdi.

Son dönemlerde bu sözün yerini ne aldı…? Evet bildiniz…

Seni anneme söylüyycemmm…”

Özellikle erkek çocuklar için “anneye söyleme” durumu bence tehlikeli.

Neden…?

Birincisi; babanın, yaşamın bir parçası olmamasına işaret eder.

İkincisi; erkek çocuğun, baba figürüyle yeterince muhatap olmamasından dolayı, yani özdeşim kuracağı, benzemeye çalışacağı bir yakın baba ilişkisi olmamasından dolayı, anneyi “benzeme nesnesi” olarak kullanmaya başlaması anlamına gelir.

…ne demek bu “anneyi benzeme nesnesi olarak görmeye başlaması” durumu?

Annelere benzeyen erkek çocukların çoğalması demek…! Bu tehlikeli sevgili babalar.

Dikkat ediyor musunuz? Son on yıldır duygusal, her şeye ağlayan, olaylar karşısında aşırı duygusal tepkiler veren delikanlıların sayısında çoğalma oldu. Üniversite öğrencisi genç erkekler, kendilerini “ben çok duygusalım” diye tanımlamaya başladı. Halbuki bu özellik, aynı yaştaki kız çocuklarına özgü bir tavırdır. Herhangi bir zorluk olduğunda genel beklenti kızların üzülüp ağlaması; erkeklerin de ağlayan insanları teselli etmesidir. Ya da olaya daha sağduyulu, daha akılcı bir çerçeveden bakmasıdır.

Ne oldu da işler bu noktaya dayandı?

Çok basit… babalar, “baba” olamadılar…

Babalar, erkek evlatlarına ve kız evlatlarına yeterince yakın davranmadılar.

Babalar, para kazanmanın, onların fiziksel ihtiyaçlarını doyurmanın asli görevleri olduğu duygusunu üzerlerinden atamadılar.

Babalar, çocuklarının, kendileri için kazanacakları paradan daha çok, baba ilişkisine, babanın sarılıp öpmesine, babayla oturup uzun sohbetler yapılmasına ihtiyaç duyduklarını bir türlü göremediler.

Ve… ve… yaşam koşulları ağırlaştıkça… evlerdeki paraya endeksli ihtiyaçlar arttıkça… babaların daha fazla çalışıp daha fazla para kazanmaları gerekti… ve bu madde, bu materyal, bu fiziksel ihtiyaca dayalı malzeme, onların “varlıklarının” yerini almaya başladı…

Oysa… oysa çocukların paraya değil babaya ihtiyaçları var. Mutsuz ve yeterince oturmamış bir sığ ilişkide, çocuğunuza en pahalısından bilgisayar alırsınız… yine de mutlu edemezsiniz…

…ama duygu yüklü, koruyan, gözeten, kuşatan, destekleyen, dengeleyen, sıcacık bir baba-evlat ilişkisinde, sizinle oynayacağı on dakika saklambaç, oturup sohbet edeceği saatler, dünyanın en güzel hediyesidir de haberiniz bile yoktur…!

Sevgili babalar… siz para kazanmak için evden uzaklaştıkça… herhangi bir takımın maçına ayırdığınız zaman kadar bile evlatlarınıza zaman ayırmadıkça ne oluyor biliyor musunuz?

Özetle söyleyeyim

Duygusal ilişki kurup, besleme yapmadığınız kızlarınız, olmadık adamlarla evlenmeye kalkıyorlar. Çünkü kendilerine en yakın olan erkekle yeterince duygusal bir doyum gerçekleşmediği için, saçının telini bile vermeyeceğiniz tür adamlarla ilişki yaşamaya kalkıyorlar.

Oğullarınıza gelince… oğullarınız… oğullarınız erkek gibi davranmayı öğrenemiyorlar. Sürekli kadınlarla muhatap olmaktan, kadınların gittikleri çay poğaça toplantılarına katılmaktan, kadınların sohbetlerini dinlemekten, kadınların tepkilerini izlemekten, kadınlar gibi düşünüp, kadınlar gibi davranmaya başlıyorlar.

Unutmayın ne olur… erkek davranışlarıyla kadın davranışları birbirinden farklıdır. Ani bir durum ve olaya, kadının verdiği tepkiyle erkeğin verdiği tepki kesinlikle birbirinden farklıdır.

Sonuçta kız/erkek fark etmez, her ikisi de özgüven sahibi olmayı, çabalamayı, hayata sağlıklı gözlerle bakmayı, duyguların basıncından uzak akılcı düşünmeyi babadan öğrenirler…

Onlara “öğretebilecek baba”ları varsa tabii…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Ertelediklerimiz… ve Biz…


Aklıma ne geldi biliyor musunuz sevgili okurlar? Ertelediklerimizi yazınca ve sizler de son derece nazik katkılarda bulununca, bu sabah kendi yazımı tekrar gözden geçirdim. Yorumlarınızı okudum.

Yazıdan anlaşılanlarda ciddi bir eksiklik var…! yeni fark ettim…

Erteleme denilince dikkatinizi çekti mi bilmem, hepimiz dünyaya yönelik maddi ihtiyaçlarımızı doyuracak cinsten ertelemelerden bahsediyoruz. “Bugünün işini yarına bırakma!” şeklindeki ertelemeler.

…hep iş…güç… gelecek yatırımı… dersler… mesleki gelişim için gerekli olanlar…vs. adı ne olursa olsun, son kertede bunların tamamı maddi ihtiyaçlarımıza endeksli.

…peki manevi ihtiyaçlarımız? Onlara yaptığımız ertelemelerin ne kadar farkındayız?

…kaçımız en yakın olduğuna inandığımız arkadaşımızın hatırını sorduk işlerimizden fırsat bulup da?

…kaçımız işten erken çıkıp, eve gidip evlatlarıyla top oynadı baba-çocuk coşkusu içinde?

…kaçımız türlü zahmetlerle pişirdiği güzel yemekler için annemizi onura ettik? “Ellerine sağlık anneciğim… Çok
lezzetli olmuş” dedik?

…kaçımız uzun zamandır görmediğimiz akrabalarımızı ziyaret ettik?

…kaçımız sadece kendimiz için, kendimizin ihtiyacı olan dinlenmeyi hediye ettik kendimize? Kaçımız tüm bunları ertelemedik…?

Öyle çok ertelediğimiz dostluklarımız var ki. “Arayamadım… tüh yaa… akşam oldu… neyse yarın ararım Ahmet’i”…

“Söyleyemedim ya… neyse… hanım yabancı değil. Akşam eve gidince söylerim akşamki yemeğin çok lezzetli olduğunu…”

“Ayyy… unuttum… neyse ya… öbür hafta pazara ziyaret ederiz kanser hastası akrabamızı…”

“Amannn…. Zaten gecenin kaçı oldu… iş güç geç oldu… eve erken gelince giderim bir ara gezmeye…”…vs.

İnsanın sepetleri olmalı oysa… birbirinden farklı sepetleri… ve tüm yumurtaları aynı sepete de koymamalı. Çünkü bir gün elinizden sepetiniz düşecek olsa, içinde ne var ne yoksa hepsi kırılacak. Hâlbuki kırılanların yanında, bazı şeylerin kırılmaması için korunması gerekir. Hepimizin hayatında işlerin böyle yürümesi olabilecek en sağlıklı yaşam şekli.

Ne demek mi istiyorum…?

Diyelim ki sadece iş hayatımızdan ibaret bir yaşamımız var. Gece gündüz iş… sabah akşam çalışma hayatı… derken aniden bir aksilik olsa ve iş hayatımızda bir sıkıntı devreye girse, sepet elimizden düşüyor. Ve içindeki tüm yumurtalar kırılıyor. Arkadaşlık, çoluk/çocuk, yeteneklerimiz, farklı başarılarımız,… her şey ama her şey bir anda yerle bir oluyor beynimizde. İflas ettik diye, bizi biz yapan, bizi bütüncül bir varlık olarak hayatta tutan her şeyi kaybetmiş gibi oluyoruz. “Ben işe yaramaz adamın birisiyim… kimse beni adam yerine koymayacak artık… kimse beni sevmeyecek… tutunacak hiçbir dalım kalmadı…” gibi peşpeşe ve insanı depresyona kadar götürebilecek türden düşünceler oluşmaya başlıyor. Böylece kişi, iflas karşısında, başka bir çıkışı olmadığı için, kendi hayatını sonlandıracak kadar ileri gidebiliyor.

…ya da bir ev hanımı. Evlenmiş. Kendisini kocasına ve çocuklarına adamış. Ama hiç arkadaşı yok. Çevresi yok. Konuşup sohbet edebileceği, kendini ruhsal olarak önemli ve değerli hissedebileceği türden faaliyetleri yok. Sadece evde iş güç ve çoluk çocuk… derken olur ya aniden eşi vefat eder veya evlatlarının başına bir iş gelebilir. Kendisini temsil edebileceği farklı yumurta sepetleri olmadığı için, yumurtaların tamamı kırılır. Hayat anlamsız ve önemsiz olmaya başlayabilir kolaylıkla. Çünkü kendisini yatıştıracak, tutunacak başka hiçbir malzemesi yoktur.

Önemli olan kendimize yapacağımız iyilikleri de ertelememek sevgili okurlar. Evet işimizi gücümüzü ertelemeyelim; ama dostluklarımızı da ertelemeyelim.

Birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi söylemeyi ertelemeyelim. Arkadaşlarımızla sohbet etmemiz, onlarla yudumlayacağımız bir bardak çay bizim için dünyaya bedel ama biz farkında değiliz. Onlarla sohbet etmeyi ertelemeyelim. Geceleri işten eve giden, evde bir iki dizi film izledikten sonra yatıp uyuyan tipler olup çıkmayalım.

Bir şeyler yolunda gitmediğinde, kapısını çalabileceğimiz ve bize yardım edeceğinden hiç şüphemizin olmadığı insanları eksik etmeyelim hayatımızdan.

Sepetlerimiz olsun türlü türlü… birinin adı dostluk, birinin adı kardeşlik, birinin adı arkadaşlık olsun. Bazı sepetlerimizde kişisel yeteneklerimiz olsun. Hatta her becerimiz için bir sepetimiz olsun. Bir sepetimiz ailemiz, bir sepetimiz evlatlarımız, bir sepetimiz eşimiz için olsun. Sahilde, çarşıda, başımızı dinleyebileceğimiz yerlerde rahat etmemizi sağlayan yumurtalarımız olsun.

İnsanın olduğu yerde problemin olmaması imkansız sevgili okurlar. insan nerede, sorun orada. Önemli olan sorun yaşamamak değil, sorunlarımızla nasıl baş edebileceğimizle ilgili çözümleyici özelliklerimizi geliştirmemizdir. Bu açıdan bakıldığında, duygusal yatırımlarımızı tek boyutlu alanlara yaparsak kolay yıpranırız. Ama bize ait olan çeşitli özelliklerimizi ve yeteneklerimizi, farklı yerlere yerleştirirsek, yaralanmalarımız da az olur. İflas ettik diye intihar etmeye kalkışmayız örneğin. Eşimiz bizi boşuyor diye dünyanın sonu gelmiş gibi hissetmeyiz. Sınavı kazanamadık diye, hiçbir işe yaramayan lüzumsuz varlık muamelesi yapmayız kendimize. Her durum ve konumda yapabileceğimiz pek çok işin olduğunu biliriz.

Tam da bu nedenle bizi biz yapan tüm özelliklerimizi tek bir sepete yerleştirmemeyi ihmal etmeyelim. Çeşitli sepetlerimiz olsun. Her bir sepete, sanki öbür sepetler hiç yokmuş gibi sahip çıkalım. Yani işlerimizi ihmal etmeyerek yaşarken, dinlenme ve kendimize iyi davranma sepetimizi de korumayı ertelemeyelim.

Geleceğimiz için maddi yatırımlar yaparken, gelecek tasarımımızı oturturken beynimize, duygusal ihtiyaçlarımızı da göz ardı etmeyelim. Kendimize verebileceğimiz en güzel hediyeleri ertelemeyerek işe başlayalım. Gizli bölmelere ayıralım ruhsal dünyamızı. Ve her birini bir sepete yerleştirelim. Yerleştirmeyelim ki sepet düşerse, içinde kırılanlar bizi yok etmesin. O sepet kırılırsa, öbür sepeti takarız kolumuza… ayağımız takılır düşersek hayat yolunda, bizi duygusal anlamda besleyebilecek uygun sepeti alırız omzumuza… ve devam ederiz yolumuza.

Her hayat için, her ideoloji için, her beyin için “insanın kendisine verebileceği en güzel hediye” kavramı değişir. Kimimiz için uzun bir tatildir hediye, kimimiz için güzel bir derin uyku… bir başkası içinse doyasıya sevgi, doyasıya dostluk…

…kendi adıma söylemem gerekirse, insanın kendisine verebileceği en güzel hediye “huzur dolu bir aile”.

…İyi anlaşan, iyi konuşan, iyi dinleyen insanlardan oluşmuş güzel bir aile.

…Ve bu ailenin hayatına klavuzluk eden ilahi bir yaşam programı. Yani kur’an…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu