05.15.08

İnanmayanlara Allah’ın varlığını nasıl anlatabiliriz?

Yazı kategorisi: Makaleler, İslam 8:57 pm yazan: Minik Kelebek

“Yazar Dr. Furkan Aydıner’ in ateist bazı gruplara Allah’ı anlatırken tutmuş olduğu görüşme notlarını içeren kitabından özetlenmiştir.”

Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”

Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir: “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor: “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 29) Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir” (Bakara Suresi, 255 ve Âli İmran Suresi, 2).

“Allah kainat’ı neden yarattı?” , “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?

Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.(2) Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır. Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?

Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek”. Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “düşünmez misiniz!”, “akletmez misiniz!”, “akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.

“Neden her insan Allah’ı gösteren Ayetleri kolaylıkla göremiyor?”

Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynandığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?

İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik…” (Kaf Suresi, 6) Bir başka ayette ise şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 22). İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller

Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.
Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle : 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin 10 katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir. Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir: “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir” (Nahl Suresi, 3). “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 12). “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler” (Yasin Suresi, 40). “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir” (Yasin Suresi, 38). Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü 20. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız. 2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an: “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz” (Fatır Suresi, 41). Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller

Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır” (Nahl Suresi, 11). Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350 bin ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor. Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor: “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi). Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

“Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor: “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye” (Abese Suresi, 24-32).

Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller

Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli telhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor: “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 3-4).

Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor: “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 73). Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım: “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur suresi, 35).

Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz” (Nahl Suresi, 66). Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller. Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.(14)

“İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri

Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor: “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 4). Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor: “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” (Müminun Suresi, 14). İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor: “Görmedi mi o insan; Biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, Bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin suresi, 77). İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez. Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak: Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitabı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerimle tercüme etmiş ve Hz.Muhammed (asm) gibi bir mualim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda herbir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları’ndan çıkan 11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam isimli kitabından alınmıştır.



Dipnotlar:

(1) Allah’ı beşerileştirmek birçok dinin yaptığı temel bir hatadır. Hıristiyanlık ve Yahudilik, Allah’a evlat isnat ederken, çok tanrılı dinlerde ise tanrının doğduğuna inanılır. Eylül ayının ikinci haftasında, Unity Kilisesi’nin düzenlediği Dünya Dua Günü programına katılırken, Hindu konuşmacının şu sözleri beni hayli şaşırtmıştı: “Bugün bizim için çok önemli bir gün. Çünkü Hinduların iman ettiği en büyük tanrının doğum günüdür.”
(2) Keşfu’l-Hafa, 132. hadis.
(3) Yamina Mermer, 1995 yılındaki Bediüzzaman Sempozyumu’nda sunduğu, “Risale-i Nur’da Sebep-Sonuç İlişkileri” isimli tebliğinde şöyle demektedir: “Kur’ân-ı Kerim, meselâ 310 defa “semâvat”tan, 45l defa “arz”dan, 262 defa “yaratma”dan, çok azı Kur’ân ayeti anlamına gelmek üzere 382 defa “âyet”ten bahsederek bunların Allah’ı tanıtan âyetler, şahitler olduğuna dikkati çeker. “Bak,” “Bakmazlar mı?”, “Düşünmezler mi?” gibi birçok teklifiyle de kâinata ve yaratmaya bakıp düşünmemizi emreder.”
(4) Üniversitede okuduğum yıllarda diş hekimi dostum İdris Çamlıbel’den duyduğum bir hadiseyi hiç unutamıyorum. Bir hafta sonu, İdris Bey, 5 yaşlarındaki kızıyla birlikte pikniğe gider. Kızı o güne kadar hiç kiraz ağacı görmemiş. Piknikte gördüğü ilk kiraz ağacı onu çok heyecanlandırır, babasına koşarak gider ve şöyle der: “Baba, baba! Gördün mü! Gördün mü! Şuradaki ağaca kiraz asmışlar.” Babası, kızının söylediğine önce güler; ancak manasını düşününce, çocukça bakışın daha doğru olduğunu anlar.
(5) Bediüzzaman, sebep-sonuç halkasıyla her şeyin yaratılmasının hikmetini şöyle açıklıyor: “Ey esbabperest (sebeplere tapan) ve tabiata tapan biçare adam! Madem her şeyin tabiatı (varlık özü), her şey gibi mahlûktur (yaratılmıştır); çünkü sanatlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb (sonuç) gibi, zahirî (görünen) sebebi dahi masnu’dur (sanatlıdır). Ve madem her şeyin vücudu, pek çok cihazat (cihazlara) ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiatı icat eden ve o sebebi halk eden bir Kadir-i Mutlak (Sonsuz Kudret Sahibi) var. Ve o Kadir-i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki aciz vesaiti(vasıtaları), Rubûbiyetine ve icadına teşrik (ortak) etsin. Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi (sonucu), sebep ile beraber halk ederek, cilve-i Esmasını (İsimlerinin yansımasını) ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim (düzen) ile zahirî (görünürde) bir sebebiyet, bir mukarenet (ilişki) vermekle, eşyadaki zahirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci’ (dayanak) olmak için, esbap ve tabiatı dest-i kudretine (kudret eline) perde etmiş; izzetini o suretle muhafaza etmiş.” (Lem’alar, 23. Lem’a, Tabiat Risalesi.)
(6) Söz konusu araştırmayla ilgili makaleye şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.cnn.com/2003/TECH/space/07/22/stars.survey/
(7) Kur’an’ın bir ayetinde şöyle deniliyor: “And olsun ki, onlara “gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, elbette Allah diyecekler” (Lokman Suresi, 25). Bu ayette “onlar” zamiriyle inanmayanlar kastediliyor. Bu ayet iki önemli noktayı dikkatimize sunuyor: Birincisi, inanmayanlara Allah’ı anlatırken en büyük ve bariz ayetler olan göklerin ve yerin yaratılışından başlamamız daha uygundur. İkincisi, inanmayanlar bile muhteşem ve muazzam göklerin ve yerin yaratılışını başka türlü izah edemezler; iyice düşündüklerinde çaresiz kalıp “Allah” diyeceklerdir.
(8) http://nobelprize.org/nobel_prizes/chemistry/laureates/1961/calvin-bio.html
(9) Piyasa sisteminde fiyatlar, mal ve hizmetin değerine göre değil, arz ve talebe göre belirleniyor. İnsan için zaruri olan oksijenin bedava olması, kıymetsizliğini değil, bol olduğu için kimsenin parayla talep etmediğini gösterir. Kapitalist sistemde insanların mal ve hizmete piyasa fiyatına göre kıymet vermesi bir yanılgıdır. Piyasada alınıp satılmayan birçok şey, gerçekte paha biçilmez kıymete sahiptir.
(10) Maddenin atomik veya moleküler boyutta incelenerek yepyeni özelliklerinin açığa çıkarılması.
(11) “Küre-i arz (dünya) mağazasından me’kûlât (yiyecek) ve meşrubat (içecek) ve libas (elbise) ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları “İlâhî hazine”den almayıp birer birer esbaba (sebeplere) yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip ne kadar pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşyayla alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda, ondaki ziynet, intizam (düzen), sanat, rayiha (koku), tat ve koku gibi lâtif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sani’in masnûudur (sanat eseridir) ki, icadında külfet (zorluk) ve mübaşeret yoktur” (Bediüzzaman Said Nursî, Hubab Risalesi, Mesnevi-i Nuriye).
(12) Toplam hayvan türünün 100 milyon olduğunu tahmin eden bilim adamları da var: http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4013719.stm
(13) Dr. Virtanen, ineklerin süt verimini artırmakla ilgili çalışmasından dolayı 1945 yılında Nobel Kimya Ödülü aldı.
(14) Bediüzzaman Said Nursî, 7. Şua, Ayetü’l-Kübra Risalesi.
(15) En saygın belgesel yapımcılarından NOVA’nın çıkardığı “the Miracle of Life” (Hayat Mucizesi) ismindeki belgesel, bunun bariz bir örneğidir.
(16) Yazarın Nesil Yayınlarından çıkan, Rabbini Arayan Thomas isimli kitabının sekizinci bölümünde, Kur’an’ın bu meydan okuyuşu karşısında ateist Thomas’ın nasıl ilzam olduğunu okuyabilirsiniz.

Dr. Furkan Aydıner

Yaratılan Her Şey Allaha Aynadır

Yazı kategorisi: İslam 6:24 pm yazan: Minik Kelebek

İçinde yaşadığımız arz küresi ve üzerimizdeki gökler, bir zamanlar vücud sahasında değillerdi. Allah’ın iradesi onları var etmeyi diledi ve böylece varlıklar yaratıldı.. Herbir varlık, adeta şöyle söyler: “Ya Rabbena, biz yoktuk, bizim talebimiz de yoktu. Senin lütfun, bizim söylemediklerimizi işitti.” (1)

“Rabbin Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şahit tutup ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi. Onlar da, ‘evet Rabbimizsin’ diye şehadet etti” (A’raf suresi, 172) ayeti, ehl–i tasavvufça en meşhur ayetlerden biridir. Mevlâna, bu ayeti şöyle değerlendirir:
“Her an u zaman Allah’tan, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ hitabı gelir. Gelir de, cevherler ve arazlar var olur. Eğer o cevherlerden, o arazlardan ‘Evet’ cevabı zuhur etmiyorsa, onların ademden vücuda gelmeleri hakîkatte ‘Evet’ demeleridir” (2)

Bu noktadan baktığımızda, “elest meclisinin” muhatapları sadece insanlar değildir. Bütün varlık âlemi, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına mazhardır. Onların, Allah’ın iradesine uygun olarak bu âleme gelmeleri bile, “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” anlamındadır. Yine Mevlâna’nın ifadesiyle:
“Varlık aynası nedir? Yokluktur. Varlık, ancak yoklukta görülür. Nitekim zenginler, fukaraya ikramda bulunurlar”. (3)

Doktor, şifaya muhtaç olanlarda hünerini gösterir. Terzi, biçimsiz kumaşlara şekil verir. Marangoz, kaba keresteleri mobilya haline getirir… Bütün bunlardaki yokluk ve noksaniyet, Sâni’in san’atına ayna olmalarını sağlamıştır. (4) Onun gibi, binbir isimle müsemma olan Cenab-ı Hakkın aynası, yokluk âlemidir. O, âlemi var edip, üzerinde nakışlarını göstermektedir.

Varlık âlemine gelenlerin görevi ise, Allah’a ayine olmaktır. Mevlâna bunu şu kıssayla nazara verir: “Hz. Yusuf’a uzak diyardan bir dostu gelir. Hz. Yusuf sorar: Bize ne getirdin? Dostu cevap verir: Sana her ne getirsem zâid olacaktı. Düşündüm taşındım, sana bir ayna getirdim.” (5)

İşte bunun gibi, herşey Allah’ın cemal ve kemaline aynadır. Onun emirlerine itaatle vazife görürler. Asla isyanları yoktur. “Rüzgar, toprak, su ve ateş, Allah’ın kulu ve mutiidir. Onlar, bana-sana karşı bîruh, fakat Allah’a karşı zîruhtur”. (6) Yani, bizim cansız gördüğümüz hava, toprak, su ve ateş, Allah’ın emir ve iradesi karşısında akıllı, ruhlu birer muhataptırlar. Ondan gelen emirleri dinler ve itaat ederler. Mesela, ateşin tabiatında yakıcılık vardır. Fakat Cenab-ı Haktan “Ey ateş, İbrahim’e soğuk ve selâmetli ol!” (Enbiya suresi, 69) emri gelince, ateş Hz. İbrahim’i yakmaz. Mevlâna, bu olaya telmihle, şöyle bir olay anlatır:
Zalim bir hükümdar, Allah’a inanan insanları ateşe atar, fakat ateş onları yakmaz. Hükümdar, “Ey ateş niye yakmıyorsun?” der. Ateş, şu cevabı verir: “Ben bir köpek kadar da mı olamayacağım? Köpek, sahipleri geldiğinde onlara kuyruk sallar. Ama, yabancılar gelince, onlara diş gösterir. Sen gel, bak seni nasıl yakacağım!”
İşte, toprak, su, hava, ateş, hepsi Allah’ın emriyle hareket ederler. (7)
Bunlar böyle oldukları gibi, bu unsurlarla yaratılan şeyler de böyledir. Mesela “Şu ağaçlar, hâkil olan insanlar gibidir. Elleri mesabesinde olan dallarını topraktan dışarıya çıkarmışlardır. Ağaçlar, o dallarla halka doğru yüzlerce işaret ederler. Kulak verenler de, o işaretlerden hoşça ibareler anlarlar. Ağaçlar, yeşil bir dil ile ve uzun bir el ile toprağın kalbinden sır söylerler”. (8)

Her bir varlık, bizi Allah’a götüren bir elçi gibidir. Trafik işaretleri, anlayanlara sözsüz cümleler söyledikleri gibi, her bir şey dahi, dillerinden anlayanlara çok şeyler derler. Kur’ân-ı Kerîm, bütün mevcudatın Allah’ı tesbîh ettiğini bildirir (Hadîd suresi, 1). Güller Allah’ı tesbih ettiği gibi, bülbüller de eder. Kâinat, muhteşem bir senfonî orkestrası gibidir. En küçükten en büyüğe kadar her şey, bu orkestranın birer üyesidir. Her biri, kendine mahsus dillerle Allah’ı tesbih eder. Dinleyenleri, şu imkan âleminden vücub âlemine yöneltir.

Kaynaklar:
1. Mevlana, II, 382.
2. Mevlana, IV, 1038.
3. Mevlana, V, 1482.
4. A.g.e.
5. Mevlana, V, 1463-1481.
6. Mevlana, II, 488.
7. Bkz. Mevlânâ, II, 482 - 485.
8. Mevlana, VI, 999.

Doç. Dr. Şadi Eren

Hayat ve İman: İman Hayatın Hayatıdır

Yazı kategorisi: İslam 6:16 pm yazan: Minik Kelebek

Hayat denilince öncelikle, büyüme-gelişme özellikleri taşıyan, bütün kâinatla münasebet ve ilişki kurabilen bir varlık düşünürüz.

İman ise bir iğnenin ustasız, bir harfin kâtipsiz olmayacağını bilen bir aklın, kendisini ve yaratılan her şeyin de ustasının var olduğuna inanmasıdır. İman için Bediüzzaman “ İman, insanı Sani-i Zülcelaline nisbet ediyor.” diyor. Yani iman Kâinatın Sultanıyla ve bütün varlıklarla bir bağlantı kurulması olayıdır.

Nasıl ki bir varlık hayat sayesinde güneşle, havayla, suyla, rızk’la, kısacası bütün kâinatla bir bağ kuruyorsa iman da eğer bir insanın hayatına girse, yani hayatı iman ile hayatlanırsa, o insan ebediyete uzanan bir varlığa kavuşur

Göz için güneşin ışıkları ne kıymette ise, kalp için de iman nuru o kıymettedir. Zira göz ışık ile her şeyi görür, kalp te iman nuru ile her şeyin sahibini bulur. Olayların ne mana ifade ettiğini görebilir.Gözünde hayat olan biri güneşe, yıldıza ulaşabilirken, kör biri önünü görememektedir. Kalbinde iman nuru olan biri ebediyeti düşleyip, cennetin hayalini kurarken, iman nuru kalbinde olmayan birisi yarınının endişeleriyle kıvranıp durur.

İmanın hayata benzemesi gibi imansızlık da bir cansızlık, bir ölü doğma hadisesidir. Cansız bir varlığın hiç bir şeyden faydalanamayacağı gibi imansız bir insan da dünyada birçok şeyden, ebediyet hayatında da her şeyden mahrum olacaktır. İman ile dünya hayatında kendisine sunulan harika ikramlara teşekkür etmeyen bir kişiye ebediyet hayatında tekrar ikram yapılır mı? Dünyada her gün açılan harika manzaraların, sergilerin takdirini yapmayana “Gerçek hayat olan Ahiret hayatında” daha güzel sergiler gösterilir mi? Zaten İmansız olarak ölen bir insan, ebediyet yurdu olan ahirete “ÖLÜ DOĞUM” yapmış olur, o kişi için ebediyen mahrumiyetler söz konusudur.

Dünyada imansızlığın zararları

İnsan “İMAN” ile dünyanın bir sahibi olduğunu kabul etmediğinden, başına gelen her bela ve musibeti de, imtihan sorusu olarak algılayamaz. Tarlada rahatı arayan insan huzursuzluğu sergiler durur. Ebediyeti bilmediğinden her isteğinin yerine gelmesini arzu eder. Çünkü ona göre hayat bir defadır, o da zevk ile yaşanmalıdır. Hile yapmaktan, hırsızlıktan ve kul hakkı yemekten çekinmez. Polisin olmadığı yerde, kendisini kimsenin görüp, gözettiğini düşünmez. Kamera karşısında pür dikkat kesilirken, ilahi kameraların her an kayıtta olduğundan gaflet eder. Haram-Helal kelimelerinin onun lûgatında yeri yoktur, yoksula yardım, anne babaya itaat, komşu hakkı gibi daha nice güzel hasletleri, imansızlığından kaynaklanan çarpık anlayışından dolayı layığınca değerlendiremez.

Kendisi her şeyi menfaatine göre değerlendirdiği için herkesi de menfaati peşinde koşan insanlar olarak algılar, kardeşine bile emniyet duymaz hale gelir…

Ruh, cesetten çıkınca, vücudun tüm organlarında bozulmanın başlaması gibi, hayatımızda da iman olmazsa, iç dünyamızda bozulmalar, sıkıntılar, stresler eksik olmayacaktır…

Evet, imanı hayata taşımak gerek. İmanın, insanların kalplerinde, bir manevi bekçi, rolünü oynaması lazım. Her yaptığının görüldüğünü, kayıt edildiğini bilen bir insan, nasıl başıboş yaşar? Siz düşünün. İlahi kameraların kayıtta olduğunu bilen bir insan, nasıl kul hakkı yer, nasıl fakiri görmezden gelir, nasıl ahlaksızlık yapabilir?..

İman hayata girince kalpte bir yasakçı bırakır? İşte bir misal:

Sahabenin ileri gelenlerinden Muaz bin Cebel Hazretleri, Hazret-i Ömer devrinde zekât memurluğu vazifesiyle çalışıyor, kabileleri dolaşıp onların verdikleri zekâtları toplayarak Halifeye getiriyordu. Muaz, yine bir gün, Medine civarındaki kabileleri dolaşıp onların zekâtlarını almış, Halifeye teslim etmiş ve sonra da evine dönerek istirahata çekilmişti.

Muaz’ın hali fakirceydi. Bu fukaralık, bazen hanımının canına yetiyordu. Kocasının eve eli boş geldiğini görünce, ona şu şekilde sitem etmeye başlamıştı:

- Günlerdir çöllerde dolaşıp duruyor, halkın zenginlerinden zekâtlarını topluyorsun. İnsan, bu arada kendine de bir şeyler ayırır, eve getirir. Kim bilecek, kim duyacak? Hz Muaz, hanımının sitemine şu karşılığı verdi:

- Bunu nasıl yaparım hanım? Peşimde her an gözcü var. Biri beni gözetliyor.

- Ne söylüyorsun bey, demek sana Allah’ın Resulü güvendi, Ebû Bekir güvendi de, Ömer güvenmeyip peşine gözcü koydu, seni gözetletiyor ha? Şimdi ben ona gösteririm…

Kadın öfkeyle gitti, Halifenin huzuruna çıkarak kocasının peşine niçin gözcü koyduğunu sordu. Fakat Halifeden, kesinlikle böyle bir durumun olmadığını öğrenince, mahcup olarak geri döndü. Bu sefer de kocasına çıkıştı:

- Beni Halifenin huzurunda mahcup düşürmeye ne hakkın var? Neden yalan söylüyor, Halife peşime gözcü koydu, diyorsun? Muaz, karısına şu manalı cevabı verdi:

- Hayır hanım, yalan söylemiyorum. Ben, peşimde gözcü var, biri beni gözetliyor, dedim. Fakat o gözcüyü Halife peşime taktı demedim. Peşimdeki gözcü, Halifenin değil, Allah’ın gözcüsü idi. Allah’ın Kirâmen Kâtibin melekleri, iyi kötü her şeyi yazıp kaydetmiyorlar mı? Allah her yaptığımız işten haberdar değil mi? O’nun ilminden kaçmak, bilgisinden uzak kalmak mümkün mü? Zerre kadar iyiliğin de, zerre kadar kötülüğün de yarın ahiret’te hesabı sorulmayacak mı? Muaz’ın hanımı, bu cevap üzerine derin derin düşünceye daldı. Fakirliğin verdiği sıkıntı ile nasıl yanlış düşüncelere saplandığını anladı. Kocasına hak vererek, ona bir daha bu konuda sitem etmemeye karar verdi.

Bugün toplumda iman edenler arasında da çok farklılık görülmektedir. Bunun sebebi de kanaatimce şu cümlelerde saklıdır.

“Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır.”

Çekirdek “bilkuvve”ye, ağaç ise “bilfiil”e örnek verilebilir. Yani çekirdekteki bilkuvvenin bilfiil haline gelmesine ağaç diyoruz. Çünkü çekirdeğin ağaç olması için içerisinde şifrelenmiş olan programın belirli şartların yerine gelmesi ile ortaya çıkması gerekmektedir. Toprak altında beklemeli, sulanmalı, gübrelenmeli, ışık ihtiyacı giderilmeli ki, ağaç olmaya yani mükemmele doğru bir yürüyüş sergileyebilsin. Ve sonuç olarak herkesin gölgesinden, meyvesinden, renginden, kokusundan faydalandığı bir ağaç olsun. Eğer çekirdek gerekli şartları yerine getirmezse, bu güzelliklerin hiçbirini sergileyemeyecektir.

Aynen öylede bir insan iman etse, ama ibadet toprağına kendini atmazsa, İslamiyet güneşinden beslenmezse, Kuran suyu ile sulanmazsa, imanın güzellikleri kendisinde nasıl görünecektir.

İmanın hayata taşınması, gereklerini yapmakla olur. Yoksa iman ettiği halde imanı çekirdekte kaldığından güzellikleri sergileyemeyince, çevreden; “bu nasıl Müslüman, bu nasıl mümindir?” şeklinde itirazlar yükselmeye başlar. Buradaki kusur imanda ve islamda değildir. Aksine kusur, çekirdeğini ağaç haline getirmeyene aittir. Yoksa iman çekirdeği içinde her türlü saadetin ve nurun şifresi vardır.

Evet, geliniz daha dünyada iken cennet hayatının esintilerini hissedelim, ebedi hayatın sevinci ile geleceğe bakalım, Bizi yokluk karanlıklarından çıkarıp aziz bir misafir olarak yaratan Rahim bir sahibimiz olduğunu düşünerek ona el açalım ve asıl o zaman HAYATIN NASIL BİR HAYAT OLABİLECEĞİNİ görelim… Bunun için de HAYATIMIZI İMAN İLE HAYATLANDIRALIM

Turan tekin

İşin İçinde Allah Var

Yazı kategorisi: İslam 6:13 pm yazan: Minik Kelebek

Hani hep söyleriz ya “işin içinde falan kişi var, filan kişi var” diye. Eğer işin içinde olan kişi güvenilir biri ise, sizi rahatlatmak için, güvenilir değil ise, uyarıp, tedbir almak için söylenir.

Geçen gün, bir dostumla sohbet ederken, söz dönüp dolaşıp ölüme geldi. Tıpkı bizim, hatta her şeyin, dönüp dolaşıp nihai noktada ölüme varacağı gibi.

“Çok korkuyorum dedi” ölümden.

Kısa bir sessizlikten sonra: “Duyarsız kalmaktansa, korkmak daha iyidir.” diye cevap verdim.

“Fakat benim korkum başka. Hem beynimi iyiden iyiye kemirmeye başladı.”

Muhatabım rahat konuşsun diye, “Her şeyin mutlaka bir izahı vardır ve bunun da tek çaresi, şüphesiz konuşmak ve araştırmaktır” dedim.

“Ben, yeniden dirilişin imkânsız olduğunu düşünüyorum. Toprağa karışmış bedenimiz, nasıl olur da yeniden toparlanıp eski haline gelecek. Yıkılmış bir binayı yeniden aynen yapmak mümkün mü? Yerine bambaşka bir bina dikiyorlar. Kerpicinden harcına, demirinden tuğlasına kadar her şeyi farklıdır.” dedi.

Dostumun bu ifadelerinden ziyade, konuşma esnasındaki tedirginlik ve korkuyla karışık heyecanı dikkatimi çekmişti. “Meşkûk bir küfrü andıran bu ruh haleti bu kadar huzursuz ve tedirgin edici ise, küfr-ü mutlak’ın kalp ve ruhlara saldığı dehşeti tarif etmek herhalde imkânsızdır.” diye düşündüm. Bir an Bediüzzaman’ın şu ifadelerini hatırladım; “Onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı? Elbette o ehl-i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem, kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği, muvakkaten hissettirmez”

“Evet iman-ı taklidi çabuk şüphelere mağlup olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikide pek çok meratib var. O mertebelerden ilmelyakin mertebesi çok bürhanların kuvvetiyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidi iman, bir şüpheye karşı bazen mağlup olur.

……

Hem bir mertebesi de hakkal yakindir. Onun da çok mertebeleri vardır. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları da hücum etse mağlup edemezler.”

Bu samimi itiraflar penceresinden nur külliyatında ki daha pek çok çarpıcı tespitler birer sinema şeridi gibi akıl gözüme görünüp kayboldular. Daha önce anlamakta güçlük çektiğim birçok konuyu bu vesileyle bir anda anlamış oldum. İşte muhatabımın ruh aynasında bu hakikatleri daha net okuyabiliyordum.

Evet, bunlar birer teşhisti, fakat dostumun tedaviye ihtiyacı vardı. Ne yapmam, nerden başlamam gerekir diye bir an düşündüm.

Şu var ki, Üstadın aynı cümlelerini düşünmekten de bir türlü kendimi alıkoyamıyordum. Sanki “sadece teşhis değil tedavi de bendedir” der gibi zihnimden uzaklaşmıyordu.

Bir taraftan vaziyeti idare eden ifadeler kullanırken, diğer taraftan da bu vecizeye odaklanmıştım. Az sonra kendi kendime “Doğru ya! Bu adamın problemi iman zaafıdır. Öyle ise oradan başlamak lazım” dedim. Yani Allah’a imandan… Allah’ın kudretinden, Allah’ın büyüklüğünden…

Dile kolay gibi gelen bu halet-i ruhiye yi yaşamak gerçekten çok zordur. Ne kadar aciz olduğumu bir kere daha anlamış oldum. Acze düşen herkesin yaptığı gibi ben de duaya sarıldım.

Dostum, çayını yudumlarken ben de ruhumun ellerini açarak, kalbimin diliyle; “Ya Rabbi, sen kupkuru bir ağacın eliyle şerbet gibi üzümü, zehirli bir arının eliyle benzersiz tadı olan balı verdiğin gibi, benim gibi bir âcizin eliyle senin marifetine susamış bu kuluna çare olacak bir deva ver.” diye yalvardım.

Benim iç dünyama kapanmamdan kaynaklanan kısa süreli sessizliğimin, dostumu, daha çok endişelendirdiğini daha sonra ki görüşmemizde öğrendim. “Herhalde bunun bir açıklaması yoktur ki, sessiz kalmayı tercih etti diye yorumlamıştım.” dedi.

Her ne ise, yalvarışlarım karşılıksız kalmadı ki, böyle durumlarda yerinden okumak daha etkileyici ve hatırlatıcı olur diye müracaat ettiğim kırmızı kitaplarım gözüme ilişti. Hemen davrandım ve lem’aları usulca çektim, karıştırmaya başladım.

On üçüncü lem’adan okumam gereken yeri buldum ve başımı kaldırıp, “müsaade ederseniz şuradan bir yer okumak istiyorum. Belki istifade ederiz,” dedim.

Aradığını bulmak üzere olan bir insan edasıyla “tabii ki hemen okuyalım” diyen dostumun yüz ifadesini, ne anlatmam ve ne de unutmam mümkün değildir. Çölde, susuzluktan dudakları kurumuş rengi benzi sararmış, belki şu kum tepesinin arkasında biri çıkar ümidiyle bekleyen bir yolcunun yüz ifadesini andırıyordu.

“Gerçek susamışlık meğer buymuş” dedim kendi kendime.

On üçüncü lem’anın on üçüncü işaretini okumaya başladım.

“şeytanın en büyük bir desisesi, hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde insanları aldatmasıdır…

Her kelimesini dikkatle dinleyen muhatabım “yani” dedi…

—Yani, sizin ifade buyurduğunuz gibi. dedim

—Nasıl,

—Demiştiniz ya,

—Ne demiştim.

—Bu kadar insan ölüp toprağa karıştıktan sonra nasıl bir daha dirilecek. Diye.

—Ha, evet

“Hz. Adem’den kıyamete kadar gelen bütün insanların tek tek, unutulmadan, karışmadan, karıştırılmadan yeniden dirilmesi elbette ki, muazzam bir meseledir. İnsan kuvvetinin altından kalkabileceği ve insan aklının rehbersiz kavrayabileceği bir mesele değildir.” dedim

Dostumun, “bak gördün mü? Bu kitap ta beni onaylıyor. Aklın yolu birdir” ifadelerine, sonra hep beraber gülmüştük.

“Evet, tabi ki seni onaylıyoruz, işin gerçeği bu.” Dedim.

Dostum, “peki ne olacak şimdi.” Sorusuna,

“Okumaya devam edelim.” Dedim.

“Pek de cevaba benzemiyor. Ancak, başka çare de kalmadı. Oku bakalım.” dedi.

“Elcevap: şeytanın bu desisesini susturan sır “Allahu Ekberdir. Ve cevab-ı hakikisi de Allahu Ekberdir. Çünkü insanın aciz kuvveti ve zayıf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri “Allahu Ekber” nuruyla görüp tasdik ediyor. Ve Allahu Ekber kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor.”

Burada durdum. Kitaptan başımı kaldırıp dostumun simasına baktım. Aman Allah’ım! Birkaç satırlık yazıda ne vardı ki, bu sima birden bu kadar değişebildi.

Mütebessim bir çehreyle, galiba anladım. Ama yine de sen devam et. Dedi.

Bir ayet mealiyle devam ettim.

“insan der: çürümüş kemikleri kim diriltecek, sen de ki; kim ilk olarak onları yoktan var etmiş ise o diriltecek.”

Düşünmesini sağlamak için biraz durdum. Kısa bir sessizlikten sonra, “Yani şunu mu demek istiyor; Diriliş hadisesi büyük ise, bunu yapacak olan Allah daha büyüktür.”

“Evet, aynen öyle, biz kendi kendimize dirilmeyeceğiz. Bırak dirilmeyi, saati kurduğumuz halde uykudan uyanamıyoruz. Çoğu zaman işimize geç kalıyoruz. Ama yeniden dirilişi Allah, bize bırakmayacak, tıpkı kıyamete benzeyen kış mevsiminden sonra baharın yeniden dirilişini bize bırakmadığı, sonsuz kudretiyle kupkuru ağaçları yeniden dirilttiği gibi.

İşte bu sebeptendir ki, gerek ezan ve namaz ve gerekse hac gibi İslami şeairde sıklıkla ve tekrarla “Allahu Ekber”, “Allahu Ekber” deniliyor. Yani, Allah büyüktür. Sizin, “Bu nasıl olacak?” diye hayret edip altından kalkamayacağınız her şeyden daha büyüktür. Üstadın ifadesiyle;

“Allahu Ekber’in bir vech-i manası, Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi her şeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür.

Demek haşri getirmekten ve bizi ebedi yokluktan kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki, “bütün nefislerin diriltilmesi, bir nefsin dirilisi gibidir”. âyetinin işaretiyle, bütün insanların haşri ve neşri, birtek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibarıyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta-i istinat yapar.”

“Bu ayet meali ve kısa yorumu bir iksir gibi bütün şüphelerimi aldı götürdü, Allah razı olsun” dedi.

Ben, “Madem anlaşılması bu kadar kolaydı niye şimdiye kadar anlayamıyorduk?” demekten kendimi alamadım,

Verdiği cevap, beni hayretler içerisinde bırakmıştı.

“Yahu! İşin içinde Allah’ın olduğunu unutmuşuz” dedi.

Bu güzel cevabın ardından, soğuttuğumuz çaylarımızı tazelemek üzere mutfağa götürürken, arkamdan, “demin korkudan, şimdi de sevinçten çay içemeyeceğim galiba” deyişinin yüreğime kırık bir mızrap gibi dokunduğunu itiraf etmeliyim.

Ferhat Aslan

Allah’ın Kullarına Merhameti

Yazı kategorisi: İslam 6:12 pm yazan: Minik Kelebek

Hiç düşündünüz mü; Hazreti Allah (cc) kullarını ne kadar seviyor, cehenneme gitmemelerini ne kadar istiyor?
İsterseniz sözü uzatmadan bir kudsî hadisin hatırlatmasına bir göz atalım, sonra diğer misallere geçebiliriz.
Rabbimizin en çok sevdiği şey nedir, biliyor musunuz?
Kudsî hadiste şöyle bildiriliyor:
– Rabbimiz kulunun işlediği amelleri içinde en çok tevbesini sever.
– Neden?
– Çünkü tevbe eden kul cehennemden kurtulur da ondan. Rabbimiz de kulunu cehennemden kurtaran ameli çok sever.

Hatta bir ana, yavrusunu ateşe atmayı nasıl istemezse Rabbimiz de kulunu cehenneme atmayı ondan çok daha fazla istemez.

Nitekim bir defasında ashabdan biri bir çocukluk hatırasını anlatırken demişti ki:
– Çalılıkta dolaşırken bulduğum bir kuş yuvasından yavruları alıp koynuma koymuştum. Tam bu sırada yavrunun anası başımda dolaşmaya başladı, acıdım, yavruları bırakmak için ihramımı açmaya çalıştığım sırada kuş hemen koynumdaki yavrusunun yanına daldı, kanatlarını yavruları üzerine gerip kollamaya başladı.

Efendimiz (sav)in buna sorusu şöyle oldu:
– Bu annenin yavrusuna bu kadar acıması sizi hayrete mi düşürdü?
Efendimiz (sav) şunu ilave etti: – Hiç şüpheniz olmasın Allah (cc)ın kullarına acıması bu annenin acımasından (kıyas kabul etmeyecek derecede) fazladır.
Bir defasında kadının biri çocuğunu kaybetmiş, deli gibi bir oraya bir buraya koşuyor, yavrusunu arıyor, bulduğu yabancı çocukları da bağrına basıp hemen oracıkta emdiriyordu.
Kadının bu heyecanını gören Efendimiz (sav) yanındakilere;
– Böylesine şefkatli şu kadın hiç yavrusunu ateşe atar mı, diye sordu.
– Atmaz! dediler.
Efendimiz (sav) de tasdik etti;
– Ben de öyle biliyorum, atmaz, dedikten sonra buyurdu ki:
– İşte Allah (cc) da bu kadından çok fazla merhametlidir. Kullarını ateşe atmaz, onlar kendilerini ateşlik amelin içine atmadıkça!

Evet, evet. Allah (cc) kullarını ateşe atmaz, kullar kendilerini ateşlik işin içine atmadıkça!

Bir yolculuktan dönülüyordu. Mola verilmiş, bir kadın da ateş yakarak hazırlık yapmaya başlamıştı. Ateşin alevleri yükselince kadın koşuşturan çocuğunun ateşe düşmesinden korktuğu için hemen onu bağrına bastı ve ateşe düşmesi halindeki dehşeti de tasavvur ederek buna gönlünün dayanamayacağını hayal edip orada bulunan Efendimiz (sav)e dönerek sordu:
– Sen Allah (cc)ın peygamberisin değil mi? Efendimiz (sav) de;
– Hiç şüphen olmasın, buyurdu.

Bunun üzerine kadın şöyle dedi:
– Allah (cc)ın kullarına merhameti bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok değil mi?
Efendimiz (sav):
– Hiç şüphen olmasın öyledir, buyurunca kadın:
– Öyle ise bir ana yavrusunu ateşe atmaz, diye sızlandı.

Efendimiz (sav)in gözleri yaşardı da buyurdu ki:
– Yüce Allah (cc) ancak kendisine isyan edenleri ateşe atar. Müstahak olmayanları asla!
Demek oluyor ki, Allah (cc) kullarını ateşe atmayı asla istemiyor, sonsuz merhamet ve şefkati ateşi gerektirmiyor. Ancak kullar dürüst hareket etmiyor, ille de ateşlik işler yapıyor, birilerine zulmediyor, haksızlıkta bulunuyor, Yaradanına da isyandan geri kalmıyor, böylece kendi amelleriyle kendilerini ateşe attırıyorlarsa bu da kulların kendi tercihleri…

Sözün özü bu olsa gerektir!..

Ahmed Şahin

05.09.08

Deli…

Yazı kategorisi: İslam 9:03 pm yazan: Minik Kelebek

Kapıları yıkarcasına tekmeleyeceğim, limandaki bütün vapurların ve şehirdeki
bütün fabrika bacalarının canavar düdüklerini öttüreceğim, trafiği durduracağım, insanları oldukları yerde mıhlayacağım ve gök tavanını yıkan bir sesle haykıracağım geliyor:
- İnsanlar! Allah var! O’nu düşünmekten başka her işe paydos!…
Bana “deli” mi diyecekler?
Canım kurban, aklın son durağı olan böyle deliliğe!..

Necip Fazıl Kısakürek

05.01.08

Vahyin penceresinden - 21 mart 2008

Yazı kategorisi: Mustafa İslamoğlu, Videolar, İslam 4:33 pm yazan: Minik Kelebek

04.15.08

En Şiddetli Belalar Peygamberlere Gelmiştir

Yazı kategorisi: İslam 7:08 pm yazan: Minik Kelebek

Bela, teklife tabi tutma, deneme ve imtihan etme, ihtibar, demektir (el-Müfredât, s. 61). Sahabeler en büyük belalarla imtihan edilmiş bu imtihanlarda başarılı olmuşlardır. İmtihanın büyüklüğü nisbetinde, elde edilecek derecenin büyüyeceği de açıktır. Çünkü en büyük belalara maruz olanlar önce Peygamberler, sonra da fazilette onları takib edenlerdir. Rasulüllah (SAV) bir hadis-i şeriflerinde:
“İnsanlar içinde en ağır imtihana çekilenler Peygamberlerdir. Sonra sırasıyla (rütbeleri) onları takib edenler, sonra onları takip edenlerdir. Kişi dinine göre müptela kılınır (imtihana çekilir) Eğer dininde salabetli ise imtihanı (göreceği bela ve musibet) ağır olur. Eğer dininde gevşek ise o oranda imtihan edilir. Bela o kimseyi devamlı takib eder. Nihayet onu bırakıncaya kadar. Böylece kul, yeryüzünde hatası olmadığı halde yürür.” (Râmûzu’l-Ehâdîs, s. 71 (983. hadis. Ebû davut Teyâlisî, Ahmed b. Hanbel, Buharî, Tirmizî, İbn-i Hıbban, müstedrekten) Ayrıca bk. Sünenu İbn-i Mâce II, 1321, 1331, 1335 (Belanın şiddeti ile ilgili benzer bir başka hadis-i şerif)).

Bu ve benzeri hadisler peygamberlerin ve onlarla beraber o belaları göğüsleyen arkadaşları sahabelerin ne büyük imtihandan geçtiklerini göstermektedir. Rasulüllah son peygamber ve Kainatın Seyyidi olduğuna göre imtihanı en büyük peygamberdir. Sahabeleri de onunla birlikte çilelere ve bu büyük imtihanda derecelerine göre hisselere sahiptirler. Bu açıdan sahabeye sevab-ı Amal, fazilet-i Uhreviye açısından yetişmek mümkün değildir. Onların ömürleri kısa, amelleri az da olsa, bir dakikalarına bir yılda yetişilemez. Her saatleri, o bir yıllık ibadet sevabı kazanan neferin saati hükmündedir. Bu hususta pek çok benzer hadis-i şerif bulmak mümkündür (Bk. Râmûz, (935, 1076, 1150, 1152, 1233, 1430, 1443, 1583, 606, 1637, 1643, 3665, 5796).

Murat Sarıcık (Prof.Dr.)

Hz. Peygamberin Çevre Korumaya Yönelik Tedbir Ve Uygulamaları

Yazı kategorisi: İslam 7:06 pm yazan: Minik Kelebek

İslamın çevre anlayışını belirttikten sonra çevreyi koruma sadedinde Aleyhissalatu vesselamın sünnetinde rastlanan bazı fiili tedbirleri belirtmemizde fayda var:
1- Yakın Çevre İle İlgili Tedbirler: Yakın çevre deyince, beden, elbise, mesken üçlüsünü anlayabiliriz. Çünkü insan özde ruhtur. Beden onun ilk çevre ve sargısıdır. Bedenin ilk çevresi de elbisesidir. Kişinin şahsiyeti yakın çevresiyle bütünlüğe kavuşur. Kılınan namazın makbuliyeti yakın çevrenin temizliğine bağlıdır: beden de, elbise de, tıpkı namaz kılınan mekan gibi maddî ve mânevî bakımlardan temiz olmalıdır.

Şu halde yakın çevrenin temizliği esastır ve bu imanın gereğidir. Gerçek ve makbul bir imana sahip olanlar böyle bir anlayışı temsil etmek zorundadırlar. Onun için olacak ki, “temizlik imandandır” hadisi yüce bir hakîkati ifâde eder ve yakın çevrenin temizliği ile hakikati tezahür eder.

Hz. Peygamber, pis kokuların ve bu meyanda sidik kokusunun olduğu yere meleklerin girmeyeceğini(1) belirterek yakın çevrenin bunlardan temizliğine ehemmiyet vermiştir: “Sidikten temizlenin, zira kabir azabının umumu sidik yüzündendir”. (2) Necaset sebebiyle(3) mezbele, mezbaha, hamam…da namaz yasaklanmıştır. (4) Bekletilmiş idrarın bulunduğu eve meleğin girmeyeceğinin, (5) gusledilen yerlere bevl edilmemesi gerektiğinin(6) beyanı hep yakın çevrenin temizliği ile ilgili tedbirlerdir.

Evin dışa bir uzantısı sayılan avlularda ve çevredeki boş alanlarda çöplerin bekletilmeyip temiz tutulması ile ilgili nebevî irşad gelmiştir: “Allah pâk ve zarîftir, paklık ve nezâfeti sever. Kerîm ve cömerttir, kerem ve cömertliği sever. Öyleyse avlularınızı ve boş alanlarınızı temiz tutun, Yahudilere benzemeyin, onlar çöplerini evlerde toplarlar”. (7)

2- Uzak Çevrenin Temizliği: Bu cümleden olarak mesîre (piknik) yerleriyle ilgili talimatı hatırlatabiliriz: Evet birçok hadislerde insanların herhangi bir maksatla uğrayacağı (dinlenme, tenezzüh, temaşa, yol geçeği) yerlerin kirletilmemesini tembihlemiştir: Bir defasında “Lanete uğramışlardan olmaktan sakının ! “ buyururlar. Ashab: “ Ey Allahın Resülü ! bunlar da kim ? “ diye sorunca açıklar :
— Halkın gelip geçtiği yolda, gölgelendikleri (kuytu) yerlerde abdest bozanlardır. (8)

Bazı rivayetlerde “meyve ağaçlarının diplerine abdest bozmak yasaklanmıştır. (9) Şarihler, “kirletilmesi yasaklanan yerlerden murat sadece meyveli ağaçların dipleri değildir. İnsanların tenezzüh maksadıyla oturabileceği bütün gölgelerdir, kaya gölgesi bile olsa.” (10) demişlerdir. Ayrıca “kirletme”yi sadece abdest bozma olarak anlamamız da hadisin mesajını daraltmak olur. Günümüzde konserve kutuları, pet ve cam şişeler, yiyecek artıkları ve sair, insanlara şu veya bu şekilde ezâ veren her şey bu yasağa dahildir.

Uzak çevrenin içine kırları, yolları da dahil edebiliriz. Hz. Peygamber yollardan rahatsız edici bir şeyin kaldırılıp atılmasını “imandan bir şube” olarak tavsif etmiştir. (11) Gelip geçenleri rahatsız eden bir ağaç dalını kesip atması sebebiyle cenneti hak eden bir insanın misalini veren(12) Hz. Peygamber: “Ümmetimin iyi ve kötü bütün amelleri bana gösterildi. İyi amelleri arasında yoldan atılmış olan ezâyı da gördüm. Kötü amelleri arasında ise (herkesin gözüne çarpan) yere gömülmemiş tükürük de vardı”. (13) ”Müslümanları yollarında rahatsız edenlere, onların lânetleri vacip olmuştur”. (14) buyurmuştur.

Keza, kırlarda, yollarda, rastlanan yabani hayvan ve haşerelerin deliklerine bevletme yasağı da(15) uzak çevreyi koruma tedbirleri arasında burada zikredilebilir. Keza yolculuk sırasında, yol üzerine konaklamayı veya küçük ya da büyük abdest bozmayı yasaklarken sebep olarak: “Zira, yol, hayvanların geçidi, yılan ve vahşîlerin sığınağıdır” demiştir. (16)

Bu sadedde gelen rivayet çoktur, bir kaçını hatırlatmış olduk. (17)

3- Suların Korunması: Hz. Peygamber, suların korunması ile ilgili tedbirlere de yer vermiş, suyun temizliği hususunda pek çok talimatlarda bulunmuştur. Sular bahsi fıkıh kitaplarında müstakil bölümler halinde teferruatlı olarak ele alınır. Biz burada meselenin detayına girmeden, Aleyhissalatu vesselamın bu meseleye olan alâkasını kısaca belirteceğiz:
1- Bir çok rivayette : su mecralarına, (18) nehir kenarlarına(19) büyük abdest bozmayı yasaklamıştır.
2- Hz. Câbirden gelen bir rivayette akar suya küçük abdest bozmak da yasaklanmıştır. (20)
3- Keza durgun suya bevledilmesi de gelen yasaklar arasındadır. Bazı rivayetler ”istifade edilecek” kaydını ihtiva ederken, (21) bazıları bu kayda yer vermeden “durgun suya” bevli yasaklar. (22)
4- Hz. Peygamber kuyularla da ilgilenmiş, onların pislikten korunması için esaslar getirmiştir: Eskiden kalan kuyulara yarı çapı elli ziralık, yeni açılanlara ise yirmibeş ziralık harîm mecburiyeti koymuştur(23). Keza, kuyulara, hayvan ağıllarının en az kırk zira mesafede olmaları emredilmiştir(24).
Bütün bu tedbirler, o devrin kirleticilerine karşı alınmıştır. Elbette, zamanımızın hassasiyeti, günümüzdeki kirleticilere göre olacak, ilmin sunacağı rakamlar esas alınacaktır.

4- Ağaç Dikmeye Teşvik: Toprağı ve suyu en iyi koruyan âmillerden biri ağaçtır. Bu sebeple, aleyhissalatu vesselam, ağaç dikmeye de çok ehemmiyet vermiş, teşviklerde bulunmuştur: “Yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile, bugün elinizdeki fidanı dikin” (25) emr-i şerîfi bir başka hadiste gerekçesini bulur: Ağaçtan her kim istifade etse, diken adına bir sadaka hükmüne geçmektedir: “bir müslüman ağaç diker de bunun meyvesinden insan, ehlî hayvan veya vahşî hayvan veya kuş yiyecek olsa, yenen şey onun için bir sadaka hükmüne geçer. Her kim ne eksiltirse bu kendisi için (kıyamete kadar(26)) sadaka olur” (27). Ağaçtan istifade onun odunundan, yaprağından, güzelliğinden… veya gölgesinden olabilir. Bu istifadeyi “Allahın herhangi bir mahluku” (28) (müşteri, hırsız, satıcı veya yolcu sıfatıyla yapar, bazen bir yabanî veya ehlî hayvan) yapar, fark etmez… Şu halde bunların hepsi ağacı diken kimse adına bir sadaka olmaktadır ve ağaç ayakta kaldığı müddetçe o kimseye bir sadaka-i câriye hükmüne geçmektedir.

Resulullah, mühim bir borcun tesviyesi için 500 adet hurma dikerek bu sadette ümmetine pek çok feyiz ve bereketlerle dolu fiilî bir sünnet bırakmıştır(29). Sünnet deyince sadece sakal, bıyık, sarık ve misvak gibi, mahdut şeyleri anlayanların kulakları çınlasın.

5- Orman Tesisi: Bu sadedde Hz. Peygamber orman tesisine de örnek vermiştir. Belazurîde gelen rivayet şöyle: İbnu Cüdübe ve Ebu Mansur derler ki: Resulullah aleyhissalatü vesselam Zukard Gazvesinden dönerken, Zureybut-Tavîl mevkiine gelince Ensârdan Benî Hâriseler: “Ey Allahın Resulü ! Burası bizim deve ve koyunlarımızın otlağıdır, kadınlarımızın (tenezzüh için) çıkacağı yerlerdir” dediler. Bu sözleriyle onlar el-Gâbenin yerini kastediyorlardı. Bunun üzerine Resulullah aleyhissalatu vesselam:
— Kim buradan bir ağaç kesecek olursa, onun karşılığı olmak üzere bir ağaç diksin! diye emretti. Bu emir üzerine ağaçlar dikildi ve el-Gâbe (orman) husule geldi”(30).

Görüleceği üzere, eski bir koruluk, Aleyhissalâtu vesselamın ilgi ve alâkasıyla ormanlaştırılıyor ve Resulullah ormandan istifade siyasetini belirtiyor: “Birini dikmek kaydıyla ormandan ağaç kesmek”.

6- Yeşil Kuşak Tesisi: Hz. Peygamberde bir de “yeşil kuşak” tesisi görmekteyiz. Yani Medinenin etrafını her cihetten 36 km. mesafeye kadar haram ilan ederek hayvanların avlanmasına, ağaçlarının kesilmesine, otlarının yolunmasına yasak getirmek. Bu konuda pek çok rivayet vardır. Hz. Enes radıyallahu anhtan gelen rivayete göre, Aleyhissalatu vesselam, Hayberden dönerken, Medîneye yaklaşınca, şehre işaret ederek, “Ya Rabbi ! Hz. İbrahim Mekkeyi, haram kıldığı gibi, ben de Medîneyi haram kıldım. Onun iki kayalığı arası haramdır, ağaçları kesilemez, hayvanları avlanamaz, otu yolunamaz, ağaçlarının yaprağı silkilemez…” der(31).

Bu tedbir, zamanımızda ihdas edilen ve yeşil kuşak tabir edilen tatbikatın Hz Peygamber tarafından uygulanmış olan ilk örneğidir. Ancak bu, tarihte ilk uygulama değildir, ilk uygulamayı, Resulullahın beyanıyla, Hz. İbrahim Mekkenin etrafını “Haram” ilan ederek gerçekleştirmiştir.

Bu yasağın korunması için Hz. Peygamber bazı prensipler de vazetmiştir: Bunu ihlal eden biri yakalanırsa orak, balta, ip nesi varsa müsadere edilecek, elbisesi soyulacak, ve dayak atılacak(32).

Hz. Ömer, buranın korunması için hususî korumacı tayin etmiştir(33)

Bu yasağın ihlalini vicdan planında halletmek için Resulullah şöyle demiştir: “Medine, Air ve Sevr dağları arasında kalan kısımlarıyla haramdır. Orada kim bir yasak işlerse veya işleyeni himâye ederse, Allahın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allah, kıyamet gününde, onun ne tevbesini ve ne de fidyesini (ne farzlarını, ne de nafilelerini) kabul eder” (34).

Hz. Peygamber haram bölgeyi, hususî adamlar çıkararak işaretletmiştir(35)
Bu çeşit haram bölge ilanı için talebde bulunan bir kısım kabîlelere de ruhsat vermiştir: Taif, Tay, Benî Cüreyş gibi. (36)

Kaynaklar:
1) Müslìm, Mesacìd 72.
2) Münzìrî, Tergîb 1, 139; Heysemî, Mecmâuz-Zevaìd 1,207.
3) Sìndî, Haşìye Âla Sünen-ì Ìbnì Mace 1, 252.
4) Ìbnu Mace, Mesâcìd 4.
5) Heysemî a.g.e. 1, 104.
6) Ìbnu Mace, Tahâret 12, Ebu Davud, Tahâret 15.
7) Bak. Ìbnu Kayyìm, et-Tıbbun-Nebevî, s. 216.
8) Müslìm, Tahâret 68.
9) Heysemî, a.g.e. 1, 204.
10) Azîmâbadî, Avnul-Mabud 1, 48; Sìndî, Haşìye Ala Ìbn-ì Mâce 1, 138-139.
11) Müslìm, Ìman 58; Buharî, Hìbe 35; Ebu Davud, Edeb 160; Tìrmìzî, Ìman 6.
12) Müslìm, Bìrr 128-130; Ìbnu Mace, Edeb 7.
13) Ìbnu Mace, Edeb 7.
14)Heysemì, a.g.e. 1.
15) Ìbnu Mace, Tahâret 21; Usdül-Gâbe 5, 227.
16) Şâfìî, el-Umm 4, 258-259; Camìus-Sağîr 6, 182.
17) Bazı teferruat ìçìn Çevre Ahlakı nam kìtabımız görülebìlìr. s. 109-124.
18) Ebu Davud, Tahâret 14; Ìbnu Mace, Tahâret 21.
19) Heysemî, a.g.e. 1, 204.
20) A.e. aynı sayfa.
21) Müslìm, Taharet 94, 95, 96; Buharî, Vudu 71.
22) Usdül-Gâbe 1, 422.
23) Hakìm, Müstedrek 4, 97-98.
24) Ìbnu Mace, Rühûn 22; Ahmer, Müsned 2, 494.
25) Buharî, el-Edebül-Müfred s. 168, Heysemî, a.g.e. 4,, 63. Münâvî, Feyzul-Kadîr 3, 30.
26) Müslìm, Musâkât 10, Buharî, Edeb 27.
27) Müslìm, Müsâkât 7, 8.
28) el-Muttakî, Kenzul-Ummâl, 3, 896.
29) Ahmed Ìbnu Hanbel, Müsned 5, 354, 440.
30) Belazurî, a.g.e. 1, 17.
31) Ebu Davud, Menasìk 96. 32) A. e. aynı sayfa.
33) Belazurî, a.g. e. 1, 15.
34) Teferruat ìçìn Çevre Ahlakı kìtabımız görülsün. s. 72-80.
35) Semhudî, a. g. e. 1, 97.
36) Teferruat ìçìn, Çevre Ahlakı kìtabımız görülsün. s. 78-80.

İbrahim Canan (Prof.Dr.)

İncelikler Peygamberi

Yazı kategorisi: İslam 7:01 pm yazan: Minik Kelebek

Feleğin tersine döndüğünü düşündüren tablolardı. Ateşe su, suya ateş diyenler; aydınlığı karanlık, karanlığı aydınlık diye tarif edenler vardı. Kök anlamı ‘barış’ ve ‘esenlik’le kardeş olan bir din, nicedir savaşla ve hatta terörle eşanlamlı olarak anılır haldeydi artık. Kız çocuğunu diri diri gömen insanları durduk yerde karıncaya basmaktan, haksız yere en küçük bir cana kıymaktan çekinir hale getiren bir din, kadına düşmanlık, cana düşmanlık, hayata düşmanlık simgesine dönüşmüştü kimi zihinlerde. Cahiliye içindeki bir toplumu alıp kendini bilmenin, haddini bilmenin, Rabbini bilmenin zirvesine ulaştıran; kız çocuğunu diri diri gömen Ömer’i alıp eleğinden geçirip Dicle kenarında ayağı incinen kuzunun dahi tasasını çeker hale dönüştüren; bedevî bir topluluğu medenî bir ümmet haline getiren; ilk şehri Medine’yi bir medeniyet evreni kılan bir dindi o. Ama ne yazık ki, milyonlarca kez yazık ki, gerilik, haksızlık, cahillik ve kabalıkla beraber anılır haldeydi artık.

Böylesi bir zaman, feleğin gerçekten tersine döndüğü bir zaman değilse, neydi? Gördüklerimiz, feleğin tersine döndüğünü düşündüren tablolardı.

Bu tabloların ortasında, yüreğim yanıyordu. Barış dini İslâm’a barış adına savaş açanların; Eski Dünyanın yarısını kuşatmış bir medeniyetin dinini medeniyet adına redde kalkanların; Çin Seddinin inşasına sebep olmuş bir ırkı terbiye edip görkemli bir medeniyetin sancaktarı kılmış bir dinden kopuşu sözümona medenî milletler hanesine yazılmak adına savunanların arasında, üzgün, çok üzgün, had safhada üzgündüm. Yüreğim yanıyordu.

Yüreğimdeki hüznü ve yangını daha da büyüten bir ilave husus ise, bu güzelim dinle birlikte, onun elçisi, rehberi, peygamberi hakkında söylendiğini duyduğum lâflardı. Bir aslanı üç çemberden geçirmeyi başardı diye bir aslan terbiyecisini dakikalarca ayakta alkışlayan insanlar, bir aslanın bile yapmadığı şeyi yapıp öz evladını diri diri toprağa gömen insanları bütün çağların gördüğü en benzersiz terbiyenin eşliğinde adalet, nezaket, medeniyet ve insaniyet timsali kılan bir peygambere kabalık, gerilik ve şiddet yakıştırıyorlardı.

Duydukça, insanın ruhunu daraltan şeylerdi bunlar. Zaman oluyor, meydanlara koşup tepelere çıkarak haykırmak; “Hayır! Peygamber sizin bildiğiniz gibi değildi hiçbir zaman! Kesinlikle hayır!” diye gücüm yettiğince bağırmak istiyordum. Hayatını okudukça inceleştiğim, sözlerini anladıkça derinleştiğim, bana beni öğreten, bana benliğimi eritmeyi öğreten, nefsimi eritip inceleştiren o güzelim peygamberin sünnetini ‘çöl âdeti’ diye elinin tersiyle itmeye kalkışan insanlarla bir yüzleşme yaşamam şarttı. Onlar, barış dinine savaş, aydınlık bir medeniyete karanlık, incelikler peygamberine kabalık yakıştıran insanlardı.

Gelin görün ki, ortadaki manzaraya yalnız bu açıdan da bakamazdım. Bilmeyenin öğrenmeme, görmeyenin bakmama, anlamayanın düşünmeme kabahati vardı, tamam. Önyargısıyla hareket edenin şartlanmışlığı aşamaması, kötü niyetli yaklaşanın iyiniyetli olamaması da bir hataydı elbette. Ama tablonun öte tarafında, bu yanlışlığı üreten, besleyen, yahut büyüten tutum, tavır ve yaklaşımlar da vardı. Biliyordum; bunlar hiç olmasa bile, birileri kalblerini ve akıllarını bu dine kapalı tutmayı sürdüreceklerdi. Ama şunu da biliyordum; bunlar, kalbini bu dine kapatanların sığınacakları bir mazeret değilse bile, kalbini bu dine açmaya açık nice insanın önünde birer engeldi. İncelikler peygamberine kabalık yakıştıranlar kesinlikle haksızdılar, ama incelikler peygamberinin adını dilinden düşürmediği halde kabalık sergileyenler de haklı veya mazur sayılamazlardı.

O yüzdendir ki, yıllar önce, en yüce hislerin içinde karşılık bulduğu nuranî bir saray olarak tarif ettiği İslâmiyetin ‘matem tutmuş bir siyah çadır gibi, bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere has olduğunu tahayyül edenler’e serzenişte bulunan, “Ey insafsızlar! Umum âlemi birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak bir istidatta olan hakikat-ı İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve mutaassıp bir kısım hocalara tahsis edip, İslâmiyetin yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz?” diye haykıran; bu güzelim dini lekelemeye dönük teşebbüslerde bu dinin müntesiplerinin onun özüne uymadığı halde onun adına yaptıkları yanlışların da hissesi olduğunu belirtip, “Şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp eldeki elmas kılınçla onların tefritlerini kırardım; fakat şimdi mecburum: Öyle dostların terbiyeleri için, onların avamperestane ve ifratkârâne olan hayalâtlarına o kılıncı bir derece iliştireceğim” diyen Bediüzzaman’ın duyduğu ızdırabın bir benzerini, nicedir içimde taşıyordum.

Zira, yazık ki, barış dini İslâm’ın müntesipleri arasında, onu savaşla özdeş görenler vardı. Yazık ki, incelikler peygamberinin adını anarak kabalık edenler vardı. Yazık ki, o kudsî nebînin güzelim sünneti adına o sünnetin güzelliğine uymayan yaklaşımlar sergileyen insanlar vardı. Yolda beride, kitaplar arasında, gazete sütunlarında, televizyon ekranlarında, şu veya bu ortamda gördüğüm öyle tablolar vardı ki, İslâm’ın gereği olmadığı halde İslâm adına yapılıyor, İslâm adına yapıldığı için de birilerini İslâm’a karşı mesafeli kılıyordu. Öyle şeyler vardı ki, peygamberin hayatından alınmadığı halde peygamber adına yapılıyor, peygamber adına yapıldığı için de itiraz oklarının peygamberi hedef seçmesine sebep oluyordu.

Bunun o derece çok örneği vardı ki…
Meselâ, üzerine çiş yapan torununu onun kucağından alıp da “Sen nasıl Resûlullah’ın üstüne çiş yaparsın?” diye pataklamaya kalkışan Ümmü Fadl’ı durdurup “Çocuk bu, yapar” yumuşaklığında bir itirazla torununun fiske yemesine engel olan bir Peygamberin ümmetinden olup, ikide bir çocuk pataklamayı sünnet sanan insan sayısı az mıydı sahi?

Kucağında torunları olduğu halde namaza duran, o secdede iken torunu sırtına bindiği için secdesini uzatan, çocuğa müdahale edenlere ise, namazını bitirdikten sonra “Bırakın, çocuk hevesini almış olsun” rahatlığında yaklaşan bir peygamberin ümmeti olarak, küçük çocuklarımızla camilere gittiğimizde hep duyageldiğimiz azar işitme tedirginliği nedendi? Neden birileri, biz Peygamberin çocuklardan esirgemediği bir hal içinde namaz kılarken namazımızın selameti adına çocuklarımızı ellerimizden almaya, ürkütücü seslerle onlara ‘in aşağı’ uyarıları yapmaya, ‘dur-sus!’ ikazlarıyla ortalıkta dolaşmaya mecbur biliyorlardı kendilerini?

Mescidde kıldığı namazlarda bir çocuk ağlaması duyduğunda namazı kısa kıldırmayı itiyad edinen; evinde namaz kılıyorken yine duyduğu bir çocuk ağlaması üzerine namazını kısa kesip, ev halkına çocuk ağladığı halde ağlamasına cevap vermedikleri için serzenişte bulunarak, “Onların ağlamalarının beni üzdüğünü bilmiyor musunuz?” diyen bir peygamberin ümmetinden olup, üç yaşındaki çocuklara ‘nefis terbiyesi’ uygulamaya kalkıp onları saatlarce ağlatanlar neyin nesiydi?

Hem, zamane insanların asla yetişemediği bir diş temizliğini hayatı boyu sergilemiş Hz. Peygamberin bu iş için kullandığı misvağı herkesin gözü önünde dişlerimizi göstere göstere ağzımızda gezdirirken, ‘diş temizliği’ gibi bir peygamber inceliğini milletin önünde dişini gösterme kabalığıyla birleştirmiş olmuyor muyduk? Hz. Peygamberin yolunu yol edindiğimizi gösterir bir alâmeti, bir izi, bir şeâiri üzerimizde taşır halde dolaşıp, aynı zamanda o kudsî peygamberin zıddına gerine gerine yürümek, sümkürüp yere tükürmek, yüksek sesle ve kaba kelimelerle konuşmak, olmaması gerektiği halde olagelen şeyler değil miydi?
Aynı şekilde, yüzünde namaz izi gözüken bir insanın dünyalık işindeki üç kuruşluk bir menfaat için yalan söylemesi, dindarlığıyla tanınan bir insanın israfın bin türlüsüyle yüklü şatafatlı düğünlere yeltenmesi, başörtülü bir hanımın otobüsün ortasında çocuğunu eşek sudan gelircesine dövmesi, dindarâne bir görüntü içindeki bir ailenin fertlerinin yol ortasında birbirlerine kaba kelimelerle hitap edip kavgaya girişmesi.. bunlar ve benzerleri, dindar insanların hepsine teşmil edilmesi mümkün olmayan tablolardı elbette. Dahası, çoğuna, hatta birazına teşmil edilmesi bile mümkün olmayan, ancak azın da azının sergilediği tablolardı. Ne var ki, böylesi tabloların ‘algının seçiciliği’ne kötü niyet bulayanların barış dinini savaş, aydınlık bir medeniyeti karanlık, incelikler peygamberini kabalık ile anmaları için birer malzeme teşkil ettiği de aşikârdı.

Peygamber aleyhisselamdan alınmış nice incelik dersine sırtını dönüp yalnızca böylesi malzemeleri devşirenler de masum değildiler elbette. Değildiler ve olamazlardı. Çünkü, iki müthiş haksızlığı ihtiyar ediyorlardı. Haksızlığın ilk veçhesi, yalnızca ‘kötü örnekler’ üzerinde durup, iyi örnekleri gözardı etme alışkanlıklarıyla ilgiliydi. Fakülte yıllarında, ‘para politikası’ dersinde iş ‘faizler’e geldiğinde yüzümdeki tebessümden bir anlam çıkarıp benim şahsımda sınıfa ‘bizim sokakta bir market var, sahibi hacı ama, bir görseniz adamı…” faslına başlayan, sonra hepimizin belki bin milyon kez duyduğu sözleri bir kez daha tekrarlayan bir hocama o vesileyle söylediğim bir sözü, hayatım boyu hatırlamama sebep olan bir durumdu bu. “Bu özellikte hacıların var olabildiğini ben de biliyorum hocam” demiştim kendisine. “Fakat merak ediyorum: Neden size hep böyle hacılar rast geliyor?”

Elbette, yalnızca böylesi örnekler rast gelmiyordu. Hatta, böylesi örnekler, çoğunlukta değil, azınlıktaydı. Öteki türlüsünü, daha fazlasını görmeyenler, bu bakımdan, masum değillerdi. Ama, sergiledikleri birtakım davranışlar yüzünden temsil ettikleri bu güzelim dinin güzelliğine ve safiyetine leke getiren insanların da bu sonuçta ciddi katkıları vardı.
Bu durumdaki kişilerin yanlışlarını, temsil ettikleri dinin doğrularına saldırı için bahane edinenler, bir haksızlığı da işte bu şekilde gerçekleştirmiş oluyorlardı. Kötü örneklerden hareketle iyi örnekleri lekelemek bir büyük haksızlık olduğu gibi, iyi örneklerin iyiliğinde pay sahibi olduğu halde kötü örneklerin kötülüğünde payı olmayan bir dini suçlu makamına oturtmak feci bir haksızlık, dehşetli bir vicdansızlık, yürek sızlatan bir insafsızlıktı.

Öyle ya da böyle, tablo ortadaydı: bir yanda o güzelim dinin güzel peygamberi ve o peygamberi örnek alıp işini ve hayatını güzel eyleyen güzel insanlar, beri yanda o peygamberi güzelce örnek alamayıp kabalık ve yanlışlıklar sergileyen insanlar, karşı tarafta ise o insanların kabalığını güzel insanlara güzellikler öğreten güzel peygamberin tebliğ ettiği güzelim dine sırtını çevirme, hatta bu dine hücum etme gerekçesi kılanlar…

Bu tablo içerisinde, herşeye rağmen, bir çıkış yolu vardı. Üstelik öyle kolay bir yoldu ki bu, iyiniyet taşıyan hiçbir kimse uygulamakta asla zorlanmazdı.
Bu yolda, bir kere, İslâm adına yapılan ama asla İslâm’ın malı olmayan kabalıkları İslâm’a yakıştıranlar, dindar insanların İslâm adına yaptıkları ama İslâm’ın malı olmayan yanlışlar üzerinden İslâm’a küsmek veya hatta saldırmak yerine, onlara İslâm’ın doğrularını hatırlatma durumundaydı. Meselâ, yalan söyleyen bir dindarın bu yanlışından dolayı yalanı yasaklayan İslâm’a küsmek veya saldırmak yerine, “Yalan söylemeyi yasaklayan bir dine mensup olduğun halde yalan söylüyor olman sana yakışmıyor” diyebilmeli; dindar bir kişiden kaba bir davranış gördüklerinde, o insana mensup olduğu dinin peygamberinin inceliğini hatırlatabilmeliydiler.

Böyle yapmaya daha ehil ve daha mecbur olanlar ise, bu dini güzelce yaşamaya çalışan kişiler idi. Onlar da, İslâm adına İslâm’ın malı olmayan kabalıklar sergileyen iman kardeşlerine İslâm’ın malı olan incelikleri bildirmeli; hem, bu inceliklerden yalnızca onları değil, kendisini İslâm’ın dışında gören kişileri de haberdar etmeliydiler.

İslâm adına İslâm’ın malı olmayan kabalıkları sergileyenlerin ise, ciddi bir özeleştiriye; “Dindar bir kişi olarak yaptığım bu hareket gerçekten dinimin özüne uyuyor mu?” sorusunun izini sürmeye ihtiyaçları vardı. Bunun da yanısıra, dini yorumlama ve uygulama biçimlerini sünnetin ve hikmetin ışığında bir daha tartıp değerlendirmeleri şarttı.

Bütün bunların her kesimden insan tarafından başarılması için ise, öncelikle, bir bilgilenme hamlesi ve gayreti gerekiyordu. İslâm’ın malı olan ile olmayanı, keza İslâm’a ait doğru bir ölçü ile o ölçünün yanlış yorumunu, dahası doğru bir ölçünün doğru yorumu ile o yorumun yanlış uygulamasını ayırma, ve bunun da beraberinde, hangi doğrunun hangi yerde hangi şekilde uygulanacağını bilme imkânı veren bir bilgilenme…

Bu bilgilenmenin merkezinde ise, görebildiğim kadarıyla, Kur’ân’ın ‘en güzel örnek’ diye gösterdiği; yine Kur’ân’ın tarifiyle, ‘kendi hevasından konuşmayan,’ ‘âlemler için rahmet,’ ‘insanları Allah yoluna çağırıcı,’ ‘ışık saçan bir kandil’ olarak Hz. Peygamberin hayatı ve şahsiyeti vardı. O ki, onun için, “Allah’ın sizi sevmesini istiyorsanız, O’nun Habibine uyun ki, Allah da sizi sevsin” ölçüsünü getiriyordu Kur’ân.

Bu bilgilenme sürecinde benim dikkatimi en ziyade çeken husus, Hz. Peygamberin şahsında insaniyet-İslâmiyet denkliğini keşfetmem idi. Yakın zamanda yaşamış bir büyük düşünürün, İslâmiyeti neden ‘insaniyet-i kübra’ olarak tarif ettiğini, Hz. Peygamberin şahsında, net bir biçimde kavrama imkânı buluyordunuz. O, kelimenin tam anlamıyla ‘insan’dı. Bir insan nasıl olur, insan insanlığını nasıl gerçekleştirir, insan insan olarak ona verilmiş yetenek ve özellikleri nerede nasıl kullanır ve ne şekilde geliştirir gibi soruların cevabı onun hayatında, özünde, sözünde apaçık vardı.

Onun hayatını ve sözlerini okurken, kişinin islâmiyeti onun insaniyetinin gelişmişliği nisbetinde gelişir dersini almıştım açıkçası… Kaba bir insan ama mükemmel bir müslüman olmak; insaniyeti geri, İslâmiyeti ileri
olmak, anladığım kadarıyla, mümkün değildi. Bizatihî Peygamberin “Sizin Cahiliye döneminde en hayırlılarınız, hakkı kabul ve teslim ettikten sonra, İslâm döneminde de en hayırlılarınızdır” derken dikkat çektiği üzere, ‘islâm’ olarak en hayırlı olabilme potansiyeli, ‘insan’ olarak en hayırlı olana aitti.

Onun “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez” hadisi de, kişinin insaniyetinin gelişmişliği nisbetinin islâmiyetinin gelişme kaydedeceğine dair bir hatırlatma hükmündeydi. “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler” hadisi, bir başka örneğiydi bunun. “Allah yumuşaklıkla muamele edendir, yumuşak huyluluğu sever ve yumuşak huyluluğa karşılık olarak verdiğini başka hiçbir şeyle vermez” hadisi de… Aynı şekilde, “Allahu Teâlâ güzeldir, güzel olanı sever; temizdir, temizliği sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever” gibi, “İnsanlara merhamet etmeyene Allah rahmette bulunmaz” gibi hadisler de, insaniyet-İslâmiyet denkliğine dikkat çekmekteydi.

Yine de, güzel peygamberin (a.s.m.) hayatını okurken ondaki inceliğin farkına varmamı sağlayan en önemli husus, insaniyet-İslâmiyet denkliğini gösteren nebevî söz ve tavırlardan ziyade, onun ayrıntılardaki hassasiyeti idi. Onun ashabına yaptığı, “Sizden biri bir meclis veya bir çarşıdan geçerken elinde ok bulunduğu takdirde, okun demir kısmını tutsun, onunla bir müslümanı yaralamasın” ikazı, bunun bir örneğiydi. Hz. Peygamber, benzer şekilde, bir insanın elindeki kılıcı veya bıçağı kabzasını kendi elinde tutar, keskin kısmını muhatabına uzatır şekilde tutmasını hoş görmeyip yasaklamıştı. Diğer taraftan, gencecik yaşında Peygamberden incelik dersi almış bir sahabinin, Abdullah b. Ömer’in bildirdiği üzere, “Resûlullah aleyhissalatu vesselam kişinin arkadaşlarından izin almadan iki hurmayı birlikte yemesini yasaklamıştı.” Başkalarının hukukuna saygı noktasında, ancak bu kadar incelir ve çevresini bu kadar inceltir idi insan.

Oysa, onun ayrıntılardaki inceliği, bu kadarla sınırlı değildi.
O ki, yemeğe davetli olduğu bir eve giderken, davetli olmadığı halde onlarla birlikte gelen bir insanı izinsizce içeri almak yerine, ev sahibinin iznini ve rızasını alma yolunu seçmiş; “Ben Resûlullah’ım! Yanımdaki kişiyi de elbette buyur etmesi gerek” gibi bir tavra asla girmemişti.

O ki, birçok hadisin belgelediği üzere, evinde veya dışarıda, hiçbir vakit herhangi bir yemek aleyhine lâf etmemişti. “İştah duyduğu bir yemek ise yer, hoşuna gitmeyen bir yemek ise terkederdi.”
O ki, “Biriniz için hizmetçisi yemeğini yapıp getirince, o, yemeğin sıcaklığını ve kokusunu almış, canı çekmiştir. Öyleyse, yanına oturtup onunla birlikte yesin. Eğer yemek az ise, hiç olmazsa eline bir veya birkaç lokmalık koysun” inceliğini ashabına öğretmişti.

O ki, Allah Resûlünün önüne sirke ve ekmekten başka birşey koyamayışına üzülen fakir bir ev sahibini şu sözlerle sevindirmişti: “Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık!”
Böylesi davranışlar, küçük olaylara, ayrıntılara dair idi elbet. Bu kadar inceliği gereksiz görenler de çıkabilirdi. Ama o, incelikler peygamberiydi ve her zaman inceydi. Ve onun nazarında, küçük olaylar, hiç de küçük olmayan olaylardı. O, “Ameller kap gibidir. En aşağısı güzelse en yukarısı da güzel olur; en aşağısı bozulursa en üstü de bozulur” buyuran güzeller güzeli değil miydi?

Onun hayatını okurken, insan her karede ayrı bir incelikle karşılaşıyordu. Onu tanıma bahtiyarlığına kavuşmuş insanların şahitlikleri, bu inceliklere dair birer nümuneydi.
Onlardan biriydi Enes. On yaşında tanıdığı Peygamberle on senelik beraberliğini şöyle tarif etmedeydi: “Resûlullah’a tam on sene hizmet ettim. Bana bir defa bile, ‘Öf!’ demedi. Yaptığım birşeyden dolayı ‘Niye böyle yaptın?’ diye azarlamadığı gibi, yapmadığım birşey sebebiyle ‘Şöyle yapsan olmaz mıydı?’ da demedi.”

Geçici bir süre için Hz. Peygamber’in yanına gelen bir grup gençten biri olarak Malik b. Huveyris de, yirmi günlük bu beraberlik esnasında ruh dünyasına bir dizi nebevî inceliği sindirenlerdendi. Ki, onun için en manidarı, beraberliğin final sahnesiydi: “Biz, aynı yaşlarda bir grup genç, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a gelmiş ve yirmi gün boyunca yanında kalmıştık. Resûlullah çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi. Yakınlarımızı özlediğimizi anlayınca, geride ailemizden kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de kendisine söyledik. O zaman şöyle buyurdu: ‘Haydi ailenizin yanına dönün ve onların yanında kalarak kendilerini bilgilendirin…”

Abdullah b. Büsr ise, en ziyade, bir yemek esnasında sergilediği tevazuyla hatırlıyordu Hz. Peygamberi: “Peygamberin (a.s.m.), dört kişinin taşıyabildiği bir yemek kabı vardı. Kuşluk vakti girip kuşluk namazı da kılındıktan sonra, içinde tirit bulunan bu yemek kabını getirdiler. Ashab-ı kiram yemek için kabın etrafına toplandı. Sahabiler çoğalınca, Resûlullah (a.s.m.) diz çöktü. Bunu gören bir bedevî, [küçümser bir edayla] ‘Bu nasıl oturuş?’ diye sordu. Resûlullah, ‘Allah beni mütevazi bir kul olarak yarattı. Kibirli, kasılan biri yapmadı’ diye cevap verdi.”

Ebu Musa el-Eş’arî için ise, Hayber seferinde aldığı bir incelik dersi unutulur gibi değildi: “Bir sefere çıkmıştık. Halk [yolda bir ara] yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber ‘Nefislerinize karşı merhametli olun. Zira sizler, sağır birisine hitap etmiyorsunuz, muhatabınız gaip de değil. Sizler gören, işiten, nerede olsanız sizinle olan bir Zât’a hitap ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır’ dedi.”

Onun bir başka seferde sergilediği bir diğer incelik de, önce sahabilerin zihnine, sonra hadis ve siyer kitaplarına yazılarak bugünlere gelmişti. Hudeybiye seferinde, kurbanlar kesildiğinde, uzaktan, et istemek üzere o tarafa doğru gelen dilencileri görmüştü Hz. Peygamber. Hiç ses etmeden dursa bile, o insanlar beş-on dakika sonra zaten yanlarına geleceklerdi. Ama o, bir insanın izzetiyle ikram görmek yerine, zilletle dilenmesine razı olmadığı için, kendisi onlara seslenmeyi tercih etmişti: “Buyrun, alın etlerimizden…”

Bunlar, onun bir incelikler peygamberi olarak ashabının şahsında bütün mü’minlere ders verdiği inceliklerin birkaç örneğiydi yalnızca. Bu dersleri kendi dünyasında biraraya getirmeye çalışan bir sahabi bir bütün olarak onun inceliklerini saymaya başladığında ise, sayfalar boyu uzayıp giden bir anlatım gerekmekteydi. Hz. Peygamberin ahlâkının Hz. Ali’nin ağzından anlatıldığı hadis, bunun bir deliliydi. Aşağıdaki tarifler, bu upuzun hadisten sadece küçük bir kısım idi:

“. . . Yumuşak huylu idi. Merhameti, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi. Hiç kimseyle çekişmezdi. Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi. Hiç kimseyi ayıplamazdı. Pinti ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Birşey hakkındaki hoşnutsuzluğunu açığa vurmazdı. . . . Hiçbir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Hiç kimseye hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söylemezdi. . . . Mecliste yerlerden bir yeri kendisine belirlemez, böyle yapmayı men ederdi. Nerede olursa olsun, oturan bir cemaatin yanına vardığı zaman üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını Müslümanlara da emrederdi. Kendisiyle birlikte oturan herkese nasibini verir, öyle ikram ederdi ki, herkes Resûlullah katında kendisinden daha mükerrem bir kimse yok sanırdı. Kendisiyle oturan veya gelip hâcetini arzeden kimsenin herşeyine, dönüp gidinceye kadar katlanırdı. Bir kimse, kendisinden bir hâcette, istekte bulununca, onu reddetmez, verir, yahut tatlı ve yumuşak bir dille geri çevirirdi. Onun döşeği ve güzel ahlâkı, bütün insanları içine alacak kadar genişti. Onlara şefkatli bir baba olmuştu. . .”

Hanımı Hz. Hatice’nin oğlu, kendisinin ise üvey oğlu olan Hind b. Ebi Hâle ise, yine sadece bir kısmını aktardığımız bir diğer uzun hadiste, şu incelikleriyle anlatıyordu onu:
“Birisiyle karşılaştığı zaman, önce kendisi selam verirdi. Resûlullah aleyhisselam daima düşünceli idi. Susması, konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmazdı. Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. Kendi şahsı için asla kızmaz ve öç almazdı. Kızdığı zaman, kızgınlıktan hemen vazgeçer ve kızgınlığını belli etmezdi. En ufak nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti yermezdi.”

Onun ahlâkı kendisine sorulduğunda “O Kur’ân’la ahlâklanmıştı” gibi kısa ama Kur’ân sayfaları kadar geniş ve derin bir cevap veren Hz. Âişe validemiz, şu ifadeleri de kullanıyordu onun için:
“İnsanların en güzel ahlâklısı idi. Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Çarşı ve pazarlarda bağırıp çağırmaz, kötülüğü kötülükle karşılamazdı. Fakat, affeder ve bağışlardı. İnsanların en nâziği, en iyi huylusu ve en güleç yüzlüsü idi. Allah yolunda cihad dışında ne bir hizmetçiye, ne bir cariyeye, ne de bir kimseye el kaldırmış, vurmuştur.”

Onun bu dikkat ve rikkati, yalnız insanlarla sınırlı kalmayıp, sair canlıları da kuşatmış haldeydi. Onun sair canlılara yönelik bu şefkati, diğer bir açıdan, ondaki inceliğin ‘desinler’ diye sergilenen bir incelik olmadığının da göstergesiydi.
Hz. Âişe, henüz binmeye alıştırılmamış bir deveyi hediye olarak kendisine verdiğinde devenin binmeye sertlikle alıştırılmaması için yaptığı şu uyarıyı hiç unutmamıştı: “Ey Âişe! Yumuşak huyluluk birşeye girdi mi, onu mutlaka tezyin eder. Birşeyden de çıkarıldı mı, onu mutlaka kusurlu kılar.” Ashabı ise, Allah’ın kullarına yumuşaklıkla muamele ettiğini hatırlatan bir cümleyle başlayan benzer bir ikazın ardından, onun, “Madem öyle, bu dili olmayan hayvanlara bindiğiniz zaman, bunlara konaklama yerlerinde mola verin” buyurduğunu hatırlıyordu. Bir başka vesileyle, “Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun!” buyurduğunu da…

Bir sefere gidenlere yönelik şu öğüdü ise, ‘incelikler peygamberi’nin nasıl ‘rahmeten lil-âlemîn’ olduğunun bir belgesiydi: “Münbit yerde sefer yaptığınız zaman, deveye arzdaki hissesini verin. Çorak yerde sefer yaptığınız zaman da, orada yürümeyi hızlandırın ki, ilikleri kurumasın. Mola verdiğiniz zaman, yolun üzerinde konaklamaktan sakının; çünkü orası geceleyin haşeratın sığınağıdır.”
Şu olay ise, onun insanlardan öte hayvanlara da yönelen şefkatinin bir zirvesi hükmündeydi:
Medine’de, çoğu gündüz vakti yaptığı gibi, hurmalıklar arasında istirahat ve tefekkür için, Ensârdan bir zâtın bahçesine girmişti Hz. Peygamber. Girdiği hurmalıkta bulunan bir deve, Resûlullah’ı görünce inleyecek, ve bir insan ağlayışına benzer şekilde gözlerinden yaşlar akacakt