05.07.08
Ani sorunlarla gelen stres belirtileri
Deprem ve sel gibi doğal afetler, trafik kazaları, yangınlar, son günlerde ülkemizde bol bol görmeye alıştığımız(!) silahlı çatışmalar, saldırılar, işkenceler, tecavüz…vb. gibi olaylar hepimizin hayatında aklına bile getirmek istemediği durumlar değil mi…? Pek çok kişi bu ve benzeri durumlarla karşı karşıya kalınca dehşete kapılır. Korku, çaresizlik duyguları yaşar. Yaşaması normaldir. Yaşamaması biraz anormaldir belki de…
…son yıllarda sizlerin de sık sık duymaya başladığınız “Ruhsal Travma” deyimi, yaşanılan acı bir olay ve bu olaya verilen duygusal tepkileri içerir. Öyle bir olay yaşarsınız ki etkisi yıllarca sürer… zihninizden onu bir türlü uzak tutamazsınız… en olmadık yerlerde pat diye aklınıza gelip oturur… sizi rahatsız eder… “git” deyince de gitmez ki…!
Travma yaşayan insanlar, yaşadıkları olayları istemedikleri halde ve nedensiz yere sık sık hatırlayabilirler. Bu tür anılar, düşünceler, hayaller, kişide ciddi sıkıntılara neden olabilir. Yaşananlar rüyalara girer… kabuslar… uyku düzeninde bozulmalar… durduk yere sesler duymalar… etrafta görüntüler görmeler…
Yukarıda anlatılanlara ilave olarak titreme nöbetleri, çarpıntı, nefes darlığı, terleme gibi fiziksel zorluklar da devreye girebilir. Örneğin ciddi bir trafik kazasından sonra, her baktığı arabada o enkazı görmek… eşi tarafından aldatılmışsa, her baktığı kadında eşiyle birlikte kendisini kandıran bir kadın görmek… annesini kaybetmişse, onu hatırlatan her olayda eli ayağı dökülmek…vs. Birçok kişi, travmayı hatırlayınca kendisini kötü hisseder. Ve yaşadığı kötü olayı başkalarıyla konuşmaktan bile çekinir. Veya kendilerine o anıyı hatırlatacak ortamlardan uzak tutmaya çalışırlar. Trafik kazası geçirmişse, arabaya binmek istemez… karanlıkta kalmak istemez… yalnız kalmak istemez… eşini kaybetmişse, evindeki eşyaları değiştirmek ister… veya ona ait hiçbir şeyin yerini değiştirtmez… Yani kendisini o olaydan uzak tutacak her türlü yöntem uygulanır.
…kendilerini amaçsız hissetmeye başlar… hayatı kısalmış gibi hisseder… ölüm tarihini kestirmeye başladığını düşünür… eski eğlenceleri, hobileri ona keyif vermemeye başlar… en sevinilecek yerde sevinemez… adeta taşlaşır… uyku düzeni bozulur… uykuya dalmak zorlaşır… uykuyu sürdürmek sorun haline gelir… kolay öfkelenmeye başlar… dikkatini toplamakta zorlanır… unutkan olmaya başlar… hep kötü şeyler olacakmış gibi düşünmeye başlar… ani küçük seslere çok abartı tepkiler verir… kalbi sık sık hızlı hızlı atar…
Travmalardan sonra yaşanan bu ve benzeri durumlar bir süre için normaldir sevgili okurlar… Önemli olan belirli bir süre sonunda yaşanan bu belirtilerin normale dönmesidir. 2-3 ay içinde yavaşlayan bir seyirle hayatınızdan uzaklaşmasını bekleriz. Hadi bir istisna yapalım ve ciddi bir yas veya sevilen kişinin ölümü durumunda toparlanma süresinin 6-7 ay olduğunu düşünelim. Ama her halükarda bu sürenin sonunda artık hayatın yavaş yavaş kendi genel seyrine dönmesi gerekir.
Atlatmak için ne yapmalısınız?
Öncelikle kötü bir olayın arkasından yaşanan belirtilerin son derece “normal insan tepkileri” olduğunu unutmamanız gerekir. Çünkü siz insansızın ve insana dair şeyler yaşıyorsunuz. Daha fazlasını değil. Psikolojik açıdan soruna işaret eden durum, bu belirtilerin bir türlü hayatınızdan çıkıp gitmemesinde saklıdır. …Yani iki insan düşünün… ikisi de travma yaşamış olsun… ikisi de belirli bir süre için yukarıda sıraladığım stres belirtilerini gösterir. Ama sağlıklı olan bir süre sonra toparlanıp hayatına devam ederken; psikolojik olarak sağlığını yitiren kişi bir türlü normal hayatına dönemez. Hep aynı semptomları yaşayıp durur. Bu belirtileri kendinden uzak tutmak için ciddi bir çabanın içine bile girmez. Sihirli bir elin kendisini değiştireceğini zanneder. Bekler durur… o sihirli el de bir türlü gelmez zaten…
Sonuçta? İş biraz size düşüyor sevgili okurlar… yaşanan sıkıntının ardından, öncelikle yaşadıklarınızdan utanmamayı öğrenmelisiniz. Sizin başınıza değil de benim başıma gelseydi, inanın ki aynı şeyleri ben de yaşardım…
Sonra? Yaşadığınız travmadan sonra sizde ortaya çıkan sorunları hiç çekinmeden, utanmadan, sıkılmadan, zayıflık ve eksiklik duygusuna kapılmadan, yakın çevrenizdeki güvendiğiniz insanlarla paylaşmalısınız. Travmatik olayı ne kadar çok konuşursanız, o kadar rahat edersiniz. Üstelik herkesin benzer olaylara, benzer tepkiler verebileceğini de aklınızdan çıkarmadan.
Ancak! Konuşup anlatmanın boyutunu da abartmayın lütfen…! İlk anlatmalar rahatlatır… deşarj eder… zaman içinde sıkmaya başlar sizi… ve tam da unutup rahatlayacakken sürekli aynı şeyleri anlatıp durmak, anıları durup durup tazelemek olacaktır. O nedenle rahatlayana ve boşalana kadar anlatın… artık anlatmaktan rahatsız olduğunuzu hissetmeye başladığınızda da anlatmayı bırakın.
Demek ki! Sizi çok olumsuz etkileyecek travmatik etki yapacak bir olayla karşılaştığınızda, olayın durumuna göre kendinize birkaç şans vermelisiniz… Travma sonrası stres belirtilerinin yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu bilmelisiniz… toparlanmak için gerekli olan sürede dostlarınızla ve ailenizle sohbet ederek ve sevdiğiniz faaliyetlerin sayısını artırmaya çalışarak, kendinizi travmatik olayın etkilerinden uzak tutmaya çalışmalısınız…
Ve… Aradan 6-7 ay geçtiği halde hala “eski tas, eski tarak” misali, bir karış ilerleme yaşayamadığınızı ve yaşam kalitenizin epeyce bozulduğunu hissediyorsanız, mutlaka bir psikiyatrist ve psikologdan yardım almalısınız. Çünkü travma sonrasında oluşan stres belirtilerinin, günümüzde ilaç ve psikoterapi ile tedavi edildiğini unutmamanız gerekir.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Öfke çok işe yarar !
Cidden öyle… doğru okudunuz, öfke çok işe yarar !
Öfke; etrafınızdaki insanları, sizi çok fena zorladıkları konusunda uyarır öncelikle. Kızdığınızda, öfkelendiğinizde, hatta öfkeden kıpkırmızı olup, burnunuzdan dumanlar fışkıracakmış gibi bir görüntü sergilediğinizde, karşınızdaki kim olursa olsun geri adım atmaya başlar. Üzerinize fazla geldiğini, epeyce bir zorlandığınızı hisseder.
Daha sonra; başka bir durumda, bunun tam karşıtını da yaşarsınız. Şöyle ki; karşınızdaki insanın öfkesinden hızlı bir ders çıkarır, en kısa yoldan onu yatıştırmanın gerekliliği duygusuna kapılırsınız! Karşınızdaki insanın üzerine gitmekten vazgeçersiniz anında. Hayır kişi öfkelenmese, bu keyifli(!) üzerine gidiş belki daha dakikalarca sürecek ama! Aksi halde olacakları hepimiz ortalama tahmin ediyoruz zaten değil mi? Yumruk inmiş yüzler… kavga sonrası asılmış suratlar… tartışmanın getirdiği rahatsızlıktan dolayı çekilen sıkıntılar… ve daha kimbilir neler neler…
Öfke itici bir güçtür aynı zamanda. Yaptıramadığınız, yerine getirilmesi konusunda sıkıntılar çektiğiniz pek çok mevzuyu, öfkenizle hızlandırabiliyorsunuz! Çocuğunuza odasını toplamasını söylüyorsunuz, yapmıyor. Öfkeyle bağırdığınızda, iki dakika içinde ortalık tertemiz. Hal böyle olunca da insanlar öfkeyi, diledikleri işleri yaptıracakları bir mekanizma olarak kolaylıkla kullanıyor.
Öfke çok işe yarar sevgili okurlar! Birçoğunuzun öfke sayesinde motive olduğunuzu biliyor muydunuz? Evet, öfke motive edici bir süreçtir aynı zamanda. Herhangi bir duruma olan öfkeniz, o konuda çok daha fazla efor sarfetmenize ve kendinizden yola çıkarak, yapamadıklarınız konusunda hızla yol almanıza vesile olur. Kaçımız “Sen nerden bileceksin!” gibi tahrik edici bir sözün arkasından, beceriksizlikle suçlandığımız konunun üzerine inatla gidip başarılı olmamışızdır?
Halk arasında bildiğimiz meşhur öyküyü hatırlayalım ister misiniz? Yaşlı adam yıllarca, işe yaramayacağını bildiği oğluna “senden adam olmaz” diyordu. Bu oğul, yıllar sonra falanca şehrin valiliğine geldiğinde; ilk yaptığı iş, adamlarını gönderip, babasını huzuruna(!) çıkarmak olmuştu. Ve babasına göğsünü gere gere: “Bak baba! Senden adam olmaz diyordun. Ben koskoca vali oldum!” dediğinde, bilge babası hepimizin beynine kazınan o meşhur cümleyi söylemişti: “Oğul…! Ben sana ‘senden vali olmaz’ dememiştim. ‘Senden adam olmaz’ demiştim!”
…işte öfke motivasyonunun önemini, ama aynı zamanda risklerini de hatırlatan tatlı bir masal. “Senden adam olmaz” sözüyle öfkelenen ve koskocaman vali olan bir kimse; aynı zamanda öfkesinin kendisini kışkırttığını göremeyerek, geldiği başarılı konumdaki “insani olanı yitirişinin” farkında bile değil.
Öyküden çıkan ve öfkeden çıkan sonuç: öfkemizin bizi motive ettiğinin farkında olacağız. Ama aynı öfkeye yenik düşerek, başarılarımızı tırmalayıcı bir pozisyona geçirmeyeceğiz.
Böylece “Neden milletçe bu kadar öfkeli olduk?” sorusunun cevabına giriş yapmış oldum. Milletçe öfkeli olduk, çünkü kendimizi kelimelerimizle, cümlelerimizle ifade etmeyi unuttuk. Kendimizi dinletmeyi unuturken, karşımızdakini dinlemeyi de unuttuk. Otomatik hatalı düşünceler ve olumsuz bakış açıları, tahammül sınırlarımızı daralttı. Derken öfkeli insanlar olup çıktık.
Aslına bakarsanız “öfke” belirli sınırlarda işimize yarayan, insani bir duygu. Ama öfkenin taşkın hale gelmesi ve kontrol edilmemesi olumsuz sonuçlara vesile oluyor.
Bu durumda bir sonraki yazıda bu konuya devam ederek, sizlere öfke kontrolü konusunda bilgi vermek fena olmaz gibi geliyor bana.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Anksiyete
Bugün sizlere son dönemin en fazla karşılaşılan rahatsızlıklarından birisi hakkında bilgi vermek istedim.
Çok moda olmaya başladı… sıkıntı…bunaltı…daralma…bayılacakmış gibi olma…
Anksiyete, hemen hemen her insan tarafından yaşanılan bir duygudur. İşin ilginç olan yanı anksiyetenin asıl amacı, yaşamın sürdürülmesi ve uyum davranışının gelişimini sağlamaktır. Bir yere kadar sağlıklı olan bu durum, bir noktadan sonra kişinin yaşamını ve diğer insanlarla olan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeye başlıyor.
Bunaltı yada diğer adıyla anksiyetenin en tipik yanı, herhangi bir olaya, içerdiği tehlikeden daha abartılı tepkiler vermekle tanımlanır. Örneğin girilecek bir sınavın, hayatın sonu gibi algılanması; hafif bir kalp çarpıntısının, kalp krizi sinyali zannedilmesi…vs. gibi…
Günlük hayatta en fazla karşılaştığımız anksiyete yakınmalarını hemen sıralayayım isterseniz:
Çarpıntı…kalp hızında artma…tansiyon yükselmesi veya düşmesi…yüz kızarması…nefes darlığı…boğulacak gibi olma…titreme…aşırı yorgunluk hissi…çabuk yorulma…karın ağrısı…ateş basması…karın ağrısı…ağız kuruluğu…sık sık idrara çıkma…terleme…
Bunlara ilaveten en tipik yakınmalar, kontrolünü yitirme, aklını yitirme ve ölüm korkusu şeklindedir. Bunların hepsi yada önemli bir bölümü bir araya gelince endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik duyguları hayatın yaşanmasını zorlaştırmaya başlıyor.
Kendi içinde sınıflara ayrılıyor bunaltı rahatsızlığı. Kişinin getirdiği korku ve endişe tipine göre adlandırılıyor ve tedavisi de ona göre yön değiştiriyor. (Önümüzdeki günlerde her birisini tek tek anlatarak, günlük yaşamda uygulayabileceğiniz pratik bilgilerle birlikte aktarmaya devam edeceğim zaten…)
Dışardan bakıldığında küçümsenen, söylenmekten ve dile getirmekten bile utanılan bir yanı var anksiyetelerin. Ne garip ki insanlar farklı rahatsızlıkları olduğunda göğüslerini gere gere hastalıklarının adını söylerken, iş ruhsal rahatsızlıklara gelince utanılıyor. Utanılıp saklanmaya çalışılınca da işler daha da zorlaşıyor.
Bir çok durumda da kişi rahatsızlığını dile getirdiği halde, çevresindeki insanları inandıramıyor.
“Yok canımmm… maşAllah turp gibisin… sen kendini düşüne düşüne hasta ediyorsun… neyin var senin… bak bana, senden daha kötü durumdayım ama takmıyorum…”
Bizim anladığımız yardım stili böyle bir şey olunca, anksiyete bozukluğu olanlar ne yapsın?? Kendi içlerinde zorluklarıyla yaşamanın bir yolunu bulmaya çalışıyorlar maalesef…
…
Oysa hayat güzelliklerle dolu… Fırsatlarla da…
Hepimiz en güzel ve kaliteli biçimiyle hayatı yaşama hakkına sahibiz.
Uzmanlara başvurarak alacağımız küçük bir yardımla hayatımız çok daha kaliteli, çok daha yaşamaya değer bir hale gelecekse neden bu imkanı değerlendirmeyelim ki…
…
Öyleyse bu yazıyı okuyup da, yukarıda bahsedilenlerin en az yarısını kendisinde gözlemleyen herkesi uzmanlara başvurmaya davet edelim…
Keyifli bir hayata ilk adımı atmak için…
Mehtap Kayaoğlu
Mükemmeliyetçilik Hastalığı
“…nasıl yani! Mükemmeliyetçilik bir hastalık mı?” diye şaşıranları duyar gibiyim. Evet… mükemmeliyetçilik bir hastalık. Hatta bence çağın vebası.
“…daha iyisini yapmalıyım”
“…daha düzgün olmalı”
“…bu kadar basit bir işi bitiremezsem insanlar hakkımda ne düşünür?”
“…bana hiç yakışmıyor böyle kolay meseleleri halledememek…” vs gibi masum düşüncelerle başlayan; daha sonrasında da başarılarını, aslında kendi kişisel başarı ve performanslarından değil de, içinde bulundukları durum ve şartların sağladığını düşünmeye başlayan insanların hastalığı…
Mükemmeliyetçilik hastalığı olan insanlar günlük hayatın içinden masum beklentilerle yola çıkarlar. Ama bir türlü tatmin olmadıkları için de hep daha iyisini, hep daha iyisini beklemeye başlarlar. Kendilerini sürekli eleştirdikleri, beğenmedikleri için kişisel başarı ve yeteneklerinin, başarılı olmalarına vesile olduğunu bir türlü göremezler. Yukarıda da belirttiğim gibi kişisel başarılarını, onlar için şans eseri gelmiş bir süreç gibi algılamaya başlarlar.
…peki bu durumun ardından ne geliyor dersiniz? “Başarı benim becerim değilse…? Bana sunulmuş herhangi bir fırsatla ilgiliyse…?”
Ne olacak şimdi…? “Eyvah… Her an, sahip olduğum her şeyimi kaybedebilirim.” Şeklindeki duygusal kaygılar varolmaya başlar. Ve en ufak hatalarında gerçek yüzlerinin ortaya çıkacağını, aslında ne kadar da beceriksiz insanlar olduklarının herkes tarafından anlaşılacağını düşünürler. Böylece de stresli hayat başlamış olur. Yani mükemmel olmak için uğraşılan basınçlı hayat.
…
Aslına bakarsanız bir miktar mükemmeliyetçilik hepimizde vardır. İyi huylu, can sıkıcı olmayan mükemmeliyetçiliklerde yetersizlik duygusu altında ezilmeden, başarısızlık takıntısı olmadan, başarıdan zevk almanın bir yolu bulunur. Hatta hafif düzeyde olması, yaptığımız işlerde bizleri motive etmesi açısından sağlıklıdır da. Ancak saplantılı olanlar, kendilerine gerçekçi olmayan hedefler koyarlar. Öyle büyük hedefler belirlerler ki, amaçlarına bir türlü ulaşamazlar. Amaca ulaşamayınca kendilerini yenilmiş, başarısız, değersiz hissederler. Ne kadar çok uğraşırlarsa o kadar başarılı olacaklarına inanmaya başladıkları için de iş ve meslek hayatının “işkolik”leri olarak anılmaya başlarlar. Daha fazla iş, daha fazla hırs, daha fazla koşuşturmaca… giderek kendilerine olan güvenlerini yitirmeye başlarlar. Performans kaygısı, özgüven eksikliğiyle buluşmaya başladıkça sosyal fobik özellikler taşımaya başlarlar. Kaybettikleri güven duygusu etraftan anlaşılmasın diye daha da fazla iş yüklenmeye ve iş yüklerini iyice artırmaya başlarlar.
Sadece iş hayatında mı? elbette değil… ev hanımları da benzer özellikler taşıyarak hayatlarını içinden çıkılmaz hale getirirler.
…
Peki nedir bu mükemmeliyetçilik?
Ülkemizde insanlar genellikle mükemmeliyetçilik denilince “en iyiyi yapma çabası” şeklinde bir açıklama yapıyor. Yapılabilecekler arasında iyi bir performans göstererek en iyiyi yapmaya çalışma halinin adı mükemmeliyetçilik değildir sevgili okurlar…!
En iyiyi başarmak için çaba gösterenler başarılı olmak ya da hedeflerine ulaşmak için gösterdikleri bu çabadan zevk alırlar. Mükemmeliyetçi kişiler ise hiçbir zaman ve koşulda hata yapılmaması gerektiğine inandıklarından, kendilerinden ve yaptıklarından sürekli kuşku duyup, kaygı içinde yaşarlar.
Dilerseniz mükemmeliyetçi insanların sahip oldukları bazı ortak özellikleri sıralayayım sizler için.
Hayatlarında en fazla –meli, -malı ifadeleri vardır. “Bugün bu işi bitirmeliyim.” derler ama… bitirmek zorunda olduğu işin, en iyimser bakışla, herhangi bir insan tarafından bile en az bir hafta süreceğinin farkında bile değildirler. Bu tip kişilerin hayatında yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler vardır. Yaşam ve koşullar karşısında esnek olamazlar.
Sürekli olarak denetleme ve onay alma eğilimi içindedirler. Hem denetlerler hem de kendi yaptıkları en ufak işlerde bile birilerinin onaylamasını beklerler.
Her şey mükemmel olacak ya… her şeyi düzeltir ve tekrarlarlar… evde iş yapıyorsa yaptığı işi denetler durur; iş yerinde evrak hazırladıysa defalarca kontrol ederler.
Aşırı planlama yaparlar. Evet herkesin hayatı belirli bir plan dahilinde yürümelidir ama olmaz… onların planlamaları daha katıdır. Bu böyle olacak dedilerse öyle olacaktır. Ucu açık düzenlemelere asla dayanamazlar. Kalpleri sıkışır. Yaptıkları işler, başlangıçtaki planlı sıraya uymuyorsa yine rahatsız olurlar.
Karar vermede güçlük çekerler. Hangi kararın daha doğru, daha olumlu sonuç vereceğini düşünmekten dolayı bir türlü karar veremezler.
Ertelemeler en fazla onların hayatında vardır. Hatta hatırlarsanız daha önceki yazılarda belirtmiştim. her şeyi ertelemeyi alışkanlık edinmenin ardında mükemmeliyetçi yapı yatar diye. Çünkü her şeyin en mükemmelini yapmak için uğraşırlar. Yapamayacaklarsa kolaylıkla ertelerler.
Ertelemelere, gözde büyüme ve dayanamayıp yapılacaklardan kaçınma davranışı eklenir.
Her şeyin en mükemmelini isteyen insanlar, farkında olmadan etraflarındaki insanları da değiştirmeye çalışırlar. Kendilerine göre hatasız ve düzenli olan durumlara uyumlu kişiler görmekten hoşlanırlar. Onların istediği gibi davranış göstermeyen kişileri küçümserler. Beğenmezler.
Kendileri için ulaşılması olanaksız ve gerçek dışı standartlar belirlerler. Bu kişiler klasik bir tavır olarak kendilerine yönelik son derece yüksek beklentiler dayatırlar ve hata kabul etmezler. İnsan olduğunu unutmuş gibi davrandığı anları olur. Hata herkes içindir ama kendisi için değildir. Hata yapanlar aptaldır. Hata insana mahsus değil, aptallara mahsustur onlara göre.
Kendilerine karşı acımasız bir eleştirmendirler. Sürekli kendilerini eleştirirler. Oturmalarını, kalkmalarını… giyim kuşamlarını… tavırlarını… insanlarla kurdukları diyalogları… yaptıkları işleri… ve işin ilginç olan bir türlü bir şeyi beceremezler gibi davranırlar. O kadar başarılı insan var ki bu durumda. Kültürlü, yetenekli, başarılı… neredeyse bir çoğu kendilerindeki bu özelliklerin farkında bile olmadıkları gibi, sıfır noktasındaymış gibi kendilerine kızıp dururlar.
Kendileri için geliştirdikleri bu eleştiriler, bir süre sonra yakın çevrelerindeki insanları da vurur. Gerçek dışı ve yüksek standartlara başkalarının uymasını bekleme eğilimi geliştirirler. Bu kişiler başkalarına iş veremezler, yaptıklarını beğenmez, sürekli hata bulurlar. Genellikle öfke ve doyumlu ilişki kuramama sorunları vardır.
Tüm bunlara ilaveten en ilginç olanı ise bana göre başkalarının, kendilerinden ulaşılması olanaksız beklentileri olduğuna inanmaları. Düşünün…! Kendileri herkesten mükemmel olmayı bekliyorlar. Ve kendi kendilerinden de mükemmel olmayı beklerler. Diğer insanların kendilerinden böyle bir beklentisi olmasa bile, aslında herkesin onlardan, mükemmel bir insan olmasını beklediklerini zannederler. Ancak yüksek standartları olursa saygı göreceklerine inanırlar. Genellikle öfkeli olurlar. Kendileri için belirledikleri standartlara ulaşamadıklarında depresyon ve başkaları tarafından yargılanma korkusu duyduklarında da sosyal kaygı sorunları yaşarlar.
Bu kişiler benliklerini ve özsaygılarını başarılarının üzerine kurmuşlardır. Bu nedenle en küçük bir başarısızlık onlar için çok yıkıcı olabilir.
Bu kişiler hata yapmayı başarısızlıkla bir tutarlar, hata yapmaktan aşırı derecede kaçındıkları için öğrenme ve kendini geliştirme fırsatlarını da kaçırırlar. Hata yaptıkları zaman başkaları tarafından kabul edilmeyeceklerine inanırlar. Mükemmel olmaya çalışmak kendilerini olumsuz eleştirilerden ve yargılardan koruma çabasından başka bir şey de değil aslında.
…
Düşününce çok rahatsız edici bir durum sevgili okurlar. insanın hayatını daha iyi yapmak için başlattığı; ama zaman içinde kişinin hareket alanını kısıtlayan bir durum. Ve ciddi ciddi de çağımızın vebası gibi bir hastalık olmaya başladı.
Bundan kurtulmanın bir yolu var mı? elbette var… ama her zamanki gibi yazı alanı küçük… bir sonraki yazıda mükemmeliyetçilik hastalığının sebepleri ve kurtulmak için neler yapabilirsiniz gibi bilgiler aktaracağım.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Sık sık ölümü istemek ve depresyon
Günümüzde insanın ruhsal sorunları, tıpkı diğer bedensel sorunlarında olduğu gibi, bilimsel bir temele oturmuş durumda. Buna rağmen birçok kişi, geçirdiği bir ruhsal rahatsızlığın tedavi edilebilir bir durum olduğunu bilmiyor. Üstesinden gelebileceği bir zorluk olarak düşünüyor. Hatta yaşadıklarının bir hastalık ve rahatsızlık olduğunu aklına bile getirmiyor.
Ne zaman ki yakınmalar, sıkıntılar, olayların üstüne üstüne gelmesi gibi şikayetlerde artma oluyor…? İşte o zaman “Acaba bana neler oluyor böyle?” diye düşünmeye başlıyor.
…düşünmeye başlıyor da… birçok kereler bundan kurtulmak için bir uzmandan yardım alması gerektiğini bilmiyor.
Günümüzde hala insanlar bir psikologdan veya bir psikiyatristten yardım almanın “Delilik alameti” olduğunu düşünebiliyor…!
Oysa ruhsal sorunlarımız da tıpkı şeker hastalığı gibi, kalp-damar hastalıkları gibi normal bir hastalıktır. Hastalığın bir tanımı, nedeni, gidişi ve tedavisi de vardır elbette…
Depresyon kendisine özgü belirtileri olan, ciddiye alınması gereken bir rahatsızlıktır sevgili okurlar…
…aslına bakarsanız hepimiz yaşamımızın belirli dönemlerinde kendimizi kötü hissederiz. (hatta Bush’un yaşadığı bir dünyada tam anlamıyla iyi olmak bile mümkün değil ama… neyse…) Keder, hüzün, mutsuzluk duyguları ruhumuzu kaplar.
Bu duyguları ufak tefek gel-gitler şeklinde yaşamak kaçınılmaz bence. Söylediğim gibi hepimize olur… gelir… bir süre sonra gider…
Bazı kişilerde bu tür duygular gelir… gitmez…
Gitmeyince duygusal olaylara verilen tepkilerde artmalar olur…
Duygusal olaylara verilen tepkilerde artmalar olunca, kişi yoğunluğunu ve duygusallığını aşırı boyutlarda yaşamaya başlar…
Aşırı boyutlarda yaşamaya başlayınca çevresiyle, ailesiyle, işiyle, arkadaşlarıyla arası bozulmaya başlar…
Tüm ilişkiler bozulmaya başlayınca… tahmin edersiniz… yaşamaktan zevk almamaya başlar… sık sık ölümü aklına getirir…
Günün birinde hepimiz öleceğiz zaten… ve hatta yaşanması zorlaşan ve hatta yaşamamızın mucize olmaya başladığı dünyada, niçin sık sık ölümü istemeye başlayalım ki…?
Eğer…
…kendimizi hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren bir üzüntü, keder, mutsuzluk, çaresizlik, sıkıntı, zavallı, neşesiz, sinirli, çökkün, boşluktaymış duygusu…vb. gibi duyguların içinde hissediyorsak…
…eskiden zevk aldığımız işlerin çoğundan zevk alamıyorsak… veya zevk aldığımız işlerimize karşı ilgimiz aşırı şekilde azalmışsa…
…iştahımızda azalma veya artmalar varsa… istemediğimiz halde kilo alıyorsak veya kilo veriyorsak…
…hemen her gün uykusuzluk çekiyorsak… uykuya dalamıyorsak… daldıktan sonra hemen uyanıyorsak… gece sık sık uyanıyorsak… her uyanmadan sonra tekrar uykuya dalmamız çok zaman alıyorsa… çok uyuduğumuz halde sürekli uykumuzu alamadığımı hissediyorsak…
…etrafımızdaki herkesin fark edeceği şekilde konuşmalarımızda ve düşüncelerimizde yavaşlamalar devreye girmişse…
…karar vermede güçlük çekiyorsak… sürekli bir kararsızlık hali yaşıyorsak…
…aşırı yorgun, bitkin, enerji kaybına uğramış hissediyorsak…
…vücudumuzda nedensiz ağrılar artmışsa… nefes darlığı… yorgunluk… baş dönmesi… mide ve bağırsakta gazlanma artmışsa…
…kendimizi beğenmemeye başlamışsak… hiçbir işe yaramadığımızı, kimsenin bizi artık sevmediğini sık sık düşünmeye başlamışsak…
…kendimizi herhangi bir konuya veremiyorsak… zihnimiz sürekli karışıksa… en kolay şeyleri bile unutmaya başlamışsak…
…sürekli kendimizi suçlamaya başlamışsak… işe yaramaz hissediyorsak…
…tabii ki sık sık ölümü aklımıza getiririz… “Ölsem de kurtulsam…!” demekten başka şansımız kalmaz çünkü…
Depresyon tam da böyle bir şeydir sevgili okurlar…
Depressif kişi, kendisini yalnız ve çaresiz hisseder. Oysa yeryüzündeki insanların belki de beşte biri kendisiyle aynı duyguları paylaşıyordur da haberi bile yoktur. Ama o yine de yalnız hissetmeye devam eder.
Depresyon insanı öldürmeyen ama süründüren bir hastalıktır. Hayatı burnunuzdan getirir. Yaşam kalitenizi düşürür. Oysa alınacak yardım ve tedaviyle insanlar eski sağlıklı hayatlarına kolaylıkla dönüyorlar.
Depressif kişi, hayatı hep kendi baktığı yerden gördüğü ve yaşamını değiştirmek için çabalamadığı için aynı yerde sayıklar. Ufak tefek hayal etme ve niyet etme çabalarını, “uğraştım… olmuyor işte…” diye yorumlar. Halbuki uğraşmaz aslında… ahh bir uğraşsa…?
Depresyon ne soğuk algınlığıdır ne de utanılacak bir durum. Bu nedenle işin uzmanları tarafından tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.
Tedavide sadece ilaç kullanmak yeterli olmaz. Depresyondaki kişilerin terapötik destek almaları gerekir. Çünkü en kestirme tanımıyla depresyon (terapötik bir tanımlamayla), kişinin hayat karşısında kendisini yenik hissetmesi durumudur.
Hayat karşısında yenik hissetme durumu… yani depresyon…
…yani bilinçdışınızdaki “arzu” ve “yasak” arasındaki çatışma…
Bilinçdışınızdaki çatışmaların, bilinç düzeyinize çıkarılması ve arzu ile yasak arasındaki bağın oluşturulması ile tedavi tamamlanmış olur. Uzmanlar bilinçaltı süreçlerinizde bastırılan arzuyu bulmaya çalışır… ve tedavi böylece sürer gider.
Depresyonda olan kişiler için iyi bir tedavi, tam anlamıyla bir iyileşme oluyor genellikle. Ama bir de depressif yapıyı bünyesine sindirmiş ve bu yapıyı kişiliğinin bir parçası gibi yaşayan insanlar var. Bunlar sürekli depresyonda gibi “mızmızlanır”lar. Ne şikayetleri biter… ne de iyileşirler…
Önerdiğimiz hiçbir şeyi yapmazlar… mümkün olsa onların yerine biz uzmanların depresyondan çıkmasını isterler J tabii böyle bir şey mümkün olmayacağı için de depresyonlarıyla yaşamaya devam etmek zorundadırlar.
İşin iyi olan yanı, bu kişilerin aslında gerçekten bir depresyon hastası olmamalarıdır. Yani depresyonda değiller… ama kendilerini depresyonda zanneden kişilerdir… bu nedenle hayatlarını yeterince keyifli yaşayamazlar. Kendi burunlarından getirdikleri gibi etraflarındaki insanların da burunlarından getirirler. Ama tam bir depresyon olmadığı için en ana tehlike olan “intihar” girişiminde de bulunmazlar.
Kısaca özetlemek gerekirse, depresyonda bile olsanız, elinizden geldiğince hayatınızın iyi ve güzel taraflarını görmeye gayret edin. Depresyondayken gördükleriniz, sadece içinde bulunduğunuz ruh haliniz nedeniyle, görmek istedikleriniz olacaktır.
Görmek istedikleriniz hep kötü ve yolunda gitmeyenler olursa, hayatınızın da hep öyle olduğunu sanma yanılsamasını yaşarsınız. Ama iyi ve güzel olana odaklanırsanız, yaşamınızın iyi ve güzele doğru gittiğini fark edersiniz.
Elinizden geldiğince kendiniz için iyi şeyler isteyin. Ama lütfen unutmayın…! Depresyon ciddi bir tıbbi rahatsızlıktır ve mutlak surette psikolog ve psikiyatristlere başvurarak iyileşmenizi gerektirir. Zamanında uzman yardımından istifade etmezseniz, kendi canınıza kıyacak kadar ileri gidersiniz… veya en sevdiğiniz yakınlarınızın, kendi hayatını sonlandırma girişimini üzülerek izlemek zorunda kalırsınız…
Çevrenizde depresyonda olduğunu hissettiğiniz kişilere yapacağınız en önemli yardım, bu kişileri bir uzmana gitmeye razı etmek olmalıdır sevgili okurlar…
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Panik Atak İçin Nefes Egzersizi
Panik atak için yazılan yazının ardından, bu durumdan kurtulmak için kendi başına neler yapabileceğini soran pek çok okuyucu oldu .
Bugün özellikle evde, iş yerinde veya herhangi bir ortamdayken aniden atakla karşılaşırsanız, kendinizi nasıl rahatlatabileceğiniz konusunda bilgi vereyim istedim.
Öncelikle yazımı ilk kez okuyanlar için, panik atak neydi hızlı bir hatırlatma yapayım. Panik atak, ani olarak, beklenmedik bir anda ortaya çıkan ve rahatsız edici semptomlarla kendisini gösteren bir hastalıktır.
Peki neydi bu semptomlar…?
· Çarpıntı
· Göğüs ağrısı veya göğüste sıkıntı hissi
· Nefes darlığı, boğulacakmış gibi olma
· Aşırı terleme
· Titreme, sarsılma, silkelenme duygusu
· Bulantı, karın ağrısı
· Ani üşüme, ani ürperme, ateş basması
· Başta/beyinde uyuşma, karıncalanma
· Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş veya bayılacakmış gibi olma duygusu
· Gerçekdışılık duyguları… yani yaşadıkları gerçek mi değil mi gibi çelişkiler yaşama
· Benliğe yabancılaşma
· Ölüm korkusu, kalp krizi geçiriyormuş duygusu
· Kontrolünü kaybedeceği ya da delireceği korkusu
Ortalama düzeyde var olduğu düşünülen bu dürtülerin tamamı görülebilir… Görülmeyebilir de… Dışardan bakıldığında “Aman canım… o kadar da abartılacak bir şey değilmiş!” dedirtebiliyor ama siz gelin de bunları çekene sorun…
Anlatılmaz yaşanır bir durumdur… genellikle bayanlarda rastlıyoruz. Günlük hayatın sıkıntı ve zorlukları içinde bayanların bu tür rahatsızlıklar yaşaması da normaldir sanırım. Rahatsızlığın başlama yaşı her ne kadar değişken olsa da ergenlik döneminde başladığı veya otuzlu yaşlarda bile ilk başlangıç yaşandığı bilinen bir gerçek.
Tipik bir panik atak dakikalarla sınırlıdır sevgili okuyucular. Çoğunlukla 5-10 dakika, nadiren de 20-30 dakika, çok ender olarak da bir saat sürebilir. Adı üzerine ataktır ve gelir… sizi üzer, korkutur, boğar, rahatsız eder… ve hiçbir şey yokmuş gibi çekip gider.
…
Panik atağı sırasında en yoğun yaşanan duygu “nefes darlığı ve boğulacakmış gibi olma” hissi sevgili okurlar. En fazla yakınılan mesele bu. Boğulacakmış gibi olan kişiler, aşırı soluk alıp vermeye başlarlar. Bu durum, panik atağın bireyler tarafından daha yoğun düzeyde yaşanmasına yol açar. Oysa soluk alıp verme, yani solunum sistemi, istemli olarak kontrol edilebilecek bir işlevdir ve bunun yapılabilmesi halinde panik atağını kontrol altına almak mümkündür.
Peki aşırı soluk alıp vermeyi nasıl kontrol altına alacaksınız…?
Gün içinde farklı zamanlarda, her insan dakikada ortalama 10-12 kez soluk alıp vermektedir. Eğer kişi, bundan daha fazla sayıda nefes alıp veriyorsa, bu sayı mutlaka azaltılmalıdır.
Demek oluyor ki, panik atağın ilk belirtilerini fark ettiğinizde nefes alıp vermemizi yavaşlatırsanız, ciddi bir ataktan uzaklaşmayı da başarmış olursunuz.
İsterseniz sırasıyla ne yapmanız gerektiğini söyleyeyim:
1. Öncelikle rahatlıkla oturup uzanabileceğiniz bir duruma geçin.
2. Burnunuzdan derin bir nefes alıp, onu içinizde 10’a kadar sayarak tutun.
3. 10’a geldiğiniz zaman nefesi ağzınızdan verip, kendinize “rahatla, gevşe, kendini iyi hisset” şeklinde komutlar verin.
4. Bu periyodun ardından 3 saniyede nefes alıp, ardından 3 saniyede nefes verin. Ve nefes alıp vermeyi bu tempoyla sürdürün. Böylece her 1 dakikada ortalama 10 kez nefes alıp vermiş olacaksınız. Normal şartlarda alıp vermeniz gereken sayı zaten buydu. Atak sırasında nefes alışverişiniz arttığı için de kalbiniz hızlı hızlı atıyordu. Sayıyı doğal olana indirdiğinizde, atağı durdurmak için ciddi bir iş yapmış olacaksınız. Bu arada her alışınızda “iyi ve güzel olan her şeyi içinize çektiğinizi”, her nefes verişinizde de “sıkıntı ve zorlukları dışarı attığınızı” düşünmeyi ihmal etmeyin.
5. Her 1 dakika sonunda, 10 saniye boyunca nefesinizi tutup, ağzınızdan geri verin. Daha sonra 3 saniyelik döngülere devam edin.
6. Panik atağınız hafifleyinceye ya da ortadan kalkıncaya kadar bu alıştırmaya devam edin.
Ortalama 4-5 dakika sürecek bu minik “Nefes yavaşlatma tekniği” ile, panik atağını kendinizden uzaklaştırma şansınız olacak.
…
Bireysel destek çalışmalarında danışanlarımıza öğrettiğimiz bu tekniği sizlerle de paylaşmış oldum. Bununla birlikte daha pek çok uygulama var.
Eninde sonunda yapmanız gereken şey, atak gelmeye başladığında, artan kalp ritminizi normale çevirmekten geçiyor. Ritmi normale çevirip, delirmeyeceğinizi, çıldırmayacağınızı, aklınızı kaybetmeyeceğinizi, kontrolün elinizden çıkmayacağını, bunun kısa sürecek bir korku nöbeti olduğunu, birkaç dakika sonra tamamen ortadan kalkacağını düşünmeyi ihmal etmeyin.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
“Panik Atak” mı Oldunuz?
Sosyal fobi ile ilgili yazı yazınca, hemen ardından, onun benzeri zorluklar yaşatan; ama farklı bir grup rahatsızlık olan “Panik Atak”la ilgili sorular fazlaca geldi. daha önce de bu konuda yazmıştım, genel istek üzerine tekrar yazayım dedim.
…
Hiçbir neden yok… aniden başlayan bir çarpıntı… terleme… göğüste sıkışma… nefes darlığı… baş dönmesi… dengesizlik… fenalaşma… baygınlık geçirme… nefes alamama duygusu… bulantı… karın ağrısı…titreme/sarsılma… ürperme…başta karıncalanma… beyinde uyuşma duygusu…ani ateş basması… nedensiz üşüme… ve en sonunda kendinize teşhis koyuyorsunuz; “Eyvahhh… kalp krizi geçiriyorum…!” “Bana felç indi…!”
…tüm bunların arkasından ciddi bir ölüm korkusu…
Bazen de başınızda bir tuhaflık hissedersiniz… sersemlik hissi…. Kendisini ve çevresini bir değişik hissetme… kontrolünü kaybedeceğini zannetme… hatta çıldırma korkusu… ve ilaveten kendisine veya çevresindekilere zarar vereceği endişesi…
…
Bu gibi durumlarda kişiler genelde acil servislere kaldırılırlar. Orada bir çok muayene, film çekimi, elektrokardiyografi, tomografi ve diğer tüm incelemelerde hiçbir şey bulunmaz. Kaygılanırsınız. Doktorunuza ne olduğunuzu sorduğunuzda aldığınız cevap nettir: “Bir şey yok… stresten olmuş… sinirsel…”
Ve eve gönderilirsiniz. Sadece sakinleştirici bir iğne yapılarak.
…
Aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşete düşüren yoğun sıkıntı veya korku nöbetlerine “Panik Atak” diyoruz. Geçmişte yeterince bilinen bir hastalık değildi ama son yıllarda ilköğretim düzeyindeki çocukların bile tanıdığı bir isim oldu. Nereye baksak, başımızı nereye çevirsek buna benzer ataklar yaşayan birileriyle mutlaka karşılaşıyoruz. Neredeyse her ailede bir tane panik ataklı kişi yaşıyor.
…
Panik ataklarının en tipik özelliği, tekrarlayıcı olmasıdır. Kişi sık sık bu atakları yaşamaya başladıkça, hastanelerin acil servislerine de sık sık taşınmaya başlamış olur. Kaçınılmaz son yani…
Her seferinde yeni muayeneler… her seferinde yeni filmler… doktorların bir şey olmadığına dair söylediği hiçbir cümle tatmin etmez… gözden kaçan bir şeyler mutlaka vardır diye incelemelere devam ettirilir.
Bazen de yanlış tanı konularak hasta antibiyotikten nefes açıcıya, çarpıntı ilacından tansiyon ilacına kadar bir sürü yanlış ilaç kullanır. Ve bir türlü iyileşmez doğal olarak… bu durumda da sürekli morali bozulur…
Ataklar devam ettikçe hasta, ataklar arasındaki dönemlerde de gergin ve huzursuz olmaya başlar. Endişeli, sıkıntılı bir hal alır. Ha geldi ha gelecek diye bekler durur… ama keyifli bir bekleme değil tabii ki tahmin edeceğiniz gibi… korku dolu bir bekleme…
…bir de ne zaman nerde geleceği belli olmadığı için daha da çok kaygılanır. Ya yolda gelirse…? Ya markette gelirse…? Ya iş yerinde gelirse…? Ya otobüste gelirse…? Ya komşuya gidince dedikoducu insanların arasında gelip de utanılacak bir durum yaşatırsa…? Ya sınav anında gelip, en önemli finalde geçer not aldırmazsa…? Ya yolun ortasında kalp krizi geçirip, tanımadığı insanların arasında ölüp giderse…?
Zamanla yalnız kalma korkusu da ilave olmaya başlar. Çünkü evde kimse yokken atak gelirse, düşüp bayılırsam, beni kimse hastaneye yetiştiremezse, ölürsem, ölümü bulurlarsa…vs. gibi bağlantılı düşünceler gelişir. Ya da ölmese bile, başkalarının yanında komik duruma düşme kaygısı.
Bir süre sonra bir bakarsınız ki artık kendinizi tanımamaya başlamışsınız. Siz sanki artık eski siz değilsiniz. Eskiden sevecen, neşeli, girişken olan siz gitmişsiniz… yerine korkak, asabi, her şeyden etkilenen, her şeyden kaygılanan, kendine olan güvenini tamamen yitirmiş bir siz gelmişsiniz…
…artık hayatınız tamamen bir “önlem cenneti”ne döner… Yoksa “önlem cehennemi” mi deseydim?
Evet evet… cehennem…! Ataklara neden olabileceğini düşündüğünüz her şeyden vazgeçersiniz. Faaliyetlerden, yiyecek/ içeceklerden… hatta bir çok kişinin evden çıkmadan önce yatıştırıcı ilaç veya alkol aldıklarını görüyoruz. Kendilerini yatıştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar kendilerince…
Öyle çok önlem var ki… isterseniz bazılarını sıralayabilirim;
…atak sırasında kendini kaybedip çocuklarına zarar vereceğini düşünen bayanlar, mutfaktaki tüm bıçakları kilit altında bulundurup, ulaşılması güç hale getiriyor,
…çocuklarıyla evde yalnız kalmak istemiyor,
…yine sokaklarda bayılmaktan korkan bayanlar, bayılınca ziynetleri çalınmasın diye, altın türü hiçbir takı eşyasını eline koluna takmıyor,
…çantalarında tüm yakınlarının ulaşılabilecek en kolay yere, telefon numaraları ve adreslerini yazıyor… hatta doktorunun kartvizitini bile yanında taşıyor,
…uç noktalarda acil servisi olan hastanelerin yakınına evini taşıyor…
…iş yerinde bayılma korkusu geçiren beyler, işlerinde istifa edip evde oturuyor.
…gittiği her yere evliyse eşini, evli değilse aileden birini taşıyor,
…üniversite öğrencileri okulu bırakıyor veya sınav günleri anneleriyle birlikte okula gidiyor,
…otobüse binip fenalaşmamak için saatlerce yol yürüyor…vs…vs.
…
Panik ataklar ve panik bozukluklar, psikiyatrist ve psikologlarca en iyi tanınan rahatsızlıktır. Toplumumuzda en sık görülen hastalıklardan birisidir. Birçok kişi bu hastalığı ya daha önce geçirmiştir ya da hâlihazırda geçiriyordur.
Her yaşta görülebilen bu rahatsızlık özellikle 18–35 yaşları arasında başlıyor. Kadınlarda daha sık rastlanıyor.
…
Genelde hastalar bu durumun nedenini merak ediyor. Niye böyle oldu? Niye şöyle oldu? Niye ben öyle nefes alamadım? Niye bana böyle şeyler oluyor?
Tahmin edilen iki sebebi var. Birincisi, beynimizdeki nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının düzensiz çalışması. Ki bu durum ilaçlarla çözümleniyor.
İkincisi, günlük hayatta yaptığımız bazı davranışlarımızın sonucu olarak ortaya çıkan, son derece doğal olan “doğal ve zararsız” bir çarpıntı, terleme, baş dönmesi… gibi durumları “ciddi bir hastalık veya kalp krizi” şeklinde yanlış yorumlanması… tabi bu yanlış yorumlamaya neden olan da bilinçaltı süreçlerimiz… ben dediğimiz, kendim dediğimiz egomuzla olan zorluklarımız… bu durumu da psikoterapi çözümlüyor.
…
Demek ki panik ataklar ve panik bozukluklar tedavi edilebilen rahatsızlıklardır.
İyi bir psikoterapist bulduğunuzda, hiç ilaç kullanmadan sadece terapötik destekle aşabiliyorsunuz. Ortalama 6–7 ay süren ve belirli aralıklarla, düzenli olarak gideceğiniz psikoterapi seanslarıyla, kolaylıkla yatıştırılan bir hastalık.
…
Genel anlamda panik atağı anlattım. Bir sonraki yazıda devamını anlatacağım. Devamında ne var? Panik atak hakkında bilinmesi gerekenler ve evde kendi imkanlarınızla neler yapabilirsiniz bu ataklardan kurtulmak için…
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Sosyal Fobiniz Varsa…
Son günlerde “sosyal fobi”nin tanımı ve baş etme yollarının neler olabileceği konusunda sorular tekrarlamaya başladı. Bu konu önemli olduğu ve toplumumuzda bol miktarda görüldüğü için üzerinde birkaç kez durmuştum.
Artan sorular ve mailler nedeniyle bir kez daha ele alınmasının yararlı olacağını düşünerek tekrar yazıyorum…
Sosyal fobi nedir…? Nasıl ortaya çıkar…? Kendi kendinize evde yapabilecekleriniz neler olabilir..?
·Tanımadığınız insanların yanında kendinizi kötü hissediyorsanız…
·İnsanların yanında konuşmaktan çekiniyorsanız…
·Kendinizi küçük düşürmekten, utanılacak durumlara düşmekten endişeleniyorsanız…
·Bazen kalabalık bir yerde olmanız gerekiyor ve siz ordasınız mecburen. Ama inanılmaz derecede nefes darlığı, kendini kötü hissetme, elde yüzde yanma, titreme, bayılacakmış gibi olma duyguları hissediyorsanız…
·Herkesin size “aptal” gözüyle baktığını düşünmeye başladıysanız…
·Birilerinin yanında yemekten, içmekten çekiniyorsanız…·İnsanların yanında elinizi kolunuzu nereye koyacağınızı şaşırıyorsanız…
·Utanma ve sıkılma duygularınızdan dolayı sık sık iş yeri değiştirmek zorunda kalıyorsanız…
·Utanma ve sıkılma duygularınızdan dolayı iş aramaktan bile çekiniyorsanız…
·Evleneceksiniz ama… ah bir de karşı cinsle konuşmayı başarsanız! Bir türlü karşı cinsin yanında kendinizi iyi hissedemiyorsanız… eliniz ayağınız daha da fazla birbirine giriyorsa… ve hatta korkularınızı aşıp bir türlü evlenemiyorsanız…
·Sürekli soğuk nemli ellerle, terlemiş avuçlarla geziyorsanız…
·İnsanların gözlerinin içine bakamıyorsanız…
…ve…
·Herkesin size baktığını sanıyorsanız…??
…
“Amaaannn…! Bakarlarsa baksınlar canım…! Ne olmuş bakarlarsa…? Ben de onlara bakıyorum işte…! Üstelik niye baksınlar ki… insanların işi gücü yok durmadan beni izleyecek değiller ya… hem izliyorlarsa da keyifleri bilir… izlesinler… izleyince ne yapacaklar sanki…? Acayip bir şey yapmıyorum ki…!
Eeee… evet… biraz kaygılı ve gerginim… bundan onlara ne…? Ben onların ne yaptığıyla ilgileniyor muyum ki…? Herkes kendi işine baksın…” şeklinde bir tavır geliştirinceye kadar, yukarıda saydığım tüm belirtilerle bir ömür boyu yaşamak zorunda kalırsınız sevgili okurlar…!
“…yaşasam ne olur?” diye sorarsanız…
…yooo bir şey olmaz… yaşarsınız zaten… yaşarsınız da… yaşam kaliteniz düşük olur… hayatın keyfine tam olarak varamazsınız… güzel bir havada, gökyüzünün tüm çarpıcı yanlarını içinize çekerek yürüyemezsiniz bir türlü…
…acaba bana bakıyorlar mı?
…acaba benim hakkımda ne düşünüyorlardır?
…acaba kendimi komik duruma düşürüyor muyumdur?
…acaba elimi kolumu fazla mı sallıyorumdur?
…acaba karşıdan gelenler benim dengesiz olduğumu anlarlar mı?
…acaba…acaba…acaba…
Yorulursunuz resmen… ama yürümekten değil… gökyüzünün güzelliklerini içinize çekerek aldığınız kilometrelerce yoldan değil… düşünmekten… düşünmekten… düşünmekten… çünkü düşündükleriniz zaten incir çekirdeğinin içini bile doldurmuyor da ondan…
…
Sosyal fobi, anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, toplumsal işler ve aktiviteler gerektiren durumlarda, kişilerin gergin, kaygılı, endişeli olmalarıyla tanımlanır.
Hiçbir gerekçe yokken, hatta kimse sizinle ilgilenmiyorken bile, sanki herkesin bakışları sizin üzerinizdeymiş gibi kaygılı bir hali sembolize eder.
Psikolojik rahatsızlıklar içinde oldukça sık rastlanılan, insanı öldürmeyen; ama yaşam kalitesini düşürerek ve insana sürekli gergin anlar yaşatarak insanı, tabiri yerindeyse “süründüren” bir hastalık grubudur.
Genellikle yaptığımız terapötik çalışmalarda iki yolla geldiğini görüyoruz. Birincisi, yetiştirilme süreçlerinin etkisiyle öğrenilerek. Yani daha çocuk yaşlarda yetiştirilirken, insanlara karşı kaygılı bir tavır geliştirmemize neden olan ailelerimiz sayesinde yerleşiyor hastalık. “Aman, büyüklerin yanında konuşma sakın… sen büyüdün artık, kızlarla/erkeklerle oynayamazsın… Şişşt, bak amca kızıyor…vs.” şeklinde toplumsal alanlarda aktif olmamızı gerektiren durumların önünün kesilmesiyle ortaya çıkıyor. Kişi yetiştirildiği süreçte aşırı derecede baskılı bir ortamda bulununca, zamanla büyüyor, insanlarla konuşması ve iletişim kurması gerekiyor ama…! Kuramıyor ki…
İkinci yol ise, yaşarken başımıza gelen olumsuz bir olayın etkisiyle oluşuyor. Küçükken ya da hatırlayabildiğimiz kadar büyük olduğumuz bir dönemde, bir gün topluluk önünde utanmış, sıkılmış, kendimizi küçük düşmüş hissedebiliyoruz. Bu duygu öylesine etkileyici, öylesine kuşatıcı oluyor ki, zamanla beyinde “şartlı öğrenme” oluşturuyor. Ve her kalabalığa girdiğimizde, her toplumsal bir faaliyet geliştirmemiz gerektiğinde bizi olumsuz olarak etkiliyor.
…
Peki böyle yaşamak zorunda mıyız…? Ee diyelim ki yerleşmiş… diyelim ki öyle ya da böyle bizi etkilemiş… mecburen katlanmak zorunda mıyız…?
Tabii ki değiliz…! Hem de hiç değiliz…
…
Mümkün olduğunca –lütfen dikkat, mümkün olduğunca diyorum, yani elinizden geldiğince, imkanınız dahilinde mutlaka – sizi toplumdan uzaklaştıracak, kendinizi utanmanızı sağlayacak faaliyetleri yapmaya, inatla yapmaya gayret edin.
…çünkü sosyal fobi, insanın içine korku salar ve bu korkuyu yaşamanızı ister. Sizi kendi kabuğunuza sokmaya çalışır. Sizler elinizden geldiğince kabuğunuza çekilmemeye gayret etmek zorundasınız. Aksi halde işler daha da zorlaşır. Hatta yukarıda anlatılan duygular aklınıza geldiğinde elinizden geldiğince “pişkin” olmaya gayret etmelisiniz. “Aman canım… kime ne benim ne yaptığımdan… titrerim… terlerim… düşüp bayılırım yahuuu… kime ne…? İnsanlardan izin mi alacağım terleyip sıkılırken…” gibi bir edayla davranmaya gayret edin.
…
Kendi imkânlarınızla yapabilecekleriniz bunlar sevgili okurlar. Elinizden geleni yapmanız önemli… buna rağmen yine de başarılı olamıyorsanız lütfen en kısa zamanda bir uzman yardımına başvurunuz. Bireysel destekle bu durumdan kurtulunuz. Aksi halde yaşam kaliteniz cidden olumsuz etkilenir.
Bununla birlikte önemli not, terapötik destek alırken bence “dinamik terapi” yöntemini kullanan uzmanlara gidin. Çünkü benim sizlere verdiğim egzersizler “davranışçı yöntemler” zaten. Ve evde kendi kendinize en kolay yapabileceğiniz uygulamalar. Davranışçı tekniklerin temelinde, korktuğunuz durumun tam ortasından geçme mantığı vardır. Ya korkar geri adım atarsınız… ya da davranışçı bir teknik geliştirir üzerine gidersiniz…
Bunlara rağmen iyileşme olmaması, bilinçaltı süreçleri ortaya çıkaran, sizi yaşam karşısında utandıracak düzeyde yüklemeler yapan, bilinçdışı süreçlerinizin ortaya çıkarılmasını ve sizin üzerinizde oluşturduğu çatışmayı, yine size çözümletmesi gereken bir yöntem olmalı. Bu işi de en iyi dinamik terapi yapıyor.
Ve bu alanda psikolojik danışmanlık yapan bizler seanslarda, kişilerin bilinçdışı çatışmalarını ve bu çatışmaların kişi üzerindeki olumsuz etkilerini bulup çıkarmaya çalışıyoruz. Böylece, sizi yaşam karşısında bu kadar utandıracak bilinçaltı süreç her neyse ortaya çıkarıyoruz. Odada semptomla, semptomun kendisiyle uğraşmıyoruz. Semptomu ortaya çıkaran süreçle uğraşıyoruz.
Özetle tekrarlamak gerekirse, sosyal fobi ülkemizde bol miktarda gördüğümüz; ancak bireysel destek çalışmalarıyla üstesinden kolaylıkla gelinebilen bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu şekilde yaşamak ise hiç kimsenin kaderi değildir.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Merak Edilen Soru: Öfke Kontrol Edilir mi?
Pek çok kişinin inanası gelmiyor biliyorum ama; öfke kontrol edilebilir. Öfke son derece doğaldır. İnsanın içinden gelen, hakkında bilgi sahibi olduğunda rahatlıkla kontrol edebileceği bir duygudur.
Öfke, tehdit olarak algılanan durum ya da kişiler karşısında, onlara saldırıp/sataşmaya yönelik hissedilen duygunun adıdır. Çocukluk yıllarından itibaren öğrenilerek gelişir. Daha ziyade meydan okuma algısına veya karşımızdaki kişilerin bizi tehdit ettikleri algısıyla birleşir. Hatta pek çoğumuz, dışarıdan gelen ani bir uyarıcı olmasa bile, kendi iç duygularımızda öfke duygusu yaşayabiliriz. İçten içe kızmalar, sinirlenmeler, sinirden oraya buraya kızmalar… vs. gibi.
Öfke öğrenilir sevgili okurlar! İnsani olan ve kendisini korumaya yönelik olan bu duygu, zaman içinde çok da işe yaradığı için tamamen davranışlara yerleşir. Boyutları fazlalaşmaya başladığında da içinden çıkılmaz haller alır, kırıcılığa, ilişkiyi tehdit eden boyutlara ulaşır.
Bir önceki yazıdan sonra sizlerden çok sayıda soru geldi. “Öfkeden kurtulabilir miyim?” şeklinde.
Elbette kurtulursunuz. Sonuçta öfke, öğrenerek ve bol bol deneyerek kendinize kazıdığınız bir süreç. Öfkenizin temellerini ve adım adım ondan uzaklaşmanın metodlarını öğrendiğinizde tamamen kurtulabileceğiniz bir durumdur. Hatta tekrar hatırlatmakta fayda var; öfke insani bir duygudur; öfkenin kontrolden çıkıp, saldırganlığa dönüşmesi yanlıştır.
Bir annenin, yorgunluktan ve fazla emek harcamaktan dolayı yıpranıp, çocuğunun yaramazlıkları karşısında öfkelenmesi normaldir. Ama aynı annenin, öfkesinin şiddetini artırıp, kontrol edilemez hale getirip, çocuğunu dövmesi; işi, şiddete çevirmesi anlamına gelir ki hatalıdır.
Eve geç gelen eşinize karşı öfkelenmeniz normaldir. Ama sizin için normal olan duygunuzu, çeşitli otomatik düşünce hatalarıyla kışkırtarak (“gördün mü bak ohh beyefendi yine geç kaldı!”, “kimbilir yine hangi arkadaşına takıldı!”, “bizi sevseydi evine erkenden gelirdi!”,”eve gelmeden önce annesine rapor vermeye gitmiştir Allah bilir!”… vs gibi), eşinizle bağıra çağıra şiddet içerikli görüntülerle kavga etmeniz hatalıdır.
Günümüzde “Öfke Kontrol Çalışması” adı altında güzel çalışmalar yapılıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi ülkemizde de uygulanan keyifli çalışmalar. Bireysel veya grup terapileri şeklinde yapıyoruz. 10 oturumluk çalışmalara katılıyor ve öfkeden kurtulmuş oluyorsunuz.
Bu çalışmalardan eğitimler sırasında katılımcılara kazandırmak istediğimiz bakış açılarından bazı öneriler sıralayayım dilerseniz; Öncelikle, öfkenizin nedenleri hakkında düşünmeye çalışın. Niçin öfkeleniyorsunuz? Genellikle öfkelenen kişiler, niye öfkelendiğini bildiğini zanneder. Ama bu cidden bir “zan”dır; çünkü öfkesinin altında yatan gerçek duygusunun farkında bile değildir. Öfkenizin kaynağına bakmaya gayret ederseniz, öfkenizin gerçek sebebini anlayabilir ve bu öfkeyi kontrol de edebilirsiniz.
Çevrenizde olan her olayı kişisel algılamamaya çalışın. Bu da öfke uyandırır. Herkesin her yaptığı davranış, tamamen sizinle ilgili olmayabilir.
Öfkenizi kullanarak, çevrenizdeki herkesi kontrol altında tutma alışkanlığı geliştirmeyin. “Düzgün söyleyince yapmıyorlar, en iyisi bağırayım da herkes korkup hemen hizaya geçsin!” şeklindeki alışkanlıklar, öfke nedenlerinizi ve dolayısıyla da saldırganlık nöbetlerinizi artırır.
Öfkelenmeye başladığınızda, doğru biçimde nefes alıp vermeye çalışın. Burnunuzdan derin nefesler alıp, ağzınızdan verin. Böylece beyninize bol miktarda oksijen girer ve daha az öfkelenirsiniz.
Otomatik düşünce hataları tuzağına düşmemeye gayret edin. Kızmaya başladığınızda, kendinizi kışkırtacak düşüncelerden uzaklaşıp, elinizden geldiğince sizi yatıştıracak şeyler düşünmeye gayret edin.
Öfkenizi ve öfke nedeninizi, karşınızdaki kişiyi rencide etmeden, sözel olarak ifade etmeyi alışkanlık haline getirmeye gayret edin. İçerde bir öfke varsa, vardır… Öyle ya da böyle dışarı çıkmak isteyecektir. Kelimelerle çıkmasına izin vermezseniz, sert davranışlarınızla ve kırıcı yanlarınızla dışarı çıkar. Bu da sizin yakınlarınızla olan ilişkilerinizi çok fazla zedeler.
Etrafınızdaki insanların sizin yerinize düşünmelerine göz yummaya çalışın. “Kimse benim ne yapacağıma karışamaz!” kısa vadede işe yarar gibi görünse de, uzun vadede sizi öfkeli hale getirir. İnsanlar sizin yerinize düşünebilirler. Bu düşüncelerini dile getirebilirler. Ama siz illaki onların söylediklerini yapacaksınız diye bir kaide yok. Bırakın düşünsünler. Hoşunuza giden düşünceleri alır kullanırsınız. İşinize yaramayacak düşünceleri kullanmazsınız.
Sonuçta öfke çok işinize yarar sevgili okuyucular! Ne işinize yaradığını iyi tespit etmeniz lazım. Öfkeniz hangi işinizi kolaylaştırıyor? Ve acaba öfkeyi kullanmadan, aynı işe yarama noktasına ulaşmanın farklı yolları var mı?
Dilerseniz bu süreci kendi içinizde yakalayabilir, daha az öfkeli olabilirsiniz. Ama kendi başınıza yapamıyorsanız, adım adım bunun eğitimini alır, öfkeden uzak rahat bir hayat yaşarsınız.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Hepimizde Varolan Ortak “Huy”larımız
Bir önceki yazıda huy sandığımız; ama aslında huyumuz olmayıp, yaşam içinde takıntılar şeklinde geliştirdiğimiz davranış kalıplarından bahsetmiştim. Bugün de sizlere yeryüzüne gelen her insanda olmazsa olmaz cinsinden var olan ortak huylar hakkında bilgi aktarayım dilerseniz.
Bir şeyin huy olup olmadığını anlamak zor değil. Çünkü insanlarda yaratılıştan gelen ortak bazı özellikler var. Fıtrattan gelen, mizaç da dediğimiz huylar. Daha önceki yazıda da söylediğim gibi bu huylar Hz.Adem’den bugüne, bugünden kıyamete kadar yaratılacak her insanda tespit edilebilir özellikler olarak varlığını sürdürecektir.
O halde başlayayım doğuştan gelen ve tamamen biyolojik kaynaklı ortak özelliklerimizi sıralamaya:
Birinci özelliğimiz; yenilik arama. İnsanoğlunun doğasında düşünce ve davranışlarında hep yenilik isteme, yeniliği arama huyu vardır. Yenilik isteriz. Yenilik ararız. Tabii ki bu yenilik arama huyumuzu, “Falanca yıllık evliliğimizden sonra eşimden sıkıldım, yenilik aramak amacıyla başka aşklara yelken açtım.” şekline çevirmemek gerekir sevgili beyler…! ve tabii ki hanımlar! Çünkü sıradaki diğer ortak huylarımız bir yandan da bu maddenin olumsuz kullanımdaki cevabı olacak. Sadece yazıyı sabırla okumaya devam etmeniz gerekli.
İkinci özelliğimiz; zarardan kaçınma. İnsanoğlunun yaratılıştan getirdiği en önemli huylarından diğeridir bu madde. Kişi, nerede, kiminle, ne zaman yaşıyorsa yaşasın, temel işlevi zarardan kaçınmak şeklindedir. İntihar etmeyi ve artık yaşamdan bıktığını düşünen insanlar bile, en sıkıntılı anlarında dalgın dalgın yol kenarında yürürlerken, aniden üzerlerine gelen hızlı arabayı görünce, refleks olarak kendilerini yolun kenarına fırlatırlar. Fırlatırlar diyorum çünkü düşünerek, uzun uzadıya karar vererek kendini kurtarma davranışı değildir. Sadece içgüdüsel olarak refleks tepkiyle yapar o kadar. Zarardan kaçınma huyumuz sayesinde hayatta kalmayı ve zarar görmemek için çabalamayı sürdürürüz. Yukarıdaki maddede yer alan şakayla karışık verdiğim örnekteki durum, bu maddeyle birlikte tehlikeye girmiş oldu. Çünkü eşinden sıkılıp değişiklik aramaya başlayan evli çiftlerde; diğer eş, kendisini korumak için ciddi tedbirler alacaktır. Bu da yeni aşk için yelken açmış beylerin/bayanların işini zorlaştırır haberiniz olsun!
Üçüncü ortak özelliğimiz; sebatkarlık. Çeşitli tarih ve dönemlerde, dünyanın herhangi bir yerinde varlığını sürdüren her insan için yaratılıştan gelen önemli bir huydur tuttuğu işi bırakmamak, işin devamı ve sürekliliği için çaba harcamak. Bu maddeyi okuyan tüm genç arkadaşlarımızın harekete geçmesini diliyorum. Çünkü gelen birçok mailde “Mehtap ablacığım, ben başladığım işi yürütemiyorum, beceremiyorum.” Şeklindeki durumlar yaratılış gerçeğimizi yansıtmıyor. Allah insanların doğasına, bir işe başlamayı ve başladığı işi sürdürmeyi şifrelemiş. Yapamıyorum demek, beceremiyorum demek; en iyimser söylemle “Başarmak için ne yapacağımı bilmiyorum” anlamına gelir. Hatta bana kızmasın genç arkadaşlarım ama; tembelliğin farkında olmadan kişiliğin bir parçası haline geldiği bireylerde “Başarmak istemiyorum, zor geliyor” gibi bir şekle bile dönüşmeye başlamış demektir. Bu durumu tersine çevirmek çok kolay. Zira yaratılıştan gelen biyolojik özelliklerimiz, her işin üstesinden gelmemizden yana sevgili genç okurlar!
Son ortak özelliğimiz; ödül bağımlılığı. Biz insanoğlunun ödülle, onaylanmayla ve onura edilmeyle yapamayacağı, üstesinden gelemeyeceği hiçbir durum yok. Hepimiz zaman zaman ödüllendirilmek, onaylanmak, tebrik edilmek isteriz. Kimi zaman tatlı bir kabul edici bakış ödüldür bizim için, kimi zaman tatlı bir söz! Ödülü maddeye bağlamanın verdiği zararlara dikkat ederek, duygusal ödüllerin hayatımızdaki önemini anlatmaya bile gerek yok sanırım.
…
Özetle söylemek gerekirse; bir şeyin huy olması için yaratılıştan gelmesi gerekir. Yaratılıştan gelenleri yukarıda sıraladığımıza göre, “Huyum bu! Vazgeçemiyorum!” söylemleriyle arkasına sığındığımız bazı davranışlarımızın, aslında bizim zaman içinde geliştirdiğimiz alışkanlıklarımız olduğunu bilmemiz gerekir.
…alışkanlıklar değiştirilebilir! Huylar değiştirilemez!
…evet… son olarak diyorum ki lütfen huylarımıza haksızlık yapmayalım!..
…huylarımız; insan olma zemininde, farklı kültür ve toplumlardaki insanların tümünü ortak bir parantezde toplama işlevini yürütüyor. Bu kadar önemli ve cici bir süreci, kendi oluşturduklarımızla ve değiştirmekten üşendiklerimizle zedelemeyelim!
En azından bu yazıyı okuyan herkes, bugünden itibaren söylem şeklini değiştirebilir.
“Huyum bu! Ne yapayım? Değiştiremiyorum ki… ama eşim de (annem/babam/kardeşim/nişanlım… vs.) beni anlamıyor” demeyeceğiz.
“Kendime böyle bir alışkanlık geliştirmişim… Nasıl olduysa! Sanırım onun isteklerini yerine getirme konusunda zorlanıyorum. Ama elimden geleni yapacağım!” diyebileceğiz.
Ne de olsa huylar ortak…
Alışkanlıklar çeşit çeşit…
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
‘Huy’ Sandığımız ‘Takıntı’larımız
Gelen maillerde dikkatimi çekiyor. Okurlarımız kendileriyle ilgili sorular sorarlarken ya da birlikte yaşadıkları kişilerin sıkıntı ve zorluklarıyla ilgili bilgi almaya çalışırken şu ifadeyi kullanıyor;
“Mehtap Hanım… Eşimle (kardeşimle / annemle / babamla… vs) anlaşamıyoruz. Benim bazı huylarımı kabul etmiyorlar…”
Veya…
“Kızımın huyları yüzünden çocukları ve eşi kendisinden bıkmaya başladı. Ona nasıl yardım edebiliriz?”
…
Soruların devamını okuyunca, aslında bahsedilenlerin “Huy” olmaktan çıkmış ve “Takıntı”ya dönüşmüş karakter özellikleri olduğunu düşünüyorum. Ve gelen sorulara bu anlamda cevaplar vermeye çalışıyorum. Baktım sorular çoğaldı… En iyisi bilgiyi genel anlamda yazayım da herkes okusun istedim…
…
Huy, genel anlamda “Mizaç” kelimesiyle birbirini karşılıyor. Mizaç, huy dediğimizde; insanın doğuştan getirdiği temel özellikler aklımıza gelir. İslam literatüründe buna bir anlamda “Fıtrat” diyoruz. Yaratılıştan gelir ve neredeyse tamamen biyolojik kaynaklı durumları temsil eder.
Huy / mizaç / fıtrat kelimelerini kullanınca, günlük hayatta en fazla kafa karıştıran diğer yapı akla geliyor hemen değil mi? Yani “Karakter” ve “Kişilik” kelimeleri.
Karakter / kişilik, yapısal bütünümüzdeki sonradan kazandığımız özellikleri temsil eder. Hal böyle olunca da hiç birimizin kişilik / karakter özellikleri diğerine benzemez. Çünkü doğuştan gelen mizaç / huy / fıtratımız, zaman içinde bulunduğunuz ailenin sosyal yapısına, aldığımız eğitime, toplumsal özelliklerimize, kazandığımız kültürel yapılanmaya göre değişiklik gösterir.
Biraz karışık gibi dursa da aslında son derece kolay bir formülasyon… Huy / mizaç / fıtrat = doğuştan gelenler
Karakter / kişilik = sonradan kazanılanlar
…
Tüm bu bilgileri aktarınca, insanlarda ortak huy ve yine ortak karakter özellikleri olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Dünyanın neresinde doğmuş olursak olalım, insan olmamız nedeniyle, doğuştan beri getirdiğimiz ortak huy ve karakter özelliklerimizin olduğu, yapılan pek çok araştırmayla sabitlenen bir bilgi haline gelmiştir sevgili okurlar!
Bu bilgi inançlarım doğrultusunda düşününce bana son derece doğru geliyor. Çünkü insanların ortak özellikleri ve ortak yapıları olmasaydı, Kur’an’ı Kerim hayatımıza yeterince hükmedemezdi. Oysa ortak ögeler, ortak yapılar sayesinde; hangi devir ve hangi yeryüzü toprağı olursak olalım aynı emir ve aynı ayetlerle muhatap olabiliyoruz. Yaşadığımız dinin evrensel olabilmesi; yüzyıllar boyu insan yaşamına müdahale edebilmesi; insan yaşamını disipline edebilmesi ve yine insanlar için ciddi bir yaşam programı olabilmesi için, insanoğlunda çağlara ve dönemlere inat ortak yapısal bir bütünün olması gerekirdi zaten… Allah(cc), hiçbir ayrıntıyı unutmaksızın insanı yaratmış ve insandaki ortak fıtri özellikler gereği, emir ve yasaklarını bildirmiştir.
…
Demek ki huylarımız var… Bir de huy sandığımız takıntılarımız var. Yani doğuştan gelmeyen… Yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası olmayan… İstersek ve çabalarsak kolaylıkla terk edebileceğimiz… Zamanla bünyemize yerleşen ve neredeyse psikolojik destek almamıza neden olacak kadar abarttığımız takıntılarımız!
Dilerseniz bu takıntılardan örnekler sıralayayım:
Her şey tam ve mükemmel olsun isterler. Eksiklikler ve noksanlıklar onları sürekli rahatsız eder. Zihinlerinde tasarladıkları işleri yaptıklarında kendilerini huzurlu / mutlu hissederler. Minicik bir eksiklikte, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi sıkıntılı duygularla boğuşmak zorunda kalırlar.
Herkes için en iyi olanın, kendi düşünce ve fikirleri olduğunu zannedip dururlar. İnsanların düşüncelerini değiştirmek için çabalarlar. Değiştirecekler ama tabii ki bir şartla… Herkes onun söylediği noktaya gelecek!
Duygu kontrolü zordur bu kişilerde. Kolaylıkla tartışmaya girebilirler. Söylenen sözlerin kendilerine karşı söylendiğini düşünüp, hemen karşı saldırıya geçebilirler. Huyları tanımlama cümleleri ise son derece meşhurdur: “Haksızlığa tahammül edemiyorum!” oysa her insanın haksızlığa tahammül etmemesi gerekir. Ve zulme karşı başkaldırması gerekir. Bu özellikteki insanların bahsettiği haksızlıklar, günlük yaşama yayılmış ve kendilerinin ikinci plana itildiği kompleksini yaşamalarına vesile olan cinsten haksızlıklardır. Bu da önemli bir detay anlayacağınız üzere…
Yukarıdaki maddeye bağlı olarak, ergenlik döneminde insanın yapısına “Esneklik” özelliğinin yerleşmesi gerekir. Takıntıya dönen durumlarda bu esneklik devreye girmez. Kişi sıra dışı durumlarda, farklı bakış açıları geliştiremez… Derken takıntılı bir düşünme yapısı, inat, mükemmeliyetçi düşünmeye başlama gibi süreçler devreye girmeye başlar. Ve bunların takıntı olduğunu bilmediği için, yaşadıklarının tamamının “Huyu” olduğunu sanmaya başlar.
Etrafındaki insanlarla ilişkileri kontrol etmeye başlar. Hatta öyle çok kafa yorar ki beyni uyuşmaya başlar. Örneğin, kocası eve gelmeden önce, annesinin evine uğramasın… İş arkadaşlarıyla niye öyle değil de bu şartlarda konuşmuş gibi doğrudan kendisini ilgilendirmeyen meselelere bile takılmaya başlar. Bunları da düşünürken, en doğal hakkı olduğunu belirtmeyi de unutmaz!
…
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Asıl olan günlük yaşamda patolojik özellikler sergileyen ve aslında hastalığa dönüşmeye başlamış yapıların “Huy zannedilmemesi” gerçeği sevgili okurlar.
Evet… İnsanoğlunun yeryüzüne gelişinden beri ortak bazı huyları vardır. Bu huylar Afraka’dan Bosna’ya, Uruguay’dan Amerika’ya kadar değişmez. Her insan için ortak özellikler taşır. Ama yukarıda saydığım tarz durumlar huy olmayıp, aslında kişilik yapısına yerleşmeye başlayan takıntılı düşüncelerdir. Üzerinde durup çabaladığınızda da üstesinden kolaylıkla gelebileceğiniz takıntılar.
Konu uzun… Anlatılacaklar var ama fazla uzatmayayım… Devamını bir sonraki yazıda aktarayım…
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Kadınlaşan erkekler, erkekleşen kadınlar
Dün bilgisayarımı karıştırırken, bir hocamın attığı mail elime geçti. Son dönemlerde, kadınlarla erkeklerin farkları konusunda araştırma yapıyordum. Mail ilginç ve bir o kadar da üzücü geldi.
“Hint mitolojisine göre kadının ve erkeğin yaratılışı”nı anlatan minik bir yazı. Şöyle ki:
Tanrı, yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının kıvancını, sisin gözyaşını aldı; rüzgarın karırsızlığını, tavşanın ürkekliğini buna ekledi. Onların üzerine kıymetli taşların sertliğini, balın tadını, kaplanın yırtıcılığını, ateşin yakıcılığını, kışın soğuğunu, saksağanın gevezeliğini, kumrunun sevgisini kattı. Bütün bunları karıştırdı, eritti ve kadın yaptı. Yarattığı kadını, erkeğe armağan etti.
Tanrı kaplumbağanın yavaşlığını, boğanın bakışını, fırtına bulutlarının kasvetini, tilkinin kurnazlığını, boranın dehşetini aldı; sülüğün yapışkanlığını, kedinin nankörlüğünü, hindinin kabarışını, gergedan derisinin sertliğini bunlara ekledi. Bunların üzerine (bir hayvan ismi yazılmış ama ben yazmaya utandım resmen) …nın kabalığını, bukalemunun şıpsevdiliğini, sivrisineğin vızıltısını kattı ve erkeği yarattı. Yarattığı erkeği, adam etsin diye, kadına verdi.
…
Ölür müsün öldürür müsün tarzında bir sınıflama. İnsan böyle bir tanımlamaya kimin adına daha çok üzüleceğini şaşırıyor doğrusu. Öncelikle hayvanlar adına üzüldüm. Yaratılmış canlıların, sanki başka hiçbir özellikleri yokmuş gibi sadece tek kelime üzerinden tanımlanmaları bana kötü geldi bu bir…! İkincisi, insan davranışlarının tamamen hayvanlar üzerinden tanımlanmaya çalışılması da.
…
Bayanlardan ve erkeklerden mailler geliyor. Birbirini şikayet eden, birbirinden dolayı canı yanmış mailler. Ortalama herkes karşısındakinin hatalı olduğunu düşünüyor. Ve kadın/erkek ayrımı yapılıyor. Erkekler şöyledir, kadınlar böyledir gibi.
Evet… kadın ve erkeklerin yaratılıştan bazı farkları var; ama bu farkların arkasına saklanarak, uyum ve anlaşma düzeyini zorlayan davranışlar sergilemekte ısrar etmenin anlamı yok.
Bizler müslümanız. Ve iyi ki de müslümanız. Mitolojide kadın/erkek farkları, tarihsel gelişimde kadın/erkek farkları, edebiyatta kadın/erkek farkları, doğada kadın/erkek farkları, sanatta kadın/erkek farkları…vs. derken iyice uzaklaşmışız birbirimizden.
Oysa temeldeki bilgilerimizi harekete geçirecek olursak, bizim yaşam programımız, yani Kur’an’da Allah, kadını, erkeğe eş olsun diye yarattığı bilgisini verir bizlere. Kadınlarla erkekler birbirlerinin velisidirler. Birbirlerine iyiliği emretmek, kötülükten uzaklaştırmakla görevlidirler.
Çeşitli gerekçelerle birbirimize kızabiliriz, birbirimizi istemeden üzebiliriz. Ama bu kızgınlıklar ve gün içine yayılmış incinmişliklerin, yaratılmış bu iki cinsi birbirinden tamamen uzaklaştırmaması gerekir.
İnanın ki son günlerde gelen sorular endişelendiriyor beni. Kadınlar erkeklere düşman; erkekler kadınlardan nefret eder hale gelmiş gibi. Oysa Allah insanı, bir kadın ve bir erkekten yarattı.
Sevgili okurlar! İnsan ne bir melektir –tüm hata ve günahlardan uzak olan- ne de içinde tüm kötülükleri ve hayvani arzuları barındıran bir canavar! İnsan; “insan”dır. Unutan… hatalar yapabilen… yemek, içmek, giyinmek, ün sahibi olmak, çocuk sahibi olmak, mal sahibi olmak, cinsel isteklerini doyurmak isteyen güdüleri olan bir insan!
…ama aynı zamanda tüm bu güdüleri sınırlama ve kontrol etme yeteneği olan bir varlıktır. Sadece ün sahibi olacağım diye herkesi ezip geçemeyeceğini bilebilen! …sadece cinsel arzularının raydan çıkmış isteklerini doyurmak için evini, eşini, çocuklarını feda etmemesini sağlayacak fıtri kontrol mekanizmalarını da içinde barındırabilin bir insan!
…
Birilerinin bunu yapamıyor olması, birilerinin günlük hayatın ritmine fazlasıyla kendisini kaptırıyor olması, neden bizim birbirimizden ayrılmamızı hızlandırsın ki?
Birbirimizi öyle kategorize etmeye başladık ki, neredeyse bizim hoşumuza gitmiyorsa erkeklerin tümü kötü; beylerin hoşuna gitmiyorsa kadınların tümü baş belası…! Oysa farklılıklar olmalı zaten. Eğer olmazsa sonuç hüsran. Çünkü cinsler birbirine yaklaşmaya başlıyor ve kadını temsil eden davranışlarla, erkeği temsil eden davranışlar aynılaşıyor. Birbirimizden beklediğimiz bu mu? Birbirimizi anladığınızı, hissederek birbirimize iyi davranmamızı sağlamasını umduğumuzu beklenti bu mu? Hepimiz birbirimizin aynısı olsaydık ne kadar korkunç olurdu. Kadınlaşan erkekler! …erkekleşen kadınlar! Kadınsı özelliklerinin çoğunu üzerinde barındıran bayanlar… ve erkeksi özelliklerinin çoğunu üzerinde barındıran beyler… doğru formülasyon bu!
…
Son dönemlerde aşırı bir cinsel istismar ve cinsel arzuların öne çıkarılması süreci var. Bunların getirisi olarak de eşler birbirlerini aldatıyor. Hatta evlilik öncesi birbiriyle görüşüp konuşan gençler, heva ve heveslerinin ardına takılıp sağlıklı evlilikler gerçekleştiremiyor. Boşanma davalarının sayısındaki artışın zaten farkındayız.
Toparlanmak zorundayız sevgili okurlar! Bir milleti yok etmenin, ölüme doğru sürüklemenin en kestirme yolu, insanlarını deforme etmekten geçer. Evliliklerin içine kafa karıştırıcı malzemeler ekmekten geçer. “Evliliğimin keyfi kalmadı, eşime karşı eski ilgimi yitirdim, ilişkimiz bana artık heyecan vermiyor” gibi, virüse dönmüş ortak söylemlerle lütfen ailelerinizi yıkmayın. Sağlıklı toplumlar, sağlıklı insanlarla oluşur. Sağlıklı insanları da sağlıklı aileler yetiştirir. Birbirini seven, sayan, koruyan, gözeten eşlerin; sevgi dolu sıcacık ortamlarda yetiştirdiği çocuklar, ilerde sağlıklı yetişkinler olur.
…
Yazının başına dönecek olursak… Hint mitolojisinde, Alman mitolojisinde, Çin mitolojisinde… edebiyatta, sanatta, resimde… ve daha sayamayacağımız nice nice mitolojide kadınlarla erkekler arasında pek çok fark sayılabilir elbet.
…ama hepimiz bilmeliyiz ki sayılacak farkların tümü, bizi birbirimizden uzaklaştırmamalı! Tam tersine birbirimize yakınlaştırmalı. Bedensel, ruhsal, yaratılışsal farkların dile gelmesi, birbirimizi daha iyi anlamamızı sağlamak için değerlendirilirse son derece işe yarar. Farklara bakmak, farklılıklarımıza rağmen, birbirimizle yaşamayı öğrenmek anlamına gelmelidir.
Sonuçta bizler biliyoruz ki, Allah insanı bir erkek ve bir kadından yarattı. Gün içinde hatalar arttı diye, birbirimize daha fazla kızmaya başladık diye, birbirimizden gün geçtikçe uzaklaşmaya başladık diye, birileri cinsel arzularının arkasına düştü aile müessesesini yok ediyor diye, Allah’ın kadın ve erkeği yaratma ilkesi değişmez. Hata insana aittir. İlke değişmeyeceğine göre, bizler kendimizi değiştireceğiz. Birbirimize karşı daha anlayışlı, daha sevecen daha insani davranacağız. İnsan olduğumuzu ve hatalar yapabileceğimizi unutmada… ama ne olursa olsun kesinlikle birbirimizden vazgeçmeden… ve birbirimize karşı düşman duygular geliştirme gibi bir hatanın içine düşmeden…
Böylece pek çok okuyucumuzdan gelen “Eşim tarafından aldatıldım. Erkeklere güvenim kalmadı. Ne yapabilirim?” veya “Evliliğimin eski heyecanı kalmadı. Neredeyse karımdan nefret etmeye başladım. Kadınların hepsi böyle zaten. Neler önerirsiniz?” şeklindeki soruların tümüne ortak cevap yazabilmek için genel bir giriş yapmış oldum. Sonraki yazıda “Evlilikler ve ilişkiler için öneriler” olacak.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Dikkatinizi Nasıl Toparlayabilirsiniz ?
Dikkat dağıldı… konsantrasyon bozuldu… Eyvah! Ne olacak şimdi?
Üzülmeye gerek yok. Aslına bakarsanız dikkatinizi kendi kişisel çabalarınızla, üzerinde biraz çalışarak tekrar toparlayabilirsiniz.
Toparlamak deyince aklıma geldi. Zihnimiz de tıpkı evlerimiz gibi, odalarımız gibi, ilişkilerimiz gibi zaman zaman dağılır. İşin içinden nasıl çıkacağını bilemediğimiz anlarla karşı karşıya kalırız çoğu kez. Ama bir ucundan tutmayı başarırsak, iplik söküğü gibi kendiliğinden her şey düzelmeye başlar.
Kelimenin tam anlamıyla “Dikkatimizi Toparlamış” oluruz. “Toparlamak” kelimesi, fiil kökü olarak incelendiğinde de ilginçtir sevgili okurlar. Dikkat ederseniz(!), etkendir. Yani sizin kişisel çabanızı gerektirir…
İnsanların günlük hayatta yaptıkları en tipik hata bu…! Bireysel destek çalışmalarında da hep ilgimi çekmiştir. “Dikkatim dağınık, işlerime konsantre olamıyorum… işler istediğim gibi gitmiyor…” şeklinde şikayetle gelen insanların tipik bir kişilik yapısı var.
Nasıl mı…? “Sen düzelt… ben rahat edeyim…!”Üzülerek(!) belirtmem gerekir ki, hiçbir dikkat çalışmasında, “Biz uzmanlar kendimizi parçalayalım, sizin dikkatiniz löp diye yerine gelsin” şeklinde bir yardım modeli yok.
Bizler, sizin içinizde sönmeye başlayan kendine güven mekanizması ve yaşadığınız durumları değiştirebilme çabalarınızı geliştirmeye çalışırız. Gerisi sizin elinizdedir.Dikkatinizi nasıl toparlayacağınızı yazmadan önce daha önemli bir bilgiyi aktarmakta yarar var. Öncelikle dikkatinizin dağınıksa, bedeninizin size verdiği bir takım mesajlar var demektir. Onların ne olduğunu iyice anlamalısınız.
Bu mesajlardan ilki, dikkatinizi doğru kullanamıyorsunuz.
İkinci mesaj, beyninizi, çalışma talimatına uygun kullanamıyorsunuz.
Ve üçüncüsü doğru davranışları, doğru yerde kullanamıyorsunuz.
Bu ön hatırlatmayı yaptıktan hemen sonra tek tek sıralamaya başlayayım… dağılan dikkatiniz için neler yapabilirsiniz? Öncelikle dikkatinizin dağınık olduğunun farkına vararak işe başlayın. Dikkati dağılan pek çok kişinin ortak karakterize özelliğidir. Genel anlamda dikkatinin dağıldığını bilir ama, ipin ucunu nerede kaçırdığını bilemez.
Örneğin ders çalışmaya oturur. Kamu personeli sınavına girip, daha iyi yerlere gelmek için çok iyi çalışması gerekmektedir. Oturur masa başına… 15-20 dk çalıştıktan sonra, beyin uçmaya başlar. Adeta bulutların üzerine çıkar. Oradan oraya savrulur. İşte tam bu uçuş anlarının başladığı anda, hemen o noktaya karşı duyarlı olmayı öğrenmeniz gerekiyor.
Çalışırken fark ettiniz ki konsantrasyon bozulmaya başladı. Hayaller alemine dalmadan önce burada kendinize YÜKSEK SESLE ve DUYABİLECEĞİNZ BİR BİÇİMDE “DUR KOMUTU” vereceksiniz. “Dur Mehtap…! Ne oluyor… Yine uçmaya başladın… Hemen toparla kendini…!” şeklinde komutlar inanamayacağınız kadar işe yarar.
Demek ki ilk hareket farkına varmaya çalışmak. Hayali kaçıncı dakikasında yakalarsanız yakalayın… ama yeter ki yakalayın. Kendinizi enselemeye(!) başladığınızda fark edeceksiniz ki, sanki birisi sizi kontrol ediyormuş gibi kendinize dikkat etmeye başlayacaksınız.
İkinci yöntem çalışma sürelerinizi kısa tutmanız. Hep hayret ediyorum… 20 dk masa başında oturamayan insanlar ısrarla 2-3 saat bir iş için masa başında beklerler. Mesai dolduran memurlar gibi. Oysa dikkatinizin dağılmaya başladığını fark ettiğinizde, yukarıdaki gibi kendinize sesli komut verdikten hemen sonra ikinci işlem devreye girmeli. “Tamam Mehtap… dikkatin dağıldı. Git banyoya yüzünü yıka gel(ya da su iç gel, vs)…ve otur masa başına… çalışmaya devam et…” Böylece dağılan dikkatin ardından sürüklenmekten kurtulmuş olacaksınız. Her zaman söylediğim gibi… dikkat bu… elbette dağılır…! Hangi insanınki dağılmıyordur ki…?
Ama önemli olan, sizin onu tekrar toparlamayı bilmenizdir.
Yukarıda söylediğim gibi beynimiz bizim çalışma talimatlarımıza göre hareket etmemizi sağlar.
“Sıkıldın…, kalk Mehtap, biraz toparlan geri gel…”
“Dikkatim dağıldı… Tamam Mehtap… Sorun yok! Kendine bir iki dakika zaman ver… Sonra tekrar devam et…” şeklindeki komutlar hep işe yarar. Akşamları salondan kalkıp, mutfağa gidince ne alacağımızı unutan kişiler ellerini havaya kaldırsın! Görmüyorsunuz ama benim elim bile havada. Çünkü ben de unutuyorum. Ama kendime sesli komut veriyorum. “Tamam Mehtap… hatırlamaya çalış… salonda ne düşünerek ayağa kalkmıştın? Aaa evet… hatırladım…” Ve… doğru davranışları doğru yerde gösteremiyoruz ilkesi.
Dikkat dağılınca, kendimizi iyice kaybetmeyi alışkanlık edinmişiz. Adeta bekliyoruz ki dikkatimiz dağılsın… biz de iyi bir bahane geçirdik ya elimize, yaptığımız işten sıyrılalım. Fırsatçı bir durum yani. Dikkati dağınık olan herkese soruyorum.
“Dikkatiniz dağılınca ne yapıyorsunuz?” Alınan cevap ortak… ”Eee napacağım Mehtap Hanım… çalışmayı bırakıyorum…”
Sizler farkında değilsiniz ama dikkatinizin dağılması çok işinize yarıyor. Fırsattan istifade, zaten bilinçaltınızda yapmak istemediğiniz, kendinizi zorunlu hissettiğiniz işlerden kendinizi kurtarmanın bir yolu olarak kullanıyorsunuz dikkat dağınıklığını. Oysa üzerine gitseniz? İnadına devam etseniz? Zaman içinde göreceksiniz ki dikkatinizin dağıldığı anlarda, onu tekrar toparlayabilmeye başlamışsınız.
Yukarıdakiler mantık olarak mutlaka anlamanız gereken bilgilerdi. Şimdi diğer pratik çözümleri cümleler halinde hızla yazayım:
* Hepinizin işlerinizin çeşidine göre yapmak zorunda olduğunuz bazı çalışmalar var. Gerekirse kendinizi alıştırıncaya ve dikkatinizi toparlamayı öğreninceye kadar, bu zorunlulukları kağıtlara yazın ve gözünüzün önünde bir yere asın. “15 Mayısa kadar bu dosyayı bitirmek zorundayım. Unutma!” “Bugün salonun camlarını sileceğim… Unutma…!” “Bugün matematik sınavıma iyice çalışacağım…Unutma!”…vs. gibi.
* Ev ve iş ortamlarında dikkati en fazla dağıtan etken düzensizlik. Mümkün olduğunca düzenli olmaya çalışın. Masanız dağınıksa, aradığınız aradık yerde bulamıyorsanız, dikkatinizi dağılmasına da katkı yapıyorsunuz demektir. Mümkün olduğunca düzenli ortamlarda bulunmaya çalışın. Fare düşse kafası yarılır tarzı ortamlarda dikkatin dağılmaması mümkün değil…!
* Dikkatinizin dağılmasına vesile olacak müzik, oyun, sohbet…vs. gibi ortamlardan uzak durmaya çalışın. Diyelim ki ders çalışmanız gerekiyor. Tv açık. Tühh… çoktandır da izlemek istediğiniz bir film başladı. Ekranda o film, önünüzde dersler…! Gitti dil sınavı… gitti terfi…! En güzeli, dikkatinizin dağılmasını istemediğiniz hassas zamanlarınızda, yapmanız gereken önemli işlerinizden önce, çevrenizdeki uyarıcıları yok edin. Kendi adıma söyleyeyim. Bu yazıları yazarken tam bir sessizlik ve konsantrasyon sağladıktan sonra bilgisayar başına oturuyorum ben. Televizyonu kapatıyorum… annemlere, yazı yazmaya başlayacağımı, yazının sonuna kadar acil durumlar dışında beni rahatsız etmemelerini rica ediyorum. Ve telefonlarımı da kapatmayı ihmal etmiyorum. Kontrolüm dışı çalıp, dikkatimi dağıtır, aklımdakiler uçar gider diye… her türlü tedbiri aldıktan sonra çalışmaya başlamak her zaman önemlidir.
* Konuşulanları anlamada zorluklarınız varsa, karşımdaki konuşurken bile ne dediğini anlamıyorum şeklinde dikkat dağınıklıklarınız varsa, mümkün olduğunca konuştuğunuz kişinin gözlerine bakmaya çalışın. Gözünüzü oraya buraya kaçırırsanız, etrafa bakarsanız, zaten dağılmaya hazır olan dikkatiniz iyice havaya girer… çevreden de bol bol malzeme bulur. Siz o etrafta gördüğünüz şeyleri düşünüp anlamaya çalışırken, konuşmaların ne olduğunu iyice kaçırırsınız. Ayrıca dinlerken de SESLİ KOMUT vermeyi unutmayın. “Mehtap… anneni iyice dinle…” gibi.
* Dikkat dağınıklığı olan kişiler için görsel malzeme çok işe yarar. Öğrenmeye çalıştığınız bir konuda dikkatiniz dağılıyorsa, yazarak, okuduklarınızı yazılı malzeme haline getirerek dikkatinizi toparlayabilirsiniz. İş yerinizde de aynı sistem geçerli. Yapmanız gereken işleri mümkün olduğunca görsel olarak kendinize hatırlatın. “Hüseyin Bey’i gördüğümde aklımda olsun… o dosyayı bugün kendisine teslim etmem gerektiğini hatırlayacağım… ve hemen dikkatli bir şekilde hazırlayacağım…” gibi.
* Beyin en çok normal olanı unutur. Saçma, komik, eğlenceli şeyleri kesinlikle unutmaz. Zıtlıkları unutmaz, saçmalıkları da. O nedenle unutmamanız gereken, dikkatinizin dağılmaması gereken ama sıkça dağılan durumları ilginç hale getirmeye çalışın. Sürekli yaptığınız ve her seferinde dikkatinizin dağıldığı işlerle ilgili saçma sapan espriler üretin. Aklınızda kalacak komik, ilginç kodlar halinde beyninize kaydedin. Özellikle öğrenmekte zorlandığız konularda bu yöntem inanılmaz işe yarar. Yabancı dil sınavı çalışıyorsanız örneğin. Zamanları öğrenemiyorsunuz diyelim ki. Hepsi birbiriyle karışıyor. Birini salonda çalışın. O konudaki tüm bilgileri salona astığınızı düşünün. Diğer zamanı oturma odanızda, diğerini mutfakta… hatta banyoda… böylece hepsini farklı mekanlarda çalıştığınız için, diyelim mi “do-does” ile ilgili bir soru geldi. Onu diğer zamanlarla karıştırmazsınız. Hatta isteseniz bile dikkatiniz dağılmaz. “Hımm… bunu salonda çalışmıştım. Salonda ne tür cümleler vardı? Aa evet evet… tamam…” şeklinde bilgisayar monitöründen akar gibi gelir bilgiler gözünüzün önüne.
* Dikkatinizin çok dağıldığı konularda çalışmalar yapmanız gerekiyorsa, çalışma sürelerini kısa tutun. Anlamadan bir saat boyunca masa başında oturmak yerine, anlayarak ve hayal alemine dalmadan yapılacak 15 dk çalışma her zaman için daha işlevseldir. Ve bu minik çalışma sürelerinin aralarına molalar verin. Sesli komutlarla kendinizi masa başına tekrar getirin.
* Hayallere daldığınızda ve bu hayaller işlerinize engel olduğunda, sesli komutlarla hayallerinizi erteleyin. “Dur Mehtap… Şimdi bunu düşünmenin zamanı değil… Yazıyı yaz… daha sonra istediğin kadar düşünürsün o meseleyi!” şeklinde komutlar verin. Böylece işinizi rahatlıkla yaparsınız. Ve ilk molanızda, kontrollü bir şekilde hayalinize gidip geri gelebilirsiniz.
* Son olarak ruhsal gerginlik, sıkıntı, stres, üzüntü, depresif haller ciddi dikkat dağınıklığı yapar. Kontrolü sizin elinizden alır. Bu konuda bilgi sahibi olun. Ve dikkatinizi dağıtacak stres faktörlerinden uzaklaşabilmek için psikolojik destek almayı unutmayın. …
Temelde önemli olan, dikkatinizin dağılmaması değil, onu tekrar nasıl toparlayabileceğinizle ilgili olan pratik çözümleri, hayatınızın bir parçası haline getirmenizdir sevgili okurlar. Söylediğim gibi, dikkat bu…! elbette dağılır…!
Önemli olan bu dağılmayı “sizin kontrol etmeyi öğrenmeniz” ve onu kişisel iradeniz altına alabilmenizdir.
Öneriler ışığında dikkat dağınıklığınız için bir şeyler yapın.
Yapamadıklarınız için mutlaka psikolojik destek almanız gerektiğini unutmayın.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
Yetişkinlerde “Dikkat Dağınıklığı” Olur Mu?
Kısa ve öz bir soru gelmiş sizlerden: “Yetişkinlerde de “Dikkat Dağınıklığı olur mu?” diye…
Elbette olur… tıpkı çocuklarda olduğu gibi yetişkinlerde de dikkat dağınıklığı olur.
Ama dikkat dağınıklığı denilince ne anlamanız gerektiği konusunda önbilgi vermek gerekir öncelikle. Çünkü aynı dili konuşuyor olmak önemli. Günümüz koşullarında herhangi bir konuya konsantre olabilmek, yaptığınız işler konusunda tam bir konsantrasyon içinde çalışıyor olmak son derece önem kazanmaya başladı.
Dikkat dağınıklığı olmayan, konsantrasyon sorunu yaşamayan kişilerin daha başarılı, daha hızlı üretebilen ve daha kolay sorun çözebilen insanlar olduklarına birçoğumuz şahit oluyoruz. Hedeflere ulaşmak, hayallere kavuşmak için kaçınılmaz ciddi bir malzeme konsantrasyon…
Dikkat dağılması veya konsantrasyon bozulması şeklinde tanımlanan bu durumun sizde olup olmadığını anlamanız için tanımlayıcı bir ipucu vereyim. Neler yaşadığınızda, sizde dikkat dağınıklığı olduğundan şüphelenmeniz gerekir hemen söyleyeyim.
İlk olarak herhangi bir konuyu dinlerken, herhangi bir işi yaparken, çeşitli görüntü ve geçmişe ait olayların “beyninizdeki resimlerinin” zihninizden geçiyor olması… ve bu görüntülerin size, sürekli başka olayları hatırlatması.
İkinci ipucu sevgili okurlar, yaptığınız işlerden zihnen uzaklaşmanız… ve o işle ilgili diğer konulara geçmeniz. Ona benzeyen diğer meselelerde uğraşırken, işin kendisinden uzaklaşmanız.
…ve son ipucumuz, okunanlar, dinlenilenler, konuşulanlar ve yapılan işler sırasında sürekli geçmiş anılara gitmeniz… geçmiş hatıraları hatırlamanız.
Aslına bakarsanız yukarıda verdiğim tanımlayıcı özellikler zaman zaman hepimizde olabilir. Örneğin, ikinci ipucunun çeşitli zamanlarda başımıza gelmesi normaldir veya son ipucu özellikle sohbet kültürünün olmazsa olmaz cinsinden normalidir.
…fakat düşünün ki sevdiğiniz bir arkadaşınızla keyifli bir sohbetin ortasında devreye giren ve sohbet için son derece normal olan bu süreç; acil bir işi bitirmeniz gerektiğinde de yakanızı bırakmıyor. İşte o durumda sizde “dikkat dağınıklığı” olduğundan bahsetmemiz gerekiyor. Her şey yerinde ve zamanında olmalı… yerinde ve zamanında olmuyorsa, ortada yanlış giden bir şeyler var demektir.
Çünkü bir durumun dikkat dağınıklığı olup olmadığını anlamanın en temel yöntemi, hangi durumlarda ve ne kadar sıklıkla yaşadığınızı sorgulamaktan geçiyor. Fiziksel sorunlar gibi düşünün. Arada sırada hepimizin başı ağrır değil mi? Ama bitmek tükenmek bilmeyen baş ağrıları yaşıyorsak ve gece gündüz demeden bizi rahatsız ediyorsa; günlük çalışmalarımızı engelliyorsa; yaşam konforumuz üzerinde önemli oranda negatif etki yapıyorsa, ortada ciddi bir hastalık olduğundan şüphelenir, hemen doktora gideriz. Belki migren, belki daha ciddi bir hastalıkla karşılaşmamız da sürpriz olmaz.
Psikolojik durumlar için de aynı mantık söz konusu oluyor. Arada sırada yaşanan dikkat dağınıklıkları, sıkıntılı zamanlarımıza gelen “dikkatimizi bir türlü bir duruma yoğunlaştıramama halleri” artıyorsa; işlerimizi yapmamıza engel oluyorsa; yakın çevremiz tarafından sürekli eleştirilmemize vesile oluyorsa; yaşam kalitemiz üzerinde olumsuz etkiler yapmaya başlıyorsa…vs. artık bizde ciddi ciddi bir konsantrasyon bozukluğu olduğundan bahsetmemiz gerekir.
Tüm psikolojik yaşantılar için bu ilke değişmez sevgili okurlar. hayal kurmak güzeldir… özeldir… size özgüdür… hatta hayallerimiz, bilinçaltı süreçlerimizin sansürsüz yanlarıdır ve özgürdür. Dilediğimizi her şeyi hayalleyebilir, sınırsız düşlemler yaşayabilirsiniz. …ama nasıl? Elbette hayal kurmak için uygun durumlarda.
Diyelim ki yorgun bir günün ardından elinize aldınız taze demlenmiş bir bardak çayınızı… günün yoğunluğuna inat, dingin ve rahatsınız…! işte tam bu anda sevdiğiniz kişiyi hayal edebilirsiniz… onunla güzel bir gelecek düşleyebilirsiniz…! Fakat…! fakat aynı düşü sürekli, neredeyse saat başı işyerinizde, hem de patronunuz size önemli bir iş vermişken ve acilen bitirmenizi de istemişken kuruyorsanız… eyvah… öncelikle işten atılma riskiniz var…!
İkinci olarak da sizde ciddi bir konsantrasyon bozukluğu olduğundan bahsetmek mümkün. Çünkü dikkat dağınıklığındaki serbest çağrışımla oradan oraya savrulmak ve kendini işlerine verememenin, kontrollü tam tersi “güdümlü çağrışım”dır.
Çağrışımlarımızı istediğimiz belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırmak ve hâlihazırda ilgilendiğimiz alanla ilgili geçmiş bilgilerimizi aktif hale getirmek şeklinde de tanımlanabilir. Bu açıdan bakınca isteyerek ve çağrışımlarımızı, ihtiyaçlarımıza hizmet edecek şekilde yoğunlaştırmak doğrudur ve olması gereken hoş bir yetenektir. Ama oradan oraya savrulan çağrışımlarla işlerin içinden çıkamaz hale gelmek konsantrasyon bozukluğudur sevgili okurlar.
Özetle konsantrasyon dediğimiz durum, gerektiği yerde görüş açınızı daraltabilmek, zihninizi o anda yapmanız gereken işe verebilmek; gerektiği yerde de beyninizi serbest bırakıp yaptığınız işle veya öğrendiğiniz konuyla ilgili geçmiş bilgi ve birikimlerinizi aktif hale getirebilmeniz durumunun adıdır.Buradaki anahtar kavram “yerinde ve zamanında” ifadesi.
Yoksa “hiçbirimiz hayal kurmayacağız…!” “hepimiz robot gibi yaşayacağız…!” diye bir kaide yok. Tam da tersi beynimizin çağrışım özelliğini kendi irademiz altına alacağız. Onun savrulup durmasına izin vermeyeceğiz…
Dikkat dağınıklığının çeşitli sebepleri var. Bunların başında “Ruhsal gerginlik” geliyor sevgili okurlar. Sıkıntılı, stresli, gergin olduğunuz durumlarda konsantrasyon zorluğu çekersiniz.
Düşüncelerinizin dağılmasına, beyninizin sizi yolculuk ettiren taraflarına sıklıkla şahit olursunuz. Bedensel yorgunluk da dikkat dağınıklığının önemli sorumlularından. Bu nedenle dikkat dağınıklığından şikayet eden kişilerin, ne kadar yorgun olduklarını da gözden kaçırmaması gerekiyor.Fazla gürültülü ortamlar dikkati çok dağıtır
… yapılan bir çok araştırma bu yönde.Aşırı iş yükü ve monoton hayat da dikkat dağınıklığı yapar. Peki tüm bu anlatılanlar bir yana, kendi çabalarınızla dikkat dağınıklığı için yapabileceğiniz bir şeyler var mı diye merak ediyorsanız hemen söyleyeyim.
Elbette var…Yazının gereğinden fazla uzamasını engellemek için bir sonraki yazıda, dikkat dağınıklığı için neler yapabileceğinizi yazmak istiyorum. Umarım tavsiyeler işinize yarar.
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu
İnsan Karşısındakinden Neler Bekler ?
Genç arkadaşlardan gelen maillere bakınca böyle bir konuya değinmenin yararlı olacağını düşündüm. Yeni yetişen nesil çok acıdır ki toplumsal kural ve kaideleri yeterince içine sindirememiş olarak büyüyor.
Eskiden “ayıp” vardı sevgili okurlar. ve bence “ayıp” iyi bir şeydi. Çünkü bizim hal, hareket, davranış ve tavırlarınızı “öteki”ne göre ayarlamamızı sağlayan, bizi birbirimize karşı “saygılı” davranmaya yönelten bir süreçti. Şimdilerde pek kalmadı.
Eskilerin deyimiyle “ayıp”lar ortadan kalkınca, yine eskilerin deyimiyle “adap-ı muaşeret” diye bilinen ve hepimizin “görgü kuralları” diye adlandırdığımız, ortak yaşam kuralları da sanki yok olup gitmeye başladı hayatımızdan.
…şimdi bir “dobra dobra”lıktır almış başına gidiyor. Eskiden olduğu gibi nazik davranmayı unuttuk ve artık kimse “lafını çekmiyor(!)”… herkesin aklındaki ağzında… Oysa ki…
oysa ki beynimizde bazı süzgeçler vardır. İnsanın aklına geleni ağzından çıkarmaması gerektiğini bilerek büyümesi gerekir. Atasözlerimiz unutuldu, yaşam zorlaşmaya başladı gibi geliyor bana. Özümüze dönersek, kendi toplumsal bilinçaltımıza doğru gidersek, orada sosyal yaşamı kolaylaştıran, birinin diğerini zorlamadığı, yıpratmadığı keyifli bilgilerle karşılaşabiliriz.
Hatırlar mısınız bilmem… köşesinde oturan pamuk gibi yaşlı anneanneler olurdu. Çocuklar veya etraftaki gençler birbirlerini incitici sözler söylediğinde “Boğaz kırk boğumdur oğlum… hiii… ayıp… öyle her aklına gelen söylenmez yavrucum… bak üzdün ablanı…” diyerek tatlı tatlı engel olurlardı yeni yetişen nesillere. Ve onlara “bir sözü söylemeden önce, iki kez düşün” sistemini yerleştirirlerdi.
Eskiden, çok eskiden, bilim adamı veya insanlara tıbbı olarak yardımcı olmaya çalışan hocaların sinir hastası veya ruhsal olarak hasta olan kişileri nasıl ayırt ettiklerini okumuştum birkaç yıl önce bilimsel bir makalede. Size de söyleyeyim…
O dönemde öğrencilerine hasta insanı tanımlarken hocaları derlermiş ki: “Bak… şu insan hasta…(hatta o dönemin tabiriyle ‘deli’ diye tabir ederlermiş) Öğrenciler merakla sorarlarmış: “Hocam! Nerden anladınız?”
Cevap kısa ve net: “Baksanıza! Aklına geleni anında söylüyor. Beynindeki süzgeci kullanmıyor. Aklına geleni, hiçbir süzgeçten geçirmiyor, doğrudan karşısındakinin yüzüne her sözü söyleyebiliyor.”
Bu bilgiden yola çıkarsak; günümüz şartlarında sağlıklı insan sayısının ne kadar da azaldığını görmemek mümkün değil sevgili okurlar. … Günümüzün değişen yaşam koşulları herkesi “dobra dobra” yaptı. Gerçi birileri uzaydan gelip de o şartları değiştirmedi. Hepsini biz insanlar yaptık. Hatta sanki çok iyi bir şeymiş gibi bu kavram üzerine televizyon programları bile yapılmaya başlandı. Kim kime ne demiş, kim kimi nerede nasıl kandırmış/aldatmış… her şey ama her şey yerlerde. Ve genç arkadaşlarımız maalesef görgü kurallarından uzak durumda.
Gençlerden gelen ve “İnsanlara nasıl davranacağımı bilmiyorum. İnsanlar benden ne bekliyor bilmiyorum.” Veya “İnsanlardan ne bekleyeceğimi bilmiyorum.” Şeklinde yaşanan karmaşaların tümü, aslına bakarsanız “görgü kuralları”nın ihmal edilmesinden kaynaklanıyor.
Biz uzmanlar, yaptığımız psikolojik destek çalışmalarında, sizlere iletişim odaklı yardımlar yaparız. Evlilik terapileri, bireysel destek çalışmaları gibi aklınıza gelebilecek her türlü sorunun ardında, iletişim çatışmaları yatar. Ve bizler sizin iletişiminizin önündeki engellerin tümünü kaldırmaya çalıştığımızda… ve sizler de edindiğiniz iletişim odaklı bilgileri hayatınıza uyguladıkça, yaşamınızı bir yerden daha kaliteli başka bir noktaya taşıdığınızı görürsünüz. İletişim kuralları diye anlatmaya çalıştığımız bilgilerin tamamı da neredeyse “Görgü Kuralları” diye bildiğiniz yaşam ilkelerinin ta kendisidir.
Aile içi çatışmalar… arkadaş anlaşmazlıkları… iş ve meslek sıkıntıları… karı-koca kavgaları….vs. gibi sorunların tamamı “Karşınızdaki sizden ne bekler? Siz ondan ne beklemelisiniz?” gibi temel bir zemine oturtularak çözümlenir. …
Dilerseniz günlük pratiğiniz açısından sizin için hızlıca sıralayayım insan karşısındakinden ne bekler..? Öncelikle insanlar birbirinden saygı ve sevgi bekler. Ama bu saygı ve sevgi laf olsun şeklinde olmamalı. Gerçek bir saygıdan, gerçek bir sevgiden bahsediyorum. Hayata indirgenmiş olan, kelimelerden sıyrılıp yaşamın içine sindirilmiş olan sevgiden ve saygıdan… “Sana saygı duyuyorum ama… sen falanca(!) adamın tekisin…” şeklinde saygı olmaz. Saygı zaten “o hakaret içeren ifadeyi kullanmamaktır” sevgili okurlar. dedikodu programlarında olduğu gibi “Falanca kişi benim dostumdur. İşini iyi yapar. Kendisine çok saygı duyarım ama, eşini de böyle böyle aldattı… insanları böyle kandırdı… şöyle sahtekarlık yaptı…. Severim kendisini ama böyle de olmaz ki canım…” gibi sözleri söyleyip, sonra da ne kadar da saygılı bir insan olduğumuzdan ve ilişkimizin saygı zemininde yaşandığını iddia etmekten daha aptalca bir şey olamaz. Ne kendimizi kandırabiliriz bu gibi durumlarda ne de başkalarını.
İnsanlar sizin onları eleştirmenizden hiç hoşlanmaz. O nedenle bütün iyi niyetinize rağmen onları kesinlikle eleştirmeyin. Psikolojinin ana kurallarından birisidir: “Karşınızdakinin talep etmediği yorum, saldırganlıktır.” İnsanlar herhangi bir konuda sizin fikrinizi sormamışsa, durduk yere kendi fikrinizi söylemeyin. Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, karşınızdakinin talep etmediği sözleri söylemeniz, o kişiye saldırganca davranıyormuşsunuz gibi bir etki yapar. Kısaca, karşınızdaki sizden, -aklınıza estikçe- onu eleştirmemenizi ister.
İnsanlar oldukları gibi kabul edilmek isterler. O nedenle karşınızdaki insanları değiştirmeye çalışmayın. Birisiyle aranızın bozulmasını istiyorsanız, onu değiştirmeye çalışın. Göreceksiniz… en kısa zamanda aranız bozulacaktır… ayrıca planlar yapmanıza gerek bile kalmaz.
Karşınızdaki insanlara seçim hakkı tanıyın. “Hayatta tek doğru var, o da benim söylediklerim.” Şeklindeki tutumlar, kişiler arası ilişkiyi olumsuz etkiler.
Karşınızdaki insanların, kişisel seçimleri olduğunu unutmayın. Zorlamalar, kendi düşüncelerinizi zoraki kabul ettirmeye çalışmak gibi tavırlar, insanların sizden isteyeceği en son davranış şeklidir.
İnsanlar, karşısındaki kişiler tarafından utandırılmamak isterler. O nedenle ne yaparsanız yapın ama karşınızdaki insanları asla utandırmayın. Ayıplarını, hatalarını yüzlerine vurmayın.
Karşınızdaki insanlar sizden güzel sözler, övgü ve onay beklerler. Tamam çok abartılı değil ama hoş sözler, güzel ifadelerle konuştuğunuzda ilişkinizin ne kadar güzel olacağını göreceksiniz.
Aklıma ne geldi bunu yazarken! Türk Edebiyatında öyle güzel örnekler var ki. Örneğin günümüzde “Nerelisiniz? Memleket neresi?” diye sorarız değil mi? Sami Paşazade Sezai’nin eserlerinin birisinde aynı sorunun sorulma biçimi “Şerefli doğum yeriniz, hangi güzellikler memleketidir?” şeklindeydi.
Bir cümle içinde birkaç yere iltifat etmek zor değil aslında. Zamanında yapıyormuşuz, neden şimdi de yapmayalım? Karşımızdaki insanlar normal şartlarda bize yardım etmek isterler. Onlara, bize yardım etme fırsatını verebilmeliyiz. Her işimizi kendimiz yapacağız diye bir kaide yok. Günümüzde moda oldu. Kimse kimseye yardım etmiyor; çünkü kimse kendisine yardım ettirmiyor.
Dizi filmlerden hayatımıza giren yanlış bir alışkanlık bu! Birinin başı dertte, sıkıntı içinde. Arkadaşları soruyor “Senin için ne yapabilirim?” diye. Zorlukların ortasında çırpınıyor filmin kahramanı; ama kesinlikle kimseden yardım kabul etmiyor. Kişiler arası ilişkilerde, karşısındakine yardım etmek herkesi mutlu eder. Ve insanlara bu mutluluğu yaşamaları için fırsat vermek gerekir. İnsanlar sizden doğru söylemenizi bekler. İkili ilişkilerde veya arkadaşlık ilişkilerinizde “Nasılsa anlamaz” diye gerçek olmayan bilgiler vermeyin. Nasılsa söylediğiniz sözlerin doğru olmadığı ortaya çıkacaktır.
İlişkinizdeki güvenin ve samimiyetin korunması, verilen bilgilerdeki içtenlik ve doğruluktan geçiyor. Psikolojideki temel ilkelerden birisidir: Herkes her şeyi bilir… siz söyleseniz de söylemeseniz de karşınızdaki insanlar bir şeylerin ters gittiğini anlarlar. O nedenle ya söylemeyin ya da doğru söyleyin.
Eksik/noksan bilgi, karşınızdaki insanların kendilerini aptal yerine kondukları duygusunu oluşturur. Bu da ilişkinize zarar verir. Ve son hatırlatma… iyi bir dinleyici olun. Dinlemeyi bilmek ikili ilişkilerde ve toplumsal yaşamınızda en önemli malzemenizdir. Dinlemeyen, dinlemesini bilmeyen, dinlemeye tahammülü olmayan insanlar, iletişim özürlü olmaya mahkumdur. Karşınızdaki kişiye vereceğiniz cevabı düşünürken, kendisine söylenen sözleri bir türlü duyamayan ve dinlemeyen öyle çok insan var ki… iletişimin önündeki en önemli engel dinlememektir sevgili okurlar… dinleyen kulak, bakan göz olabilmektir yaşama sanatı…
Minik bir ilaveyle bitireyim yazıyı. Giyiminize ve dış görüntünüze de özen gösterin. Karşınızdaki insanlar sizden özenli, derli toplu olmanızı ister. Üstü başı dağılmış, dayak yemiş hallerde görmek istemez.
Temizlik, bakımlı olmak her zaman önemlidir. …
Karşınızdaki sizden ne bekler ? Merak ediyor musunuz…? …dinleyin yeter…!
Onları dinleyin… dinlemeyi biliyorsanız anlamanız zor olmayacaktır…
Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu