Kategori Arşivleri: Makaleler

Toplumsal Dönüşüm İmanla Sağlanır

Mesele tamamen hakimiyetin kaynağının ne olması gerektiğidir. Toplumun bir bütün olarak bozulduğu, cahiliyyenin azgınlaştığı, toplumun Allah’ın sistemi dışındaki sistemlere göre düzenlendiği ve Allah’ın şeriatı dışında başka bir hukuka boyun eğildiği durumlarda İnkılabilik dışındaki yöntemlerin hiç bir yararı yoktur. Bu durumlarda yapılan çalışmaların temelden başlaması, kökten yeşermesi gerekir. Harcanan çabanın ve verilen mücadelenin yeryüzünde Allah’ın hakimiyetini gerçekleştirmeye adanması lazımdır. Egemenlik ve hakimiyeti nefislerinde kabul etmeyen bir toplumda iyiliği yaygınlaştırma ve kötülükten alıkoymanın dayanabileceği bir temel yok demektir.

Bu da tevhidi bir imana ihtiyaç gösterir ki, bu imanın gerçek yapısını kavramayı ve onun hayat düzeni üzerindeki işlevini anlamayı gerektirir. İşte bu seviyedeki bir iman, güvenin tamamını Allah’a yöneltebilir. Yol ne kadar uzarsa uzasın, Allah’ın iyiliği muzaffer kılacağına tam olarak güvenir, karşılığın Allah katında olduğundan şüpheye düşmez. Bu görevi üstlenen kimse bu dünya hayatında herhangi bir mükafat beklemez. Sapık toplumun kendisini takdir etmesini ve herhangi bir yerde cahiliye taraftarlarının kendisine destek olmasını beklemez.

Kur’an-ı Kerim’in ve peygamberin marufu yaygınlaştırma ve kötülüğü engellemeye ilişkin bütün emirleri, müslüman toplumda müslüman bireyin görevleriyle ilgilidir. Yani bazı durumlarda bir takım idari zulümler, bazı zamanlarda kötülüklerin yaygınlaşmasına rağmen temel ilke olarak, Allah’ın hakimiyetini kabul eden ve onun şeriatını esas alan bir toplumda yaşayan müslümanın görevini dile getirmektedir. İşte böylece biz peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) “En üstün cihad zalim bir yöneticinin karşısında doğru sözü dile getirmektir” buyurduğunu görmekteyiz. Yani karşısında hak söz dile getirilen “imamdır” (hükümdardır). Kişi Allah’ın hakimiyetini ilke olarak kabul etmeyip onun şeriatını yürürlüğe koymadıkça zaten İslâm devletinin hükümdarı, imamı olamaz. Yani Allah’ın şeriatıyla hükmetmeyene “imam” adı verilmez, onu Cenab-ı Allah, “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin kendileridir” şeklinde nitelemektedir. (Maide Suresi, 44)

Bu yüzden günümüzde cari sistem içerisinde yapısal bozukluklara ve yolsuzluklara mücadele etmek, ana meseleyi çözmeden yani, Allah (c.c.)’a hakkı ile iman anlaşılmadan toplumların değişmesini beklemek, cahili sistemleri restore etmekten başka hiçbir şey değildir. Allah’ın şeriatını mer’iyete koymayan cahili toplumlarda ise en büyük kötülük, tüm kötülüklere kaynaklık eden, temel kötülük Allah’ın hayat için koymuş olduğu kanunları reddetmek suretiyle Allah’ın ilahlığını reddetmektir. İşte dar kapsamlı kötülüklerle mücadeleye girişmeden önce reddedilmesi gereken bu, her türlü kötülüğün kaynağı olan temel ve köklü kötülüktür. Çünkü diğer kötülüklerin tamamı onun peşinde gelmekte, onun bir uzantısı olmaktan öteye geçmemektedir.

Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?” (Tin/8)

Yaratılanlar hakkında böyle hüküm verdiğinde yüce Allah adaletli davrananların en adaletlisi değil midir? İşte bu temel mesele inanılıp kabul edilmediği müddetçe siyasi tevhid ve siyasi imanlarımız hak olana değil de batıllara olacaktır.

Yoksa istedikleri, cahiliyye düzeni midir? İyi anlayan bir toplum için, Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?

Cahiliyye -Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere- yaratılanların yaratılanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana mabud kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve -Allah’a değil- onlara tapılmasıdır. Nerede ve hangi zamanda olursa olsun eğer insanlar, tek bir konuda bile ödün vermeksizin Allah’ın şeriatına göre hükmediyorlarsa, bu şeriatı benimsiyorlar ve ona gerçek anlamda teslim oluyorlarsa, Allah’ın dinine mensup olmuş demektirler. Yok eğer, beşer aklının ürünü olan bir şeriat, bir öğretiye göre hüküm veriyorlarsa -hangi şekilde olursa olsun- söz konusu öğretiyi benimsiyorlarsa, onlar cahiliyye sınıfındadırlar. Onlar, öğretisi doğrultusunda hüküm verdikleri kişinin dinini benimsemiş durumdadırlar, Allah’ın dinini değil! Allah’ın hükmünü istemeyen, cahiliyye hükmünü istiyor demektir. Allah’ın hükmünü reddeden, cahiliyye düzenini kabul ediyor, cahiliyyeyi yaşıyor demektir.

Abdullah Hakan
Vuslat dergisi

Dergah, tekke derken

Hep diyorum, bu tezgahta şeyh de var fahişe de.. Gazeteci de var, işadamı da..

Bu iş sadece Türk Ortodoks kilisesi ile sınırlı değil.. Tekke de var işin içinde, dergah da..
Geçen gün basında yer alan haber gözünüzden kaçmamış olmalı. “Dergâhtan çete çıktı” başlıklı habere göre “İstanbul’un popüler dini merkezlerinden Yahya Efendi Dergâhı Vakfı’nın yöneticileri uyuşturucudan tutuklu olmalarına rağmen görev başındalar.” Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergâhı Vakfı’nın Başkanı K.A. ile Vakıf Müdürü M.K 3 Ekim 2008’de, Hollanda’dan uyuşturucu getirme işine karıştıkları iddiasıyla Silivri Cezaevi’ne girdiler. 16. yüzyıldan beri Beşiktaş Çırağan’da Boğaz’a hâkim bir tepede kurulu olan Yahya Efendi Dergâhı’nın bağlı olduğu vakıfla ilgili ilk skandal, 13 Ekim 2008’de Başkan K.A. ve Vakıf Müdürü M.K’nin bir uyuşturucu operasyonunda tutuklanması ile patlak verdi. Bir sürü yolsuzluk iddiası var..
Yahya Efendi kimdir biliyorsunuz. “Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdai, Beykoz’da Yuşa Efendi’nin türbesi, Sarıyer’deki Telli Baba ile birlikte İstanbul Boğazı’nın dört manevi bekçisinden biri olduğu söylenen Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergâhı’nın kuruluşu 1538 yılına kadar gidiyor. Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte Trabzon’da doğup büyüyen ve Kanuni’nin süt kardeşi olan Yahya Efendi, daha sonra döneminin en büyük müderrislerinden biri oluyor. Yahya Efendi’nin türbesi İstanbul’un en çok ziyaret edilen dini mekanlarından biri.”
Özbekler Tekkesi’ni biliyorsunuz.. Ertegünlerin bu tekkeye olan ilgisini de. Tapınakçıların bu tekke ile ilgilerini de..
Onların bu ilgisi ne Yahya Efendi Hazretleri’ni ve ne de Özbekler Tekkesi’ni kuranları bağlamaz kuşkusuz. Ancak birileri bu mekanlara sızmak için çaba gösteriyorlar.
Ergenekon’un şehid ailelerini kışkırtmak için milliyetçi derneklere sızmaya çalıştığı bilinen bir gerçek.
Bazı vakıf, dernek, sendikalar zaten doğrudan psikolojik harp tarafından örgütlenmiş..
Şimdi de tarikatlara, dergahlara sızmaya çalışıyorlar. Orada kim ne yapıyor, umurlarında değil. Amaçları; o yapı, çatı altında gizlenmek, evraklarını, silahlarını, malları o çevrede gizlemek.. Fırsat bulurlarsa bu yapıları ele geçirmek.. Lider seviyesine yükselmek. Buradaki insanların safiyet ve samimiyetlerini kullanmak..
Kuşkusuz yukarıdaki haber bugün için bir iddia. Yargılama sonunda her şey ortaya çıkacak.. Ancak herkesin bu konuda dikkatli olması gerek. Çünkü derin güçlerin bu yönde çabaları olduğu biliniyor..
Birileri aniden çıkıp gelip, para veriyorsa, hayır yapıyorum diye, cemaat arasına sızmaya çalışıyorsa dikkatli olmak gerek.. Bunlar cami halılarını yenileyelim diye, eski değerli halılarını alıp giden, ya da cami kubbelerindeki, minarelerindeki tarihi alemleri söküp götürüp, yerine pırıl pırıl ayyıldızlı pirinç alemleri takan “hayırsever görünümlü sahtekar” değil.. İşleri iki saatte bitecek, foyaları anında fark edilecek türden girişimler değil bunlar..
Bir yandan geleneksel tarikatlara sızmaya çalışırken bir yandan da İslami görünen ya da İslam dışı bir sürü tarikat örgütlüyorlar.. İslam cemaatını atomize etmek, özellikle Şii-Sünni, ılımlı, selefi, tasavvuf tartışmasına dikkat etmek gerek. Ve tabii Mehdi ve Mesih tartışmalarına da..
Bunlar oluyor diye bu kuruluşları terk etmeyeceğiz elbette, ama daha dikkatli olacağız.. Öyle sakal-sarık, çarşaf ya da başörtüsüne bakıp birilerinin peşine takılmayacağız.. Daha çok okuyacağız.. Durup dururken aniden gelip, yükselmeye çalışanlara, para harcayanlara karşı dikkatli olmamız gerek.
Lawrance’ı hatırlayın.. Bir İngiliz ajanını şeyh ilan ettiler.. Moiz Kohen nasıl Tekinalp oldu? Ya da Şimon Zwi nasıl Şemsi Efendi oldu? Lazaro Franco’nun Türk Ocakları’ndaki işi neydi?
Bu adamlar sadece misyoner faaliyetleri ile gelmiyorlar. Mediayı da kullanıyorlar, meyhaneyi de.. Çıplaklık ve fuhuş kültürü, kumar kültürü, moda hareketleri, aklınıza gelen her yolu deniyorlar.. Yeri geliyor milliyetçi oluyorlar, yeri geliyor liberal. Yeri geliyor tarikatçı ya da sol..
Hani, meyhaneyi, kiliseyi biliyoruz da, tekke, dergah dediğinizde, buradaki adamlar tam bir ajan.. Münafıkça bir plan peşindeler.. Çok daha tehlikeliler.. Yarın birileri bu çevrelerin tuzağına düşecek olursa dergahtan, porno arşivi ya da Ergenekon belgeleri, silah filan çıkarsa şaşmamak gerek..
Zaten bol miktarda, Mehdi, Mesih, Nebi ortalıkta dolaşıyor.. Kimi uzaydan gelmiş, kimi cinlerle haşır-neşir, ne ararsan var.. Gaybden haber verip geleceği okuyanlar, kehanette bulunanlar..
Aman dikkat.. Herkesin, çevresine göz-kulak olması gerek..
Bu işin ucu paranoyaya varmamalı ama, unutmayalım ki, meydan boş değil.. Şeytan ve onun askerleri fazla mesaide.. Bizim zaaflarımız onların şansıdır. Bunu unutmayalım.
Ve de karanlık, aydınlığın yokluğudur.. Mü’minler feraset sahibi olmalı. Biz sağlam durursak, onların hileleri örümcek ağı gibidir ve Allah (cc), onların tuzaklarını başlarına geçirir..
Devlet de, yabancı istihbarat örgütleri de, şeytanlar ve cinler de insanoğlunu takip ederler.
Hepsinden önemlisi, Allah (cc) her şeyi görmekte, duymakta, bilmektedir.. Selam ve dua ile..

Abdurrahman Dilipak
05.11.2009

Mevlevîlik İslâm’ı Nötrleştirme Aracı Olarak Kullanılıyor

Prof. Dr. Mikail BAYRAM ile röportaj: “Mevlâna ve Mevlevîlik” Üzerine…

Abdülhamit: Hocam konumuz sizin uzman olduğunuz bir konu… Ahi Evren, Mevlana ve Mevlevilik… Konuyu genel kabul görmüş şeklinden ziyade, bilimsel araştırmalarınız sonucunda farklı bir mecrada ele almanız, doğal olarak genel kabul gören düşünce sahiplerince refüze edilmenizi de beraberinde getirdi. Özellikle, son birkaç yıldır gündeme gelen bir konu olan Mevlana ve Mevlevilik konusu tabir-i caizse bir tarz-ı siyaset halini aldı. Bu kanaate de Mevlana’yı tüm dünya milletlerine sevdirme gibi bir misyonu yüklendi. Bununla da kalmayıp, şayet kabul görürse UNESCO tarafından 2007 yılında tüm dünya ülkelerince ortak payda kılınacak ve kutlanacak. ‘Dünya Mevlana Yılı’ bile olacak. İslâm nokta-i nazarından bakıldığında ‘kutlamak’ ne demek, bu işin ayrı bir boyutu tabi; bundan ziyade ben şöyle bir giriş yapmak istiyorum:
‘Bir mütefekkir!’ veya feylesof diyebileceğimiz Mevlana’nın düşünceleriyle dünyayı sarmaya, kucaklamaya çalışması nasıl bir şey sizce?

Mikail Bayram: Önce bir olayı vuzuha kavuşturayım. Bundan sekiz ay kadar önce ben bir kitap yayınladım. Kitabın adı “Siyasî ve Sosyal Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlâna Mücadelesi”. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da ‘Haftalık’ diye bir derginin böyle bir kitabın yayınlandığından haberi oluyor ve bu kitabın yayınlanışını haber konusu yapıyor. Dergide de flaş bir haber olarak veriliyor. Dergiyi yayınlayan zat kendisine göre bu kitapta mevcut olan fikirleri –biraz da yanlış olarak, çarpıtarak- yayınladı. Bu haberin yayınlanmasından sonra, önce İstanbul gazeteleri (Milliyet, Vatan, Posta Gazetesi) bu habere dayalı olarak konuyla ilgili yazılar yayınladılar. İstanbul gazetelerinin bu yazılarından sonra Konya gazetelerinin, mahallî gazetelerin böyle bir kitabın yayınlandığından haberi oldu. Hâlbuki kitap Konya’da sekiz ay önce yayınlanmış. Onların da böyle bir kitabın yayınlanmış olduğundan haberleri oldu. Ve başladılar tabir-i caizse beni topa tutmaya. “Mikâil Bayram şunu söyledi, Mikâil Bayram şöyle yaptı” şeklinde haberler yayınladılar. Hâlbuki kitapta ben Mevlâna’ya hiçbir şey söylemiyorum. Mevlâna kendi döneminde birileriyle mücadele etmiş. Mevlâna onlara bir şeyler söylüyor, onlar da Mevlâna’ya bir şeyler söylüyorlar. Ben de bir tarihçi olarak o günün sosyal, siyasi, kültürel olaylarını tespit etmeye çalışıyorum. Bu benim mesleğimin bir icabıdır. Bütün bu olaylar benim dışımda cereyan etti. Özellikle de Şeb-i arus törenlerinin başladığı haftaya denk getirildi.

Benim Mevlâna’ya bir şey dediğim yok. Siz yine Mevlâna’nızı kutlayın. Ondan sonra bana olan hücumlar halka da sirayet ediyor. Konya’nın mahallî televizyoncuları gidiyorlar işportacılara bile mikrofon tutuyorlar: “Fen-Edebiyat Fakültesinin Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikâil Bayram Mevlâna hakkında şöyle şöyle dedi ne dersin”. Fikri götürüyor işportacıyla tartışıyor. Bilim adamları çerçevesinde konuyu tartışmaya gelmiyorlar. Tabi bu arada Üniversite devreye giriyor. Üniversite’ye ağır bir baskı uyguluyorlar. “Böyle bir adam bu Üniversite’de nasıl barınır!” şeklinde. Üniversitem olarak hakkımda soruşturma başlatmışlar. Ben rektörün kendisine de dedim. Neyi soruşturacaksınız? Bir marangoza “Sen tahtaları niye doğruyorsun?” denir mi? Mesleğinin icabıdır. Tahtaları kesecek, biçecek, bir eser meydana çıkaracak. Ben de o dönemin tarihçisiyim. O dönemde siyasi olaylar, kültürel olaylar cereyan etmiş. Ben bu olayları tespit ediyorum. Velev ki söylediklerimin hepsi yanlış dahi olsa. O bana aittir. Bu sizi ilgilendirmez.

Abdülhamit: Evet Hocam. Bunlara isterseniz en sonda yine dönelim. Sizin Mevlevîliğe bakışınız. Acaba niye bu kadar etkili oldu Mevlevîlik?

Mikail Bayram: Bunun tarihî derinlikleri var. Önce ben herkese iki soru soruyorum. Bu iki soru üzerinde düşünelim ve dediğiniz konulara gelelim. Bakın Mevlâna Mesnevisinin 6. cildinin başlarında ilk 273. beytinde diyor ki: Bir takım çevreler vardı burada (Konya’da). Bu çevrede bulunan insanlar benimle mücadele ediyorlardı. Benimle onlar arasında bir savaş cereyan ediyordu. Ben de bu savaşa Mesnevi’yi yazarak katıldım. Mesnevi’yle, bu şiir gücümle onlarla mücadele ettim. Onlar Firavun idiler, ben Musa idim. Neticede ben onları mağlup ettim. Zelil oldular, kahroldular ve ben zafere ulaştım’ diyor ve bu çevredekileri kötülüyor, hicvediyor. Sonra da şunu söylüyor: ‘Bunlar zelil oldular, kahroldular, yok oldular.’ Ve Mesnevi’yi altıncı ciltte sona erdireceğini söylüyor. Sona erdirmesinin sebebi olarak da muhaliflerinin mağlubiyetini ileri sürüyor. Bu birinci soru.
İkinci bir problem daha var: Mevlâna’nın yaşadığı dönemde Anadolu Moğollar tarafından işgal edilmiş. Anadolu’da muhtelif yerlerde katliam yaptılar, yağma yaptılar. Erzurum, Erzincan, Tokat, Sivas, Kayseri yağma edildi. Kayseri’de on binden fazla insanın bir kısmı katledildi bir kısmı esir olarak alındı. Bu kadar büyük bir katliam oldu. Daha sonra Konya’ya geldiler ve Selçuklu ordularını muhtelif defalar yendiler. Kösedağ’da ağır bir yenilgiye uğrattılar, Konya-Aksaray arasındaki Sultanhanı savaşında yine Selçuklu ordusunu yendiler ve Konya’ya girdiler; devletin başkentine geldiler. Bütün bu olaylar cereyan ederken Mevlâna’nın Konya’da yaşayan biri olarak, bir fikir adamı, bir şair olarak bunlar hakkında tepkisi nedir? Ne yapıyordu Mevlâna? Moğollar bu kadar katliam yaparken Mevlâna hiçbir şeye karışmıyor, onları sadece seyir mi ediyordu? Eğer böyle bir insan ise bu ot gibi bir adam demektir. Oysa biz Mevlâna’yı incelediğimiz zaman Mevlâna’nın da olayların içinde olduğunu görüyoruz. Bakın Hülâgu Han –Cengiz Han’ın da torunudur– Bağdat’ı zapt ettikten sonra halifeyi idam etti ve o dönemde Bağdat’ta Halife’ye bağlı Fütüvvet Teşkilâtı’nı da lağvetti. Fütüvvet Teşkilâtı’nın Anadolu’daki ilk şeyhi Malatyalı Şeyh Mecdüddin İshak idi. (Sadreddin Konevi’nin babası). Anadolu’daki bütün şeyhler de bu teşkilata bağlıydı. Hülâgu Han Anadolu’daki bütün şeyhlerin, müritlerin teşkilatını da Mevlâna’ya bağladı. Mevlâna’yı da Şeyh’ur-Rum (Anadolu’nun Şeyhi) tayin etti. Anadolu’da olan bütün şeyhlerin Mevlâna’ya bağlanmaları mecburiyetini getirdi. Mevlâna’ya bağlanmayı kabul etmeyen genel olarak Ahiler ve Türkmenler ya kovuldular ya da Anadolu’dan tehcire zorlandılar veya öldürüldüler. Bir kısmı Mevlâna’ya bağlanmak zorunda kaldılar. Mevlâna’ya bağlanmayı kabul etmeyenler ya Anadolu’dan hicrete zorlandılar veya ellerinde bulunan tekkeleri, zaviyeleri, işyerleri, atölyeleri vs. müsadereye tabi tutuldu. Müsadere ettikten sonra da Mevlâna’ya ve Mevlâna’nın çevresindekilere verdiler.

Abdülhamit: Anadolu’daki belli gruplardan bahsettiniz. Anadolu’da başka gruplar da var mı? Anadolu’nun genel olarak yapısı nasıl?

Mikail Bayram: Evvela Ahiler denilen bir zümre var. Bunlar şehirlerde merkezîleşmişler. İlk kurulduğu yer de Kayseri’dir. Orada kuruldu ve daha sonra Alâeddin Keykubad zamanında bütün Anadolu’ya yayıldılar. Daha doğrusu Alâeddin Keykubat Ahi Teşkilatı’nın şehirlerde ve yerleşim yerlerinde de şubelerini kurdurdu. Ahiler devletin hizmetine de girdiler. O dönemde Selçukluların idaresinde olan bütün şehirlerde, kasabalarda beledi hizmetleri ve emniyet hizmetlerini Ahiler görüyorlardı.
İkincisi; Türkmen tarikatlar; Türkmen fikir adamları vardı. Bunların bazıları Hacı Bektaş, Baba İlyas-i Horasani, Baba İshaktır. Daha sonraya gelirsek ; Taptuk Emre, Yunus Emre’dir. Bunlar da Türkmen taifesi ve birer tarikat önderidirler. Çoğunlukla bu Türkmen tarikatları Ahmet Yesevi ocağına bağlıdırlar. Orta Asya’da Horasan’da Ahmet Yesevi ocağından çıkan dervişler Anadolu’ya dökülüp geliyorlar. Çünkü Anadolu yeni fethedilmiş bir ülkedir. Gelip Anadolu’ya yerleşerek burada yurt kurmaya çalışıyorlar. Ahmet Yesevi ocağından gelmiş bu dervişler Anadolu’da muhtelif yerlere devlet politikası olarak yerleştiriliyorlar. Devletin bunu yapmasının sebebi de bunların Anadolu’yu İslâmlaştırıyor olmalarıdır. Çünkü Anadolu diyar-ı Rum’dur. Yeni fethedilmiş bir bölgedir; halkının büyük ekseriyeti Rum’dur. Özellikle şehirler tamamen Rum’dur, daha doğuda da Ermeniler ve diğer yerli halklar bulunuyordu. Dolayısıyla bu şeyhler o dönemde organize edilip belli yörelere yerleştiriliyorlar. Bu şeyhler bulundukları yerlerde kolonileşiyorlar ve çevrelerinde İslâmî bir sosyal ortam yaratıyorlar.

Abdülhamit: Hocam Mevlana nerede bu ortamda?

Mikail Bayram: Mevlâna Konya’da bulunuyor. Bu dini hareketler içerisinde bir de İranî çevreler var. İran üzerinden Anadolu’ya gelen Türkmenler, yani Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ederlerken İran üzerinden geliyorlar. İran üzerinden gelindiğinde İranlılar da Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya dökülüp geliyorlar. İranlılar daha çok tüccar, sanatkâr, ilim ve fikir adamı, şeyhler ve dervişler olarak Anadolu’ya geliyorlar. Bunlar, daha çok şehirlerde yerleşmeyi tercih ediyorlardı. Türkmenler ise, kırsal bölgelerde yerleşmeyi kendileri için uygun görüyorlardı. Daha sonra Moğol İstilası olunca Moğolların önünden de çok sayıda Türkmen ve İranlı Anadolu’ya geldiler. Onun için Anadolu’da İslâmlaşma ve Türkleşme kırsal bölgelerde daha hızlı olmuştur. Şehirlerde uzun süre -Osmanlı zamanına kadar- gayr-i Müslim çevreler mevcut idiler. Mevlâna İranî çevrelerin adamıdır. Kendisi de İranlıdır. Çok sayıda İranlı halk da göçüp Anadolu’ya gelmiş, şehirlere yerleşmişler ve şehirlerde İranî mahalleler oluşmuştur. Bakıyorsunuz mesela şehirde Kazvinliler, Tebrizliler, İsfahanlılar, Deylemliler mahallesi var. Mevlâna’nın eserlerinden de bunu görüyoruz; Sohbet meclislerinde, sokaklarda, çarşıda, pazarda Farsça konuşuluyor. İran kültürü bu derece yaygındır Anadolu’da. Dolayısıyla da yalnız Mevlâna değil, belki yüzleri bulacak kadar İranlı şair var. Anadolu’da yaşıyorlar ve eserlerini Farsça yazıyorlar.

Abdülhamit: Hocam diğerlerinin erimesi Mevlana’nın Şeyh’ur-Rum ilan edilmesi sebebiyle mi?

Mikail Bayram: Mevlâna Şeyh’ur-Rum ilan edildikten sonra Moğollar ve Moğol yanlısı yöneticiler Mevlâna ve çevresindekilerini himaye ediyorlar. Bu himayenin sonucu olarak onların çevresinde İranî bir çevre oluşmakta hızlı bir İranîleşme süreci yaşanmaktadır. Çünkü onların medreselerinde yani Mevlevî medreselerde Farsça okunuyor. Yukarıda da dediğim gibi Mevlâna’nın “Fihi mâ Fih” adlı eserinden anlaşılıyor ki, sohbet meclislerinde ve çarşı pazarda da Farsça konuşulmaktadır. Farsça bu derece yaygındır. Mevlâna’nın ve oğlu Sultan Veled’in eserleri veya Kalenderî bir derviş olan Şems-i Tebrizi’nin eserleri okunuyor. Mevlâna’nın babası Sultanü’l- Ulemâ diye anılan Baha Veled de Karaman ve Konya’da ikamet etmiştir ki onun da “Maarif” adında bilinen bir eseri vardır. Bütün bu eserler Farsça olarak kaleme alınmıştır. İşte bu kültürel ortamda İranîleşme olayı da meydana gelmekteydi.

Abdülhamit: Mevlana’nın Şems-i Tebrizi ’ yle ne tarz bir bağlantısı var acaba?

Mikail Bayram: Bu arada o konuyu da açayım. Biz Mevlâna’nın hayatını iki dönemde inceleriz. Birinci dönemde babasının talebesidir. Babası Sutlanu’l-Ulema Baha Veled’dir. O da Orta Asya’dan, Belh’ten gelmedir. Daha oradayken Sultanu’l-Ulema diye meşhur olmuş ve gerçekten çok saygıdeğer bir insandır. Baha Veled Anadolu’ya gelmeyi tercih ediyor. Anadolu’ya gelirken önce Bağdat’a uğruyor, hacca gidiyor; hacc dönüşünde yine Bağdat üzerinden Anadolu’ya geliyor. Anadolu’ya gelmesinin sebebi –az önce de dediğim gibi- Anadolu’nun yeni fethedilmiş bir ülke olması ve bu yüzden de hareketli bir yer olmasıdır. İpek yolu dediğimiz Ticaret yolları birkaç güzergahtan Anadolu’dan geçer.

Abdülhamit: Popüler diyorsunuz o dönemde Anadolu?

Mikail Bayram: İşte böyle popüler olmasından dolayı Mevlâna’nın babası ailesiyle birlikte Anadolu’ya geliyor. Bir süre Erzincan’da kalıyor orada tutunamıyor her nedense. Sonra Kemah’a oradan da Malatya’ya geliyor Malatya’da da tutunamıyor. Daha sonra Darende’ye buradan da Kayseri’ye geliyor orada da tutunamıyor. Burada ona muhalif bir çevre bulunduğu anlaşılıyor. Karaman’a gidiyor Karaman’da yedi sene kalıyor. En sonunda Konya’ya geliyor ve yerleşiyor. Mevlâna da bu süre içerisinde babasının talebesidir. Medresede okuyor. Medrese ehlidir. Babasının ölümünden sonra da Kayseri’de medfun olan Seyit Burhaneddin’e talebe oluyor. Bu zat önceleri Konya’daydı- on sene Seyyid Burhaneddin’e talebelik ediyor. Bu dönemde Mevlâna bir medrese ehlidir. 1244 senesinin Eylül ayında Şems-i Tebrizi adında Kalenderî bir şeyh Konya’ya geliyor ve Mevlana’yla tanışıyor. Bu şeyhle tanıştıktan sonra Mevlâna’nın tabiatında büyük bir değişme meydana geliyor. Bakınız Mevlâna o zamana kadar yani otuz sekiz yaşına kadar hiç şiir yazmamış. Şems’le tanıştıktan sonra şiir yazmaya başlamış. Buradan da anlaşılıyor ki; Şems Mevlâna’ya bir şeyler vermiş. Birincisi; Mevlâna’ya şiir yazma tekniğini öğretti. O günün şiir tekniğinde, aruz, kafiye, redif, nazım gibi edebi san’atları öğrettiği söylenebilir. Demek ki, Mevlâna Şems-i Tebrizi’den önce bunları öğrenmiş olmalı. Öyle görünüyor ki Mevlâna’nın büyük bir şairlik kabiliyeti vardı. Şairlik biraz da fıtrîdir. Biraz bilgi biraz da kişinin kabiliyeti olması lazım. Mevlâna’nın demek ki kuvve-i şiiriyyesi yüksekti. Şems-i Tebrizi Mevlâna’nın bu kuvve-i şiiriyyesini harekete geçirmiş oldu ve ondan sonra Mevlâna şiir yazmaya başladı. Ondan sonra da büyük eserler yazmaya başladı. İkinci olarak da; Şems-i Tebrizi Mevlâna’ya şiir malzemesi verdi. Şems-i Tebrizi İsmailiye mezhebindendir ve Kalenderiye tarikatındandır. Şems’in eski İran Kültürü alanında çok donanımlı ve birikimi olan bir kişi oluğu anlaşılmaktadır. Eski İran geleneğindeki şiir malzemelerini iyi biliyordu. Eski İran’da şiir malzemesi olan çok şey var. Özellikle hulûliye mezhebinden, hulûl inancından gelen bir inanış var onlarda. Mecusilikten gelmedir bu inanış. İşte Şems-i Tebrizi kültürel çevreden gelmedir.

Abdülhamit: Hocam Mevlana’ya hululiye inancını mı verdi Şems-i Tebrizi. Bundan önce Mevlana’da bu anlayış yok muydu?

Mikail Bayram: Tabi tabi. Mesnevinin ilk on sekiz beyitini okursanız orada da hulûliye nazariyesi vardır. Ney nazariyesi: Ney bir kamıştır ama neyin içinde birtakım şeyler var. İnsana da benzetebilirsiniz bunu. Bir insanın cüssesi var bir de insanın benliğini saran bir güç var.

Abdülhamit: Ney bu tarikatın üretimi bir şey mi yoksa İran kaynaklı mı o da?

Mikail Bayram: Bunlar İranî bilgilerdir. Bakın İranlı birçok şair var. Mesela Feridüddin-i Attar’ı ele alırsanız. Feridüddin-i Attar Mantıku’t-Tayr adlı bir eser yazıyor. Mantıku’t-Tayr eski İran’da mevcut idi. Yazılı bir metin olarak olmasa bile sözlü olarak mevcut idi. Feridüddin-i Attar’ın yaptığı şey onu İslâmî Farsça’ya aktarmak olmuştur. Mesela Firdevsi’nin Şehnâmesi. ‘Şehnâme’ İslâm’dan önceki dönemde İran’da mevcut idi. Firdevsi’nin yaptığı şey Pehlevice olan Şehnâme’yi İslâmî Farsça ile yeniden kaleme almak olmuştur. İlk devir İranlı sufilerden birçokları eski İran inanışlarını yeniden gündeme getirmeye çalıştıkları görülmektedir. Hallaç gibi Bayezid-i Bestami gibi. İşte bunun gibi edebî alanda da eski İran’ın edebî birikimi İslâmî dönemde İranlı şairler ve edipler tarafından İslâmî Farsça (Farsî-i cedîd) ile yeniden kaleme alınmaya çalışılmıştır.

Abdülhamit: Peki hocam bu çeviri mahiyetinde mi? Yoksa İslamileştirme söz konusu mu?

Mikail Bayram: Tabi İslâmîleştiriyorlar. Onu söylemek istiyorum.

Abdülhamit: İran etkisi buradan mı kaynaklanıyor diyorsunuz?

Mikail Bayram: Tabi tabi. Mesela Ferhat ile Şirin Destanı. Eski İran’da mevcuttu bu. Nizami’nin yaptığı onu İslâmî bir formla yeniden gündeme getirmektir. Dolayısıyla Hallac-ı Mansur da “Ene’l-Hak=Ben Allah’ım” dediği zaman bu İran’da mevcut olan eski bir inanıştı. Onun da dedesi mecusidir. Dolayısıyla Mecusiliği biliyor. Bunu söylediği zaman da Mecusiliğin bir inanışını ortaya koymuş oluyor. Aynı şekilde Bayezid-i Bestami de “Ma fil cübbeti sivallah=Cübbemde Allah’tan gayrı nesne yoktur.” Yani ‘Benim benliğimi Allah sarmış’ demektir. İşte bu da Mecusiliğin ifadesidir. Nitekim Mevlâna da Mesnevisinde Bayezid-i Bestami’yle ‘Kutbun Hikâyesi’ diye bir hikâye anlatır. Orada da Mevlâna o inancı açığa vuruyor. İşte Mevlâna Şems’le görüştükten sonra böyle bir şair olmuştur. Şiir gücü az önce söylediğim gibi çok yüksektir ve bu şiir gücüyle birileriyle mücadele ediyor. Kendisi de bunun farkındadır. Ve o dereceye varıyor ki Mevlâna artık Mesnevinin Kuran’a mukabil bir kitap olduğuna, ilahi bir kitap olduğuna inanıyor ve: “Benim benliğimi Allah sarmış bu sözler Allah’ın sözleridir” diyor. Nitekim Mesnevi’nin Mukaddimesinde “Haza Kitabu’l-Mesnevi/Ve huve usulu usulu usuluddin/la yemessuhu illelmudahherun/tenzilun min rabbi’l-alemin=Bu Mesnevi kitabıdır/Bu dinin aslının aslının aslıdır/Ona abdestsiz dokunulamaz/Allah tarafından indirilmiştir”. Nitekim yine Mesnevi’de başka bir beyitte yine: “İn ne necmest u ne remlest u nehab /Vahy-i Hak Vallahu Alem Bissevab = Bu ne reml işidir ne rüya işidir/Allah da doğruyu biliyor ki bu Allah’tan vahiydir”. Mesnevi’ye böyle inanıyor. İşte Şems’in etkisini görüyoruz burada. Birinci Mevlâna medrese ehlidir; ikinci Mevlâna şairdir, hulûlî inanışlarla donanmış bir şahsiyettir.

Abdülhamit: Buradan asıl tezinize gelelim: Mevlana ve çevresinin Moğol yönetimiyle ilişkisi… Nedir Mevlana’nın Moğollarla ilişkisi? Nerede başlamıştır?

Mikail Bayram: Az önce de bahsettim. Evvela Hülâgu Han onu  Şeyh’ur-Rum olarak Anadolu’ya tayin etmiş. Anadolu’ya tayin ettikten sonra da bunlara maaş bağlıyor, onlara yatırım yapıyor. Anadolu’da muhtelif yerlerde başkalarından müsadere ettikleri –özellikle Türkmen şeyhlerden– medreseleri, zaviyeleri, iş yerlerini ve hatta vakıfları Mevlâna’ya ve Mevlâna’nın çevresindekilere veriyorlar. Anadolu’da Mevlevîlik organize ediliyor. Sürekli olarak da bunlara yatırım yapılıyor. Ben bunları yazarken Mevlâna’ya iftira etmiş değilim. Kendileri de eserlerinde yazıyorlar. Parası bittiği zaman Moğol umerasına mektup yazıp para istiyor. Veya Moğol veziri bakıyorsunuz Mevlâna’ya 700 dinar gönderiyor. 700 dinar çok büyük bir paradır. 1 deve 10 dinardır. 70 deve parası bir seferde Mevlâna’ya veriliyor. Moğolların burada veznedarı vardı: Şerefeddin-i Mavsili. Mevlâna’yı ziyarete geliyor ve Mevlâna’ya 2000 dinar veriyor. Moğollar neden bu parayı verecekler. Mevlâna onlara hizmet ediyor da ondan. O dönemde Anadolulular –özellikle Türkmen halk ve Ahiler– Moğollar müşrik oldukları için onlara itaat etmiyorlar ve muhtelif yerlerde Moğol yönetimlere isyan ediyorlar. Bu insanları Mevlâna ve çevresindekiler, -İranî çevre diyoruz biz onlara- halkın Moğollara itaat etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Bir Moğol veziri var; Tacettin Mutez. Mutez Mevlâna’ya bir mektup yazıyor. Bakın bu Mevlâna’nın kendi eserinde var. “Seni ziyarete gelmek istiyorum ama devlet işlerinin çokluğundan dolayı seni ziyarete gelemiyorum.” Mevlana da ona cevabî mektubunda diyor ki: “Sen Moğollara hizmet et. Moğolların gönlünü hoş tut.” Çünkü Moğollar burada asayişi sağlıyorlar. Onun için bazı menkıbelerde Yunus’ la Mevlana’yı karşılaştırırlar. Mevlâna’yla Yunus arasında bir muhabbetin mevcudiyetini ifade ederler. Bu tarihî realiteye tamamen aykırıdır. Mevlâna Yunus’u görse şeytanı görmüş gibi olur. Taptuk Emre’yi görse şeytanı görmüş gibi olur. Yani bunlarla uyumlu değil. Meselâ Karamanoğulları –Türkmendir onlar– Mevlâna’nın torunu Ulu Arif Çelebi’ye “sen de Müslümansın biz de Müslümanız. Sen bizi desteklemiyorsun Moğolları niçin destekliyorsun?” diye sorduklarında “Biz Mevleviler başımızdaki güç kim olursa olsun Allah o gücü kime vermişse biz onlara itaat etmeyi kendimiz için farz addeder ve bunlara itaat ederiz. Bizim meşrebimiz böyledir” diyor. Dolayısıyla da Mevlâna’da da bunu görüyoruz. Mesnevisinin muhtelif yerlerinde de bu bilgilere rastlıyoruz.

Abdülhamit: Hocam Mevlana nasıl kullanıldı Moğollar tarafından? Nasıl etkili oluyor halk üzerinde?

Mikail Bayram: Mevlâna’nın yüksek bir şiir gücü var. Mevlâna’nın şiirleri önce sahifeler halinde yayınlanıyor. Bu fasiküller halkın elinde dağılıyor ve büyük bir zevkle takip ediliyordu. Yirmi bir senede Mesnevi bu şekilde yazıldı ve okuyuculara ulaştırıldı. 1262’den sonra Mevlâna dağınık halde olan şiirleri toplayıp onları defterler halinde yayınlıyor. Bu şiirlerin defter haline getirilmesi 1262-1265’yılları arasındadır. Yirmi bir sene Mesnevi yazmıştır. Mesnevi yazarak çevresindekilerle mücadele ediyor. O dönemde Ahi Evren Hace Nasıreddin adında bilge bir kişi var. Ahi Evren Fahruddin-i Razi’nin talebesidir. Mevlâna ise sezgicidir. İçe doğuşçudur, böyle ifade edeyim. Ahi Evren ise akılcıdır. Dolayısıyla bunlar birbirleriyle mücadele etmişler. Mevlâna Mesnevisinde aleyhinde onlarca hikâye yazıyor. Ahi Evren; Nasıreddin Mahmut’tur adı. Nasreddin Hoca dediğimiz şahıs da Ahi Evren’in ta kendisidir. Dolayısıyla Nasreddin Hoca ile Mevlâna arasında şiddetli bir mücadele meydana gelmiş. Mevlâna Mesnevide çeşitli kötü sıfatlarla onu tasvir eder. ‘Cuha’ der mesela. ‘Cuha’ hocanın alaylı söylenişidir. Nasreddin hoca dericidir. Yılan derisinden kemer, kırbaç vs. yapar ve zehirli yılanların zehrinden de panzehir imal eder. Dolayısıyla Mevlâna onu andığı zaman yılancı diye anar. Hem Mesnevi’sinde ve hem de Divân-ı Kebîr’de onlarca defa bu zatı kötü sıfatlarla zikr eder. Yalnız, Divân-ı Kebîr’de 318. şiirde onu ismen yâd etmektedir. Ben son yazdığım eserde Mevlâna’nın eserlerinde onu ne şekilde ve nerelerde andığını bir bir tespit ettim. Bu konu çok uzun olduğu için burada kısa kesiyorum.

Abdülhamit: Hocam anlattıklarınız ışığında baktığımızda Moğol baskısı ve Mevlana’yı desteklemeleri Ahi Evren’in etkisini kırmış ve Anadolu’yu mistisizme gömmüş diyebilir miyiz?

Mikail Bayram: Ahi Evren gerçekten çok güçlü bir fikir adamı ve filozoftur. Mevlâna gibi şair değildir o. Dediğim gibi akliyecidir. Felsefî meselelere vakıftır. Tabiat bilimlerini bilir. İyi bir doktordur meselâ. Matematik, astronomi gibi ilimleri çok iyi bilen bir insandır. Ve Ahi teşkilâtının mimarıdır. Ahi Teşkilatı da Anadolu’da 32 çeşit sanat kollarını organize ediyor. Bunlardan bir teşkilat kuruyor. Onları teşkilâtlandırıyor. Eğer Ahi Evren’in başlattığı bu fikir cereyanı bu aktivite kendisinden sonra da devam etmiş olsaydı, teknoloji ürünlerini Anadolu’da verecekti. Çünkü Ahi Evren’e göre bu tabiat ilimlerini işe dönüştürmek esastır. Esas olan insanın ilmi yani tabiat bilimlerini iş alanında uygulamaktır. Bu o dönemde Anadolu’da çok gelişti. İlmi işe uygulama. İş ve sanat alanında uygulama düşüncesi. Bu yönde eserler yazıldı. Meselâ Kayseri’de bulunan bir zat var: Hubeyş bin İbrahim Tiflisi. Gürcü asıllıdır. ‘Beyanu’s-Sınaat’ yani sanatların açıklanması adlı bir eser yazdı. Diyarbekir’de Ebu’l-İzz El-Cezeri el-Cami’ ,‘Beyne’l-İlmi Ve’l-Amel’. Bunun anlamı ilim ile ameli birleştirmek. İlmi ile ameli birleştirirseniz ne çıkar ortaya: Teknoloji. Teknoloji budur. O dönemde Anadolu’da bunun temelleri atılmış vaziyetteydi. Fakat Moğollar Mevlâna ve çevresini desteklediler. Mevlevî çevreler de bunlarla mücadele ettiler ve bunları yok ettiler. Dolayısıyla Anadolu’da başlamış olan o güzel faaliyetler devam edemedi. Osmanlılar da bunun takipçisi olamadılar. Dolayısıyla Selçuklular zamanında oluşmuş o ilmi potansiyel Osmanlılara intikal edemedi. Çünkü Moğollar onların eserlerini de yok etmişlerdir. Ahi Evren’i ve Ahi Evren gibi yüzlerce ahiyi yok ettiler. Onların eserlerini de yok ettiler. Ben Selçuklu arşivlerini takip ettim. Sonra gördüm ki, Selçuklular döneminde bu arşiv malzemeleri kütüphanelere intikal etmiş. Elyazması kütüphaneler. Türkiye’de bütün elyazması eser ihtiva eden kütüphanelerini gezmek zorunda kaldım. Çünkü Ahi Evren benim doktora tezimdi. Ahi Evren’i ve eserlerini tespit edecektim. Anadolu’nun bütün kütüphanelerini gezmek zorunda kaldım. Bu arşiv malzemeleri de Arapça’dır, Farsça’dır ve hatta bunun yanında Türkçe de bilmeniz gerekiyor. İşte ben bu malzemeleri gün ışığına çıkarttım ve çalışmalarımda bu arşiv malzemelerinden yararlandım. Onun için de hücumlara ben hedef oldum.

[...]

Abdülhamit: Hocam, size karşı bu tepkinin sebebi nedir?

Mikail Bayram: Daha önce de olmuştu bu. Ceviz Kabuğu programı vesilesiyle yine böyle hücumlara maruz kalmıştım. Bu hücumlar sırasında bana çok sayıda telgraf, e-mail geldi. Gelen mektupların %90’ı Konya’daki esnaflardan. Hepsinin söylediği bir şey var: “Biz Mevlâna sayesinde ekmeğimizi kazanıyoruz. Sen bizim ekmeğimizle oynuyorsun. Büyük bir vebal içindesin.” Benim lehimde olan tepkiler de oluyor . Öyle telefonlar geliyor ki ben bile şaşırıyorum. Ta Artvin’den telefon geliyor. Bir zat aradı,”Ben de okudum Mesnevi’yi bunları söylemek istiyordum. Benim söylemek istediklerimi açığa vurdun.” diyor. Bir akademisyen sanıyorum…

Abdülhamit: “Nasıl Shakespeare’siz ve Goethe’siz bir Batı medeniyeti düşünülemezse, Mevlana’sız bir İslam medeniyeti de düşünülemez” düşüncesi son dönemde çokça işleniyor. Sizce böyle mi? Ve İslâm Medeniyeti’ndeki rolü ne Mevlana’nın?

Mikail Bayram: Evet, gerçekten Mevlâna’nın Mesnevi’si ve Divân-ı Kebîr’i büyük bir edebî eserdir. Pek çok şairlerimizin ilham kaynağı olmuştur. Türk edebiyatında Mevlâna’dan etkilenmeyen ve yararlanmayan şair hemen hemen yoktur. Bu bakımdan Mevlâna’nın Mesnevi’si Shakespeare’den de daha etkili olmuştur. Ben bu konuda Mevlâna’yı çok takdir ediyorum. Onun edebî gücünü görmemek mümkün değildir. Muhaliflerine karşı başarılı olmasında da bu edebî gücünün rolü çok büyüktür.
Konyalılar Mevlâna’yı başka bir şekilde algılıyorlar. İslâm dendiğinde onların aklına gelen şey Mevlâna’dır. Onlara göre Mevlâna’nın eserleri dinin kaynağıdır. Hatta ‘Mesnevi Kur’an’ın yorumudur’ şeklinde ifade ediyorlar. Onlar öyle biliyorlar. Bilsinler… Bir de ilim adamları nokta-i nazarından meseleye baktığımızda durum değişiyor. Benim esas zorlandığım taraf da orasıdır. Evvelâ Mevlâna’yı bir insan olarak düşünmüyorlar. Yani ayaklarını yere indirmiyorlar. Mevlâna uçuyor, geziyor. Hayal dünyasında bir Mevlâna kurup onu tasvir ediyorlar. Ben onlarla konuşmam. Hatta bir-iki tanesi beni düelloya dahi çağırdı. Onun Mevlâna’sı hayal dünyasında yaşıyor. Benim bildiğim Mevlâna bir insandır. O da dünyada yaşamış, mücadele etmiş, dövülmüş, aleyhinde yazılar yazılmış, kendisi birilerinin aleyhinde yazılar yazmış birisidir. İşte ben bu Mevlâna’yı tasvir ediyorum. Bunu yaparken de bizzat Mevlâna ve çevresindekilerin eserlerini ve söylediklerini dile getiriyorum. Bir de onlarla mücadele eden çevrenin eserlerini kaynak olarak kullanıyorum

Abdülhamit: Hocam siz hakim söylemin aksine Mevlana’ya tarihsel bir kişilik olarak baktınız. Oysa hâkim söylem Mevlana’yı dini bir imge olarak telakki etme eğiliminde. Tahkir edici hiçbir söylemde bulunmamanıza karşın aldığınız bu tepki Mevlana’yı dini kimliğinden sıyırıp tarihsel bir şahsiyet olarak ele almanız sebebiyledir diyebilir miyiz?

Mikail Bayram : Tabi tabi. İşin bir başka yönü var. Ben onu söylüyorum hoşlanmıyorlar ama ben yine söyleyeyim. Esasında bu Mevlâna festivallerinin yapılması bizimkilerin aklından çıkan bir şey değil. Herkes biliyor ki bu sema törenlerinin hepsi folkloriktir. Adamlar egzersiz yapıyorlar, dönüyorlar, raks ediyorlar vs. Bunlar Batılı emperyalistlerin planladığı şeydir. Ben bunu her vesileyle söylüyorum. Batılı emperyalist güçler Doğu insanına belli bir zihniyet vermek istiyorlar. Moğolların yaptığını bugün yapıyorlar. Doğu insanının, Mevlâna’nın istediği tarzda bir Müslüman olmasını istiyorlar. Bunu yapmak için de insanımızı yoğun bir emperyalist kültür bombardımanına tabi tutuyorlar ve bu zihniyeti halkın arasına yerleştirmek istiyorlar. Bakın her insanda da yapamazlar bunu. Meselâ Ahi Evren’i niye yapmıyorlar? Çünkü adam akliyecidir. O insanı düşünmeye sevk eder, araştırmaya sevk eder. Dolayısıyla onu o yönde istismar edemez. Mevlâna-Şems cenahı buna çok müsaittir. Bu meseleyi fezla deşerzek zülf-i yare dokunmuş oluruz. Siyasîleri ve siyaseti incitmiş olacağız.

Abdülhamit: Yani Mevlana üzerinden İslam inşa etmeye çalışıyorlar…

Mikail Bayram: Tabi. Çünkü Mevlâna’nın kendisi de böyle bir İslâm yaratmaya çalışıyor. Mektuplarında, Mesnevisinde, ‘Fîhi ma Fîh’inde tüm çalışması Moğollara itaat eden insan yetiştirmektir. Mesnevisinde bunu yüzlerce defa söyler. Hep vermek istediği şey odur. Bir bakarsınız mesela ‘Fîhi ma Fîh’inde Cengiz Han’ı peygamber gibi tarif eder. Bunlar o kadar çoktur ki saymakla da bitmez.

Abdülhamit: Mevlana Mesnevisi’nin herkes tarafından önemsenen beyit sayısı ve edebi yönüne dönük olarak bir şeyler söylemek ister misiniz?

Mikail Bayram: Mesnevi 25000–26000 beyitlik bir eserdir. Mevlâna şiir kabiliyeti sayesinde muhaliflerini mağlup etmiştir. İrticalen şiir söylüyor. Yanında genelde kâtipleri oluyor; Hüsamettin Çelebi bir de oğlu Sultan Veled. Bu ikisi Mevlâna’nın söylediği bu şiirleri sahifelere yazıyorlar ve halka dağıtıyorlar. Bu yirmi sene sürmüş. Başarıya ulaştıktan sonra oğlu Sultan Veled, Hüsamettin Çelebi ve Mevlâna’nın kendisi adeta bir komisyon oluşturmuşlar. Belli bir usule göre hikâye ve meselleri sıralamış ve defterler halinde yayınlamışlar. Onlara cilt denmez defter denir. Tabi bunlara defter denmesi çok anlamlıdır. Özellikle de altı defter olması da çok anlamlıdır. Mevlâna Mesnevi’yi ilahi bir kitap olarak düşünüyor; Allah’tan kendisine vahy edildiğini söylüyor. Muhtelif defalarda söylüyor bunu. Fakat bunu bu şekilde ifade ettiği zaman Mesnevi’yi eski İran’da Zerdüştîliğin mukaddes kitabı Avesta’ya eşdeğerde görüyor. Bakın dikkat buyurun. Avesta da altı defterdir. Mesnevi’nin her defterini Avesta’nın bir defterine eşdeğerde görüyor. Nitekim eski Mevlevîler de böyle anlarlardı. Meşhur Molla Câmi var. Mesnevi’yi okuduktan sonra diyor ki: “Mesnevi-i Maneviyi Mu’levi / Hest Kur’an der zebanı pehlevi = Mevlâna’nın bu manevi mesnevisi/ Pehlevi dilince Kur’an’dır”. Pehlevi dilince Kur’an da Avesta’dır. Bir Mevlevî de şöyle diyor: “Mesnevî’dir kitab-i pencüm-i Hakk (Mesnevî Allah’ın beşinci kitabıdır)”.

Abdülhamit: Hocam biraz da mesnevinin edebi yönünden bahsedersek?

Mikail Bayram: Mesnevî edebî bakımdan gerçekten bir şah eserdir. Dikkatimizi çeken en önemli yanı budur. Tabi Mevlana Mesnevi’de kendi dünya görüşünü de anlatır. Zaman zaman herhangi bir hadisi veya ayeti alır, onun etrafında fikir üretir. Mesnevi bunlarla dolu bir kitaptır. Ama bu hikâyeleri anlatırken hikâyelerin arasında mücadele ettiği insanlara hakaret etmek amacına yönelik olarak müstehcen hikâyeler anlatır. Mesela Nasreddin Hoca’dan bahseder. Nasreddin Hoca’yı yılancı diye anar ve o yılancı hikâyesini anlattığı zaman ona bir takım hakaretler eder. Mesela ‘kötü huylu debbağ ve kardeşinin hikâyesi’ der ve bir hikâye anlatır. Orada kötü huylu debbağ dediği Nasreddin Hoca’dır. Debbağ derici demektir. Az önce dedim Nasreddin Hoca dericidir. Kardeşi dediği de Sadreddin Konevi’dir. Nasreddin Hoca ile Sadreddin Konevi birbirlerine mektuplaştıklarında birbirlerine kardeş diye hitap ediyorlar. Bakarsınız bir hikâyede Baybars’ı hicveder. Baybars Memluklu hükümdarıdır. Hulagu Han’la Şam yakınlarında Baybars arasında bir savaş meydana geldi. Bu savaşta Baybars Hulagu Han’ı mağlup etti. Bakıyorsunuz Mevlana bir hikâye anlatır Mesnevi’de. Bu hikâyede Hülagu Han’ı destekleyip Baybars’ı hicvediyor. Ben tarihçi olduğum için; benim şanssızlıklarımdan biri de odur belki; benden önce Mesnevi okuyanlar, şerh edenler olmuş. Mevlana sözgelimi düşmanlarından bahsediyor; hiç kimse düşünmedi bu mücadele ettiği adamlar kimdir. Birilerine hakaret ediyor; hiç düşünmemişler bu hakaret ettiği adam kimdir. Niye bu adama hakaret ediyor? Ben tarihçi olduğum için bu şahısların kimler olduğunu tespit ediyorum. Çünkü adamların sıfatlarını, şahsi özelliklerini görevini, mesleğini anlatıyor. Dolayısıyla o şahısların kimler olduğu anlaşılıyor. Demek istiyorum ki, Mesnevî’deki hikâyeler havaya söylenmiş hikâyeler değil. O dönemin sosyal, siyasî ve kültürel şartları işinde ve bu şartlarla ilişkili olarak söylenmiştir.

Abdülhamit: Aldığınız eleştirilere gelelim isterseniz. Ne düzeyde bekliyordunuz ne buldunuz?

Mikail Bayram: Bir defa bana yönelen tepkilere ilmi anlamda hiçbir değer taşımıyor. Ben de bunlara bir değer atfetmiyorum. Çünkü bugüne kadar ilmi olarak ortaya çıkan hiçbir şey yoktur. Sadece polemik var orta yerde. Ve az önce de dedim; gelen tepkilerin hepsi : “Sen bizim rızkımızla oynuyorsun, gelirlerimizi azaltıyorsun”, “Turizmi baltalıyorsun” şeklinde. Benim böyle bir amacım da yoktur. Kitaplarımın satılması gibi bir kaygım da yok. Ben Muhammed Hamidullah’ın öğrencisiyim, onun gibi düşünüyorum. Kitaplarımdan telif hakkı da almıyorum. Dolayısıyla bana bu yönde yönelen tenkitleri ben samimi bulmuyorum, doğru da bulmuyorum. Sonra Mevlana’ya hakaret ediyormuşum gibi bir kanı var, ben Mevlana’ya hakaret etmiyorum. Ben olayları tespit ediyorum. Onların, yani Mevlâna ile muhaliflerinin biribirlerine söylediklerini tekrar ediyorum

Abdülhamit: Bilimsel araştırmalarla vardığınız bir sonuçtan bahsediyorsunuz. Buna rağmen art niyetlilikle bile suçlandınız. Bunlarla birlikte, şunu değerlendirmenizi istiyorum: Günümüzde Mevlana’nın/ Mevleviliğin tanınması ve doğru anlaşılması sizce niçin bu kadar önemli?

Mikail Bayram: Evvela Mevlâna doğru anlaşılmıyor. Bu gün yapılan işler Mevlâna’yı anlatmak ve Onun dini kimliğini tarif etmek adına yapılmamaktadır. Bugün piyasada Mevlana’yı anlatan folklorik şeyler Mevlana’yla uyumlu değil. O günkü Mevlana’nın yaptıklarıyla uyumlu da değil. Kendilerine göre tahrif ediyorlar, kendilerince modernize ediyorlar ve o kılık içerisinde o törenleri yapıyorlar. Ben bunlarla ilgilenmiyorum. Benim işim bu değil. Ben meselenin bilimsel yönüyle ilgiliyim. Hatta birçok defalar konuşma yapmamı istediler. Konuşmaların hiçbirine gitmedim, gitmem de. Çünkü bilimsel bir kaygıları yok. Folklorik olarak yaptıkları şeylere katkıda bulunmamı istiyorlar. Katkıda da bulunmam. Batıla niye katkı sağlayayım.

Abdülhamit: Hocam şöyle bir yaklaşım da var: “Batı sarılacak değer arıyor. Bizim böyle bir değerimiz var, biz bunu yıpratmayalım. Bunu yapmak akıllıca değil, bilimselliğe uygun değil”. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mikail Bayram: Evet bunu çok söylüyorlar. “Amerikalı, Fransız, İngiliz Mevlana sayesinde Müslüman oluyor” diyorlar. Ve görüyoruz da onları; bir sakal bırakmış, bir elinde değnek, diğer elinde doksan dokuzluk tespih; bir Amerikalı, İngiliz veya Alman Mevlevi olmuş gelmiş buralara. Bunların Mevlevi olmaları veya Mesnevi’nin çok okunması İslamiyet için bir rüçhaniyet değil, önemli de değil. Samimi Müslüman da değiller. Onlar emperyalist amaçlar güdüyorlar. Benim hocam var Anna Maria Schimmel. Bize, Mevlevi çevreler, Rufai çevreler onun Müslüman olduğunu söylemişlerdi. Odasına gittik birkaç arkadaş. Kendisine. “Nasıl Müslüman oldunuz” diye sorduk. “Ne münasebet. Niye Müslüman olayım. Bütün Müslümanlar esirsiniz bir de beni mi katacaksınız aranıza. Zelil bir topluluksunuz” dedi. Müslümanlar için böyle diyor kadın. Mevlevî olduğu söylenen Anna Masala da buna benzer şeyler söylediğini hatırlıyorum. Onlar Oryantalist bir duygu ve düşünce ile Mevlâna ve eserleriyle ilgileniyorlar.

Abdülhamit: Türkiye’de özellikle son senelerde “Şeb-i Aruz Kutlamaları” oluyor. Nedir Şeb-i Aruz, bu kutlamaların İslam dünya görüşündeki yeri nedir? Şeb-i aruz törenlerini ilahi aşk metaforuyla birlikte değerlendirdiğimizde ne tarz bir düşünce yapısı çıkıyor karşımıza?

Mikail Bayram: Bu Mevlana’nın tarikat anlayışından kaynaklanıyor. Mevlana ölümü Allah’la birleşme olarak telakki eder. Dolayısıyla Mevlana’nın öldüğü gün Mevlana’nın sevgilisine kavuştuğu gün olarak değerlendirilir. Bu gün münasebetiyle törenler, şenlikler yapılır. Bu bir düğün şenliği olarak düşünülür. İlk Mevleviler de bunu böyle düşünürlerdi. Mevlana o gece gerdeğe girmiş, Rabbine veya sevgilisine kavuşmuştur. Bu kavuşma sebebiyle sema yapılır, törenler yapılır, davullar çalınır – davuldan kudûmu kastediyorum. Bugün yapılanlar da bunun anısına yapılan törenlerdir. Batılı emperyalist güçler bunu vasıta yapıyorlar. Bunun yaygınlaştırılması, çok reklame edilmesi, medyada sürekli yer alması bir beyin yıkama operasyonudur. Bir yeniden kültürel yapılanma operasyonudur. Onun için bunlar bizimkilerin kafasından çıkan bir şey değil, onlar tarafından bize kabul ettirilen şeyler. Mevleviliği de Mevlana’yı da inceliyorlar. Eserlerini okuyor ve kendi dillerine de tercüme ediyorlar. Ama bunu yaparken amaçları kendi kültürlerini ihya etmektir. En azından insanların mensup oldukları dini ‘cılklaştırma’ operasyonudur. Bu tabirime dikkat edin. Bizim dinimizi ‘cılklaştırma operasyonu’dur. Mevlevilik İslam’ı nötrleştirme aracı olarak kullanılıyor. Burada İslamiyet’e bir hizmet düşünülmüyor. Buradaki Mevleviler de bunu düşünmüyorlar. Onların da amacı İslam’a hizmet değil. Onlardaki bir kültürü neşretme, ihya etme amacına yöneliktir. Bazı şeyler söylerler. Bunda da sürekli muğalata yaparlar. “Baza baza heran cetsi ba’za” diye başlayan bir Rubai var. Sanki Mevlana bunu söylemiştir. “Gel gel ne olursan ol gene gel Putperest de olsan, Mecusi de olsan, Hıristiyan da olsan gel; bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değil, yüz defa eğer tevbeni bozmuşsan gene gel.” Bu şekilde bir rubai. Bu rubai de Mevlana’nın değil. Bakın Mevlana’nın olmayan bir şiirle Mevlana’yı kullanmaya çalışıyorlar. Şiiri de yanlış tercüme ediyorlar. Farsça “Baz ameden” ‘tevbe etmek’ demektir. ‘Gel’ demek değildir. Mesela Mevlana: “Men bendei Kur’anem ta can darem/Men hak-i pay-i Muhammed-i muhtarem = Ben hayatta oldukca Kur’an’ın kölesiyim/Seçilmiş olan Muhammed’in ayağının tozuyum” demiş. Bunu herkes söyleyebilir. Bunu Hasan Sabah da söyler. Çünkü onun Kur’an dediği senin anladığın Kur’an değil ki.

Abdülhamit: Mevlana 13. yüzyılda yaşamış bir şahsiyet. Üzerinden 800-900 sene geçti. Mesnevi üzerinde tercümeler yazıldı, şerhler yapıldı. Bu kadar sene sonra sizin muhalif bir söylemle ortaya çıkmanız art niyetli olduğunuz kanısını oluşturdu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mikail Bayram: Bu muhalif söylemi ilk kez ben söylüyor değilim. Mesela meşhur usulcülerden Taftazani benden 700 sene önce bunu çok bilimsel bir biçimde dile getiriyor. Sonra Vani Mehmet Efendi var. O sırada Devlete bir rapor veriyor. Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girmesinde Mevleviliğin rolü bulunduğunu görüyor. Sultana rapor veriyor. Sultana diyor ki: “Eğer devleti kurtarmak istiyorsanız Mevleviliği devletin yapısından çıkarın”. Çünkü belli bir dönemden sonra Mevlevilik devletin bir kurumu haline gelmiştir. Mevleviliğin Osmanlılar döneminde meşruiyet kazanması II. Bayezid’le başlar. Bu dönemden önce Mevlevilik merdud sayılıyordu. Kuruluş döneminde Osmanlılar Mevleviliği reddediyor ve habis bir hareket olarak görüyorlardı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği zaman Mevlevilerin gelip İstanbul’a yerleşmesine yasak koymuştur. Devletin yapısına Mevlevilerin girmesi II. Bayezid döneminde başlandı. Mevlevihanelerin kurulması da bundan sonradır. Bundan sonraki dönemlerde Mevlevihanelerde yetişen Mevlevilerin devletin yüksek kademelerine getirilmesi gelenek haline geldi. İşte Vani Mehmed Efendi bu uygulamayı eleştirmektedir.

Abdülhamit: Peki hocam Mevleviliğin Osmanlı dönemine kadarki tarihi, kültürel, siyasi gelişim seyri nasıl oldu?

Mikail Bayram: Moğolların iktidarlarının gölgesinde Mevlevilik çok gelişti. Her tarafta Mevlevihaneler kuruldu. Mevlevilerin zihniyetlerini yaymaları için çok büyük harcamalar yapıldı. Anadolu’da hatta Anadolu’nun dışında bile büyük destek gördü Mevlevilik Moğollardan. Moğol Devleti yıkıldıktan sonra da Anadolu’da Eretnaoğulları gibi bir takım beylikler Moğollardan gelen himaye duygusunu taşıyorlardı. Fakat Osmanlılar bir set çekmişlerdi. Ancak dediğim gibi Bayezid’den sonra Osmanlılar da Mevleviliğin etkisi altına girdi. Bosna’da, Hersek’te, Kırım’da, Mısır’da, Şam’da Mevlevihaneler açıldı. Sonra da bu Mevlevihanelerde yetişen insanlar devlet kademelerinde yüksek yerlere geldiler.

[...]

 Orta yerde bir rant kavgası yaşanıyor. Bütün dert ve dava da budur. İşin bilimsel yönü üzerinde durulmak istenmiyor, bu alana girdiğiniz zaman hücumlara hedef oluyorsunuz.

Abdülhamit: Çok teşekkür ederim Hocam.

Nida Dergisi
Ocak 2006, 102. Sayısı

Kendini Çirkin Hissedebilirsin Ama...

Çirkin olduğunu hissediyorsun. İçin acıyor. Üzüntülü ve mutsuzsun. Aynanın karşısında yüzünü inceleyip başkaca yüzlerin hayalini kuruyorsun. Kendini başkalarıyla ne çok da kıyaslıyorsun. Arkadaşının, kardeşinin ya da çevrendeki başka birinin yüzü gibi bir yüze sahip olmadığına hayıflanıyorsun. Bazen de Yaratıcı’ya kızıyorsun. “Neden” diyorsun, “neden beni de başkaları gibi güzel yaratmadın!”

Yok hayır, öyle sandığın gibi göreceli bir fiziksel çirkinliğe sahip olduğunu düşündüğünden mutsuz değilsin. İnan yanılıyorsun. “Fiziksel olarak güzel olduğumu söyleyemem, hatta çirkinim bile diyebilirim ama bunu dert etmiyorum” diyen insanlar da var çünkü. Kendini çirkin bulan her insan mutsuz değil, onların içleri acımıyor, bunu dert etmiyorlar.

O zaman sorunum nedir diyeceksin? Zihnindeki bilişsel şema şöyle: “Çirkinim, o zaman değersizim”. Göreceli fiziksel güzelliği-çirkinliği varoluşunun değeri için bir ölçüt haline getirmişsin. Kendilerini çirkin hissettikleri halde bununla uzlaşıp mutsuzluk ve üzüntü üretmeyenler, göreceli fiziksel güzellikten mahrumiyetlerine razı olup varoluşlarını değersiz görme yanılgısına düşmeyerek bunu başarıyorlar.

Biliyor musun, “Çirkinim, o zaman değersizim” diye inanman tam bir tuzak. Bir kapan. Bu yanıltıcı bilgiyi sen üretmedin. Sana seni veren Yaratıcı’nın bir hükmü de değildi bu. Kimi insanların hükmüydü; sen onlara kandın ve bu tuzağa düştün.

“Çirkinim ve değersizim” bir kendilik tanımıdır. Kendilik bilgimizin inşasında birtakım iç ve dış kaynakları kullanırız. Dış kaynaklarımızın en önemlisi anne babalarımızdır. Ebeveynler bazen kendi açmazlarını, benliklerinin büyüklenmeci tutumlarını ne yazık ki çocuklarına karşı da kullanırlar. Çoğu zaman istemeyerek, bilmeyerek. Söz konusu ebeveynler bunu yapmadıklarını iddia edebilirler. Ancak çocuklarımıza verdiğimiz mesajların çoğunlukla direkt değil, alt mesajlar şeklinde olduğunun altını çizmek isterim. Çocuklar, binlerce kere kendileri hakkında duydukları yoğun değerlendirmelerle belleklerinde bir kendilik inşa ederler. İnsanın belleğindeki bilgiler varoluşunu değersizleştirici mahiyette ise, çok acıtıcıdır.

Söylemek istediğim şu: “Çirkin olduğum için değersizim” inanışı senin varlığının içinden doğan bir hüküm değil. Ebeveynlerinden, belki de arkadaşlarından, yakın akrabalarından alt mesajlar olarak aldığın ve inandığın bir kabul sadece.

Dış kaynaklı kendilik bilgimizin önemli bir kaynağı da sosyal yaşamdır. Güzelliğin başka başka çeşitleri göz ardı edilerek (bunu ayrı bir yazıda tartışacağım) sadece fiziksel güzellik günümüz narsistik kültüründe neredeyse tek değer ölçütü haline getirilmiştir. Çünkü narsistleşen benliklerin önemli haz kaynaklarından biridir fiziksel güzellik. Arzuların tatmini için kusursuz fiziksel özellikler olmalıdır. Narsistik kültürün fiziksel güzelliği bir itibar ve değer ölçütü haline getirmesi hepimiz için başka bir tuzaktır. Bedenimizle aramızı bozan bir tuzak.

Ruhumuz, kalbimiz, duygularımız, benliğimiz ve özellikle vicdanımız ise iç kaynaklarımızın başlıcalarıdır. “Çirkinim” dediğinde içinde hissettiğin mutsuzluk, çirkin olduğunu düşünmenden değil, “Çirkinim ve değersizim” diye inanmandan kaynaklanıyor. Vicdanın “Çirkinim ve değersizim” önermesini reddediyor ve bunu mutsuzluk olarak bildiriyor sana. Şimdi sıra sende! Vicdanının sesine kulak vermeli ve bu önermeyi sen de reddetmelisin.

Kendilik bilgimizin inşasında en sahih kaynak ise varlığımızı bize bahşeden Mutlak Varlık’tır. Narsistik kültür bunu hep unutturuyor sana, bana, hepimize. Mutlak Varlık, insanları birçok açıdan olduğu gibi fiziksel olarak da mutlak eşit yaratmamıştır. Her varlığa bahşedilen tüm özellikler gibi güzellik/çirkinlik de görecelidir. Bir insan diğerinden daha uzun ya da daha kısa olduğu gibi, daha güzel ya da daha çirkin de olabilir. Hiç aklından çıkmaması gerekense şudur: Fiziksel olarak göreceli bir güzellikten mahrum olabilirsin ama değerli olmaktan mahrum değilsin. Her halükarda değerlisin.

Varoluşuna sahip çıkmalı ve onun değerini fiziksel özelliklere bağımlı olmaktan kurtarmalısın. Hatta diyorum ki; “Kendimi çirkin hissediyorum” da demesen. “Kendimi bazı insanlardan daha az güzel hissediyorum” desen. Olmaz mı?

Mustafa Ulusoy

Ahiret saadetine götüren ilim ilimdir

Allah (cc) kendi kelamı olan Kur’an’da insanın yaratılış amacına dair şunu söylemiştir: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” ( 52/Zariyat 56)
Bu iki taifeden insan olanları ise Allah (cc) yeryüzünün halifesi olarak atamıştır. İlk insan ve ilk peygamber olan Âdem (as)’ı Allah (cc) bir takım ilimlerle donatmıştı : “Adem’e bütün isimleri öğretti” (2/Bakara 31)

Bu ayetin tefsirinde imam Kurtubi (rha) şunları zikretmektedir: “Buna karşılık bizde deriz ki: Doğrusu, insanlar arasında bütün dilleri ilk konuşan Âdem (as) olduğudur. Kur’an-ı Kerim de buna tanıklık etmektedir. Nitekim Yüce Allah: “Âdem’e bütün isimleri öğretti” diye buyurmaktadır. Bütün diller ise, “isimler” tabirinin kapsamına girmektedir. Sünnetteki rivayetler de bunu ifade etmektedir. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Tencere ve küçük kaba varıncaya kadar (Allah) Hz. Âdem’e bütün isimleri öğretmiştir.” (El Camiu Li Ahkamil Kur’an İmam Kurtubi (1/562) çev: M. Beşir Eryarsoy Buruc y.)

Âdem (as) bilgili ve konuşabilen birisi idi. Ve kendinde dünyada lazım olacak bütün ilmi toplamıştı. Ebu Musa (ra)’dan, Rasulullah (sav) dedi ki: “Âdem cenetten çıkarıldığında kendisine cennet meyvelerinden verildi. Kendisine her şeyin sanatı öğretildi. Sizin meyveleriniz cennet meyvelerindendir. Ancak bunlar (dünyadakiler) bozulur, onlar (cennettekiler) bozulmaz.” (Bezzar Musned (8/45) Hds no:3020 ve Heysemi Mecmeuz-Zevaid (8//364) 35 Enbiyalar hakkında zikredilenler Bab: 1=Beşeriyetin babası Âdem (as) hakkında beyan edilenler. Hdsno: 13748= Bezzar ve Tabrani Kebir’de rivayet etmiştir. Ricali Sikattır.)

Ayeti kerimede zikrettiğimiz hadis Âdem (as)’ın dünyada yaşamak ve orayı imar etmek için bütün bilgilerle donatıldığını ispatlamaktadır. Bunu zikretmemizin sebebi “İslam Medeniyetinin” ilim üzerine kurulduğunun ifadesi olduğunu isbat içindir. Bu noktada kafamızda sorun teşkil edecek bir çok sorunun cevapları verilmiş bulunmaktadır. Allah (cc) müslümanlara yaratılış ve bilgi meselesini açıklamıştır. Bizim yani mü’minlerin nazarında “İnsan bir meçhul” değildir. Ve birilerinin dediği gibi insan yaratılışının ilk zamanları konuşamayan bir mahlukta değildir. İşte Müslüman kitlelere dayattırılıp öğretilen insanlık tarihi ile her şeyi bilen Allah’ın öğrettiği tarih arasındaki fark ortadır.

Demek ki ilim üzerine kurulan bu medeniyet O’nun esas tabileri olan müslümanların hep aynı zeminde olmasını istemiş ve her zaman ilimle hareket edip, ilimle davet etmeyi bir fariza olarak ortaya koymuşlardır.

İlmin kaynağı Allah (cc)’dır. O insanlara müsaade ettiği kadar ilim elde edebilirler. Allah (cc) insanları doğru yaşayıp dünyayı doğru imar etmeleri için peygamberler göndermiştir. Onlar (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) Allah (cc)’tan aldıkları ilimle insanları irşad etmişlerdir. Doğru olana yönlendirmişlerdir. İnsanları ilk davet ettikleri husus Allah’ın birliği meselesidir. Gelen her Rasul evvelemirde bunu insanlara aktarmış ve davet etmiştir. Ve her Rasul eğitime bununla başlamışlardır.

Bu gerçeği Allah (cc) şöyle beyan buyurmaktadır: “Andolsun ki Biz her ümmet arasında: “Allah’a ibadet edin ve tağut’tan kaçının” diye davet etmek üzere bir peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimine hidayet verdi, kiminin aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezinin de yalanlayanların sonu nasıl oldu, görün.” (16/Nahl36)

İslam Medeniyetin’de ilim dünya ve ahiret dengesinden hiç uzaklaşmamış ve insanın yaratılış amacı hep hatırlatılıp alimliğin esasının Allah’ı bilmek olduğu zikredilmiştir. Allah (cc) alimleri şu şekilde tanımlamaktadır : “Allah kendisinden başka ilah olmadığını adaleti ayakta tutarak açıkladı. Meleklerde, ilim sahipleri de (buna iman ettiler). Ondan başka ilah yoktur. Mutlak galibtir, Hakimdir.” (3/Ali İmran 18)

Allah’ı birlemek ve tağutu reddetmek ilmin ve alimliğin en yücesidir. Kendimizi ve çocuklarımızı bunun üzerine eğitmek hikmet sahibi olanların bizlere vasiyetidir. Lokman (ra)’nın çocuğunu eğitme metodu bizlere bu hakikati göstermektedir : “Hani Lukmân oğluna öğüt verirken şöyle demişti: Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür.” (31/Lukmân 13)

İşte eğitimin temeli Tevhid’e göre ayarlanmalıdır. Allah’ı birleme meselesi ilmin zirvesidir. Ve alim olanların ulaştıkları en üst noktadır. Tevhid ilmi ile eğitilen kişi imam Azam (rha) deyimiyle “Fıkhul-Ekberi = En büyük fıkhı” anlamış olur. Zaten bu ilim, bu anlayış olmadan dünya ve ahiret saadeti gerçekleşemez.

Bu günün akıllıları ise çocuk eğitirken çocuklarına söyledikleri ilk şeylerden biri, oğlum oku, doktor, avukat, genel müdür ol… Halbuki Lokmân (ra) oğlunun Allah’ı birleyen bir muvahhid olmasını istiyor; çünkü kurtuluş ve rütbelerin en büyüğü budur!

“Oğulcuğum, eğer sen bir kaya içinde veya göklerde veya yerde olsan ve o (yaptığın) hardal tanesi ağırlığınca dahi olsa, Allah onu getirir. Muhakkak Allah latiftir. Her şeyden haberdardır.” ( 31/Lokmân 16)

Lokmân (ra) çocuğuna Allah’ın gözetiminde olduğunu, bu gözetimin küçük büyük hiçbir şeyden beri olmadığını söyleyip her an Allah’ın kontrolünde olduğunu bildirmektedir. Allah’la korkutmaktadır…

“Oğulcuğum, namazı dosdoğru kıl, marufu emret, münkerden alıkoy! Sana isabet edene sabret. Çünkü bunlar kesin olarak emredilen işlerdendir. İnsanlardan (büyüklenerek) yüzünü çevirme! Yeryüzünde şımarıklıkla yürüme! Çünkü Allah büyüklük taslayanları ve böbürlenenleri sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol. (Konuşurken) sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” (31/Lokmân 17-18-19)

İşte muvahhid bir babanın çocuklarına yapacağı nasihat bundan başkası olamaz!.. Tevhid üzere eğitilen bir çocuk tevhid’den sonra namazla tanışır ve bu tevhidi amele ömrünün sonuna kadar devam eder.

Ama zamanımızda bunu çocuğuna söyleyen babalar nerede… Hatta çocuğu: “Baba namaz saatleri okulda ders saatlerine denk geliyor ne yapayım?” dediğinde; babası: “Oğlum sen ufaksın bazen kılmazsan olur!?” demektedir. Bu çocuk Allah’ın kendisine yüklediği görevleri yapmaz, insanların dediğini Allah’ın emrine ters olduğunu bile bile yaparsa ileriki zamanlar için de bu çocuktan Allah’ın emirlerine uyması nasıl beklenir, nasıl gerçek bir kul olması istenir… Hatta çocuk namaz, rızık elde etmek, mevki elde etmek için bırakılır diye düşünse ve bunu yapsa, o babanın bu çocuğa söyleyecek ne sözü kalır?…

Rasuller toplumları eğiten en büyük öğreticidirler. Eğitimleri de Tevhid’dir. Tevhidi toplum İslami bir toplumdur. İslam’da şahıs ve cemiyet aynı ölçülere tabidirler. O da Kur’an ve Sünnet’tir. Şekillenmeleri ve eğitilmeleri bu iki kaynağın gölgesinde olur. İslam’da ilimler iki kısımda incelenir. Birincisi Farz-ı Ayn olan, ikincisi Farz-ı Kifaye olan ilimlerdir.
Farz-ı Ayn olan ilimler kişinin kendisinin yerine getirmesi ile yerine gelecek olanlardır. Kişinin İslam inanç temellerini bilmesi farz-ı ayndır. Namaz, oruç, zekat, hacc gibi ibadetlerde şartları kişinin üzerinde bulunduğunda Farz-ı ayn ilimlerdendir. Farz-ı Kifaye ilimler ise toplum ve cemiyet ile ilgili olan ilimlerdir. Bunların yerine getirilmesi bir grub veya bazen bir kişi üstlendiğinde diğerlerinin üzerinden sorumluluk düşer. Bu ilimlere dünya lazım olacak ilimlerin hepsi girer. Fizik, astronomi, kimya, coğrafya vb. ilimler gibi…

Ebu Hureyre (ra)’dan. (Allah Rasulu (sas) şöyle buyurdu: “Hikmetli söz, mü’minin yitiğidir. Bulunduğu yerde onu almaya (herkesten) daha hak sahibi ve lâyıktır.” (Rudani Cem’ul Fevaid(1/55) hdsno. 215_Tirmizi’den.)

Bu hadisi zikretmemizin nedeni Farz-ı Kifaye ilimlerde ilim adına kişiliği ve şahsiyeti ne olursa olsun söylediği sözde hikmet varsa onu alırız, hatta onu almada herkesten daha fazla hak sahibi biziz diye belirtmek içindir. Yalnız bu ilimler bizim dini kişiliğimiz yani müslümanlığımızla çatışmadığı müddetçe böyledir. Eğer bu ilimleri öğrenmek adına Farz-ı ayn olanlardan ödün veriyorsak bu bizim dünyevileştiğimizin göstergesidir.

İşgal edilmiş bu İslam topraklarında öğretmen, doktor, hakim olmak için önce Üniversitenin kapısına inancını, başörtüsünü ve İslami kişiliğini koyman gerekiyorsa bu ilmi tağutilerden almak gerekmez, hatta, aksine davrandığında onlarla aynileşme gündeme girmiş olur. Bu söylediklerimize aşırı tepki verenler olacak, kötü itham edenler dahi çıkıp dar düşünmekle suçlayabilecektir. Ama şunu düşünmelerini onlardan isterim. Geçici bir dünya hayatı için, mevki için tağutilerin ilim diye dayattırdığı şeyler için sonsuz Ahiret hayatının mutluluğu ve inanç bırakılır mı? Bakın bu söylediklerimiz bu ilimlerin küçük görüldüğünden veya yersiz görüldüğünden değil. Yalnız inancın korunması açısından dillendirilen bir meseledir.

Müslümanların elbette bayan bir doktora ihtiyacı olabilir ama inancını koruyan, şahsiyetini koruyan bir ortam içinde olması kaydıyla… Asli itibariyle bu konuda bir ve birkaç kişinin dışında gerçekten bu ilim dallarında çalışan insanların bir dönem sonra kendilerinin dünyalıkları peşinde koştuklarını İslami dertlerinin yalnızca okul yıllarında kaldığını görürsünüz!… İslam adına İslam inancını reddederek, İslamı istemeyen tağutilerden nasıl ilim alınacağı düşünülmelidir.

Tağuti anlayışların düzenlerini döndürmeleri için onların kurumlarını onların adlarına işletecek çağdaş kölelere ihtiyaçları vardır. Firavuni sistemler hep böyle işlemiştir. İşleticiler Firavunlaşınca, karşısındakiler Musa (as)’ın söyleyip yaptıklarını yapmalıdırlar. Musa (as) gelip israiloğullarını da yanına alarak Mısır’dan ayrılmak isteyince, Firavn kendi işlerini yapacak kimsenin kalmamasının ve sözünü dinletecek kimsenin olmamasının da verdiği telaşla Musa (as) ve israiloğullarının peşine takıldı… Takıldı ki tekrardan Mısır’da işleri yapacak köleleri olsun. Bu hışımla Musa (as)’ı takib eden Firavn ve orduları açılan denizin kapanacağını bile düşünme fırsatı bulamadan kızıl denize daldılar. Ve Allah Firavn ve ordularını helak edip boğdu…

Rasulullah (sas) : “İlim talebi her müslümana farz’dır.”(İbni Mace Mukaddime bab 17 Hdsno.224) demektedir. Ama müslüman için bu geçerlidir. Müslüman kaldığımız müddetçe böyledir. Müslümanlığın en küçük biriminden bile ödün vermemizi istiyorlarsa böyle bir meselede mü’min akidede pazarlık olmadığını bilecek ve izzetiyle o mevkileri -ki hangi meslek olursa olsun- terk edecektir.

Kafirlerin bu ilimde ileri gitmeleri bizi aldatmasın… Bakın Allah(cc) onlar hakkında ne diyor?
“Dünya hayatından sadece görüneni bilirler. Onlar ahiretten ise tamamen gafildirler.” (30/Rum 7)

Başka bir ayette de. “Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz Rabbin yolundan sapanı da iyi bilir ve o yola geleni de iyi bilir.” ( 53/Necm29-30)

Bizler dünyayı unutmadan Ahireti düzene koymaya çalışan ve dünyanın bizim için yalnız bir imtihan yeri olduğunu unutmadan, esas görevimiz olan Abd’lik yani kulluk rütbesini her daim layıkıyla taşıyıp Allah’a müslüman olarak kavuşanlardan olmalıyız…

Bu din ilimle başladı ilimle devam etmektedir. Allah’ı bilmek ise ilimlerin en büyüğüdür. Bu ilme sahib olmadan Allah’ın karşısına çıkacağınız Prof, Doç, Dr, Başbakan, Cumhurbaşkanı, General vb. rütbelerin Allah indinde değeri olmadığı gibi bir anlamı da yoktur.

Fizik bilmeden ölünürse bir şey olmaz, ama inanç bilinmeden ölünürse kişinin bedbahtlığı sonsuz olur. Her şeyi Tevhid terazisinde ölçüp biçen bir nesle ve Müslüman olarak yaşayıp, ölenlere selam olsun.

Seyfulislam Çapanoğlu
Vuslat dergisi

Batinin iki yüzü

Batı kendini refah ve mutluluğun, gücün ve zenginliğin, adalet, barış ve özgürlüğün adresi olarak gösteriyor.
Ama batının bize yansıyan bir “öteki yüz”ü var.
Gerçek olan hangisi.
Bana göre her ikisi de. İçe dönük yüzü ile, bize dönük yüzü fotoğraf makinesinin karanlık odasındaki gibi, tam tersi.
“Batının refah ve mutluluğunun arkasında bizim çalınan alın terlerimiz, gözyaşlarımız ve dökülen kanlarımız” var.
İslâm coğrafyasında, yoksulların yaşadıkları varoşlarda, nasıl yaşadıklarına akıl erdiremediğiniz fakir, cahil, çöpten ekmek toplayan pislik içinde insanlar var. Doğru. Ama bu doğrunun bir başka yüzü daha var. O da bunların refah ve mutluluklarının harcını karıştırıyorlar, Hintli düşünür Masel Paranaya’nın dediği gibi.
Batının zenginliği, bizim yoksulluğumuz kadar büyük.
Ne yani, kutsalımızı işgal eden, bizi tehdit eden İsrail’i oraya yerleştirenlere karşı, İngilizleri alkışlamamızı mı istiyorlar bizden.
Millete alçakça indirilen darbelerin arkasında ABD yok mu idi? Hani şu “Bizim (iyi) çocuklar”! Soğuk savaş yıllarında aynı ülkenin çocuklarını birbirine kırdırıp, bizim kanlarımız ve gözyaşlarımız üzerine kendilerine iktidar ve servet üretenler onlar değil mi idi? Terör onların işi değil mi idi? İslâm’a ve Müslümanlara karşı “topyekun savaş” başlatanların arkasında onlar yok mu idi? Cezayir’i işgal eden Fransızlara, Libya’yı işgal eden İtalyanlara herhalde bizim selam durmamızı kimse beklemiyordur.
Almanların bizi nasıl 1. Dünya Savaşına soktuğunu ve bu uğurda nasıl bir imparatorluğu kaybettiğimizi de bilmiyor değiliz.
Bize kan, gözyaşı, yoksulluk getirdiniz.
Adalet, barış ve özgürlük değil.
Aksine hukuku ayaklar altına alanlar, özgürlükleri baskı altında tutanlar sizin adamlarınız değil mi idi?
Şimdi bizden korkuyorlar. Çünki gerçeklerin ortaya çıkması halinde intikam almamızdan korkuyorlar. Korkuları bugünün gerçeklerinden değil, gelecek korkusundan kaynaklanıyor. Geçmişin suçluluk psikolojisi genlerine işlemiş.
Özgürlük ve refah ortamında, ya Müslümanlar, Kızılderililerin kanının, karaderililerinin çalınan alınterlerinin ve yok edilen özgürlüklerinin, köleleştirilen bir halkın, sarı ırkın sömürülmesinin hesabını soracak olurlarsa?
Köle ihraç limanına özgürlük kapısı adını koyanlar (Liberya), insan avladıkları sahradaki vahşetin romanlaştırılmasından, hikayeleştirilmesinden, filmlere konu olmasından korkuyorlar bana göre.
Onlar hâlâ, kendi yandaşlarının sebeb oldukları, tenkil, tedip, tehcir politikalarının hesabını bizden sormaya kalkışıyorlar.
Bu aynı dereden su içen kurtla kuzu hikayesini anlatıyor bize. Suyu bulandıran kurt, suyu bulandırdığı bahanesi ile kuzuyu cezalandırır hikayenin sonunda biliyorsunuz.
Batılılar şunu bilmeli ki, şikâyet ettiğiniz sonuçlardan asıl sorumlu olan sizsiniz!
- Uygarlığımızı siz yıktınız.
- Yoksulluğumuzun sebebi sizsiniz!
- Terör ve uyuşturucu sizin eseriniz!
Bize karşı hâlâ bize düşmanlık edenlere destek veriyor, bizim içimizdeki dini, mezhebi, etnik, kültürel, ideolojik, politik ve sınıfsal, vicdani ve felsefi farklılıklardan yola çıkarak bu insanları birbirine karşı kışkırtıyorsunuz. Sonra da bize akıl vermeye kalkıyorsunuz.. Cinayetinizin belgesi kanlı bıçaklarınızı kapımızın önüne bırakıp kaçıyorsunuz. Bizim inancımızı, tarihimizi, kültürümüzü, kimliğimizi aşağılıyorsunuz.
Hal böyle iken bizden nasıl anlayış bekleyebilirsiniz.
Önce kendinizi değiştirin.
Şu AB seçimleri arefesinde yaşananlara bakın. AB hep birlikte Türkiye’yi ABD’nin kucağına itiyor. Obama bize kucak açıyor, havuç gösteriyor. AB elinde sopa bizi kovalıyor.
Ne oluyorsunuz ya hu!
Çok komik. AB ülkelerinin liderleri o çok sesli, çok kültürlü toplum ideallerinden vazgeçmiş gözüküyor. Haçlı ruhu hortlamış gibi sanki. Demokrasi, Özgürlük, Şeffaflık ve Çoğulculuk “Türkler geliyor” sözü ile bir anda buharlaşıverdi. Uygarlık projeleri helvadan bir putmuş sanki. Hep birlikte yemeye başladılar.
Demokrasinin kalbi olmak iddiasındaydılar, yükselen faşizmin zebunu oldular.
Ne komik değil mi, bizden kimileri Rumlardan Ermenilerden korkuyor, AB de bizden!
Korkular üzerine uygarlık kurulamaz.
Bizim maddi ve manevi değerlerimizin nasıl yağmalandığını bilmiyor değiliz. Batıcıların ense kökümüzde şaklayan kırbaçlarının sesleri hâlâ kulaklarımızda. Batılılaştırılma adına, dilimiz, tarihimiz, kültürümüz, kıyafetimiz, hukukumuz, geleneklerimiz her şey baskı altına alındı. İngilizler arşivlerimizi boşalttılar. Tarihimizi bile çaldılar ve hâlâ bize ait belgeleri gizli kasalarda muhafaza ediyorlar.
Biz size benzediğimiz ölçüde tehlikeliyiz. Yoksa bizim dinimiz; “Bir kavme olan düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmesin” der. Kaab b. Züheyr’in Peygambere ilticası gibi, siz bizden korkmaktan kurtulmak istiyorsanız, bizim Müslümanlığımız alemlere rahmet vesilesi bir eylemdir. Bizim öfkemizden bizim dinimizin bize emrettiği merhametimize sığının. Müslümanlık herkes için en iyi olanıdır. Yaratan’ın yaratılana seçtiği, tayin ettiği yaşam biçimini ifade eder. Ve orada Af kapısı her zaman açıktır. Dün diken döktüğünüz yollardan geçerek Müslümanların yüreğine giden bir yol bulabilirsiniz ancak.
Obama sanki bu yolu denemek istiyor gibi. Yine de dikkatli olmak gerek. Kaab b. Züheyr neyi öğretti bize: “Ağuyu altın tas içre sunarlar, bal da onun suç ortağı.”
Selâm ve dua ile.

Abdurrahman Dilipak
Vakit, 14.06.2009

Kafir dururken birbirini tekfir eden müslümanlar

Kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve çoğalması, aramızda bilgi iletişimini ve fikir alış verişini de hızlandırdı.
Ancak bu iletişim sağlıklı mı, bu tartışılır.
Adeta bilgi bombardımanına tabi tutulan insanlar, o konuda yeterli ve doğru bilgiye sahip değillerse, bundan olumsuz etkilenip bilgi kirlenmesine neden olabiliyorlar.
Bu etkilenmenin en ciddi alanlarından biri de din’dir.
Dini alanda konuşulan teferruat o kadar geniş ve yaygın ki, bunları süzgeçten geçirmek için dinin aslını ve özünü bilmek şarttır.
Aksi halde, insanlar doğru diye pek çok yanlışın zebunu olabilirler.
Olabiliyorlar da.
Başka bir ifadeyle hakikat yerine hurafelerin kölesi durumuna düşebiliyorlar.
Bu son derece önemli ve kaygı verici bir durum.

Bu durumun en önemli nedeni, dinin ana ve öz kaynaklarından uzak duruştur.
Biraz daha açık söyleyelim:
Ana neden: aslı bırakıp furûata tabi oluştur.
Yani, Kur’an ve sahih Sünnet’in açık lafızları dururken, siyasi ve batıni yorumlarla orataya çıkan “dini kültür”dür.
Bu kültür, zamanla günümüzde hayli etkili olan “geleneksel din anlayışı”nı oluşturmuştur.
İşte bu anlayış sebebiyledir ki, ortaya atılan herhangi güncel dini bir meselede, her kafadan bir ses çıkmasına, birbirine zıt pek çok görüşün ortaya atılmasına neden olmaktadır.
“Bir şeyhe bağlanmak” gerekliliğinden tutun da, “türbe ziyareti”nin lüzûmuna varıncaya kadar pek çok meselede herkes, bu “geleneksel din anlayışı”nın etkisiyle ya şiddetle karşı çıkıyor ya da pervasızca savunmaya geçiyor.
Bu konuda taraflar arasında çok acımasızca hücümlar ve hatta tekfir derecesine varacak ağır hakaretler görülebiliyor.
Bu, cidden çok vahim ve acı bir durum.

Geçenki yazımda bir araştırmadan yola çıkarak işaret ettiğim gibi, bizler çok az okuyan bir toplumuz.
Olaylara Kur’an ve sahih Sünnet süzgeçli bilgiler yerine, geleneksel anlayışın ürünleri olan bilgilerle yaklaşıyoruz.
Ve bu gelenekleri “din” zannediyoruz.
[...]
Kur’an, okunan kitap demektir.
Bir kitap da, ancak anlamak (anlaşılmak) için okunur.
Bazılarımız belki sadece camilerde mukabele dinlemekle iktifa ediyoruz.
Acaba, içimizde kaçımız [...] Kur’an’ı meal ve tefsiriyle hatim yapmayı ve böylece yüce Kitabı anlamayı kendimize vazife edindik?
Üstelik İslam’ı iyi anlamak için de, Kurân’ı bir bütün olarak anlamak gerekli.
Erbabınca malumdur, bir yerden cımbızla çekilen bir ayetle Kur’an anlaşılmaz ve sadece bununla hemen dini bir hüküm inşa edilmez.
Bununla ilgili diğer ayetlerin tamamına bakılır.
Çünkü Kur’an’ı en iyi tefsir eden, açıklayan, yine Kur’an ayetleridir.
Bununla da yetinilmez.
Konuyla ilgili olan sahih hadisler de taranır, bunlar ayetleri doğru anlamak için çok önemli ve bizlere yol göstericidir.
Bu böyle iken, Kur’an’ın tefsiri mahiyetindeki Hz.Peygamber efendimizin hayatını (sahih sünnetini) öğrenme ve yaşama odaklı bir programı kaçımız uygulayabiliyoruz?
[...]

Butün bu gerçekler ortada iken, mesela dini bir konuya temas eden herhangi bir köşe yazısına yapılan yorumlar, neye istinaden yapılıyor?
Hangi bilgiyle cevaplar verilebiliyor ve ne cesaretle?
Aynı sütunda yayınlanan bu yorumların aynı inanç sahiplerince birbirinden çok farklı görüşlerle değerlendirilmesi, aralarında derin ve büyük uçurumların olması, hatta cedelleşmenin iman-küfür noktasına kadar götürülmesi, insanımız kafasının hayli karışık olduğunu ve çok koyu bir bilgi kirlenmesine maruz kaldığını gösteriyor.

M. Emin Parlaktürk

İçimizdeki Çocuk Ölüm'e ve Dirilis'e Nasıl Bakar

Geldik, gideceğiz; alternatif yok. Onların gittiği yere. Onlar, bizden daha önce ölümle karşılaşıp bileşenlerine ayrışan insanlar; annelerimiz, babalarımız, dedelerimiz, nenelerimiz, yakın uzak milyarlarca insan. Niçin yaratıldık, niçin ölüyoruz?

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk 2)

De ki: “Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah’a döndürüleceksiniz de, O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.” (Cum’a 8)

Onlarla ilgili yeni yaşantılara duyduğumuz ihtiyacı hatırladıkça, zihnimizi iç oyan acılarla anılara kanırtmak zorunda kaldığımızda sadece geçmişte görürüz annemizi, babamızı; onları gittikleri yerde göremez, şu an ki varlık çevremize getiremez ve onlarla konuşamayız. Günler geçtikçe daha da büyür içimizdeki açlık. Nereye, ne zamana kadar? Yaşadığımız süre sonuna, biz mezara girene kadar. Ya sonra bu açlık sürecek mi? Hayır sürmeyecek; dirildiğimiz günde sadece kendimizi düşünen koca birer bencil olacağız her birimiz. Ancak hesaptan sonra cennetlik olursak başka.

“Sûr’a üfürüldüğü zaman, o gün ne aralarında soy-sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.” (Mü’minûn 101)

Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın”. (Meâric 11,12,13,14)

Mezarlıkların onlara ayrılan yerlerinde, hesapsız bir özlemle ebeveynini görmek için mezarı açıp bakmak isteyen o içinizdeki çocuk, ne görecektir; çok iyi bilirsiniz. Görecekleri onu başka can yakıcı yıkıntılara sürükleyecektir; onlar orada yoklardır çünkü. Orada bulacağı nesneler etsiz kemikler yahut derin göz çukurları olacaktır. Belki o dikdörtgen prizmada insandan artakalan her şey toprak zerrelerinden başka bir şey değildir.

“Sizi topraktan yarattık, sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.” (Tâ-Hâ 55)

Biliyordu; orada hiç kimse yoktu. Oralar ıssızdı. Selam verdiği kimseler mezarlarda yatanlar değildi. Kur’an okuyup ruhlarına bağışlıyordu insan; ama aslında onların hâtırâlarına bağışlıyor, hâtırâlarına dua ediyordu. Hâtırâlarda kalan günahlarına mağfiret diliyor, geçmişi onlar adına, okuduğu her ayet ve dudaklarından/ içinden süzülen her dua ile temizleyip durduğuna inanıyordu. Her bir gözyaşı onlar adına birer af kırıntısı taşıyordu, cehennem alevlerine. Acaba duyarlar mıydı? Allah dilese, neden duymasınlardı ki? Umudedemez miydi insan, ölüler duymasa da ruhlarının duymasını, duymasalar bile hissetmesini. Dualar ile hissedilen ferahlamayı. İnsan umudederdi Allah’ından. Ölüsüne merhamet dileyerek Allah’ına dua eden neden geri çevrilsindi ki?

“Şüphesiz, sen ölülere işittiremezsin. Dönüp gittikleri zaman çağrıyı sağırlara da işittiremezsin” (Rûm 52)

Daha dün ön saflardaki yerini almış bulunan, elde örme takkesiyle hafifçe öne eğilmiş baş, Cuma vaazını dinliyordur zihnin ardı ardına geçip giden göstergelerinde. Ama bugün, bu cuma yoktur o bu Câmi’ de. Öldüğü günden bu yana Câmi’ye gelmemiştir, gelememiştir. Câmi’ye gelen herkes gibi, ne düşünüyor idiyse o eski vakitlerin hepsinde, ölüp gidenin o anda o Câmi’de oturup durduğu yerde olmadığını, artık düşünmüyor olduğunu görür, ölmemiş olan izleyici insan.

***

Ölümü tefekkür eder o vakit içinizdeki çocuk. O saf meraklı duruşuyla yer bitirir hesabını sonranın, sonrasının. Sorular ardı ardına gelir. O, o anda kalmıştır hep; hiç ölmeyecekmiş gibi düşünmekle mücehhez insan, ölümün alıp götürdüğü yerde ne yapıyordur şimdi? Yahut o var mıdır şimdi? Yoksa ölüm, onu ruhuyla bedenini ayırdığında kıyamete dek süren bir uykuya mı yatırmıştır? Nereye gider ruh? Ya cevaplar, onlar nerdedir peki? Karın ağrısından başka bir şey vermeyen anlatılmış masalların içinde mi? Hayır!

“Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz” (Ankebût 57)

“De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde 11)

Rabbine dönecektir ruh, peki nasıl? Uykuda olduğu gibi.

“Allah, insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır” (Zümer 42)

Ölüm anı nasıldır? O an henüz insan olan birleşimin anlayacağı şekilde hitabedecekler melekler. Sevdikleri nasıl ölmüştür, kendisi nasıl ölecektir? Soğukkanlılıkla bakabilecek midir insanınoğlu?

“Allah’a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, “Bana vahyolundu” diyen, ya da “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim” diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, “Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı doğru olmayanı söylediğiniz ve O’nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız” diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!” (En’am 93)

Ölümün katmerli acılarını tadacaktır zâlim, canı bedeninden çıkarılırken.

İşte o zaman sana, hayatın da, ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine hiçbir yardımcı bulamazdın.” (İsrâ 75)

“Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!”(Câsiye 21)

“Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve “haydi tadın yangın azabını” diyerek canlarını alırken bir görseydin.” (Enfâl 50)

Peki ya iyiler? İyiler için ise hissedecekleri bir müjde verilecektir.

“Melekler, onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, “Selâm size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete” derler.” (Nahl 32)

Ölüm, bir sondur insanın Dünya hayatı için. İnsanın Dünya’da yaşadığı vakitlerin, zamanın kucağından çekip alınmasıdır; ama asla insan için son değildir. Ancak sonlanan şeyler vardır artık. Ne namaz ne oruç yoktur gayri; mükellefliği, ruhu, bedeni elinden alınan insanın. Saniyeler durmuş, geçmiş donmuş, süregiden kişisel tarih yerinde kalakalmıştır.

Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr 99)

Bedeni toprak olan insan, bedeninde kalmadığı gibi çekip göklere giden ruhunda da değildir. Ruh gelip bedenlendiği vakte kadar nasıl insan değil idiyse, şimdi de insan değildir. İnsan olamadığı için hiçbir yerdedir kıyamete dek. Bu yüzden diriltilene kadar hiç kimse artık insan değildir; işte sırf insan olsun diye tekrar diriltilecektir. Ruhuyla çekip giden tüm ruhsal bileşenleri (aklı, zekâsı, nefsi, hafızâsı, iradesi) dirilmeyle dönecek bedene ve insan yeniden var olacaktır. O güne dek, dirilene dek ölüler bekleyeceklerdir kuşkusuz.

“İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli bir şekilde azab edeceğim. Onların hiç yardımcıları da olmayacaktır.” (Âl-i İmran 56)

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmran 185)

Belki azab için hesap gününü beklemeyecek ölülerde vardır, belki de kıyamete kadar onları azab ile cezalandırmayacaktır Allah; fakat biz bunu idrak edemeyeceğiz, bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz kesin bir şey var ise perdelerle bizden ayrılan ruhlarla konuşamayacağımız, onlara ne iyilik ne de kötülükte bulunamayacağımız gerçeğidir. Herhalde biliriz ki; onlar da bize iyilikte ve kötülükte bulunamayacaklardır. Allah’ın takdir ettikleri başka. Ama biz ölülerden medet umamayacağımızı, medeti sırf Allah’tan bekleyebileceğimizi bilir, perdelerden geçip geldiklerini, ölülerin ruhlarıyla temas edip haber aldıklarını iddia eden bezirganlara itibar etmeyiz.

“Diriler ile ölüler de bir olmaz. Allah, dilediğine işittirir. Sen, kabirde bulunanlara işittirecek değilsin.” (Fatır 22)

“Ateş; sabah akşam, ona sunulurlar. Kıyamet-saatinin kopacağı gün: ‘Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun’ ” (Mü’min 46)

Fakat ölümden sonra Rabbine dönen kötünün ruhu artık her şeyi anlayacaktır, rüyâda yürüttüğü mantık gibi yürüyecektir mantığı insan ruhunun. Suçlu olduğunu anlayacak ve geri dönmek isteyecektir bedenine; kusursuz bir kul olmak için. O düşünebildiği o bedensiz devrede, her şeyi idrak edebilecek bir halde ise, elbette hissedecektir, elbette korkacaktır. Ne dehşetli andır o!

“Nihayet onlardan birine ölüm gelince, “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada sâlih bir amel yapayım” der. Hayır! Bu sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar bir perde vardır” (Mü’minun 99-100)

Geri dönüp bedenine ulaşamayacak ve geride kalanlarla konuşup onları uyaramayacaktır. Fakat iyiler cennet müjdesiyle ulaşacaklar Rabbin yanına. Kıyamet kopana dek bilemediğimiz bir vasıfta bilemediğimiz bir konumda ve bilemediğimiz bir zamanla çevrelenmiş halde bulunacak bütün ruhlar. Kıyamette hesap verecekleri vakte kadar geçmiş bulunan zaman onlarla alakalı olmayacak. Belki zamanın göreliliği belki de bedensizliğin getirdikleri insana kıyamete kadar geçen Dünya zamanını hissettirmeyecek.

“Allah’ın sizi çağıracağı, sizin de O’na hamd ederek emrine hemen uyacağınız ve pek az kaldığınızı sanacağınız günü hatırla!” (İsra 52)

Allah’ın adaletini bilen dirilerin, ahiret günü olmadan, hesaba çekilmeden insanın kendisinden öncekilerden daha az, kendisinden sonrakilerden daha çok azaba yahut mükâfata muhatap edilmeyeceğini de bilmeleri gerekir. Zamanı yaratan Allah, zamanı kaldıracak güce de sahiptir. Ve O, ne erken ne de geç ölen için herhangi bir haksızlık vermeyecektir; dirilene kadar cehennem azabı ile cennet ödülüne kavuşmuş olmayacaktır insan. Ancak hissedecektir başına gelecekleri. Dirildiği vakit bu hissettikleri ile dolmuş bir halde girecektir bedenine.

O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır” (Zilzal 6)

Azabı insan tadacaktır, insan olmayan ruh değil. Mükâfatı ruh idrâk etse bile insan tadacaktır, bedeninden uzak olan ruh değil. O gün, herkes dirildiği anda, ne kadar zaman geçtiğini bilemeyecek, kısa kaldıklarını sanacak mezarlarında. Tıpkı uyuduğumuzda ruhumuzun gittiği yerden gelene kadar geçen süreyi idrak edemediğimiz gibi, o günde de hatırlamayacağız. Kıyamette diriler ve göklerdeki ruhların hepsi(Allah’ın diledikleri hariç) sûru duyacaklar ve dehşet verici bir korkuyla ölecekler. Dirilerin ruhları çıkacak bedenlerinden İkinci kez Sûra üfürüldüğünde ruhlar bedenlerle birleşecek ve insanların her biri iki şahitle koşacak hesap yerine.

“Sûr’a üfürüleceği ve Allah’ın dilediği kimselerden başka göklerdeki herkesin, yerdeki herkesin korkuya kapılacağı günü hatırla. Hepsi de boyunlarını bükerek O’na gelirler.” (Neml 87)

“Sûr’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.” (Zümer 68)

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir. Sur’a üfürülür; işte bu, geleceği vadedilen gündür. Herkes, yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir.” (Kâf 19, 20, 21)

“Sûra üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler”. (Yasin 51)

Nasıl olacağız peki dirildiğimizde? Yaşadığımız Dünya’yı göğü ve yeriyle yok edecek Allah; Yeni bir yer ve yeni gökler yaratacak.

“O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve kahhar (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.” (İbrahim 48)

”Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. Bizim önümüze geçilmez.” (Vâkı’a 60-61)

Acaba, içinizdeki çocuk mezarlıklarda ne zamana kadar ölümü ve dirilmeyi tefekkür edebilecek? Ne zamana dek tövbelerle dönüp duracak günahlarından dolayı bunalıp kaldığı çaresizliklerin içinde. Aklı erdiği her vakitte bunu yapabilecek, ama ya başka türlü olursa. Ya yaşadığı halde aklı ermemeye başlarsa? O zaman nasıl tövbe edecek yaşarken?

“…Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin…” (Hac 5)

Alper Selçuk
Cemaat.com

Sefaat

Şefaat sözlükte, ‘yardımcı olmak’ ve ‘bir şey istemek için birine eşlik etmek’tir. Daha çok, ’saygın birinin düşük konumda olana arka çıkması’ anlamında kullanılır[1]. İnsanlar arasında bu tür ilişkiler olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Her kim iyilik için şefaat ederse (arka çıkarsa) bundan kendine pay vardır. Her kim de kötülük için şefaat ederse (arka çıkarsa) onun da bundan sorumluluğu vardır. Allah her şeyi korur ve kollar.” (Nisa 4/85)

Şefaat terimi, ’saygın birinin Allah’ın yanında başkasına arka çıkması ve yardımcı olması’ anlamında kullanılır. Allah böyle bir davranışı kabul etmez. O, şöyle buyurur:

“Öyle bir günden çekinin ki, o gün kimse kimsenin cezasını çekmez. Kimseden şefaat kabul edilmez. Kimseden fidye alınmaz. Onlar yardım görmez haldedirler.” (Bakara 2/48)

“Rablerinin huzurunda toplanacak­ları gün­den korkanları Kur’ân ile uyar; onların Alla­h’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri olur. Belki kendilerini korurlar.” (En’am 6/51)

“De ki: O şefaat, bütünüyle Allah’ındır.” (Zümer 39/44)

“De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.” (A’raf 7/188)

Ensar’dan Ümmü’l-Alâ diyor ki: “Muhacirlere kura çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yı­kandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebû’s-Sâib [2]! Allah rahmet eyle­sin; Allah’ın sana gerçekten ikramda bulundu­ğuna şahidim.” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Al­lah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?”

“Babam sana kur­ban ey Allah’ın Elçisi, Allah ya kime ikram eder?” deyince Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekli­yorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşıla­na­cağımı vallahi bilmiyorum.”

Ümmü’l-Alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem[3].”

Müşrik, Allah’ı yer yüzü krallarına benzettiği için kendini, onun vereceği cezaya karşı koruyacak birini arar. Ona göre bu, Allah’a yakınlığı olan ve onun geri çeviremeyeceği biri olmalıdır. Mekkeli müşrikler putlarını bu konumda görürlerdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah ile kendi aralarına koydukları öyle şeye kul olurlar ki, onlara ne bir zararları olur ne de fayda sağlar. “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Göklerde ve yerde, Al­lah’ın bilme­diği bir şeyi mi ona haber veriyorsu­nuz?” Allah, onların ortak koştukları şeyden uzak ve yücedir.” (Yunus 10/18)

Şefaatçi, kişiyi Allah’ın vereceği cezadan kurtacaksa ondan güçlü ve merhametli olmalı ve insanı daha iyi tanımalıdır. Böyle biri ancak ikinci tanrı olur. Bunun farkında olan Katolikler, şirklerini pekiştirircesine İsa aleyhisselam hakkında şöyle derler:

“Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır[4]. Kendisi aracılığı ile Allah’a yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter[5].”

Ebû Hureyre’nin bildirdiğine göre “Kabilenin en yakınlarını uyar.” (Şuarâ, 26/214) âyeti inince Allah’ın elçisi şöyle bir konuşma yaptı:

“Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oğulları! Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. (Amcasına döndü:) Ey Abdulmuttaliboğlu Abbâs! Allah’ın yanında sana bir faydam olmaz. (Halasına döndü:) Ey Safiyye! Allah’ın yanında sana bir faydam olmaz. (Kızına dönerek) Ey Muhammed kızı Fatma! Benim malımdan dilediğini iste. Ama Allah’ın yanında sana bir faydam ol­maz.” dedi. (Buhârî, Vesâyâ, 11)

Şefaatçinin Görevi

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“… Allah katında şefaat edecek olan da kimmiş; onun izniyle olursa başka“. (Bakara, 2/255)

“O gün hiç sapma olmadan davetçiye uyarlar. Sesler Rahman için kısılmıştır; hışırtıdan başka birşey işitmezsin. O gün Rahmân’ın izin verdiği kişilerin, onun razı olduğu kişilere yaptığı şefaatten başkasının faydası olmaz. O onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir, ama onlar onun bilgisini kavrayamazlar.” (Taha 20/108-110)

“Allah, meleklerin önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Onlar, onun razı ol­duğu kişilerden başka­sına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler.” (Enbiya 21/28)

Ayetler gösteriyor ki, Allah’ın kabul ettiği şefaatçilerden hiçbiri kurtarıcı değildir. Çünkü Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız on­lar, Allah’ın di­lediği kimse­lere şefaat edebilirler. Halbuki insanlar kurtarıcı beklerler.

Müşrik olarak ölmemiş ama büyük günahlar işlemiş kişiler bağışlanabilirler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakini dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

Tevbe ile şirk dâhil her günah bağışlanacağından bunların tevbe etmeden ölen kişiler olduğu açıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim bir kötülük işler yahut kendini kötü duruma sokar, sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, görecektir ki, Allah tevbeleri kabul eder, ikramı boldur.” (Nisa 4/110)

Bazı günahlar ebedi cehennem azabını gerektirir. Aşağıdaki âyetler, Allah ile beraber bir başka tanrı çağıranların yani müşriklerin, haksız yere adam öldürenlerin ve zina edenlerin ebedi cehennem cezasına çarpılacaklarını bildirmektedir:

“Rahmân’ın kulları Allah ile beraber bir başka tanrı çağırmazlar, Allahın dokunulmaz kıldığı canı öldürmezler, haklı sebeble olursa başka ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur. Kıyâmet günü onun azâbı katlanır ve orada ebedi olarak alçaltılmış bir şekilde kalır.” (Furkan 25/68-69)

“Faiz yiyenler, şeytanın takılıp aklını çeldiği[8] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “alım satım, tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helal, faizli işlemi haram kılmıştır. Kime, Rabbinden bir uyarı gelir de faize son verirse, geçmişte olan kendinindir. Onun işi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, onlar o ateşin arkadaşıdırlar, sürekli orada kalırlar.” (Bakara 2/275)

Büyük günahlardan şirk hariç diğerleri affedilebildiğinden Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen şu hadisler şefaat hakkında bize ışık tutar:

“Her peygamberin kabul edilmiş bir duası vardır. Diğer peygamberler dualarını bu dünyada yaptılar. Ben, ümmetime şefaat için duamı Kıyâmet gününe sakladım. Allah dilerse ona ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nail olacaktır[9].”

“Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.” Câbir (ra) dedi ki: “Büyük günahı olmayanın şefaate ne ihtiyacı olur![10]“

Cabir’in dediği doğrudur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Size konan yasakların büyüklerinden kaçınırsanız, diğer günahlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz[11].”

Allah, büyük günah işlemiş birini affemek isterse bir şefaatçi görevlendirir. O da şirke düşmemiş büyük günah sahibine şefaat eder.

Allah Teâlâ Peygamberimize hitaben şöyle buyurur:

“Ey inananlar! Size rızık olarak ne vermişsek, ondan harcayın. Sonra öyle bir gün gelir ki, onda ne alış veriş, ne dostluk, ne de şefaat bulunur. Nankörlük edenler tam bir yanlışlık içindedirler.” (Bakara 2/254)

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2006, s: 134-138.

~~~~~~

[1]  (الانضمام إلى آخر ناصرا له وسائلا عنه، وأكثر ما يستعمل في انضمام من هو أعلى حرمة ومرتبة إلى من هو أدنى) Müfredât, شفع. mad.

[2] Osman b. Maz’un radıyallahu anhın lakabıdır.

[3] Buhârî, Cenâiz, 3.

[4] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519.

[5] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 2634.

[6] Şuarâ 26/214

[7] Bakara 2/255

[8] Ayette geçen, تخبط , genellikle “dokunup çarpma ” şeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır. تخبط ; ”takılıp aklını çelme ve aklını bozma” (Lisan’ul-arab, Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâcu’l-arûs) anlamlarına da gelir.

[9] Müslim, İman 338 (199).

[10] Tirmizi, Kıyâmet 12, (2436)

[11] Allah’ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, konu ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Felâkete sürükleyen yedi şeyden sakınınız.

- Ey Allah’ın Elçisi nelerdir onlar?

- Allah’a ortak koşmak, sihir, haklı sebeple olması bir yana Allah’ın doku­nulmaz kıldığı bir canı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana toplu hücum yapılacağı sırada savaştan kaçmak ve kötü yolla ilgisi olmayan namuslu mümin kadınlara zina iftirasında bu­lunmaktır.” (Buhârî, vesâyâ, 23; Müslim, İman 145)

Birçok ben var benden içeri

İslam dini insanı mü’min ve kâfir diye ayırdıktan sonra, birde; zahirde mü’min hakikatte kâfir olan münafık tiplemesiyle sıfatlandırır. Münafığın içi ve dışı ayrı benlerden oluştuğu için iki ayrı kişilik oluşturur. Münafığın iki alanı vardır, mü’minlerin olduğu yer ve olmadığı yer. Yani münafık için Allah-u Teâla’nın olduğu yer diye bir tanım söz konusu değildir. Bizim ele alacağımız, kişideki benlik fazlalıkları ise tamamen mü’minlerle alakalı olacaktır. Denilebilir ki; mü’minde birden fazla kişilik olabilir mi? Kemal manada bir mü’minde olmayacak bir şey olsa da, istikamet yolunda yeni bir yolcu için bu mümkündür. Yada ilmi ve ameli eksikliklerini tamamlamış mü’minler için bu mümkündür. Geçici bir hastalık olarak yaklaşılması gereken bu hal, meseleye vakıf olmayan kişiler tarafından nifak olarak algılanması yada ima edilmesi hasta mü’mini daha da kötü durumlara itecektir. Hatta şeytan, tekamül süresindeki mü’mini “Sen münafıksın” yaklaşımıyla ümitsizlik çukurunda boğmaya çalışacaktır (Hafzallah).

Sahabelerin sokak ortasında ağlayarak birbirleri ile dertleştiğini biliyoruz ve birbirlerine “ben münafık oldum” serzenişlerini dile getirdiklerinde, haydi Resulullah (s.a.v) ‘e gidelim diyeceklerdir. Resulullah (s.a.v)’e “Ey Allah’ın Resulü biz senin yanındayken farklı duygular taşıyoruz senin yanından uzaklaştığımızda aynı duyguları aynı hazları alamıyoruz” manasında ifadeler sununca, Resulullah (s.a.v); bunun olağan bir hal olduğunu, eğer her zaman huzur-u nebideki halde olsalardı gökten meleklerin inip sahabelerin ellerinden tutarak arzda dolaşacaklarını beyan edecektir. Yani Hz. Resul (s.a.v), bu halin bir münafıklık hali olmadığını, bunu bir kemal süreci içerisinde taşıyabilirlik derecesine göre ilahi bir lütuf olduğunu izah ediyor. Şimdi meselemizin asıl yönüne geçersek; mü’mindeki benlik farklılıkları, nifak değilse (Haşa!) bu farklılıklar nasıl izah edilecektir? Ve nasıl benlik birliğinde tekamül neticelenecektir?

El-Zahir (c.c) ve El-Bâtın (c.c.) olan Yüce Rabbimiz eşyada, vukuda, tabiatta v.s her şeyde zahir ve bâtın olarak tecelli ettiği gibi her şeyinde zahiri ve bâtıni cereyanı olabilir. Çözülmesi gereken sorunlarda usul gereği mutlak zahir ve bâtın penceresinden tahkik edilerek kanaate varılmalıdır. Ancak şu hatırlatmayı da yapalım: Ahkâmi meselelerde “Hüküm zahire göredir” hadis-i şerifi aynı zamanda bir kaidedir. Vukuu bulan bir iyilik veya kötülük zahiren değerlendirilecektir. Bâtınını Allah-u Teâla bilir. Bâtınında var olduğunu ifade ederek zahiri yok saymak yada suistimal etmek İslam şeriatına aykırıdır. Yani namaz kılmayan birisine neden namaz kılmadın sorusu yöneltildiğinde “ben bâtında kılıyorum” diyemeyecektir. Çünkü El-Bâtın (c.c) zahir ve bâtın ameliyeleri kayda bağlamıştır. Şeraitin zahir farz, vacib, sünnet gibi hükümleri bâtını gerekçe göstererek tarikat, hakikat perdeleri ile örtülemez. Haddi zatında Şeriati yok sayan tarikat, hakikat gibi vasıflandırmalar Şeriat’a göre hükümsüz birer isimlendirmeden öte değildir. Ancak Şeriat’a uygun ve muhalif olmayan zühd ve takva tekamülü belli bir sistemle işleyen yapıları da sırf adı sufi diye dışlamak yine Şeriat’ın kabullenmeyeceği bir durumdur. Şeyh Emir Abdulkadir, Şeyh Şamil, Şeyh Said gibi zühd, takva ve cihad önderleri bizlere güzel birer örnektirler. Sufi hareketi uyuşukluluk ve miskinlik sayan gerek tasavvuf taraftarları, gerek tasavvuf karşıtları, bu örnekleri güzelce tahkik etmeliler diye düşünüyorum. Ve şu mübarek ayeti kerime uyulacak mutlak yolun ne olduğunu bizlere bildirir. Daha üstünde konuşacak söz yoktur. İşittik ve iman ettik demek mü’minlere yaraşan bir ruh yüceliğidir. “Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” (Casiye 18)

Başta da belirttiğimiz gibi kişideki benlik farklılıkları illaki nifak değildir. Belki tedaviye muhtaç bir hastalık yada hastalıkta olmayıp, tekamül sürecindeki eğitime muhtaçlık hallidir. Bu minvalde, mü’min benlik farklılıklarına Zahir ve Bâtın zaviyesinden bakarsak mesele daha net deşifre olabilecek ve varsa sıkıntılara daha kesin müdahaleler yapılacaktır.
Her şeyin zahiri ve bâtını olabileceğinden bahsettik. Buna binaen zahirin de zahiri ve bâtını, bâtının da zahiri ve bâtını var olabilmesi gayri mantıki değildir. Benlik çokluklarındaki nedenlere ve meşruluk sebeblerine bu metottan bakarsak; ele almamız gereken dört başlık olacaktır. 1. Zahirin zahiri, 2. Zahirin bâtını, 3. Bâtının zahiri, 4. Bâtının bâtını.

1- Zahir’in Zahiri; Benlik sunumunda yada kişinin bir şahsiyet, kimlik olarak tanımlamasındaki en dış aksediş budur. Bu hal kişinin evinin eşiğinden dışarı adım atmasıyla başlar. Mü’min, kâfir, münafık tüm halk tarafından bilinip tanındığı hal benlikteki zahirin zahiri halidir. Kişi “ben” dediğinde her insanın anlayacağı yada çoğu insanın anlayacağı, zihinlerinde oluşacağı sıfatlar “ben” diyen kişinin zahirinin zahirindeki yansımasıdır. Yani siz “ben” dediğinizde insanların nezdindeki resmolan manzara sizin sunduğunuz karelerin toplamındaki oluşumdur. İnsanlarla bir aradayken mü’minle münafığın ayırt edilemeyişinin nedeni de budur.

Her birey “ben” ifadesine farz, vacib, sünnet, mekruh gibi ameliyelere dikkat eden kişilik vasıflarını yükleyerek “ben” diyecektir. Mü’minin zahirin zahirinde asıl dikkat edeceği husus kâfir ve mü’min bağlamında “ben” dediğinde mü’mine has vasıfları kendine yükleyerek kişilik sunumunu yapabilmesidir. Buda akaid, farz, vacib, haram, helal gibi durumları esastan başlayıp öncellemeye yönelik bir hayat tarzı ile mümkündür. Bir alt perde de ise; mü’min münafıktan “ben” sunumunu ayırt edici bir sunuma girmelidir ki oda şudur; hadis-i şerif ile sabit olan yalan, emanete hıyanet, ahde vefasızlık ve tartıştığı zaman kırıcı olma halleridir.

Zahirin zahirinde dil ile benlik sunumundaki “ben” ile yaşayan “ben” arasındaki paralelliği yaşamak ileride açıklayacağımız hallere oranla kolaydır. Hatta kolay kılınmıştır. Cemaatle namaz, farzlara uygun kılık ve kıyafetle birlikte sünnete uygunlukta gözetildiğinde, belli bir mü’ min toplulukla mutat görüşmeler vasıtasıyla zahirin zahirindeki “ben” daha kolay muhafaza edilecektir.

2- Zahir’in Bâtını; Zahirin bâtını hali aslında zahir olmasına rağmen zahirin zahirine göre bâtında kaldığı için zahirin bâtını halidir. Zahirin bâtını hali kişinin evinin eşiğinden içeri girmesi ile başlar. Mü’minle münafığı ayırt edici halde buradadır. Münafık evinden içeri girdiğinde tamamen ayrı bir kişilik oluverecektir. Ama kemale erememiş mü’min her ne kadarda dışarıdaki “ben” durumu gibi ev içi “ben” sunumunu örtüştürmese de dışarıdaki gibi akaid, farz, ve vacib gibi olmazsa olmazları içeride de gözetiyorsa nifaktan kendini evveliyetle ayırmış olur. Buradan sonraki tekamül tamamen kemale ermekle alakalıdır. Ve kesinlikle nifakla alakalı değildir.

Zahirin bâtınındaki “ben” sunumunuz dışarıya göre sizin asıl “ben”ninizdir. Ev ahalinizin sizi “ben” dediğinizde algıladığı şekil sizin dışarıya göre daha gerçek “ben”ninizdir. İlim amel sürecindeki tekamül eksikliklerinin tamamlanması gerekecek olan yerde burasıdır. Yani siz dışarıda “ben” dediğinizde diğer zihinlerdeki resimle, içerde “ben” dediğinizde ev halkının oluştuğu resim arasında renk, ton, obje eksikliği gibi farklar oluyorsa “ben” sunumunda sıkıntı var demektir. Ama dediğimiz gibi bu nifak değildir. Sadece kemalatla alakalıdır. Misal verelim: Kişi dışarıda “ben” dediğinde kişilerin zihninde namazı farz, vacib, sünnet ve müstehaplarıyla ikame eden bir mü’min akla geliyor da ev içinde “ben” dediğinizde sadece farz ve vacibleri kılan sünnet ve müstehaplara dikkat etmeyen bir resim oluşturuyorsanız aradaki fark kemalat sürecinde kapatılması gereken bir farktır. Hz. Aişe annemize Resulullah (s.a.v)’in ahlakını soran sahabeye Hz. Aişe’nin verdiği cevapta bunun izahıdır. Hz. Aişe annemiz “O Allah’ın Resulüdür. Dışarıda nasılsa içeride de aynıdır. O (s.a.v) ‘in ahlakı Kur’an’dır.”

“Komşusu açken tok yatan mü’min değildir.” hadis-i şerifindeki manada konumuzla ilintilidir. Dışarıda, toplumda kemal iman sahibi gibi gözüken mü’minin evine girdiğinde komşusunun halinden habersizce yatıp uyuyorsa bunun kemal bir iman olmayacağını Resulullah (s.a. v) beyan etmiştir. Dış ve iç kişilik farklılıkları akaid, farz ve vaciblerin dışında zuhur ediyorsa tamamlanması gereken farklılıklardır. Ve kişinin “ben” tekamülüne girip istiğfar, kararlılık, şahsiyetli kişi olma gibi verilerle bu farkı kapatıcı yollar araması tavsiye edilir. Buna güzel bir örnek olabileceği için şu hadis-i şerifi takdim ediyoruz:
Huzeyfe (r.a) anlatıyor: “Benim dilimde, aile efradıma karşı bir ölçüsüzlük vardı. Fakat bu başkalarına olmazdı. Bu halimi Aleyhisselatü vesselam’a söyledim. Resulullah: “İstiğfar bakımından ne haldesin? Bu kusurunun bağışlanması için günde yetmiş kere istiğfar et!” buyurdular.” (Kütüb-i sitte 17. cilt, 7142. hadis)

3- Bâtın’ın Zahiri; Bu hal her yerde vukuu bulabilir. Gerek sokakta gerekse evde olabilir. Kişinin yalnız kaldığı her yer bâtın’ın zahiridir. Bâtındır ama zahirdir çünkü; insanların bizi göremediği yerde Allah-u Teâla’dan başka bizi melekler ve cinler gibi varlıklarda görecektir. İnsanlara göre bâtın olan meleklere ve cinlere göre hala zahirdir. Mü’ mindeki “ben”lik farklılıkları da varsa eğer burada ortaya çıkacaktır.

Akaid, farz, vacib, sünnet, haram, helal, mekruh, müstehap gibi tüm mükellefiyetleri sokakta ve evde gözeten kişi yalnız kaldığında akaid, farz, vacib gibi konuları gözettiği halde sünnet, mekruh, müstehapları gözetmiyorsa aradaki “ben” sunum farkları kapatılması gereken eksikliklerdir. Yani; kişi “ben” dediğinde sokaktaki insanlar, evdeki halk, melekler ve cinler nezdinde aynı resim oluşuyorsa “ben” tanımlaması kemale ermek üzeredir. Bu halde mü’min Allah-u Teâla’nın hicab ettiği gibi melekler ve cinlerden de haya eder. Kimse yokken dahi bu varlıkları gözeterek Rabbine kulluktan haz alır. Ve bu övgü halidir. Vera’nın başladığı mü’min için kurtuluş kapılarının iyice aralandığı haldir. Ebu Hureyre (r.a)’ın rivayetiyle Resulullah (s.a.v) övdüğü bu hal hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: Resulullah (s.a.v) buyurdular ki: “Ey Ebu Hureyre, vera sahibi ol (harama götürme şüphesi olan şeylerden de kaçın) ki insanların Allah’a en iyi kulluk edeni olasın! Kanaatkarlığı esas al ki insanların Allah’a en iyi şükredeni olasın. Nefsin için sevdiğini insanlar içinde sev ki (kâmil) mü’min olasın. Sana komşu olanlara iyi komşuluk et ki (kâmil bir) Müslüman olasın. Gülmeyi az yap, zira çok gülmek kalbi öldürür.” (Kütüb-i sitte 17. cilt, 7295. hadis)

4 – Bâtın’ın Bâtın’ı; Bu hal kemale ermişliğin son durağıdır. Sokaktaki, evdeki bireyleri gözetmediği gibi kişinin melek ve cinleri de gözetmeksizin sadece Allah-u Teâla’ yı bilip gözeterek kulluk vazifelerini yerine getirmekle birlikte, sadece Allah’a zahir tüm diğer yaratılmışlara bâtın olan kalbin içerisinde cereyan eden olaylar ve düşünceleri Allah’ın razı olacağı sınırlar dahilinde tutabilmektir. Çünkü kalblerdekini sadece Allah-u Teâla bilecektir. “Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. O, kalplerin içinde ne varsa onu da hakkıyla bilendir.” (Fatır 38) Yine kişinin kalbi ile kendisi arasına da ancak Allah-u Teâla girebilecektir. “Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal 24)

Rabbine bu derecede iman etmiş kişi Allah’tan başka hiçbir şeyi gözetmeksizin kulluğunu icra edecektir. Ayakları şişinceye kadar namaz kılan Rasulullah (s.a.v)’e Aişe annemiz “Neden bu kadar yoruyorsunuz kendinizi. Sizin gelmiş geçmiş tüm günahlarınız bağışlanmışken ve cennet sizin için yaratılmışken.” Resulullah (s.a.v)’in cevabı ilginçtir!
“Şükreden bir kul olmayayım mı ya Aişe?”

Zahirin zahirindeki “ben”le bâtın’ın bâtın’ındaki “ben”in Tevhid için teklenmesi hali kemâliyettir. Gerçek şahsiyetlilikte budur. Kemale ermişlik olduğun gibi yada göründüğün gibi olmuşluk böyle bir şeydir. “Ben” denildiğinde kişiyi Allah-u Teâla nasıl biliyorsa melekler, cinler, şeytan, ev halkı, sokaktaki kâfir, mü’min, münafığında aynı “ben”‘i bilebilmesidir. Allah kulum diyorsa kişi “ben” dediğinde, sokaktaki kâfir de bu Allah’ın kullarından bir kuldur diyorsa, yada sokaktaki bu Allah’ın bir kuludur dediği gibi Allah-u Teâla’nın nezdinde de kul isek işte o zaman çok “ben”likten sıyrılıp Tevhid’in “ben”lik deryasında yakamoz ettiğini müşahede ederiz. Bediüzzaman’ın işaret ettiği makama doğru tekamül nihayete koşulacaktır. Der ki Bediüzzaman; “Marifetullah, muhabbetullah’a götürür. Muhabbetullah’ta, lezzet-i Ruhaniyeye taşır.” Yani Allah’ı bilmek, Allah’ı sevmeye götürür. Kişi Allah’ı sevince de Ruh kulluktan lezzet alır hale dönüşür ki bu durumda kişi kulluktan zevk aldığından mütevellit hiçbir şeyi gözetmeksizin, hiçbir kınayıcıdan korkmaksızın, hiçbir övücüden övgü beklemeksizin sadece Rabbi için kulluk yapacaktır. Hatta öyle ki kulluk o kişide bir melekeye dönüşecek namaz vakti namaza acıkacak, haramdan midesi bulanacak, helalden hoşnut olacak, kerihlerde yüzü ekşiyecektir.

Bu minvalde bilelim ki gerek akaidi gerek ameli sorgumuz kalblerimizdeki “ben”imizden başlayacaktır. Ve orada iki “ben” olmayacaktır. Zira “Allah insanın kalbinde iki kalb yaratmamıştır.” “Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (Ahzab 4)

Son olarak tekrar bilelim ki akaiden her durumda aynı ama amelen eksiklik gösteren mü’minler nifak ehli değildirler. Sadece eksik yada hastadırlar. Olmuşluk tekamülüne girip bir an evvel yolun yolcuları arasına karışmalıdırlar. Başta Hz. Resul (s.a.v) olmak üzere önder şahsiyetleri kılavuz edinerek ümitsizlik çukurundan çıkıp ümit deryasında kulaç atmalıdırlar.

Resulullah (s.a.v) ‘e vesveseden şikayet eden sahabelere şu şekilde cevap verecektir:
Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v)’in Ashabından bir kısmı ona sordular: “Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz.” Hz. Peygamber (s.a.v): “Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” diye sordu. Oradakiler evet! Deyince: “İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar etmez) dedi.” (Müslim, İman 209 (132), Ebu Davud, Edep 118, 5110)

Yine başka bir hadis-i şerifte bâtın’ın bâtın’ını zedelemeye gelen şeytana ve nefse karşı alınacak tavır ve tutum şöyle buyrulur:
Ebu Zumeyl rahimeullah anlatıyor: “İbnu Abbas (r.a)’a (bir gün): “İçimde duyduğum bu (fena) şeyler de ne?” diye sormuştum. Bana:
“Ne hissediyorsun ki?” Dedi. Ben:
“Vallahi (onlar çok fena!) dilime alamam!” dedim.
“Bu (çeşit vesveseler)den hiç kimse kurtulamaz. Nitekim Allah Teâla hazretleri (Resulüne) şu ayeti inzal buyurmuştur. (Mealen): “Eğer sana indirdiğimiz (kitapta anlatılan bu kıssalar) hakkında bir şüphen varsa, senden evvel indirilmiş olanları okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak (olan kitap) gelmiştir, sakın şüphe edenlerden olma!” (Yunus 94)
İbnu Abbas bana dedi ki: “Eğer içinde herhangi bir vesvese bulursan şöyle de: “O (Allah) hem evveldir, hem ahirdir, hem zahirdir, hem bâtındır. O her şeyi bilendir. (Hadid 3) (Ebu Davud, Edep 118, 5110)

Evet! Kâfirlere, zalimlere, müşriklere, münafıklara, şeytana ve dahi nefse rağmen kemal bir mü’min olma sanatı zor olsa da, Allah-u Teâla bunu bize kolay kılacaktır. Çünkü Allah bize zoru kolay kılacağını vaad etmiştir. Şimdi mü’minlere dememiz odur ki; duaya muhtaç bir mü’minde “ben” olarak bir birimize dua edelim. İç benlerimizde Tevhid’i yakalayabilmemiz ve iç Firavunlarımızı, Karunlarımızı, Belamlarımızı alt edebilmemiz için. İşimiz çok ömrümüz kısa, kâfirler ve zalimler tepemize binmişken bir an evvel benlerimizle, bizlerimizle olan sorunları çözüp küffara ve zallama had bildirelim. Evdeki gibi sokakta da başınızı açın diyenlere Allah her yerin Rabbidir, alemlerinde, kalblerinde, evlerinde, sokaklarında, okullarında diyebilelim.

Haydi! Zahirden bâtına tevekkülde bir adım daha! Allah’tan gayrı bir kınayıcının ve övgücünün kınamasından ve övgüsünden korkmayan yada mutlu olmayan Sıddıkların (r.a) yoluna, yada zahir ve bâtında şeytanların dahi çekindiği Ömer (r.a)’lerin yoluna. Yada meleklerin dahi haya ettiği Osman (r.a)’ ların yoluna, yada insan, melek, cinlerin dahi hikmet öğrenmek için meclisinde diz çöktüğü Ali (r.a)’lerin yoluna koşarcasına bir sayy ile devinelim. Zahir ve bâtında Allah’ı zikredelim, analım gündemde tutalım ve Allah’ın ahkamına yapışalım. Çünkü “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” (Rad 28)

Ve uzak değildir. Zahirde de bâtında da ilahi müjdeye mahzar olmak. Yeter ki Peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle aynı istikamette olalım. İşte o zaman altı yönden gelen bir nida ile sadece kulaklarımızın değil tüm hücrelerimizin duyduğu bir nida ile adam olanların arasında bir de “ben” in adam sayılmışlığının sevinci ile iştiyak haline bürünebilelim.

“Ey mutmain olmuş nefis! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl, Ve cennetime gir.” (Fecr 27/28/29/30)

Huzeyfe (r.a)’ın Hz. Ömer (r.a)’e müjdesi kulaklarda ne güzelde küpedir. “Münafıklar nifaktan korkmaz.”

İbrahim Küçük
Vuslat dergisi