Category Archives: Mehtap Kayaoğlu

Konuşmayan Selma…

Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8 yaşındaydı. Selma’nın onu psikolojik olarak susmaya iten, “seçici konuşmazlık” dediğimiz sürece getiren olaylar beş yaşındayken başlamıştı.

Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal bi yaşam sürerken, bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerde beş yaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki kardeş daha var.. Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından evine gidip son günlerini evinde huzur içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne, hala ve benzeri yakın akrabaların yardımıyla yaşatılıyor. Birgün hayata gözlerini kapatıyor.

Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma’nın hayatından çıkıp gidiyor. Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelik yaparken, Selma babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor. Dükkanları evin hemen alt katında olduğu için baba endişe duymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtaç etmeden yük etmeden idare ediyor.

Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın akrabalarına gidiyorlar. Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama istemediği için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba kız dükkanı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği gibi her yeri bi güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan gelen sesler nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla yaparlar ya.. Bir süre sonra babası, başının çok ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma, gidip gelip babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye.

Babası baş agrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor. Sıcaktan bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana dikkat etmesini hemen bi ağrı kesici alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edip yukarıya babasına bakmaya çıkıyor. Eve giriyor. Babasına sesleniyor. Cevap yok. Tam oturma odasına giriyor ki babası o anda Selmanın gözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor. Selma babasının çırpınmalarına, yerde tırmalamasına…vs. şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde cansız yatarken, uyandırmaya çalışıyor.

Babası uyanmıyor… Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor: “İmdat.. Babama bişey oldu… Yardım edin!..” Kısa süre içinde ev mahalle halkıyla doluyor… Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altı kardeşin ne olacağı tartışması başlıyor.. kimi “yanımıza alalım”, kimi “yuvaya verelim”, kimi de “hepsine birden nasıl bakacağız” diyor. En sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar.”Herbirimiz birisini alalım. Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada da olsa birbirlerini görürler.” diye düşünüyorlar. Selma’ yı çok sevdiği halası alıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor.

Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen uzmanların isimleri beni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum. Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı merakla bekliyordum. Halası olan biteni tek tek anlattı.

“Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sanki kurulmuş bir robot gibi. Örneğin sofraya oturup yemek yiyeceğiz “Hadi Selma sofraya otur!” diyoruz oturuyor. “Hadi Selma artık kalkabilirsin” demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bi kızı olduğunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı olduğunu… hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca gel otur demedik, aç kaldıgı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik, sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme…”

Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana cevirdiğini hissettiğim tavırları.

- Biliyor musun ben seni çok sevdim.
- ……
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.
- …..
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun..

Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.

- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler yolunda gitmiyor, benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum… hatta benimle konustuğunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.
- …….
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen, izin verirsen seni susturan şeyin ne olduğunu bulurum. Gerçekten… inan bana… izin verir misin?

Başını salladı! Evet başını salladı!

- Elimde bazı resimler var, o resimleri çocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede. Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen, konuştuğunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı?

Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır arasında gidip geliyordu. Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı. Karşımdaydı… ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikayeler anlatıyordu. İşimiz bittiğinde ona çok teşekkür ettim. Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini anlatmıştı ki…

Selma’nın bilinçaltı karmakarışıktı. İşte Selma’nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan, halasını dinlerken gözyaslarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikayesi…

Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu ülkede anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklar kardeş kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir gün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneye götürmüşler. İlaçlar vermişler. Hem de acı acı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş.

Bir gün anneyi eve getirmişler. Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış. Artık cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler. Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hep kızıyormuş onlara. “Gürültü yapıp durmayın. Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı” diye. Çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meğer. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse anlamıyormuş. Herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de çok üzülüyormuş..

Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden öldüğünü anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar. Bir gün ananne gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış “Kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz kızımı. Sizin yüzünüzden de öldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar, çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?” demiş.

Bir gün Selma, babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. Selma babasının yanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormuş. Babaları çocuklarına hiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. “Kızım kapat şunun sesini” demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği müzikler varmış.

Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten çocukların yaramazlığı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bi bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selmaya “git” der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemiş. Babası yerde uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çok üzülmüş.. babası ” git ” dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eğer gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma’nın yüzünden öldü.

Akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak istememiş. Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip “Kızım sen artık benim kızımsın, bizimle yaşayacaksın” demiş. Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman kardeşlerime götürürler, diye düşünmüş.. Halasının evine gidince “Artık bunlar benim yeni anne babam” demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. “Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım, sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım?” Sonra aklına bişey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeye başlamış. “Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim yüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma. Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana yardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey yapmayacağım… ne olur onları benden alma!..”

O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. “Eğer gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler” diye korkmuş. Hep susmuş..

Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi; “Biliyor musun? Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et!” diye. “Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye”.

O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti. Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki? Kaçımız bir dondurma alındığında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yoğun duyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki? Kaçımız? Bu kadar sevilmek… bu kadar değer verilmek…

Mehtap Kayaoğlu
Öpücük kutusu” adlı kitabından


Şiiştt… Amca Kızıyor!

Ülkemizde amcalar, teyzeler, ablalar hiç bitmez… her yerde vardırlar… sürekli de kızarlar zaten…

Çünkü bir çocuk ne zaman yaramazlık yapsa, annesi veya babası, o kaçınılmaz cümleyi söyler:

“Şişşşt… Dur yapma kızım… Bak amca kızıyor…”

Amcanın kızması bir şey değil de, keşke her şey sadece amcanın kızmasıyla sınırlı kalsa!..

Amca kızar… çocuk bildiğini okur…

Teyze kızar… çocuk bildiğini okur…

Abi kızar… çocuk yine bildiğini okur…’

Peki bu kadar çok kızan insana rağmen, niçin çocuklarımız bir türlü istediğimiz gibi davranmaz?

Davranmaz tabii ki… niye davransın?..

Anne-babalar, çocuklarıyla baş etmek için üretmiş aslında bu yöntemi… ama tamamen yanlış bir uygulama…

Bir anne, çocuğuyla yolda yürürken, alışveriş yaparken, parkta oyun oynatırken, yapılan yanlışlığı durdurmak için, çevredeki insanlardan yardım almaya kalkınca, işler yolunda gitmiyor.

Sanki çevredeki herkes öcü… milletin işi gücü yok çocuğu azarlıyor… her önüne gelen kendisine bir şey söylüyor… nasıl bir hayat bu…

Çocuklarımızın kafasını karıştırıyoruz farkında olmadan sevgili anne ve babalar…

Misafirliğe gittiğimizde, oğlumuz koltuğa çıktığında: “Şişşşt yapma yavrum… bak Fatma teyze kızar şimdi sana…” dediğinizde, aslında oğlunuza ne demiş oluyorsunuz biliyor musunuz?..

Duyduğu bu cümleden, oğlunuzun ulaştığı sonuç aynen şudur sevgili dostlar.

“Bak yavrum, koltuğa bastığında Fatma teyzen kızıyor… Fatma teyze yanımızdayken koltuğa basma… odadan çıktığında veya onun görmeyeceği yerlerde korluğa basabilirsin…”

Evet… aynen böyle anlıyor hem de…

Çocuğu vazgeçirtmek için söylediğimiz bu cümlenin sonuçlarını tek tek gözden geçirelim isterseniz…

Öncelikle bu cümle, çocuğun “otokontrol” mekanizmasını alt üst eder. Hani şu halk arasındaki söylemimizle “İrade” dediğimiz mekanizma. Çünkü çocuğa, Ayşe Teyze, Ahmet Amca gibi kişiler işaret edildiğinde, ister istemez kişilere göre hareket etmeye başlayacaktır.

Ahmet Amca kızıyor… koltuğa çıkmayayım…

Fikret Amca kızmıyor… Ooohhh yaşadık… koltukların tepesinden inmeyeyim…

Fatma Teyze mutfağa gitti… o gelinceye kadar bastığım kârdır…

Özdenetim, otokontrol, irade, kendini tutma…vb. gibi çeşitli isimlerle adlandırdığımız sistem çöküyor böylece… hatta adı ne olursa olsun fark etmez aslında… önemli olan çocuğun kişiye odaklı davranmayı huy edinmesidir.

Çocuk kişiye odaklı davranmayı huy edinince, büyüdüğünde “Nabza göre şerbet veren…” diye nitelendirdiğimiz, iki yüzlü bir kişilik geliştirme yolunda hızla ilerleyecektir de…

Doğrusu ne peki?..

Doğrusu… eşya ve nesne kullanımını işaret eden uyarılardır… yani:

“Hiii… benim tatlı oğlum… koltuğa basılmaz… koltukta oturulur… yerde yürünür… hadi hemen in aşağıya koltuğa zarar vermeyelim oldu mu… aferin benim yakışıklı oğluma…” gibi bir ifade kullanmak…

Markettesiniz… yiyeceklere saldırıyor…

“Şişşt… yapma kızım… bak görevli amca kızıyor… dokunma bakayım onlara…” değil…

“Tatlı kızım… dokunursan raftakiler dökülür… bak ne kadar güzel sıralamışlar… hem de bizim için… biz güzel görelim diye… şimdi dokunup dökersek üzülürler… yazık olur… uzaktan bakalım oldu mu? Merak ettiklerini söyle, ben sana veririm… ” vb. gibi duruma uygun bir ifade ile…

Böylece evladımızın zihinsel süreçlerine önemli bir katkıda bulunmuş oluruz. Kişiye göre değil, nesneye göre hareket etmeyi öğretmiş oluruz. Muhakeme yeteneklerinin gelişmesini sağlamış oluruz. Benzer durumlarda, benzer sonuçlar çıkararak, kendiliklerinden zarar vermemeyi öğrenmelerine vesile olmuş oluruz.

Ayrıca…. Bence en önemlisi… BİZE GÜVENMEYİ ÖĞRENMİŞ olur çocuğumuz…

Siz sürekli amca kızar, teyze kızar dedikçe, kızınızın ve oğlunuzun size olan güvenini yitirdiğini biliyor muydunuz….?

Hemen şöyle düşünmeye başlıyorlar:

“Sen ne biçim bir annesin ki, senin yanında olduğum herkes bana kızıyor… beni hiç korumuyorsun… kendimi yalnız ve korumasız hissediyorum…”

…ve böylece ya saldırgan bir yapı geliştiriyorlar… ya da kapanık bir yapı…

Mehtap Kayaoğlu


Senin “ben”inden benim “ben”ime yer kalmadı!

gullue5

Başkaları için yaşarız…

Onlar için dinleriz…

Diğerleri için çabalar dururuz…

Kendimiz için ne yaparız?

En çok yapmaktan hoşlandığınız faaliyetleri gözden geçirir misiniz lütfen?

Kaçımızın yaptıkları, sadece kendisi için seçilmiş?

Olaylara karşı koyduğumuz tavırlar, canımızı sıkan vakalar karşısındaki yorumlarımız… her şey ama her şey sanki bizim dışımızda programlanmış…

Aslında her insan son kertede, kendisi için biçilmiş hayat elbisesini giyiyor.

Çocukken anne/babaları başlıyor, evlatlarının rotasını çizmeye:

“Benim oğlum büyüyünce doktor olacak!”

Oğlu doktor olamazsa? Ya da neden doktor olsun ki? Başka bir meslek yok mu?

Ailelerin yardım için söyledikleri her söz, aslında “kendi ihtiyaçları”ndan yola çıkıyor. Her anne ve baba, kendi ihtiyaçlarını, çocuğunun ihtiyaçları zannediyor.

Evet, “zan” ediyor… Çünkü bu durum gerçekten bir “zan”…

İnsanoğlu dünyaya geldiği an, anne ve babasıyla birlikte yaşıyor. İhtiyaçlarını, ailesi karşılıyor. Bu ihtiyaç karşılama durumu zamanla biraz daha olgunlaşıyor (!)…

… ve çocuğun ihtiyaçlarını aileleri belirlemeye başlıyor.

Yaşıtlarından daha zeki bir çocuk olması gerektiğine ailesi karar veriyor mesela…

Oyunlarda başarılı olması gerektiğine de…

Okula başladığında, sınıfın birincisi olması gerekir… Çünkü anne-babasına yakışan çocuk, tam da böyle bir çocuktur… Herkesten önce okumayı söken…

Yarışmalara katılmalıdır… Katılmak ne kelime! Kazanmalıdır da… Şiir… Resim… Müzik… Proje… Hiç fark etmez… Çevreye hava atmaya yarayacak bir materyal olsun yeter…

Zar zor uğraşıp durduğu yazılıdan “dört” almış! Önemli değil… Önemli olan sınıfta kimlerin “beş” aldığı… birileri daha yüksek not almışsa vay haline…! Diğerleri daha düşük notlar almışsa harika! İyi bir öpücüğü hak etti (!) çünkü…

Üniversite sınavını, en iyi yerlere girerek aşmalıdır mutlaka… iyi bir meslek, iyi bir hayat demektir hatta… bu ülkede iyi üniversiteler kazananlar itibar görüyor zaten… akademik eğitim almamış ama yaşam ve eğitim kalitesi çok yüksek insanlar kimin umurunda…?

Terapide çok temel bir ilke vardır. Bir şey söyleyeceğimiz zaman çok iyi düşünmeliyiz…

Çok iyi düşünmeliyiz ve bir karar vermeliyiz:

“Bu söyleyeceğim cümleyi, kimin ihtiyacını karşılamak için söylüyorum?”

Aslında birçok cümleyi herkes, kendi ihtiyaçlarını gidermek için söyler.

Zamanında okuyamadığı için çok pişman olan ve okumamanın acısını çeken ebeveyn, neden okusun diye çocuğuna baskı yapar? Çünkü canı yanmıştır… Çocuğunun da aynı şekilde canının yanmasını istemiyordur.

Ama burada gözden kaçan önemli bir nokta var… O da şu… Canımızın yanması, bizim hayatımızla ilgilidir. Bizim zorluğumuzdur… Bizim çaresizliğimizdir… Bizim yaramızdır… Ve okumuş olmak bizim ihtiyacımızdır… Çocuğumuzun değil!

Şimdi biz kendi ihtiyacımızı karşılamak için, çocuğumuzun okumasını istiyorsak eğer, o zaman evladımıza baskı yapmış oluruz. Baskı, her zaman geri teper. Bize pişmanlıklar yaşatır.

Kendi ihtiyaçlarımızla çocuğumuzun ihtiyaçlarını birbirinden ayıramazsak, onların yaşamlarının her alanına kendimizi sokmuş oluruz. Kendimizi araya sıkıştırarak, istemediği yerden zorlamalar yaparak onlara yardım etmemiz mümkün değildir…

“Sağlıklı yapı nedir?” diye merak edenler için hemen belirteyim…

Sağlıklı olan davranış, beklemektir bence… Beklemek çocuğumuzu tanımak için fırsat verir bize…

Gücünün yettiği yerde yürüsün… Düştüğünde tutup kaldırırız…

Aklının yettiği kadar öğrensin… Gerektiğinde anlaması için devreye gireriz…

Kendisini iyi hissedecek kadar çabalasın… Yetersiz hissettiğinde destekleriz…

Canı biraz yanacak kadar hata yapsın… “Üzülme, hadi gel buradan başlayalım…” deriz…

Aksi halde onun hayatı, bizim ulaşamadığımız hayatımızın günah keçisi olur… Onu, “gerçekleştiremediğimiz biz” yapmaya çalışırız…

Bizim “ben”imiz, onun “ben”inin yerine geçmeye başlar…

Böyle bir değişim ona isyan ettirir;

Yeter…! Senin “ben”inden, benim “ben”ime yer kalmadı…!

Mehtap Kayaoğlu


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers