05.15.08

İnanmayanlara Allah’ın varlığını nasıl anlatabiliriz?

Yazı kategorisi: Makaleler, İslam 8:57 pm yazan: Minik Kelebek

“Yazar Dr. Furkan Aydıner’ in ateist bazı gruplara Allah’ı anlatırken tutmuş olduğu görüşme notlarını içeren kitabından özetlenmiştir.”

Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”

Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir: “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor: “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 29) Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir” (Bakara Suresi, 255 ve Âli İmran Suresi, 2).

“Allah kainat’ı neden yarattı?” , “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?

Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.(2) Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır. Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?

Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek”. Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “düşünmez misiniz!”, “akletmez misiniz!”, “akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.

“Neden her insan Allah’ı gösteren Ayetleri kolaylıkla göremiyor?”

Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynandığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?

İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik…” (Kaf Suresi, 6) Bir başka ayette ise şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 22). İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller

Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.
Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle : 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin 10 katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir. Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir: “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir” (Nahl Suresi, 3). “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 12). “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler” (Yasin Suresi, 40). “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir” (Yasin Suresi, 38). Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü 20. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız. 2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an: “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz” (Fatır Suresi, 41). Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller

Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır” (Nahl Suresi, 11). Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350 bin ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor. Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor: “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi). Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

“Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor: “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye” (Abese Suresi, 24-32).

Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller

Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli telhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor: “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 3-4).

Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor: “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 73). Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım: “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur suresi, 35).

Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz” (Nahl Suresi, 66). Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller. Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.(14)

“İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri

Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor: “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 4). Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor: “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” (Müminun Suresi, 14). İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor: “Görmedi mi o insan; Biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, Bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin suresi, 77). İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez. Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak: Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitabı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerimle tercüme etmiş ve Hz.Muhammed (asm) gibi bir mualim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda herbir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları’ndan çıkan 11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam isimli kitabından alınmıştır.



Dipnotlar:

(1) Allah’ı beşerileştirmek birçok dinin yaptığı temel bir hatadır. Hıristiyanlık ve Yahudilik, Allah’a evlat isnat ederken, çok tanrılı dinlerde ise tanrının doğduğuna inanılır. Eylül ayının ikinci haftasında, Unity Kilisesi’nin düzenlediği Dünya Dua Günü programına katılırken, Hindu konuşmacının şu sözleri beni hayli şaşırtmıştı: “Bugün bizim için çok önemli bir gün. Çünkü Hinduların iman ettiği en büyük tanrının doğum günüdür.”
(2) Keşfu’l-Hafa, 132. hadis.
(3) Yamina Mermer, 1995 yılındaki Bediüzzaman Sempozyumu’nda sunduğu, “Risale-i Nur’da Sebep-Sonuç İlişkileri” isimli tebliğinde şöyle demektedir: “Kur’ân-ı Kerim, meselâ 310 defa “semâvat”tan, 45l defa “arz”dan, 262 defa “yaratma”dan, çok azı Kur’ân ayeti anlamına gelmek üzere 382 defa “âyet”ten bahsederek bunların Allah’ı tanıtan âyetler, şahitler olduğuna dikkati çeker. “Bak,” “Bakmazlar mı?”, “Düşünmezler mi?” gibi birçok teklifiyle de kâinata ve yaratmaya bakıp düşünmemizi emreder.”
(4) Üniversitede okuduğum yıllarda diş hekimi dostum İdris Çamlıbel’den duyduğum bir hadiseyi hiç unutamıyorum. Bir hafta sonu, İdris Bey, 5 yaşlarındaki kızıyla birlikte pikniğe gider. Kızı o güne kadar hiç kiraz ağacı görmemiş. Piknikte gördüğü ilk kiraz ağacı onu çok heyecanlandırır, babasına koşarak gider ve şöyle der: “Baba, baba! Gördün mü! Gördün mü! Şuradaki ağaca kiraz asmışlar.” Babası, kızının söylediğine önce güler; ancak manasını düşününce, çocukça bakışın daha doğru olduğunu anlar.
(5) Bediüzzaman, sebep-sonuç halkasıyla her şeyin yaratılmasının hikmetini şöyle açıklıyor: “Ey esbabperest (sebeplere tapan) ve tabiata tapan biçare adam! Madem her şeyin tabiatı (varlık özü), her şey gibi mahlûktur (yaratılmıştır); çünkü sanatlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb (sonuç) gibi, zahirî (görünen) sebebi dahi masnu’dur (sanatlıdır). Ve madem her şeyin vücudu, pek çok cihazat (cihazlara) ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiatı icat eden ve o sebebi halk eden bir Kadir-i Mutlak (Sonsuz Kudret Sahibi) var. Ve o Kadir-i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki aciz vesaiti(vasıtaları), Rubûbiyetine ve icadına teşrik (ortak) etsin. Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi (sonucu), sebep ile beraber halk ederek, cilve-i Esmasını (İsimlerinin yansımasını) ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim (düzen) ile zahirî (görünürde) bir sebebiyet, bir mukarenet (ilişki) vermekle, eşyadaki zahirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci’ (dayanak) olmak için, esbap ve tabiatı dest-i kudretine (kudret eline) perde etmiş; izzetini o suretle muhafaza etmiş.” (Lem’alar, 23. Lem’a, Tabiat Risalesi.)
(6) Söz konusu araştırmayla ilgili makaleye şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.cnn.com/2003/TECH/space/07/22/stars.survey/
(7) Kur’an’ın bir ayetinde şöyle deniliyor: “And olsun ki, onlara “gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, elbette Allah diyecekler” (Lokman Suresi, 25). Bu ayette “onlar” zamiriyle inanmayanlar kastediliyor. Bu ayet iki önemli noktayı dikkatimize sunuyor: Birincisi, inanmayanlara Allah’ı anlatırken en büyük ve bariz ayetler olan göklerin ve yerin yaratılışından başlamamız daha uygundur. İkincisi, inanmayanlar bile muhteşem ve muazzam göklerin ve yerin yaratılışını başka türlü izah edemezler; iyice düşündüklerinde çaresiz kalıp “Allah” diyeceklerdir.
(8) http://nobelprize.org/nobel_prizes/chemistry/laureates/1961/calvin-bio.html
(9) Piyasa sisteminde fiyatlar, mal ve hizmetin değerine göre değil, arz ve talebe göre belirleniyor. İnsan için zaruri olan oksijenin bedava olması, kıymetsizliğini değil, bol olduğu için kimsenin parayla talep etmediğini gösterir. Kapitalist sistemde insanların mal ve hizmete piyasa fiyatına göre kıymet vermesi bir yanılgıdır. Piyasada alınıp satılmayan birçok şey, gerçekte paha biçilmez kıymete sahiptir.
(10) Maddenin atomik veya moleküler boyutta incelenerek yepyeni özelliklerinin açığa çıkarılması.
(11) “Küre-i arz (dünya) mağazasından me’kûlât (yiyecek) ve meşrubat (içecek) ve libas (elbise) ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları “İlâhî hazine”den almayıp birer birer esbaba (sebeplere) yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip ne kadar pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşyayla alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda, ondaki ziynet, intizam (düzen), sanat, rayiha (koku), tat ve koku gibi lâtif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sani’in masnûudur (sanat eseridir) ki, icadında külfet (zorluk) ve mübaşeret yoktur” (Bediüzzaman Said Nursî, Hubab Risalesi, Mesnevi-i Nuriye).
(12) Toplam hayvan türünün 100 milyon olduğunu tahmin eden bilim adamları da var: http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4013719.stm
(13) Dr. Virtanen, ineklerin süt verimini artırmakla ilgili çalışmasından dolayı 1945 yılında Nobel Kimya Ödülü aldı.
(14) Bediüzzaman Said Nursî, 7. Şua, Ayetü’l-Kübra Risalesi.
(15) En saygın belgesel yapımcılarından NOVA’nın çıkardığı “the Miracle of Life” (Hayat Mucizesi) ismindeki belgesel, bunun bariz bir örneğidir.
(16) Yazarın Nesil Yayınlarından çıkan, Rabbini Arayan Thomas isimli kitabının sekizinci bölümünde, Kur’an’ın bu meydan okuyuşu karşısında ateist Thomas’ın nasıl ilzam olduğunu okuyabilirsiniz.

Dr. Furkan Aydıner

11 Eylül İslam’ın yükselişini hızlandırdı mı?

Yazı kategorisi: Makaleler 8:52 pm yazan: Minik Kelebek

11 Eylül, tarihin seyrini değiştirdi. Hürriyetler diyarı, 11 Eylül’den sonra kuşkular, korkular ve kısıtlılıklar diyarına dönüştü. Yusuf İslam gibi terörle uzaktan yakından alakası olmayan birinin havaalanından geri çevrilmesi bu değişimin en bariz göstergesiydi. 11 Eylül’de uçaklar yalnızca Dünya Ticaret Merkezi’ni değil, İslam’ın Batılı insanların zihnindeki müspet imajını da paramparça etmişti. Doğrusu, 11 Eylül’deki insanlık dışı katliamı, Amerika’nın yaptığı zulümlerine bedel, kalbinde hoş görenler, hem ölen masumların hukukunu hem de İslam’a inen darbenin dehşetini idrak etmemişlerdir. Daha da garibi, 11 Eylül cinayetinin birçok insanın hidayetine vesile olduğunu iddia edenler bile var. CNN’de yayınlanan bir habere göre, Bin Ladin bile benzer iddiayı dillendirip ‘11 Eylül ile İslam’a büyük hizmet ettik’ demeye getirmişti. Evet, İslam 11 Eylül’den sonra yükselmeye devam etti. Ancak, bu yükselişin 11 Eylül’den dolayı olduğunu söylemek doğru mudur? 11 Eylül’e rağmen Amerikalı ve Avrupalıların İslam’ı tercih etmesi bir tezat değil miydi? Acaba, 11 Eylül vahşeti mi insanları İslam’a çekti? 11 Eylül olmasaydı İslam bu kadar yükselir miydi? İslam, medya tarafından “teröristlerin dini” olarak lanse edilmesine rağmen, nasıl oluyor da her sene yüz binlerce insan Müslüman oluyor? İslam’ın bu yükselişi nereye kadar devam edecektir? Birçok insan bu ve benzeri soruları soruyor. İslam’ın 11 Eylül’e rağmen artan hızla büyümeye devam etmesinin sırrını merak ediyor. Bu makalede söz konusu sorulara, 11 Eylül öncesi ve sonrasında, Amerika’da bulunan biri olarak cevap vermeyi deneyeceğim. Hem gözlemlerim hem de okumalarım ışığında İslam’ın yükselişinin sosyolojik analizini yapmaya çalışacağım.

Hem Avrupa’da hem de ABD’de, 11 Eylül’den sonra, İslam’a büyük bir yöneliş olduğu spekülasyon değil, bir gerçektir. Kimi uzmanlara göre İslam’a girenlerin sayısı iki veya üç katına çıktı. Bu konuda bazı gazete ve ajansların haber başlıklarına bakmak yeterli: 11 Eylül’den önce ve sonra binlerce Amerikalı İslam’ı tercih etti (New York Times, 22 Ekim 2001), 11 Eylül’den sonra ABD’de İslam’a girenlerin sayısında büyük patlama (Middle East Media and Research Institute, 16 Kasım 2001), 11 Eylül’den sonra İslam’a büyük ilgi var (The Observer, 1 Eylül 2002), Hıristiyanlıktan İslam’a giden bir inanç serüveni (Chicago Tribune, 24 Nisan 2004), 11 Eylül’den sonra merak ettiği için İslam’ı araştıran çok sayıda İspanyol asıllı Amerikalı Müslüman oldu (San Antonio Express, 25 Ocak 2005), İspanyol asıllı Amerikalı kadınlar İslam’da kendileri için bir yer buluyor (NBC News, 30 Eylül 2005), Artan sayıda İspanyol asıllı Amerikalı İslam’ı tercih ediyor (Christian Science Monitor, 18 Eylül 2006), 11 Eylül’den sonra İslam, Amerika’daki siyahîler arasında hızla büyüyor (Reuters Haber Ajansı, 25 Şubat 2007).

Yukarıdaki haberlerden hareketle ‘11 Eylül İslam için hayırlı oldu’ diyebilir miyiz? 11 Eylül sonrasında Amerikalıların tepkilerini, yaşadıklarım, gözlemlediklerim ve medyadan takip ettiklerimden anlamaya çalışan biri olarak bu soruya “evet” diye cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Daha doğrusu, 11 Eylül’ün hemen akabinde, 11 Eylül’ün etkisiyle ilgili kanaatimi soran dostlarıma, İslam’a çok büyük darbe vurulduğunu ve 50 yıllık çalışmayla ancak 11 Eylül öncesine gelinebileceğini ifade etmiştim. Şimdi anlıyorum ki, yanılmışım öngörümde. 11 Eylül’den sonra İslam’ın yükselişinde bir duraklama veya gerilemenin aksine, bir sıçrama yaşandı. Bu paradoksal gelişme nasıl gerçekleşmişti? Birçok insanın merak ettiği bu soruya cevap vermeye çalışacağım.

11 Eylül’e rağmen neden İslam yükseliyor?

Öncelikle şunu ifade edeyim ki, 11 Eylül hadisesini Müslüman olduğunu iddia eden caniler yaptı diye İslam’ı tercih eden olmadı ve olamaz. Senaryoyu değiştirip kendimize şu soruyu sorduğumuzda 11 Eylül’ün İslam’a etkisini daha iyi anlarız: Hıristiyan dinine mensup olduğunu iddia eden bazı caniler Kocatepe Camii’ne veya Sultanahmet Camii’ne bir cuma günü böyle bir saldırı düzenleseydi, hiçbir Müslüman dinini bırakıp Hıristiyan olur muydu? Elbette hayır! Hatta denilebilir ki, misyonerlerin etkisiyle Hıristiyan olan bazı insanlar bile Hıristiyanlıktan çıkıp eski dinlerine tekrar geri dönerdi. Aynı mantıkla, rahatlıkla diyebiliriz ki, 11 Eylül vahşeti, bir tek kişinin bile Müslüman olmasına vesile olmadı. Aksine, henüz yeni Müslüman olmuş bazılarının dinlerini terk etmesine ve Müslüman olma potansiyeli olan birçok kişinin de düşüncelerini değiştirmesine sebep olmuştur. ABD’nin en itibarlı araştırma kuruluşlarından biri olan Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan anketlere göre, 11 Eylül’den sonra İslam hakkında müspet düşünenlerin sayısında çok büyük bir düşüş yaşandı. Aynı araştırma kuruluşu 11 Eylül cinayetinden iki sene sonra Amerikalılara “İslam şiddeti destekleyen bir din mi?” diye sorduğunda, sadece yüzde 41′i “hayır” diye cevapladı. Temmuz 2005′te bile aynı soruya insanların yarısından fazlası “evet” veya “bilmiyorum (nazikçe evet demektir)” diye cevap verdi. Demek ki, Amerikalıların yarısından fazlası 11 Eylül cinayetinden İslam’ı sorumlu tutuyor. İslam’ın şiddet ve terörü beslediğini düşünüyor.

11 Eylül’e rağmen başta Avrupa ve Amerika’da olmak üzere, dünyanın her tarafında İslam’a büyük bir yöneliş olması kısaca birkaç etkenle açıklanabilir: Birincisi, önyargıdan, tembellikten veya meşguliyetten dolayı, içinde yaşadığı gayrimüslim toplum içinde bir nevi münzevi gibi yaşayan Müslümanlar, 11 Eylül’den sonra topluma açılıp kendilerini ve dinlerini anlatma ihtiyacı hissettiler. 11 Eylül öncesinde gayrimüslimlere karşı katı tutum takınanlar, tavırlarını yumuşatıp diyalog arayışına girdiler. Her tarafta gayrimüslimlere yönelik birçok etkinlikler düzenlendi. Camilerin kapıları herkese açıldı. Müslümanlar, İslam’ın barış ve hoşgörü dini olduğunu yerel halka hem halleriyle hem de sözleriyle anlatmak için uğraştılar. Bu faaliyetlerin neticesi olarak birçok insan İslam’ı tanıdı ve kendine bir hayat yolu olarak seçti.

İkincisi, 11 Eylül vahşetini akıllarına sığdıramayanlar, İslam’ın nasıl böyle bir şeye cevaz verdiğini merak ettiler. Müslüman olmak için değil, İslam’ın ne kadar cani bir din olduğunu öğrenmek için araştırmalar yaptılar. Hiç unutmuyorum, 11 Eylül’den birkaç hafta sonra, bir üniversite hocasıyla konuşuyordum. Şöyle demişti bana: “Uçak kaçırıp Dünya Ticaret Merkezi’ne saldıran teröristlere bu vahşeti İslam’ın telkin ettiğini medya söylüyor. Çok merak ettim. İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’ı alıp okudum. Hayret ettim. Her bir surenin başında Allah kendini Rahman ve Rahim olarak tanıtıyor. Doğrusu, merakımı gidermek için Kur’an’ı okumaya karar vermiştim. Aksine, şimdi daha çok merak ediyorum; Kur’an’ı okuyan birinin nasıl böyle bir canavarlığı yapacağını anlayamıyorum.” Bu dostum gibi, birçok Amerikalı 11 Eylül’den sonra, İslam’ın nasıl bir din olduğunu merak edip internet, kitaplar ve Müslümanlardan bilgi edinmeye çalıştı. Bu arayış sürecinde, doğru kaynaklara ve İslam’ı doğru temsil edenlere denk gelenlerden bazısı Müslüman oldu.

11 Eylül, araştırmacıları İslam’a yönlendirdi…

Üçüncüsü, 11 Eylül’den sonra kapitalist yayınevleri ve medya, İslam’la ilgili birçok eser çıkartarak piyasanın talebine cevap verdiler. Gerçi bu eserlerin sadece yüzde 10-15′i tarafsız olarak İslam’ı anlatıyor. Birçoğu, İslam hakkındaki yanlış önyargıları daha da pekiştiriyor. İslam’ın terörü telkin eden bir din olduğunu ve insanlığın barışını tehdit ettiğini iddia ediyor. Ancak, eskiden beri piyasada İslam aleyhinde yazılmış birçok kitap vardı. İslam’ı doğru anlatan eserler ise bir elin parmaklarını geçmiyordu. Oysa 11 Eylül’den sonra, İslam’ı tarafsız bir gözle anlatan onlarca kitap ve belgesel yayınlandı. Örneğin, Penguin Yayınları’nın çıkardığı Kur’an mealinin satışı 15 kat arttı. Kur’an mealleri ABD ve Amerika’da “en çok satanlar” listesine girdi. ABD’nin en çok izlenen ve en etkin televizyon kanalı PBS, İslam’ı “İman İmparatorluğu” ve Hz. Muhammed’i (asm) de “Bir Peygamberin Mirası” isimli tarafsız belgesel filmlerle Amerikalılara anlattı.

Dördüncüsü, ABD yakın tarihinde zencilere ve Japonlara yapılan haksız muameleleri unutmayan insaflı bazı aydınlar, 11 Eylül’den sonra, Müslümanlara karşı aynı hataların tekrar edilmemesi için azami gayret gösterdiler. Hem medya yoluyla hem de Müslümanlara bizzat ulaşarak, birkaç cani yüzünden herkesin sorumlu tutulamayacağını ifade ettiler. Kiliselerine Müslüman konuşmacılar davet edip İslam hakkında bilgisiz olan halkı aydınlatmaya vesile oldular. Kısacası, geçmişte zencilerin ve Japonların haklarını kazanmak için yaptığı çetin mücadeleden günümüz Müslümanları da istifade ettiler. Denilebilir ki, eğer onların mücadelesi olmasaydı, 11 Eylül’den sonra ABD’de bir tek Müslüman’ın bile yaşamasına müsaade edilmezdi. Oysa tarihî hatalarından ders alan çoğu Amerikalı, 11 Eylül’den sonra, umumiyetle Müslümanların haklarını koruyup onların yanlarında yer aldı.

Beşincisi, Afrika asıllı Amerikalılar ve İspanyol asıllı Amerikalılar arasında 11 Eylül sonrasında İslam’ın yükselişi, onların devlete ve medyaya itimat etmemelerinden kaynaklanıyor. Önyargı ve ayrımcılığın kurbanı olan bu kesim, Müslümanları, tarihî düşmanları olan beyaz Avrupalıların yeni kurbanı olarak gördüklerinden, İslam’a sempatiyle bakıyorlar. Mağdur gördükleri Müslümanların yanında yer alıyorlar. Her sene on binlercesi doğru İslam’ı öğrendiklerinde Müslüman oluyor. Hıristiyanların çıkardıkları bir gazetenin haberine göre, İspanyol asıllı Amerikalılardan, 11 Eylül sonrasında İslam’ı seçenlerin sayısı yüzde 30 artarak iki yüz bine ulaştı. İki milyonun üzerindeki mensubuyla İslam, siyahîler arasında da inanılmaz bir hızla büyümeye devam ediyor. Siyahîlerın İslam’ı tercihlerinin iki önemli nedeni daha var. Birincisi, tarihlerini öğrenen birçokları için İslam’a dönmekle atalarının dinine dönmüş oluyorlar. Nitekim tarihî araştırmalar, köle olarak getirilen Afrikalıların büyük çoğunluğunun Müslüman olduğunu ve zorla Hıristiyan yapıldığını gösteriyor. İkincisi, kanun önünde eşit haklara sahip olmalarına rağmen, kendilerine karşı yapılan ikinci sınıf insan muamelesine karşılık, İslam’ın herkese birinci sınıf insan muamelesi yaptığını öğrenen siyahîler, fıtri olarak kendilerini İslam’a yakın görüyorlar.

Altıncısı, İslam 11 Eylül öncesinde de Amerika’da en hızlı büyüyen dindi. Çünkü ruhu ölmüş Hıristiyanlık ve parayı Tanrı yapan kapitalizm, Amerikalıların manevi ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Maddi bolluk içinde büyük bir manevi kıtlık yaşayan insanlar, kalp ve ruhlarına gıda olacak bir şeyler arıyorlar. Bir kısmı da, İslam’ın sunduğu manevi sofrayı tercih ediyor. Kısacası, İslam, 11 Eylül öncesinde dünyanın en hızlı büyüyen dini unvanını almıştı. 11 Eylül İslam’ın yükselişine büyük bir darbe vurdu. Ancak, yukarıda açıkladığımız gerekçelerden dolayı, İslam’a yönelenler artmaya devam etti. Batı’da bir asır öncesine kadar neredeyse tek bir Müslüman bile bulunmazken, günümüzde 25 milyonun üzerinde bir sayıya ulaştı. Birçok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da, İslam, mensubu en çok olan ikinci din konumuna yükseldi. Öyle görünüyor ki, başta internet olmak üzere, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasına paralel olarak İslam, yükselen din olmaya devam edecektir.

Dr. Furkan Aydıner

Ne Olursan Ol Gel “me” Mi?

Yazı kategorisi: Makaleler 6:15 pm yazan: Minik Kelebek

Bir cumartesi günü, öğle vakti, Fatih Sultan Mehmed türbesini ziyaret ettikten sonra, öğle namazını kılmak için camiye geçtim. Cuma namazı havasını veren kalabalığı görünce, acaba günleri mi karıştırdım? Düşüncesiyle tekrar hafızamı yokladım.

Cumartesi olmalıydı. Evet cumartesiydi. Ancak fatih camiindeki bir uygulamadan haberim yoktu. Bu uygulama; Her cumartesi günü öğle namazından bir süre önce, Cuma günü verilen vaazın bir benzerinin cumartesi de verilmesiydi.

Mihrabın hemen önünde, altmış yetmiş yaşlarında olduğu anlaşılan, sakallı, muhterem bir hocamız, önündeki sehpanın üzerine koyduğu Kuran-ı Kerimi okuyarak tefsirini yapıyordu. Sesi daha iyi duymak için uygun bir yer seçtim ve oturdum.

Bu sırada “kitap ehli” ifadesinin geçtiği bir ayeti okudu ve ardından
“Bu ehl-i kitap var ya, bunlar kâfirdir kâfir” dedi ve birkaç defa bu ifadelere vurgu yaparak tekrar ettikten sonra, bir kez daha:

“Muhterem cemaat; hiç kâfirle diyalog olur mu? Birileri ortaya çıkıp bu kâfirlerle diyalog kurmaya çalışıyor. Bununla da yetinmeyip bu diyalog safsatasına Müslümanları da inandırmaya çalışıyorlar. Yahu! Hiç kâfirle diyalog olur mu?” bunlar kâfirdir, kâfir” gibi ifadelerle bu konu üzerinde ısrarla durdu. Ve vaaz, bu ifadeler etrafında örülerek bitti.

Az sonra ezan okunmaya başladı ve akabinde cemaat ile birlikte namaza durduk. Namaza durduk, lakin kafam epeyce karışmıştı. Aslında huzurlu bir namaz kılayım diye bu tarihi camiyi tercih etmiştim. Gel gör ki kaderin tecellisi başkaymış.

Bir taraftan, diyalogun dini dayanaklarını ortaya koyan kitaplar, dergiler, sohbetler. Diğer taraftan ise, “Bunlar kâfirdir. Kâfirle diyalog olmaz”. İfadeleri. Taban tabana zıt görüşler.

Maalesef namaz ve tesbihatım bu görüş zıtlığının sebeplerini tahlil gölgesinde geçti.

Namazdan sonra, vaazı veren zatla konuşmaya karar verdim.” Ve koltuğuna aldığı siyah çantasıyla caminin tam orta yerinde ağır adımlarla yürüyen yaşlı hocama usulca yaklaştım.

“Allah kabul etsin” temennisinden sonra, “Hocam, vaktiniz müsaitse, birkaç şey sormak istiyorum” dedim.

Sıcak bir ses tonuyla “müsaidim evladım, sor bakalım” dedi.

Ben, “ soracağım şey, şu Gayr-ı Müslimlerle ilgili. Hani demin, onlar kâfirdir. Kâfirle diyalog olmaz demiştiniz ya, işte bu konu. Dedim.

“Neyini soruyorsun” dedi.

Doğrusunu ifade etmek gerekirse kafam iyice karıştı. Çünkü bir taraftan “Diyalog olabilir. Gerek kuran ve gerekse hadis-i şerifler bu diyalogu teşvik ediyor” diyenler. Diğer taraftan sizin gibi, şiddetle karşı çıkanlar var. Dedim.

Hocam, ses tonunu yükselterek “Evladım bunlar kâfir, kâfirle diyalog olur mu?” ifadelerini tekrar etti.

Hocamı fazla kızdırmamaya dikkat etmeliydim. O yüzden, ifadelerimi itina ile seçerek konuşmaya devam ettim.

Yavaş yavaş etrafımızda cemaatten bir halka oluşmaya başladı. Anlaşılan, kafası karışan yalnız ben değildim.

Meselenin izah ve ispata ihtiyacı vardı. Sadece “Onlar kâfirdir. Kâfir ile diyalog olmaz” ifadeleri, tatmin olmak için yetmiyordu.

Peki, konuyu böyle bir zemine nasıl çekebilirdik? Bu zemini hemen oluşturmak gerekiyordu.

Bu arada hocam, etrafımızda toplanan kalabalığa da dönerek aynı ifadeleri tekrar ediyordu.

Ben, “Hocam, müsaade ederseniz, “diyalog olabilir” diyenlerin gösterdikleri bazı gerekçeleri vardır. Bu gerekçelerden, bildiğim kadarını burada ifade edeyim. Siz de bu dayanakları bir bir çürütün. Böylece mesele de halledilmiş olur. Biz de rahatlarız” dedim.

“Olur evladım. Söyle bakalım neymiş gerekçeleri” dedi.

Diyorlar ki Müslüman bir erkek, gayrı Müslim bir bayanla evlenebilirmiş. Doğru mu hocam?

Evet evladım, doğrudur. .

Peki hocam, bir de, gayrı Müslimlerin kestiklerini, Müslümanlar yiyebiliyormuş. Doğru mu?

Tabi doğru.

Yine gayrı Müslim bir doktora gidip muayene olmanın bir sakıncası yokmuş, doğru mu? Hocam.

Evet, Hıristiyan bir doktora muayene olabilirsin.

Ayrıca, eğer apartmanımızda veya yakınımızda bir gayrı Müslim komşumuz varsa, evlerine gitmenin ve bize gelirlerse onları ağırlamanın bir sakıncası yokmuş diyorlar. Bu da doğru mu? Hocam.

“Evladım, bu saydığınız şeylerin hepsi şeriat kitaplarında mevcuttur. Onlar ayrı meselelerdir. Bizin konumuzla ilgisi yoktur.”

Bir an şaşırıp kalmıştım. Ne demek şeriat kitaplarında vardır? Ve ne demek “bizim konumuzla ilgisi yoktur.” biz de, zaten onu araştırmıyor muyuz? Kriterimiz şeriat, yani din mi olacak. Yoksa onun, bunun fikri ve düşüncesi mi olacaktı?

“Değerli hocam, işte burası olmadı” dedim ve şöyle devam ettim: Deminden beri benim sorup, sizlerin de cevap verdiğiniz tabloların her biri birer diyalog örneğinden başka ne olabilir.

Diyalog, ne demektir. İki kişi veya daha ziyade kişinin arasındaki ilişki, münasebet değil midir?

Gayr-ı Müslim olan eşimle irtibatım diyalog değil mi?

Onların kestiğini alıp yemem diyalog değil mi?

Evlerine gitmem veya onların evime gelmesi diyalog değil mi?

Ticari olarak her türlü alış verişi yapıyoruz. Bu diyalog değil de nedir? Hocam.
Hocam epey kızmış olmalı ki; tekrar ses tonunu yükselterek “Onlar kâfirdir. Kâfir ile diyalog olmaz” demeye başladı.

Ortaya atılan, ayet ve hadis ile desteklenmesi gereken bir iddianın, delilsiz ve duygusal bir yaklaşımla ele alınması, etrafımızdakileri de rahatsız etmiş olmalı ki, yavaş yavaş dağılmaya başladılar.

İşin doğrusu ben de, hem rahatsız olmuş ve hem de üzülmüştüm. Hakkın hatırı âlidir. Kaidesince rahatsızlığımı dile getirmeye kara verdim. Ve nitekim dile getirmek üzere hocama dönerek;

“Hocam, benim olduğu gibi, bakışlarından anlaşıldığı kadarıyla, etrafımızda toplanan şu cemaatin de kafası daha da karıştı.” dedim.

Bu ifadelerimin yankıları bitmeden, bizi çevreleyen cemaatten “evet, maalesef, aynen öyle, beyefendi doğru söylüyor” gibi ifadelerle beni tasdik eden sesler gelmeye başladı.

Hocamız, ne yazık ki, yetişmesi gereken bir işinin olduğunu gerekçe göstererek aramızdan ayrıldı gitti.

Giderken de bürosunun adresini verdi. Ve son mesaj olarak ta yine nakaratı tekrarladı. “Onlar kâfirdir. Kâfirle diyalog olur mu?”

Hepimiz olduğumuz yerde adeta donup kalmıştık. Hocamız kapıdan kayboluncaya kadar arkadan donuk gözlerle izledikten sonra, dönüp birbirimize şaşkın şaşkın bakmaya başlamıştık.

Bu şaşkın bakışların verdiği mesaj gayet açıktı; “peki şimdi ne olacak. Bu kafa karışıklığımızı kim giderecek” mesajıydı.

Evet, bir ameliyat-ı cerrahiye yapılmıştı. Yaraya neşter vurulmuş, acısı hissedilmiş ve ancak tedavi yapılmadan operasyon yarım bırakılmıştı. Operasyonun muharriki ben olduğum için, kendimi suçlu hissetmeye başlamıştım. Bir şeyler yapmalıydım. Çünkü bu insanlar dağılırsa, bir daha onları bir araya getirmek adeta imkânsız olacaktı.

Ben iç âlemimde bu çaresiz çırpınışlar ile meşgul iken, cemaatten birisinin “Beyefendi güzel sorular sordunuz. Ama hocayı kaçırttık, soru sormak ilmin yarısıdır derler. Siz bu soruları sorduğunuza göre bir şeyler biliyorsunuzdur. En azından şimdilik bildiklerinizle idare edelim.” sesiyle kendime geldim.

Artık iş başa düşmüştü. Başka çare de kalmayınca,

“Evet, neden olmasın” demek zorunda kaldım.

Ardından “şöyle bir kenarda otursak daha iyi olmaz mı?” dedim. Ve hep beraber fatih camii müezzin mahfilinin altında bir daire oluşturarak oturduk.

Aralarında, bir İstanbul beyefendisi ve kültürlü bir şahsiyet imajı sergileyen kır saçlı zatın şu ifadeleriyle konuyu bir kez daha açmış olduk;

“Sizden şunu rica ediyoruz, konuyu tarafsız ve objektif ele alalım. İslam’ın gerçeklerini şahsi hislerimize ve ihtiraslarımıza feda ederek saptırmayalım.”
Böyle bir temenni, beni daha da heyecanlandırmış ve büyük bir mesuliyetin altında olduğumu bana hatırlatmıştı.

Bu duygu ve mülahazalarla şöyle bir giriş yaptım.

Hepimizin bildiği gibi İslam dini en son ve evrensel bir dindir. Evrensel din olması, ne anlam ifade etmektedir? Bunun üzerinde biraz durmak isterim. Müsaadenizle.

İslam’ın evrensel olması, herkesin, yani bütün insanlığın, İslam’ın muhatabı olması demektir. İslam dini, Yahudilik gibi, sadece Yahudilere mahsus bir din değildir.

Bu zaviyeden bakılacak olursa İslam, Müslümanlara değil, insanlığa gelmiştir diyebiliriz. Bu mesajı kabul eden İslam’a girmiş olur. Girdikten sonra da, İslam dini, sadece bana aittir. Deyip bu anlayışla sahiplenmesi ne kadar doğru olabilir.

Yapması gereken, İslam’ı inhisar altına almak değil. Belki İslam’ı evrenselliğine uygun olarak başkalarına da ulaştırmaya gayret etmektir. Yoksa İslam, yayılma istidadında olan bir dindir. O, her tarafa yayılır. Muhatabını bulur.

Bu nedenledir ki; Alimlerimiz. Bütün insanları peygamber efendimizin ümmeti olarak kabul etmişler. Ancak iki kısma ayırmışlar.

Birincisi: İslam’ı kabul etmiş olanlardır ki onlara “ümmet- icabe” demişler.
İkincisi ise; İslam’ı kendilerine ulaşması beklenen insanlardır. Onlara da “ümmet-i davet” demişlerdir. Yani İslam’a davet edilmeyi bekleyenler.

Diğer bir husus ise, İslam’ın fıtrat dini oluşudur. Fıtrat’a hitap eden bir dinin, gayr-ı fıtri metotlarla tebliğ edilmeye çalışılması bir çelişkidir. Yani insanlar ile münasebet ve ilişki kurmadan, kendimizi ve değerlerimizi onlara tanıtmadan, sevdirmeden, “ya Müslüman ol, ya da seninle hiçbir ilişki kuramam.” Mantığı ile hareket etmek ne kadar fıtrata uygun olabilir.

İslam’ın yayılması, tebliğden daha çok, temsil ile olmuştur. Anlatmaktan çok, yaşanmakla müessir olmuştur.

Bu anlamda birkaç misal daha vermek istiyordum. Ancak, bu kez cemaatten bir başkası, sözlerimin arasına girerek,

“Peygamberimizin hayatından örnekler yok mu? Peygamberimizin gayrı Müslimler ile ilişkisini ortaya koyacak tarihi hiçbir tablo yok mu? Dedi.

Hemen yanı başında oturan bir diğer zat, “çok doğru, biz İslam’ı sizin veya demin ki hocanın yorumundan mı öğreneceğiz? Sizden, kendi anlayışınızı değil, varsa İslam tarihindeki uygulamalarını anlatmanızı istiyoruz. Efendimizden, Osmanlı tarihine kadar hiç mi bir örnek tablo yaşanmadı. Lütfen, müşahhas örnekler istiyoruz.

Anlaşılan, hocaya olan kızgınlıklarını birine fatura edeceklerdi. O kişinin, “ben” olma ihtimali yavaş yavaş kuvvet kazanıyordu.

“Bu ifadelerimi bitirdikten sonra, İslam tarihindeki uygulamaları anlatacaktım” diyerek, Talepleri doğrultusunda, Efendimizin hayatından başlayarak, misaller vermeye başladım.

“Evet, buyurduğunuz gibi her meselede olduğu gibi, bu konuyu da en iyi şekilde efendimizin hayatından öğreneceğiz.

Bütün örnekleri vermek için geniş bir zamana ihtiyaç vardır. Ancak numune olarak birkaç tanesini ele alalım.

Birincisi: Mekke de, Müslümanların üzerinde, müşriklerin baskıları artınca, efendimiz(s.a.v.) yetmişe yakın sahabeyi, bir Hıristiyan devlet olan Habeşistan’a göndermiş ve orada güvende olacaklarını söylemiştir. Nitekim dediği gibi olmuş ve Habeş kralı Necaşi, Müslümanlara sahip çıkmıştır.

İkincisi: Efendimiz. Medine’ye hicret ettikten sonra, Yahudi ve Hıristiyanlar ile ilk kez bu kadar yakın olmuştu. Herkes efendimizin nasıl bir tavır sergileyeceğini çok merak ediyordu.

Efendimiz ise, ilk uygulamalarından biri olarak; Medine’de toplumsal hayata dahil olan tüm tarafların uyacağı bir anlaşma metni hazırladı. Hazırlanan metni, tüm taraflar imzaladı.

Vahyin, Ehl-i kitap tanımlaması içinde olan Medine Yahudilerine ve Hıristiyanlara toplumsal hakları - hainlik etmedikleri ve zulmetmedikleri sürece- Müslümanlarla eşit bir şekilde tanınmış, dinlerini özgürce yaşamaları güvence altına alınmıştır.

Üçüncüsü: Hudeybiye antlaşmasıdır. Çoğumuzun bildiği üzere, sahabe efendilerimizin ısrarlı istekleri üzerine 13 Mart 628 tarihinde Kâbe’yi ziyaret etmek üzere Mekke’ye doğru yola çıkılmış. Ancak müşrikler bu ziyarete izin vermemişlerdir. Uzun süren görüşmelerden sonra, Hudeybiye antlaşması yapılmıştır.

Hudeybiye antlaşmasının bütün şartları görünüşte Müslümanların aleyhine idi.
Antlaşmadan önce Müslümanlarla müşrikler arasında hemen hiç bir ilişki yoktu. Hudeybiye’den sonra ise iki taraf arasındaki ticari ve ailevi ilişkiler canlandı. Hz. Peygamber ve ashabı istediği yerde İslam’ı rahatça tebliğ ve temsil etme imkânına kavuştu. Bu nedenle hem Mekke’de, hem de çevre kabileler arasında İslam’ı kabul edenler hızla arttı. Öyle ki, Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasında geçen iki yıl içinde Müslüman olanların sayısı, Hudeybiye’den önceki on dokuz yıl boyunca Müslüman olanların iki katına ulaşmıştı.

Kaldı ki, bunlar gayr-ı Müslim değil, müşriklerdi. Hocamızın tabiriyle “kâfirler” di.

Önemine binaen bir dördüncüsünü de arz etmek isterim ki, o da, en az Medine vesikası kadar önemlidir. Bu olay, Necran Hıristiyanları ile yapılan anlaşmadır. Çok sayıda maddeleri olan bu antlaşmaya göre;

a- Ehl-i kitaba merhamet edilecek,

b- Kimsenin onları incitmesine müsaade edilmeyecek,

c- Hıristiyan bir kadın ile evlenen bir erkek, hiçbir zaman eşinin Müslüman olması için baskı yapmayacak,

d- Eğer onlar mabetlerini tamir etmek için veya dünyevi herhangi bir konuda yardım isterler ise, Müslümanlar onlara yardım edecektir vs. gibi maddeler yer alıyordu.

Öte yandan, gayr-ı Müslimler ile ilgili- “Kim zimmî olan birine eziyet ederse..Ben onun hasmı olurum.” hadis-i şerifini de bu vesile ile hatırlatmak isterim.

Efendimizden sonra, Osmanlılara gelinceye kadar, daha yüzlerce tabloyla karşılaşıyoruz.

Osmanlı padişahı 2. Bayezid, İspanya’daki zulümden kaçan 150 bin Yahudi’ye sığınma hakkı tanımıştır.

Yavuz sultan selim Kudüs ermeni patriğine verdiği emanda hiç kimsenin dini vecibelerini yerine getirmesine engel olunmayacağını ve mabetlerinin korunacağını taahhüt etmiştir.

İslam’da “ehl-i zimme” olarak tarif edilen bir sınıf vardır. Bunlar gayr-ı Müslim ve münkirlerden oluşuyordu ve bunlara “anlaşma ehli” deniyordu. İslam devleti ile oturup anlaşıyorlar ve cizyelerini verdikten sonra, hayatları İslam devletinin garantisi altına alınmış oluyordu. Her türlü hak ve hürriyetlerden faydalanabiliyor. Dinlerinde ve ibadetlerinde serbest oluyorlardı. Hatta hukuki meselelerini kendi mahkemelerinde icra ediyorlardı.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed’in yaklaşımını hepimiz biliyoruz. Onları asıp kesmemiş, tamamen serbest bırakmış ve çoğunluğu kalmayı tercih etmiştir. Osmanlı tarihi boyunca da başta ticaret ve komşuluk olmak üzere hep iç içe yaşamışlardır. İslam’ı kabul ettirmek için en ufak bir zorlama yapılmamış, ancak. İslam’ın güzel ahlakını gördükçe kendi iradeleriyle Müslüman olmuşlardır. Bu durum tamamen diyaloğun meyvesidir. Zira İslam, güzelliğini yavan bir dille değil, yaşanan bir dille anlatma fırsatı bulmuştur.

Meşhur bir Arap atasözü vardır, “İnsan bilmediğinin düşmanıdır.”diye. Şimdi ben soruyorum; İslam, Müslüman ve Peygamber Efendimiz hakkında onca yakıştırma ve yanlış tanıtımları izale etmeden, düzeltmeden, onların İslam’ı kabul etmesini nasıl bekleyebiliriz. Böyle bir şey mümkün mü? Elbette ki değildir. Peki, çare nedir?

Çare diyalogdur. Kendimizi ancak böyle anlatabiliriz. Dünyanın bir köy haline geldiği asrımızda, Müslümanlar, kendilerini soyutlamakla mı ifade edecekler?

Panayırları bile değerlendiren Efendimizin (s.a.v.) ümmeti, insanlardan kaçarak mı İslam’ı anlatacaklar?

Sonra niye kaçalım ki?

Onlar bizi etkileyecekler diye mi? Neden tek taraflı düşünüyoruz? Bizim onları etkileme ihtimalini neden göz ardı ediyoruz.

Hak bir dinin mensupları, nasıl oluyor da, batıl bir dinin kendilerini etkileyeceğinden korkabiliyorlar?

Demek ki hak dinin mensupları, dinlerini hakkıyla temsil edemiyorlar. Edemedikleri içindir ki, başkalarıyla bir araya gelmekten korkuyorlar.

Onlar bize dinlerini anlatsınlar biz de onlara inancımızı anlatırız. Bunda yadırganacak ne olabilir.

Onlar bize teslisi, biz de onlar tevhidi anlatacağız. Makul olan galebe edecektir. Yeter ki, biz hakkı tebliğ ve temsil edebilelim.

Bu uzun izah ve açıklamalar cemaati iyice rahatlatmıştı ki, sessizce dinlemeyi tercih ettiler. Ancak sorulacak daha çok soru olduğu anlaşılıyordu. Çünkü konuşma sırasında birkaç kez soru sormak isteyen olmuştu. Ancak bir İstanbul beyefendisi olarak tanıttığım zat onlara engel olmuştu.

Ben sözlerime ara verince,

Beyefendi zat onlara dönüp “şimdi sorabilirsiniz” dedi.

İçlerinden yine yaşlı bir zat, “Güzel evladım, anlattıklarının hepsi gayet makul ve doğru. Ancak biz hep şunu duyarak büyüdük; onlarla dost olunmaz, onlar bizim en büyük düşmanımızdır.”

Bu ifadelerin hemen ardında, arka taraflarda dikkatle dinleyen orta yaşlı zat, “onlarla dost olmayın, ifadeleri ayet değil mi?”dedi.

Ben “evet, ayettir.” dedim.

“Peki, bu ayet, sizin dediklerinizi çürütmüyor mu?”

Anlaşılan daha işimiz vardı. Çünkü yeni bir kapı açılmıştı. Birlikte o kapıdan içeri girmek ve içeride ve var ne yok görmek gerekiyordu. Yoksa dışarıda bakmakla gerçek anlaşılmayacaktı.

“Vereceğiniz anlama göre değişir.” Dedim ve şöyle devam ettim;
Bu ayetten, “Hıristiyanlar ile hiçbir münasebet, ilgi ve iletişim kurulmayacak” anlamını çıkarmanız halinde, Kur-an’ı Kerim’den birçok ayeti izah etmede zorlanacağımız gibi, İslam tarihindeki uygulamaları da izah etmek mümkün olmayacaktır.

Mesela, gayr-ı Müslim bir bayan ile evlenilebileceği ve kestiklerini yeyebileceğimizi ifade eden ayetleri nasıl izah edeceğiz?

Bir gayr-ı müslim eşiniz olacak, ama siz onunla dost olmayacaksınız ve onu sevmeyeceksiniz.

İçlerinden birisi “çok doğru, iki ayet arasında bir tenakuz görünüyor.” Dedi.
Ben “hayır, iki ayet arasında bir tenakuz söz konusu değildir. Bizim iki ayete verdiğimiz anlam arasında bir tenakuz söz konusudur.” dedim.

Her sahada olduğu gibi bu konuda da, işi uzmanına bırakmak icap eder. İki hastalık arasındaki benzerlikten yola çıkarak, kullandığımız ilaçların bazen hayati tehlikeleri beraberinde getirdiğine çoğumuz şahit olmuşuzdur.

Şimdi, müfessirlerin yorumlarına bakalım; Alimlerimiz diyorlar ki, Kur-anın bir kısmı, diğer bir kısmını tefsir etmektedir. Önce buna bakmak lazım. Bulamaz isek hadis-i şeriflere bakmak ve orda da yoksa takip edilmesi gereken bir silsile vardır. Onu takip etmek gerekir.

Öyle ise bu ayetin izahı veya yorumu ile ilgili başka bir ayet var mı?
Evet var. Şöyle ki; “Hıristiyanları dost edinmeyin” ayeti, Maide suresinde geçmektedir.

Mutlak bırakılan bu ayet, Mümtehine suresinde geçen bir diğer ayet ile sınırları tespit edilmektedir. Şöyle ki;

”Allah sadece dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yerinizden yurdunuzdan kovan ve kovulmanıza destek veren kâfirleri dost edinmenizi meneder. Her kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

Yukarıdaki ayetten anladık ki, dost edinmeme hükmü genel değil, hususidir. Bu hususlar ayette açık bir şekilde belirtilmektedir.

Efendimizin hayatında da bu hususiyetleri te’yid eden hareket ettiğini gösteren bir tablo arz etmek isterim. Şöyle ki, Medine vesikasına uymayan Yahudilerden Beni Kurayza’yı cezalandırdığı dönemde, yine bir Yahudi kabilesi olan Beni Nadir ile anlaşmasını devam ettirmiştir.

Bu anlam, aslında ayetin içinde de vardır. Yani kimle ve ne ile dost olmayacağımız anlamı.

İsterseniz ayeti biraz daha inceleyelim.

Ayette “Nasara” tabiri geçmektedir. “Nasara”; Hıristiyanlar demektir. Burada dost olmamamız gereken insanın vücudu, fiziki yapısı değil, ayetin dikkat çektiği, Hıristiyanlık sıfatıdır. Çünkü insanlar sıfatlarından dolayı sevilir veya sevilmezler. Mesela, Gandi, fiziki yapısı itibarıyla sempatik olmadığı halde, herkes tarafından sevilir. Sevilen, fiziki yapısı değil, üzerinde taşıdığı sıfatlardır, milletinin bağımsızlığı için gösterdiği gayrettir.

Aynen öyle de, bir Hıristiyan’ın da Hıristiyanlık sıfatı vardır. İşte, ayet bu sıfata dikkat çekiyor. Yani bu ayet, onların dinlerini benimsemeyin, dinlerinden uzak durun, dinlerinin gereği olarak yaptıkları yanlışlara özenmeyin adetlerinden uzak durun demektedir. Dolayısıyla gayr-ı Müslim bir bayanla evlenen bir mümin erkek, eşini, eşi olduğu için elbette ki sevecektir. Bu sevgi, onun Hıristiyanlığını sevmek demek değildir. Ayetin men ettiği sevgi ve dostluk, Hıristiyanlığına olan sevgi ve dostluktur.

Bu ayet-i kerimeye benzer, diğer bir ayeti örnek vermek istiyorum.
Mesela; “Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa 93)”

Halbuki yine Kuran-ı Kerim’de Kafir olarak ölmemek şartıyla her günahın affedilebileceği bildirilir. (Nisa Süresi,48;116)

Öyle ise, bu ayeti nasıl anlamalıyız.

Ayette geçen “kasten” ifadesinin anlamı, “Kim bir müminin imanına kastederse” demektir. Yani “kim bir mümini mümin olduğu için, imanından dolayı öldürürse” demektir. Buna göre öldürenin mümin değil kâfir olduğu anlaşılır. Dolayısıyla da ebedi cehennemde kalma gerekçesi de anlaşılmış olur.

Bir mümini öldüren herkes ebedi cehennemde kalacak şeklinde genel bir kaide çıkarır isek yanlış olur. Zira bu ayetin şartı vardır. Öldüren kişi, öldürdüğü kişiyi imanından dolayı, yani mümin olduğu için öldürür ise, şartı vardır.

Bu Ayette “insan” yerine “mümin” ifadesinin geçmesi ile “Hıristiyanlar ile dost olmayınız” ayetinde de, yine insan yerine “Nasara” ifadesinin geçmesi arasında tam bir paralellik vardır.

İkisinde de dikkat çekilen, sıfatlardır. Birinde “Hıristiyanlık” sıfatı, diğerinde ise “mümin” sıfatıdır.

Bu arada gayr-ı ihtiyari saate bakmıştım. İkindi namazına yarım saat vardı. Cemaate zamanı hatırlattım ve zamanlarını aldığım için özür dileyerek kalkmak istedim. Ancak cemaat halinden memnundu. Hiçbir hareket yoktu.

Bir İstanbul beyefendisi olarak tarif etmeye çalıştığım zat, ayağa kalkarak. “yavrum sen bunları anlatırken, ben çok duygulandım. Bu yaşıma kadar, duymadığım şeyleri senden duydum. Bakış açım tamamen değişti. Mevlana’nın “ne olursan ol yine gel” sözü aklıma geldi. Biz bilmeyerek bu sözü “ne olursan ol gelme” şekline çevirdiğimizin meğer farkında değilmişiz.” diyerek bana doğru ilerledi. Yanıma geldikten sonra, cemaate dönerek “hem kendim ve hem de sizin adınıza kardeşimize teşekkür ediyorum, şimdi hep birlikte ikindi namazı için abdestlerimizi tazeleyelim” diyerek koluma girdi ve caminin sağ yan kapısına doğru, ağır adımlarla, tatlı bir diyalog örneğini sergileyerek yürümeye başladık.

Ferhat Aslan

05.12.08

Kur’an-ı Kerim’e göre insanın yaratılışı nasıldır?

Yazı kategorisi: Makaleler 8:11 pm yazan: Minik Kelebek

Kur`an-ı Kerim, insanın muhtelif yaratılış devrelerinden bahseder. Bunu ana hatlarıyla ikiye ayırmak mümkündür. Birisi; ilk insan Hz. Adem (as)`ın, ikincisi de diğer insanların yaratılmasıdır. Bu farklı yaratılışlara bazen ayrı ayrı ayetlerde, bazen de aynı ayette dikkat çekilir. Nitekim Mü`minun suresinde;

“Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Adem`in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargahta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) haline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)…”
(Mü`minun, 12-14).

Görüldüğü gibi, insanın ilk yaratılıştan itibaren geçirdiği devreler safha safha nazara verilmektedir. Bunlardan kendi yaratılış devrelerimizi anlamak, ilk yaratılışa da ışık tutacaktır.

Yukarıdaki Ayet-i Kerimede geçen yaratılışla ilgili hususlara, bir hadis-i şerifte de işaret edilir:

Her birinizin yaratılışı ana rahminde nutfe olarak 40 gün derlenip toparlanır. Sonra aynen öyle (40 gün daha) alaka (yapışan şey) olur. Sonra yine öyle (bir 40 gün daha) mudga (et parçası) halinde kalır. Ondan sonra melek gönderilir. Ona ruh üfler…”
(Mehmet Sofuoğlu, Sahih-i Müslim ve Tercemesi, VIII, 114).

Bu hadiste, zigot, morula ve blastula safhaları, derlenip toparlanma devresi (nutfe) olarak ifade edilmiştir. Bugün embriyoloji ilminin tespiti de yukarıda bahsedilen gelişim devrelerine paralellik gösterir. Yumurtalık kanalında döllenen yumurta, ana rahmine doğru inmeye başlar. Daha inerken bile bölünmektedir. Ana rahmine gelen yumurta, plasenta (eten=eş) oluşunca mukoza ve kasları içine iyice yapışarak gömülür. Bir başka ifade ile tohum gibi ekilir. Bu safha, ayet ve hadislerde “alaka” (*) (yapışan şey) kelimesiyle ifade edilir.

Buradaki embriyo, çıplak gözle görülmeye başladığı zaman, küçük bir et kütlesi (mudga) halindedir. Bulunduğu yerde gelişir ve kademe kademe bir insan şeklini almaya başlar.

Bugün ilim, insanın yaratılışı hakkında Kur`an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin ortaya koyduğu hükümlerin ancak bir kısmını tesbit edebilmiştir. Mesela; his ve duygular, bu maddi gelişimin hangi safhasında vücutta yerini almaktadır? İlim buna henüz bir cevap bulamamıştır. Peygamberimiz (sav) ise, 120 gün sonra ruhun geldiğini bildirmekle, insan vücudunu süsleyen duyguların göreve başladığı zamana işaret etmiştir.

Zigot teşekkülünden itibaren 120 gün kadar cenin sadece büyüme kanununa tabidir. Yani, bu devre içinde hücreler bölünür ve farklılaşır. Aynı büyüme kanunu, bitki ve hayvan embriyolarında da cereyan eder. Bir başka ifade ile cenin, 120 gün sonra insan mertebesine yükselir. Nitekim bu duruma ayette; “… sonra onu bambaşka bir yaratık (insan) yaptık…” (Mü`minun, 14) beyanı ile dikkat çekilir.

Hz. Adem (as)`in topraktan yaratıldığını bildiren pek çok ayet vardır. “Allah sizi (Hz. Adem`i) bir topraktan, sonra bir meniden (Hz. Adem`in neslini) yarattı.” (Fatır, 11). Şu Ayet-i Kerimelerde de insanın topraktan yaratıldığı belirtilir: 3/59; 18/37; 22/5; 35/11; 40/67; 30/20.

İlk insanın yaratılışında da günümüzdeki yaratılış gibi çeşitli devreler yer alır. “O`dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.” (Secde, 7).

Şu ayette de bu çamurun mahiyetinden bahsedilir:

Andolsun biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş cıvık balçıktan yarattık…
(Hicr, 26).

Bu Ayet-i Kerimelerden, yaratılışın; toprakla başladığını, daha sonra bunun çamur halini aldığını anlamak mümkün. Bu çamur da süzülerek çamur özü hasıl olmuştur.

Andolsun ki biz insanı çamurdan süzülmüş bir hülasadan (özden) yarattık.”
(Mü`minun, 12).

Daha sonra balçık halini alan bu çamur özünün zamanla değiştiği ifade edilir.

“İblis: `Ben bir salsaldan (kurumuş çamurdan) değişken bir balçıktan (Hamein mesnun) yarattığın insana secde edemem` dedi”
(Hicr, 33).

Bazı müfessirler “insanı bir nutfeden yarattık” hükmünün, Hz. Adem (as) için de geçerli olabileceğini ileri sürerler. Onlara göre bu balçıktan nutfe hasıl edilmiştir. (Elmalılı, V, 3058).

Bu safhaya kadar olan gelişmeler, günümüzdeki ceninin ilk dört aylık (120 günlük) durumuna benzerlik gösterir. Midedeki besinlerden spermanın süzülerek çıkarıldığı gibi, çamur da süzülerek çamur özü (sülale) hasıl edilmiştir. Bir müddet bu halde kalan çamur özü, balçık şeklini (Hamein mesnun) almış ve daha sonra katı hale (salsal) sokulmuştur. Bu devreden sonra kuruyan bu balçığa insan şekli verildiğini anlıyoruz. “… sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: “Adem`e secde edin” dedik…” (`Araf, 11).

Nuh suresinde ise, gerek ilk insan ve gerekse insan neslinin merhale merhale yaratılışına da işaret edilir: “Halbuki O, sizi çeşitli merhaleler halinde yarattı.” (Nuh, 14).

İlk insanın bu safhaya kadar bitki ve hayvanlarda görülen büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunlarına tabi olduğu söylenebilir. Artık bundan sonra ceninde olduğu gibi, yeni bir yaratılış safhası başlayacaktır. Yani, ruh bedene gelecektir. Çünkü, insanın terkip ve tesviyesi tamamlanmıştır..

..sonra onu bambaşka bir yaratık (insan) yaptık…
(Mü`minun, 14).

Onun (şeklini) düzeltip ona ruhumdan üflediğim zaman kendisi için derhal (bana) secdeye kapanın
(Sa`d, 72).

Şu Ayet-i Kerimede de yaratılışın bütün safhalarına işaret edilir:

Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz şu muhakkaktır ki biz sizi(aslınızı) topraktan, sonra (onun neslini) insan suyundan (spermadan) sonra alaka (yapışan şey)`dan daha sonra da hilkati belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık (ve bunları) size (kudretimizin kemalini) apaçık gösterelim diye (yaptık) sizi dileyeceğimiz muayyen bir vakte kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz.”
(Hacc, 5).

Bu Ayet-i Kerimenin son bölümündeki hükümler, yani yaratılışta tabi olduğumuz kanunlar, günümüzde aynen cereyan ediyor. Bu bize, ayetin başında zikredilen topraktan yaratılmanın da vuku bulduğunu ifade etmez mi? Bütün bunlarla Cenab-ı Hak, dilediğini dilediği şekilde yaratacağını göstermiştir.

İnsan vücudundaki elementlerin büyük bir kısmı toprakta mevcuttur. Özellikle balçık ve yapışkan çamurda karbon (C—4) ve (N—3) molekülleri eksi değerlidir. Bunlar, topraktaki oksijen, fosfor ve hidrojenle kolaylıkla birleşerek insan vücudunun teşkilinde önemli görev almış olabilir. Ama bütün bunlar, bir kudret olmadan nasıl şekilden şekle girecektir?

Günümüz insanı her şeyi, kendi akıl ölçüleriyle değerlendirmeye çalışır. Eline bir avuç çamur alır, bundan insanın nasıl yaratılabileceğini düşünür. Bir çamura, bir de kendisine bakar. Arada hiç benzerlik yok. Ona göre bundan, ya tuğla veya çömlek yapılabilir. Çünkü kendi gücü buna yetmektedir.

Aslında tek hücreden insan yaratılması, çamurdan insan yaratılmasından daha kolay değildir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bir hücreden, dokuz ayda şuur ve akıl sahibi bir insan süzülüyor. Zigotun bebek haline gelinceye kadar geçirdiği değişiklikleri adım adım takip etmek mümkün. Ama, hadisenin izahını nasıl yapacağız? Hangi kudret kalbi tanzim ediyor; baştan gözü, ağızdan dişi çıkarıyor? Hem de, Hz. Adem (as)`den beri bütün insanlarda aynı kanunlar hükmünü icra ediyor. Şunu itiraf etmek durumundayız ki, insanın yaratılışı gerçekten bir mucize. İster ilk insan, isterse günümüz insanı olsun, bu hüküm hepsi için geçerli.

Meselenin anlaşılmasındaki güçlük, sanırım yanlış kıyastan ileri geliyor. Biz, kainattaki hadiselerin cereyan tarzını devamlı kendi güç, kuvvet ve ilmimizle mukayese ediyoruz. Tabii ki, sonuçta işin içinden çıkamıyoruz. Halbuki bu hadiselere Cenab-ı Hakk`ın kuvvet, kudret ve ilmi noktasından bakmak gerek. O zaman, her şeyin gerek vücuda gelmesi, gerekse ortadan kalkması o kadar kolay olur ki, şüpheye mahal kalmaz.

İlk insanın yaratılışını açıklamak hususunda evrimciler çıkmaz yoldadırlar. Bunu kendileri de itiraf ediyorlar. O halde, “Yapan bilir, bilen konuşur” kaidesince, yapanın beyanına kulak vermek gerekiyor. O, insanı topraktan yarattığını bildiriyor. “Muhakkak sizi topraktan yarattık…” (Hacc, 5). Hem de en güzel şekilde. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık” (Tin, 4). On defa evrimcileri dinleyenlerin, hiç olmazsa bir defa da Yaratan`ın fermanlarına nazar etmesi gerekmez mi?

(*) “Alaka” kelimesinin manalarından birisi “kan pıhtısı” diğeri de “yapışan” veya “asılıp tutunan şey”dir. “Yapışan şey” ceninin bu safhasına daha uygun düşmektedir.

Prof. Dr. Adem Tatlı

İslam alimlerinin evrim görüşü nasıldır?

Yazı kategorisi: Makaleler 8:11 pm yazan: Minik Kelebek

İslam alimlerinin, canlıların yaratılışı ve gelişmesiyle alakalı düşünceleri zaman zaman yanlış değerlendirilmektedir. Bunda bazı tabir ve terimlerin değişik anlaşılmasının rol oynadığı muhakkak. Farklı değerlendirmeye sebep sadece bu değil, tabii. Bilhassa evrimciler, onların bu konudaki görüşlerini istismar ediyorlar. Bu tip yanlış anlaşılmalara ve istismara mani olmak için, İslam alimlerinin konuyla alakalı eserlerinden bazı pasajlar vererek hakikati açıklamaya çalışacağız.

Bilindiği gibi evrim; “kademeli olarak gelişme ve değişme” demektir. Lügat manası böyle olmakla beraber, terim manası, bir türden bir başka türün veya bir varlıktan başka bir varlığın yavaş yavaş ve tesadüfen meydana gelmesidir. Bütün canlıların tek bir menşe (orijin)’den türeyip silsile halinde birbirinden tesadüfen geliştiğini savunan teori de evrim teorisidir. Bu evrim felsefesinin dayandığı prensipleri dört kategoride toplamak mümkündür.

Bunlar:
1— Tedricilik (kademeli gelişme), yani, evrim hadiseleri uzun zaman içinde ve adım adım cereyan etmiştir.
2— Bir türden başka bir tür veya bir varlıktan başka bir varlık hasıl olmuştur.
3— Günümüzdeki bütün varlıklar, tek bir hücrenin farklılaşmasıyla meydana gelmiştir. Yani tek hücreden omurgasız çok hücreliler, onlardan balık, balıktan kurbağa, kurbağadan sürüngen, sürüngenden kuş ve memeli ve neticede maymundan insan hasıl olmuştur.
4— Bütün hadiseler, tesadüfen ve kendi kendine cereyan eder.

Burada hemen şunu ilave edelim ki, İslam alemindeki her alimin şahsi görüş ve düşüncelerini, yorum ve içtihatlarını İslam adına kabul etmek doğru değildir. Bu sahada çalışanlar iki grupta mütalaa edilebilir. Birinci gruptakiler, İslami kaynaklardaki hükümlerin tefsir ve yorumunu yaparlar. Diğer grubu da felsefeciler teşkil ederler. “İslam alimleri” deyince, daha ziyade birinci gruptakiler anlaşılmalıdır. Çünkü, felsefeciler başka kaynakların etkisinde de kalmış olabilirler.

Şu hususu da belirtmek yerinde olacaktır. O da yaratılışçı görüştür. Varlıkların meydana gelişini tamamen ilmi esaslarla açıklamaya çalışan ve evrimci düşünceye zıt olarak ortaya çıkmış bir görüştür.

Esasen şu anda, geçmişteki Müslümanların evrim konusundaki değerlendirme ve düşüncelerini aktüel hale getiren evrimcilerdir. Yaratılışçılar bu konunun fenni sahada tartışılmasını istemektedirler. Fakat evrimciler, zaman zaman dinden de medet istiyorlar. Kendi evrim teorilerine İslam alimlerinden destek arıyorlar. Bu çabaları her şeyden önce iddialarını destekleyen ilmi delillerinin bulunmadığını gösterir.

Türlerin orijinini ve getirdikleri değişiklikleri mantıkla çözmek mümkün değildir. Bu hususta isabetli bir şey söyleyebilmek için ya deney ve tecrübeye dayanacaksınız, ya da vahye. Bu konunun fiilen ele alındığı 150 yıldır, yapılan deney ve elde edilen tecrübeler, tatmin edici bir netice hasıl etmemiştir. İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. Dolayısıyla, yirminci asrın sağladığı her türlü bilgi birikimine rağmen, türlerin menşei hakkında kesin bir şey söylenemezken, günümüzden asırlarca önceki alimlerin bu sahada fazla bilgi sahibi olması elbette mümkün değildir. Kaldı ki, çoğu zaman herhangi bir vahye veya deneye dayanmayan bir felsefecinin görüş veya düşüncesi bize ne dereceye kadar delil olacaktır? Bir başka ifadeyle, bize, evrimin felsefesi değil, delilleri lazımdır. Evrim, bir felsefecinin ne “var” demesiyle var olur, ne de “yok” demesiyle yok olur.

Evrimcilerin iddialarına geçmişten delil aramalarına elbette kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak, geçmişteki bu mana ve mefhumların nasıl ifade edildiğine dikkat edilmesi kaydıyla. Şimdiye kadar yapıla geldiği gibi uydurma terimlerle mesele izaha kalkışılır, değişim ve başkalaşımı ifade eden her kelime yerine “evrim” kullanılırsa, belirli bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla evrim görüş ve düşüncelerinin kritiği yapılırken, bilhassa bu konuda geçmişte kullanılmış Arapça ve Osmanlıca kelimelerin manası iyi anlaşılmalıdır. Nitekim bu hassasiyetin yeterince gösterilemeyişinden dolayı, her sahada olduğu gibi, burada da, kavram kargaşasına yol açılmıştır. Bu ifade ve terimleri tam yerinde kullanmayanlar, belki de farkında olmayarak bütün İslam alimlerinde evrimci düşüncenin hakim olduğu imajını uyandırmışlardır.
Bu hususta mefhum anarşisine, kavram kargaşasına mani olunması veya en azından asgariye indirilmesi, evrim terminolojisine gereken hassasiyetin gösterilmesiyle mümkündür.

EVRİM TERMİNOLOJİSİ

Evrim konusunda aynı mana ve mefhumların aynı kelimenin farklı kimseler tarafından değişik manalarda kullanılması halinde, karşılıklı ithamların ötesinde bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır.

Evrimin karşılığı olarak kullanılan ve fakat değişik mefhumları ifade eden kelimelerden bazıları şunlardır:
Tekamül: Tekamül kelimesi, evrimin manasını karşılamamaktadır. Çünkü tekamül bir canlının kendi iç bünyesindeki değişikliklerle belirli bir seviyeye ulaşması, kemale ermesidir. Mesela elma çekirdeği tekamül eder, elma ağacı haline gelir. Tek hücreden ibaret olan zigot tekamül ederek Allah’ın izniyle yetişkin bir insan olur.

Biyolojide bir canlının embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadar geçirdiği safhalara “ontogeny” denir. Tekamül bunun yerine kullanılmalıdır. Bir canlının ilk yaratılışından itibaren günümüze kadar geçirdiği farz edilen ve ilmi tahkikle açıklanmaya çalışılan ve henüz nazariye olmaktan ileriye gidemeyen safhalara da filojeni denir. Evrim de bunun karşılığı olarak alınmalıdır.

Bu manada kainattaki bütün varlıklar tekamül kanununa tabidir.

İstihale: Evrim meselesinin münakaşa sahasına geçmesinden sonra bu polemiğe temas eden İslam alimleri, istihale kelimesini kullanmayı tercih etmişlerdir. Daha önceki alimler de bu kelimeyi kullanmışlarsa da, onların bu kelimeye yükledikleri mefhum ile evrim kelimesinin ifade ettiği mana arasında hiç bir irtibat yoktur. Esasen evrim yeni bir mefhum olduğu için Arapça’da tam oturmuş bir karşılığı yoktur. Bu sahadaki bazı otoriteler, evrimin tam karşılığı olarak tatavvur kelimesinin kullanılabileceğini ileri sürerler. Nitekim Arapça lügat “el-Müncid”in Darwin maddesinde bu teori, “Tatavvur teorisi” olarak adlandırılmıştır.

Netice olarak şu kesinlikle söylenebilir ki, tekamül ve istihale kelimeleri, evrim mefhumunu karşılamaktan çok uzaktırlar. Bu ıstılahların tam oturmamış olmasını, evrim teorisinin yeniliğinden başka, teoriye yapılan tali ilavelerle kazandığı farklı manada aramak gerekir.

Tahavvül: Bu konuda yanlış değerlendirmelere sebep olan kelimelerden biri de tahavvüldür. Bunun ifade ettiği mana da “evrim” kelimesiyle karşılanmaya çalışılmaktadır. Tahavvül kelimesinin yerine de “evrim”in kullanılması mümkün değildir. Çünkü, tahavvülle izah edilmeye çalışılan, atom veya moleküllerin bir mertebeden başka bir mertebeye geçişidir. Buraya kadar yapılan açıklamaların ışığında, bu husustaki görüşleri en çok istismar edilen İslam alimlerinin evrimi değerlendirişlerini görelim. Düşünceleri farklı kimseler tarafından değişik şekillerde yorumlananların başında şüphesiz İbrahim Hakkı Hz.leri gelir.

İbrahim Hakkı Marifetnamesi’nde meseleyi şöyle nakleder:
“Allah’ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur, (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır ve birleşir. Bu karışım ve birleşmeden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar meydana gelir ve hayvan soyu kemalini, en uygun şeklini bulunca insan hasıl olur” (1).

İbrahim Hakkı Hz.leri burada tahavvülat-ı zerrat’tan (atom ve moleküllerin hal değiştirmesi) bahsetmekte, bu elementlerin kademe kademe hangi mertebelerden geçerek insan vücudunda yer aldığına işaret etmektedir. Nitekim, bu ifadelerinden bir kaç paragraf sonra meseleyi iyice açıklığa kavuşturmakta ve şöyle demektedir:
“O akıcı vücut, bitki alemine girerken bazı afetler, hastalıklar ona saldırır ve bu yüzden bitki olmaz. Yahut bitki olurken kemale gelmeden, olgunlaşmadan evvel bozulur. Bitkilik vasfını kaybeder ve hayvanlara yem olmaktan çıkar. Yahut hayvana yem olacak duruma gelir. Fakat yenmeden evvel yok olur gider ve bu yolda, bu suretle nice yıllar gecikir. Bazen de bir hayvan, insanın yemesine elverişli bir duruma gelmişken yenmeden evvel bozulur ve bu yüzden hayvanı insan mertebesine naklettirmeye, dönüşmeye engel olur. Bazen de bozulmadan insan mertebesine naklolur” (2).

Bu ifade hiç bir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır. Burada nazara verilmek istenen husus; elementlerin tahavvülat (hal değiştirme)’la bir mertebeden diğerine geçtiğidir. Topraktan bitki vasıtasıyla alınan faraza bir sodyum atomu, çiçekte canlılık kazanmakta, koyunda daha hareketli bir hale geçmekte, insan bünyesine gelince en yüksek mertebeye ulaşmış olmaktadır. Şimdi fennen tesbit edilen de bunun haricinde bir şey midir? Vücudumuzda görev yapan atom ve moleküller, bitki ve hayvani gıdalardan aldığımız elementler değiller mi? Aslında toprakta bulunan elementlerden doğrudan istifade edemediğimiz için bitki ve hayvanlar devreye girmektedir. İslam alimleri bu geçişi tasvir etmektedirler.

İbrahim Hakkı, canlıların yapı benzerliklerine göre sınıflandırıldığına da dikkati çekmekte ve madenlerle bitkiler arasında ara varlığın mercan, bitkilerle hayvanlar arasındakinin hurma, hayvanlarla insanlar arasındakinin de maymun olduğuna işaret etmektedir.

Görüldüğü gibi, bu bir sınıflamadır. Canlıların hikmetle ve kademe kademe yaratıldığına, bunlar arasında yapı benzerliklerinin bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Darwin’in, “tabii seleksiyonla basit bir türden yüksek yapılı organizmaların tesadüfen teşekkül ettiği” görüşüyle yukarıdaki ifadeler, birbirleriyle iltibas edilmeyecek kadar açıktır.

Bütün bunlara rağmen, belirtmeye çalıştığı görüşlerde yanlış anlaşılma söz konusu ise, mesuliyet yine O’na ait değildir. Çünkü İbrahim Hakkı eserinin çoğu yerinde başkalarının görüşlerini nakleder. Nitekim bu konuya da; “Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki” sözüyle başlamış ve böylece bu hususla alakalı mesuliyeti onlara yüklemiştir. İşin aslı da odur. Çünkü bunlar ayet ve hadislerden değil, hikmet ehlinden nakillerdir.

İbrahim Hakkı Hz.leri ilk insanın yaratılışıyla alakalı olarak da şu ifadeyi kullanmıştır: “Cinlerin yaratılışından 20 bin yıl sonra Cenab-ı Hak. Hz. Adem (as)’i yaratmak isteyince Azrail (as)’i yeryüzüne gönderip ona, yedi iklimden toprak aldırmış ve sonra Cebrail (as)’i gönderip o kuru toprağı yoğurtup hamur haline getirtmiş ve 40 gün o şekilde bekletmiştir. Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, yeryüzünde evlatlarına peygamber yapmıştır” (3).

Şimdi bu fikirleri, dile getiren bir alimi, insanın maymundan evrimleştiğini savunan bir kimse olarak takdim etmek, İbrahim Hakkı’yı kendi adına konuşturmak olur ki, bu da en azından tarafsız ilim ahlakıyla bağdaşmaz.

O’nun, bütün canlıların en uygun tarzda yaratıldığını belirten şu ifadesi de oldukça dikkat çekicidir:
“Cenab-ı Hak, her şeyi münasip, yerli yerinde ve güzel bir ortamda yaratmıştır. Her canlıya yaraşan ve yarayan ve her organın durumuna uygun olan mizacı, tabii bir yapıyı ona vermiştir. Ve bütün alemde olan mizaçların en uygununu ve en mükemmelini insana ihsan etmiştir. Her organa en uygun ve yararlı mizacı, tabiatı, yapıyı vermiştir.” (4).

Bu ifadeleri kullanan birisinin evrimci olması mümkün mü? Esasen insanoğlunun ilk yaratılışına izah araması tabii bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla İslam alimleri de müşahedeye uygun yorum getirmişlerdir. Geçmişteki ilim, günümüzdekinden farklı bir yoruma imkan vermiş de olabilir. Bu bakımdan yaratılış meselesine izah getirmeye yönelik yeni ilmi buluşlara, eski düşüncenin hükümleriyle karşı çıkmanın makul bir izahı yoktur.

Son devrin Diyanet işleri başkanlarından A. Hamdi Akseki de evrim meselesini şöyle değerlendirir:
“…Ahadis (hadisler) ve asar (selef alimlerinin sözleri) ile Ayat-ı Kerime’nin hey’et-i umumiyesinden bilistidlal Hz. Adem’in ilk insan ve ilk peygamber olduğuna ve topraktan yaratıldığına itikad ediyoruz. Cumhur-u müsliminin ve ehl-i sünnetin mezhebi budur” (5).

Bu konudaki görüşü istismar edilenlerden birisi de merhum Hamdi Yazır’dır. Aslında O’nun bu konuyu değerlendirişi, hiç bir yoruma yer bırakmıyacak kadar açıktır. Şu ifadeleri meseleyi gayet güzel açıklar:
“Bütün hayvan vücutları mükemmel bir tasnif ile tertip edildiği zaman görünüyor ki, aralarında noksanlıktan kemale doğru, yani, basitten mürekkebe giden bir derecelenme vardır. Bununla beraber her bir cinsin diğer cinsten hasıl olduğuna dair bir tecrübeye, bir şahide de rastlamıyoruz. İnsan insandan doğuyor, aslan aslandan, at attan, maymun maymundan, köpek köpekten vs. Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, aynı menşeden, yani topraktan gelmeye dayanılarak burada da bir mantık yapılıyor. Hayvan cinslerinin birbirine benzemesini, istihale veya tekamülle basitten yüksek yapılının hasıl olduğuna bağlıyorlar. Bu suretle bir gün gelmiş ki, hayvanın biri ve mesela bir takdire göre maymunun biri veya birkaçı, insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş. Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmi yoldan hiç ayrılmayarak deriz ki, aynı menşeden gelme davası doğrudur. Evvela bütün hayvanat için bu menşein aslı maddedir, basit unsurlar ve elementlerdir. Bir başka ifade ile topraktır. Bu maddeden hayatın meydana gelebilmesi ise, ilim, irade, kuvvet, kudret sahibi harici bir sebebe bağlıdır ki, o basit şeyden canlı hasıl olabilsin. Çünkü, noksandan, kendi kendine bir kamil hasıl olamaz. Mesela bir okkalık siklet (ağırlık) iki okkalık sıkleti sürükleyemez. Çıktığı, sürüklediği farz edilse, bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz meydana geldiğini kabul etmek lazım gelir. O zaman akıl, ilim ve fen yoktur.

…Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir, ne de zaruridir… “Kurbağalar balıktan doğmuş” demek için, görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret de bulunmadığı halde böyle bir hüküm, elbette fenni ve felsefi bir hüküm değildir.

Bunun hangisinin hangisinden doğduğunu mantık bildiremez. Bunu ya müşahede (gözlem) ya tecrübe veya vahiy bildirir. Halbuki şimdiye kadar balıktan kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir. Ve bu iddia tecrübe mahsulü olan Pastör nazariyesine de tamamen muhaliftir… Vahiy ise bize, …Siz insansınız. İnsan olunuz, kardeş olunuz, hepiniz bir babanın evladısınız diyor… Bütün bunlardan yakini olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da ilk insanın arzın sinesinde doğmuş olmasıdır” (6).

İslam’ın bu konuya bakışını şu cümleler ne güzel dile getirmektedir:
“Alemde görünen şu nakışlar, şu cilveler bütün isimleri kudsiyye ve cemile olan Celal sahibi Cemil bir Zatın tazelenen sanatlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır. Hikmetle değişen mühürleridir…
Meyveler, güzel tad, koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Ta ki, nebati hayat mertebesinden hayvani hayat mertebesine terakki etsinler.”

Görüldüğü gibi, İslam alimlerinin bu konudaki görüşleri tahavvülat-ı zerreye (elementlerin hal değiştirmesine) dayanmakta, topraktan canlılar tarafından alınan elementlerin, onların bünyelerinde kazandığı mertebelere dikkat çekilmektedir.

El-Cahız, İhsan-üs-Safa, İbn-i Miskeveyh, Nizam-i Aruzi Semerkandi, Nasır-ı Tusi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhammed Kazvini, İbn-i Haldun, Kınalızade Ali Efendi, Abdü’l-Kadir-i Bidil gibi İslam alimleri ve felsefeciler bu konuyla alakalı olarak, ufak tefek ifade farklılıklarının ötesinde, esasta aynı manaları tekrar ettikleri için onların görüşlerine yer vermeye gerek görmedik.

Esasen İslam alimlerinin evrim diye bir problemi yoktur. Çünkü onlar, alfabenin 29 harfini bilen ve bununla istediği kelimeyi yazabilen birisinin, “balık” yazdıktan sonra, “kurbağa” yazmak için muhakkak “balık” kelimesindeki harfleri kullanmasının gerekli olmadığını çok iyi bilirler. Dolayısıyla balığı yaratan bir kudretin, kurbağayı da, maymunu da, insanı da ayrı ayrı yaratabileceğini düşünürler. Ve onlar; “Neviler için birer evvel baba lazımdır… Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei (başlangıcı) en başta bir babada kesildiği gibi, nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir” görüşünü kabul ederler.

Prof. Dr. Adem Tatlı

İlk insan topraktan mı yaratılmış, maymundan mı gelmiştir?

Yazı kategorisi: Makaleler 8:09 pm yazan: Minik Kelebek

İnsanın kendi geçmişi ile ilgilenmesi, şüphesiz aklın gereğidir. Dünyaya nereden ve nasıl geldiğini bulmaya çalışması gayet tabiidir. Ancak, bu tip soruları nasıl çözecek, konu ile ilgili dokümanları neyle tartıp değerlendirecektir? Sadece mücerret akıl bu soruları cevaplandırmaya kafi midir?

Bu konunun açıklığa kavuşması için önce aklın çalışma prensibinin bilinmesi gerekir; Akıl, hadiseleri değerlendirme ve yorumlamada, duyu organlarıyla alınan bilgileri mantık süzgecinden geçirir. Duygu organlarının görevi farklı olduğu gibi, tesir sahaları da sınırlıdır. Kulağımızla bütün sesleri işitebiliyor muyuz? Hayır! Sadece titreşimleri 20 ile 20.000 arasındaki sesleri alabiliyoruz. Nitekim göz de ancak belli dalga boyundaki ışıkları seçebiliyor. Yedi renkli bir daireyi hızla döndürünce beyaz görürüz. Beyaz ışık da renk tayflarına ayrılınca yedi renk olarak karşımıza çıkar. Demek ki, göz aldanabiliyor. Bir başka misal; sıcak sudan çıkan elimizi ılık suya batırınca, bu suyun soğuk olduğuna hükmederiz. Ama hakikatte su ılıktır.
Aslında burada aldanan ne gözdür, ne de el. Beyin, bu duyu organlarından gelen bilgilere dayanarak hükümler çıkarmıştır. Yani, her iki halde de yanılmış olan beyindir.

Herhangi bir konu hakkında akıl; “tüme varım” ve “tümden gelim” metotlarıyla değerlendirme yapar ve bir hükme varır. Bu hüküm gerçek bir hüküm olmayabilir de. Zira, daha sonra duyu organlarının akla vereceği malzemenin değişmesiyle aklın ortaya koyacağı kıymet hükümleri de değişebilecektir. Çünkü, tesir sahaları sınırlı olan duyu organlarından elde edilmiş bilgilerin de eksik olacağı tabiidir. Yetersiz bilgi ile aklın yeterli hüküm çıkarması beklenebilir mi? Bundan dolayı bir çokları tarafından bilim; “Her an yanlışlığı ispatlanabilen değer hükümleri” olarak tarif edilir.

150 yıl önce ses ve şekillerin nakliyle ilgili bilgiler şimdikinden çok eksikti. Bu bilgilerle o zaman, görüntülerin nakledilemeyeceği hükmü çıkarılmıştı. Demek ki çevreden elde edilen bilgilerin değişmesine paralel olarak, aklın ortaya koyduğu değer hükümleri de değişiyor.

O halde, ilk insanın yaratılışı hakkında öyle bir hüküm ortaya koymalıyız ki, zaman ve zemine bağlı olarak değişmesin. Yani, gerçek bir hüküm olsun.

Akıl yaratılışı tek başına ne dereceye kadar kavrayabilir? Bu sorunun isabetli cevaplandırılması, mes’elenin çözümünü yarı yarıya kolaylaştıracaktır.

Aklın nüfuz edebildiği saha belirli ve sınırlıdır. Bu alan dışında kalan ve aklın tek başına çözemediği problemler, metafiziğin konusunu teşkil ederler.

İşte aklın nüfuz sahası dışında olan metafizik konularından birisi de “yaradılış”tır. Konu, ilk insanın yaratılışı olunca, iş daha da zorlaşır. Aklın burada tek başına varacağı sonuçta hata payı büyük olacaktır. Akıl bu vadide yalnız gidemez. Giderse hatalı sonuçlara varması kaçınılmaz olur. Çünkü, bir anlama aleti olan aklın idrak sahası sınırlıdır, dardır. Onun için aklın burada ilahi beyan ve hükümlere, yani külli bir akla ihtiyacı vardır. O da Kur’an-ı Kerim’dir.

Yaratılışı sadece akla güvenerek çözmek isteyenler de çıktı. Hem de büyük bir gürültü ile. Ama sonuç ne oldu? Sonunda “Çıkmaz yol”a girdiler. İnsanın, bir takım hayvanların evrimiyle ve tesadüfen ortaya çıktığını iddia eder oldular ve bu düşünce günümüzde bir doktrin, bir felsefe şeklini aldı. “Evrim felsefesi” olarak kendisine bir hayli taraftar da buldu. Bu felsefenin bazı ateşli taraftarları, işi daha da ileri götürdüler. Öyle ki, evrim bunların elinde bir inanç sistemi haline geldi. Evrime inanmayan aydınlar, bu ilim çevrelerince aforoz edildiler. Orta çağda mı? Hayır! Yirminci yüzyılda.
Şunu hemen ifade edelim ki, evrimciler yaratılışı değil, evrimi kabul ederler. Onlara göre; tek hücre zamanla değişikliğe uğrayarak günümüzdeki milyonlarca çeşit canlı hasıl oldu. Tabii insan da bunlar arasındaydı ve bu değişiklikten o da nasibini aldı.

Bu değişiklikler nasıl oldu? Bunu kim yaptı? Evrimcilere göre bu soruların cevabı gayet basittir. Bu farklılaşma onlara göre; tesadüfen olmuştur. Bu durumun ise çok uzun zamanda cereyan ettiğini söylerler. Mesela; ne kadar zamanda? Bu zaman öyle bir süredir ki, tetkiki mümkün değildir. Faraza, iddia ettikleri değişikliğin, ileri sürdükleri zamanda cereyan etmediğini ortaya koysanız, evrimci sizi başka geçmişlere havale eder.

Evrimciler, bırakın yeni canlıların ortaya çıkışını, insan türünün ırklarını bile açıklayamıyorlar. Meşhur evrimci T. Dobzhansky, bununla ilgili olarak şöyle diyor:
“Darwin’den bu yana bir asır geçtiği halde, insan türündeki farklı ırkların orijinine ait problemi çözemedik. Mesele hala bir asır önceki kadar karışık.” (*)

Bir kimse, ırkların orijinini dahi izah edemeyen bir teoriyle, bütün canlıların yaratılışı ve geçirdiği değişiklikler gibi derin meseleleri nasıl açıklayacaktır? Anlaşılan odur ki, evrim teorisine ilmi delillerle yaklaştıkça, bu teorinin müdafaası imkansız hale gelecektir.

Meşhur bir evrimci olan Simpson, insanın yaratılışıyla ilgili olarak şöyle der:
“İnsan, kainatta anlama kapasitesine ve potansiyeline sahip tek varlıktır. Şuursuz ve akılsız maddelerin bir ürünüdür. Dünyaya gelişini kendisi başarmış olan insan, sadece kendisine karşı sorumludur. İnsan, kainatta yaratıcı, kontrol ve tayin edici bir güce sahip değildir. Fakat, kendisinin ustası ve amiridir. Bu bakımdan insan, kendi kaderini kendisi tayin ve idare etmelidir.”

Simpson, evrim felsefesini açıklarken akıl ve mantık sınırını zorlamakta, bir cümlede söylediğini diğerinde yalanlamaktadır. İnsan, hem “…Kainatta anlama kapasitesine ve potansiyeline sahip tek varlık” olarak kabul ediliyor, hem de “şuursuz ve akılsız maddelerin ürünüdür” deniyor. Şuursuz ve akılsız bu maddeler, şuurlu insanı nasıl meydana getirecek?
Maddelerin kendilerinde “anlama ve şuur” yok ki, insana verebilsin.

Paragrafın devamında “dünyaya gelişini kendisi başarmış bir insan” deniyor. Bir yaşında ancak ayağa kalkabilen ve 5-6 yaşında çevresini tanımaya başlayan insanın, kendisini yokluktan meydana getirmesine imkan var mı? Başlangıçta yok olan insan nasıl kendisini meydana getirecek?

Simpson yazısına şöyle devam ediyor: “insan kainatta yaratıcı, kontrol ve tayin edici bir güce sahip değildir. Fakat kendisinin ustası ve amiridir.” Hem insanın kainatta bir güce sahip olmadığı, hem de kendisinin ustası olduğu iddia ediliyor. Kainata sözü geçmeyen insan, nasıl kendisinin ustası olacak? Zira, insanın var olabilmesi için yer küreye, güneşe, aya, havaya, kısacası bütün bir kainata gerek vardır.

Meseleleri doğru değerlendiremeyeceği düşüncesi ile 18 yaşına kadar kendisine kanuni ehliyet tanınmayan insana Simpson, anne karnında ve hatta önceki safhalarda kendi kendini idare ettiriyor.

En basit bir hücre içinde bile, yüzlerce olay bir anda cereyan ediyor. Milyonlarca hücreden meydana gelen ve hücreleri devamlı değişip tazelenen insanın, kendisini idaresi elbette düşünülemez. Kalbin çalışması, sinir sisteminin işlemesi, kanın temizlenmesi ve besinlerin sindirim için hazırlanıp taşınması gibi yüzlerce olayın cereyanı insanın isteğine mi bağlı? Hayır. İnsanın hiç müdahalesi olmadan bu hadiseler devam ediyor. Simpson’un kendisi de bu kanunun dışında değil.

Atom ve moleküllerden varlıkların teşkili ve kainatta cereyan eden bütün hadiselerin idaresi; ancak, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir yaratıcının, kainatta her an tasarrufta bulunmasıyla mümkündür.

Meşhur evrimcilerden L. Zuckerman da çalışma prensiplerini şöyle dile getirir: “Saf ilmi düşünceyle, fizik ve kimya kanunları ışığında işe başlıyoruz. Fakat, hemen objektif hakikatlerden uzaklaşarak kıyas ve tahmine dayanan sahaya kayıyoruz. Hissi bir sezişle veya izah tarzıyla insanın fosil tarihiyle ilgili hükmü veriyoruz.”

Yine evrimcilerden Gould, çaresizliğini şu soru ile dile getiriyor: “Cedlerle nesiller arasında geçiş gösteren hangi deliller var?” O’nun bu sorusuna evrimci anatomi profesörü Kitts şöyle cevap veriyor: “Paleontolojinin (Fosil bilgisi), evrimle ilgili delilleri sağladığına dair parlak sözlerine rağmen, evrimcileri