03.30.08

Korku insanı ürküten bir kelime. Buna göre Allah korkusunu nasıl anlamalıyız?

Yazı kategorisi: Makaleler, Mehmet Paksu 5:02 pm yazan: Minik Kelebek

İşlenen suçların ve günahların çoğunu, bunları yapan kişilerde Allah korkusunun bulunmayışına bağlarız. “Bu kimseler Allah’tan korkup Onun azabından çekinselerdi, bu işleri yapmazlardı” deriz. Acaba Allah korkusu nasıl olmalıdır? Yalnızca dehşet ve korku üzerine kurulmuş bir disiplini, İslamın hoşgörü muhtevası ve Cenab-ı Hakkın sonsuz rahmetiyle nasıl bağdaştırabiliriz?

Kur’an-ı Kerim’de mü’minler şöyle anlatılır:
Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer. Kendilerine Onun ayetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (1)

Bu ayetten anlaşıldığı gibi, iman nurunun artmasıyla Allah korkusunun kalbde yerleşmesi arasında çok yakın bir ilgi vardır.
Allah’ın ayetleri okundukça imanın ziyadeleşmesini merhum Elmalılı şöyle izah eder:
“İlim ve amel cihetinden gelen deliller arttıkça tahkiki iman inkişaf eder. Yakin ve iman ziyadeleşir.”(2)

Tahkiki imanın da mertebeleri vardır. Bunlardan ilmelyakin mertebesi, delillere dayanarak şüphelere karşı koyar. Taklidi, yani anne ve babadan devralınan ve derin bir araştırmaya dayanmayan bir iman bazan tek bir şüphe karşısında bile mağlûp olabilirken, delillere dayanarak elde edilen bir iman sayısız şüphe karşısında dahi sarsılmaz.

Tahkiki imanın ikinci bir mertebesi aynelyakindir ki, onun da kendi içinde mertebeleri mevcuttur. Allah’ın kainatta tecelli eden güzel isimleri ve bu isimlerin mertebeleri kadar mertebesi vardır. Mü’min o tecellileri görüp okuyabilme kabiliyeti nisbetinde sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olur. Bu safhanın en yüksek mertebelerinde artık kainatı bir kitap gibi okuyabilecek dereceye gelir. Yani, mesela bir çiçek üzerinde Cenab-ı Hakkın Halık, Musavvir, Müzeyyin, Mülevvin, Cemil, Rahim gibi isimlerini okur. Onu yaratan, sûret veren, süsleyen, renklendiren, güzelleştiren ve şefkat ve merhamet gösteren bir yaratıcısının isimlerinin tecellilerini seyreder.

Üçüncü mertebe de hakkalyakin olarak isimlendirilir. Bu dereceye ulaşan bir kimse artık varlık alemlerini saran perdeleri geçmiş ve şüphelerin ordular halinde hücumu karşısında dahi sarsılmayacak bir imana erişmiştir.(3)

Peygamberlerin ve maneviyat rehberlerinin imanı bu derinliğe sahiptir. Miracda Cenab-ı Hakkın cemal ve kelamına muhatap olan Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) ve onun izinden giderek yerde iken Arş-ı Alayı temaşa edebilecek kadar ruhen terakki eden Abdülkadir Geylani Hazretlerinin kuvvetli imanları bu mertebeye misal olarak verilebilir.

Bu umman misali imana sahip olanların her an Cenab-ı Hakkın huzurunda imişçesine duydukları haşyet ve ürpertiyi tarif etmek mümkün müdür?

Allah’tan ancak ilim sahipleri korkar” (4) mealindeki ayet-i kerimede bu hakikat ifade edilmektedir. Bu hürmet ve haşyet, her mü’minde imanın derecesine göre tecelli eder.

Çünkü insan ilim vasıtasıyla Rabbini tanıdıkça Ona olan sevgisi ve saygısı artmaktadır. Zira bütün kemal mertebelerinin üzerindeki sonsuz bir kemal, elbette ki sonsuz bir hürmete layıktır.Üstün vakarıyla ve eşsiz şahsiyetiyle erişilmez bir mertebeye sahip bir maneviyat büyüğünün huzurunda nasıl içimizi sevinçle karışık bir ürperti kaplıyorsa, onun sayısız defa üstünde bir kemalin sahibi olan Cenab-ı Hak katında nasıl bir ruh hali içine gireceğimizi düşünelim.

Allah sonsuz rahmet ve şefkat sahibi olduğu gibi, aynı zamanda sonsuz derecede gayret ve izzet sahibidir. Pekçok Kur’an ayetinde tekrarlandığı üzere, Allah hem Rahim’dir, hem Aziz’dir. Rahim isminin gereği olarak bütün varlık alemini sonsuz şefkat ve rahmetiyle kucaklarken, Aziz ismiyle de, kanunlarına isyan edenleri ve bu isyanlarıyla izzetine dokunanları cezalandırmaktadır.

Bu itibarla, Cenab-ı Hakkın huzurunda olan bir kul, bir taraftan o sonsuz rahmetin cazibesiyle kendisinden geçmiş, diğer taraftan da gazabının dehşeti karşısında kalbi titrer bir vaziyettedir. Böyle bir insanın Allah’ın emirlerine isyan edip yasaklarını çiğnemesi mümkün müdür?

Bu korku da, tıpkı sevgi gibi, insanı Allah’a götürür. Bu konuda Nur Külliyatında şöyle buyrulur:
“Halik-ı Zülcelalinden havf etmek [korkmak>, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf [korku> bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, mesela bir yavruyu korkutup sinesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir lem’asıdır [parıltısıdır> . Demek, havfullahta [Allah korkusunda> bir azim [büyük>lezzet vardır.” (5)

Şu halde, korkunun veriliş maksadı da insanı Allah’a götürmektir. Bu bakımdan, bu duygumuzu başka yerlerde kullanıp asıl maksadından uzaklaştırırsak, büyük zararlara uğrarız. Nasıl sevgimizi yanlış yerlerde kullandığımızda, sevdiklerimizden karşılık görmemek; aksine onlar tarafından tahkir edilmek gibinice ıztıraplar içine düşeriz. Aynı şekilde, korku duygusunun yanlış yerde kullanılması da, insanın hayatını zindana çevirir. Çünkü korkulmaya değmediği halde korktuğumuz varlıklar bize gayet sıkıntılı bir zillet yaşatmaktan başka hiçbir şey yapamazlar. Ne yardımcı olabilirler, ne de korkumuzu teskin edebilirler.

Korku hissinin iman ve tevekkülle olan alakası Sözler’de şöyle anlatılır:
“Tam münevverü’l-kalb bir abidi [kalbi nurlanmış bir mü’mini> küre-i arz [dünya> bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedaniyeyi [Allah’ın kudret tecellilerini> lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen [aklını ilim ve düşünce ile aydınlattığı iddia edilen> kalbsiz bir fasık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.)” (6)

Kaynaklar
1. Enfal Sûresi, 2.
2. Hak Dini Kur’an Dili, 3:2367
3. Bediüzzaman Said Nursi. Emirdağ Lahikası, 1:102-3.
4. Fatır Sûresi, 28
5. Sözler, s. 331
6. A. g. e.

Mehmet Paksu

01.31.08

Temizlik emrini dinleyenler

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 9:26 am yazan: Minik Kelebek

Bu kâinat ve bu yaşlı dünyamız gece gündüz çalışan bir fabrikaya benziyor, sürekli dolup boşalan bir oteli ve bir alışveriş merkezini andırıyor. Bir fabrika sürekli çalışıyorsa, üretim yapar, atık ve katı maddeler çıkarır. Büyük bir alışveriş merkezi insanlarla dolup taşıyorsa, gün içinde toz toprak içinde kalır. İşlek bir caddeden kalabalık eksik olmuyorsa, akşama doğru çöpten geçilmez olur.

Bu mekânlar temizlenmeyecek olsalar, kirden pastan geçilmez, çerden-çöpten yaşanmaz hale gelir. Sözünü ettiğimiz bu yerler gün içinde belli aralıklarla temizlendiği gibi, akşamları ve sabahları da baştan sona süpürülür ve temizlenir. İşte bu kâinat fabrikası, uçsuz bucaksız uzay ve milyarlarca yıldız ve bu şirin gezegenimiz de sürekli kirsiz, bulaşıksız, temiz arı/duru ve berraktır.Demek ki, bu fabrikaya bakan zat çok iyi bakıyor. Bu fabrikanın sahibi bu fabrikayı küçük bir oda gibi süpürtüyor, temizletiyor, sürekli düzenli bir biçimde tutuyor. İnsan bir iki hafta banyo yapamayacak olsa kokudan yanında durulmaz, küçük odasını bir hafta içinde elden geçirmese içeride gezilmez olur.Bu dünyanın sahibi olan O Yüce Yaratıcı da şayet dünyayı kendi haline bıraksaydı, başta havyan ölüleri olmak üzere her taraf kokuşurdu, dünya bir çöplüğe döner, bir mezbele olur, yaşanmaz hale gelirdi. O uçsuz bucaksız uzay, o güzelim gökyüzü temiz tutulmasaydı, yıldızlardan, gezegenlerden ve uydulardan kopup gelen cisimler dünyamızı alt üst ederdi. Mesela, göktaşları dediğimiz meteorlar, koca kayalar ve taşlar halinde yerlerinden kopup gelirler, uzay boşluğunda gezinirler.

Fakat atmosfer tabakasına çarpınca birer toz zerresi gibi un/ufak olduktan sonra dünya semasına gelirler, yararlı maddelere dönüşerek yeryüzüne inerler. Demek ki, bu âlemde gerçekleşen temizlik, güzellik, nezahet ve pâklık Yüce Allah’ın Kuddûs isminin bir tecellisi olarak görülüyor.

 Mehmet Paksu

Ağzımızın içindeki binlerce fabrika

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 9:24 am yazan: Minik Kelebek

Baklava, kebap, aşure, imambayıldı, zeytinyağlı enginar, sulu portakal ve daha belki yüz binlerce çeşit yiyecek tüketiyoruz ömrümüz boyunca.  Her birinden ayrı bir lezzet alıyoruz. Portakalın ekşimsi şekerli tropik tadını, baklavanın tarif edilmez lezzetini, enginarın mayhoş aromasını hissedebilmek için yaptığımız özel bir şey de yoktur. Ağzımıza götürüyoruz ve lezzet “kendiliğinden” geliyor. Bu kadar basit olabilir mi? En ufak bir ayar bile yapmadan, bir et parçasından ibaret dil, çeşidi ne olursa olsun her türlü yiyeceği ayırt edebiliyor ve birbirinden muhteşem lezzetleri hissettirebiliyor? Üstelik bir muzu gözümüz kapalı on yıl sonra yesek bile dilimiz onun muz olduğunu asla unutmuyor. Peki nasıl? Lezzet dediğimiz bu muhteşem hadisenin gerçekleşmesi tek başına bir mucizedir. Çünkü bahsettiğimiz meyvelerin, sebzelerin ve türlü türlü yemeklerin tadını doğru şekilde almak için dilin üzerine çok sayıda minik minik “lezzet fabrikaları” kurulmuştur.

Bilimsel adı tat alma tomurcuğu olan bu minicik organların sayısı dil, damak, boğaz ve yutak boyunca on bini bulur. Her tat alma tomurcuğu, baş tarafı ağız boşluğuna dönmüş küçük süt şişelerine benzer. Yemek yediğimizde yemekteki çözünebilen elementler tat alma tomurcuğu ile temasa geçer. Sonra tat alma hücrelerinin zarlarında bulunan sinir taşıyıcılar vasıtasıyla uyarılar beyne gider ve o nefis yiyeceklerin lezzetini sonunda anlamış oluruz. Bu olay çok uzun gibi görünse de, dilimizin bu görevini yerine getirmesi saniyeden daha az bir vakit alıyor. Tat alma tomurcuklarının ömrü on gün ile iki hafta arasında değişir. Bu süre sonunda tat alma tomurcukları devamlı yenilenir ve ölü hücreler atılır. Böylece, hayatımızın en önemli zevklerinden birisini, hiç kesintiye uğramaksızın, bütün zenginliğiyle yaşamaya devam ederiz. Tabii bu muhteşem hediye için şükretmeyi unutmadan…   

Mehmet Paksu

Betelgeuse yıldızının son günleri

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 9:21 am yazan: Minik Kelebek

Bundan yaklaşık 30 milyon yıl önce, bizden 500 ışık yılı uzaklıkta bir yıldız doğdu. Geceleri açık havada rahatça görebildiğimiz Orion Takımyıldızında yer alan bu yıldız, şimdi ise son günlerini yaşıyor-ama oldukça gösterişli bir şekilde. Gerçi Güneş’ten yaklaşık 600 kat daha büyük olan bu yıldızın dev cüssesinden yayılan ihtişamlı ışıklar için “gösteriş” kelimesi az bile gelir. Yapılan hesaplamalara göre, Betelgeuse etrafına yaklaşık 100 bin tane Güneş’in bir araya gelip de oluşturabileceği kadar büyük bir parlaklık yayar.

Adeta sonsuz genişlikte karanlık bir odanın ortasına yerleştirilmiş yakutlarla bezenmiş bir avize gibi etrafını kızıl gövdesiyle aydınlatır. Batı dünyasının “Betelgeuse” adıyla andığı bu yıldızın adını Müslüman astronomlar “İbtü’l-cevze” olarak koymuşlardı. Bu, “devin sol omzu” anlamına geliyordu ve yıldızın, Orion takımyıldızındaki yerini anlatıyordu. Betelgeuse, kızıl dev adı verilen yıldızlar sınıfına giriyor. Başka bir deyişle ömrünün son baharını yaşıyor. Güneşimizden çok daha büyük yıldızlar, ömürlerinin son kısmında bu aşamayı yaşıyorlar.

Betelgeuse şu anda o kadar şişmiş durumda ki, eğer bu yıldızı Güneş’in yerine yerleştirseydik, Dünyamızı, Mars’ı, hatta Jüpiter’i bile içine alırdı. Betelgeuse’nin en fazla birkaç yüz bin senelik bir ömrünün kaldığı hesaplanıyor. Sonunda, bir süpernova patlamasıyla ile bir kızıl devin hayatı noktalanacak.

Milyonlarca yıl kâinatta bir lamba olarak görev yapan bir yıldızın vazifesi de böylelikle bitecek. Kâinatta her varlık bir emir altında hareket ettiği gibi, yaratılışı ve bitişi de bir düzen içinde cereyan ediyor. “Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları da O emrine boyun eğmiş olarak yarattı.” (7:54) mealindeki Kur’ân âyeti yıldızların yaratılışını anlatırken, “Yemin ederim yıldızların düştüğü yerlere” (56:75) âyeti de yıldızların ölümünü dile getiriyor, onların yaratılışlarının da, ölümlerinin de tesadüfi olmadığını gösteriyor.     

Mehmet Paksu

Köpekbalığı ne işe yarar?

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 9:20 am yazan: Minik Kelebek

Köpekbalığı ne işe yarar?İnsanoğlu, kâinatta minicik bir yer kapladığı ve yaşadığı evrene maddi anlamda yarardan çok zarar verdiği halde, nedense bazı canlılara haksız bir şekilde zulmeder. Bazen “canavar” diye nitelendirip gördüğü yerde öldürür, bazen büyük faydalarını görmezden gelir, “bu yaratık ne işe yarar?” diye sorar. Köpekbalığı da o faydası büyük canlılardan biridir. Adını duyar duymaz gözlerimizin önüne her an bir insanı yemeye hazır bir canavar gelir. Aslına bakılırsa, onların birer temizlik görevlisi olduğunu ve tertemiz okyanusların onlara çok şey borçlu olduğunu çoğumuz bilmeyiz.Köpekbalığının insanlara saldırdığına dair haberleri de bütünüyle bir kenara atamayız. Ancak bunu rakamlara dökersek, hindistan cevizi, köpekbalığının on misli bir tehlike olarak karşımıza çıkar. Çünkü köpekbalıklarının öldürdüğü insan sayısı bir yılda 10′u geçmezken, kafasına hindistan cevizi düşerek ölen insanların sayısı yılda 150 civarında seyrediyor. Üstelik, köpekbalığının yüzlerce türünden, sadece birkaçı insan için tehdit oluşturabiliyor.

Köpekbalıklarının asıl görevleri, okyanusların temizliğini ve ekolojik dengesini sağlamaktır. Bu dengeyi sağlamak için çok özel duyu ve yetenekleri vardır. Bir damla kanın kokusunu çok uzaklardan fark ederler. Bu hassas koku duyuları sayesinde ölü ve yaralı balıkları okyanustan temizlerler. Okyanusun herhangi bir yerinde bir balık hastalığa yakalandıysa, köpekbalığı hemen harekete geçer ve o balığı okyanustan temizler.

Çok kuvvetli bağışıklık sistemi sayesinde, yediği balığın hastalığı kendisini etkilemez. Köpekbalıkları, yaralı ve ölü balıkları temizleyerek okyanusu çöplük olmaktan kurtardıkları gibi, hasta balıkları yiyerek de hastalığın diğer balıklara bulaşmasını önlerler. Böylece okyanusun derinliklerinde Kuddüs isminin tecellisi olarak görevlerini yerine getirirler.    

Mehmet Paksu

01.27.08

Kâinat ağacının en muhteşem meyvesi

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 12:16 pm yazan: Minik Kelebek

Kâinatı kocaman bir ağaç olarak düşünsek, meyvesi ne olur dersiniz? Böceklerden büyük hayvanlara, bulutlardan ağaçlara, Güneş’ten okyanuslara kadar her şeyiyle kime hizmet ediyorsa kâinat, kimin rahatı için çalışıyorsa, meyvesi de o olacaktır tabii.  Tıpkı koca ağacın bütün zerreleriyle küçücük meyvesi için mesai harcaması gibi. Kâinat kadar harika bir ağacın meyvesi, en az onun kadar muhteşem olacaktır. Bu da insandır.

Cenab-ı Hak, kâinatta insanı öyle bir noktaya yerleştirmiş ki, en büyük tezatlar, en şaşırtıcı mucizeler, en hayret verici hadiseler o noktada cereyan ediyor. İnsanoğlu öyle bir yaratık ki, kâinatın her zerresine muhtaçken, aynı zamanda kâinat sarayının bütün misafirleri üzerinde tasarruf hakkına sahip yüksek bir memur… İnsandan başka hiçbir canlı kâinatın her eşyasını kullanmayı bilmiyor. Kâinatın gerçek sahibi, “insan” adını verdiği aciz ve mükemmel misafirini ağırladığı sarayda, bütün eşyanın adını sadece ona öğretmiş.


İnsan yeryüzünün en kuvvetsiz, en yetersiz ve arzuları en çok olan canlı olmasına rağmen en zengin kabiliyetler ona bahşedilmiştir. Kâinat sarayına kuşbakışı baktığınızda belki nokta kadar bile görünmeyecek insan, yaratılmışların en sanatlısı, en istidatlısı, en güzelidir aynı zamanda. Kur’ân’ın en büyük âyeti olan kâinatın halifesidir. Esmâü’l-Hüsnâ’nın, en güzel isimlerin tecellisidir. Kâinat ülkesinin yeryüzü memleketinde Ezel ve Ebed Padişahı’nın müfettişidir.
 Fakat öyle bir noktada yaratılmıştır ki, önünde iki yol vardır. Yolun biri onu bütün yaratılmışların en talihsizi haline getirebilir. Diğeri ise en mutlu yaratılan olabilir. Kendisine verilen bütün benzersiz özelliklerin yanında insanoğlunun tek görevi, cüzi iradesini kullanıp her hareketinde doğru olan yolu seçebilmektir. Fâtiha’da öğretilen sırat-ı müstakim’i, istikametli yolu, ebedî saadete kadar uzanan yolu…  

Mehmet Paksu

01.25.08

Varlıkların Allah’ı tesbih tarzları

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:17 pm yazan: Minik Kelebek

Görünce kucağınıza almak istersiniz, yanağına bir öpücük kondurmak geçer içinizden, sevimlidir, tatlıdır ve o kadar da şirindir. Bu çocuk duruşuyla, her haliyle, farkında olmadan Rabbini tesbih ediyor:“Güzel Allah’ım, bendeki bütün güzellikleri Sen verdin. Ben Seni bütün noksanlıklardan ve çirkinliklerden tenzih ediyorum.” Görme özürlü, yürüme engelli ve hasta bir çocuk da haliyle, tavrıyla, yine farkında olmadan Rabbini tesbih ediyor: “Allah’ım, Sana şükürler olsun. Sen mükemmelsin, bütün isim ve sıfatların kemal noktasındadır. Ben bu halimle Senin hiçbir kusurunun ve noksanlığının olmadığını dile getiriyorum.” 

 Seher vakti gül ağacının dalında yanık bir eda ile şakıyan bülbül Rabbini tesbih ediyor: “Ey Yüce Rabbim, bu güzel sesimle Senin Cemal sıfatına ayna oluyorum, Sen her şeyi en güzel yaratansın.” Kuru bir dalın üzerinde kulakları tırmalayan kart sesiyle biteviye ötüp duran o siyah karga da Rabbini tesbih ediyor: “Ey Yüce Kudret sahibi, Senden hiçbir çirkinlik gelmez, ben bu kaba sesimle Seni bütün olumsuzluklardan tenzih ediyorum.”  

Yemyeşil yapraklarının içinde turuncu, koyu sarı meyvelerini taşıyan, gözümüzü ve dilimizi okşayan haliyle portakal ağacı da Rabbini tesbih ediyor: “Ey her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ım, ben bu halimle her tür şirin nimetin Senden geldiğini ilan ediyorum.” Dalları dikenli, meyveleri acı, gölgesi eksik bir tepenin eteğinde tek başına duran bir ağaç da Rabbini tesbih ediyor:  

“Ey Allah’ım, bu halimle Senin hiçbir noksanının olmadığını anlatıyorum, Sen mükemmel bir yaratıcısın” Böylece her varlık, güzel haliyle Yaratıcıyı üstün sıfatlarıyla tanıtırken; eksik noksan ve çirkin gibi görünen yönleriyle de Allah’ı yüceliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu, imandan mahrum kişilerin de Allah hakkında yakıştırdıkları tevhide aykırı söz ve inançlardan mukaddes olduğunu anlatıyorlar, yani tesbih ediyorlar.    

 Mehmet Paksu

Taşın yumuşaklığı

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:12 pm yazan: Minik Kelebek

“Öyle taşlar vardır ki, bağrından ırmaklar çağlar. “Öyle taşlar vardır ki, yarılır da aralarından sular akar.“Öyle taşlar vardır ki, Allah korkusundan parçalanır, aşağılara yuvarlanır.” Bakara Suresinin 74. ayetinde taşa ait bu vasıflar sayılmadan önce şu ifade geçiyor: “Bütün bunların ardından kalbiniz katılaştı, sanki taş kesildi, hatta taştan da katılaştı.” Kur’ân’da taşla insan arasında bu ilişki neden kuruluyor?

Taşa neden bu kadar önem veriliyor? Jeolojik olarak taş tabakası, insan bedeninde kemik gibidir. Bir kere taş ve kaya tabakası olmasaydı ne toprak, ne de su duracak, tutunacak bir yer bulamazdı. Bedenimizdeki iskelet sistemine kim görev vermişse, yeryüzündeki taş tabakasına O görev vermiştir. Toprak bitkilere analık ettiği gibi, taş da toprağa analık eder.

Yeraltı ve yer üstü sularının düzenli bir şekilde akmasında taş tabakası görev yapar. Bitkiler ve ağaçların ipek gibi nazik kök ve damarları çok kolay ve rahat bir şekilde, hiçbir engelle karşılaşmadan taş ve kayaların bağrını delerek gelişir ve büyür. Yapı itibariyle o kadar katı ve hissiz olan taş, o yumuşacık köklerin karşısında balmumuna döner ve o incecik akan sulara karşı ipekleşir.

“Güya bir âşık gibi o latif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalar, yollarında toprak olur.” Birçok dağ yekpâre taş ve kayadan oluşur. Zaman içinde İlâhi tecelli sonucu deprem ve bazı jeolojik olaylar meydana gelir, zirvelerindeki kayalar parçalanır. Bir kısmı ufalanır toprağa dönüşür, dağların tepelerinden getirdiği elementlerle bitkilerin yetişmesine vesile olur. Bir kısmı da taş olarak kalır, yuvarlanır, derelere ve ovalara dağılır, inşaat ve benzeri birçok işimizi görür.

Bizim “taş” diyerek geçtiğimiz o dışı katı içi pamuk gibi yeryüzü memurları, meğer ne yumuşak ve bereketli işler yapıyorlarmış…

Mehmet Paksu

Gelmiş geçmiş en güvenli uçak

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:11 pm yazan: Minik Kelebek

Öyle bir uçak düşünün ki, saatte ortalama 108 bin kilometre hızla uçuyor. Görünürde bir pilotu yok. Her şey otomatik ayarlanıyor.Etrafında kendisinden çok daha hızlı uçan büyük küçük yüzlerce uçak daha bulunuyor. Uçağın yol güzergahında devamlı olarak aktif bir yanardağ bulunuyor. Sistemdeki en küçük bir aksama, yanardağın uçağı küle çevirmesi için yeterli olabilir. Bu ilginç uçağın içerisinde doğumhane, hastane, her türlü yiyecek pişen mutfaklar, yolcuların bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek farklı farklı hizmetkarlar, laboratuvarlar, bilgi işlem merkezleri, havuzlar ve bunlar gibi bir insanın rahatı için gerekli her türlü şey bulunuyor. Herkes birinci sınıf hizmet görüyor.

Üstelik kimsenin görünürde kemer gibi bir korunma mekanizması kullandığı da görülmüyor. Sanki görünmez bir el, uçağın taşıdığı her türlü tehlikeye karşı bütün yolcuları büyük bir özenle koruyor ve yolcular korunduklarını bilseler de bilmeseler de uçağın müthiş hızını, yanardağı hiç umursamıyorlar. “Nasıl olsa uçağın şimdiye kadar tek bir yolcuyu bile üzerinden düşürdüğüne rastlanmamış” diyorlar. Masal gibi geliyor kulağa ama hepimiz bu tehlikeli uçağın yolcularıyız. Öyle bir uçak ki sayısız yıldızla, gezegenle, kocaman ateşten bir top olan Güneş’le birlikte uçuyor. Hem kendi etrafında hızla dönüyor, hem o “yanardağ”ın etrafında. Ve hepimiz Dünya uçağının yolcuları olarak birinci sınıf hizmet görüyoruz. Uçağın pilotu öyle bir sistem düzenlemiş ki, yağmur hepimizi birden ferahlatıyor, Güneş hepimizi ısıtıyor, dağlardan dökülen sular hepimize içecek oluyor, toprağın altından çıkanlar bütün insanlığı besliyor, hayvanlar ve başka bütün canlılar hepimize hizmet ediyor. Biz yolculara ise uçağın pilotuna bu güvenli, rahat ve görkemli uçuş için teşekkür etmekten başka bir şey düşmüyor.

Mehmet Paksu

Kedinin fosforlu gözleri

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:11 pm yazan: Minik Kelebek

Bir lale bahçesini hepimiz, uzun ince bir dal üzerinde salınan zarif çiçeklerin oluşturduğu bir bahçe olarak görürüz. Hepimiz, bir menekşeyle kırmızı gülün arasındaki farkı rahatlıkla ayırt ederiz.Peki hayvanlar, Allah’ın kainata yerleştirdiği birbirinden güzel harikaları nasıl görüyor? Renkleri görmek, sadece insanlara ait bir özellik değildir, ancak hiçbir hayvan gözü, onları biz insanlar kadar çeşitli ve canlı göremez. Tabii diğer canlılarla aramızdaki görüş farklılığı, her zaman bizden daha az gördükleri anlamına gelmez.

Mesela, biz geceleri elimizde lambamız olmadan önümüzü göremezken, bu kediler için asla sorun olmaz.  Eğer dünyaya bir kedinin gözlerinden bakıyor olsaydınız, şüphesiz geceleri olağanüstü bir görüş kabiliyetiniz olacaktı. Çünkü kedilerin gözlerinin arkasında ayna görevi gören ve ‘Tapetum’ adı verilen bir zar vardır.  Bu organ ışığın göz içinde her tarafa yayılmasını ve nesnelerin daha parlak görülmesini sağlar. Böylece kediler insanlara göre 6 kat daha karanlık ortamlarda rahatlıkla görebilir.

Aynı kediler, gün ışığını görme konusunda ise o kadar iyi değillerdir. Ancak en küçük bir kımıldamaya ani tepkiler verecek kadar sıkı bir refleks sistemiyle donatıldıklarından farelerin işi, gündüzleri de oldukça zordur.  Bir gün ışığının bile başka başka canlıların hayatında nasıl tecelli ettiğini görünce, Cenab-ı Hakk’ın sanatındaki çeşitlilik ve incelik, hayranlığımızı arttırıyor.

Kim bilir, kainatın bizim göremediğimiz, bilemediğimiz derin köşelerinde o Büyük Sanatkâr, hangi sanatlarını, güzelliklerini sergiliyor.  Biz onları görmesek de, Yüce Kudret kendine has ince ve dakik nazarıyla bizzat görüyor, bu da zaten güzelliklerin asıl yaratılış maksadını ifade ediyor.

Mehmet Paksu

Bir şeyden her şey yapmak

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:11 pm yazan: Minik Kelebek

“Bir şeyden her şey yapan, ancak her şeyden bir tek şey yapandır. Çünkü her şey birbiriyle ilgilidir.”İnsan bazı şeylerden bir tek şey yapar, ama her şeyden bir tek şey yapamaz. İnsanın böyle bir işe ve üretime ne gücü yeter, ne imkânı…Meselâ petrolden yüzlerce tür madde yapılabiliyor. Bugün kullandığımız pek çok eşyanın ham maddesi petroldür. Ama insanlar dünyadaki bütün maddeleri bir araya getirseler bir litre petrol elde edemezler. Ama Yüce Kudret bir tek şeyden her şey yapıyor. Meselâ, insanı bir damla sudan yaratıyor. Yumurta hücresiyle sperm hücresinden mükemmel bir varlık olan insanı meydana geliyor. İnsanın eti, kemiği, saçı, başı, tırnakları, kanı, derisi, bütün bedeni tek bir şeyden yaratılıyor. Bütün organlarının başlangıcı basit bir sıvı…

* * *

Bir de her şeyden bir tek şey yapma olayı vardır. Sofraya oturuyoruz. Bitkisel, hayvansal pek çok gıda alıyoruz. Et, balık, tavuk, yumurta gibi hayvansal ürünler; domates, patlıcan, biber, kabak gibi bitkisel ürünler; elma, portakal, muz, nar gibi meyveler… Hepsini yiyoruz, bütün bunlardan bir tek şey yapılıyor: Bedenimiz. Her şeyden tek bir şey yapılması sadece insan bedeni ile sınırlı değil.

Bir parça toprağın içine yüzlerce çeşit çiçek tohumu atın, toprak o tohumları birbirine karıştırmadan hangi çiçeğin tohumu ise o çiçeğin özelliklerini ortaya çıkarır. Balarısı da öyle değil mi? Yüzlerce çiçekten çiçek özleri toplar, peteğe taşır ve ondan tek bir şey yapar: Bildiğimiz balı. Balarısı “Yap!” emrini alır, almaz, hemen işe başlıyor ve insanların bile yapmaktan aciz kaldıkları balı üretiyor, bize takdim ediyor. Baştaki cümleyi tekrar edecek olursak, “Bir şeyden her şey yapan, ancak her şeyden bir tek şey yapandır.”Mehmet Paksu

Toprak altında işleyen fabrikalar

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:10 pm yazan: Minik Kelebek

Hayatında hiç kitap görmemiş, ilim nedir bilmeyen, cahil bir adam, hiç umulmadık bir şekilde muhteşem fabrikalar inşa etse, herkesi hayrette bırakan mimari eserler yapsa ne düşünürdük? “Mutlaka bu adama akıl veren büyük hocalar, ilim adamları vardır” derdik hemen. Veya, gözleri görmeyen, eli ayağı olmayan, konuşamayan başka bir adam eline sadece taş ve su gibi basit maddeler verildiği halde, oturduğu yerden top top kumaş, binlerce mücevher, lezzetli yiyecekler üretse, ne yapardık?

“Bu kadar harika sanatları meydana getiren o adam olamaz. Olsa olsa büyük bir sanatkârın kapıcısıdır. Bu muhteşem eşyaların onun eliyle bize gelmesi, onun yaptığını göstermez” derdik, değil mi? Aklı, gözü ve şuuru olmayan kara ve kuru bir toprak parçası, bu tasvir ettiğimiz adamdan pek farklı değildır. Ona sadece su ve küçücük bir taşı andıran tohumlar veriyoruz, o bize sayısız çeşitlilikte erzak üretiyor.

Sanki verdiğimiz tohumun içindeki kodları okuyup anlayabiliyor gibi, hiç yanılmadan her seferinde elma tohumundan elma ağacı, fasulye tohumunda fasulye filizi çıkarıyor. Nar tanesinin içindeki nar ağacının nasıl yapılacağını anlatan tarif kitabını okur gibi, dalından onlarca nar sarkan ağaçlar inşa ediyor.

Narda, elmada, zeytinde, toprakta, suda, hava zerrelerinde hiç şaşmayan, bozulmayan manevi fabrikalar gizlidir. Adeta hiçten yapılır gibi, küçücük taneler o fabrikalardan geçip kocaman sanat eserlerine dönüşürler. Her gün, her saat, her saniye, büyük bir huşu ile minicik tohumlar toprağın altından bazen sümbülden kıyafetlerine bürünerek, bazen bir ağacın dalından gülümseyen narçiçekleri gibi mis kokularını etrafa yayarak ortaya çıkar, her halleriyle o Yüce Sanatkâr’ı metheden kasideler söylerler.

Mehmet Paksu

Yavru karacanın kamuflajı

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:10 pm yazan: Minik Kelebek

Koruma hissi bütün annelerin ortak yanı. Kediden tavuğa, balıktan kuşlara bütün anneler yavrularının tehlikelerden uzak durması için Rab’lerinin kendilerine öğrettiği taktikleri uyguluyorlar.Özellikle vahşi ortamlarda, doğumdan birkaç ay sonraya kadar bebek hayvanların çok ciddi korumaya ihtiyacı oluyor. Çöllerde, ormanlarda ve daha birçok yerde anne hayvanların kimisi yavrusunu kuytu köşelerde gizliyor, kimisi hiç vakit kaybetmeden evladını koruma pahasına düşman kim olursa olsun cüssesine bakmadan üzerine saldırıyor. Anne karacanın yöntemi ise daha farklı.

O, yavrusuna kendisini nasıl kamufle edeceğini, ağaçların arasında düşmanlarının kendisini görmemesini nasıl sağlayacağını öğretiyor.

Karaca, önce, yavrusunu çalılıkların arasında bir yere gizler ve kalkmadan oturmasını sağlar. Yavru karacanın kahverengi derisinin üzerindeki beyaz benekler güneş ışığı ile karışır ve uzaktan bakıldığında yavru karaca kesinlikle fark edilemez. Üzerindeki beyaz benekler çalıların arasında yere vuran güneş ışınlarının yansıması gibi algılanır. Birkaç metre öteden geçen bir düşman bile yavru karacayı seçemez. Anne karaca ise yavrunun gizlendiği yerin hemen ilerisinde durarak onu gözler. Ancak kesinlikle dikkatleri yuvaya çekecek bir davranışta bulunmaz, son derece temkinli davranır. Sadece beslemek için yavrusunun bulunduğu yere gelir. Küçük karacayı bırakıp ormana geri dönmeden önce ise, yavrusunu burnu ile iterek tekrar yere oturtur. Yavru ara sıra ayağa kalkacak olsa bile, annesinin sözünden çıkmayıp duyduğu en küçük bir seste hemen geri oturacaktır. Annesinin yanında koşabilecek duruma gelene kadar bu şekilde gizlenir.

Mehmet Paksu

Bir kurbağa yavrusunu niye yer?

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:10 pm yazan: Minik Kelebek

Dünyada gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz her şeyin üzeri adeta bir perdeyle örtülüdür. Görünenin hayır veya şer olup olmadığı o perdenin arkasında gizlenir ve sabredenlere zamanı gelince gösterilir. Bazen bir iki saat sonra, bazen aylar bazen yıllar sonra anlaşılır perdenin ardında saklanan hakikat.Mesela yavrularını daha yumurtalarından çıkmadan mideye indiren bir kurbağa görseniz ne düşünürdünüz? Bir vahşet sahnesine tanık olduğunuzu zannedebilirsiniz ama perdenin ardında bambaşka bir gerçek vardır. Bahsettiğimiz canlının bilimsel adı Rheobatrachus silus. Bu kurbağanın dişisi, yumurtalarını yavruların çıkmasına az bir zaman kala yutar. Hemen hüküm vermeyin. O dişi kurbağa da, bütün ‘anne’ canlılar gibi, yavrularına tarifsiz bir şefkât göstermektedir. Kurbağa yumurtalarını yutar; çünkü, hayata gözlerini yeni açacak o yavruların, büyüyüp gelişmek için emniyetli bir yuvaya ihtiyaçları vardır. İşte o yuva da annelerinin midesidir.

Rheobatrachus silus’un yavruları midenin içinde yumurtadan çıktığında bedeninde bir dizi değişiklik meydana gelir. Önce dişi kurbağanın tüm sindirim faaliyetleri durur. O ana kadar yediği ne varsa, midesinden bağırsaklarına doğru itilir ve tamamen boşalan midenin şekli değişip, birazdan gelecek olan yumurtalar için sıcak ve güvenli bir beşik halini alır.

Normal şartlarda oburluğuyla bilinen hayvanın iştahı tamamen kesilmiştir. İki ay boyunca ağzına tek bir lokma dahi koymaz. İyice büyüyen yavrular, yemek borusundan tırmanarak mideden annelerinin ağzına gelir ve atlayarak çıkarlar. Ve böylelikle bir şefkat klasiği görünmez bir perdenin ardında sessiz sedasız sergilenir.

Mehmet Paksu

Yeryüzünün otomatik temizleme sistemi

Yazı kategorisi: Mehmet Paksu tagged 8:09 pm yazan: Minik Kelebek

Bulutlar adeta devasa temizleme makineleri gibi her yeri bol suyla temizlerler. Hava tozlardan arınır. Sonra bu kirli sular denizlere ulaşıp oradaki canlılara rızk olurlar. Bu arada Güneş parıldamaya başlar ve ıslanan yerleri kurutur.Kurutma esnasında buharlaşan su damlacıkları tekrar bulutlara çıkar ve yeryüzüne temiz su olarak tekrar dönerler. Böylelikle hiçbir zaman temiz su sıkıntısı çekmeyiz. Bulutlar, Güneş ve yeryüzü arasında işleyen temizleme sistemi durmaksızın çalışır. Dünya devamlı temizlenir.

Dar açıdan baktığımızda da canlı cansız her varlığın adeta otomatik bir temizleme sistemiyle yaratıldığını görürüz. Mesela bir göl kenarında yürüyüşe çıktığınızda çamurun kirin ortasında büyüdüğü halde nilüferlerin bembeyaz nazik yapraklarını seyredebiliriz. Etrafındaki çamurlu su onu hiç etkilemez, her halükarda tertemizdir. Çünkü nilüfer, üzerine en ufak bir toz zerresi geldiğinde hemen yapraklarını sallar ve toz taneciklerini belli noktalara doğru iter. Yaprağın üzerine düşen yağmur damlaları da bu noktalara doğru akar ve orada birikmiş tozları göle doğru süpürür. Doğadaki pek çok canlı, kendi yüzeylerini koruyan çeşitli özelliklere sahiptir. Nereye bakarsanız bakın kirli pasaklı tek bir canlıya rastlayamazsınız. Tabii insan eli değmemişse…

Her daim mis kokulu, tertemiz ve her an insanoğluna tefekkür kaynağı olan muhteşem bir manzaradır tabiat. Bu manzarada kimi zaman yerden aldığı çamuru meyvelerine süt şeklinde gönderen ağaçlardaki Rahmet’i kimi zaman da beyaz nilüferin temizlenme mekanizmasındaki Kuddüs’ü görürüz.

Mehmet Paksu

« Önceki girişler