05.14.08

Avrupa’da Yaşayan Türkler ve Depresyon

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 5:16 pm yazan: Minik Kelebek

Son yirmi günümün 11 gününü İsviçre ve son üç gününü de Almanya’da geçirince ve oradaki vatandaşlarımız kendilerine hitap eden yazılar yazmam konusunda ısrar edince, ben de bu yazıyı kendilerine hediye edeyim dedim sevgili okurlar…

Yurtdışında yaşayan ve depresyonda olan… yaşamdan zevk almayan… kendisini muntazaman kötü hisseden… geçmişte yaptığı birçok faaliyeti yapamayan… sık sık ağlama nöbeti geçiren… yediğinden içtiğinden hiçbir şey anlamayan… kafası sürekli karışan… nerden alıp nereye dolduracağını bilmeyen… aza koyup dolduramayan, doluya koyduğunda taşıran insanlara…

…geçmişini sürekli sorgulayanlara,

…elinde olmadan ağlayanlara,

…kendisini her konuda suçlayanlara da gitsin…

“Derdim var, dinleyenim yok!” diyenlere, “Beni zaten kimse anlamıyor ki…!” diye iç geçirenlere de…

“Hayat”, “yaşama tebessüm etmekle başlıyor” sevgili okurlar…

Öyle çok insan var ki uzaklarda… dertli… üzüntülü… sıkıntılı… dokunsanız, hatta gözünüzün ucuyla hafifçe dönüp baksanız hemen ağlayacakmış gibi yaşayan…

…içinde bulunduğu hayatın, tüm zorluklarına rağmen “elbette sürprizlerle dolu olduğunu unutan”…

…en kötü günlerin bile, belki de gelecekteki nice güzel ve keyifli günlere gebe olduğunu bilmeyen…

…dışardan gelecek bir yardımın kendisini kurtaracağını zanneden… ve bu yardımın bir türlü gelmediği hayatlar…!

Yardımın gelmediği hayatlar…!

Aslına bakarsanız sevgili okurlar, yardım dışardan gelmez…! Yardım, insanın kendi kendisine verdiği bir hediyedir bence. Dışardan bekleyince gelmeyen, geciken… ama kendi iç dünyanızda ürettiğinizde de sizi asla yalnız bırakmayan bir süreçtir. Kendimizi iyi hissetmek için, iyileşme malzemelerimizin tümünü, kendi dışımızda, kendi bünyemizin dışında, kendi yapabilirlerimizin haricinde bir yerlere asarsak olmaz. Öyle ki sanki bir askı oluşturuyoruz beynimizde. Bu askıyı kendi bedenimizin dışında, hatta çok uzaklarda bir yere monte ediyoruz. Daha sonra bizi mutlu edeceğine inandığımız tüm değerleri, beklentileri, duyguları, güzellikleri, istekleri, hevesleri, yapabileceklerimizi…vs. ve daha aklınıza gelebilecek her şeyi bu askıya asıyoruz.

Sonra ne oluyor…?

Bir şey olmuyor…! Cidden bir şey olmuyor… çünkü askıyı o kadar kendimizden uzak bir yere koymuşuz ki uzanıp alamıyoruz. Üzerine astığımız ve bizi biz yapacak olan, bizi sıkıntılarımızdan kurtaracak olan, bize kendimizi mutlu hissettirecek olan güzelliklerin tamamına ulaşamıyoruz. Her şey askıda her şey…

…mutluluk orda… huzur orda… güven orda… iyilik orda… iyi ve güzel olan ne varsa hepsi orda… askıda…

…elinizi uzatsanız alabilecekmişsiniz gibi. Ve uzatıyorsunuz elinizi ama alamıyorsunuz ki…!

Oysa sevgili okurlar… insanı mutlu edecek olan, kendisine getirecek olan, hayata bağlayacak olan, kendisine güveni yeniden inşa edecek olan, yüzünü güldürecek olan, halihazırda yaşadığı zorlukların üzerinden gelmesini sağlayacak olan “malzeme”nin tamamı, kişinin “kendi içinde”dir… “iç nesneleri”dir.

Adım atabilse…? koşacak…

Ağzını açabilse…? konuşacak…

Yüzünde gülücük oluşturabilse…? Kahkahalar atacak…

Tüm bunlar ne demek? (Aklınıza gelen depressif düşünceler ve bunlarla mücadele etmenizi sağlayacak iç cevaplar için örnekler yazayım hemen)

Demek ki, iş yapmak için, birinin gelip bizi harekete geçirmesini beklemeyeceğiz. Çocukları okula gönderdikten sonra, gözümüz yatağa kayıyorsa, ilk iş odayı terk edeceğiz. Mümkünse yürüyüşe bile çıkabilirsiniz. Yeter ki aylardır sizi çağıran ve iş güç yapmaktan alıkoyan yatağınıza gidip yatmayın. Çünkü yatarsanız günün neredeyse tamamı, son kaç aydır olduğu gibi, orada geçecek. Yatağa yatmamak için ne gerekiyorsa yapın. Yatağa sizi çeken o kandırıkçı duyguyla mücadele edin. Gerekirse kayınvalidenize, eltinize, ablanıza, annenize veya sevdiğiniz bir arkadaşınıza kahvaltıya gidin. Ama yeter ki aylardır alışkanlık haline getirdiğiniz yatma işini yapmayın. Mücadele edin. İnat edin ve yatmayın.

Diyelim ki insanların sizi sevmediği duygusuna kapılıyorsunuz sık sık. Hemen tersini düşünmeye başlayın. Hiçte bile… herkes sizi seviyor. Üstelik niye sevmesinler ki? Bulmuşlar sizin gibi tatlı ve iyi birisini. Sizi sevmeyip de beni sevecek değiller ya. Niye sevmesinler? Elbette severler… hem diyelim ki sevmiyorlar… Ne olmuş yani? Herkes sizi sevmek zorunda değil ki…! İsteyen sever istemeyen sevmez. Ama seviyorlardır seviyorlardır… merak etmeyin. Sevseler de sevmeseler de siz, sizi sevdiklerini inatla düşünün.

Zaten hiçbir işe yaramıyorum ki…! Olur mu öyle şey… daha da neler… aylardır yıllardır o kadar evi kim çekip çevirdi. Kolay mı anne olmak, çocuklarla ilgilenmek… baba olmak, eve rızık getirmek… ya da öğrenci olmak… ve o kadar dersin altından kalkmak… öyle çok işlere yarıyorsunuz ki. Bir liste yapsanız, yazdığınız maddelerin uzunluğuna siz bile hayret edersiniz. Çok işe yarıyorsunuz çok. Üstelik dünyada gerçekten bir işe yaramama anınız gelseydi, Allah (cc) sizi çeker alırdı hiç merak etmeyin. Üstelik de sizin gitmek isteyip istemediğinizi sormadan. Demek ki hayatta olduğunuz müddetçe, nefes alıp verdiğiniz süre içinde, mutlaka birçok işe yarıyorsunuzdur. Sadece göremiyorsunuzdur o kadar…!

Beni kimse anlamıyor…! Anlamalarını neden bekliyorsunuz peki. Anlatmayı denesenize. Anlamıyorlarsa bir kez daha anlatın. Yine anlamıyorsa bir kez daha. Yine anlamıyorsa bir kez daha… günün birinde anlayacaklardır. Üstelik anlattığınız her şey, karşı tarafın anlama potansiyeliyle sınırlanıyor. O halde anlayabilecekleri bir biçimde anlatmanın bir yolunu bulabilirsiniz. Hem hiç denediniz mi anlatmayı? Yıllardır yaptığım psikolojik destek çalışmalarından biliyorum ki, pek çok kişi anlatmadan peşin hükümlü davranıyor. “Nasılsa anlamazlar” diye baştan geri adım atıyor.

Planladığım hiçbir işi yapamıyorum…! Ee tabi ki yapamazsınız. O kadar zor planı bana verseniz ben de yapamam. En kolay plan, uygulanabilirliği yüksek olan plandır. Aylardır evde iş yapmıyorsanız, eliniz kolunuz kalkmıyorsa, ertesi gün için, “evin tamamını misler gibi yapacağım” diye plan yapılır mı hiç… en kolayından başlamanız gerekli. “Oofff günlerdir elim kolum kalkmıyor, içimden hiç temizlik yapmak gelmiyor” diye düşünen bir bayan için, en tehlikeli plan, “Yarın evi baştan sona dipli köşeli bir güzel temizleyeyim” şeklindeki düşüncedir. Oysa ki; “Yarın yatağımı toplayayım… belki çocuklar için de bir çorba yaparım.” Şeklindeki bir plan daha uygulanabilir niteliktedir. Ertesi gün yatağınızı toplayıp bir de çorba yaparsanız harika olur. Böylece küçük de olsa, istekleriniz doğrultusunda adım atmanın verdiği rahatlığı ve keyfi yaşamış olursunuz. Ve “istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum” kompleksinden kurtulmanız kolaylaşır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün sevgili okurlar.

Yazının anafikrini hatırlatmam gerekirse, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız yoğun biçimde depressif duygular yaşıyor. Ve doktora gidip ilaç içmenin dışında hiçbir atraksiyonda bulunmuyorlar. Terapötik destek alamıyorlar çünkü oralardaki uzmanlar din, dil farkından dolayı bizim vatandaşlarımıza yeterince yardımcı olamıyor. Dışardan gelecek sihirli bir değnekle her şeyin bir anda düzeleceğini zanneden vatandaşlarımız sıkıntı yaşamaya başlıyor.

Sihir insanların içinde… kendi iç nesnelerinde… aklına gelen olumsuzlukları, yine kendi iç dünyasından gelen cevaplarla çözümleyebileceğini bilen insanlar için, yaşam güllük gülistanlık bir formda ilerliyor. Bu gerçeği keşfedemeyen kişiler zor hayatlar yaşıyor.

Kolaylaştırmak veya zorlaştırmak bizim biraz da düşünme sistemimizde. İnsanlara alternatif üretme yeteneklerini geliştirecek yardımlar yapıldığında iyileştiklerini görüyorum ben. O nedenle de belki işe yarar düşüncesiyle de yazıyı kaleme almış oldum. Umarım işe yarar.

Okuduktan ve uygulamaya gayret ettikten sonra yine de depresif duygularıyla baş edemeyen insanları “bireysel destek” almaları konusunda uyararak yazımı da bitireyim… depresyon ilaç+psikoterapi ile neredeyse yüzde 95 oranında tedavi edilir. Oralarda uzman bulamıyorsanız, internet üzerinden veya telefonla dahi yardım alabilirsiniz. Yaşadıklarınız kaderiniz değil, tedavi sürecinizdeki eksikliklerin yansımalarıdır lütfen unutmayın… lüzumsuz zorluklar yaşamayın…

Ömür bu…! Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Neden geride, sevdiklerimizle birlikte yaşanmış, mutlu ve huzurlu günler bırakmayalım…?

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Kibar olmak mı önemli… yoksa haklı olmak mı…?

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 5:12 pm yazan: Minik Kelebek

İnsanların birbirine tahammüllerinin bitmeye başladığı bir hayata adım atıyoruz yavaş yavaş. Hatta belki de hızla. Değişen ne, farklılaşan ne diye baktığımızda görüyoruz ki, insanların “ihtiyaçları”nın boyutu değişmeye başladı.

İnsan davranışlarının temelinde “ihtiyaçlar”ı yatar sevgili okurlar.

“İhtiyaç”lar, insanları “davranış”a yönlendirir.

Hangi ihtiyacımız değişti ki, bizler kibar olmaktan vazgeçip, haklı olduğumuzu ispatlamak için birbirimizi incitmeye başlar olduk…!

İçinde bulunduğumuz hayat değişti. Yaşam şartları değişti. Sosyalleşme sürecimizdeki ilkeler, doğrular ve idealler değişti. Öyle çok şey değişti ki, sonunda en “insan olan yanlarımız” avuçlarımızın içinden kayıp gitmeye başladı… ve bizler hiçbir şey yapmadan izlemek zorundakaldık.

Önceden eve gelen misafir çocuk, evladımızın elinden oyuncağını aldığında evde kıyamet kopmazdı. Yavrularımız travma yaşamazlardı. Şimdi çocuklar bir oyuncak için travma yaşayabiliyorlar. Oysa hatırlıyorum bizim evde benzer bir manzara olduğunda annem tüm sevgi dolu sıcaklığıyla bize hızla sarılır, sesindeki yumuşacık tonla: “Aaa… siz ev sahibisiniz… onlar zaten birazdan gidecekler… siz daha sonra oynarsınız… şimdi kardeş oynasın oldu mu benim kibar yavrularım…” derdi.

…işte o anlar, kibar olmanın, haklı olmaktan daha önemli olduğunu öğrendiğimiz zamanlardı. Şimdi sanırım çocuklarımıza kibar olmanın, haklı olmaktan daha önemli olduğunu anlatmayı unutur olduk.

“Seninse çekip alacaksın…!

Kimsede hakkını bırakmayacaksın…!

Ağlıyorsa ağlasın… sana ne… ben çok para verdim… annesi de
ona alsın…” vs. şeklindeki yaklaşımlar artmaya başladı.

Geçmiş yaşantılarımıza baktığımızda davranışlarımızın temelinde yatan ihtiyaçlarımızı sorguladığımızda “insan” odaklı malzemelerle karşılaşıyoruz sevgili okurlar. İnsan değerliydi… insan önemliydi… ve bizim nazik/kibar olmamız önemliydi.

Düşünüyorum da birbirine had bildirme tartışmaları çok az yapılırdı. Çünkü terbiyesizlik yapanın, aslında yaptığı bu “gayri terbiye”
içerikli davranışının farkında olduğu zaten bilinirdi. Birisi sizin gözünüzün içine baka baka saygısızlık veya buna benzer bir olumsuz tavır sergilemişse hepimiz bilirdik ki, bu tür kişilerle girişilen tartışmalarda başımıza gelecek tek şey, o insanın bize daha fazla zarar vermesini sağlamaktır. Ve Anadolu tabiriyle, çamurun etrafını dolaşmayı tercih ederdik. Çünkü ya haklı olduğumuzu ispat etmek için onun malzemesiyle çalışacağız yani çamura batacağız… ya da çamura batmanın bizden uzak olmasını düşünerek “Ne yapayım… o da öyle düşünüyor…” diyerek ordan uzaklaşacağız.

Hem hepimiz biliyorduk ki, bir insanın oturmuş yapısını, patolojisini, geçmiş ihtiyaçlarını/bilinçaltı baskılarını, gelecek kurgularını… yani “O”nu… yani “kendisi”ni… yani “ben” dediği, “kendim” diye tarif ettiği “ego”sunu, ayaküstü yapacağımız birkaç dakikalık tartışmayla düzeltemeyeceğimizi.

Haklı olduğumuzu ispat etmek, haklılığımızı karşımızdaki kişiye göstereceğim diye, kibar olmaktan ve nazik davranmaktan sıyrılmak cidden çok yanlış sevgili okurlar.

Çünkü insan doğasının, insan yapısının, insan psikolojisinin ilginç yanları var. Allah(cc) bizleri o kadar muhteşem yaratmış ki… Bizler sadece Allah(cc)’ın yarattığı şekliyle “insan” olan yanlarımızı muhafaza etsek veya insanın yaratılışındaki temel ilkeleri biliyor olsak kimseyle tartışmamıza veya kavga etmemize gerek bile kalmaz.

…neden biliyor musunuz…? Çünkü inkar ettiğimiz ve içimize sakladığımız şeyler, başkaları bilmese de “gerçek” olarak durmaya devam ediyor. Yaptığımız terbiyesizliği dilediğimiz kadar inkar edelim… duruma göre gerekli olan bir tavır olduğunu söyleyip duralım… ama içimize bu şekilde gönderdiğimiz olaylar, bilinçaltımızın ve vicdanımızın birlikte harmanlaması sonucu, “aslında bize hiç de yakışmayan hatalar” olarak kodlanıyor. Yani kişi inkar etse de etmese de yanlış yaptığını biliyor… 

….

İçinde bulunduğumuz hayat, yaşadığımız ülkedeki sosyo-ekonomik-kültürel şartlar belki bizlere iyi niyetli olmayı unutturmaya başladı. İyi niyetimizi unutunca, kibar olmayı da beceremez olduk. Sanki herkesin gizli kötü bir niyeti varmış gibi, sanki herkes bize kötülük yapacakmış gibi düşünmeye başladık. Psikiyatrik anlamda “Psikotik” özellikler içeren davranışlar, ne kadar korkunç/üzücü ki, hayatımızın her alanına girmeye başladı.

Derim ki sevgili okurlar… lütfen iyi niyetli olmaya gayret edelim. İnsanlara gülümseyip tebessüm etmeyi unutmayalım. Evet hepimiz
haklıyız belki. Türkiye’de yaşamak zor. Maddi zorluklar bizi değiştirdi. Ama bireysel mutluluğumuzu ve bireysel huzurumuzu, ekonomik anlamdaki değişimlere endekslersek, uzun süre daha öfkeli olmaya devam ederiz gibi görünüyor.

Öfke ve nefretin insanı çok hızlı yaşlandırdığını söylemişti bir gün nöroloji uzmanı hocam. Ve şu ilginç bilgiyi aktarmıştı yıllar önce:

Öfkeli/kızgın olduğumuzda yüzümüzdeki 32 kas harekete geçermiş. Gülümseyip tebessüm ettiğimizde ise sadece 8 kas…

Yani aslına bakarsanız sinirli olduğumuzda kendimizi hem daha fazla yormuş oluyor hem de kasları aşırı çalıştırdığımız için erken yaşlanıyormuşuz.

Anlaşılacağı gibi gülmek, sinirlenmekten daha kolay

Bunları neden yazdım… geçen gün dondurma sırası beklerken, önümde duran genç bir bayan, dondurmanın üzerine konulmayan çikolata sosu için yapmadığını bırakmadı.

Yapmaya çalıştığı tek şey, satıcıya ne kadar da haklı olduğunu ispat etmekti. Aslında haksızdı da… ama sırf haklılığını ispat etmek için o kadar çirkin ve nazik olmayan tavırlar sergiledi ki…

…insan düşünmeden edemiyor doğrusu… bir çikolata sosu için bu duruma düşmeye değer mi…?

…kibar olmak mı önemli…? Yoksa haklı olmak mı…?

…hangi “değişen ihtiyaçlar” bizleri bu hale getirdi…?

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Sosyal Fobiden Kurtulmak İsteyenler…!

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 5:05 pm yazan: Minik Kelebek

sosyal fobinin ne kadar sinir bozucubir rahatsızlık olduğunu söylememe gerek yok…

Bilmeyenlere Allah yaşatmasın…!

…bilenler zaten neler çektiklerinin farkındalar

Benim deyimimle “öldürmeyip süründüren” cinsten bir psikolojik rahatsızlık…

Cidden ilginç bir durum… sosyal fobi yaşamı tehdit etmez… ucunda ölüm riski yoktur… fiziksel açıdan altta yatan herhangi bir organik soruna rastlanmamaktadır. Tüm bunlar bir araya gelince yaşam için önemli boyutlarda risk yok…

…ama gelin görün ki yaşam kalitesini tamamen yok eden… hadi yok etmediğini farzedersek bile hayatın keyfini çıkarmaktan uzaklaştıran (yani rahat rahat sohbet edemeyen, alışveriş yapamayan, insanlarla karşılaşınca eli ayağı dolaşan, en yakınındaki insanların dışında kimseyle iki kelime dahi konuşamayan, hakkını savunamayan, birisine kızdığında bile bu kızgınlığı söyleyemeyen, utanma ve rahat konuşamama sıkıntısından dolayı sık sık haksızlığa uğrayan, uğradığı haksızlığı hazmedemeyip kendi kendini yiyen ama kendini yemekten öte hiçbir şey yapamayan…vs. gibi) …hadi yaşamın keyfinden de geçtik, “insanlarla konuşurken yüzüm kızarmasın, başka bir şey istemiyorum!” dedirten bir duygu durum bozukluğudur.

Tamamen yetiştirilme süreçlerinden kaynaklanan eğitim hatalarına (anne/babanın çocuğu yetiştirirken sürekli azarlaması, eleştirmesi, yaptığı hiçbir davranışı beğenmemesi, tenkit etmesi, tehdit etmesi, sürekli ne kadar beceriksiz bir çocuk olduğunu vurgulayıp durması, çok az onaylaması, çok az sevmesi, çok az ‘sen benim her şeyimsin’ demesi… vs. gibi) veya geçmişte yaşanmış, kişiyi son derece zor durumda bırakarak çok utanmasına neden olmuş travmatik bir olayın “öğrenilerek bilinç altına yerleştirilmesi”ne dayanır.

Sosyal fobi birebir yardım almanızı gerektiren bir rahatsızlıktır sevgili okurlar… öneriyle… tavsiyeyle… şunu şöyle yap, bunu böyle yap diyerek geçmez…!

…geçmez… çünkü altta yatan sebebin ne olduğunu bulmadan, kişideki performans kaygısının önüne geçilmeden bu rahatsızlık önlenemez…

Nedir performans kaygısı…?

Kişinin kendisini sonuca odaklaması… yapacağı ve yapmak istediği her faaliyet ve durumda “Bu işin sonunda ne olacak?” diye düşünmekten, işi yaparken elini ayağını dolaştırması… sonuca kilitlenerek anksiyete geliştirmesi ve çalışma alanını daraltması anlamına gelir.

Niye böyle olur…?

Sürekli eleştirildiyse… her yaptığına bir kusur bulunduysa… yapmaya çalıştığı her güzel işte, “iyi olmuş da niye bunun şurası böyle yarım kalmış… bak hem yaparken şunları da mahvetmişsin…!”? gibi cümleler duyarak büyüdüyse…! Ve koca bir hayat ortalama hep aynı mantıkta ilerlemişse…! Başka ne yapabilir ki kişi…? Elbette yaptığı/yapacağı işin ilerleme sürecine bakmaz… bakamaz… sonuçta ne olacak diye düşünüp durur… sonucu düşünürken, sonuçta eline geçecek ürünü düşündükçe de kendisindeki “kaygı potansiyelini”? sürekli tetikler… böylece kaygı oluşur… yani performans kaygısı… böylece ne “Nasıl yapacağını”? düşünmekten “ne yaptığını”? unutur…!

…işte bireysel destek alınması gereken yer tam da burasıdır… kişinin performans kaygısının önüne geçilmeye çalışılır. Sonuca değil, sürece odaklanması sağlanır. Yaşamı boyunca yaşadığı olumsuz sonuçlar konuşulur… olumsuz sonuçların varettiği olası güzel süreçlerin varlığı kişiye gösterilmeye çalışılır.

…diyelim ki bir tiyatro grubusunuz… 2 ay sonra gösterime girmesi gereken güzel bir oyununuz var… eğer grup oyuncuları olarak sadece final gecesine kilitlenirseniz, sanırım hazırlık aşamasında oldukça zorlanırsınız… özellikle de ilk gösteri anında… çünkü 2 ay boyunca tüm çalışmalar sadece ilk geceye odaklanırsa, ilk gece için performans kaygısının tohumları da atılmış olunur. Ama çalışmanın başından beri birlikteliğe, beraberliğe, kaliteli bir iş için elele vermeye, güzel dostlukların kurulmasına vesile olunduğuna, çalışmalar sırasında çok cici tecrübeler kazanıldığına, her uğraşının eninde sonunda insana katacağı pek çok güzellikler olduğuna…vs…vs… vurgu yapılırsa…? Gösteri gecesi sahneye çıkan oyuncular zaten günlerdir nice doyurucu işe imza attığının farkına vararak rolünü oynayacaktır. “…Ay elim yanlış yerde mi…! yok yürürken yanlışlıkla ayağım kaydı…!”? gibi durumlara takılmaz.

…kayar… ayak bu…! ne zaman nerde kayacağı belli mi…? J ha sokak ha sahne… ayağımın kayması, iki aydır kazandığım güzel dostlukları mı kıracak…? Haa… bileğimi kırmadıktan sonra varsın kaysın… bilek de kırılabilir…! O zaman da gider bir ortopedi uzmanına alçıya aldırırız…!

…iki günlük dünya… imtihan dünyası (bence)…! Bu “Yalan dünya” değil sevgili okurlar… “İmtihan dünyası”… bizler insanız… hepimizin başına her şey gelebilir… yeter ki biz bunlarla baş edebilecek yeterlilikte olalım…

Yeterli donanım için uzmanlara gitmeniz gerekiyorsa gitmelisiniz… bu önerilerle kendisini aşmak isteyen, kendisine katkıda bulunmak isteyen okuyucularımız olacaktır. Herkes kendisi için elinden gelen çabayı göstermeli…

“Çabaladım ama olmuyor… yapamıyorum…!” diyenler için Pozitif Psikolojik Araştırmalar Enstitüsü’nde “Sosyal Fobi Psikolojik Destek” çalışmaları başlattık.

Daha önce sessiz sedasız cici çalışmalar yapıyorduk. Ama pek çok okuyucumuz sitemli mesajlar atmaya başladı “Neden bu çalışmaları bizlere de duyurmuyorsunuz?” diye. O nedenle buradan sizlere de duyurmuş olalım.

Sosyal fobi, sosyal ilişkilere yönelik bir anksiyete oluşturduğu için, grup terapileriyle çok daha kolay çözümleniyor. Bireysel danışmanlıkla yardımcı olduğumuzda 6-7 ayı bulan iyileşme süreci, grup terapileriyle çok daha kısa sürede çözüme ulaşıyor. O nedenle sosyal fobi ile grup çalışmaları yapmayı tercih ediyoruz.

Bu çalışmaya kimler katılabilir?

…Her yaş grubundan bayan/erkek herkes katılabilir…

…her öğrenim durumundan (ev hanımı, işçi, doktor, simitçi, fırıncı, şoför, mühendis, öğretmen…vs.) ve her sosyal yaşam grubundan herkes katılabilir…

“…konuşurken yüzüm kızarıyor… insanlarla konuşamıyorum… birilerinin yanına gidince heyecandan kalbim fırlayacak gibi oluyor… hakkımı savunamıyorum, sonra eve gelince kendimi yeyip bitiriyorum… konuşmam gerektiğinde insanların gözlerine bakamıyorum… heyecanlanınca elim, ayağım, avuçlarımın içi terliyor… herhangi bir işe girip çalışamıyorum… lokantaya gidince yemek yiyemiyorum, herkes bana bakıyormuş gibi geliyor… birileri bakarken yazı yazamıyorum, ellerim titriyor, yazacağım şeyi unutuyorum… misafir kabul edemiyorum, günler öncesinden stres basıyor… ikram yaparken elim ayağım titriyor… çay tepsisi tutamıyorum… patrondan izin bile isteyemiyorum… yolda yürürken herkes bana bakıyormuş gibi geliyor utanıyorum… yollarda rahat rahat yürüyen insanlara imreniyorum, niye ben de onlar gibi rahat değilim diye kendimden nefret ediyorum… misafirliğe gidemiyorum, yapılan ikramlardan yiyemiyorum… alışveriş yapamıyorum… herhangi bir mağazaya girip, istediğim ürünün fiyatını soramıyorum… kalabalıkta söz alıp konuşamıyorum… toplu yerlerde konuşma sırası bana geldiğinde heyecandan kalbim duracak gibi oluyor… konuşmam gerektiğinde sesim kısılıyor, kimse ne dediğimi duymuyor, iyice utanıyorum… sınıfta sunum yapamıyorum, böylece hazırladığım iyi bir ödevi sırf sunamadığım için geçer not alamıyorum… karşı cinsle konuşamıyorum… sürekli kendimi eleştiriyorum… kendimi beğenmiyorum… kendimi başkalarıyla kıyaslıyorum…vs.gibi” en tipik sosyal fobi yakınmalarına sahip olan ve sosyal ilişki gerektiren durumlarda yaşanan sıkıntılardan dolayı şikayeti olan herkes katılabilir…

Çalışma ne kadar sürecek…?

Çalışma haftada bir gün olmak üzere, 8 hafta devam edecek. Yani bu ne demek…? 2 ay sizlerle birlikte olacağız demek… haftanın belirli bir günü, belirli bir saatinde, 8 hafta boyunca düzenli olarak toplanacağız.

Gruplarda kaç kişi olacak…?

Sosyal fobi grupları en az 6, en fazla 9 kişiden oluşacak…

Grup terapileri her açıdan son derece ekonomiktir sevgili okurlar… hem zaman hem de maddi anlamda…

Sizinle aynı sıkıntıyı çeken, sizi en iyi anlayabilecek insanlarla geçireceğiniz 8 hafta, yaşadığınız sosyal fobi sorununu çözmeye yetecek diye düşünüyoruz.

Unutulmaması gereken en önemli mesele şu sevgili okurlar…!

Sosyal fobi kader değil… birileriyle konuşurken yüzünüz kızarmak zorunda değil… utanmak zorunda değilsiniz… insanlardan kaçmak ve kendinizi yalnızlığa mahkum etmek zorunda hiç değilsiniz…

Bireysel destek çalışmalarıyla ve grup terapileriyle bu durumun üstesinden gelmek mümkün… isteyenler grup terapisinden istifade eder… grup terapisi değil de birebir yardım almak istiyorum diyenler için bireysel destek yapılır… yeter ki siz bu durumdan kurtulmak için harekete geçin… ve bulunduğunuz yerde bir uzman yardımına başvurun…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

(mehtapkayaoglu@gmail.com)

Herkes “Baba” Olamaz Ki…!

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 5:02 pm yazan: Minik Kelebek

Herkes baba olamaz ki…!

…her erkek bir iş sahibi olabilir..! Az-çok demeden, evini geçindirebilecek kadar para kazanabilir.

Arkadaşları olabilir… kendisine güvenen… kendisinin de onlara güvendiği…

Akrabaları olabilir… hiç incitmediği… hiç ihmal etmediği…

Sözü sohbeti keyifli olabilir. Meslek hayatında da başarılı…

Kim varsa etrafında, kırmamak için, onlara “hayır” dememek için koşuşturabilir…

Akşama kadar birçok kişinin sıkıntısıyla uğraşabilir. İki lokma ekmek götürebilmek için evine, kendisini çok yorabilir…

Sosyal ortamlarda, sosyal aktivitelerde bol bol faaliyet yapabilir…

Sevdiği takımın hiçbir maçını kaçırmayabilir… alınan yenilgiler için günlerce kafa yorabilir…

Evlatlarının geleceği için türlü yatırımlar yapabilir…

Onlara her şeyin en iyisini, en kalitesini almak için kendisini paralayabilir…

Özel okullara yollayabilir… özel hocalar tutabilir…

Çocuklarına nasihat etmek için “Aferin… akıllı ol… benim gibi sıkıntı çekme… çalış, adam ol… ezdirme kendini” diyebilir…

…vs…vs…

Her erkek bunların tümünü yapabilir…

…ama her erkek “Baba” olamaz ki…!

Çünkü tüm bu saydıklarım erkekleri “BABA” yapmaz ki…!

Küçük bir erkek çocuğundan gelmiş geçen gün bir soru… Diyor ki mailinde “Mehtap Ablacım… ben sizi hergün izliyorum… siz küçükken sizin babanız da benim babam gibi eve az mı geliyordu…?”

Düşündüm… babamı düşündüm… kendimi düşündüm… bu minik kalbin parmaklarından dökülen satırları düşündüm.

Ne olabilirdi dokuz yaşında bir erkek çocuğuna bunu söyleten? Babasına hasret, ama bir o kadar da babasıyla bir olmak istemesini, yaşamın kaygan zemininde harekete geçiren…

Baba olmak nasıl bir şey biliyor musunuz sevgili okurlar…?

Baba olmak, dibi azgın sularla dolu bir göl üzerinde, soğuk havaların da etkisiyle buz tutmuş bir kaygan zeminde, düşüp başını çarpmayacak kadar başarılı bir koşucu… buzu kırmamayı başaracak kadar hassas hareketlerle yürümeyi bilen bir dengeleyici… ve tüm bu koşuşturmaların arasında da elindeki kendisine emanet edilmiş minik kalplere, babalığın nasıl bir şey olduğunu yaşatabilecek ve onları hayata güvenle hazırlayabilecek kadar donanımlı olabilmeyi başarmaktır.

Öyle bir hayat ki… sizi azgın sularda boğulmadan yaşamanın bir yolunu bulmaya zorluyor… tüm bu zorlantıların arasında da olan çocuklarımıza oluyor.

Çocuklar için baba, bilinçaltı süreçleri açısından ve terapötik bir dille söylemem gerekirse “KAHRAMAN”dır. Bilinçaltının gizli kahramanları babalarımızdır.

Baba yanımızdaysa, korkmayız…

Baba yanımızdaysa güvendeyiz…

Peki ya baba yanımızda değilse…?

Babanın olmadığı yerlerde anneler devreye giriyor sevgili beyler…!

Canım yabancı değil ya… o da annesi… benim yerime ilgilensin…” diyerek kendinizi kurtaramazsınız. Çünkü annenin karşıladığı duygusal beslemeyle, babanın karşıladığı duygusal beslemeler son derece farklı.

Baba, “özgüven, güç, kuvvet, yaşam karşısında güçlü olma” duygularını beslerken; anneler “merhamet, vicdan” duygularının oluşmasına neden oluyor.

Baba ilişkisi yeterince gelişmemiş çocuklarda özgüven sorunuyla karşılaşırken; annesiyle yeterince duygusal ilişki geliştirememiş çocuklarda da merhamet duygularıyla ilgili zorlantılar olduğunu görürüz.

Babanın duygusal ilişki kurmadığı, konuşmadığı, sohbet etmediği, evladıyla yakın ve sıcak iletişim kurmadığı durumlarda, babayla yeterince muhatap olamayan çocuklarda, anneden gelen duygular ağır basmaya başlar.

Size garip gelebilir ama hiç dikkat ettiniz mi? önceden sokakta kavga eden çocuklar, birbirlerini tehdit ederken: “Seni babama söylüyceemmmm…” derlerdi.

Son dönemlerde bu sözün yerini ne aldı…? Evet bildiniz…

Seni anneme söylüyycemmm…”

Özellikle erkek çocuklar için “anneye söyleme” durumu bence tehlikeli.

Neden…?

Birincisi; babanın, yaşamın bir parçası olmamasına işaret eder.

İkincisi; erkek çocuğun, baba figürüyle yeterince muhatap olmamasından dolayı, yani özdeşim kuracağı, benzemeye çalışacağı bir yakın baba ilişkisi olmamasından dolayı, anneyi “benzeme nesnesi” olarak kullanmaya başlaması anlamına gelir.

…ne demek bu “anneyi benzeme nesnesi olarak görmeye başlaması” durumu?

Annelere benzeyen erkek çocukların çoğalması demek…! Bu tehlikeli sevgili babalar.

Dikkat ediyor musunuz? Son on yıldır duygusal, her şeye ağlayan, olaylar karşısında aşırı duygusal tepkiler veren delikanlıların sayısında çoğalma oldu. Üniversite öğrencisi genç erkekler, kendilerini “ben çok duygusalım” diye tanımlamaya başladı. Halbuki bu özellik, aynı yaştaki kız çocuklarına özgü bir tavırdır. Herhangi bir zorluk olduğunda genel beklenti kızların üzülüp ağlaması; erkeklerin de ağlayan insanları teselli etmesidir. Ya da olaya daha sağduyulu, daha akılcı bir çerçeveden bakmasıdır.

Ne oldu da işler bu noktaya dayandı?

Çok basit… babalar, “baba” olamadılar…

Babalar, erkek evlatlarına ve kız evlatlarına yeterince yakın davranmadılar.

Babalar, para kazanmanın, onların fiziksel ihtiyaçlarını doyurmanın asli görevleri olduğu duygusunu üzerlerinden atamadılar.

Babalar, çocuklarının, kendileri için kazanacakları paradan daha çok, baba ilişkisine, babanın sarılıp öpmesine, babayla oturup uzun sohbetler yapılmasına ihtiyaç duyduklarını bir türlü göremediler.

Ve… ve… yaşam koşulları ağırlaştıkça… evlerdeki paraya endeksli ihtiyaçlar arttıkça… babaların daha fazla çalışıp daha fazla para kazanmaları gerekti… ve bu madde, bu materyal, bu fiziksel ihtiyaca dayalı malzeme, onların “varlıklarının” yerini almaya başladı…

Oysa… oysa çocukların paraya değil babaya ihtiyaçları var. Mutsuz ve yeterince oturmamış bir sığ ilişkide, çocuğunuza en pahalısından bilgisayar alırsınız… yine de mutlu edemezsiniz…

…ama duygu yüklü, koruyan, gözeten, kuşatan, destekleyen, dengeleyen, sıcacık bir baba-evlat ilişkisinde, sizinle oynayacağı on dakika saklambaç, oturup sohbet edeceği saatler, dünyanın en güzel hediyesidir de haberiniz bile yoktur…!

Sevgili babalar… siz para kazanmak için evden uzaklaştıkça… herhangi bir takımın maçına ayırdığınız zaman kadar bile evlatlarınıza zaman ayırmadıkça ne oluyor biliyor musunuz?

Özetle söyleyeyim

Duygusal ilişki kurup, besleme yapmadığınız kızlarınız, olmadık adamlarla evlenmeye kalkıyorlar. Çünkü kendilerine en yakın olan erkekle yeterince duygusal bir doyum gerçekleşmediği için, saçının telini bile vermeyeceğiniz tür adamlarla ilişki yaşamaya kalkıyorlar.

Oğullarınıza gelince… oğullarınız… oğullarınız erkek gibi davranmayı öğrenemiyorlar. Sürekli kadınlarla muhatap olmaktan, kadınların gittikleri çay poğaça toplantılarına katılmaktan, kadınların sohbetlerini dinlemekten, kadınların tepkilerini izlemekten, kadınlar gibi düşünüp, kadınlar gibi davranmaya başlıyorlar.

Unutmayın ne olur… erkek davranışlarıyla kadın davranışları birbirinden farklıdır. Ani bir durum ve olaya, kadının verdiği tepkiyle erkeğin verdiği tepki kesinlikle birbirinden farklıdır.

Sonuçta kız/erkek fark etmez, her ikisi de özgüven sahibi olmayı, çabalamayı, hayata sağlıklı gözlerle bakmayı, duyguların basıncından uzak akılcı düşünmeyi babadan öğrenirler…

Onlara “öğretebilecek baba”ları varsa tabii…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Ertelediklerimiz… ve Biz…

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 4:55 pm yazan: Minik Kelebek

Aklıma ne geldi biliyor musunuz sevgili okurlar? Ertelediklerimizi yazınca ve sizler de son derece nazik katkılarda bulununca, bu sabah kendi yazımı tekrar gözden geçirdim. Yorumlarınızı okudum.

Yazıdan anlaşılanlarda ciddi bir eksiklik var…! yeni fark ettim…

Erteleme denilince dikkatinizi çekti mi bilmem, hepimiz dünyaya yönelik maddi ihtiyaçlarımızı doyuracak cinsten ertelemelerden bahsediyoruz. “Bugünün işini yarına bırakma!” şeklindeki ertelemeler.

…hep iş…güç… gelecek yatırımı… dersler… mesleki gelişim için gerekli olanlar…vs. adı ne olursa olsun, son kertede bunların tamamı maddi ihtiyaçlarımıza endeksli.

…peki manevi ihtiyaçlarımız? Onlara yaptığımız ertelemelerin ne kadar farkındayız?

…kaçımız en yakın olduğuna inandığımız arkadaşımızın hatırını sorduk işlerimizden fırsat bulup da?

…kaçımız işten erken çıkıp, eve gidip evlatlarıyla top oynadı baba-çocuk coşkusu içinde?

…kaçımız türlü zahmetlerle pişirdiği güzel yemekler için annemizi onura ettik? “Ellerine sağlık anneciğim… Çok
lezzetli olmuş” dedik?

…kaçımız uzun zamandır görmediğimiz akrabalarımızı ziyaret ettik?

…kaçımız sadece kendimiz için, kendimizin ihtiyacı olan dinlenmeyi hediye ettik kendimize? Kaçımız tüm bunları ertelemedik…?

Öyle çok ertelediğimiz dostluklarımız var ki. “Arayamadım… tüh yaa… akşam oldu… neyse yarın ararım Ahmet’i”…

“Söyleyemedim ya… neyse… hanım yabancı değil. Akşam eve gidince söylerim akşamki yemeğin çok lezzetli olduğunu…”

“Ayyy… unuttum… neyse ya… öbür hafta pazara ziyaret ederiz kanser hastası akrabamızı…”

“Amannn…. Zaten gecenin kaçı oldu… iş güç geç oldu… eve erken gelince giderim bir ara gezmeye…”…vs.

İnsanın sepetleri olmalı oysa… birbirinden farklı sepetleri… ve tüm yumurtaları aynı sepete de koymamalı. Çünkü bir gün elinizden sepetiniz düşecek olsa, içinde ne var ne yoksa hepsi kırılacak. Hâlbuki kırılanların yanında, bazı şeylerin kırılmaması için korunması gerekir. Hepimizin hayatında işlerin böyle yürümesi olabilecek en sağlıklı yaşam şekli.

Ne demek mi istiyorum…?

Diyelim ki sadece iş hayatımızdan ibaret bir yaşamımız var. Gece gündüz iş… sabah akşam çalışma hayatı… derken aniden bir aksilik olsa ve iş hayatımızda bir sıkıntı devreye girse, sepet elimizden düşüyor. Ve içindeki tüm yumurtalar kırılıyor. Arkadaşlık, çoluk/çocuk, yeteneklerimiz, farklı başarılarımız,… her şey ama her şey bir anda yerle bir oluyor beynimizde. İflas ettik diye, bizi biz yapan, bizi bütüncül bir varlık olarak hayatta tutan her şeyi kaybetmiş gibi oluyoruz. “Ben işe yaramaz adamın birisiyim… kimse beni adam yerine koymayacak artık… kimse beni sevmeyecek… tutunacak hiçbir dalım kalmadı…” gibi peşpeşe ve insanı depresyona kadar götürebilecek türden düşünceler oluşmaya başlıyor. Böylece kişi, iflas karşısında, başka bir çıkışı olmadığı için, kendi hayatını sonlandıracak kadar ileri gidebiliyor.

…ya da bir ev hanımı. Evlenmiş. Kendisini kocasına ve çocuklarına adamış. Ama hiç arkadaşı yok. Çevresi yok. Konuşup sohbet edebileceği, kendini ruhsal olarak önemli ve değerli hissedebileceği türden faaliyetleri yok. Sadece evde iş güç ve çoluk çocuk… derken olur ya aniden eşi vefat eder veya evlatlarının başına bir iş gelebilir. Kendisini temsil edebileceği farklı yumurta sepetleri olmadığı için, yumurtaların tamamı kırılır. Hayat anlamsız ve önemsiz olmaya başlayabilir kolaylıkla. Çünkü kendisini yatıştıracak, tutunacak başka hiçbir malzemesi yoktur.

Önemli olan kendimize yapacağımız iyilikleri de ertelememek sevgili okurlar. Evet işimizi gücümüzü ertelemeyelim; ama dostluklarımızı da ertelemeyelim.

Birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi söylemeyi ertelemeyelim. Arkadaşlarımızla sohbet etmemiz, onlarla yudumlayacağımız bir bardak çay bizim için dünyaya bedel ama biz farkında değiliz. Onlarla sohbet etmeyi ertelemeyelim. Geceleri işten eve giden, evde bir iki dizi film izledikten sonra yatıp uyuyan tipler olup çıkmayalım.

Bir şeyler yolunda gitmediğinde, kapısını çalabileceğimiz ve bize yardım edeceğinden hiç şüphemizin olmadığı insanları eksik etmeyelim hayatımızdan.

Sepetlerimiz olsun türlü türlü… birinin adı dostluk, birinin adı kardeşlik, birinin adı arkadaşlık olsun. Bazı sepetlerimizde kişisel yeteneklerimiz olsun. Hatta her becerimiz için bir sepetimiz olsun. Bir sepetimiz ailemiz, bir sepetimiz evlatlarımız, bir sepetimiz eşimiz için olsun. Sahilde, çarşıda, başımızı dinleyebileceğimiz yerlerde rahat etmemizi sağlayan yumurtalarımız olsun.

İnsanın olduğu yerde problemin olmaması imkansız sevgili okurlar. insan nerede, sorun orada. Önemli olan sorun yaşamamak değil, sorunlarımızla nasıl baş edebileceğimizle ilgili çözümleyici özelliklerimizi geliştirmemizdir. Bu açıdan bakıldığında, duygusal yatırımlarımızı tek boyutlu alanlara yaparsak kolay yıpranırız. Ama bize ait olan çeşitli özelliklerimizi ve yeteneklerimizi, farklı yerlere yerleştirirsek, yaralanmalarımız da az olur. İflas ettik diye intihar etmeye kalkışmayız örneğin. Eşimiz bizi boşuyor diye dünyanın sonu gelmiş gibi hissetmeyiz. Sınavı kazanamadık diye, hiçbir işe yaramayan lüzumsuz varlık muamelesi yapmayız kendimize. Her durum ve konumda yapabileceğimiz pek çok işin olduğunu biliriz.

Tam da bu nedenle bizi biz yapan tüm özelliklerimizi tek bir sepete yerleştirmemeyi ihmal etmeyelim. Çeşitli sepetlerimiz olsun. Her bir sepete, sanki öbür sepetler hiç yokmuş gibi sahip çıkalım. Yani işlerimizi ihmal etmeyerek yaşarken, dinlenme ve kendimize iyi davranma sepetimizi de korumayı ertelemeyelim.

Geleceğimiz için maddi yatırımlar yaparken, gelecek tasarımımızı oturturken beynimize, duygusal ihtiyaçlarımızı da göz ardı etmeyelim. Kendimize verebileceğimiz en güzel hediyeleri ertelemeyerek işe başlayalım. Gizli bölmelere ayıralım ruhsal dünyamızı. Ve her birini bir sepete yerleştirelim. Yerleştirmeyelim ki sepet düşerse, içinde kırılanlar bizi yok etmesin. O sepet kırılırsa, öbür sepeti takarız kolumuza… ayağımız takılır düşersek hayat yolunda, bizi duygusal anlamda besleyebilecek uygun sepeti alırız omzumuza… ve devam ederiz yolumuza.

Her hayat için, her ideoloji için, her beyin için “insanın kendisine verebileceği en güzel hediye” kavramı değişir. Kimimiz için uzun bir tatildir hediye, kimimiz için güzel bir derin uyku… bir başkası içinse doyasıya sevgi, doyasıya dostluk…

…kendi adıma söylemem gerekirse, insanın kendisine verebileceği en güzel hediye “huzur dolu bir aile”.

…İyi anlaşan, iyi konuşan, iyi dinleyen insanlardan oluşmuş güzel bir aile.

…Ve bu ailenin hayatına klavuzluk eden ilahi bir yaşam programı. Yani kur’an…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

05.07.08

Rencide edici sözler söylemeye başladı…

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:26 pm yazan: Minik Kelebek

Aile terapilerinde dikkatimi çekmeye başladı. Çiftler, birbirine karşı daha az ilgi duymaya, daha az sevgi beslemeye, daha az tahammül göstermeye, daha az saygılı olmaya; bunların yanında birbirine karşı daha fazla öfke duymaya, daha fazla incitici tavır sergilemeye, daha fazla sert eleştiriler yapmaya, daha fazla rencide edici sözler söylemeye başladı.

Geçen gün yanımda bir çift varken aklıma geldi. Onlara söylediğim şeyleri sizler için de kaleme dökeyim dedim. Umarım işinize yarar sevgili okurlar.

Herkes bilgisayarının başında bu yazıyı okuduğuna göre, bilgisayar dilinde bir giriş yapmak kalıcı olur sanırım: Bence “Kopyala/Yapıştır” algılaması gelişti insanların zihninde. Herkes birbirinin evliliğine bakarak, kendi ailesi için aynı şeyleri istemeye başladı! Orda yaşananları kopyala, bizim eve yapıştır.

Bu yanlış! Şöyle ki; komşusunun kocası akşamları eve erken geliyor, çocuklarına ders çalıştırıyorsa; Nermin Hanım eşiyle tartışmaya başlıyor. “Milletin kocası erkenden eve gelip çocuklarına ders çalıştırıyor! Sen niye yapmıyorsun?” diye. Eşinin içinde bulunduğu ve belki de gerçekten imkansızlıkların sorgulamasını yaptığının farkında olmaksızın. Çalışma saatleri ve mesai durumlarını bildiği halde.

Ya da etraftaki bayanlara bakarak, kendi eşinden soğumaya başlıyor. Evlenmemiş, hiç doğum yapmamış bir bayanın bedeniyle; kendisine dört tane evlat armağan eden eşinin yıpranmış vücudunu kolaylıkla kıyaslayabiliyor. Ve tehdit bile edebiliyor hiç rahatsızlık hissetmeden: “Bu kiloları vermezsen seni boşarım. Karnındaki yağları gözüm görmesin sakın” şeklinde.

Veya en çok moda olan durum… aynı zamanda benim en fazla itiraz etmeye başladığım nokta: “Biz geçmişte görücü usulü evlenmiştik. O zamanın şartlarında kabul etmiştim eşimi. Şimdi istemiyorum onu. Hata etmişim. Gönlüm geçti. (bayanlar için genel şikayet şekli) o zamanlar evden kurtulmak için evlenmiştim/ (erkekler için genel söylem) o dönemlerde harama el uzatmamak için üstün körü yapılmış bir seçimdi” gibi.

Görücü usulü veya anlaşarak fark etmez. Evlilik evliliktir. Evliliğin hangi yolla daha sağlıklı gelişeceğine dair fikir yürütmek de yanlıştır bence. Çünkü nice evlilik var yıkılıyor… evlenme yolları görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde… nice evlilik var gayet güzel ilerliyor… evlenme yolları yine görücü usulü ve anlaşarak evlilik şeklinde.

Önemli olan bir evliliğin nasıl başladığı değil; hangi ihtiyaçtan yola çıktığı ve ilişki kurulduktan sonraki dönemde “süreç”in nasıl işlediğidir. Görücü usulüyse, eşimize kötü mü davranacağız ya da anlaşarak evlendik diye kişinin yaptığı kasıtlı ve incitici hatalara göz mü yumacağız? Doğru olan, insanların kendi dönemlerinde, kendi yaşam şartlarında, kendi iç ihtiyaçlarına karşılık gelecek düzgün ilişkiyi kurabilmesidir. Bu kurgunun yolu ister “vesile” ile olur, ister “ani karşılaşmalar” ve belki “beklenmedik gelişmeler” biçiminde.

“O zaman bilememişim, şimdi bakıyorum insanlara ne güzel kendi keyiflerine göre eş seçiyorlar” demek, “Ben kendi seçimlerimin, kendi iç ihtiyaçlarımın, kendi çözümlerimin farkında değilim. Kim ne yaparsa aynısını yaparım. Bugün bunu yaparım, yarın da bundan rahatsız olur başka bir şey yaparım” demektir. Bu da teknik olarak hatalı bir anlayıştır.

Çünkü… çünkü sevgili okurlar… bugünün şartlarıyla, bugünün bize yaşattığı yeni algılama biçimleriyle, bugünün getirdikleriyle geçmişi sorgulamak hatalıdır. Geçmişin kendi içinde, kendi şartları vardı. Evet… bir çoğumuz geçmişte, o günün şartlarını değerlendirerek pek çok kararlar vermek zorunda kaldık. Aldığımız kararların bazıları bizi mutlu etti bazıları bizi üzdü. Ama dönüp de karar aldığımız güne lanet okumak, aldığımız kararı kıyasıya eleştirmek iyi değil. O dönemde yapılabilecekler arasında en iyisini yaptığınızı düşünmeniz gerekir. Bu düşünce şekli aynı zamanda bizi depresyona girmekten korur. Geçmişte insanlar bir masa bir sandalyeye gelin gidiyordu, günümüzde maşAllah bir iğneleri bile eksik olmadan evleniyorlar. Annelerimizin başlarını duvara mı vurması gerek bu durumda ucuza gittikleri için? Elbette hayır. Geçmişin yaşam şartları öyleydi, bugün farklı.

Komşunun kızı geçen hafta dayalı döşeli bir eve gelin gitti diye, insan kendi yirmi yıllık kocasından soğur mu? Soğumamalı elbet. Ama kişi soğuyorsa, aslında orada eşyadan daha önemli eksikler var demektir. Eşiyle arasında yeterince doyumlu bir ilişki oluşamamış demektir. Eşyanın arkasına gizlenmiş, duygusal açlıklar hat safhada demektir.

Şunu vurgulamadan geçemeyeceğim: Gerçek evliliklerin, gerçek ilişkilerin bu ve benzeri sorunları olmaz. Pişmanlıklar, kahretmeler yaşanmaz. Günlük tatlı ve çözülebilir zorluklar olur o kadar.

Bunun yanında iyi başlayan, güzel hayallerle kurulan evlilikler de vardır ki çeşitli gerekçelerle devam edemeyebilir. Burada söylemek istediğim, evliliği bitirme gerekçelerinizin sudan sebepler olmaması. Zamanın trendlerine uyarak, moda haline gelen sorunlarla ilişkilerinizi yıkmayın lütfen.

Onun kocası öyle yapıyor diye sizinkinin de aynısını yapması gerekmez. Birinin hanımı şöyle yapıyor diye, kendi eşinizden aynı şeyleri birebir bekleyemezsiniz. Herkes birbirinin aynısı davranacak olduktan sonra, Ahmet’le ya da Mehmet’le evlenmenin ne farkı olacaktı ki? Hepsi aynı fabrikadan çıkmış davranışlar sergileyecekse eşiniz Ayşe veya Fatma olmuş ne çıkar?

Oysa ki…! oysa ki her evlilik kendi sürecini doğurur sevgili okurlar. Her ilişki kendi “iç yaşam kuralları”nı “kendisi” belirler. Her evliliğin, her ilişkinin kendi iç ihtiyaçları zaman içinde belirir ve bu ihtiyaçları giderme yöntemleriyle birlikte yeni bir yapılanma oluşur. Böylece bizim ailenin yaşadıklarıyla, sizin ailenin yaşadıkları birbirinden farklı olur. Basmakalıp davranış örüntüleri hayatımıza giremez bile.

Bir önceki yazıda da söylemiştim ya iyi ki müslümanız diye. Kur’an’a tabi olup ayetleri bol bol okuyanlar bilirler. Şeytan’ın ilk işi Hz.Adem İle Hz.Havva’nın arasına girip, birbirleriyle olan diyalog kopukluklarından istifade ederek ve sanki onlar için dostluk ediyormuş gibi davranarak, yasak ağaca yaklaşmalarını sağlamak olmuştur. Yani enteresandır, şeytanın ilk vukuatı, eşlerin arasına girmek olmuştur.

İkinci vukuat yine aileye yönelik. Cennetten kovulduktan ve kendisine süre verilenlerden olduktan sonra; kardeşlerin arasına nifak sokmak ve birisini diğerine karşı kışkırtarak “ilk kan”ın dökülmesine vesile olmak.

Bizler inanıyorsak bilmeliyiz ki şeytan boş durmuyor. Trenler değiştiyse şeytanın hileleri de değişti! Artık öbür kadınları erkeklere daha güzel gösteriyor, daha bakımlı, daha düzgün fizikli…! Öteki erkekleri daha iyi koca gösteriyor, daha ilgili, daha sevgili, daha romantik…! Ya da evlilikten soğutuyor ki işini kolay yapsın. Şeytan bile biliyor ki yalnız bir insanın depresyona girmesi, ailesiyle mutlu ve huzurlu yaşayan bir insana göre çok daha kolay. İnsanı yok etmek, toplumları mahvetmek için, öncelikle kişileri “yalnız bireyler” haline getirmek zorunda. Aile çökünce, toplumun çöküşü de daha kolay. O zaman bence herkes aklını başına alsın ve bu gidişata bir dur desin. Her erkek, öteki bayana gösterdiği şirinliği ve saygıyı evdeki kendi eşine gösterse, her bayan eşinden beklediği ilgi ve şefkati, kendisi öncelikle kocasına gösterse niye birbirlerinden kopsunlar ki?

Özetle diyorum ki “Kopyala/Yapıştır” evlilik olmaz! İki insan bir araya gelecek ve kendi ailesini ikisi birlikte oluşturacak. Kendi ailesinde, kendi ürettikleri güzellikleri yaşayacaklar.

Başkalarının yaşadıklarını kopyalamaya harcayacakları enerjiyi, birbirlerini keşfetmeye ve birbirlerini mutlu etmeye harcasalar ne sorun kalır ne pişmanlık zaten… (bir sonraki yazıda devam edeceğiz)

Sevgiyle -ve kendi ailenizle- kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Ayna karşısından ayrılmayan ergenler

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:22 pm yazan: Minik Kelebek

Öyle çok soru geliyor ki: “Kızım/oğlum büyümeye başladığından beri ayna karşısından ayrılmıyor. Aynadan uzaklaştırmak için ne yapmalıyım?”

Cevap: “Sakın ha! Hiçbir şey yapmayın..!”

Çünkü… çünkü ergenlik döneminin yeterince anlaşılması için, öncelikle ergen ve ergenin bedeniyle ilişkisini anlatmam uygun olur.

“Kendine Yabancılaşmak” denilince aklınıza ne geliyor?

Tahmin ediyorum ki, birçoğunuz çok evrensel, felsefe sınırlarını zorlayan düşüncelerle beyin jimnastiği yapmaya başladı bile…

Oysa kendine yabancılaşma diye bilinen o çok denklemli soruya cevap aramak için, son derece gelişmiş beyinlere, sayfalarca okunmuş kitaplara, devrilmiş kütüphanelere ihtiyacımız yok!

Böyle şeylere ihtiyacımız yok çünkü kendine yabancılaşma dediğimiz süreci, bunların hiçbirisine sahip değilken çok yakından tanımaya başlıyoruz bile…

Ergenlik dönemimizde…

Ergeni ergen yapan, vücudundaki yabancılaşmadır bana göre. Vücudunuza ne kadar yabancılaşıyorsanız, o kadar ergen olmaya başlamışsınız demektir. Çünkü bebekliğimizden beri getirdiğimiz, bedenimizin şeklini bildiğimiz yanlarımız, elimizde olmayan(!) nedenlerle, yavaşça ve kendiliğinden bizden uzaklaşır.

Kaçımız hiç korkmadığımızı, hiç endişelenmediğimizi söyleyebilir?

Vücudunuzda anlam veremediğiniz değişiklikler yaşanırken, bunlara kayıtsız kalmak, “Bana neler oluyor böyle??” diye endişe dolu günler yaşamamak kaçımıza nasip oldu kim bilir?

(Kaldı ki değişiklikler karşısında kayıtsız kalmak bile bir sorun… Kişinin kendisiyle neden ilgilenmediği, kendisini neden değişiklikler karşısında yatıştırmaya çalışmadığı da ayrı bir yazı konusu olacak kadar teferruatlı bir konu.)

Kendisini bildi bileli belirli vücut ölçülerinde olan, aynaya her baktığında aynı bedenle muhatap olan çocuk; ergenlik döneminin yaklaşmaya başlamasıyla farklı bir bedenle muhatap olmaya başlar.

Şimdiye kadar tanıdık bir bünyede taşıdığı benliği/ruhu, ansızın hiç tanımadığı, kendisine yabancı olan bir bünye ile taşınmaya başlayacaktır. Bu durumun, ön buluğ çağında olan adölesan için ne kadar korkutucu bir süreç olduğunu tahmin bile edemezsiniz…

Aslında burada bir şey anlatmaya çalışıyorum…

Sadece bedensel değişimi, yabancılaşan bünyesi karşısında endişeleri olan bir genç, nasıl olur da ergenlik dönemine girdiğinde daha hırçın olmaz…? daha kuşkucu…? daha endişeci…? daha güvensiz…? daha dengesiz…? daha coşkulu…? daha gergin…? daha…? daha…? daha…?

Çocuğumuz belirli bir yaşa gelmeden önce, olası korkularını önceden kestirip, bu korkuların oluşmaması için yeterince destekleyen anne/babalar, dayı/teyzeler, dede/anneanneler, amca/halalar, dede/babaanneler olmayı başarırsak, o zaman çocuklarımıza gerektiği gibi yardım etmişiz demektir.

Yabancılaşmak, belirsizlikle ilgilidir. Ne olacağı/ne olduğu belirsiz durumları temsil eder.

Onları bilgilendirirken, gelişim süreçlerinde karşılarına neler çıkacağını anlatırken, sadece bilgi verdiğimizi zannederek hareket edersek yanılırız.

Onlara sadece bedensel gelişimleriyle ilgili yardım etmiş olmuyoruz. Daha öte bir yardım yapıyoruz.

Diyoruz ki onlara: “Korkma… Beden senin bedenin… sadece zaman içinde bir miktar değişikliğe uğrayacak… senden uzaklaşmayacak… seni daha iyi tamamlayacak… senin gelişen kişiliğine, olgunlaşmaya başlayan ruhuna ayak uydurmak için elinden geleni yapacak… sen yine onunla sensin… değişiklikler seni senden koparmayacak… genişleyen ruhunu, olgunlaşan kişiliğini daha iyi kalkındıracak… seni yeni güzelliklere taşıyacak… her değişiklik senin kendini daha iyi hissetmene vesile olacak… koyulaşan kılların, irileşen göğüslerin, sertleşen sakalların senin bir parçan olmaya devam edecek… senin büyüttüğün, senin olgunlaştırdığın, senin canlandırdığın, senin sorumluluklarını aldığın birer özelliğin olacak…

Her şey bir yana sen sen olmaya devam edeceksin… benim bir tanecik tatlı canım kızım/yakışıklı canım oğlum kalacaksın… seni hiç vazgeçmeden sevmeye devam edeceğim…”

…ve onlar aynada kendilerini izlemeye, yeni hallerine alışmaya devam edecekler. İlerde sağlıklı olmak, kendilerine yabancılaşmamak için…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Çocuğunuz Cinsel Tacize Uğrarsa…

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:20 pm yazan: Minik Kelebek

Basın yayında sık sık görmeye alıştığımız(!); ama ruhsal olarak her okuduğumuzda kendimizi kötü hissettiğimiz ve yapılanlara kendimizi kesinlikle alıştırmayacağımız haberlerin başında geliyor çocuğa yapılan taciz/tecavüz olayları.

Neredeyse her on evden üçüne girmeye başladı. Ya akrabaları ya da dışarıdaki insanlar –aslında bu kişilere “insan” dememeliyim ama- tarafından cinsel istismara maruz kalan masum çocuklar.

…sizlerden mailler geliyor… “…benim çocuğuma da böyle bir şey olursa ne yaparım?” veya “…aynı şey benim evladımın da başına geldi… ne yapabilirim…?”

Her şeyden önce çok önemli bir bilgiyi vermem gerekiyor. Küçük yaşta istismara uğrayan ve cinsel taciz/tecavüz yaşayan çocukların, aileleri tarafından yeterince korunup, sevilmediklerini biliyor muydunuz? Sizler evlatlarınıza yeterince yakın davranmadığınızda, onları iteleyip kakaladığınızda, azarlayıp bağırdığınızda, “Ben zaten kendimden geçmişim… Seninle mi uğraşacağım be çocuk…!” modunda ortalıkta dolaştığınızda aslında tacizcilerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Çünkü hiçbir sapık, çok iyi korunan, ailesiyle çok yakın ilişkisi olan, anne/babasının tabiri yerindeyse atmaca gibi koruduğu bir çocuğa yaklaşamaz.

…nasıl yaklaşsın ki…? Aptal mı…? başına gelenleri gidip anne/babasına anlatacak, ailesiyle olanları paylaşacak ve travma yaşamadan yapılanları atlatmaya çalışacak bir çocuğa hangi sapık yaklaşır Allah aşkına…? Sapık bu insanlar! Ama asla aptal değiller…!

Tacizciler, etraflarındaki çocuklar arasında seçim yaparken, sevgiye, yakın ilgiye aç olan grubu tercih ediyor. Annesinin/babasının yeterince dinlemediği, kendi halinde büyütülmüş çocuklar, bu terbiyesiz kişilerce özellikle seçiliyor. Niye dersiniz…? Çok basit… çünkü anne/babası zaten ilgilenmiyor… onunla konuşmuyor… azarlıyor… bağırıp/çağırıyor… çocuğuna özgüven duygusunu aşılayamıyor… kendi başının çaresine bakma, yaşadığı saçmalıkları normal hayattan ayırt edebilme yetenekleri geliştirilmiyor…

Sapık ne yapıyor…? çocuğa önce ilgi gösteriyor, kendisine çekiyor… sonra istediği gibi davranıyor… yaptıklarına devam edebilmek için, tehdit edip, maduru kolaylıkla korkutabiliyor. Ailesiyle kaliteli ilişkisi olmayan çocuk, doğal olarak kendisine yapılanları ailesine söyleyemiyor… çekiniyor… korkuyor… ve tacizcinin ekmeğine yağ sürülüyor.

Etrafta gördüğünüz, haber bültenlerinde rastladığınızda kötü olduğunuz bu ve benzeri durumları yaşamamak için siz anne babaların bilmesi gereken bazı önemli bilgiler var sevgili okurlar… dilerseniz sizler için kısa bir sıralama yapayım.

Öncelikle çocuklarınıza söylemeniz gereken en önemli bilgi şu: Onların cinsel organlarına, herhangi bir rahatsızlık ve yaralanma durumunda sadece anne/babaları ve doktorlar bakabilir. Bunun dışında kimseye cinsel organlarını göstermemeleri ve görmek isteyenler olursa şiddetle karşı çıkmalarını tembihleyin. Sevgili anneler… lütfen çocuklarınıza şu cümleyi mutlaka iletin… “Benin tatlı kızım/oğlum… cinsel organına durduk yerde bakıp/dokunmak isteyen birisi olursa kesinlikle izin verme. Kimsenin durduk yerde senin organına bakmaya hakkı yok. Eğer yaralanırsan veya hastalanırsan, organında senin canını yakacak bir durum olursa, seni iyileştirmek için ben, baban veya seni götüreceğimiz doktor amca/teyze bakabilir. Hatta doktorlar seni muayene ederlerken bile yanında ben olurum merak etme. Seni kesinlikle yalnız bırakmam. Elinden tutarım benim biricik evladım. Sen benim her şeyimsin… seni korumak ve birilerinin sana zarar vermesini önlemek için ne gerekiyorsa yaparım. Ve bu bölgelerimiz bizim için özeldir. Her canı isteyen onlara dokunamaz, bakamaz… kimsenin böyle bir hakkı yok anladın mı benim tatlı kızım/oğlum…”
Kendilerini cinsel açıdan kötüye kullanmak isteyen birileri olursa, onlara “Hayır” demeleri gerektiğini anlatın. Bunun için ortalama şu türlü ifadeler işinize yarayabilir: “Benim tatlı kızım/oğlum… ben seni çoookkkk seviyorum. Ve seni korumak için ne gerekiyorsa yaparım. Eğer birileri senin istemediğin bir şeyleri yapmaya kalkarsa, kesinlikle izin verme. Onlara itiraz et… hayır de… oradan hızla uzaklaş … sakın onlara yaklaşma. Ve mutlaka hemen bana söyle…”
Kendilerine rahatsız edici davranışlar yapıldığında, itiraz etme hakları olduğunu söyleyin. “Benim canım kızım/oğlum… eğer birileri sana bizim normal dokunuşumuz ve normal öpüşlerimizin dışında, seni rahatsız edecek ve garip gelecek biçimlerde dokunup/öperse hemen itiraz et. Ben bir anne olarak sana sarılıyorum, öpüyorum, okşuyorum… benim yaptığım gibi olmayan, sana garip gelen, bacak aralarına veya göğüslerine, kalçalarına dokunarak seni öpmeye çalışan, öperken garip sesler çıkaran insanlar olursa hemen itiraz et… bu kişiler kesinlikle yaklaşmaman gereken insanlar… hemen oradan uzaklaş ve mutlaka bana söyle… ben onlara ne yapacağımı çok iyi biliyorum… sana asla aynı şeyi yapamayacak… çünkü onu yaptığına pişman edeceğim…”
Yukarıda söylediğiniz türden davranışları yapan kişilerle, olur ya tekrar karşılaşırlarsa, hemen ortamı terk etmeleri gerektiğini mutlaka söyleyin. Diyelim ki bakkalın çırağı, komşunun oğlu, halasının oğlu, teyzesinin kocası veya herhangi biri olabilir. O kişilerle karşılaştıklarında, hemen oradan uzaklaşmaları gerektiğini söyleyin. “Benim tatlı kızım/oğlum… eğer bize söylememiş olsan bile, sana garip davranışlar yaptığı için sevmediğin kişiler olursa, lütfen önce bize söyle… olur ya çekinip söylemediysen ve o adamla yine karşılaştıysan… ve yine sana bakmaya başlayıp sana yanaşmaya çalışıyorsa, hemen itiraz et… kesinlikle kendine yaklaştırma… dokundurma… gerekirse yüksek sesle bağırıp onu kaygılandır… ama en önemlisi bize söylemelisin… biz onu yaptıklarına pişman ederiz… kimse bizim biricik evladımıza bunu yapamaz… onu mahvederiz…”
Cinsel taciz yaşayan çocuklar için en riskli durum, kendilerini suçlu hissetmeleridir. Taciz ve tecavüze uğrayan çocuklar, kendilerini suçlarlar. Bu nedenle çocuklarınıza, yapılanların onun suçu olmadığını mutlaka söylemelisiniz. Aksi halde, başlarına geleni size söylemeye çekinirler ve tekrarlayan tacizlerle baş başa kalırlar… “Benim tatlı kızım/oğlum… eğer başına bu tür bir durum gelirse sakın kendini kötü hissetme. Seninle hiçbir ilgisi yok… o adam hasta ruhlu… küçük çocuklara nasıl davranması gerektiğini bilmiyor. Mutlaka cezasını çekecek. Senin yerinde başka bir çocuk olsaydı ona da yapardı. Hasta bir adam yüzünden kendini kötü hissetmemelisin. Biz seni çok seviyoruz. Sen bizim bir tanecik tatlı kızımızsın/oğlumuzsun. Güçlüsün. Biz hasta ruhlu dengesiz insanlardan kurtulmanın yolunu birlikte buluruz ve keyifli hayatımıza hep birlikte devam ederiz. Önemli olan bir arada olmamız ve mutlu olmamız… ve bu hastaların hayatımızı mahvetmesine izin vermeyeceğiz…”
Cinsel organlarına dokunan/okşayan kişilerle ilgili sırların saklanmayacağını söylemelisiniz. “Benim minik kızım/oğlum… seni çok seviyorum. Sen çok tatlı ve akıllı bir çocuksun. Sır saklamasını biliyorsun. Ama eğer birisi senin cinsel organına dokunursa, açıp bakmaya çalışırsa veya vücudunu saçma bir şekilde okşamaya kalkarsa, sakın bunun bir sır olduğunu sanıp saklama. Çünkü o kişi hasta ve sana zarar verebilir. Hemen bize söyle. Biz o kişiyi yaptığına pişman ederiz, ne gerekiyorsa yaparız…”

Sevgili anne/babalar… tüm bu bilgileri evlatlarınıza iletirken çokkk dikkat etmeniz gereken bir durum var. Çocuklarınıza ne söylediğiniz kadar, onlara doğru bilgiyi nasıl ilettiğiniz de önemli. Gözlerinizi kocaman kocaman açarak ve korku dolu bir ifadeyle, dehşete kapılmış bir suratla anlatmaya kalkarsanız, çocuklarınıza erken travmalar yaşatabilirsiniz.

Tam da bu nedenle, yukarıdaki bilgileri aktarırken, biraz esprili, komik, tiyatral bir dil kullanmalısınız… (keşke karşılıklı olsaydık da sizlere birebir gösterseydim J) yani hem ciddi bir bilgi verdiğinizi göstereceksiniz hem de tiyatral hareketlerle ve mimiklerle, durumun travmaya dönmemesini sağlayacaksınız. Aslında çok kolay. İnanın ki zor değil… oturtun karşınıza çocuklarınızı. Ve onlara deyin ki:

“…biliyor musun tatlı kızım/oğlum… sana şimdi bir şeyler anlatacağım. Aslında biraz garip şeyler söyleyeceğim. İstersen gel şöyle karşıma otur… ben de sana anlatmaya başlayayım… bu aralar hasta insanlar ortaya çıktı. Etrafta buldukları çocuklara değişik davranışlar yapıyorlar. Çocukları yanlarına çağırıp veya bir köşeye sıkıştırıp, cinsel organlarına falan bakmaya çalışıyorlar.”

Bu arada çocuklarınız gözlerini açıp size bakmaya başlar… Buz Devri 2’de vardı komik bir sahne. Fareler, ablalarına sarkıntılık yapan çizgi film kahramanına söylüyorlardı… “…pis sapık…!” diye. Çocukların anlayabileceği bir durum biraz. Ordan bile örnek verebilirsiniz.

“…hani buz devrinde var dı ya ‘sapık’ diyordu fareler… işte onun gibi… ama bunlar gerçekten sapık… onlara yaklaşmamanız gerekiyor. Size onlarla ilgili bir şeyler anlatayım. Siz de duyduklarınızı kafanızın bir yerinde tutun. Olur ya karşınıza çıkarsa, şimdi anlattıklarımı aklınıza getirirsiniz… ve (gülerek komik bir ifadeyle ve mimiklerle de süsleyerek) BİZ DE HEPPP BİRLİKTE BU SAPIKLARDAN KURTULMUŞ OLURUZZZZ…”

Demek istiyorum ki sevgili anne/babalar… doğru bilgiyi, travma oluşturmayacak bir şirinlikte evlatlarınıza ulaştırmalısınız… bunları yaptığınızda büyük ihtimalle çocuklarınız kendilerini koruyacaklardır. Veya başlarına gelse bile kendilerini suçlamayacakları için olayın olumsuz etkilerini atlatmaları biraz daha kolay olacaktır.

Söylediğim gibi… sapıklar aptal değil… kime yaklaşacaklarını biliyorlar. Kandırmaya ve asılmaya çalıştığı çocuğun, kendisini kurtaracak nitelikte olduğunu ve istismar edemeyeceğini anlayınca bozuntuya vermeden bırakır. Terbiyesizliğine devam edemez.

Ve söylemeden yapamayacağım… bu gibi kişilerin en ağır cezaları almaları gerektiğine inanıyorum. Bana kalsa hepsine ne yapacağımı çok iyi biliyorum ama… söyleyemiyorum…!!

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Konuşması gecikmiş çocuklar

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:18 pm yazan: Minik Kelebek

Ortalama 2,5-3 yaşına gelmiş, ama hala konuşamayan çocuklar için yazmak istedim bugün.

Normal şartlarda iki yaşa doğru kelimelerin belirginleşmesi, iki kelimelik veya daha uzun cümlelerin yavaş yavaş çocukların ağzından dökülmesi gerekir. Ama bazı çocuklar 3 yaşını geçmelerine rağmen konuşamazlar. Sadece bazı sesler çıkararak, kaşla, gözle, jestle/mimikle kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Bu durum konuşma özürleri içinde yer alan; çocuğun yaşıtlarına oranla kelime dağarcığının oluşmaması, konuşmanın akıcılığının ve içeriğinin belirginleşememesi durumudur.

Konuşma gecikmelerinde genellikle çocukların kelimeleri kısıtlıdır. Kelimeler yetersizdir. Cümle kurmada güçlük ve gecikme görülür. Tüm bunların nedenleri farklı olabilir.

İlk olarak, nadiren de olsa zeka geriliğinden şüphelenilir. Nörolojik bir soruna bağlı olabilir.

Çocuğun doğumdan sonra geçirmiş olduğu ciddi sağlık problemlerine bağlı olarak yaşanabilir. Bu tür durumlarda, anne babalar, öncelikle çocuğun hayatta kalması, sağlığına bir an önce kavuşması gibi bir sürece odaklandıkları için, konuşma ve kendini ifade etme eğitimi geri planda kalmış olabilir.

Çocuğun işitme sorunu yaşaması, işitme kaybına uğramasıyla ilgili olabilir.

Birçok kereler de ailenin sosyal yapısı konuşmayı geciktirir. Yani aile, iletişimin temel aracı olarak konuşma gereksinimini yeterince hissettiremez çocuğuna. Bebeklikten itibaren konuşmadan, sesle istemeden her ihtiyacını karşılar. Çocuk susamış olsa, kaşıyla gözüyle bardağı işaret eder… anne, çocuğunun susadığını anlar ve hemen suyu verir. Derken onlar da konuşmaya gerek bile hissetmezler. Ve konuşma gecikmesi sistematik olarak yerleşir.

Durumu aşmak için neler yapabilirsiniz hemen yazayım…

Öncelikle bir Çocuk Nöroloji Uzmanına gitmelisiniz. Çünkü yaygın gelişimsel bozukluk ve benzeri nörolojik bir sorunun olup olmadığını tespit ettirmelisiniz. Yapılan muayenede durum anlaşılır ve gerektiği gibi yönlendirilirsiniz.

Ev ortamında yapmanız gereken en önemli destek, çocuğunuzun konuşma gereksinimi duymasını sağlamaktır. Su istediğinde, yemek istediğinde, oyuncak istediğinde…vs. kaşından gözünden anlamamaya özen göstereceksiniz. Günlük ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı jestleri/mimikleri, el kol hareketlerini ödüllendirmeyin sakın. Görmemezlikten, anlamamazlıktan gelin. Bu tür hareketlere karşı duyarsız davranın. Siz bu şekilde davranınca, çocuğunuz ister istemez, kendisini size anlatmak için konuşma girişiminde bulunmaya başlayacaktır. Sesler çıkardığında memnuniyetinizi ve onayınızı hissettiren sempatik hareketlerde bulunarak, yeni sesler için motive etmiş olun.

Evde kendi aranızda yaptığınız konuşmalarda, kelimelerin yüksek sesle ve anlaşılır olmasına özen gösterin. Yuvarlayarak konuştuğunuzda, kelimeleri birbirine uladığınızda, ses ayrımı yapamaz ve sizi taklit edemez. Oysa çocuklar, aile bireylerinin konuşmalarını taklit ederler. Ne kadar düzgün konuşursanız o kadar rahat taklit eder.

Kesinlikle televizyon izletmeyin. Sürekli televizyon izleyen çocuk, dilini kullanmamayı alışkanlık edinir. Onunla oyun oynayın. Birlikte şarkılar söylemeye çalışın.

Ses çalışması çok işe yarar. Şöyle ki: “b” harfinin Türkçedeki okunuşunu hepimiz biliyoruz değil mi? “be” şeklinde. Ses çalışması demek, harfin sesini söylemek demektir. Yani “be” demeyeceğiz… “bı” sesi çıkaracağız. Harfin dudak arasından çıkan şekli. Tüm harfleri oyun oynar gibi onunla çalışın. Siz söyleyin, sonra birlikte söyleyin. Tüm harfleri çalışın onunla. bı… cı… çı… dı… fff… kkk… gibi… ne kadar eğlenceli ve neşeli çalışırsanız o kadar çok motive olur ve severek çalışır. Sonra da tüm sesleri rahat rahat çıkardığını hissedince de sesleri birbirine ulayarak devam edersiniz…

Ses çalışmasının ardından kelimeler devreye girer. Kelime dağarcığı oluştururken, öncelikle günlük hayatta çok işine yarayacak kelimelerden başlarsınız… “ssss…sss…” sesinin arkasına “u” harfini ekleterek “sssuuuu” şeklinde söyletebilirsiniz. Yeni öğrendiği kelimeleri daha iyi pekiştirsin ve o kelimeleri sevsin diye, içinde o kelimelerin olduğu hikayeler anlatabilir, şarkılar söyleyebilirsiniz… bu tür şarkı ve hikaye bilmiyorsanız bile, çocuğunuzun hoşuna gidebilecek tür şarkılar, öyküler uydurabilirsiniz. Maksat o kelimelerin eğlenceli olarak tekrarlanmasıdır sevgili okuyucular.

Ve mümkün olduğunca yaşıtlarıyla birlikte olmasını sağlayın. Arkadaşlarıyla oynarken ne yapar eder ama kendisini ifade etmenin bir yolunu bulur.

Önerilerin tamamı işinizi kolaylaştırıcı destek süreçler. Doğru yöntem birebir yardım ve bir konuşma terapisti eşliğinde adım atmanızdır.

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Çocuğunuzun Okul Başarısı İçin Neler Yapabilirsiniz

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:16 pm yazan: Minik Kelebek

Okul başarısı konusunda öyle çok soru geliyor ki. Anne/babalar, çocuklarının okulda başarılı olması için neler yapmaları gerektiğini soruyor uzun zamandır.

Bugün dilerseniz sizlere okul başarısı için bazı ipuçları vereyim.

* Öncelikle okul başarısı ile yaşam başarısı arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını vurgulamam gerekir sanırım. Zannedildiğinin aksine, okulda başarılı olan öğrenciler, hayat karşısında da sonuna kadar başarılı olacaklar diye bir kaide yok. Bunun yanında, okulda başarılı olamadığı halde, tüm ömrünü mutlu/huzurlu/başarılı geçiren nice insan var. O nedenle belki de anne ve babaların, evlatlarına bu düşünce sistemi içinde yaklaşmaları faydalı olur. Böylece çocuklarımıza, okul başarısı konusunda farkında olarak ya da olmayarak baskı yapmak gibi bir hatanın içine düşmekten kendimizi alıkoyabiliriz.

* Okulda başarılı olmanın sanki olmazsa olmaz bir koşulu var sevgili okurlar… sorumluluk sahibi bir çocuğunuzun olması. Sorumluluk duygusu gelişmemiş öğrencilerin, okul hayatında başarılı olmaları pek mümkün değil. Bu nedenle, çocuklarınızı okul yaşları gelmeden önce görev ve sorumluluklarının farkında olmasını sağlayarak büyütmeniz gerekiyor. Aksi halde, okul ve derslerle ilgili yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanıyorlar ve ardından kaçınılmaz bir başarı düşüklüğü geliyor.

* Aile içi iletişim, anne/baba ilişkisinin niteliği, sıkıntı, stres gibi durumlar, çocukları ruhsal yönden etkilediği ve onların başarıları önünde önemli bir engel olduğu için, mümkün olduğunca huzurlu bir aile ortamı hazırlamanız gerekiyor. Anne, babaya bağırırken; baba anneden nefret ediyormuş gibi davranırken; “senin annen bana bunu dedi” “yok seninkiler beni mahvetti” gibi her evde görülebilecek cinsten sorunlar hat safhalarda yaşanıyorken, evlatlarınızın okulda başarılı olmasını bekleyemezsiniz. Bu nedenle, önce huzur… ardından başarı…

* Ülkemizde annelerin en sevdiği(!) ceza biçimi aklıma geldi bir anda..! Diyelim ki evde çocuklar kavga ediyor. Anne, mutfaktan koşturarak gelmiş… ellerinden bulaşık suları damlıyor. Önce azarlayıp bağıran anne, ardından ekliyor…”Allah sizi kahretmesin… kavgayı bırakın… hemen dersinizin başına… kavga edeceğinize, oturun da adam gibi dersinizi çalışın…!”

Hadi bu örneğin ardından hep birlikte kendimize bir soru soralım:

…ders ne? Yaramazlık yapan çocukların cezalandırıldıkları yer…

Demir Maskeli Adam filminde de, kral, kendisine benzeyen erkek kardeşini cezalandırmak için, başına demirden bir maske geçirip, uzak bir zindana hapsetmişti zaten değil mi…?

Ne farkı var? ha masa başına git ders çalış… ha başına demirden bir maske geçir… o da ceza… bu da ceza…!

Böyle bir pozisyonda ders çalışmaya gönderilen, ayakaltından döküntüsü kalksın mantığı içinde masa başına hapsedilen çocuklardan ders başarısı beklemek ne kadar doğru sizce?

* Okul başarısı için öncelikle okuldan keyifli bir dille bahsetmek gerek sevgili anne/babalar. “Ayyy inanmıyorum… okula gideceksin sen büyüyünce… off ne kadar güzel… harika bir yer orası… bir sürü arkadaşın olacak, öğretmenlerin sana süper güzel bilgiler verecek, resimler yaptıracak, okuma-yazma öğretecek… sonra sen bana güzel hikayeler okursun değil mi benim tatlı kızım/oğlum…” gibi ifadelerle, okul öncesi dönemlerden itibaren, okuldan dünyanın en keyifli ve eğlenceli yeriymiş gibi bahsetmekte önemli bir fayda var. Böylece çocuk, daha okula başlamadan, oranın çok eğlenceli bir yer olduğu fikrine alışırken; sadece oyun yeri değil, aynı zamanda çeşitli bilgilerin öğrenildiği bir kurum olduğu duygusunu da içine sindirmeye başlıyor.

* Okula giden çocuklarınızı ne olursa olsun kesinlikle diğer arkadaşlarıyla kıyaslamamaya dikkat edin diyeceğim ama… acaba kim dinler? Kıyas, rekabet duygusunu körükleme, ötekilerle yarıştırma gibi klasikleşmiş hallerimiz, evlatlarımızı mahvediyor. Ben söyleyeyim de… belki dinleyen birileri olabilir değil mi…?

* Çocuklardaki işitsel, görsel, algısal sorunlar, okul başarılarının düşmesine neden oluyor. Bu nedenle, çocuklarınızın yaşlarına orantılı olarak algılarının gelişip gelişmediğini, herhangi bir sağlık sorununun olup olmadığını mutlaka kontrol ettirin bence. Çünkü başarılı değil diye merkezimize getirilen birçok çocuğun, aslında anlama/algılama yollarında sorunlar olduğunu, dikkat eksikliği, özel öğrenme güçlüğü gibi rahatsızlıklardan dolayı başarısız olduklarını tespit ediyoruz. Gerekli yardımın yapılmasıyla birlikte işler yoluna giriyor.

* Okulda başarılı olacağı konusunda desteklemek, güzel sözler söylemek, başarılı notlar aldığında onura etmek son derece önemli. Ödül veren aileler aklıma geldi hemen. İyi notlar ve okul başarısı karşısında vereceğiniz ödüle çok dikkat etmeniz gerekli sevgili anne/babalar. Kesinlikle maddi değeri yüksek, pahalı ödüller vaat etmeyin. Çünkü bu kez de çıkarcı ve fırsatçı kişilik geliştiriyorlar. Öyle ya da böyle, okul derslerine çalışmak onların sorumluluk alanlarında olan bir durum. Görevlerini yerine getirdikleri ve olumlu sonuçlarla karşılaştıkları için onlara keyifli teşekkür davranışları yapmamız yeterli. “Aman da aman benim tatlı kızım çok güzel ders çalıştı. Annesi de kızının tatlı yanaklarından öpsün…” veya “Eee bu kadar güzel ders çalışan bir yakışıklı, gelip annesinin yanağından öpmeye de hak kazandı bence…” gibi kendi aranızdaki duygusal ilişkiyi besleyecek türden ödüller vermelisiniz. Sizin beden bütününüz ve ilişki niteliğinizdeki artış ödül olmalı. Yoksa “Bu yazılıdan iyi not al –veya sınıfını geç- sana bilgisayar alacağım…” yanlış bir ödül biçimi.

* Çocuğunuzun kapasitesi dışında beklentiler geliştirmeyin.

* Dengeli ve düzenli beslenmesini sağlayın. Uyku düzenine dikkat edin.

* Günlük ve düzenli olarak ders çalışma alışkanlığı geliştirmesi için yardımcı olun. Saate dayalı planlar kesinlikle yapmayın. Çünkü çocukların en nefret ettiği çalışma şekli bu. Saate dayalı çalışma. Onun yerine ortalama zaman tayini şeklindeki uygulamalar daha çok işe yarıyor. Yani “Okuldan gelince saat 14.00 den 15.30 a kadar ders çalışılacak” gibi keskin ifadeler yerine “Öğlen yemeğinden sonra derslerini yaparsın, akşam yemeğinden önce de yarınki derslerine şöyle bir göz atabilirsin” gibi yuvarlık ifadeli zaman tayini daha az rahatsız eder.

* Ders çalışmayan çocuklarınıza ne kadar kızıyorsanız, lütfen aşırı ders yapan çocuklarınıza da müdahale edin. Çünkü lüzumundan fazla ders çalışma da okul başarısını engelliyor. Çalışıp çalışıp bir türlü başarılı olamayan genç, kendisine olan tüm güvenini yitirmeye başlıyor. Hiçbir işe yaramama duygularını geliştiriyor.

Aslında okul başarısı, doğrudan aile içi uyum ve iletişime, huzura endeksli sevgili okurlar. Bu konuda yazılacak çok şey var. Ama gelen sorular doğrultusunda verilen cevabı bu kadarla sınırlamış olayım. Bunların dışında aklınıza takılan ve sormak istedikleriniz için ayrıca yazılar yazarım.

Unutmayın… okul başarısı=aile içi huzur/mutluluk…

Başarısızlık varsa; ya çocuğunuzun başarılı olmasının önünde ciddi engel oluşturacak kadar psikolojik zorlukları vardır… ya da anlama algılama süreçlerinde sıkıntıları… ikisi de yoksa…? Çocuğunuza verimli ders çalışmayı öğretememişsinizdir…

…her üç halin de düzeltilmesi mümkün… psikologlar sizin için çalışıyor…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Kekeme çocuklar…!

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:14 pm yazan: Minik Kelebek

Sınıf öğretmeni bir okuyucumuzdan soru gelmiş. Sınıfında kekeme bir öğrencisi olduğu ve ona nasıl yardımcı olabileceği konusunda. Tüm öğretmenlerin işine yaraması açısından soruya buradan cevap vermek istedim.

Öncelikle kekemelik sorunu olan öğrencinizin ailesini, bir uzman yardımı almaları konusunda uyarın. Doğru yardım için, doğru ve sağlıklı yönlendirme yapmanız gerektiğini hatırlattıktan sonra, sınıfta sizin neler yapabileceğinizi sıralamaya başlayayım.

Öncelikle çocuğu “kekeme” diye adlandırmayın. Sınıftaki diğer öğrencilerin de benzer adlandırmalarına izin vermeyin.

Konuşurken acele etmemesini söyleyin. Onu dinlemek için yeterince zamanınız olduğunu bilmesi önemli. Aksi halde acele eder ve dilediği hızla konuşamayınca kaygılanır. Kaygılanınca da daha çok kekelemeye başlar.

Çocuğun konuşma şekline aşırı titizlik göstermeyin. Bazı insanlar yardımcı olacağım diye, dinlerken fazla titiz davranıyor ve çocuğun daha da gerilmesine vesile olabiliyor. Diğer çocukları dinlerken nasıl rahat bir edayla dinliyorsanız aynen öyle dinleyin.

Tahtaya kalktığında, ödev kontrolünde ona karşı katı disiplin uygulamamaya dikkat edin. Sıkı kontrol ve ani kızmalar kekelemeyi artırır.

Çocukla konuşurken, onun gözlerine bakın. Dudaklarına bakmayın. Rahatsız olur ve konuşması iyice sıkıntıya girer.

Mümkünse sevgi ve şefkatinizi ondan eksik etmeyin. Arada sırada yanağını sıkın, öpün. Size karşı kendisini iyi hissederse daha rahat konuşur.

Çocuk sınıfta yokken, olası alay ve benzeri hoş olmayan durumları engellemek için diğer öğrencilerinizle konuşun. Arkadaşlarının konuşma zorluğu olduğunu ve bu konuda hep birlikte ona yardım etmeniz gerektiği konusunda bilgilendirin.

Ezber ödevlerinde veya tahtada yazı okutmalarda kısa yazılar tercih edin. Fazla uzun olursa kaygılanır. Bir çırpıda okuyabileceği yazılar onu rahatlatır.

Sınıfta koro halinde çalışmalar yaptırın. Koro okumalar, koro şarkılar çok işine yarar.

Kekeme olsun olmasın, hiçbir öğrencinizin kusurlarını, başkalarının yanında dillendirmeyin.

Başarılı olduğu, kendisini rahat hissederek yaptığı çalışmalara dikkat kesilin ve bu tür faaliyetlerin sayısını artırmaya çalışın.

Kekelemeden konuşup yazı okuduğunda “Aferin kekelemedin” gibi bir söz söylemeyin sakın. Çünkü dikkatini konuşmasına çekip, bir sonraki adımda kekelemesine vesile olursunuz. Sadece “Aferin… çok iyi…” gibi geribildirimde bulunmanız yeterli olacaktır.

Çocuğun söyleyemediği kelimeleri onun yerine tamamlamayın. Bırakın kendisi tamamlasın. Beklerken de sevimli ve sabırlı olun.
Yazdıklarım daha ziyade sınıf ortamında bir öğretmenin yapabilecekleri. Bunların dışında evde anne/babalara düşen doğru davranışlar da var. Farklı bir zamanda onları yazmak için bir bahane olur nasılsa sevgili okurlar…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

…aslında “Gürültü” Yaşamdır..

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:13 pm yazan: Minik Kelebek

Aile gürültüdür diye başlayınca yazmaya, neden gürültünün yaşam olduğu konusunun da ele alınması gerekiyor belki de…

Mailime gelen sorulardan birisi, niçin böyle bir yazı yazdığı merak ettiğini belirtiyordu…

Neden yazmayayım ki…?

Öyle çok sebebi var bu yazının, anlatamam… ama anlatmayı deneyebilirim ancak…

‘Gür’den, yüksek ses çıkarmaktan türediğini belirttiğim “gürültü” kelimesi, tabiatı gereği, ‘şiddet’i de çağrıştırmaktadır.

Anne-babaların gözünde, ev içi çağrışmalar özellikle şiddeti çağrıştırır. İki kardeş kendi arasında bağrıştığında, gürültü yaptığında, ilişkilerindeki temel zeminin kavga olduğu hissini verir.

Bu hissi veren aslında, çocukların yaptıklarından çok, ebeveynin kendi çağrıştırdıklarıdır. Çünkü yüzyıllardır, ailede iyi anlaşmanın ölçütü sessizlik olarak tanımlanmıştır.

Sessizlik, huzur olarak tanıtılmıştır. Gürültünün olmadığı, seslerin yükselmediği, patırtı/çıtırtının olmadığı ilişkiler onura edilmiştir.

Hal böyle olunca da, üzerinde en fazla şikâyet aldığımız konu, gürültü olmaya başlamıştır…

Doğrusu yıllar önce, en tehlikeli durumun “sessizlik” olduğunu öğrendiğimde, garipsemiştim…

Nasıl olur…?

Daha da neler…?

Sessizlik niçin tehlikeli olsun ki…?

Ne güzel işte… gürültüden uzak…!

Evet… gürültüden uzak ama… neye yakın??

Ayrılığa… yalnızlığa… ve ölüme yakın…

Psikolojik dinamikler açısından düşünüldüğünde, sessizlik ayrılığı, yalnızlığı ve ölümü çağrıştırır sevgili okurlar…!

Onun için değil midir ki, her ölerek evden ayrılanın ardından hüzün yaşanır. Onun evde oluşturduğu gürültünün, canlılığın ardından; giderken yerine bıraktığı sessizlik, kalanlar için zor yaşam alanları oluşturur…?

Tam da bu nedenle değil midir, coşkuyla yaşanması gereken “düğün/evlilik törenlerinin” ardından kalanlar hüzünlenir…? Gidenin sesi, nefesi, neşesi, öfkesi, stresi, bağrışmaları aranır durur evin boş odalarında…

Zannedildiğinin aksine, gürültünün iyi yanları var. Anne/babalar bu yazıyı okuduklarında, kendilerini biraz daha iyi hissedecekler bence. Çünkü sessizliğin çağrıştırdığı yalnızlığın, ayrılığın ve ölümün yerine, gürültünün çağrıştırdığı yaşamla devam etmek hayata, birçok insana iyi gelmektedir.

“Eeee… iyi de çocukların gürültü yapmalarına izin mi verelim…?” diyen sesleri duyar gibi oluyorum…

Hayır…!

Tabii ki izin verin ya da vermeyin demiyorum… ama lütfen gürültünün alternatifini sessizlik haline getirmeyin…

Çocuklar niçin gürültü yaparlar…?

Niçin birbirleriyle kavga edip dururlar…?

Niçin en ufak bir zorlukta ağlarlar…?

Niçin anne/babasına ağlayarak her işi yaptırmaya çalışırlar…?

Çok basit… (ve basit mükemmeldir…)

Ailelerinden aldıkları öğreti bu şekilde davranmaları gerektiriyordur da ondan…

Siz şimdi çocuğun istediği bir şeyi yapmayın… ardından çocuk ağlayıp kıyameti koparıp ‘gürültü (!) ’ yaptığında, isteklerini hemen yerine getirin…

Bu durumda çocuğun en doğal isteklerini bile talep ederken, ağlamadan hiçbir şeye ulaşamayacağını öğretmiş olmuyor muyuz ona?

Yaşamı çağrıştıran gürültüyü, “Terbiyesizliği” çağrıştıran bir mekanizma haline getirmesine vesile oluyoruz resmen…

Sonra o en tehlikeli olanı, üstelik çözüm üretme adına, çocuğumuzun önüne koyuyoruz… “Gürültü yapma!” diyoruz onlara.

Çocuk gürültü yapmamayı, konuşmama… kimseyle sohbet etmeme… odasına gidip sessizce oturma… bilgisayar başında oyun oynama… aileden kimseyle bir şeyini paylaşmama… kardeşleriyle bile ayrı odalarda vakit geçirme… vb. biçimlerde algılıyor.

…ve başlıyor gürültü yapmamaya…

Oysa aileler, çocuklarının herhangi bir yanlışlığında, odalarına gidip yalnız başına oturma cezası vererek, çocuk için ölümü çağrıştıracağına; “Hadi gel… bu meseleyi aramızda konuşarak halledelim… Ne dersin…?” diyerek, yaşamı ve paylaşımı çağrıştıran çözümler üretse…

Gürültü yaşamdır sevgili okurlar… gürültü tehdit edici değildir…

Esas tehdit edici olan tavırlarıdır çocuklarımızın ve bizim…

Asılan suratlar… çatılan kaşlar… konuşmayan dudaklar… saatlerce bir arkadaşıyla aynı ekrana bakarak, hiç iletişim kurmadan, göz göze bakmadan oynanılan oyunlardır…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Aile “Gürültü”dür…!

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:11 pm yazan: Minik Kelebek

Curcuna… koşuşturmaca… kovalamaca… kavga… bağrışma…

Akşama kadar başı şişer (!) birçok annenin…

Kimin kimi sevdiği belli değildir evde…

Kimin kime kızdığı…

Kimin kimi çimdiklediği… Hep “o” başlatmıştır tartışmayı…

“Bunu kim böyle yaptı?” diye bağırarak işe başlayınca anne, doğal olarak da suçluyu (!) asla tayin edemez… Çünkü hep “O başlattı anne… Ben hiçbir şey yapmadım…” cevabını alır çocuklarından.

Ayyy ne gürültü…!

Gürültü mü…?

Şimdi biz bütün bu olanları sadece “gürültü” olarak mı değerlendireceğiz?

Eğer başlangıçta anlatılanların “gürültü” olduğunu düşünüyorsanız lütfen bu yazıyı çok ama çok dikkatli okuyun…

Yukarıdakine benzer sayısız cümle duyuyorum ailelerden. Bıkmış, usanmış, çocuklarının gürültüsünden ne yapacağını şaşırmış birçok aile…

Bu ve benzeri şikâyetleri olan ailelerle bir araya gelince; çok sevdiğim ve fikirlerini kendime yakın hissettiğim sevgili Talat Parman’ın “Aile Gürültüdür” başlıklı yazısı aklıma geliyor hep…

Aile gürültüdür…!

Doğal seslere çağrışım yapan “gür” kökünden türetilen gürültü, çıkış tanımından da anlaşılacağı üzere insandan gelen, doğal seslere işaret ettiği gibi, şiddeti de çağrıştırmaktadır.

Gürültü doğallıksa, doğal seslere işaret ettiği anlaşılmışsa -ki tam olarak böyle anlaşılmalıdır- gürültünün, ailesel anlaşım anlarının olmazsa olmaz koşullarından birisi olduğunun da anlaşılması gerekir.

Ailesel anlaşım anları ne demek?

Ailenin, ailenin tüm bireylerinin birlikte yaşadığı, paylaştığı özel anlardır.

Böyle anlar günde, hatta haftada kaç kez geçiyor ki elimize? Demek ki bu anlar, gerçekten özel anlar olmayı başarıyor bir anlamda…

Evlerde ortak alanlar vardır. Olmalıdır da. Salon gibi, mutfak gibi ortak alanlar…

Bu alanların, özel “an”larla süslendiği en önemli zamanlar, ailece birlikte yemek yediğimiz anlardır. Aile içindeki eşitsizliğin altının daha az çizildiği, kuşaklar ve cinsler arası farkın daha az belirgin olduğu anlar, masa başında yemek yediğimiz zamanlardır.

Bu nedenle birlikte yemek yemek, aile için etkileşim ve aile içi paylaşım açısından son derece önemlidir.

Yemeğin hazırlanıp sunulması kadar, tüketilmesi de törensel özellikler taşır. Yemeğin tüketiminin paylaşımı, insanın biyolojik ihtiyacını gidermesinin çok ötesinde bir anlam taşır. Sofra başında, ailenin kültürü çocuklara yansır.

Günümüz ailesin için, bir masa çevresinde toplanmak ve birlikte yemek, ailenin tüm bireylerinin kuşak ve cinsiyet farkı gözetmeksizin birlikte/eşit olmaları demektir. İletişim, birlikte olma, dayanışma, paylaşma anıdır bu…

Ancak bu anlar, ailede gerginliklerin ortaya çıkmasına, karşılıklı hesapların görülmesine ve ailenin özellikle kriz dönemlerine de tanıklık eder. Yemekler, bu zorlu konuşmaların yaşandığı anlar bile olabilirler…

Öyleyse hemen önemli bir saptama yapmak gerekir.

Gürültü, yalnızca ailenin oluşumunda ve temellerinin atılımında yoktur. Ailenin yaşamını sürdürmesinde de vardır.

Gürültü kimi kez rahatsızlık verir, hatta korkutucu bile olabilir. Ama aynı zamanda yaşam ve canlılık da demektir.

…çünkü asıl rahatsız edeci ve korkutucu olan sessizlik değil midir??

Beynime kaydettiğim bu düşünceleri, kendi ifadelerimle sizlerle paylaşmak istedim.

Ama isterseniz son bölümünü Talat Parman’ın cümleleriyle noktalayalım:

“Riminili dahi sinemacı Frederico Fellini, çoklarına göre en iyi filmi olan ve ‘Anımsıyorum’ anlamına gelen Amarcord da, 30’lu yılların tipik bir İtalyan ailesinin yaşamını, küçük bir çocuğun, Tita’nın gözünden aktarır.

Amarcard, kimilerinin becerikli bozguncu olarak tanımladığı Frederico Fellini’nin bu hüzünlü filmi, tüm erkelerin kalbini çalan kasabanın güzeli Gradisca’nın, bir jandarma subayıyla evlenip, uzak bir yöreye gitmesinin kutlandığı düğün yemeğiyle biter.

Herkes, neşe ve hüznün karmakarışık olduğu ve kaçınılmaz olarak gürültülü bir coşku içinde fotoğrafçıya poz verirken, filmin ilk sahnesinde de olduğu gibi, küçük pamuk kümelerini andıran şeytanarabaları uçmaktadır gökte. Tapınağa sessizce konan şeytanarabaları bir yılın bittiğini muştulamaktadır. Yalnızca bir yılın mı? Hayır… aynı zamanda Titta’nın çocukluğunun, yani bir dönemin de bittiğini!

Peki, biten çocukluğumuzdan bize hangi gürültüler kaldı?

Erişkin yaşamımızın sessizlik anlarında, evimizin, ailemizin bugün belki de artık çoğu hayatta olmayan kahramanlarının gürültülerini duyar gibi oluruz.

Kendi kurduğumuz evlerde, ailelerde, geçmişin silinmeye yüz tutmuş gürültülerini, hiçbir zaman aynısı olmayacağını bilerek yenilemeye çalışırız…

Çünkü biz biliriz ki… GÜRÜLTÜ YAŞAMDIR…!”

Sevgiyle… Ama en gürültülü sevgilerle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Çocuk İstismarı mı? Freud’un Kulakları Çınlasın…

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:09 pm yazan: Minik Kelebek

Freud’u son günlerde sık sık aklıma getirmeye başladım.

Psikiyatri dünyasında ciddi bir yeri olan ve psikanalizin babası olarak bilinen Freud, “Günümüzde yaşasaydı ne söylerdi acaba?” diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Toprağı bol olsun, onun kuramında bahsettiği “Latency State” diye adlandırdığı ve Türkçeye çevirdiğimizde “Gizlilik Dönemi” diye bilinen süreç neredeyse tarihe karıştı.

Tarihe “karıştı” mı…? yoksa tarihe “Karıştırıldı” mı…?

Diğer bilim dallarında olduğu gibi, psikoloji disiplininde ve psikiyatri biliminde de, insan organizması, genel geçer doğrular üzerinden tanınmaya çalışır. Anne rahmine düşen bebeğin gelişim süreçlerinden itibaren, yaşamının tüm evreleri anlaşılmaya çalışılır. Ve ele geçen bulgular ışığında teoriler geliştirilir.

Psikolojiyle ilgilenen herkes için, Freud’un ortaya koyduklarına göz atmak ve öğrenmek kaçınılmazdır. İsteseniz de istemeseniz de, psikolojinin tarihsel gelişimini anlamak için, bu alanda çalışmış ve teori üretmiş her bilim adamını incelemek zorundasınızdır.

Düşünüyorum da… üniversite yıllarında eğitim alırken… hatta şimdi bile, Freud’la ilgili söylenen pek çok söylem var. (dileyen sever dileyen sevmez… dileyen beğenir onu, dilemeyen beğenmez… işin bu kısmına karışmıyorum ben…)

…onu sık sık aklıma getiren durum… ekranlara çocuk pornosu haberlerinin yansımasıyla başladı. Öğretmenlerle başlayan, çocuk doktorluğu yapan kişilere kadar uzanan bir “sapık süreç” hepimizi zihinsel olarak meşgul etti sanırım.

Freud, insanın gelişim süreçleriyle ilgili teorisini üretirken, adına “gizlilik dönemi” dediği bir dönemden bahseder. Ona göre 6-7 yaşlarından başlayan, ortalama 12-15 yaşlarına kadar devam eden “Latency”de, çocuğun cinsel ilgilerinin ve yönelişlerinin yatıştığını, bunun yerine yeni ilgiler, uğraşlar, spor, arkadaş ilişkileri…vs. gibi sosyal olgular geliştirdiklerini dile getirir.

Daha sonraları pek çok teorisyenin de kabul ettiği bir durum vardır sevgili okurlar. Çocuklar ortalama 4-5-6 yaş civarlarında, cinsel farklılıklarının farkına varmaya başlarlar. Bu evrede, örneğin bir erkek çocuğuysa evladınız, kızlardan farkını anlamaya çalışır. Anne-babayı inceler. Annenin göğüslerindeki belirginliğin neden babasında da olmadığını sorgular sık sık. Etraftaki kızlarla kendi arasındaki ayrılıklara odaklanır. Kızlar da aynı şeyi kendi bedenlerinde yaparlar. Yani erkek kardeşleriyle veya arkadaşlarıyla niye aynı tür organları olmadığını anlamaya çalışıp dururlar. Bu dönemde kafaları karışır. Cinsel içerikli sorular sormaya başlarlar. “Anne, senin şuran niye yok?”, “Babamdaki şeyler dedemde de var mı?”, “Ben senin karnından nasıl çıktım?”, “Oraya nasıl sığdırdın beni?”…vs. gibi birbirinden farklı onlarca soru çıldırtır sizi. Ne diyeceğinizi, nasıl cevap vereceğinizi bir türlü bilemezsiniz. Siz “hık mık” yaptıkça, önemli bir meseleye parmak bastığını düşünerek artırır sorularını. (Bu durumda yapılacak en sağlıklı davranış, çocuğu yatıştıracak kadar ve kaygılanıp gerilmeden tatlı tatlı cevap vermektir. Hatta çocuklarınızın bu yaşlarda yaşadığı ve onun ruhsal bünyesi üzerinde travmatik etki yapacak sıkıntılı olayların, “bedensel tatmin” diye tanımlayabileceğim ve sizlerin de adının ne olduğunu bildiğiniz(!) bir alışkanlığa dönmesi de kaçınılmazdır.)

…neyse… devam edeyim.

İşte Freud’a göre bu gizlilik dönemi, ortalama 5-6 yaşlarında azalarak şiddetini yitirir. Ve ergenlik dönemine kadar yatışır. Daha doğrusu tam olarak ortadan kalkmaz ama, çocuğun üstbenliğinin de gelişmeye başlaması nedeniyle, aklına gelen şeylerin “ayıp, her yerde her şey söylenmez” gibi bilinçli olma duygusunun gelişmeye başlamasıyla birlikte, bu enerji, farklı alanlara kayar. Yani 6 yaşındayken kafayı cinsel ögelere takan çocuk, 10’lu yaşlarda daha sosyal alanlara kayar. Spor, arkadaş ilişkileri, koleksiyonlar…vs. gibi. Aslında aklının bir yerlerinde cinsel kimliği vardır. Ama “ayıp duygusu”nu da besleyen “üstbenliği” yani sosyal kimliği, bu durumları örtbastır eder. Cinsellikten sıyrılmış görünür. Cinsel fantezilerden uzaklaşır. Cinsel sorular aklına daha az gelir. Kız veya erkek oluşunun sosyal imtiyazlarından istifade etmeye çalışır. Bazı meraklarını içinde saklar. Uluorta her şeyi her yerde dile getirmez.

Latant dönemde, çocukluk çağının cinsel enerjisi, büyük oranda “yüceleştirme” için kullanılır. Çocuk enerjisini, okumaya, oyuna, toplum için geçerli olan araç gereçleri kullanmaya ağırlık verir. Üretime geçer. Birkaç yıl önce, cinsel bazı meseleleri merak ettiği için “gözetleyerek” öğrenmeye çalışan çocuk, belki de bu gözetleme eğilimini daha sosyal amaçlar için kullanmaya başlar. Anne-babasını gözetlemekten vazgeçip, sosyal bir olguyu “gözlemleme” şekline çevirir. Böylece çocuğun merakını gideren ve dikkatini sürekli üzerine yoğunlaştırdığı “nesnesi” de değişmiş olur. Eski nesnesi cinsel objelerken, yeni nesnesi sosyal aktiviteler olur.

Sevgili Freud…

…Sizin söylediğiniz bu “Gizlilik evresi”, bazı terbiyesiz ve kendini bilmez insanlar tarafında çoktan yok edildi…!

…Çocuklar artık, cinsel meraklarını tetikleyen enerjilerini, kendilerini sosyalleştirecek alanlara yatıramıyorlar…!

…Onların merak enerjilerini dönüştürdükleri nesneleri, ne yazık ki, anne ve babalarının da teşvikiyle, otel lobilerinde bel kıvırma şekline büründü…! Öp öz ailelerinin de alkışları arasında, çocukluk masumiyetlerini yitirmeye başladılar.

…Televizyon dizileri, sokaklar, internet kafeler, çocuklarımızın cinsel istismarına yönelik malzemelerle dolup taştı…!

…Sizin söylediğiniz ve çocuğun içinde tuttuğu o “mahrem” duygular, ortalıklarda ayan beyan yaşanıyor oldu…!

…Çocuklarımız kitap okumuyor… araştırma yapmıyor… yapamıyor… çünkü kitap okumanın ve araştırmanın ne demek olduğunu onlara anlatabilecek, aktarabilecek yetişkinler olamadık…!

…Arkadaş ilişkileri geliştiremiyorlar. Marka, dans, müzik ve futboldan… hamburger ve coladan ibaret bir hayatları olmaya başladı…!

…”Gizlilik” tarihe karıştı sevgili Freud… tarihe karıştı…!

…Cinsel bombardımanların etkisiyle, gençler çocuk denecek yaşlarda cinsel tecrübeler yaşamaya başladılar…!

…Ruhsal gelişim süreçlerinin hazır olmadığı bedensel tecrübeler yaşıyorlar…!

…Sizin zamanınızdan daha fazla sayıda “depresyon”la uğraşır olduk. Hatta “Çocuklarda görülen depresyon”ların sayısında korkunç derecede artışlar oldu…!

…Sokaklarda oynayan, cicili bicili giysiler giyinen, çocuksu masumiyetleriyle ortalıkta dolaşan o şirin evlatlardan geriye pek azı kaldı…!

…Onları kaybediyoruz…! Maalesef parmaklarımızın arasından kayıp gidiyorlar da farkında değiliz.

Sadece futbol programları izleyerek, onların maddi ihtiyaçlarını karşılayarak… ama hiç başlarını okşamadan, hiç yanaklarından öpmeden, hiç sınırlamalar getirmeden onları iyi yetiştireceğimizi zannedip duruyoruz…

Gelecekteki başarının otel lobilerindeki yarışmaları kazanmaktan geçtiğini sanıyoruz…!

Yanılıyoruz… çok yanılıyoruz…!

“İstismar”, herhangi bir şeyin “Kötüye kullanılması”dır sevgili okurlar… “Cinsel istismar” ise, kişilerin “cinsel anlamda kötüye kullanılması”dır.

Dilediğiniz kadar alkışlarla yapın… dilediğiniz kadar içinde iyi niyetin olduğunu iddia edin… dilediğiniz kadar “sadece eğlenmek için” yaptığınızı söyleyin… sonuç değişmez… çocuğun gelişim süreçlerini zorlayarak ve ulu orta teşhir ederek yapılan faaliyetin adı budur…

İstismar istismardır…

Sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

Strese Karşı Pratik Öneriler

Yazı kategorisi: Mehtap Kayaoğlu 2:02 pm yazan: Minik Kelebek

İş yaşamı, günlük hayatın bitmek tükenmek bilmeyen koşuşturmaları, gün içinde yapılacak işlerin sayısındaki çokluk, stres faktörlerimizi artırmaya başladı. Sıkıntı, stres, gerginlik neredeyse herkesin şikayet konusu olmaya aday hale geldi.

Sizlerden gelen maillere bakılırsa, özellikle iş hayatında olan ve kendisini stresten uzak tutmaya çalışanlar için acilen bazı öneriler yazmak gerekiyor. Siz istersiniz de ben yazmaz mıyım? Hemen sıralamaya başladım bile…

Öncelikle sağlıklı beslenmelisiniz. Merkezi sinir sisteminizin sağlıklı işleyişi, vücudunuza girecek olan yiyeceklerin dengeli seçilmesiyle yakından alakalı. Bu nedenle sebze ve meyve tüketmeye özen gösterin. Yemek yeme düzeni oturtmaya çalışın. Gereğinden fazla aç kalmayın. Bunun zıddı olarak da gereğinden fazla tıkınırcasına yemek tüketmeyin.

Aşırı miktarda çay, kahve, sigara ve alkol almaktan kaçının.

İnsanlarla konuşurken, sohbet ederken elinizden geldiğince güleryüzlü davranmaya gayret edin. Başkalarına gülümserken, aslında kendi iç dünyanız için çok faydalı bir hareket yapmış olduğunuzu düşünün.

Hayatınızda başarılı olduğunuz, iyi giden işlerinizi hatırlamaya çalışın.

Sizi seven insanların var olduğunu, onlar için değerli ve önemli olduğunuzu, etrafınızda sizi anlayabilecek birilerinin mutlaka olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Gerektiği kadar uyumayı ihmal etmeyin. Günlük dört saatin altına inen uykusuz kalma durumuyla karşılaştığınızda, bedeninizin kendisini toparlayabilmesi için, aradan en az altı ay geçmesi gerektiğini unutmayın.

İş yerinizdeki konuları ve sıkıntıları kesinlikle evinize taşımayın. Ev halkınızla iyi zaman geçirmeye gayret edin.

Yorulduğunuzu hissettiğiniz zamanlarda, kendinize nefes alacak kadar zaman ayırın. Bu zaman kimi durumlarda birkaç saat olabileceği gibi, kimi durumlarda ise birkaç günlük zaman dilimini kapsayabilir. Önemli olan, dinlenmenize fırsat verecek kadar kendinize zaman ayırmanız.

Hayatta yapacağınız pek çok güzel işler olduğunu sık sık düşünün. Güzel günler ve yapacağınız faydalı çalışmalar sizi bekliyor unutmayın.

Mümkün odlunca işlerinizden, özel zevklerinize vakit ayırmaya çalışın. İşkolik insanların çok daha kolay stres yaşadıklarını ve ani ölümlerle daha çok karşılaştıklarını gözden kaçırmayın.

Ara sıra hoşunuza giden filmler izleyin. Sinemaya gidin. Tiyatro izleyin.

Sevdiğiniz arkadaşlarınızla buluşun. Onlarla sohbet edin. Keyifli zaman geçirmeye gayret edin.

Yapamayacağınız işler için söz vermeyin. Sonrasında verdiğinizin sözü tutabilmek için kendinize fazlasıyla yükleniyor ve zaten yoğun olan işlerinizi iyice abartmış oluyorsunuz. Bu nedenle herkesin her ricasını yerine getirmek zorunda olmadığınızı bilin. Arada sırada insanlara “hayır” diyebilin.

Öfkenizi yenmeye çalışın. Sinirlenmenin ve telaşlanmanın hiçbir işe yaramadığını unutmayın.

Kendinizi sevin. Siz kendinizi sevin ki başkaları da sizi sevsin.

Diğer insanlar hakkında düşünürken, sizinle olan ilişkilerini değerlendirirken, elinizden geldiğince iyi yanlarını düşünmeye gayret edin. Çünkü insanların sürekli size kötülük yaptıklarını düşünmek, sizin arkanızdan iş çeviriyorlarmış gibi hissetmek, en çok sizin kalbimizi yorar. Siz iyi düşünün… onlar kötülük düşünüyorlarsa da kalbiniz zarar görmez. Ama kötülük yapmadıkları halde aksini düşünürseniz kalbiniz yorulur.

Zor ve sıkıntılı bir durumla karşılaştığınızda paniğe kapılmayın. Öyle ya da böyle işlerin bir şekilde yoluna gireceğini düşünün. Cidden de öyledir zaten. Hiçbir durum tamamen mahvedici olmaz. İlk yaşantıda olumsuzluk içerir… ama zaman içinde mutlaka yatışır.

Stresli durumlara verdiğiniz tepki, yaşadığınız zamana endekslidir. Yani olayın üzücü olması, yaşantısal tazeliğiyle alakalıdır. Aradan zaman geçince, olayın beyninizdeki yansıması yatışacak ve siz olay aynen devam etse bile daha az tepki vereceksinizdir. Halk arasında söylendiği gibi zaman en iyi ilaçtır.

Kendinize ve başkalarına karşı suçlayıcı olmayın. Elinizden geldiğince affedici olun.

Yapmayı planladığınız işleri, kendinizdeki gerçekçi yeteneklerle uyumlu kılın. Yani sizi aşacak, yeteneklerinizi zorlayacak hayaller geliştirmeyin. Yapmayı planladığınız işler sizin yeteneklerinizle ve yapabileceklerinizle uyumlu olsun. Böylece daha az hayal kırıklığı yaşar, daha fazla kendinizi başarılı hissedersiniz.

Sevdiğiniz müzikler dinleyin. Hatta bu müzikleri dinlerken burnunuzdan derin nefes alıp, içinizde bir süre bekletip, ağzınızdan vermek suretiyle nefesinizi kontrol altına alın. Beyninize bol miktarda oksijen girmesine vesile olun.

Spora, yürüyüşe zaman ayırın.

Herkesin sizi sevmesini beklemeyin.

“Hiçbir işe yaramıyorum” gibi olumsuz şeyler düşünmeyin. Bunun yanında “Her şeyi yaparım” diye de düşünmeyin. Çünkü insansınız ve noksansınız. Her şeyi yapmak zorunda değilsiniz… ve hiçbir işe yaramıyor da değilsiniz! Yaşamda, dengede bir yerlerdesiniz, bunu unutmayın.

Sağlığınızın ve mutluluğunuzun, iş hayatınızdan ve evdeki yapılacak işlerden çok daha değerli olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Her şey ama her şey yerine gelir fakat stresten dolayı kaybedilmiş sağlık çok zor geri alınır. Yerine konulabilecek meseleler için, yerine konulamazları kaybetmemek için çabalayın.

Sizi mutlu edecek hobiler geliştirin. Mümkünse evinizde ve iş yerinizde çiçek yetiştirin. Çiçeklerle kendiniz ilgilenin. Onlarla konuşun. Onları sevin.

İnanın… bir şeylere inanın… yapabilecekleriniz konusunda kendinize olan inancınızı da hiç yitirmeyin.

…ve beyninizi beslemeyi ihmal etmeyin. Beynin en güzel besin maddesi bilgi… beyninizi bilgilenmekten alıkoymayın.

Ve son olarak… her zaman olduğu gibi sevgiyle kalın…
Mehtap Kayaoğlu

« Önceki girişler