01.25.08
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:09 pm yazan: Minik Kelebek
Özellikle La Fontain gibi bazı masalcıların eserlerinde kimi hayvanların olumsuz özelliklere sahip olduğunu okuruz. Mesela tilkiler kurnazdır, ağustos böcekleri tembeldir, ayılar aptaldır, kargalar saftır. Masal bile olsa insanların akıllarında bu hayvanlar hep o özelliklerle anılırlar. Büyük küçük herkes gördükleri bir hayvana o gözle bakmaya başlar. Her yaratılanın belli bir vazifeyle görevlendirildiğini ve insan aklının alamayacağı kusursuz sistemlerle yaratıldığı göz ardı edilir.
Mesela kargaları bir düşünelim. Karga deyince akla gelen gürültücü, rahatsız edici ve üstelik bir söze kanarak ağzındaki peyniri tilkiye yem edecek kadar aptal bir mahluk gözümüzde canlanır. Halbuki son zamanlarda yapılan araştırmalar, kargaların insanı hayrete düşürecek özelliklerle donatıldığını gösteriyor.
Japonya’da kargaları gözlemleyen bir bilim adamı, kargaların kırmak istedikleri kabuklu yemişleri kırmızı ışıkta duran araçların lastiklerinin altına yerleştirip, kırıldıktan sonra yerden topladıklarını keşfetmiş. Başka bir bilim adamı, kargaların dar bir kütüğün içindeki yiyeceklere ulaşabilmek için bir tel parçasını büküp kanca haline getirdiğini fark etmiş. Ayrıca kargalar son derece de duyarlı hayvanlardır. 16 yıl boyunca kargaları gözlemleyen bir kuş bilimci, sağlıklı anne kargaların hasta eşlerinin başında ölene kadar beklediklerini, öldükten sonra da yavrularını alıp büyükbabalarının yanına taşındığını gördüğünde hayrete düştüğünü anlatıyor. Bundan sonra herhalde kargalara değişik gözle bakmak gerekiyor.
Ağızlarındaki peyniri düşüren kargalar, masal kitaplarındaki kurgulardan ibaret kalıyor. Her yaratılan gibi onlar da yeryüzündeki kusursuz yaratılışın bir örneğidir.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:09 pm yazan: Minik Kelebek
Devamlı şefkat bekleyen tavırlarıyla, yumuşacık tüyleriyle kedileri sevmeyen yoktur herhalde. Yemek istiyorsa, sevilmeye ihtiyacı varsa ya da oyun oynamaya çalışıyorsa usulcacık yaklaşır incecik sesiyle miyavlayıp bütün dikkati üzerine çeker.Ama işi bittikten sonra yine bildiğini yapar. Asla minnet hissetmez. Asaletine toz kondurmaz. Bir kediye hiçbir zaman, “Koş kızım şu kemiği yakala!” diyemezsiniz. Umursamaz bir bakış atıverir ve salına salına uzaklaşır.
Efendimiz’in bir sahabeye Ebu Hureyre (Kedicik Babası) adını verecek kadar ilgi gösterdiği kedilerin mırıltılarını dikkatle dinlediğinizde muazzam bir şey fark edersiniz. Sakin sakin oturup etrafı izleyen yumuşacık bir kediye kulağınızı yaklaştırdığınızda bu sevimli mahlukun zikir seslerini duyabilirsiniz: Ya Rahim, Ya Rahim! Tabii kediden bahis açılmışken, avcılıklarından söz etmezsek olmaz. Bir kedinin nasıl olup da gecenin karanlığında eşyaların arasında saklanan fareleri yakalayabildiğini merak ettiniz mi hiç? Kedilere bu konuda verilmiş iki yetenek vardır: Biri geceleri, kedinin gözünün içinde adeta bir far vazifesi gören “Tapetum” zarıdır. Diğeri ise en küçük kımıldamaya dahi ani tepkiler verecek kadar sıkı bir refleks sistemiyle donatılmış olmalarıdır.
Kediler gece gündüz tespihini aksatmaz, devamlı Allah’ın merhametini haykırır insanoğluna. Belki de bu nedenle bir kediyi gördüğümüzde okşamasak bile, “Canım, ne kadar tatlısın” tepkileri eşliğinde şefkatimizi sergileriz.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:08 pm yazan: Minik Kelebek
Kızım küçükken böceklerden çok korktuğu için karıncaların, sineklerin bizim kardeşimiz olduğunu, onları bir kardeş gibi sevmemiz gerektiğini anlatmıştık.Okul çağına gelip de “gerçekleri” öğrenmeye başlayana kadar, halılarımızın üzerinde harıl harıl çalışan karıncaları, uçuşan sinekleri “böcek kardeş” diye sever, ellerini uzatıp okşamak isterdi.
Yıllar önce küçük kızımın fıtri bir şekilde, dünyanın diğer vatandaşlarıyla kurduğu kardeş muhabbeti, aslında bugün bütün dünyanın sahip olması gereken bir haslet. Son zamanlarda medyanın da önemle üzerinde durduğu küresel ısınmanın en büyük sebebi, insanoğlunun dünyanın tek vatandaşı gibi davranıp bencilce her şeyi tüketmesiydi. Halbuki bizden başka yeryüzünde yaşayan sayısız hemşerimiz var. Biz israf ettikçe, daha fazla tükettikçe, o masum hemşerilerimizi katlediyoruz.
Ürettiğimiz her sera gazı atmosferde daha fazla güneş ışını tutuyor ve dünya daha fazla ısınıyor. Oysa can çekişen kutup ayıları, penguenler, havasız ağaçsız kalan orman hayvanları, yok olan topraktaki milyarlarca canlı, hepsi bize emanet edilmişti. 60-70 sene misafir olacağımız öbür dünyanın sahibi, bu güzel yuvayı iyi korumamız gerektiğini söylemişti.
İnsanı yeryüzünün halifesi olarak ilan etmişti. Şimdi, yeryüzünün her yanından, “Ey halife! Bize niye iyi bakmadın!” nidaları yükseliyor. Yapmamız gereken çok basit bir şey var: İsraf etmemek. Küçük kızımın dediği gibi kardeşlerimize zulmetmekten vazgeçmek. İsraftan kaçmak için yaptığımız her şey, zerre kadar iyiliğin karşılığının verileceği ve zerre kadar kötülüğün hesabının sorulacağı yerde, ferahlamamıza vesile olacaktır.Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:08 pm yazan: Minik Kelebek
Yarasalar, çoğumuz için karanlık şatolarda uçuşan insanın tüylerini ürperten esrarengiz yaratıklardır. Küçük kızınızla yazlığınızın bahçesinde otururken yanınızdan masum bir yarasa geçse, ufaklık hemen çığlığı basar.Halbuki yanınızdan geçen bir muhabbet kuşu ne kadar dehşet vericiyse yarasa da o kadar korkunçtur. Büyük küçük her insanın yarasaları “insanın kanını emen vampirler” gibi değerlendirmesinin tek sebebi, gerilim filmlerinin ve masalların onlardan korkmamız gerektiğini öğretmesidir.
Bir güle bakarken nasıl Allah’ın güzel isimlerini hatırlıyor, tefekkür edebiliyorsanız, Cenab-ı Hakk’ın bambaşka bir sanatı olan yarasalara da ezber bilgilerle değil, O’nun mektubu olarak baktığınızda, sadece bakmayıp onun inceliklerini gördüğünüzde çok farklı bir alemle karşılaşırsınız. Yarasaların yeryüzünde yaklaşık bin farklı türü vardır. Ve bunların arasından sadece üç türü bazı hayvanların kanını emerler. Fakat tarih boyunca insanlara saldırdıkları vaki değildir. Zaten 8-9 santimetrelik boylarıyla öyle bir canlıyı öldürecek kadar da kan ememezler. Örneğin sivrisinekler de her gece kanımızı emiyor ama onları görünce çığlık atıp kaçmıyoruz. Haksız yere yarasalara yapıştırılmış bu kötü etiketin aksine, yarasalar çok şefkatli hayvanlardır. Rahmeti sonsuz Rabbimiz, bu 10 santimetrelik varlıklara nakış nakış merhamet işlemiştir.
Örneğin bir anne yarasa yavrusunu dünyaya getirdikten sonra ölmüşse, yakınlardaki diğer anne yarasalar hemen bir araya gelirler. Yavru yarasının bütün bakımını üstlenirler. Kendi çocuklarından ayırt etmeden öksüz yavruyu büyütürler.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:07 pm yazan: Minik Kelebek
Balkonunuzda, çatınızda veya evinizin gizli kalan herhangi bir köşesinde, belki siz farkına bile varmadan aylarca misafiriniz olabilirler.Hatta misafirden de öte, kırk yıllık evleriymiş gibi sahip çıkar, yuvalarını kurarlar, iyiden iyiye yerleşirler. Her sabah işe gidip akşam evine dönen memurlar gibi gün boyu uzaklara gidip yiyecek arar, akşama doğru ise balkonumuzun kenarına inşa ettikleri huzurlu yuvalarında yavrularıyla yemeklerini yerler.
Evet, güvercinlerden bahsediyoruz. Hemen hemen herkes hayatında bir kez balkonunda, çatısında bu güzel kuşları misafir etmiştir. Pekiyi bu el kadar hayvancıklar nasıl oluyor da yemek aramak için nereye giderlerse gitsinler, kimi zaman birkaç gün ortalıkta görünmedikleri halde koskoca şehirde yüz binlerce bina arasında yuvalarını kurdukları balkonu bulabiliyorlar? Bizim bile, gideceğimiz adresi bulmak için defalarca tarif aldığımız büyük şehirlerde, onlar nasıl her defasında aynı balkonu denk getirebiliyorlar? Üstelik kimseden de tarif almıyorlar. Yüzlerce yıldır kimseye sormadan yollarını bulan, istedikleri adrese gitmek için kimseye danışmalarına gerek kalmayan güvercinlerin bu kabiliyetlerini bilim daha yeni yeni izah edebiliyor. Yapılan araştırmalara göre, Dünyada bulunan manyetik alan, güvercinler için adeta bir harita görevi görüyor.
Güvercinin gagasına yerleştirilmiş küçük manyetik parçacıklar, bu geniş manyetik alan içerisinde yuvalarını kurdukları bölgeyi elleriyle koymuş gibi bulmalarını sağlıyor. Böylelikle yüzlerce kilometre uzağa gitseler bile, adeta bir iğnenin mıknatısa yönelmesi gibi, yuvalarına rahatlıkla ulaşabiliyorlar. İlahi canipten aldıkları bilgiler onları ortada bırakmıyor.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:06 pm yazan: Minik Kelebek
Bir çiçeği kokladığımızda, o kokuyu almamızı sağlayan sebep o nesnenin etrafa yaydığı koku molekülleridir. Bu moleküller havada yüzüp burnumuza ulaşan uçucu kimyasallardır.Burnumuzun arkasındaki nazal bölümlerde özel sinir hücreleri bulunur. Bu hücreler havayla sürekli temas halindedir. Sahip oldukları tüy şeklindeki çıkıntılar sayesinde kokuyu daha iyi algılarlar. Koku molekülü önce bu çıkıntılara tutunur, ardından sinir hücrelerine ulaşır ve sonuç olarak biz koku alırız.
Öyle ki bizler on binden fazla farklı kokuyu algılarız. Bir bahçeden gelen hoş kokuları çiçeklerin yüzeyinden kopup gelen moleküllerin havada yüzüp burnumuza ulaşmasıyla hissederiz. Havalar ısındığında bahçeden gelen kokuları daha güçlü hissederiz. Çünkü sıcaklığın etkisiyle moleküller daha hızlı hareket eder. Bir çiçeği kokladığımızda hızla çiçeğin yüzeyinden ayrılan moleküller burun boşluğumuza ulaşır. Koku alıcılar pul büyüklüğündeki dokulardan ibarettir. Beynin biraz aşağısında geniz boşluğunda yer alan bu dokular, koku moleküllerinin hedef tahtasıdır.
Çiçekten gelen moleküllerin yüzde onluk bir kısmı bu dokulara ulaşır ve orada nemli mukusta eridikten sonra koku alıcılara ulaşırlar. Dokuyu kaplayan tıpkı bir anten gibi uzanan tüy benzeri koku alıcıları kokuyu tespit eder ve beyne iletir. Böylelikle biz çiçeğin kokusunu hissederiz.
Burnu, koku hücrelerini ve çiçekleri kim var etmişse, binlerce kokuyu birbirine karıştırmaksızın hissettiren de şüphesiz O’ndan başkası değildir.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:06 pm yazan: Minik Kelebek
Lama özgür bir hayvandır. Aslında yabanidir, sonradan evcilleştirilmiştir. Fakat ne kadar evcilleşmiş olursa olsun, bağımsızlığından en küçük bir fedakârlık yapmaz.Verilen görevi harfiyen yerine getirir, hiç reddetmez. Bu yoldan onu hiçbir kuvvet döndüremez. Bu yönüyle çok farklı bir özellikte ve dizaynda yaratılmıştır.
Çocuklar bu sevimli hayvanı çok severler. Avrupa hayvanat bahçelerinde gezinen çocuklar, kafeslerdeki bütün hayvanlara takılırlar, oynarlar, önüne bir şeyler atarlar, ağzına ot ve yiyecek verirler. Fakat lamaların yanına gelince kendilerine âdeta çeki düzen verirler, çünkü lamanın şakası yoktur. Çok alıngandır, canını sıkarsanız bunu hiç affetmez. Yüzüne ters ters bakanın, hakaret edenin suratına derhal tükürür. Üstelik lamanın tükürüğü son derece berbat ve yapışkan bir maddedir. Geviş getiren bir hayvan olduğu için lamanın midesinde, kendine has bir maddeden feci bir koku da yayılır. Lamanın iyi bir nişancı olduğunu da unutmamak gerekir. Tükürüğünü hasmının tam yüzünün ortasına yapıştıracağından kimsenin şüphesi olmasın.Tüyleri koyun tüyü gibi, bacakları geyik bacağı gibi, huyları ise katır gibi inatçıdır lamaların… Başı, başını tutuşu ve sallana sallana yürüyüşü ise tıpkı bir deveye benzer. Güney Amerika Kızılderilileri, lamaları, tıpkı bir insan gibi, ruh ve zekaya sahip birer yaratık olarak kabul ederler.
Ancak bütün hayvanlar gibi, lamalar da kendilerine verilen kabiliyetleri kullanırlar sadece. Nasıl bir kabiliyet ve özellikle donatılmışlarsa o özelliklerini gösterirler.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:06 pm yazan: Minik Kelebek
Taklit denince daha çok akla maymun gelir. Biraz da özel eğitimden geçmiş sirk hayvanları düşünülür.Fakat ağaç aralarında uçuşup duran bir çekirgenin taklit yapacağı, bir başka canlıyı taklit edeceği pek görülmez.
Bu çekirge başka çekirgedir. Cırcır böceğine benzer biraz. Bu çekirgelerin kanatları, damarları ve üstlerindeki diğer şekillerle tam anlamıyla bir yaprak görüntüsünü andırır. İp incecik bacakları ise ağaç gövdesine ve ağaç dallarına benzer. Her canlı gibi taklitçi çekirgenin düşmanları da az değildir. Yarasa ve kuşlardan, yılan ve çayır farelerine kadar, keskin görüşü olan çok sayıda düşmanı vardır. Savunma taktikleri ise oldukça gelişmiştir, biraz da korkutucudur.Düşmanı için kullandığı “korkutma gösterileri”, saldıran hayvanın uzun bir süre duraksamasına sebep olur. Bu sırada çekirgeler, kaçıp uzaklaşabilecekleri kadar zaman kazanmış olurlar. Çekirge savunmaya geçtikleri esnada yaban arılarını en ince ayrıntısına kadar taklit ederler. Gerçek yaban arılarından bir farkları varsa, o da iğnelerinin olmamasıdır. Saldırganları sokup zehirleyemezler. Zar yapılı kanatları, hatta duruşları bile gerçek yaban arılarından farksızdır.
Taklitçilikleri o kadar başarılıdır ki, avcı hayvanlar bu canlılara yaklaşmaya cesaret dahi edemezler. Ayrıca vücutlarının üç katı uzunluğundaki antenleri, karanlıkta yollarını bulmalarını sağlayacak olan özel duyu reseptörleriyle (alıcılarla) kaplanmıştır. Harika bir kudret mucizesi olan “mukallit çekirgeler” bir âlemdir vesselam.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:05 pm yazan: Minik Kelebek
Geçen sene Haziran ayıydı. Sapanca gölünün kenarında bir dostumuzun bahçesindeyiz. Yatsı sonrası. Ay ışığı altında çaylarımızı yudumlarken küçük kızım da yanımda oturuyor. “Baba bak, bak! Bu ne böyle! Küçük bir şey yanıp sönüyor…”“Ateş böceği kızım” dedim. “Bazı yörelerde yıldız böceği de derler.” Zavallı böcek karanlığı kendisinin deldiğini, çevreyi aydınlattığını sanır. Oysa ışığı kendine bile zor yeter.
Ateş böcekleri vücutlarının içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar sonucu etrafa saçtıkları yeşil- sarı ışıklarla tanınırlar. Haberleşmek ve çiftleşme mesajı verebilmek için bu ışıkları kullanan ateş böceklerinde türlerine göre ışıldama uzunluğu değişir.
Taylan’da geceleri nehir kıyısındaki Ton Lampoo ağaçlarını saran ateş böcekleri bir dakikada 120 defa parıldayıp söndüklerinden ortalık yarım saniye aralıklarla şimşek çakmış gibi aydınlanır ve ardından zifiri karanlığa boğulur. Ateş böceklerinin her türün kendine özgü sinyal şifresi vardır. Ayrıca bazı türlerinde, dişiyi cezbetmek için önce erkek ışıldarken, bir diğerinde çağrıyı dişiler yapabilir.
Bazı türler ise ışıklarını kendilerini savunmak için kullanır. Saçtıkları ışık aynı zamanda tatlarının kötü olduğu mesajını iletir. Ateş böcekleri hem yaratılışlarıyla, hem de kısa metrajlı yanıp sönen ışıkları ile mesaj verirler. Kendi ışığını kendisi üreten mucize bir varlık olarak parlarken, zor fark edilen ışığıyla da, ilmine güvenip benliğe kapılanları ebedi hakikatin ışığına yönlendirir. “Kendi ilmine güvenme, ilminle gurura kapılma!” dersini de hatırlatır.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:05 pm yazan: Minik Kelebek
Kolibri adı ile de bilinen sinek kuşlarının en önemli özelliklerinin biri, en harika uçakları bile kıskandıracak mükemmellikteki uçuşlarıdır.Bu kuşlar, kanatlarını saniyede en az altmış kez olmak üzere “sekiz rakamı” şeklinde çırparak havada asılı kalır ve vücutlarını hiç oynatmadan çiçek özlerini emmeye koyulurlar. Ancak bu kuşlar uçmaya başladıklarında, onları takip edebilmeniz mümkün değildir. Bir ok gibi yerlerinden fırlar, istedikleri anda havada durabilir ve bir anda geri dönebilirler. Böyle bir manevra kabiliyeti ile donatıldıklarından hayran kalmamak elde değildir.
Uçmak, havada kalmak veya ani hava dalışları yapmak; zannedildiğinden de zor bir iştir ama bu mucizevi işleri gayet rahat yaparlar. Bu yüzden sinek kuşlarının son derece güçlü bir vücuda ve kalbe sahip olmaları gerekir. Uçuş yaparken kalpleri dakikada 1200 kere atar. Birçok sinek kuşu, ilkbahar geldiğinde, yeni yuva kuracakları sıcak yerlere göç ederler. Yazı Alaska’da geçiren bir kolibri, havalar soğuduğunda yazlığına taşınır. Belki şaşıracaksınız ama bu yazlıklardan biri de 4320 km. uzaklıktaki Meksika’dır.Sinek kuşu bu yola her sene üşenmeden gider, görevi tamamlayınca döner. Bu kadar uzak bir mesafeyi kat ederken herhangi bir alet de kullanmaz. Kullandığı bir şey varsa, o da Rabbinin genlerine yerleştirdiği özellikler…
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 8:05 pm yazan: Minik Kelebek
Tuna balıklarının saatteki hızları ortalama 8 kilometredir. Fakat bazı durumlarda birkaç saatte 72 kilometre hıza kadar çıkabilirler.Tuna balıkları sürekli yüzerler, hiç dinlenmezler. Başka hiçbir kemikli balık açık denizde bu kadar geniş çapta yer değiştirmez. Bunun nedeni köpekbalıklarında da olduğu gibi Tuna balıklarında da onları su üstünde tutan gaz kesesinin bulunmamasıdır. Bu nedenle batmamak için sürekli yüzmek zorundadırlar. Yapılan araştırmalar bu balığın ortalama 50 günde 8.000 kilometrenin üzerinde bir mesafe katettiğini göstermiştir. Su, havadan 800 kez daha yoğundur. Bu yüzden suda hareket son derece zor dur. Hiç durmadan yüzen Tuna balıkları da bu sebeple çok fazla besine ihtiyaç duyarlar. Günlük olarak vücut ağırlıklarının onda biri kadar besin tüketirler. Denizin o uçsuz bucaksız derinliklerinde ve genişliklerinde gezip dolaşan, hayatını sürdüren bu balıklar hiçbir zaman yiyecek sıkıntısı çekmezler. Bu açıdan aç kalma diye bir dertleri de yoktur. Sadece Tuna balıkları değil, bütün balık türleri ve deniz canlıları üstelik hep de semizdirler. O tuzlu ve acı suda ne bulurlar, ne yerler? Bu olaya ne akıl erer, ne ilmin doyurucu bir izahı vardır.
Karada ve havada hiçbir canlıyı aç ve açıkta bırakmayan Sonsuz Kudret ve Rahmet Sahibi, denizin ve okyanusların derinliklerinde gezinen hiçbir balığı da rızıksız bırakmaz, besler, barındırır ve doyurur.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 7:59 pm yazan: Minik Kelebek
Kurak geçecek gibi bir yazın başında iken aklıma koalalar geldi birden bire… Koala ilginç bir hayvan. “Hiç su içmez desek” yerinde bir sözdür bunlar için… Adını da bu özelliğinden dolayı almış.Avustralya yerli halkı Abarjunlerin dilinde koala “asla içmeyen” demektir. Koala, yavrusunu hiç yere koymadan, bir yıl boyu sırtında taşıyan sevimli bir ayıcıktır. Ana vatanı Avustralya’nın okaliptüs ormanlarıdır.
Bütün su ihtiyaçlarını da aynı zamanda tek besin kaynakları olan okaliptüs ağaçlarından karşılarlar. Fakat bu ağaçlar, yaprak yiyici böceklerden korunmak için, canlılar için ölümcül bir madde olan kendine has zehrini salgılarlar. Ağacın kendi içindeki aromalı kokusu, yapraklarda ne kadar zehir bulunduğunu koalanın hassas duyularıyla ayırmasını sağlar. Böylelikle topladıkları yaklaşık 9 kg’lık yaprakların arasından zehir seviyesi yüksek olanları ayıklarlar.
Bir kilograma yakın miktarda olan ayırdıkları düşük seviyede zehir içeren yaprakları ise afiyetle yedikten sonra böbreklerinden salgıladıkları bir maddeyle zehrinden arındırırlar. Bundan sonraki aşamada ise bu kalın lifli yaprakların sindirilmesi için özelleştirilmiş kör bağırsaklar devreye girer. Bir koalanın kör bağırsağı yaklaşık 200 cm uzunluğundadır ve okaliptus liflerini sindirebilmek için milyonlarca bakteri barındırır.
Kendini idare etmekten âciz olan bu hayvancık, bu kadar işin içinde kendi başına çıkması mümkün olmadığına göre, tek bir seçenek kalıyor, o da genlerine yerleştirilen özellikleri farkına varmadan uygulamasıdır.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 7:58 pm yazan: Minik Kelebek
Kâinat uçsuz bucaksız büyüklükte ve bir yandan da tahmin edemeyeceğimiz kadar küçük boyutlarda… Trilyonlarca kilometre yarıçapa sahip galaksilerden, milimetrenin yüzde biri kadar hacme sahip canlılara kadar her varlık kainat evinin birer odası…Her odada insanı hayretten hayrete düşüren faaliyetler yapılıyor, akıl almaz sanatlara imza atılıyor.
Bilim insanlarının daha yeni yeni keşfettiği kainat, ilk yaratılışından beri aynı nizamla, aynı mükemmellikle, halifesi olan insanın hem kalbini, hem ruhunu, hem de bedenini doyurmaya devam ediyor. Bu kocaman evin kusursuz odalarından biri de, bir kelebeğin yaratıldığı yumurtacıklardır. Sabahları kahvaltımızda rafadan kıvamda yediğimiz yumurtanın çok daha küçüğünün içinde minicik bir toz zerresinde bir kelebeğin hayat macerası başlar. Küçük bir zerrenin içinde kurulan büyük fabrikada hücreler akıl almaz bir hızla bölüne bölüne kelebeğin hayatındaki ilk adımı meydana getirirler.
Daha sonraki aşamalarda ise şekilden şekle giren milyarlarca hücre, kendilerine verilen önemli görevi yerine getirir ve mikroskobik bir alanda bir muhteşem eser oluştururlar. Zerre fabrikası, son aşamasında vücudunun her noktası nakış nakış işlenmiş bir tırtıl, kendi etrafına bir koza örer.
Kısa bir süre sonra, tırtıl çiçekten kanatlarını takınmış, zarafet sembolü bir kelebeğe dönüşerek kainatın güzelliğine güzellik takmak için kanat çırpmaya başlar. Bir çiçekten diğerine konup raks ederek insanoğluna birbirinden güzel manzaralar hediye eder. Ebedler ülkesinden yansıyan minik bir tablo gibi.Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 7:58 pm yazan: Minik Kelebek
Küre, ısınmaya devam ederken, bizim için de zor günler ardı ardına geliyor. Yağmurlar azaldı, kimi yerlerde kuraklık baş gösterdi.Havalar dayanılmaz derecede sıcak. Geceleri uyumakta zorlanıyoruz, gündüzleri ise rahatça çalışma imkanını bulamıyoruz.Aslında ne kadar ilginç değil mi? Bizim gibi dünyalara hükmedebilecek kadar güçlü insanlar, hava sıcaklığının birkaç derece yükselmesi karşısında boynumuz bükülüyor, bir yerde çaresiz kalıyoruz. Hafif bir serinlik için elimizden gelen yolları deniyoruz. Bu dünyada sadece biz yaşamıyoruz. Başka varlıklar da hayatlarını devam ettiriyor. Bazılarına yaşadıkları iklime göre farklı özellikler verilmiş.
Meselâ her yönüyle bir nimet olan devenin durumuna bir bakalım. Mutlaka onun hayatından alacağımız mesajlar vardır. Bir deve -25 dereceden +50 dereceye kadar değişen sıcaklıklarda rahatça yaşayabiliyor. Bırakın suların azalması gibi bir tehlikeyle karşılaşmayı, suya ulaşmanın imkansız olduğu çöl şartlarında bile hiç istiflerini bozmadan sırtlarında 250 kg’lık yükle 45 km. gidebiliyorlar.
Bir yerde su buldukları anda 114 litrelik suyu vücutlarına depolayabiliyorlar. Bu suyun tuzlu veya acı olması da onlar için fark etmiyor. Suyu çok iktisatlı ve tasarruflu kullanıyorlar, zerre kadar israf etmiyorlar. Kur’ân, deveyi çok veciz bir cümle ile anlatarak bir hakikate dikkatimizi çekiyor ve diyor ki::
“Deveye bakmazlar mı nasıl yaratılmış?” (Gaşiye, 88:17) Deve mucize bir varlık. Bizim insan olarak devenin bu farklı özelliğine sahip olma imkanımız yok, ama en azından onun suyu tasarruflu kullanma yeteneğinden de pekâla istifade edebiliriz ve âyeti bu şekilde de anlayabiliriz.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged Mehmet Paksu 7:57 pm yazan: Minik Kelebek
Bugünlerde mutfak tezgâhı üzerinde, kanepenin altında, fayansların üzerinde toplantı halinde, “şu pirinç tanesini nasıl taşıyalım arkadaşlar” konulu bir görüşme yapan karıncaları rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz.Kaçıncı katta oturursanız oturun, yere düşürdüğünüz en ufak bir taneyi, sanki telefonla haber verilmiş gibi, hemen hissedip yerden kaldırmak için koşturan karıncalar inanılmaz bir koku hassasiyetine sahiptirler. Nimete olan saygılarının akıl ve şuur sahibi biz insanlardan çok daha yüksek düzeyde olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Genel olarak karınca deyince aklımıza gelen “tane taşıyıcısı” özelliklerinin dışında karıncaların başka bir özellikleri vardır ki, gerçekten insanı hayrete düşürürler. Karıncalar, belli bir arazinin üzerine bıraktığınızda birer “depreme dayanıklılık testi” gibi işlerler.
Eğer bıraktığınız araziye yuva yapıp, yiyecek toplamaya başlarlarsa o araziye ev yapabilirsiniz. Peki nasıl hissediyorlar arazinin dayanıklılığını? Bu sorunun cevabı oldukça ilginçtir. Bildiğimiz gibi, her canlı baş çevresinde bulunan kulak veya kulak benzeri organlarıyla işitir. Ama karıncalarda durum farklıdır. Karıncaların işitme duyuları ayaklarındadır ve son derece hassastır. Yer çekimindeki değişiklikleri dahi hissedebilirler. Yaz mevsiminde evlerinize sığınan bu minik sanat harikalarına dikkat edin, yere dikkatli basın.
Yere düşürdüğünüz tanecikleri toplayıp hem temizlik yapan hem de bizlere nimete saygı göstermeyi öğreten bu nazenin yaratıkları incitmek, Van Gogh’un meşhur bir eserini parçalamaktan çok daha vahim bir hata olacaktır.
Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı
« Older entries · Newer entries »