Kategori Arşivleri: İslam

‘Manevî Beslenme’ Yolları

Manevî hayat akan bir su gibidir. Akan su ise hayattır. Dağların ve ormanların içinden doğan su, tazelik ve sağlık getirir; çünkü akmaktadır. Bunun tam aksine, bataklık durgundur ve hastalık üretir; üstelik kendisine akan suyu tutar ve onu da bozar. Öyleyse, tutup biriktirmeye çalışan biri olmak yerine, kendi dışına akmaya ve vermeye çalışan biri olmak gerekir. Eğer içimizdeki iyilik potansiyelini saklı tutar ve onun dışarıya akmasına izin vermezsek, manevî dünyamız çürümeye yüz tutar, duygularımız cılızlaşır. İşte bu nedenle iyi yanlarımıza çektiğimiz setleri paramparça etmeli ve güzel niyetlerimizin bir nehir gibi akmasına izin vermeliyiz. Çünkü, tazelik ve hayat akmaktadır.
Evet, günümüzün artan tüketiciliği, materyalist ve dünyevî atmosferi, bu akışın önünde set olmaya çalışıyor. Ama her set, önündeki suyu bir süre tutabilirse de, ilânihaye tutmaya muktedir değildir. Su, ya seti aşar ya da deler geçer. İşte, insanın manevî dünyası da böyledir. İçindeki iyilik potansiyelini dışarıya akıtmak isteyen bir manevî gücün karşısında hiçbir set duramaz ve tutunamaz. Buna insanı ‘dünya’ya çağıran ve onda boğmak isteyen her türlü set dahildir.

Ancak bunun için gündelik hayat içinde insanın manevî beslenme yollarının farkında olması ve bunları elden geldiğince yerine getirmesi gerekmektedir. Bunlar bir dizi meleke hâline getirilmiş düşünce, tutum ve tavır ile alışkanlık hâline getirilmiş davranışı içerir.

Size yapılan iyiliklerin farkına varın: İnsan unutkandır. Her an hayatımıza akıp durmakta olan iyilik ve lütufları unuturuz. Şefkatli Yaratıcımızın sonsuz iyiliklerini, başka insanların bizim için yaptığı iyilik ve yardımları unuturuz. Bu dalgınlığı aşmanın yollarından biri, son bir haftada ya da bir günde bize yapılan iyilikleri not etmek olabilir. Meselâ, bir gün aile üyelerinizin size yaptığı iyilikleri not edebilirsiniz. Başka bir gün, komşularınızın yaptığı iyilik ve yardımları; başka bir gün arkadaşlarınızın; başka bir gün ise bir düşmanınızın iyilik ve yardımlarını liste hâlinde yazabilirsiniz. Böylece bazı zamanlarda nefsinizin görmek istediğinin aksine, ne de çok iyilik ve lûtfa mazhar olduğunuzu görebilirsiniz.

Sözlerinizde insanların iyiliğini isteyen dualara yer verin: Dilinizi “Allah yardımcın olsun”, “Allah kalbini, seni ve tanıdıklarını huzurlu kılsın”, “Allah sana ve ailene merhamet etsin”, “Allah çocuğunuzu kendi istediğiniz şekilde yetiştirmenizi nasip etsin”, “Yeni işiniz hayırlı olsun” gibi dua sözlerine alıştırın ve bunları arkadaşlarınız, dostlarınız ve tanıdıklarınız için söyleyin. Sizi ve çevrenizdeki insanları manevî olarak yükseltecek, cesaretlendirecek ve olumlu bir bakış açısına yöneltecek duaları taze ve yeni sözlerle gönülden dillendirin. Dilinizi duaya alıştırmanız, ruhunuzun kuvvet ve enerjiyle dolmasını sağlar.

Toplu ibadetlere iştirak ederek ruhunuzu besleyin: Manevî yönünüzü güçlü kılmak için dua ve ibadet için harcadığınız zamanı artırmalısınız. Dua, namaz, tefekkür gibi ibadetleri mümkün olduğunca topluluk halinde yapmak, topluluğun ortak hareketinden doğan sinerjiden istifade etmenizi sağlar. Bu sinerji, Allah’ın cemaatle namaz emrini yerine getiren kulları için onlara lütfettiği bir ikramdır.

Allah’a tevekkül edin: Manevî gelişme ya da yükselme, zaman içinde inançta ve imanda belirli sıçramalar yaşamak anlamına gelir. Bu sıçramaları belli ölçüde başarmış bir kişinin, elde ettiği başarıları sadece kendi şahsî gayretine ve ilmine bağlaması düşünülemez. Öyleyse iman etmenin ve manevî yükselmenin göstergelerinden biri de, ortaya konan gayretten sonra sonucu Allah’ın yarattığını teslim etmek ve hırçın bir şekilde sebeplere saldırmamaktır. Manevî yükselme yaşamış bir kişi, elinden gelen her şeyi yapar ama bütün bunları yaparken Allah’a ve kadere imanı onu huzurlu ve sakin hareket etmeye yönlendirir. O Allah’a güvenir, başarı için ihtiyaç duyduğu sebeplerin etrafında toplanmasına Allah’ın yardım edeceğini bilir.

Minnettar bir insan olun: Her yeni günü Allah’ın bize gönderdiği bir hediye olarak görmeli ve güne O’na olan minnettarlığımızı ifade eden bir duayla başlamalıyız. O günün bize birtakım sıkıntılar getireceğini düşünüyorsak bile, güne bir şükür duasıyla başlamayı ihmal etmemeliyiz. Yine, gün içinde ne kadar zorlu olaylarla karşılaşırsak karşılaşalım, akşamın ilerleyen saatlerinde bir şükür ve hamd duası yapmalıyız.

Dostlarınızın manevî yolculuklarını paylaşın: Manevî olarak yükselmek ve gelişmek isteyen birisini bulduğunuz zaman onunla dostluk edin. Belli aralıklarla dinî ve manevî konuları müzakere etmek üzere bir araya gelin. Göreceksiniz ki, bu düzenli görüşmeler manevî yükselmeniz için güzel basamaklar olacaktır.

Hizmet edin: İçinde yaşadığınız topluma hizmet etmenin yollarını araştırın. Bunlar, özellikle karşılığında bir ödül almayacağınız hizmetler olsun. Sokakta gördüğünüz bir çöpü yerden almak, yaşlı birisini karşıdan karşıya geçirmek, otobüste ihtiyacı olan birine yer vermek ya da bir yayayı gideceği yere kadar arabanızla götürmek; veya geçiminizi temin ettiğiniz işte çok küçük bir yüzdeyi parasız yapmak gibi. Hem bu, emeğiniz karşılığında aldığınız ücretin de temiz olmasını sağlar.

Biraz yalnız kalın: Bir filozofa göre yalnızlık bizi kendimize karşı daha dayanıklı; başkalarına karşı da daha müşfik yapar. Her iki açıdan da karakterimizi geliştirir. Belli aralıklarla kalabalıktan ve hayatın gürültüsünden uzaklaşmak ruhumuza iyi gelir. Gün içinde birkaç dakika sadece kendimiz ve Allah ile beraber olmaya çalışmalıyız. Sessizlik zihnimizi hayatın getirdiği problemlerden uzaklaştırır ve Allah’ın yardımıyla sessizlikte düşüncelerimiz sıhhat bulur.

Namaz kılın ve oruç tutun: Namaz kılmak Allah ile olan bağımızı diri tutar, dinî duyarlılığımızı kalıcılaştırır. Oruç tutmak ise bir yandan her arzunun peşinden koşmak isteyen nefsimizi terbiye etmeyi, diğer yandan yoksul kişilerin hallerine yakınlaşmayı, onlara karşı empatik olabilmeyi mümkün kılar. Dolayısıyla özellikle Ramazan ayının çok verimli bir şekilde geçirilmesi manevî hayatımızı kuvvetlendirmek için kritik bir öneme sahiptir. Kuşkusuz oruç Ramazan ayı dışında da tutulabilir. Özellikle günümüz gündelik hayatının olumsuz görüntülerine maruz kalan genç bekarların, oruçtan elde edecekleri istifade muazzamdır. Gözlerini haramdan koruyabilecekleri için akıl ve ruhlarını dengede tutabilirler.

Üzüntünüzü ve sıkıntınızı Allah’a havale edin: Canınız bir şeye sıkıldığında ya da gündelik işlerinizde bir engellemeyle karşılaştığınızda gönlünüzün rahatlaması ve önünüzün açılması için Allah’a dua edin. O size bir kapı kapalı olsa bile, başka bir kapıyı açacaktır. Öyleyse büyük küçük demeden her sıkıntı ve üzüntünüzü Allah’a havale edin ve O’ndan yardım isteyin.

Etrafınıza sevgi yayın: Nereye giderseniz oraya sevginizi ve müspet bakışınızı da götürün. En önce kendi evinize… Gülen yüzünüz, nezaketiniz, gülümsemeniz ve sıcak selâmınızla insanları mutlu etmeye çalışın. Size gelen kişilerin yanınızdan ayrılırken kendilerini daha mutlu hissetmelerine vesile olun.

Kur’an-ı Kerim, tefsir ve hadis kitapları okuyup tefekkürünüzü genişletin: Kutsal kitabımız “yaş ve kuru her ne varsa içinde yer aldığı” bir kitaptır. Bize yol gösteren, bizi bilgilendiren, bize kim olduğumuzu bildiren, bizi uyaran boyutlarıyla ruhumuzu çepeçevre kuşatır. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’i ve onu şerh etmek için yazılmış tefsirleri okumaya ve anlamaya zaman ayırmalı, bunu düzenli bir iş hâline getirmelisiniz. Ardından okuduklarınızı tefekkür etmelisiniz. Bu tefekkür sayesinde kalbiniz inşirah bulacak ve maddeten de vücudunuzu zinde hissedeceksiniz.

Bugünü size bol lütuflu kılması için Allah’a dua edin: Olgun ve kâmil bir mümin olabilmek ve bu yolculuğa heyecanla devam edebilmek için, Allah’ın size bunları lütfetmesi arzusunu dualarınıza taşıyın. Bunu günlük faaliyetinize henüz başlamamışken, sabahın ilk saatlerinde yapın. Bu maksatla kısa bir dua yapmayı alışkanlık hâline getirebilirsiniz: “Allahım, bugünü Senin lütfuna eriştiğim bir gün kıl.” Sonra gün içinde gözlerinizi ve kulaklarınızı dört açın. Karşılaştığınız sıradan biri, yaşadığınız basit bir olay, belki de sizin o gün elde edeceğiniz kazanımı içinde barındırıyor olabilir. Allah size olan lütfunu böyle küçük sürpriz ve ayrıntılarla gönderebilir.

Zamanınızın bir kısmını doğal ortamlarda geçirin: Dinin tabiatını hakkıyla bilenler, tabiatın dini anlamak için ne kadar önemli olduğunu bilirler. O yüzden zamanınız elverdiğince tabiatta vakit geçirmeye çalışın. Tabiattaki her şey; Allah’ın azametinin ve hüsnünün izlerini taşır. Ağaçlar, Allah’ın kudretini ve şefkatini anlatır. Gökyüzü, Allah’ın mühendisleri kıskandıracak işçiliğinden haber verir. Geceleri gökyüzünde ayın ve yıldızların saçtığı ışık, Allah’ın dünya evini karanlıkta bırakmadığını anlatır.

Tercih hakkınızı kullanın: Ne tür bir ortamda bulunuyor olursanız olun her zaman bir tercih hakkınız vardır. Hayal kırıklığı ve üzüntü yerine, neşe ve dinamizmi seçin. Nefret yerine, sevgiyi seçin. İntikam yerine, affetmeyi seçin. Olduğunuz yerde durmak yerine, gelişmeyi seçin. Unutmayın ki karşılaştığınız her olaya olabilecek en iyi seçenekle de karşılık verebilirsiniz, en kötü seçenekle de. Tercih sizin.

Ömer Baldık
Zafer dergisi

Hizmet dergisi 

Esselamü Aleyküm Sevgili Dostlar,

Hakk rızası için kolları sıvayan bir grup, bir topluluk, bir niyet ve amaç için yola çıktık.

Rabbimin izniyle bu hizmetimizin daim olması dileğiyle gece gündüz çalıştık…

Sonucunun ne olacağının, okuyucuların severek okuyacağını duşünğümüz e-dergi çalışmamız bitmiştir.

E-dergimizin adı : “Hizmet dergisi”

Yazarlarımız;

• Adnan Şensoy
• Ahmet Dinçay
• Zübeyde Keleş
• Ender Tekin
• Sancar Satılmış
• Aydın Doğan
• Soner Yürekli

Şimdilik bu kadar ama devamı da gelecektir inşaAllah…

Bu tanıtım ile Hizmet dergimize sizlerin yazıların okunması, bunlara nazaran yorum ve düşüncelerinizi bekliyoruz.

Adresimiz : www.dergi.ilahiask.org

Dergi Editörü : Soner Yürekli

İletişim : ilahiasksoner@hotmail.com

Web Adresi: www.ilahiask.org

Selam ve Dua ile,
Bekleniyorsunuz…

Duâ ediyorum öyleyse varim

Küçük çocukların çok sevdiğim bir halleri vardır. Kendilerinde olmayan, ama çok istedikleri bir şeyi anlatmak için, o minicik ellerini birleştirir, omuzlarını büzer ve boş avuç içlerini uzatıp göstererek “yok” derler. Onların tertemiz dünyalarında, “yok”u anlatmanın en sade, en etkili ve en samimi şekli, boş avuç içlerini kaldırıp göstermektir. “Bak ellerim bomboş. Bak ellerimde hiçbir şey yok” demektir bu.

Hem kendi oğlumda, hem de başkaca çocuklarda şahit olduğum bu davranış, benim hep dikkatimi çekmiştir. Ne vakit, dua etmek için Rabbime ellerimi kaldırsam ve isteklerimi dile getirmeye başlasam, aklıma çocuklar gelir. Boş avuç içlerini göstere göstere “yok” diyen çocuklar… “Allah’ım” derim.
“Rabbim! Bak ellerim bomboş. Ellerimde hiçbir şey yok. Ellerimde bir tek “yok” var. Ve ben, yoktan var ettiğin bu ellerle, Senin sonsuz keremine el açmaktayım. Çünkü ben de var yok; Sende yok yok.”

İşte bu hissiyatla, Üstad Bediüzzaman’ın “İnsan şu kâinat içinde nazik ve nazenin bir çocuğa benzer” ifadelerini hatırlarım. Elimde tek var olan “yok” ile, sonsuz kerem sahibi bir Rabbin dergahında dua ederken ve arzularımı O’na arz ederken, elimdeki “yok,” sahip olduğum en büyük hazine olur, anlarım. Zaafımdan büyük bir kuvvet, aczimden, büyük bir kudret, fakirliğimden zenginlik çıkar, görürüm.

Ve ellerimdeki yegane var olan “yok” ile geldiğim Rabbimin huzurunda, O’nun sonsuz hazinelerinden dilerken, Descartes’in o meşhur sözünden çok daha esaslı bir hakikatı, bütün kâinata duyurmak isterim: “Dua ediyorum, öyleyse varım!”

Özkan Öze

Mehdî

Sözlükte “hidâyete eren, hidâyete vesile olan, doğru yolu bulan, hak yola giren, yol göstermek veya tarif etmek” gibi anlamlara gelen mehdî, din ıstılahında, kendisinden önce zulüm ve haksızlıkların alıp yürüdüğü yeryüzünü adaletle dolduracak kimse demektir. Mehdî kelimesi Kur’ân’da geçmediği gibi, Buhârî ve Müslim’de de geçmez. Diğer hadis kaynaklarında mehdî ile ilgili bazı rivâyetler vardır. Ancak bu hadislerin sıhhat derecesi tartışmalı olup genel kanaat, bunların itikadî ve amelî yönden delil kabul edilmeyeceği şeklindedir.

Yaygın olarak mehdi inancının ortaya çıkması iki sebebe bağlanmıştır. Birincisi Yahûdî ve Hristiyanlıkta var olan inançlardır. Bu iki dinin mensupları mehdî ve mesih gibi iki şahsiyeti gelecekte insanlığın kurtuluşunu sağlayacak bir müjde ve hakikat olarak gündemde tutmaya çalışmışlardır. İkincisi de Müslüman topluluğun kendi içindeki siyasî kavga ve çekişmelerdir. Özellikle Sıffin Savaşı’ndan sonra İslâm aleminde resmen ortaya çıkan fırkalarda Şia bu husustaki iddiasını ifrat noktasına vardırmıştır. “Masum İmam, Gaybî İmam ya da İmamu’l-Muntazar” düşüncesi son kurtarıcı olarak kabul edilmiştir. Bu inanç tasavvuf alanında da destek görmüş ve böylece ehl-i sünnet âlimlerinin de ilgi alanına girmiştir. Ancak mehdî inancı İslâm itikadının konuları arasında yoktur. Çünkü Hz.Peygamber ile birlikte nübüvvet kapısı kapanmıştır. Fakat bu husus, Müslümanların çalışmasına, ictihad yapmalarına en üst düzeyde İslâm’ı tebliğ etmelerine ve insanların hidâyetine imkân hazırlamalarına engel değildir.

Diyanet İşleri Başkanlığı

Bir ateistle on dakika 

Bir ateiste, İslâmiyet’i on dakikalık anlatma fırsatım olsaydı” şöyle derdim:

Hiç etrafına bakıp düşündün mü? Her şey ne kadar da güzel; ne kadar nizam ve intizam içinde… Her gün güneş doğuyor, sabah oluyor; her akşam güneş batıyor, akşam oluyor. Geceleri, ay çıkıyor ve karanlığı bir nebze de olsa aydınlatıyor. Sonra milyonlarca yıldız beliriyor gökyüzünde… Ama bütün bu cisimler, gökyüzünde dolaşıp durdukları hâlde birbirlerine aslâ çarpmıyor. Ve bu düzende hiçbir zaman bozulma veya aksama meydana gelmiyor.

Güneş… Biraz yaklaşsa yanarız, biraz uzaklaşsa donarız. Nasıl oluyor da hep aynı intizam içinde ilerleyebiliyor bu devâsâ yıldız?

Sonra bulutlar… Bir okyanus dolusu su, gökyüzünde dolaşıyor; ama hiçbir zaman hepsi bir kerede boşalıvermiyor. Düzenli bir şekilde tane tane iniyor yeryüzüne…

Hiç düşündün mü bunları? Yoksa hep boş boş mu bakarsın? Ancak ben seni akıl sahibi bir insan olarak görüyorum. Sen bütün bunları düşünüp ibret alacak kadar zekî bir insansın aslında…

Hani sizler bütün bunların kendiliğinden olduğuna inanıyorsunuz ya, ben de inanıyorum ki, eğer hakkıyla düşünseydiniz bütün bu ihtişâmın kendiliğinden olmayacağına kanaat getirirdiniz.

En basitinden bir güle bakıp düşünse insan; o muhteşem çiçeğin mutlaka bir yaratıcısı olması gerektiği kanaatine varır. Tohumu, yaprakları, kokusu… Ne güzel bir eser, değil mi? Bu eserin, bu eserlerin bir müessiri ve yaratıcısı olmalı mutlaka… Ve o yaratıcı öyle bir yaratıcı olmalı ki, tarif edilemeyecek, idrak olunamayacak kadar mükemmel olmalı; öyle değil mi? Eşi ve benzerleri olmamalı, hiçbir şeye benzememeli, hiçbir şeye muhtaç olmamalı, öyle değil mi? İşte o yaratıcı, Allah’tır. Biz O’nu göremeyiz, fakat O, bizi her an koruyup gözetlemektedir. Nasıl ki, içimizdeki sevgi hissinin, acı hissinin varlığını bilir ve hisseder, ancak o duyguları göremezsek, aynı şekilde Allah’ın varlığını bilir, hisseder ama O’nu göremeyiz.

Rabbimiz, biz kullarını O’na kulluk edelim diye yaratmıştır ve Rabbimiz öyle büyük bir kudret sahibidir ki, solmuş çiçeği yeniden yeşerttiği gibi, bizi de bu dünyadan göçtükten sonra tekrar diriltecektir. Bu dünya, bizim için bir imtihan yeridir.

Rabbimiz, bize iki yol sunmuş, akıl ve irade vermiştir. İstediğimiz yolu seçmek, bizim tercihimize kalmış bir durumdur. Ancak seçtiğimiz yol karşılığında Rabbimiz bize cennet ve cehennemi hazırlamıştır.

Bu dünya hayatı senin de gördüğün gibi kısacıktır. Asıl mühim olan, öldükten sonraki hayatımızdır. Sana yüce kitabımızdan okumak istiyorum bu gerçeği. Belki onun fesâhat ve belâğatı karşısında gönlün daha çok tatmin olur.

Bakara Sûresi 28. âyette şöyle buyrulur: “Siz cansız iken size can veren Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O’na döndürüleceksiniz.”
Rahman Sûresi 41-45. âyet-i kerîmelerinde ise şöyle buyrulmaktadır: “Suçlular sîmalarından tanınır; perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar. Öyleyken Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabilirsiniz? İşte bu suçluların yalanladıkları cehennemdir. Onlar cehennemle kaynar su arasında dolaşır dururlar.”

İşte ben seni cehennemden sakındırmak istiyor ve idrâk ötesi güzellikteki cennete davet ediyorum.

Hâlâ tatmin olmadın mı? Tekrar bak etrafına… Her şey senin için… Tavuklar senin için yumurta yapıyor, toprak senin için renk renk meyve ve sebzeler veriyor. Yağmur senin için yağıyor. Gece dinlenmen için verilmiş, gündüz çalışman için aydınlık kılınmış. Bak, yüce kelâmında Rabbimiz nasıl ifade ediyor bunu: “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi; onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (el-Bakara, 29)

Ne kadar mükemmel bir sanat değil mi; kelâmı bile… Ve biliyor musun, Rabbimiz o kadar merhametli ki, bize kendisini anlatması için peygamberler göndermiş. İşte son peygamber de bizim Peygamberimiz!.. 1.400 küsür yıl önce yaşamış ve hâlâ gönüllerimizde yaşamakta olan sevgili peygamberimiz, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallallâhu aleyhi ve sellem-… O, bizim «üsve-i hasene»miz, yani «en güzel örneğimiz»dir. Kur’ân’ı nasıl yaşayacağımızı da, O’nun hayatında müşahhas olarak görebiliyoruz.

Sen, bana Allah’ın lütfusun ki, sana İslâm’ı anlatmam için beni sana vesîle kıldı. Ve sana bir müjde daha vermek istiyorum. Eğer İslâmiyet’i seçerse bir kul, Rabbimiz onun bütün geçmiş günahlarını affediyor. Ne büyük bir lütuf değil mi?!

Evet seni Hak yola, cennet yoluna dâvet ediyorum. İnşallah, artık kalbin mutmain olmuştur. Haydi şimdi bir söz söyle ki, gönülden, yeniden başla hayata… Öyle bir söz söyle ki, ebedî kurtuluş kapısı: Lâ İlâhe İllâllah Muhammedün Rasûlullah.

Zehra Betül Kaçan

Sefaat

Şefaat sözlükte, ‘yardımcı olmak’ ve ‘bir şey istemek için birine eşlik etmek’tir. Daha çok, ’saygın birinin düşük konumda olana arka çıkması’ anlamında kullanılır[1]. İnsanlar arasında bu tür ilişkiler olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Her kim iyilik için şefaat ederse (arka çıkarsa) bundan kendine pay vardır. Her kim de kötülük için şefaat ederse (arka çıkarsa) onun da bundan sorumluluğu vardır. Allah her şeyi korur ve kollar.” (Nisa 4/85)

Şefaat terimi, ’saygın birinin Allah’ın yanında başkasına arka çıkması ve yardımcı olması’ anlamında kullanılır. Allah böyle bir davranışı kabul etmez. O, şöyle buyurur:

“Öyle bir günden çekinin ki, o gün kimse kimsenin cezasını çekmez. Kimseden şefaat kabul edilmez. Kimseden fidye alınmaz. Onlar yardım görmez haldedirler.” (Bakara 2/48)

“Rablerinin huzurunda toplanacak­ları gün­den korkanları Kur’ân ile uyar; onların Alla­h’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri olur. Belki kendilerini korurlar.” (En’am 6/51)

“De ki: O şefaat, bütünüyle Allah’ındır.” (Zümer 39/44)

“De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.” (A’raf 7/188)

Ensar’dan Ümmü’l-Alâ diyor ki: “Muhacirlere kura çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yı­kandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebû’s-Sâib [2]! Allah rahmet eyle­sin; Allah’ın sana gerçekten ikramda bulundu­ğuna şahidim.” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Al­lah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?”

“Babam sana kur­ban ey Allah’ın Elçisi, Allah ya kime ikram eder?” deyince Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekli­yorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşıla­na­cağımı vallahi bilmiyorum.”

Ümmü’l-Alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem[3].”

Müşrik, Allah’ı yer yüzü krallarına benzettiği için kendini, onun vereceği cezaya karşı koruyacak birini arar. Ona göre bu, Allah’a yakınlığı olan ve onun geri çeviremeyeceği biri olmalıdır. Mekkeli müşrikler putlarını bu konumda görürlerdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah ile kendi aralarına koydukları öyle şeye kul olurlar ki, onlara ne bir zararları olur ne de fayda sağlar. “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Göklerde ve yerde, Al­lah’ın bilme­diği bir şeyi mi ona haber veriyorsu­nuz?” Allah, onların ortak koştukları şeyden uzak ve yücedir.” (Yunus 10/18)

Şefaatçi, kişiyi Allah’ın vereceği cezadan kurtacaksa ondan güçlü ve merhametli olmalı ve insanı daha iyi tanımalıdır. Böyle biri ancak ikinci tanrı olur. Bunun farkında olan Katolikler, şirklerini pekiştirircesine İsa aleyhisselam hakkında şöyle derler:

“Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır[4]. Kendisi aracılığı ile Allah’a yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter[5].”

Ebû Hureyre’nin bildirdiğine göre “Kabilenin en yakınlarını uyar.” (Şuarâ, 26/214) âyeti inince Allah’ın elçisi şöyle bir konuşma yaptı:

“Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oğulları! Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. (Amcasına döndü:) Ey Abdulmuttaliboğlu Abbâs! Allah’ın yanında sana bir faydam olmaz. (Halasına döndü:) Ey Safiyye! Allah’ın yanında sana bir faydam olmaz. (Kızına dönerek) Ey Muhammed kızı Fatma! Benim malımdan dilediğini iste. Ama Allah’ın yanında sana bir faydam ol­maz.” dedi. (Buhârî, Vesâyâ, 11)

Şefaatçinin Görevi

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“… Allah katında şefaat edecek olan da kimmiş; onun izniyle olursa başka“. (Bakara, 2/255)

“O gün hiç sapma olmadan davetçiye uyarlar. Sesler Rahman için kısılmıştır; hışırtıdan başka birşey işitmezsin. O gün Rahmân’ın izin verdiği kişilerin, onun razı olduğu kişilere yaptığı şefaatten başkasının faydası olmaz. O onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir, ama onlar onun bilgisini kavrayamazlar.” (Taha 20/108-110)

“Allah, meleklerin önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Onlar, onun razı ol­duğu kişilerden başka­sına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler.” (Enbiya 21/28)

Ayetler gösteriyor ki, Allah’ın kabul ettiği şefaatçilerden hiçbiri kurtarıcı değildir. Çünkü Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız on­lar, Allah’ın di­lediği kimse­lere şefaat edebilirler. Halbuki insanlar kurtarıcı beklerler.

Müşrik olarak ölmemiş ama büyük günahlar işlemiş kişiler bağışlanabilirler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakini dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

Tevbe ile şirk dâhil her günah bağışlanacağından bunların tevbe etmeden ölen kişiler olduğu açıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim bir kötülük işler yahut kendini kötü duruma sokar, sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, görecektir ki, Allah tevbeleri kabul eder, ikramı boldur.” (Nisa 4/110)

Bazı günahlar ebedi cehennem azabını gerektirir. Aşağıdaki âyetler, Allah ile beraber bir başka tanrı çağıranların yani müşriklerin, haksız yere adam öldürenlerin ve zina edenlerin ebedi cehennem cezasına çarpılacaklarını bildirmektedir:

“Rahmân’ın kulları Allah ile beraber bir başka tanrı çağırmazlar, Allahın dokunulmaz kıldığı canı öldürmezler, haklı sebeble olursa başka ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur. Kıyâmet günü onun azâbı katlanır ve orada ebedi olarak alçaltılmış bir şekilde kalır.” (Furkan 25/68-69)

“Faiz yiyenler, şeytanın takılıp aklını çeldiği[8] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “alım satım, tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helal, faizli işlemi haram kılmıştır. Kime, Rabbinden bir uyarı gelir de faize son verirse, geçmişte olan kendinindir. Onun işi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, onlar o ateşin arkadaşıdırlar, sürekli orada kalırlar.” (Bakara 2/275)

Büyük günahlardan şirk hariç diğerleri affedilebildiğinden Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen şu hadisler şefaat hakkında bize ışık tutar:

“Her peygamberin kabul edilmiş bir duası vardır. Diğer peygamberler dualarını bu dünyada yaptılar. Ben, ümmetime şefaat için duamı Kıyâmet gününe sakladım. Allah dilerse ona ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nail olacaktır[9].”

“Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.” Câbir (ra) dedi ki: “Büyük günahı olmayanın şefaate ne ihtiyacı olur![10]“

Cabir’in dediği doğrudur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Size konan yasakların büyüklerinden kaçınırsanız, diğer günahlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz[11].”

Allah, büyük günah işlemiş birini affemek isterse bir şefaatçi görevlendirir. O da şirke düşmemiş büyük günah sahibine şefaat eder.

Allah Teâlâ Peygamberimize hitaben şöyle buyurur:

“Ey inananlar! Size rızık olarak ne vermişsek, ondan harcayın. Sonra öyle bir gün gelir ki, onda ne alış veriş, ne dostluk, ne de şefaat bulunur. Nankörlük edenler tam bir yanlışlık içindedirler.” (Bakara 2/254)

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2006, s: 134-138.

~~~~~~

[1]  (الانضمام إلى آخر ناصرا له وسائلا عنه، وأكثر ما يستعمل في انضمام من هو أعلى حرمة ومرتبة إلى من هو أدنى) Müfredât, شفع. mad.

[2] Osman b. Maz’un radıyallahu anhın lakabıdır.

[3] Buhârî, Cenâiz, 3.

[4] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519.

[5] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 2634.

[6] Şuarâ 26/214

[7] Bakara 2/255

[8] Ayette geçen, تخبط , genellikle “dokunup çarpma ” şeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır. تخبط ; ”takılıp aklını çelme ve aklını bozma” (Lisan’ul-arab, Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâcu’l-arûs) anlamlarına da gelir.

[9] Müslim, İman 338 (199).

[10] Tirmizi, Kıyâmet 12, (2436)

[11] Allah’ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, konu ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Felâkete sürükleyen yedi şeyden sakınınız.

- Ey Allah’ın Elçisi nelerdir onlar?

- Allah’a ortak koşmak, sihir, haklı sebeple olması bir yana Allah’ın doku­nulmaz kıldığı bir canı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana toplu hücum yapılacağı sırada savaştan kaçmak ve kötü yolla ilgisi olmayan namuslu mümin kadınlara zina iftirasında bu­lunmaktır.” (Buhârî, vesâyâ, 23; Müslim, İman 145)

berat kandili

hat-sanatii

Bir gün Peygamber Efendimiz Ashâbıyla sohbet ederken, yanında bulunanlardan Hz. Hilâl (ra)’a:

“Divitin yanında mı?”, diye sormuşlar. Onun hayır demesi üzerine:

“Yâ Hilâl, Diviti (kalemi) yanından ayırma, zîrâ kıyâmete kadar hayır divittedir”, buyurmuşlardır.

Yazıda dikkat edilmesi îcâbeden hususlardan biri yazının güzel ve düzgün olmasıdır. Güzel yazı, yazanın ruhunun huzur ve sükûnunu aksettirir ve okuyanı rahatlatır. Sinirli ve acele yazılan bir yazı hemen belli olur.  Okuyanı rahatsız eder. Yazandan başkasının okuyamadığıbir yazının, sahibinden başkasına faydası olmaz. Yanlış anlamalara sebep olacak imlâ ve harf hatalarından sakınmak îcâbeder. Yanlış bir noktanın bile yanlış mânâlara sebep olabileceği ehlince malumdur. Güzel yazı rızık genişliğine sebep olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Size hüsn-i hattı (güzel yazıyı) tavsiye ederim, zira o, rızkın anahtarıdır. Evlatlarınıza yazıyı öğreterek ikramda bulunun. O en mühim işlerdendir.”

Rûhu’l-Beyân, 7/314

bismillah

İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.
Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.
O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.
Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.

İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

Manayı bilmeyenler vav diyemez vay der.
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.
Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve Allah insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”

Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?

İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;
“Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir”.

Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.
İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”
Eğil ve Ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde…

Hakan Türkyılmaz

twoquartersandaheartdowwk3

Bir kişi Hz. Ali’ye onu sevdiğini söylemiş.
Hz. Ali o kişiye; Yalan söylüyorsun çünkü ben seni sevmiyorum, senin de beni sevmediğine kalbim tanıklık ediyor, cevabını vermiş.

Siz gerçekten birini seviyorsanız, muhakkak oda sizi sevmektedir. Kalbinizde birine karşı sevgi yoksa, onun sevgi iddiasına inanmayınız, çünkü yalandır…