Kategori Arşivleri: İnsanı tanımak

Yol almalısın

- Ne yapacağım şimdi? Ne yapacağım ben söylesene Gazali!

- O’na teslim olacaksın!

- Nasıl?

- İnsan sayısı kadar yol vardır. Önce yola çıkmak gerek.

- Gücüm yok!

- Sen yola yönel. Adım atacak olan sen değilsin!

- Yapamayacağım. Buna cesaretim de gücüm de yok. Hiçbir şey bilmiyorum.

- O’ndan iste…

Vermek zamanı_ infaktaki mutluluk

Hayal ettiği Amerika’yı çıplak gözle görme imkânı bulan hemen her insanın en ziyade dikkatini çekecek olgulardan biri, ‘medeniyetin vitrini’ olan bu ülkede yoksulluğun ulaştığı boyut olsa gerektir.

Kısa süre önce, yaklaşık bir yıl boyu bu ülkede yaşarken, bu, bizim de dikkatimizi çekmişti. Yaşadığımız diyar ABD’nin nisbeten düşük gelirli eyaletlerinden biri olsa, bu denli şaşırmazdık belki. Ne var ki, yaşadığımız Connecticut eyaleti, resmî istatistiklerin de belgelediği üzere, dünya zengini Amerika’nın ‘en zengin eyaleti’ ünvanını üzerinde taşıyordu. Yaşadığımız şehir ise, bu en zengin eyaletin başşehri idi. Ne var ki, yine resmî istatistiklerin gösterdiği üzere, bu şehirde kazancı geçimine yetmez durumdaki aile sayısı yüzde 32 idi. Diğer bir deyişle, şehir nüfusunun üçte biri, geçinmek için başkalarının yardımına muhtaç haldeydi.

İstatistiklere bir bütün olarak yansıyan bu manzaranın tek tek insanların dünyasına nasıl yer ettiği ise, bir kısmından gündüz vakti geçmenin bile pek tekin sayılmadığı sokaklarda ‘Amerikan rüyası’nı kâbus sûretinde yaşayan insanların yüzlerine bakarak okunabilirdi. Bu yüzler, yoksul ama asil, yoksul ama dirençli, yoksul ama ümitli bir görünüm arzediyor değildi. Bilakis, bir tükenmişlik, yitip gitmişlik, ümitsizlik hali; bir şefkatten, sevgiden, sığınacak adresten mahrumiyet hali okunuyordu üstlerinde. Hispanik veya zencilerin çoğunluğu teşkil ettiği sokaklardaki fukaralık, otobüs duraklarında gördüğümüz insanların büyük kısmının yüzündeki çaresizlik ve meyusiyet izleri, şehir merkezinin orasında burasında pinekleyen işsizler, Eyalet Sarayının birkaç yüz metre ilerisinde karşımıza çıkan perişan manzaralar, Mercy House’da bir öğün bedava yemek için sıraya giren insanların yüz haritaları, ve diğerleri… bütün bunlar, çıplak gözle görünce insanı adamakıllı sarsan tablolardı.

Amerikan rüyasını kâbusa dönüştüren bu tablolarla ne zaman yüzyüze gelsek, eşim ve ben, bir süreliğine ardımızda bırakıp geldiğimiz memleketimizi hatırlatıp durduk birbirimize. Kişi başına düşen millî geliri 2000 doları ancak geçen memleketimizde, bu rakamın 48.000 dolara ulaştığı şu diyarda gördüğümüz kadar bitmiş yüz, ümitsiz bakış, ölgün yürüyüş görüyor muyduk?

Çağdaş uygarlığın görücüye çıktığı Amerika vitrininde yer alan bu manzaralar, o diyarın sakinlerinin ‘Corporate America’ dediği, benim ise topyekün ‘Amerika A.Ş.’ diye isimlendirdiğim dev şirketlerin gösterişli binalarının sunduğu ışıltılı manzaralarla ne derece müthiş bir zıtlık oluşturuyordu! Hâzır medeniyetin, bırakalım dünyanın kalan kısmını, vitrini mesabesindeki bu ülkede dahi müthiş bir adaletsizliği içerdiği bu kontrast manzaralar sayesinde net bir şekilde görülüyordu. Bir tarafta on odalı, onbeş odalı saray yavrusu evler, öte yanda evsizler; bir yanda yedikleri için harcadığı paradan ayrı, ‘formunu korumak’ için binlerce dolar harcayanlar, öte yanda o gün karnını doyuracağı garantisi olmayanlar; bir yanda lüks lokantalarda yarısını yemeden bıraktığı yemeğe yüzlerce doları gözünü kırpmadan ödeyenler, öte yanda çöplükten yiyecek arayanlar… Böylesi manzaralar, ister istemez, bir mukayeseye yöneltiyordu insanı.

Gerçi, bu diyar, “Komşunu seveceksin” gibi İncil kaynaklı hoş bir mesajın tatlı bir mırıltı gibi sürekli tekrarlandığı bir diyardı; ama komşuluğun ölmüş olduğu bir diyardı aynı zamanda. Bu bencil, çıkarcı, bireyci, en güzel mesajları bile gerçek olmaktan çıkarıp hayale ve masala dönüştüren bir kültür ve medeniyet ikliminde, ister istemez, doğup büyüdüğü iklimi ve tepeden gelen her türlü dayatmaya rağmen bu iklimi alttan alta şekillendiren ölçüleri hatırlıyordu insan. Evin en mutena köşesinin, dolaptaki en alâ yemeğin misafire ayrıldığı iklimi. Asırlardan bugüne taşınan imarethaneler, kervansaraylar, sadaka taşları, diş kiraları gölgesinde, ikramın, yardımın, yardıma koşmanın bir büyük erdem sayıldığı iklimi… İster istemez hatırlıyordunuz, mü’minlere insana ‘kendisine rızık olarak verilenler’den başkasını da nasiplendirmeyi emreden, infakı emreden âyetleri; fakirin, düşkünün, yolda kalmışın, akrabanın yardımına koşmayı bizim insafımıza bırakmayıp kayıt altına alan ve bu kayıt dahilinde farz kılan zekât emrini, sadaka-i fıtr yükümlülüğünü. İster istemez hatırlıyordunuz; Asr-ı Saadet’ten bugüne taşınan yüzlerce, binlerce ‘düşenin dostu olma’ öyküsünü…

Ve, ‘orası’ ile ‘burası’ arasında bütün bu gözlemler ve tahatturlar eşliğinde bir mukayese yaptığınızda, vaktiyle bu minvalde bir mukayese ve muhasebede bulunmuş bir büyük insanı da hatırlıyordunuz.

Bundan yüz sene öncesidir. Bu büyük insan, o dönemde yaşamış her hamiyetli insan gibi, İslâm âleminin içine düştüğü geri kalmışlığa mukabil Batının kalkınmışlığı karşısında, bir çözüm arayışı içindedir. Ancak, bu arayışı içinde geldiği nokta, en sonunda ‘medeniyetten istifa’ olur. Zira, “Saadet odur ki, külle, ya eksere ola” diye düşünmekte; hâzır medeniyetin ise, bırakın herkesi veya çoğu insanı, ancak ‘ekall-i kalîl’e, azın da azına surî, zahirî, maddî bir saadet verirken, insanlığın geri kalan kısmını meşakkate, yoksulluğa, şekavete attığını görmektedir. Oysa, “Nev’-i beşere rahmet olan Kur’ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.” Dolayısıyla, dünyanın bir kısmında az sayıda insanın saray yavrusu evlerde yaşaması pahasına dünyanın her yerinde sömürüye, fakirliğe, darlığa yol açan; üç-beş yüz insanı dünya nüfusunun yarısından fazla servete sahip eden bir medeniyeti olduğu gibi kabullenmek, Kur’ânî ölçüler dahilinde, mümkün değildir.

Nitekim, dünyanın süper gücü ABD’nin en zengin eyaletinde görülenler, gerçekten, insana ‘medeniyetten istifa’yı düşündüren manzaralardır. Bu manzaraların ortaya koyduğu en açık gerçek lerden biri, bir bütün olarak bir beldenin zenginliğinin tek tek bireylerin zenginliğini tazammun veya garanti etmediğidir. Bir diyar, dünyanın en zengin diyarı olabilir; dünyanın en büyük şirketleri orada olabilir, orada onbinlerce saray yavrusu ev ormanı andırır derecede geniş bahçeleriyle birbiri ardısıra dizilmiş olabilir; ama bu, o diyarın her bir insanının rahatını, refahını, mutluluğunu garanti etmez. Dahası, o diyarın her bir insanının o gün karnının tok olacağını dahi garanti etmez. Bilakis, her hal ve şartta almanın, kazanmanın, çıkar sağlamanın asıl; vermenin, paylaşmanın ise istisna olduğu bir ruh ve davranış ikliminde, zenginlik ve yoksulluğun her ikisi aynı anda had safhada tecelli edebilir. Yani, bireyciliğin asıl, diğergâmlığın istisna; almanın asıl, vermenin istisna; kendi çıkarını düşünmenin asıl, paylaşmanın istisna olduğu bir diyarda, genel anlamda servet ve refah özelde tek tek bireylerin refahının veya en azından rahatının ve geçiminin teminatı değildir. Wealth and Poverty (Zenginlik ve Yoksulluk) yazarı iktisatçı George Gilder fakirlik problemini çözmenin ancak ‘iman ekonomisi’ne bağlı olduğunu düşünüyorsa, işte bundandır.

Dünyanın kalan kısmını yoksullaştırdığı gibi kendi içinde dahi ‘yoksulluk’ sorununu çözememiş hâzır medeniyetten böylesi insan manzaraları ile yaşadığımız diyarın manzaraları arasındaki farkı görmemek mümkün değildir. Maamafih, bu diyarda ve sair İslâm beldelerinde dahi, akıl almaz bir özentiyle hâzır medeniyetin düşünce ve duygu iklimine doğru bir kayma sözkonusudur. Bu minvalde bireyciliğin, çıkarcılığın giderek yayıldığı; yardımlaşma, paylaşma ruhunun giderek zayıfladığı pekâlâ söylenebilir. Nitekim, karşılıksız vermenin adı olarak zekâtın hakkı çoklarınca gözardı edildiği gibi, haksız bir karşılık isteyerek vermenin adı olarak faizin zihniyet ve uygulama itibarıyla yaygınlaştığı bir vâkıadır. Fakat, bütün bunlara rağmen, bu diyarda ayakta kalan, devam eden, birileri uymasa da uyanlar sayesinde toplum dokusunu incelikle, özenle ve şefkatle örmeyi sürdüren Kur’ânî ölçüler, İslâmî ve insanî âdetler dolayısıyla, dünya zengini Amerika sahnesinde görülen manzaralara o derece rastlanmadığı da bir gerçektir. Normal şartlar altında, şu ülkede, ondan yirmi küsur kat zengin olan Amerika’da görülen yürek yakıcı sokak manzaralarının yirmi kat fazlasına rastlanması beklenir. Ama hayır. Bu diyarda çok muhtaç insan vardır, ekmek alacak, tüp alacak, ilaç alacak parası olmayan belki milyonlarca insan vardır; ne ki, orada olmayan birşey gizliden gizliye işgörmekte, bir büyük ekonomik krizin üstesinden henüz gelememiş bu diyarın zor durumdaki insanlarını ayakta tutmaktadır.

Oralarda olmayıp buralarda olan şeyin ne olduğunu benim nazarımda belki en çarpıcı şekilde gösteren bir örnek, Elie Kedourie’ye ait, Osmanlı topraklarına İngiliz nüfuzunu anlatan bir kitabın arka kısmında yer alan İngiliz belgelerinden birinde gizlidir. Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, Doğu Anadolu’da, Kars civarında—muhtemelen Osmanlı-Rus savaşlarının getirdiği yıkım ve ölümler yüzünden toprağın işlenememiş olmasından dolayı—Kars ve Ardahan civarında kıtlık başgösterir. Bunu haber alan İngiliz yönetimi, bölgede Osmanlı aleyhtarı bir ayaklanma potansiyeli olup olmadığını araştırmak üzere bir casusu bu beldeye gönderir. Casus, yaptığı araştırmalardan sonra, Londra’ya şu raporu verecektir: “Evet, burada kıtlık var, ama açlık yok.” Onun açıkça gördüğü üzere, kıtlık ortamında insanlar muazzam bir dayanışma sergilemekte; olanın olmayanı gözetmesi sayesinde kıtlık açlığa dönüşmediği için, bir sosyal patlama potansiyeli gelişmemektedir.

Böylesi tabloların dayandığı infak ruhunun kaynağını keşif için ise, herhalde, tarih kervanına binip, kervansaraylarda konaklayıp vakıf sularından içerek ve imaretlerde doyarak Asr-ı Saadete kadar uzanmak gerekmektedir. Çünkü, hâzır medeniyetin görücüye çıktığı Amerika sahnesinde sergilenen utanç verici sefalet tablolarından en perişan zamanında bile İslâm medeniyetini alıkoyan bu ruhun özü, orada gizlidir.

Sonraki çağlar boyu, gerek Kur’ân aracılığıyla, gerek tekrar tekrar anlatılıp yeni kuşaklara taşınan Peygamber sözleri ve sahabi hatıraları ile İslâm medeniyetinin belkemiği, esası, ilk örneği olan Asr-ı Saadet, irili-ufaklı yüzlerce, binlerce infak tablosu içermektedir. İlk Müslümanların sergilediği feragat ve dayanışma, meselâ ‘kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmeleri,’ meselâ ‘onda değil, bende olsun’un tam aksine ‘benim yerine onda olsun’ diğergâmlığı o derece nettir ki, Kur’ân onları bu şekilde övecektir. Ki, Muhacirîn-Ensar dayanışması, insanlık için bir ibret ve bir iftihar tablosu hükmündedir. İmanlarından dolayı hayatlarının tehlikeye girdiği Mekke’yi herşeylerini orada bırakarak terkeden Muhacirîn, Medineli sahabilerin şahsında, ‘Ensar’ [yardım edenler] kelimesini en derin anlamıyla hak eden bir yardım görmüşlerdir. Muhacirîne yönelik muazzam yardım, Medineli sahabiler, yani Ensar çok zengin insanlar olduğu için gerçekleşmiş değildir; Kur’ân’ın ifadesiyle, Medineli sahabiler ‘onların nefislerini kendi nefislerine tercih ettikleri’ için gerçekleşmiştir. Ki bu, infak ruhuna sahip olmak için aslolanın mal zenginliği değil, iman ve gönül zenginliği olduğunun bir belgesidir.

Savaş olmaksızın elde edilen Benî Nadîr topraklarının taksimini Resûlullah’a tevdi eden âyetlerin inmesinden sonra yaşanan bir olay, bu iman ve gönül zenginliğinin boyutlarını apaçık gözler önüne sermektedir.

Hz. Peygamber, ilgili Haşr sûresi âyetlerinin nüzulünden sonra, Ensarı toplayıp onlara şu teklifte bulunur: “Muhacir kardeşlerinizin malları yoktur. İsterseniz, Benî Nadîr mallarından Allah’ın bana verdiği malları sizinle Muhacirler arasında bölüştüreyim de, Muhacirler yine evlerinizde oturmakta ve mallarınızdan yararlanmakta devam etsinler. İsterseniz, Benî Nadîr mallarını yalnız Muhacirlere vereyim de, onlar evlerinizden ve mallarınızdan çıksınlar, el çeksinler?”

Medineli sahabilerin liderleri hükmündeki, Hazrec reisi Sa’d b. Ubâde ile Evs reisi Sa’d b. Muaz, bu iki şıkka karşılık bir üçüncü şıkkı teklif edeceklerdir: “Yâ Rasûlallah! Sen Nadîr oğullarının mallarını yalnız Muhacirler arasında bölüştür. Ama onlar, şimdiye kadar olduğu gibi, yine evlerimizde oturmakta devam etsinler.”

Bu teklifi duyar duymaz, sair Medineli sahabilerden yükselen ses de, “Biz buna razıyız ve kabul ediyoruz yâ Rasûlallah” sözü olacaktır.

Ki bu tavır, şu mealdeki âyetin nüzul sebebidir:

“. . . Onlardan önce, Medine’yi yurt ve iman evi edinmiş olan kimseler [Ensar] da, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara [Muhacirlere] verilen şeylerden dolayı da, göğüslerinde hiçbir ihtiyaç meyli bulmazlar! Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile, onları [Muhacirleri], öz canlarından üstün tutarlar! Kim nefsinin mala olan hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte, korktuklarından kurtulan, umduklarına erenler onlardır!” (Haşr: 9)

İnsan, akıllara hayret veren böylesi bir feragatin nasıl mümkün olduğunu anlamaya çalıştığında ise, infaka ve infakın farz kısmını teşkil eden zekata dair yüzlerce âyet karşısına çıkar. Bakara, Âl-i İmran, Nisâ.. derken, içinde ‘infak’a dair bir emir, bir davet olmayan sûre yok gibidir. İnfakın neden bu kadar önemli ve ne şekilde mümkün olduğunu en keskin sûrette bize bildiren âyetler ise, ilgili İsrâ sûresi âyetleri olsa gerektir.

Resûlullah’ın miracının ilk basamağı olan ‘Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gece yürüyüşü’nü bildirerek başlayan, sonraki tüm âyetlerinde ise hepimize kendi şahsî ubudiyet miracımız için lâzım gelen asılları ve usulleri öğreten bu sûre, yalnız Allah’a ibadet emrinin hemen akabinde ana babaya iyiliği emreden 23. âyetinden başlayarak, bize infak dersi verir. Rabbimizin, bize rızık olarak verdiklerini ihtiyaç halinde kendileriyle paylaşmamızı istediği insanların başında anne-baba vardır. Onları, muhtaç haldeki akraba, fakirler ve yolda kalmışlar izlemektedir. Sûre, 28. âyetiyle, müthiş bir imanî inceliği de mü’minlere ders vererek, halini bize arzedene eğer verecek birşeyimiz yoksa en azından ‘gönül alıcı bir söz’ (kavlen meysûra) infak etmemizi ister.

Bir sonraki âyet, “Ellerini boynuna asıp durma, büsbütün de ellerini açma” buyurarak, infakta denge noktasını bize öğretirken, 30. âyet, infak karşısında nefsin en kritik dayanağını kesip atmaktadır:

“Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı genişletir, dilediğine de daraltır (ölçülü verir). Muhakkak ki O, kullarından haberdardır, onları çok iyi görür.”

İnfak emri içeren âyetlerin ardından gelen bu 30. âyetin kırıp attığı dayanak, kendisine infak emredildiğinde Kârun’un sarfettiği sözde tecessüm eden anlayıştır. Zenginliğiyle şöhret bulmuş Kârun, Allah’ın Peygamberi Musa (a.s.) malından infak etmesini ondan istediğinde, “Bunlar, bendeki ilim sayesinde bana verildi” diye itiraz ve isyan etmiştir.

Bu sözün ardındaki mantık bellidir: “Velev ki bu zenginliğin bana Allah tarafından verildiğini kabul ediyor olayım, biliyorum ki, bunun bana verilmesinin asıl sebebi bendeki ilimdir. Ben nasıl para kazanılacağını biliyordum, bu bilgiyi pratiğe aktardım.; Allah da, —hâşâ—eli mahkûm, mecburdu vermeye; beni zengin etmek zorundaydı.”

Yine, bu mantığın içerdiği şu anlayış da açıktır: “Ben zenginlik edinmenin şartlarını gerçekleştirdim, zengin de oldum. Eh, birileri fakir ise, muhtaç halde sürünüyorsa, bu benim sorunum değil, onların sorunu. Onlar da kafayı çalıştırıp çalışsalardı, zengin olurlardı. Demek ki, zenginliğin yolunu ya öğrenmediler yahut öğrenseler de uygulamayı beceremediler. Ben ne diye onların yükünü yükleneyim, suç onların!”

Kendisine Allah tarafından zenginlik verilip bu zenginliği kendilerine mal edenlerin bu tavrının Kârun’a mahsus olmadığını, Yâsîn sûresinin 47. âyetinden anlarız. Bu âyetin bildirdiğine göre, onlara “Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin” denildiğinde, onlar mü’minlere şöyle derler: “Allah yedirmek isteseydi, yedirirdi. Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.”

Mü’minleri ‘apaçık bir dalâlet’ üzere gösteren bu apaçık cerbezenin içinde de, Kârun mantığının bir tezahürü görülür. “Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin” emrinin belgelediği üzere, ellerindeki nimet Allah’ındır ve Allah’tandır. Ancak, onlar bunu sahiplenmekte; bu nimeti hak ettiklerini, dolayısıyla onun kullanımı konusunda Allah’ın onlara emir vermeye hakkı olmadığını düşünmektedirler. Ellerindeki onlarındır; diledikleri gibi kullanırlar, diledikleri gibi harcarlar. Nasıl kullanacaklarına—hâşâ—Allah bile karışamaz. İhtiyaç halinde insanlar varsa, hâşâ, bu o kişilerin ve Allah’ın sorunudur; onların değil. Onlar, hiç kimseye yedirmek zorunda değildirler. Kaldı ki, hak etmiş olsalardı, ihtiyaç halindeki o insanlara da nimet verilirdi. Hak etmediler ki verilmedi.

İşte, ruhu, kalbi, vicdanı, şefkati, rikkati onu infaka sevketse de insanı infaktan alıkoyan bu cerbezeli mantığa, infak âyetlerinin ardından gelen İsrâ âyeti öldürücü bir darbe vurmaktadır. Rızkı veren Allah’tır; ve Allah ‘dilediğine rızkı genişletir, dilediğine daraltır.’ Dilediğine rızkı genişleten Allah, rızkını genişlettiği bu insanların, rızkını daralttığı insanlara infakta bulunmasını da dilemektedir. Bu âyetin anne babaya, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa iyiliği açık ve kesin bir şekilde emreden âyetlerin hemen ardından gelmesiyle, açık ve net bir şekilde şu mesaj verilmektedir: “İnfak etmen gerektiğinde, sakın ‘Bu benim malım, başkasının derdinden bana ne?’ demeyesin. Çünkü, sana bu malından infak etmeni emreden Zât, bu malı sana veren Zâttır. Elindeki mülkün asıl Mâliki O’dur. Sen bir tablacı, bir tevziat memuru, bir kepçe hükmündesin. O’nun verdiğini O’nun istediği şekilde, O’nun izni dairesinde kullanma durumundasın. O bu malı kendinle birlikte başkalarını da faydalandırman içir vermiştir. O halde, bu malı başkalarına karşı değil, başkaları için de kullanabilmesin.”

Bu açıdan bakıldığında, infak, bir ‘iman sınanması’ anlamını da taşır. İnfak, mülkü gerçekten Mâlik-i Hakikî’ye tevdi edip etmediğimizin, kendimizi O’nun kulu, bize verilenleri ise O’nun ikramı ve ihsanı bilip bilmediğimizin sınanmasıdır. Kişi, infak ediyorsa, mülkün asıl Sahibini biliyor ve tanıyor demektir. Kişi, infak edemiyor olsa bile ihtiyaç halinde kendisine gelene en azından ‘gönül alıcı bir söz’ söylüyorsa, yine, bu sınanmayı başarıyla geçmektedir.

Açıkçası, infak edebiliyor veya infak edebilme niyeti taşıyor isek, bir büyük sınanmadan geçmişiz; Mâlikü’l-Mülk, Rezzak, Mün’im, Bâsıt, Kâbız gibi isimlerinin müsemmasının O olduğunu tasdik etmişiz demektir. İman ikrarımızda samimi ve sadık olduğumuzu göstermişiz demektir. Ki, infakın farz kısmı olarak zekâtın ‘tezkiye’ yani ‘temizlenme’ ile aynı kökten gelmesi; ‘infak’ın ihtiyarî kısmı olarak ‘sadaka’nın ise ‘sadakat’ kelimesiyle aynı kökten, ‘s-d-k’ kökünden geliyor olması, bu bakımdan son derece manidardır. Zekat vermesini gerektirir bir zenginlik içinde olup zekatı hakkıyla veriyor olmak; kendimizi benlik ve bencillik kokan iddialardan temizlediğimizin, kendimizi ve elimizdekileri O’nun bildiğimizin nişanesidir. Sadaka vermek, Mâlikü’l-Mülk’ün, Rezzâk-ı Kerîm’in O olduğu inancımızda samimi ve sadık olduğumuzun göstergesidir.

Bu sırdandır ki, Bakara sûresinin daha ilk âyetlerinde ‘müttakîler’ tarif edilirken zikredilen üç vasıftan biri, ‘infak’tır: “Onlar ki, gayba iman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”

Bu sırdandır ki, Âl-i İmran sûresinde mü’minler ayrı ayrı imanî vasıflarla tarif edilirken, münfikîn, yani ‘infak edenler,’ mustağfirîne bi’l-eshâr, yani ‘seher vakti gözyaşı döküp istiğfar edenler’den daha önde zikredilirler.

Bu sırdandır ki, Mü’minûn sûresinin başındaki ‘mü’minler’ tarifi içinde, farz olan infak, yani zekat için çalışmak, ilk sıralarda yer alır.

Bu sırdandır ki, ‘namazı dosdoğru kılma’nın emredildiği âyetlerin neredeyse tamamında, ‘ve zekatı verin’ diye de emrolunur.

Bu sırdandır ki, Beled sûresinde tarif edilen ‘sarp yokuş’ veya ‘dar geçit’i geçenlerin bir vasıfları ‘köleleri zincirlerinden ayırmak’ ise, diğer vasıfları ‘kıtlık ve açlık gününde yakın yetimlere, fakir miskinlere yedirmek, sonra inanıp da sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmak’tır. “İşte saadet ehli olanlar onlardır.”

İslâm diyarında Asr-ı Saadetten bugüne varlık ve darlık anlarında işte bu Kur’ânî talimin neticesi olarak yaşanagelen infak tablolarını bir tarafa, dünyanın bugünkü adaletsiz halini öbür tarafa koyduğumuzda, bir gerçek net bir şekilde açığa çıkıyor: Aç kalan, açıkta kalan, dara düşen insanların rahata kavuşması, daha fazla zenginleşme ve kalkınma ile mümkün olacak değildir. İnfak zarureti aklımızda, infak duygusu kalbimizde yer etmedikçe, refah ve servet genel anlamda artsa bile esasında belli ellere akacak, birileri yine aç, yine açıkta kalacaktır. Hâzır medeniyet tablosu, infaksız bir zenginliğin, hiçbir yoksulluğun, hiçbir sefaletin devası olamayacağını açıkça göstermektedir.

Çözüm, ‘veren eller’den olabilmek, mü’min olabilmek, münfik olabilmektir. Dolayısıyla, dikkatlerin ‘refah’a veya ‘kalkınma’ya değil, ‘infak’a yönelmesi gerekmektedir.

Metin Karabaşoğlu
Zafer dergisi

Kimlik ve Vahyin İnşa Ettiği Müslüman Kimliği

Gençler belki bilmez, eskiden 20 sayfadan fazla sayfaları olan defter gibi nüfus cüzdanları vardı. Osmanlı kimliği, tümüyle anlaşılmaz hale getirilip tarihe çoktan mal olmuştu T.C. ile zaten. Sonra bir daha değişti, tek sayfalık mavi-pembe kimlikler kabul edildi. Derken vatandaşlık numaraları ilâve edildi. Olmadı, yine değişecek, içine çipler yerleştirilecek ve çok fonksiyonlu olacak. Bu değişiklikler sürpriz sayılmamalı. T.C. vatandaşının sık sık kimliğini değiştirir. Uzun süre aynı kimlikte kalmasına rızâ göstermez. Sık değişen kimlik, kimliksizlikle eş durumdur. İnsanımızın iki türlü kimlik problemi var. Birisi kimliksizlik, diğeri çok kimliklilik.

Kimliksiz: Düzenin yetiştirdiği insanın kimliği, çok bilinmeyenli denklemi andırıyor: Ne müslüman olduğu belli, ne de kâfir diyebiliyorsun. Kilisedeki kuş misali. Müslümansa kilisede ne işi var, hıristiyansa heykelin üzerine niye pisliyor? İnsanımızı kuşa benzettiler, kilisedeki de değil; tapınaktaki kuşa. Kamusal alanı tapınağa çeviren düzen, heykelin üstüne pislemeyi de suç saydığından, önünde saygı duyup tapınan kuşa dönüştürdü insanımızı. Kuş derken deve kuşu. Ne uçabiliyor, ne yük taşıyor. Kuş demek cesaret ister; kuş değil, çünkü uçamıyor. Deve desen diyemiyorsun, yük taşıyamıyor. Aynı zamanda çok kimlikli: Devekuşu; hem deve, hem kuş geçiniyor; eh, biz de kabul edelim: Deve gibi her tarafı yamuk, kuş beyni kadar beyinli, kuşbeyinli. Devedeki gibi işkembe, kuştaki kadar akıl. Düzen bu hale getirdi insanımızı, eseriyle övünebilir. Her yerde ayrı bir kimlik, ayrı bir rozet, ayrı bir yüz, ayrı bir maske. İki yüzlü de değil, iki yüz yüzlü. Sakala göre tıraş, karşısındakine göre tavır…

İslâm, dosdoğru bir kimliktir. Her yerde kendisini gören bir zâtın her an kendisini imtihan ettiği bilinciyle O’nu görür gibi yaşayan bir kimlik. Her yerde, her zaman diliminde, her müslümanın sahip olması ve hiç değişmemesi gereken bir kimlik: Müslümanlık. “Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. Babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamber’in size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânız, tek efendinizdir. O, ne güzel koruyup kurtarıcıdır, ne güzel yardımcıdır.” (22/Hacc, 78)

İslâm fıtrat dinidir, güzellik dinidir. “Her çocuk, İslâm fıtratı (Allah’ı tanıma ve O’na teslim olma) yaratılışı üzere doğar.” (Müslim, Kader 25; Ahmed bin Hanbel, 4/24). İnsanı, yaratılışındaki güzelliğe çağırır. Güzellik, fıtrî bir özelliktir. Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın, güzeli gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur.

Güzelin ölçüsü müslümana göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın hükmü. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili kitaplarda “husün-kubuh” (güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konudaki görüşler şöyle özetlenebilir: “Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını emreder” veya “güzel olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.” “Allah sadece çirkin şeyleri yasaklar” veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.”

Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Güzelin kaynağı ve tüm güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik sergilemesini, yani ihsânı emreder: “…Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et (güzellikler sergile, iyilik yap)…” (28/Kasas, 77)

En güzel kıvamda, en güzel biçimde yaratılan (95/Tîn, 4) insanla ilgili güzellikler, somut bedensel güzelliklerin yanında ve ondan öncelikle soyut güzelliklerdir. Tevhidî, ahlâkî, rûhî, zihnî güzelliktir esas önemli olan. Tüm insanlar, hangi renkte, hangi yaşta, hangi seviyede olursa olsun yaratılışındaki mânevî/fıtrî potansiyel sâyesinde güzellik yarışmasına katılabilir, derece alabilir. Çünkü Allah, ölüm ve hayatı, insanlardan kimlerin en güzel ameller işleyeceğini sınamak için yaratmıştır (67/Mülk, 2). Hayırda yarışmaya katılmamız emredilmiştir (2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48).

Bilindiği gibi İslâm, kelime anlamı olarak, teslim olmak, müslüman olmak demektir. Müslim, Allah’a itaat eden, boyun eğen, bağlanan, kendini Allah’a veren, ihlâslı bir şekilde Allah’a yönelen ve hakkıyla müslüman olan kişidir.

İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz (Bak. 6/En’âm, 162; 4/Nisâ, 65). İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.

Bütün kâinat ve içindeki her şey O Yaratıcı’nın kanunlarına itaat etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay, yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman oluşlarına şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” (3/Âl-i İmran, 83). Bu âyette gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor ve deniliyor ki “Ey insan, işte sen de böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslâm, imanın bir tezâhürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani imansız İslâm olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde iman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyet’in (teslimiyetin) geçerli olabilmesi için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.

İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslâm’ı seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan, kimlikli, kişilikli bir şahsiyet olarak örnek insan olur, tüm dünyada halifeliğe adaydır artık. Dünya İslâm Devleti onu beklemektedir.

Vahye göre sahih müslüman kimliğinin temel vasıfları nelerdir?

Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde müslümanların özellikleri farklı açılardan anlatılmaktadır. Allah nasıl bir kul istediğini, müslimleri ve onların güzel hallerini anlatarak bize göstermektedir. Peygamberimiz de müslümanlarda bulunması gereken sıfatları anlatmıştır:

Bir adamın, ‘Hangi müslüman hayırlıdır?’ sorusuna karşılık; ‘Diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmeyeceğine güvendiği) kimsedir’ buyurmuştur.” (Müslim, İman 14, Hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad, Hadis no: 2481; İbn Mâce, Fiten 2, Hadis no: 3934)

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının da zulmetmesine râzı olmaz.” (Buharî, Mezâlim 3)

Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmını almak, hasta ise ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, (meşru) davetine uymak, hapşırdığı zaman ‘yerhamükellah-Allah sana rahmet etsin’ demek.” (Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 3, Hadis no: 2162; Ebû Dâvud, Edeb, Hadis no: 5030; Nesâî, Cenâiz 52; Tirmizî, Edeb 1, Hadis no: 2736)

Müslümanın kanı, canı, ve ırzı diğer müslümanlara haramdır (bunlara saldırı helâl değildir).” (İbn Mâce, Fiten 2, Hadis no: 2931; Ahmed bin Hanbel, 2/491)

Müslüman sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden çok seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfr’e dönmeyi, cehenneme yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” (Nesâî, İman 3-4)

Eslim teslem / İslâm’a gir, kurtulursun.” (Buhârî, Bed’ul Vahy 6, Cihâd 102, Tefsîru Sûre 3, 4; Müslim, Cihâd 74; İbn Mâce, Mukaddime 10)

Müslüman, sevdiğini Allah için seven, Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden çok seven ve Allah kendisine imanı nasip ettikten sonra tekrar küfre dönmeyi, cehenneme yüz üstü atılmaktan daha tehlikeli gören kimsedir.” (Nesâî, İmân 3, 4)

Kalbinde imanı olan her insan aynı zamanda müslümandır. Fakat her müslüman mü’min olmayabilir. İslâm’da asıl olan iman ve amelin birlikte bulunmasıdır. İbâdetler, insanlar arası münasebetleri düzenleyen hükümler ve bunlara uymayanlar için öngörülen dünyevî ve uhrevî müeyyideler bir bütün olarak alınır, birbirini tamamlayacak şekilde kişi ve toplum hayatında uygulamaya konulursa “İslâm’a gir, kurtulmuş olursun” hadisinin haber verdiği gerçek ortaya çıkar.

İbâdet ve muâmelelerden soyutlanmış bir kalpteki imanın korunması güçtür. Aylarca veya yıllarca namaz, oruç, zekât ibadetini tanımamış, günlük işlerinde İslâmî bir endişesi olmayan bir kimsenin kalbi kararabilir ve İlâhî duygulara karşı duyarlılığını kaybedebilir.

Muvahhid bir müslüman, tevhid veya şehâdet kelimesini söyler ve imanını ortaya koyar. Bu kelimeleri söylemek ve onların içerisinde saklı olan ilkeleri kabul etmek, insanlar arasında kesin bir tercihin ortaya konulmasıdır. İnsanların gittiği yanlış yolun, yaptıkları hatalı davranışların, ibâdet ettikleri sahte ilâhların terk edilmesini ilân etmektir. Ayrı bir yolun, ayrı bir dinin, ayrı bir hayat anlayışının, ayrı bir ahlâk nizamının, ayrı bir hedefin seçilmesini bildirmedir. Müslüman, bütün benliği ile, kendisine ulaşan iman ilkelerini alır, öğrenir, tasdik eder ve bunları hayat haline getirir.

Tevhidî imana sahip bir müslüman, Allah’ın varlığını ve tek olduğunu, hâkimiyetinde ve ilâhlığında hiç bir ortağı olmadığını, hiçbir şeyin O’na denk olmayacağını, O’nun dışında ibâdet edilecek bir ilâh olamayacağını, insanlara din koyma, kanun koyma yetkisinin sadece O’nda olduğunu, en kâmil (en yüce) sıfatların O’na ait olduğunu kabul ve tasdik eder.

İman etme; dil ile inandığını söyleme, iman esaslarını kabul etme ve imanın gereklerini yerine getirmedir. Mü’min, ‘ben imanın bütün ilkelerini kabul ediyorum’ demekle yetinmez. Bilir ki imanın içerisinde, imanı hayata hâkim kılma anlayışı da vardır. Meselâ, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olduğunu tasdik etmek iman için yeterli değildir. O’nun hem son peygamber olduğu kabul edilecek, hem de Kur’an emrettiği gibi O’na itaat edilecek, yani O’nun sünnetine uyulacak. İslâm’ın emirlerine uymak ve yasaklarını yapmamak imanın ve müslüman şahsiyetin gereğidir. İslâmî kimlik sahibi müslümanların yapması gereken özelliklerden biri de, iman etmeyen insanlar gibi yaşamamak, inanç, ahlâk ve davranış olarak onlardan farklı olmaktır. Neye iman ediyorsa, o iman kaynağının çizdiği çizgide, gösterdiği ölçülerde bulunup yaşamaktır.

Kur’an-ı Kerim, farklı sûrelerde mü’minlerin özelliklerini, nasıl insan olduklarını veya nasıl olmaları gerektiğini anlatmaktadır. Kur’an’da mü’minlere ait özelliklerinden bazıları şunlardır:

1- Mü’minler akıllı insanlardır, yani akıllarını kullanır, batıl ne kadar çekici ve nefse hoş gelse de onun peşine gitmezler (5/Mâide, 100).

2- Mü’minler, sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar. Sözlerin en güzeli de şüphesiz ki Allah’tan gelen ‘vahy’dir (39/Zümer, 18).

3- Mü’minler, Allah’ın koyduğu sınırlara dikkat ederler. O’nun yasaklarına, hükümlerine, öğütlerine karşı gelmezler, bile bile günaha dalmazlar (9/Tevbe, 112; 4/Nisâ, 13).

4- Onların kalplerini dünya geçimlikleri, oyun, eğlence, zevk veren şeyler değil, Allah’ı zikretme (hatırlama) doyurur. Allah adı ve O’nun zikri kalplerini rahatlatır, ruhlarını dinginliğe kavuşturur (8/Enfâl, 2; 13/Ra’d, 28).

5- Mü’minler doğru yolda, istikamet üzerinde olan insanlardır. Onlar, imanlarında sadık (doğru) oldukları gibi amellerinde de ihlas sahibidirler. Gittikleri yol dosdoğrudur (41/Fussilet, 30).

6- Mü’minler, Rabblerine ibâdet eden kimselerdir. Onlar, müşrikler gibi sahte tanrılara kulluk yapmazlar. Onlar ateistler gibi hayatı ibadetsiz geçirmezler. Onlar, iman ettikleri Rabblerinin önünde gereken kulluğu yerine getirirler (9/Tevbe, 112; 32/Secde, 15).

7- Onlar, boş işlerden, lüzumsuz uğraşlardan ve boş sözden (lağv’den) yüz çevirirler. Onlar zamanlarını en iyi uğraşlarla, salih amellerle geçirmeye, kendileri için sevap kazanmaya, başkalarına iyilik etmeye gayret ederler (28/Kasas, 55).

8- Mü’minler, Kur’an’ı kabul edip, O’nun hükümlerini yerine getiren insanlardır. Onlar, sorunlarını Kitap’la çözmeye çalışırlar, Kitap onların rehberidir. Onlar arzularını, isteklerini Kur’an’ın çizgisine uygun hale getirirler (24/Nur, 51).

9- Mü’minler merhamet sahibidirler, bütün kötülükleri iyilikle veya en güzel yolla savarlar. Onlar ancak, küfre, isyana, zalimliğe yumuşaklıkla davranmazlar (13/Ra’d, 22). Kendi nefisleri için intikam peşinde olmazlar. Onların kişiliklerinde kin ve düşmanlığa yer yoktur. Merhamet sahibi oldukları için bütün insanların iman edip cehennemden kurtulmaları uğrunda çalışırlar.

10- Onlar, her konuda gerekli çalışmayı yaparlar, her tedbire başvururlar, ellerinden gelen gayreti gösterirler, sonra da Allah’a güvenip dayanırlar (tevekkül ederler) (29/Ankebût, 59).

11- Onlar, işlerini aralarında yaptıkları şûra ile yaparlar. Birbirlerine akıl danışırlar. Yardımcı olurlar. Onların işlerini üzerine alan mü’min yöneticiler, diktatörlük yapmazlar, şûra ile sorunları çözerler (42/Şûrâ, 36-39).

12- Mü’minler birbirlerinin kardeşidirler. Birbirlerine karşı kardeşlik hukukuna uyarlar (49/Hucurât, 10).

13- Mü’minler, devamlı olarak ‘ma’ruf’u emrederler, ‘münker’den sakındırırlar. Onlar devamlı hayr olan şeye çağırırlar (3/Âl-i İmrân, 104, 110; 9/Tevbe, 71, 112).

14- Mü’minler takvâ sahibidirler. Her konuda Allah’tan çekinirler, kendilerini hataya götürecek, günah kazandıracak yollardan uzak durmaya çalışırlar (21/Enbiyâ, 49).

15- Onlar Allah’ın velileridir (dost saydığı kimselerdir). Öyle ki o mü’minler görüldüğü zaman Allah’ı hatırlamak mümkündür (10/Yûnus, 62).

16- Mü’minler, imanlarına bağlı olarak salih amel işlerseler, iyi bir davranışta bulunsalar; karşılığını kat kat alacaklardır (20/Tâhâ, 112). Onlar, Hakk’a iman etmelerinden ve Allah’a hakkıyla kulluk etmelerinden dolayı kurtulan insanlardır (23/Mü’minûn, 1). Mü’minler, imanlarında samimi insanlardır. Onlar mallarıyla ve canlarıyla Allah rızası için yaşarlar. (49 Hucurât/15)

Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman yürekleri ürperir. O’nun âyetleri okunduğu zaman imanlarını artırır ve yalnızca Rabblerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden infak ederler. İşte gerçek mü’minler bunlardır. Rabbleri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.” (8/Enfâl, 2-4).

İşte mü’minler bu kimselerdir. Onların üstün özelliklerinden ancak bir kısmını yukarıda sayabildik. Kur’an onları en güzel şekilde tanıtıyor. Peygamberimiz, bizzat kendi yaşantısıyla bize gerçek mü’minin nasıl olması gerektiğini göstermiştir. O’nun diliyle de mü’minlerin bazı özelliklerini öğreniyoruz.

Onlar, Allah’a imanlarından ve imanlarını ispat eden sâlih amellerinden dolayı azaptan korunmuşlardır. Allah’ın en doğru hükümlerine uydukları için bütün yaratıklar onlardan emindir. Yalan söylemez, kimseye zulmetmez, kimseyi aldatmaz, kimsenin hakkına saldırmaz. Kendisine emanet edilen, din, can, akıl ve mala ihanet etmez. Sözünde durur, ciddidir. Allah’ın nuruyla baktığı için, ibret alır, inandığı dinden güvendedir ve güven verir.

Gerçek mü’min kendisi için isteyip arzu ettiği şeyi diğer müslüman kardeşleri için de isteyip arzu eder (Müslim, İman 71-72, Hadis no: 45).

Onlar her an Allah’ı görür gibi, O’na lâyık olacak şekilde kulluk yaparlar. “İhsân; Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” (Buhâri, İman 37; Müslim, İman 1, Hadis no: 8)

İmanın tadını; Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak Muhammed’i seçip râzı olanlar duyar.” (Müslim, İman 56, hadis no: 34; Tirmizî, İman 10, hadis no: 2625)

Yeni müslüman olan bir sahâbi, Allah Rasûlünden şunu sordu: ‘Allah, seninle bizlere ne gönderdi?’ Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı verdi: “İslâm’ı.” Adam, ‘Pekâlâ, İslâm’ın alâmetleri nedir?’ diye sordu. Rasûlullah, şöyle buyurdu: “Kendimi Allah’a teslim ettim, başka şeyleri terk ettim’ demen, namaz kılman, zekât vermendir. Her müslüman bir başka müslümana haramdır. İki müslüman birbiriyle kardeştir ve birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse müslüman olduktan sonra müşrikleri terk edip müslümanlara karışmadıkça hiçbir ameli (Allah yanında) makbul değildir.” (Nesâî, Zekât 72, hadis no: 5, 82)

Mü’min, imanını tehlikeye atacak davranış, söz ve fikirlerden uzak durur. Şirk sayılabilecek hiç bir inanca uymaz. İnsanların uydurduğu dinlerin peşine gitmez. Allah’ın hükmüne rağmen başkalarının hükümlerini kabul etmez. Kafirleri ve müşrikleri kendine veli edinmez. Din, helâl ve haram konusunda dikkatli olur, İslâmın çizgisinin dışına çıkmaz.

Mü’min, maddî ve mânevî olarak temiz olan insandır. O Allah’ın sevgili kuludur. Yeryüzünün huzur ve adaleti için bir direktir. O, İslâm’ın somut bir temsilcisidir.

Allah’ı râzı etmeyi birinci amaç edinip O’na hakkıyla kulluk yapmaya çalışan şahsiyetli müslümanlara, dâvâ adamı kimliği taşıyanlara selâm olsun!

Ahmed Kalkan
Vuslat dergisi

Kalbteki Sevgiyi İfade Yolları

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, meâlen, “sizden biri kardeşini seviyorsa, ona sevdiğini söylesin” buyuruyor. Bir mü’minin, muhabbet duyduğu bir arkadaşına sevgisini bildirmesinin yolları ve esasları nelerdir?

Hadis kaynaklarına bakıldığında bu hadis-i şerifin, arka planını çok bilemediğimiz bir hâdise münasebetiyle şerefsüdûr olduğu görülür. Şöyle ki, Fahr-i Kainat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir şahısla beraberken yanlarından başka bir zat geçer. Allah Resûlü’nün yanında bulunan sahabî, Habib-i Ekrem Efendimiz’e, “Ey Allah’ın Resûlü ben şu genci seviyorum” der. Bunun üzerine Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz, “Peki bunu kendisine haber verdin mi?” diye sorar. Hayır cevabını alınca, o sahabîye, arkadaşına gidip ona olan sevgisini bildirmesini tavsiye buyurur. (Ebû Dâvud, Edep 122)

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi her ne kadar bu hâdisenin arka planı hakkında kesin ve net bir malumatımız bulunmasa da, bir ihtimal olarak, o iki şahsın kendi arasındaki hususi bir durum münasebetiyle böyle bir tavsiyenin yapıldığını söyleyebiliriz. Çünkü fetanet-i uzma sahibi Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşya ve hadiselere mahrutî bir nazarla baktığından ashab efendilerimizin birbiriyle münasebetlerini çok iyi okuyor, çok iyi biliyordu. Evet o, arkasında saf bağlayan insanların umumî ahvaline vâkıftı. Mesela onların bir saf teşkil ederken topukları, diz kapakları, omuzları birbirine değecek ölçüde, âdeta bir bünyan-ı marsus gibi, rasin ve mazbut bir halde bulunup bulunmadıklarına; gelip geçerken birbirlerine karşı bakış keyfiyetine, yürekten bir selamla veya göz ucuyla bir nigah-ı âşinâ kılarak “merhaba” deyiş hâllerine varıncaya kadar aralarındaki münasebeti her zaman öyle doğru okuyor, haklarında vereceği hükümleri öyle yerli yerinde ortaya koyuyor, öyle isabet buyuruyorlardı ki, daha ötesi olamaz. Evet, bu şekilde muhatablarını tanıma, bilme ve onlar hakkında tastamam isabet kaydetme ancak fetanet-i uzma sahibi İki Cihan Serveri’ne has bir keyfiyettir.

Diğer yandan, gökler ötesi âlemlerle sürekli münasebet içinde olan Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm), vahy-i ilahi vesilesiyle insanların durumundan haberdar olma gibi aşkın bir yanı sözkonusudur. Bu sebeple diyebiliriz ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ister vahiyle kendisine bildirilmesi neticesinde, isterse aşkın fetanet ve üstün sezisiyle o iki insan arasında bir problem olduğunu sezmiş ve bu sebeple onlardan birinin “ben falanı seviyorum” demesi karşılığında hiç vakit fevt etmeden hemen “git ona sevdiğini söyle” diye buyurmuş olabilir. Ancak hâdisenin arka planında bahsettiğimiz tarzda bir ihtimal sözkonusu olsa bile meseleyi umumi olarak ele almada da herhangi bir mahzur olmasa gerek. Yani sebebin hususiliği, hükmün umumiliğine engel teşkil etmemektedir. Bundan dolayı diyebiliriz ki, mezkur hâdise münasebetiyle vârid olan bu hadis-i şerif, umumî mânâda herkese hitap etmekte ve kardeşine sevgi duyan bir mü’minin, bu sevgisini o kişiye söylemesini veya bir yolunu bulup bunu ona ihsas etmesini umumî mânâda tavsiye buyurmaktadır. Zaten inananlar arasındaki kardeşlik ve tesanüdün tesisi açısından meseleye bakıldığında, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyurduğu bu hususun, mü’minlerin birbiriyle kaynaşmaları, birbirine sıcak bir nazarla bakıp güven duymaları, gönüllerin birbirine ısınması ve su-i zanna gidecek yolların tâ baştan kapanması adına ne kadar önem arzettiği anlaşılacaktır.

“Halid, Allah şahid seni çok seviyorum”

Asr-ı Saadet’e bakıldığında, Fahr-i Kainat Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ışıktan düsturunun sahabe-i kiram efendilerimizin hayatlarında çok önemli bir yer teşkil ettiğini ve bu lâl u güher söz istikametinde nice hâdisenin vukû bulduğunu görebiliriz. Mesela Hazreti Ömer (radiyallahu anh), Yermük savaşında Hazreti Halid’i azledip huzuruna çağırdığında şu ifadeyle sözüne başlamıştı: “Ey Halid! Allah şahid seni çok seviyorum.” Hazreti Ömer’in diğer insanların yanında, bir topluluk içinde Seyyidinâ Hazreti Halid’e bu şekilde bir hitapla sözüne başlaması, daha sonra söyleyeceklerinin hüsn-ü kabul görmesi adına çok önemli bir referans olacaktır. Ayrıca azledilişi dolayısıyla Hazreti Halid’in içinde oluşabilecek muhtemel ukdeleri de tâ baştan silip süpürecektir. O büyük halife sözlerine şöyle devam eder: “Ancak ey Halid! Halk elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor. Ben biliyorum ki, bu zaferleri bize ihsan eden Allah’tır. Bu sebeple seni görevinden azlediyorum.” Zaten Hazreti Halid’in akidesi de bu sözlere ters değildir ki, onlara karşı herhangi bir itirazda bulunsun. Hazreti Ömer bu sözleriyle şirke karşı ilan-ı harp ettiğini ortaya koyuyor; bunun üzerine Hazreti Halid de hemen O’nun yanında yerini alıyordu. İşte Hazreti Ömer’in Hazreti Halid’e olan sevgisini bu şekilde dile getirmesi ve sözüne böyle bir ifadeyle başlaması daha sonra söylenecek sözlerin teveccüh görüp hüsn-ü kabulle karşılanması ve vahdet-i ruhiyenin teessüsü adına çok önemli bir vesile olmuştur.

Mübalağa – Meddahlık ve Natürel Sevgi

Şimdi bir mü’minin, sevgisini kardeşine duyurması, bildirmesi ne kadar ehemmiyetli ise, bu güzel amel yerine getirilirken samimi ve içten olunması, sunîliklere girilmemesi, zımnî yalan olan mübalağalara başvurulmaması da o ölçüde ehemmiyet arzeder. Her hususta olduğu gibi bu mevzûda da yanılmaz ve yanıltmaz rehberimiz Rehber-i Ekmel Efendimiz’dir (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm). Çünkü O, duyguda, düşüncede, ibadet ü taatta, insanların birbirlerine karşı davranışlarında vs. bütün bir hayatı talim etmek için gönderilmiştir. İşte biz, bir kardeşimiz hakkında müsbet duygularımızı nasıl ifade edeceğiz, onun meziyet ve faziletlerini dillendirirken nasıl dillendireceğiz bütün bunları da yine Efendiler Efendisi’nin o lâl u güher söz ve beyanlarından öğrenmemiz gerekir. Bu açıdan hadis-i şeriflere bakıldığında sahih kaynaklarda yer alan şu meşhur vak’ayı hatırlayabiliriz: Bir sahabî efendimiz Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) huzurunda, yüzüne karşı bir arkadaşını medh u sena etmişti. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o şahsa, “Arkadaşının boynunu kırdın” buyurup bu sözünü üç kez tekrar etti ve ardından da, “Bir kimse kardeşini illa övecekse bari, “Falancayı ben öyle zannediyorum, ancak işin iç yüzünü Allah bilir. Ben hiç kimseyi Allah’a karşı tezkiye edemem” desin, buyurdu”. (Buhârî, Şehadat 16).

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu ikaz ve tenbihini doğru anlayıp doğru yorumlamak için biraz önce izah etmeye çalıştığım bir hususu müsaadenizle bir kez daha dile getirmek istiyorum. O da şudur: İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), muhataplarını âdeta avucunun içi gibi çok iyi bilir, çok iyi okur, çok iyi tanırdı. Bu hususu yani muhatabı tanıma mevzûunu kanaatimce bir sabite gibi kabul edip Efendimiz’in beyanlarına hep bu nazarla bakılması gerekir. Çünkü böyle bir bakış açısı bize, o nurefşân beyanlar hakkında sağlam ve sıhhatli hükümlere ulaşmada ciddi fayda sağlayacaktır. İşte meseleye bu perspektiften bakıldığında şunu söyleyebiliriz: Demek ki yüzüne karşı medh u senada bulunulan zat, henüz böyle bir medhi kaldırabilecek ruhî seviyeye ulaşmamıştı, böyle bir övgüyü taşıyabilecek tahammülü yoktu. Bu sebeple bilinmesi gerekir ki, sevme, sevdiğini duyurup hissetirme başka bir meseledir; meddahların yaptığı gibi mübalağalara girme, ortalığı Kırkpınar’a çevirecek şekilde etrafa yağ döküp gezme; “onun eşi-menendi yok..”, “bir sengine yekpâre acem mülki fedâdır” türünden laflar etme tamamen farklı bir meseledir. İkincisi, kardeşinin boynunu kırmaya matuf ifadelerdir ki memnu olan budur. Hem bu tür ifadeler medh u sena edilen zatı baştan çıkardığı/çıkaracağı ve onun uhrevî hayatının mahvına sebep olacağı gibi, başkalarının gıpta damarını da tahrike vesile olur. Gıbta mahzursuz görülse de, unutulmaması gerekir ki, gıpta ile hased hemhuduttur. Bu sebeple gıpta duygusunun tahrik edilmesi tehlikeli bir sahaya kardeşini sürükleme demektir. Evet, siz birini övdükçe başkalarının içinde ona karşı çekememezlik ve hased hislerini tetiklemiş ve onun aleyhine pek çok sun’i düşman icad etmiş olursunuz.

Bu sebeple bence mübalağalara girip büyük pâye, büyük unvanlarla kardeşlerimizi anmak; anıp onları hased ve kıskançlığın hedefi haline getirmek yerine, onlara karşı fevkalade sadakat göstermekle kardeşliğin hakkını vermeye çalışmamız gerekir. Bu açıdan, zımnî yalan olan mübalağalara girmeden, akıl, mantık ve kalbin kabul edeceği, ruhanilerin ve mele-i alanın sakinlerinin “evet” diyeceği, dinin ruhuna ve Kur’an akliliğine uygun bir üslupla muhabbet ve sevgimizi dile getirip ortaya koymalıyız.

Bu mevzûda neyin doğru neyin eğri olduğunu tefrik ve tesbit ise vicdanın kadirşinas kıstaslarına emanettir. Evet, siz vicdanın hakemliğine başvurduğunuz takdirde neyin mübalağa ve hilaf-ı vaki beyan olduğunu neyin saf, natürel sevgiyi ifade ettiğini sezip anlayacaksınız.

Sevgiyi İfadede Değişik Yol ve Vesileler

Dille beyanın dışında, elbette ki sevgiyi ifade etmenin daha başka yolları da vardır. Mesela sevdiği kişinin arkasından dua etmek bu yolların en güzel ve en doğru vasıtalarından biridir. Fahr-ı Kainat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “En süratle kabule karin olan dua, gaibin gaibe duasıdır.” (Tirmizî, Birr 50) buyuruyor. Bir insanın, sevdiği bir arkadaşına, onun hiç haberi olmadan gıyabında dua etmesi, hem sevginin Allah için olduğuna bir delildir, hem de o iki kişi arasında sımsıcak bir muhabbetin tesisi adına çok önemli bir vesiledir.

Sevgiyi ifadenin önemli bir yolu da, insanın sevdiği zat hakkındaki hüsn-ü zannını, o zata ulaştırabilecek üçüncü şahısların yanında dile getirmesidir. Mesela bir insan, “Ben şimdiye kadar falan kimsenin hiçbir kötülüğüne şahit olmadım. Hatta bazen belki benden bir kısım kötülükler sadır oldu ama ben ondan hep iyilik gördüm. O, yaptığım kötülükler karşısında hiçbir zaman aynıyla mukabelede bulunma gibi bir tavır içerisine girmedi” türünden ifadeler kullanarak başkaları yanında ona olan güzel duygu ve güzel düşüncelerini dile getirebilir. Arkadaşının kendisi hakkında söylenen bu tür beyanlardan haberdar olması o iki kişinin kalbleri arasında sevgi köprülerinin kurulması adına çok önemli bir vesile olacaktır.

Aynı zamanda bilinmesi gerekir ki, yapılan her bir iyilik de sevgiyi ifade yollarından biridir. Hiç unutmam arkadaşlardan bir tanesi diğerine şöyle demişti: “Allah bana bağımdan, bahçemden şu kadar ürün verdi. Eğer kardeşsek ben bunu seninle bölüşmek istiyorum.” Bu öyle centilmence bir tavırdır ki, siz elli defa “ben seni seviyorum kardeşim!” deseniz bu ölçüde müessir olamazsınız. Elbette ki o şahsın böyle civanmertçe bir tavır sergilemesi karşısında siz kendinize düşeni yapar ve böyle bir teklifi kabul edemeyeceğinizi beyan edersiniz. Bu, ayrı bir mesele. Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta, o insanın îsar ruhuyla hareket etmesi ve bunun neticesinde de bir sevgi selinin karşılıklı olarak kalblere akıp durmasıdır.

Tabiî, îsar hasletini sadece maddi olarak ihsanda bulunma, yemeyip yedirme, giymeyip giydirme şeklinde anlamamak, onunla sınırlandırmamak gerekir. Belki yeri geldiğinde kendi hissiyat, görüş, düşünce ve fikirlerimizi bir kenara koyup kardeşimizin hissiyat, görüş, düşünce ve fikirlerini tercih etmek, kimi zaman maddi meselelerde fedakarlıkta bulunmaktan daha fazla sevgi bağlarını güçlendiren önemli vesilelerden biridir. Evet, karşı tarafın düşüncelerine saygılı olup onları kabul etme, kendi hissiyatımızı kardeşimizin hissiyatı içinde eritip yok etme öyle bir vasıtadır ki, onunla gönül kapılarını ardına kadar açabilirsiniz. Mesela, bir arkadaşınız size, bir konuda bazı tavsiyelerde bulundu. Siz de bunun üzerine içinizin sesi olarak, “Kardeşim! Allah senden ebediyyen razı olsun! Ben bugüne kadar bu meseleye hiç böyle bakmamıştım. Ortaya attığın bu fikirler benim hiçbir zaman düşünüp aklemediğim enginlikte. Bu fikir ve tekliflerin, benim için öyle ufuk açıcı oldu ki, Allah’ın izniyle ben pek çok problemi bu sırlı anahtarla çözebilirim” türünden bazı sözler söylemek sûretiyle sevginizi ifade etmiş ve kardeşinizin gönlünü size karşı muhabbetle lebâleb hale getirmiş olursunuz.

Gördüğünüz gibi sevgiyi ifade etmenin pek çok yolu vardır. Sözlerinizle, gıyaben yaptığınız dualarınızla, îsar ruhuyla hareket etmekle gönüllere girebilir ve bunların hepsini bir yönüyle “seni seviyorum” mülahazası şeklinde ele alabilirsiniz.

Ütopik bulabilirsiniz, fakat ben bu noktada durup size bir hissiyatımı ifade etmek istiyorum. Fakir, öyle arzu ediyorum ki, keşke inanan insanlar birbirlerini âşık-maşuk münasebeti içinde sevseler. Yani biri Leyla ise diğeri Mecnun, biri Vamık ise öteki Azra, biri Şirin ise beriki Ferhat, biri Kerem ise öbürü Aslı olsa. Birbirlerini görmek için âdeta mehâliki iktiham etse yani her türlü sıkıntı, meşakkat ve tehlikelere karşı göğüs gerip katlansa ve birbirlerinin arkasından koşturup dursalar. Fakat beşer tabiatının ne tür zaaflardan mündemiç olduğunu nazar-ı itibara aldığımız zaman, aşk derecesinde böyle bir sevgi ve alakanın öyle çok kolay gerçekleştirilemeyeceğini de biliyoruz.

İşte bu noktada yapılması gereken ve mü’mine yakışan tavır, arkadaşlar arasında yaşanan bir kısım arıza ve problemlere takılıp kalmamak ve yapılan kötülüklere aynıyla mukabelede bulunmamaktır. Evet, kötülük bile görsek bize düşen aynıyla mukabelede bulunmak değil, onun arkasından bir iyilik yapmaktır. Böylece kötülüğü devam ettirebilecek elleri-kolları, iyilik ve ihsanla bağlamış olacağız. Ayrıca kendimizi kardeşimizin yerine koyup, o, nelerden hoşlanıyorlarsa, aynı şeylerden bizim de hoşnut olacağımızı düşünmek yani empati yaparak muhatabımızı anlamaya çalışmak da bu mevzuda çok önem arzeder. Çünkü siz başkalarına değer atfettikçe, onlar da size değer atfeder. Böylece değerlerin tedahulü (birbiri içine girmesi), ictimaı gerçekleşir; bu da kalbler arasında derin bir muhabbet ve kaynaşmaya vesile olur.

Fethullah Gülen

Bir günaha her gün âh

Amel ve emel arasındaki gel-gitlerin ayrılma noktasıdır günah. Bazen ameli terk iken günahın adı bazen de emele meyil olur. Günah, güne düşen karanın adı. Hayata düşen kara dip not. Sırattan ifsata doğru olan meyil. Aklın bir anlık saf dışı kalışının resmi. Mantığın kısa devre yapması. Cennet yolundan cehennem tarafına doğru kulun kayması. Kitabın unutulması. Peygamberin hatırlanmaması. Nasihatin sırra kadem basması. Hayatın şirazeden çıkması. Hayatın manasından soyutlanması. Şeytanın hilesinin tutması. Meleğin ağlaması. Feleğin şaşkınlığı. Semeğin günaha adı karışan insan karşısındaki üstün yanı. Kainat büyüklüğündeki emeklerin heder olması. Kulun derbeder hali. Kulun üstüne oynanan kumar karşısındaki şeytanın kısa süreli üstünlük anı.

Elbisenin rengi ile kirin büyüklüğü arasında ciddi bir irtibat olduğu muhakkak. Koyu renkli elbise sahipleri ile açık renkli giyinenlerin çamur karşısındaki teyakkuz halleri bir olamaz. Beyaz bir libas sahibi önüne gelen her yere oturamaz ve her yolda istediği gibi at koşturamaz. Titizliğin derecesi sahip olunan elbisenin rengi ile doğrudan irtibatlı. Akıl sahibi her insan için bu hal değişmez bir kaide. Hele kişi bir de makam sahibi ise… O üzerindeki libas bir yerlerin de resmi üniforması ise durum daha da bir ciddileşir. Ve sahibi libas bu kez attığı her adıma dikkat etme mecburiyetindedir. Elbisesinin arkasına sıçrayan çamurun ebatı değildir artık onu tedirgin ve de rahatsız eden. Az veya çok oluşundan kaynaklanmaz kişiyi rahatsız eden. Elbise kir almışsa makam hasar almıştır artık. Ahiret yolunun gemisi su almaya başlamıştır. Bu hal gemide bulunan akıl sahibi herkesi ve makamının bilincindeki her bilinçli ferdi tedirgin etmeli. İşte bu çekişme iyiye işaretin adı.

Amel dünyası boşluk kabul etmez. Amel ile boşluklar doldurulmaz ise emel devreye girecektir mutlaka. Emeller haram ve helal dairesinin dışını zorlarsa, rehberliğe soyunan şeytan olur. Kumandayı şeytana teslim eden her kul tesellisiz kalır. Bu yöneliş ve tercih kayba duçar olunan yolun karanlık koridorlarında serseriane ve divanece alınan rotasız ve de pusulasız koşuşturmacadır. Sahibine faydası olmayacaktır. Rehberi şeytan olanın istikameti cehennem olur. Şeytanı rehber edinen dünyada da ahirette de maskara olur. Elbise olarak beyaz giyemez onlar. Saflık ve de temizliği temsil eden beyaz uzaktır kendilerine.

Kaderin keder tarafını anlayamazlar. Anlayamadıkları için de ağıtlar yükselir her daim onların semalarından. İsyan şarkı olur. Asilik meslek halini alır. Merhamet ancak tövbe kurnasından akar. Acziyetini anlayanın gerçek rahmet kapısına doğru olan azimli yürüyüşüdür ki kişiyi rahmet vadilerinde dolaştırır.

Nazar ettiği pencerenin camı kirli olanın manzarası temiz olamaz. Gözüne gaflet boyası çalınanın mantığı tutarsızlaşır. Kalbi kasvet bağlayanın gözünden yaş akmaz. Göz yaşı tövbedir oysa. Acziyetin ifadesidir. Eli yetmediğinin belgesidir. Bittiğine delildir. Halin ta kendisidir. Ve göz yaşı ile isteyene istediği mutlaka verilecektir. Atamız Adem (as) cennete ağlaya ağlaya girmiştir tekrardan. Yakuba (as) gömlek bir müjdedir ağlamasının dineceği hususunda. İbrahim (as) kahkaha atarak dolaşmamıştır ayak bastığı beldeleri. İçine atıldığı ateşi neyin söndürdüğünü henüz bilenimiz yok. Belki de ağlamasıydı onu Allah’ın izniyle ateşten gülşene götüren yine de. Testere altındaki Zekeriyya (as) kim bilir neler çekti. Şuayb (as) gözlerini niçin kaybetmişti… Bırakın günaha ağlamayı zelleye bile gözlerini kaybedenlerin hallerini nasıl okumalı ki?

Ağlamak günaha isyandır bu zaviyeden. Ayağa tekrardan kalkmaktır. Bataklıkta olmaya baş kaldırıdır. Düşkün olmanın farkına varmadır. Fark edemeyenin halini, ayağa kalkma gibi bir gayreti elbette olmayacaktır. Günah bazen şeytanın filminde rol alma iken bazen de nefse amede olunmanın nihayetinde elde edilen pozisyona konulan addır. O yüzden ‘şüphesiz ki ben nefsime zülmedenlerden oldum’ çığlığı, ‘Şüphesiz ki nefis kötülüğü emreder’ sözü yine bir başka kutlunun eliyle bize ulaşacaktır. Oysa nefsin nefesi her an kulun ensesindedir. Gaye onu saf dışı bırakmak değil, onu dizginleyebilmektir. Zira o cennetin çetrefilli ve yokuş yolunun adıdır. O yol uzun, sarp ve de yokuştur. Ve etrafı onun hoşuna gitmeyen şeylerle doludur. Hoşa giden şeylerin ismi ise günahtır. Günah kişinin bu yolda ayağının takılmasıdır. Belki rotanın sapıtılmasıdır. Güçlü bir rehber eşliğinde kişi mutlaka yolunu tekrardan bulacaktır.

Ona düşen düştüğünü bilmektir. Ayağa kalkmaya gayrettir. Tövbe ile temizlenmektir. İzleyenlere düşen ise düşene el vermektir. Ona destek olabilmektir. Doğruyu kendisine rencide etmeden bildirmektir. Doğrunun güzelliklerini ve de tadını almasını sağlamaktır. Onun doğru safındaki yerini sağlamlaştırmaktır. Düşmanın dahi olsa kucaklamaktır. Mekke’nin fethinin akabinde sergilenilen manzaradan ders çıkarmaktır. Kınama günü değildir o gün artık. Kara gün kararmıştır, tövbe ile nurlu günler yaklaşmıştır. Af kapısı kilitsiz olur. Yeter ki o kapı aransın, kendisinin tokmağına dokunana o kapı sırtını dönmeyecektir. Önce günahsa yolda görülen levha, bir sonraki mutlaka tevbe olmalı. İşte bu irade sahibine bağlı. Samimi tövbenin akabinde kişiye görünecek olan ise mutlaka Avf olacaktır. Zira o Tevvaptır, Afuvdur, Gafurdur, Rahmandır ve de Rahimdir. Kulum beni nasıl biliyorsa ben ona öyle görüneceğim sözü, sahibi günah olan herkes için değişmez bir hakikattir. Belki bir gün günah işlemiş olabilir kul, ve buna her gün ah ediyorsa şayet, unutmasın ki hayatının sonu, sahili selamettir…

Birol Topuz

Tarikat - cemaat cenderesinde kul psikolojisi
 
“O, kullarının üstünde yegane kudret ve tasarruf sahibidir…” (En’am 61)

Diğer kitapları tahrif edip temel dinî hükümleri değiştiren ve temel mesajı bulanıklaştırıp anlaşılmaz kılan güçlerin insan ve iradesi üzerinde diledikleri baskıyı kurup arzu ettikleri bireysel ve toplumsal değişimi sağlamayı amaç edindikleri aşikârdır. Bireyi değiştirmek, toplumu değiştirmeye başlamanın ilk adımıdır.”

İnsan iradesi üzerinde tahakküm kuran belli başlı güçler vardır. Biz bunları içten dışa doğru incelersek nefsi, aklı, iblisi, aileyi, dâhil olunan küçük grupları – cemaatler, tarikatler, dernekler - toplumu, idarî ve kanunî zorunlulukları ve hepsinin temel çerçevesini oluşturan dinî emirleri ve din dışı postulatları sıralayabiliriz. Saydığımız her bir güç özel bir güçtür. Her bir gücün bireyin özgür iradesi üzerinde kuşatıcı ve baskı kurucu özelliği vardır. İnsana şah damarından daha yakın olan en büyük gücü, Allah’ı, bu baskı gruplarından ayrı tutarak incelememizi sıraladığımız gruplarda sürdüreceğiz.

Dinî emirler, nefsi ve onun isteklerini kontrol etmek isteyen irade için insanın iç huzuruna uygun psikolojik hareket alanının sınırlarını çizerler. İrâde’nin kuşkusuz gerekçelerle tâbi olacağı emirler manzumesi bu anlamda çok değerli ve vazgeçilmezdir. Özel olarak Kur’an’ın ve Kur’an’da bildirilen her şeyin reddi mümkün olmayan kesin doğruluğu bu anlamda insanı yanlış inanmak ve yanlış davranmak gibi bir çerçeve içinde boğulmaktan korur. “…Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık…” (En’am 38) Aklın İrade’ye hizmet ederken kullanacağı temel kanunları ve önermeleri anlatan, sonrasında İblis’in etki alanlarında insanın duyacağı sığınak ihtiyacını Allah’a kanalize eden, ailesi ve içinde yaşadığı toplumla ilişkilerini düzenleyen ve bu düzenlemeyi temel insan saadetine endeksleyen Kur’an, çocukluktan yaşlılığa doğru sürüklendiğini düşünen insan için bir kurtuluş kaynağıdır. Ve insan, kendisine sunulan eğitim-öğretim kademelerinin hiçbirinde ihlâs dolu bir Kur’an öğreticiliği/öğrenciliği bulamadığının farkındadır. İlk adım, bundan sonraki adımları arkasından sürükleyecektir.

İnsan’ın Kur’an ile ilişkisine mâni olmak, Kur’an’ın insan için çizdiği saadet resminin eksik ve yetersiz kalmasına neden olacaktır. Bu hakikati, tahrif edilen diğer Kutsal Kitaplar’ın tahrif gerekçelerini gördüğümüzde daha kolay idrâk edebiliriz. “ İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.” (Bakara 159) Bildiğimiz gibi, son müjde, son bildiri Kur’an’dır ve değişmemiştir, değişmeyecektir. Diğer kitapları tahrif edip temel dinî hükümleri değiştiren ve temel mesajı bulanıklaştırıp anlaşılmaz kılan güçlerin insan ve iradesi üzerinde diledikleri baskıyı kurup arzu ettikleri bireysel ve toplumsal değişimi sağlamayı amaç edindikleri aşikârdır. Bireyi değiştirmek, toplumu değiştirmeye başlamanın ilk adımıdır.

Bireylerin kabul görme ve onanma ihtiyaçlarını kullanarak, küçük gruplarla ve bu gruplarda oluşturulan ritüeller ve esaslarla kontrol edilebilir bir hayat alanı ihdas etmek, bu hayat alanlarında hiyerarşik bir düzen kurarak, soru sormak ve cevap bulmak gibi sıradan ihtiyaçları bile sıkı koşullara bağlamak, insanın iradesi üzerinde kurulan kuşatıcı ve baskı kurucu bir psikolojik harekâtın merhalelerini anlatmaktadır.

Telif edilen kitapları okumakla Dinî bilgiye ulaşmayı bekleyen kişinin bu değerli yolculuğunda farkında olmadığı büyük bir tehdit vardır. Bu tehdit yayınlanan ve elden ele dolaşan kitapların büyük bir çoğunluğunun tarikatler ve cemaatler eliyle basıldığı ve dağıtıldığı gerçeğidir. Bu kitapların temel hedefi doktiriner eserler olarak zihinsel çerçeveler inşa etmektir. Söz konusu kitapların tarikat ve cemaatler için sağlayacağı fayda kendisine ulaşılacak yolların tanıtımını yapmak, birey için sorularının cevaplarını bulacağı karanlık dehlizlere açılan kapıları bulmak, yalnız ve sadece kendisi olarak ilerlediği yolda kendisi gibi marifet, hikmet ve bilgi yolcusu olanlarla bir arada olabilmektir.

Psikolojik beklenti açıktır: bir başka iradeye bağlı kalmayı öğreten ve bu bağı yücelten öğretilerin sağladığı kolaylıklar zinciri, insanı o iradenin çizdiği çerçevede rahat hissettirecektir. Bu grup psikolojisinin çekici en büyük özelliğidir. Tarikatler ve cemaatler insanları tek tek etkilerken onlara kolaylıklar vadeden bir saadet alanı sunmaktadırlar. Bu türden grupların insanları etkileme ve kazanma teknikleri aynıdır. Her bir grup kendi hayat süresini uzatmanın yeni bireylerle mümkün olacağını bilir. Her yeni üyeye vaat edilen şeyler o üyenin ihtiyaç duyduğu şeylerle başlangıçta doğrudan ilgilidir. İnsan’ın Allah, Peygamber, Kitap, Ahiret inancı, genel olarak içsel sorgulamanın getirdiği kaos ve bu kaosta ortaya çıkan sorular, bu sorulara aradığı cevaplar, insanın doğal psikolojisinde büyük boşluklar oluşmasına bağlıdır.

İnsanı oluşturulan özel ve geleneksel atmosferde cevaplanma vaadine sürüklemek o insanın kendisini daha özel hissedeceği bir alanın varlığından haberdâr etmekle mümkün olabilir. Kur’an’la ilişkisi olmayan, ancak Kur’an’ın kesin bilginin tek kaynağı olduğuna inanan insanların bu kesin bilgiye ulaşmasının yollarının öğretileceği bir grup bir cemaat bir tarikat daima câzip olacaktır. Tarikatler ve cemaatler, insanı, kendileri olmadan kaos ve korku psikolojisine yakalanmakla tehdit ederler ve vaatleri bu karmaşanın sona ermesinden başka bir şey olamaz. Çünkü; insan’ın başlangıçtaki sorunları ve bu sorunlardan kaynaklanan öğrenme ihtiyacı masumdur; insan aslında samimi bir inanan olmak istemektedir.

İnsan’ın inancıyla ilgili temel değerleri öğrenirken takındığı samimi tutumlar, cemaatlerin ve tarikatlerin yeterli bulduğu bir av psikolojisinin özelliklerini taşır. Av, tuzağa yakalandıktan sonra onun samimi duyguları üzerine hiyerarşik bir sistem yerleştirilir. Grubun ve üyelerin uyacağı kıstaslar, esaslar ve ritüeller bireyin belli bir süre sonra daha üst bir katmanda soluklanacağı umuduyla beslenir. Her bir kademe, grup liderinin – şeyh, imam- onayı ile gerçekleşecek olan geçici bir hedeftir. Ve birey liderine karşı mutlak itaat duygusuyla hareket ettiği sürece kendisine vaat edilen basamakları hızla tırmanacağına inanır. Bu tipik bir lider sultasıdır. Cehennemlik olma korkusu ve cennet vaadi, samimi bir inanan olma derdiyle kavrulan insan için yeterince sahici baskı unsurlarıdır. Lider’e itaat etmeme olasılığının getireceği herhangi bir sonuç, aslında cemaatler ve tarikatler eliyle oluşturulan korku imparatorluğundan başka bir şey değildir. Cemaatler ve tarikatler insanın samimi kaygılarını korku psikolojisi formatına dönüştürerek yönetmekten çekinmezler. Zaten kullandıkları en büyük silah budur.

Korkuyu yönetme stratejisi, lider sultası altında yaşayan insanın gerçekte samimi bir kul olduğu inancıyla örülür. Gösterilen hedef Allah’a kul olmaktır; ancak uygulanan yöntem ve tekniklerin tamamı, kişiyi lider sultasına tabi kılmaktadır. Allah’a kul olmanın kesin ölçülerini koyan Kur’an, bireyin yaklaşamayacağı uzaklığa konmuştur ve Kur’an’ın tefsiri olduğu iddia edilen cemaate ve tarikate ait öğretiler bütünü, Kur’an’ı anlamak için yeterli ve yetkindir. Kur’an’ı ve hükümlerini değiştiremeyecek olanların yeni ve etkili stratejisi budur. Anlaşılmazlık zırhı, Kur’an’ı anlamak üzere cemaate ve tarikate katılan insanın idrâkine zamanla ve hissettirmeden yerleştirilir. Kur’an’ın sade ve anlaşılabilir bildirilerini algılayan ve sorularının cevaplarını bulabilen insana, eğer cemaat ve tarikatin etki alanında ise, yeni bir çerçeve dayatılır; Kur’an’ın görülen anlamı ve içerdiği gizli anlam. Bu çerçeveye göre Kur’an’ın görünen ve anlaşılan anlamı, gerçekte hedeflenen anlam değildir. Anlamı saptırılmış bir ayete dikkat çekelim: O, sana Kitab’ı indirendir. Onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” (Âli İmran 7) Hedeflenen anlam gizlidir ve bu gizli anlamlar ancak ve yalnızca bu işte ustalaşmış olanlar tarafından anlaşılabilir. Bunun için de itiraz etmeyen, soru sormayan meraklıların tâbii olacağı bir lider şarttır, vazgeçilmezdir.

Oluşturulan yeni çerçeve kişiyi tamamen kuşatmayı hedeflemiştir. Yanılmaz olan ve her şeyi bilen liderin onayı alınmaksızın herhangi bir irâdî eylemde bulunmak yasaktır. Her şeyi bilen, gaybı da bilmektedir. İnsan, gaybı yalnızca Allah’ın bilebileceğini Kur’an’dan öğrenebilecekken bu yol kapatılmıştır. “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’am 59) Özel hayatının her bir ayrıntısının dahi liderinin bilgisi dâhilinde cereyan ettiğine inanan grup üyesi, kendisi için yeni korkular üretildiğini fark etmeyecektir. Allah’tan korkmayı hedef edinen kul, herhangi bir yanlış düşünce ve davranışı dolayısıyla, önce bu davranışını bilen ve gözleyen liderinin öfkesinden korkmaktadır. O artık liderinin kul’udur. O’nun seçebileceği bir ferd olabilmesi için gerekli olan özellikleri taşıyor olması gerekmektedir. Zihinsel devinimlerinin tamamına yakını bu hedefe konsantre olmuş durumdadır. Ne yazık ki; o bunu fark etmemekte, samimi düşünce ve davranışları dolayısıyla kendisini Allah’a kul oluyor zannetmektedir. İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi” (Bakara 165)

İtiraz noktalarına karşı şu mantıksal zinciri kullanalım. Allah’ın emirleri Kur’an’dadır. Allah’ın emirlerine uymak için Kur’an okunmalı ve Kur’an’ın açık beyânına itibar edilmelidir. Allah’ın emir ve nehiylerinin anlaşılması, aracılar gerektirmeyecek kadar kolaydır. Allah, Kur’an’da batınî anlamlar ile insanı sorumlu tutacağına dair herhangi bir kısıtlayıcı hüküm bildirmemiştir. Buna karşılık, Lider’in emirleri, liderin algı ve yeteneklerine göre tertip edilen emirlerdir ve bilhassa batınî anlamlar üzerine bina edilmişlerdir. Lider her ne kadar Kur’an’ın emirlerini temel kıstas kabul ettiğini iddia etse de, dayattığı hemen her şey kendi öğretilerini dikkate almaktadır. Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!” (Bakara 79) Bundan dolayı kişi, Lider’e – şeyh’e, imam’a – katıksız itaatle Allah’a kul olmamakta, tam tersine lidere kul olmaktadır.

Lider’in kullandığı bir diğer sacayak, Kur’an’da sıklıkla akıl ve ilim sahiplerine yapılan vurgudur. Yine bu sacayak yanlış ve aldatıcı bir örtüyle korunmaktadır. Akıl ve ilim sahipleri ayetlerin batınî anlamlarını araştırmakla görevli değillerdir; bilakis onlar, ayetlerin diğer ayetlerle ve ayetlerin kainât ve insanla ilişkilerini anlamak babında öne çıkarılmaktadırlar. Biz buna bu çağda aklın ürettiği önermelerle elde ettiği külliyat olduğu için bilim diyoruz. Bu sirkülasyonda esas çarpıcı nokta, tarikat ve cemaatlerin ısrarla akla vurgu yapmaktan kaçınmaları ve bilime karşı düşmanlık geliştirmeleridir. Sahip oldukları bilgi örüntüsünün esas kaynağının akla dayalı olmayan ruhânî ve gaybî keşifler olduğunu iddia etmeleri de ayetlerde kastedilen kişilerin kendileri olmadığına dair açık kanıtlardır. O, sana Kitab’ı indirendir. Onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” (Âli İmran 7) Bu sebeple tarikat veya cemaatte lidere tabi olan kişi, aslında lidere kul olmaktan başka bir şey yapmış değildir.

Şeyhini veya İmamını kendisinin varlık sebebi sayan cenderedeki kul, sürekli gergindir. Sürekli gözetim altında tutuluyor olmanın getirdiği şizofrenik tepkiler, bireyin kendisiyle, ailesiyle, toplumla ilişkilerini de olumsuz etkilemektedir. Her an hesap verebilir bir konumda olmak onaylanabilecek bir davranış kalıbını gerektirmektedir. Lider, kişinin kendisinden bağımsız davranma özgürlüğünü elinden almış olmakla, ona kendi nefsinin elinde oyuncak olmaktan kurtulmak gibi bir yüksek değer bağışlamıştır. Kişi şeyhine borçludur. Borçlu her insan gibi tedirgin ve minnet dolu olması da olağandır. Doğal olarak kendisi ve şeyhi gibi düşünmeyen herkes yanlış yoldadır. Hatta tekfir edilebilecek bir cehennemliktir.

Bütün bunlara rağmen tarikat atmosferinde programlanmış bulunan sürecin tüm basamaklarında sadece ve sadece nefsin ilgi duyacağı kişiye özel payeler vaat edilmektedir. Başlangıçta nefsinin kışkırtmalarından korkan insan bu süreçte nefsinin yeni isteklerine doğru yönlendirilmektedir. Beklentiler zincirinin her bir halkası, her bir basamakta şeyhin onayı ile tatmine ulaşan insanı büyük bir kıskaca almaktadır. Kişinin benlik, bencillik merkezleri sofistik süslerle yeniden tanımlanmakta, kişi daha kutsal bir meşgale perdesi altında nefsinin derinliklerinde saklı duran ve her an büyümeye hazır halde bekleyen kibri hareketlendirmektedir. Kendi şeyhinin büyüklüğü, kendisinin müstakbel büyüklüğüne çizilmiş bir hedeftir. Fakat unutulmaktadır: Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır. Uyanlar şöyle derler: “Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir” (Bakara 166-167) “Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resül’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.” “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanete uğrat” (Ahzab 66-68)

Şeyhin kerametleri ve gaybden verdiği haberleri ile Allah ile olan teklifsiz diyaloğu ve yaşadığı olağanüstü haller mürid için ulaşılması güç mertebelerin getirdiği nimetlerdir. Bir gün o da bu mertebeleri elde edebilme umuduyla kulluğunu sürdürür. Bu umut, onu iflah olmaz bir derde düçar eder. Ömrü nefsi için vaat edilen bu mertebe için çalışmak ve şeyhini memnun etmekle geçer. Bu gerçek bir efendi-köle ilişkisidir. Bu ilişkide Kur’an akla gelmez, Allah’ın gerçek emirleri ve nehiyleri görünür/anlaşılır anlamlarından uzaklaştırılmış, kişi tahrif edilmiş anlamlar üzerinde belirsiz bir zihinsel helezona yakalanmıştır. Uyarıların hiçbirini ciddiye almayacak ve adım adım sürüklendiği kaosun içinden çıkmayı idrâk edemeyecektir. “O gün, zalim kimse ellerini ısırıp: “Keşke Peygamberle beraber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene; keşke falancayı dost edinmeseydim. And olsun ki beni, bana gelen Kuran’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor” der.” (Furkan 27-29)

Tarikatler ve cemaatler, 21. Yüzyıl başlangıcı olan bugünlerde, geçmiş yüzyıllarda olduğundan daha fazla iç içe ve daha güçlüdürler. Her bir cemaat, ruhsal beslenmelerini bir tarikat ile yapmaya devam etmektedir. Cemaat’in korku psikolojisini aldığı maya ve ısrarla büyüttüğü tüm değerler, öğretiler, tarikatlerin karanlık odalarında pişirilmektedir. Bununla birlikte her bir tarikat cemaatler üstü mevkiini korumaya ve cemaatleri yönetmeye devam etmektedir. Bir tarikat bazen birden çok cemaatin ruhsal enerji kaynağıdır. Bundan çıkarılacak basit sonuç, tarikatlerin çeşitli cemaatler yoluyla daha da güçleneceği ve bireyleri daha kapsamlı bir şekilde kontrol edip yöneteceği gerçeğidir. “O, kullarının üstünde yegane kudret ve tasarruf sahibidir” (En’am 61)

Seçkin Yıldız

Cemaat.com

Not: Bu yazı, herhangi bir Müslüman’ın ihtiyaç duyduğu sosyal birliktelik alanı olan cemaat kastedilerek yazılmamıştır. Özellik olarak bu türden cemaatler temel Kur’an’î değerlere tâbii olmakla mükellef olanların oluşturacakları cemaatlerdir. Bu cemaatler kişiye, ailesine ve düşüncelerine saygı duyan fertlerden oluşmaktadırlar; Kur’an’da ve sahih hadislerde emredilenler dışında özel ritüelleri yoktur. Amaçları Allah’a kul olmaktır.

iceri-sizan-isiklar

Vel’Leyl !

وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا*

Ey dide nedir uyku gel uyan gecelerde
Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde**

Uyku gibi insanın en muhtaç olduğu ihtiyaçlarından birini Allah için terkedip, kalkıp O’nun huzuruna koşmak bütün hayatlarımız için rûhî hazırlık yaptıran gece çalışmaları, yani namaz, duâ, zikir, tesbih, tevbe, istiğfar, tefekkür ile takva sahiplerine önderler olma çabasıdır. Duyulara hitap eden gündüz hayatı tükenince, kendiyle kalan ve mânaya konsantre olan insanoğlunun gönül gözü daha iyi görmeye başlar. Eşyanın pırıltılı renkleri cazibesini kaybeder, zamana ve mekana gece inince, insan içindeki aydınlığı fark eder. Fark edince de kaynağını arar. Yani cevheri, yani plutonyumu. Kötülüğü emreden nefsin sesinin bilinçi bir şekilde kesildiği, iyi sebeplerin oluşturulduğu bu anlarda şimdinin ve geleceğin analizlerini ve stratejilerini düşünmekle, geceye Rabbilalemin’ce koyulan feyz/ilham pencerelerinden istifade yanında, manevi bir doygunluk haline de erişilir. İlâhî esintilerin baş üstünde dolaşıp durduğu bu kutlu vakitte, az bir gayretle pek çok şeyleri yakalamak da geceyi kadirleştirmenin bir örneğidir. Ortada nefsin uğraşacağı dünyevî câzibeler bulunmadığından dolayı Allah’tan gelecek esinti ve nurlara açıktır ruhumuz. Bazı kavimlerin helâk vakti gece olduğu gibi, Mirac’ın vakti de yine gecedir. Ruhun, nefsin prangalarından azâde kaldığı bu kutlu anları rûh hesabına kaydetmek, Ruh mimarlarının yol haritası olmalıdır.

Bak heyet-i alemde bu hikmetleri seyr et
Bul sâniini ol ana hayrân gecelerde

Gece kim var! Kendim, ben, nefsim, canım, ruhum, meleklerim, ve zorlayan bir şeytan. Ben uyanmak, kalkıp divana durmak, ayetlerden bir kısmını görmek istiyorum ve fakat zorlayan şeytanın oyununa gelen kendim, nefsimin ellerine düşüp meleklerimi üzerek canımı sıkıyorlar. Benim rotamı ruhum belirlemiyor. Sakin, serin ve koyu gecede ürpertilerle hediyeleri sunarken, övgüye değer bir makama ulaş(tırıl)ma çabasıyla ağır bir dua gerektirir gece okuması. Işık kapalı, nazik ve özenli bir abdestten sonra içli bir tevbe. Ve ardından vuslat namazları. Secde ederek ve kıyamda durarak gecenin derinliklerinde Rabb’lerini korku ve umut içinde hamd ile tesbih edenler bir hediye olarak namaz kılarlar. Bu konuşma doludur ve interaktiftir. İçinde “âmin” denir. Doruklara sevdalanırken eski günlerde, bu namazlarla sevdalar tazelenir. Takva sahiplerine öncü olmak isteyenler, “Allah’ım yardım et” niyazından ötede Allah’ın yardımı olabilmek için gerekli olan enerjiyi geceden alırlar. Çünkü gecede plütonyum vardır. Nükleer enerji verir insana ve düşmanları caydırır. Bilinç yörüngesi orijine doğru bir kurt deliğinden geçer. Ruhuna esintiler gelir. Yakaza’da mübeşşirât bir önder için vazgeçilmezdir.

Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gafil
Koy gafleti, dildardan utan gecelerde

Herkes ve her şey çekilmiştir. Uykusuna hakim olarak, hayatlara hakim olma yolundaki kararlılığını gösteren insan için seher medeniyetinin de temelleri atılmıştır. O medeniyetten sonra sabah ile öğle arasındaki günleri sınırsızca ve bereketle yaşar da yaşar. Bilenmiş ruhunun basiretini korumak için isimsiz namazlar kılar. Dolu namazlar. Dua makamları doldurulmuştur. Güneşle alakalı üç vakit dışında her vakitte gönderilecek hediyeler vardır. Allah’tan hayırlı bir nasip olarak gelen mallardan da Allah yolunda harcamak için sağlam yollar bulurlar. Geceyi normal insanlar için bir dinlenme yapan Allah, has kulları için “pek az uyurlardı” diyerek bir kod vermiştir. Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardında, yıldızların batışı sırasında Allah’ı tesbih ederek kaybettiği uykunun vereceği dinlenmeye nisbetle çok daha fazla bir rahatlığa ve güce kavuşacağı gizlidir insanoğlunun. Zaten bölünmüş uyku insanı daha fazla dinlendirmekte, iki kaşın arasından ruhumuza ve bedenimize enerjiler yayılmaktadır. Siyaha dönen lale leylde Leyla ile huzurdadır, huzur kıyamdadır. Artık bu vuslatın ardından gelecek ağır yüklere de hazırdır insan. Çünkü gece neşvesi daha tesirlidir.

Gafletle uyumak ne reva abd-ı hakîre
Şefkatle nida eyliye Rahmân gecelerde

Gecenin bir kısmında secde ederek; Allah’ı uzun uzadıya tesbih ederek insan çağlar. Levh-i mahfuzdan yüreğine kelimeler dökülür. Çünkü gece başkadır. Uzun gecelerin kadrini de aşıklar bilir. Aşıklar geceyi bekler. Her geceyi kadir bilirler. Gecenin kadrini bilirler. Tertil üzere okunan ayetlerin yüreğimize nüzul ettiği her gece kadirdir. O geceler insanın dinamik kaderinin seçim alanındadır. Kadir gecesini seçiyorum. Bilmiyorum ama buluyorum. Salih insan olmaya niyet ederek,- niyet ettim Allah rızası için salih bir insan olup hayırlar ve mutluluklar saçmaya diye geceye niyet ederek – ve melekler ikaz edilerek uyunmalıdır. Bilinçaltına, aşof-tawara düğümüne, corpus collozuma, pineal beze ve melatonin hormonuna bir selam çakarak yani..

Cümle geceyi uyuma, Kayyûm’u seversen
Tâ hay olasın Hay ile ey cân gecelerde

Bulunan geceler bin aydan daha hayırlıdır. Melekler aslında kadri bilinen gecelerde Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O geceler tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir. O gecede nurlanırken odalar, artık emir kipinden hâle dönüşür öğütler. “Gul Hü vallahi ahad” demez âşık. Direk “Hu vallahi ahad” der. Daha da sonra seccadesinin üzerinde gözleri kapalı “Hu, hu” der ve bekler. Ayetlerin yap dediğini direk yapar. Ürperdiğinde “Gul euzu bi rabbil felak” demez; “euzubi rabbil felak” der. Daha da ötede “sığındım sana” der. Emir tekrarından geçerek, o emri direk uygular. Sırlar fetholunur, keşfolunur ardından da bıçak tarlasından süngüler çıkar. Taze fidanlar uzar da uzar yeni iklimlere doğru ve insan kendinden ayrılıp rahlenin karşısına diz çöker ve konuşur kalbiyle..

Âşıklar uyumaz gece, hem sen uyuma kim
Gönlün gözüne görüne cânân gecelerde

Gece örter zamanı ve ruhumdaki yayın daha da nettir. Net olan diğer şey ise neş(v)edir. Nâşiete’l-leyl: Gece oluşu, gece dirilişi, gecenin varoluşu, gecenin yaratılışı, gece neşvesi çok şey söyler bize. Aslında gece bizi seçer. Bizi seçen Allah’tır. Seçilen kalkar, kalkan seçilmşitir. Ya şu ayet: “Kendiliğinden bir armağan olarak, geceleyin uykunu bölüp namaz kıl; umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yüceltir”. Şimdi yayın daha net. En ideal ihanet de ihanet etmeye yapılandır. Doğru, gerekli ve güncel bilgiyi kovalamak için en başta dürüst olmak zorunda olan insan için sakin bir zaman ve samimiyetle açılmış bir kalp gereklidir.. Şeytan’a ihanet edenler neden güzeldir? Bir: kötülüğü bıraktıkları için. İki: iyiliği seçtikleri için. İhanete gece teheccüdden dolayı müthiş bir gerekçedir. En büyük hile bütün hileleri terketmekse ki Hz.Ali böyle der, dürüst olamadıkça bir adım atamayız. İslâm ahlâkı bizim temel taşımızdır, çekme katımız değil. Dürüstlük pınarının gözünden kana kana içmek için geceler harika bir seçimdir. Gece kalkmak irade ister. Ve kader iradedir.

Dil beyt-i Hüdâ’dır onu pak eyle sivadan
Kasrına nüzûl eyler o sultan gecelerde

“Gece namazını kılmaya devam edin. Çünkü sizden önceki Peygamberler ve Allah dostları gece namazını kılıyordu. Yine gece namazı sizi Rabbinize yaklaştırıcı, kötülükleri örtücü, kusurları yok edici ve aşırı taşkınlıklardan uzaklaştırıcıdır.” öğüdünü reçete okur gibi anlatmadan ve bu satırların sahibi gibi paradokslara düşmeden yaşamak gerekir. Gece aslında Hira tecrübesini güncellemektir. İtikafı hayatın merkezine koymaktır. Yani kaderin ağlarını seçimlerimizle örmek. Her an yaratılan kaderler gibi bizim de kaderimizin referansı seçimlerimizdir. O zaman müttakilere önder olmayı seçelim. “Allah’ım yardım et” demeyle eşzamanlı olarak yardım edelim, harekete geçelim…

Az ye, az uyu, hayrete var, fani ol andan
Bul cân-ı bekâ ol ana mihmân gecelerde

Her ayetle interaktif bir bağ kurmak. Sorulara cevap vermek. Bu bir koşullu doğrudur. Hasretinden seccadeler eskitirken, ardından da mealler eskitmek gerekir. Secde ayetlerinde secdeye gidivermek gibi. Hemen ve her an ilgili ayetin muhatabı olarak en güzel ve en gönülden harekete geçmek. Meleklerin bile kıskanarak “ben de insan olaydım” diyeceği bir zamana koşmak yani.. Tıpkı kıymetli İslamoğlu hocanın da dediği gibi: “Ey örtüsünün altına sığınan! Gecenin bir yarısında kalk!” emrini vermesinin nedeni de belki budur. Bu emirle zımnen şu söyleniyordu: Uykunu denetim altına al! Nefsinin sırtına bin ki, hayatın süvarisi olasın! Nefsinin denetiminden kurtulamayan biri, hayatın denetimini nasıl üstlenecektir? Ama, daha ilginç olanı bu ayetlerin devamında gelen Muzzemmil 6’dır: “Hani şu gece dirilişi var ya; işte o, hem insanın ta iliklerine işleyecek kadar etkili, hem de kavidir.” Gece Kur’an okuma, hem insanı, hem zamanı, hem de mekanı diriltmektir. Ayet bütün bu dirilişlerin tümünü içerir. Burada “okuma” emredilirken, İnsan 26’da “secde” ve “tesbih” emredilir.

Allah için ol halka mukarin gece gündüz
Ey Hakkı nihan aşk odune yan gecelerde

Bütün bu sözlerin üzerine gece çalışmalarına ağırlık vermezsek, küfrün girdabına doğru sürüklenen ruhumuzu arındıracak duaları edebilmekten bile mahrum bırakılabiliriz. Canı alan ölüm meleği gelmeden meleklerle koşmak ve zalimin başına bir gürz gibi düşmek için, iyiliği önerip kötülükten çevirmek için, savaşa atlar hazırlamak için, insan-ı kâmil olmak için insanoğlu gece çalışmalarını yılmadan, bilgece ve tutkuyla yapmaya mecburdur.

Ben bir plutonyum taciriyim,
Şehrin ta öbür ucundan koşarak gelen..
Balığın karnından kuyunun dibine gider gelirim.
Güneş battığında güneşler doğar sabaha kadar bir bir.
Âmin demeye sâf sâf melekler gelir.
Bilincin bilendiği zamanlar güneşsizdir.
Siyaha bürününce Lâle de lâl olup;
Hâli en güzel ve eşsizdir.
Siyah Lâle yüreğimde kabul edilen bir dilekçedir.
Çünkü ibadete gece müthiş bir gerekçedir.

…gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta…

*: İnsan suresi 26. ayet: “Ve mine-lleyli fescud lehu ve sebbihhu leylen tavîlâ(n)” : “Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbih ve ibadet et.” (Suat Yıldırım meali)

**: Erzurumlu İbrahim Hakkı hz’lerine ait bir şiir.

Musab Yasir
Cemaat.com

enayi misin

‘Enayi’ kelimesi köken olarak ‘ene’ye dayanmakta. ‘Ene’ ise, İslâmi tefekkürün anahtar kelimelerinden biri, Âriflerin ve velilerin asırlar boyu vurguladığı bir konu, insanın eğer ene’den (yani ben’den) vazgeçemiyorsa Hüve’ye (yani O’na, Allah’a) yönelemeyişidir. İnsan ‘ben’i aşmalıdır ki, O’na yönelebilsin. “Eneyi yırt, Hüve’yi göster” gibi büyük sözler, bu vurgu üzere inşa edilmiş bir tefekkür sonucu dile gelmişlerdir.

‘Ene’ nin söz konusu keyfiyeti ise, zaman içinde Türkçe’ye ‘enâniyet’ biçiminde yerleşmiş olan ve günümüz Türkçesinde ‘benlik’ ile karşılanmaya çalışılan Arapça ‘enâiyyet’ kelimesiyle ifade edilmiştir. ‘Enâî’ de, benzer şekilde buradan türemiştir.

Buna göre ‘enâî’, asıl anlamı itibariyle ‘ene’den geçip ‘Hüve’ye gelemeyen; benlik davasını Rabbine lâyıkınca kulluk imkânına eremeyen kişileri tarif için kullanılmış bir kelimedir. Ki, insanın dünyada mutluluk ve huzuru ve ahret azabından kurtuluşu benliğini aşıp haddini ve Rabbini bilmekle birebir ilgili olduğu için, ‘enâî’lerin bu tavrı akılsızca ve ahmakça bir duruş olarak görülegelmiştir.

Anlaşılıyor ki, nice yüzyıllar boyu, Rabbini bilen insanlar, insanın ‘enâî’ olmaktan kurtulup ‘hüdâî’ olması gereğine dair sözler edip, herkesi Rabbinin rızasına uygun bir hayata çağırıp durdular. Bilvesile, Rabbinin emrine uyan ‘hüdâî’ bir mü’min olamayıp ‘enâî’ kalanların iç dünyalarında ne tahribatlar yaşadıklarına, dünyada ve ahrette neler kaybettiklerine de dikkat çektiler. Bu arada, böyle açık bir kayba rağmen bu halde ayak diretmenin ahmakça bir tutum olduğuna da değindiler.

İşte ‘enâî’liğin kaçınılmaz sonucu olan bu duruma yönelik tespitler zamanla öyle öne çıkmış olmalı ki, ‘enâî’ deyince, kelimenin asıl derinliği yerine sadece bu görünen veçhesi akla gelir olmuş. Kelimenin ‘enâî’ olarak başlayan yolculuğu, bundan dolayıdır ki, ‘akılsız’ veya ‘ahmak’ anlamında bir argo kelimeye dönüşen ‘enayi’de son bulmuş.

Şimdi kelimenin aldığı bu son hali ilk haline bağlamak gerekiyor: ‘Enâî’ler, yani yüzünü O’na çevirmeyip ‘ene’ (ben, ben) deyip duranlar ‘enayi’dir. ‘Enâî’lik, ‘enayilik’tir.

Dahası, asıl enayilik odur. Yol açtığı asıl büyük kaybın Hesap Günü ortaya çıkacağı benzersiz bir enayilik…

Karakalem dergisi

fetrete karsi fitrat

Bugün, hayatlarını Rablerinin rızası doğrultusunda yaşamak isteyen insanları kuşatan bir gerilim mevcuttur. Muhtemelen, geçmiş asırlardaki mü’minleri de kuşatan bir gerilimdir bu. Bir yanda doğruluğu bilindiği halde yapılamayanlar vardır, öte yanda yanlışlığı bilindiği halde yapılanlar… Doğruluğunu bildiğimiz nice güzel fiili tatbikte kendimize söz geçirmekte zorlandığımız gibi, bu doğrulardan kendilerini haberdar ettiğimiz sair insanlarda da benzer bir zorlanmayı görür gözlerimiz. Yanlışlardan el çekme noktasında da benzer bir zorlanma sözkonusudur.

Bu durumun bir dizi sebebi vardır, ve bu durumu aşmak bir dizi unsurun varlığını gerektirir.

Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker’ diye hâfızalara yer etmiş bir Kur’ânî ölçüyle ilgili gözlerden kaçan bir nüans da, işte bu sebepler ve unsurlar arasındadır.

Bu emir ve nehiy, Kur’ân’da sıklıkla vurgulanan bir keyfiyettir. Birşeyin emr-i ilâhî sınıfına dahil olması için tek bir âyette zikredilmesi kâfi geldiği halde, ona yakın âyette mü’minlerin ‘mârufu emr ve münkeri nehy’e davet edildiğini görür insan. Bu, elbette, ilgili hususa âlemlerin Rabbi nezdinde ne derece büyük bir önem atfedildiğinin göstergesidir. Ancak, bu önemli hususun dünyalarımıza taşınması hengâmında bir nüans gözden ırak kaldığında, bu davetin sonuçları da dünyamızın uzağına düşmekte; sonuçta, bilip de yapmama, duysa da uymama ve uygulamama keyfiyeti ortaya çıkmaktadır.

İlgili nüansın gözden kaçması, ‘maruf’ ile ‘münker’ kavramını basite indirgeme sûretinde gerçekleşir. Bu yönde her iki kavrama yüklenen anlam yanlış değildir; ama eksiktir. En önemlisi, en can alıcı noktayı buharlaştırmaktadır.

Sözkonusu âyetler, meselâ Âl-i İmran sûresinin 110. âyeti “Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere vücuda getirildiniz. Marufu emreder, münkerden nehyedersiniz” derken, meallerin büyük kısmı bunu ‘iyiliği emr, kötülüğü nehy’ sûretinde vermekte; anlamın buharlaşması, işte bu basitleştirmenin akabinde gerçekleşmektedir.

Maruf, elbette iyiliğe ve iyi şeylere delâlet eder; münker ise kötülüğe… Ancak, çıktığı köke dikkat edildiğinde, her iki kelimenin bunlardan da fazlasına delâlet ettiği görülür. Mevdudî gibi bazı müfessirlerin dikkat çektiği üzere, mâruf, kök anlamından hareketle tarif edilecek olursa, tanınan ve bilinen şey demektir, insanın fıtratında karşılığı olan şey demektir. Münker ise, fıtratın kabul etmediği, bilakis red ve inkâr ettiği, içine sindiremediği, beğenmediği ve benimsemediği şeylerin ifadesidir. Dolayısıyla, hem kendi nefsimize, hem sair insanlara karşı âyetin defaatle davet ettiği ‘emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker’ vazifesi, ancak emredilen şeyin ‘maruf’luğu ve nehyedilen şeyin ‘münker’liği bihakkın ortaya konulduğunda hakkıyla ifa edilmiş olmaktadır.

Örnek olarak, namazı ele alalım. Kendimize veya başka birilerine “Namazı ihmal etmeyin, beş vakit farz namazı muhakkak kılın!” dediğimizde, ‘maruf’u indirgenmiş ve daraltılmış ‘iyilik’ anlamıyla alırsak, vazife tamamlanmış demektir. Ama aslî ve geniş anlamıyla alırsak, bu sözle namaz hususunda ‘marufu emr’ vazifesinin ifa edildiğini söylemek kesinlikle imkânsızdır. Zira, bu aslî anlama göre, bu vazifenin namaz noktasında tahakkukundan söz edebilmek, herşeyden önce, namazın tebliğe muhatap olan kişi nezdinde ‘maruf’luğunun sağlanmasıdır. Bu ise, düz bir ‘Namazı kılmak lâzım’ sözüyle olup bitmez. Bilakis, varoluşumuza dair bir izah silsilesiyle başlayıp gelişen uzun bir çizgiyi izlememezi gerektirir. Meselâ, kendisine yapılan en küçük bir iyiliği bile karşılıksız bırakmayan insanın onu yaratan ve böylesi bir dünyada yaşatan bir Rabbe olan teşekkürünün ifadesi olarak anlatılmalıdır ki, namaz o kişi için maruf hale gelsin. Yahut, bu dünyaya boş yere gönderilmediğini algılayıp bu dünyada varoluş amacını sorgulamanın akabinde, Yaratıcının insanı bu dünyaya göndermesindeki amacın tahakkukunun ancak namazın beraberinde mümkün olduğu ortaya konmalıdır ki, o kişi için namazın marufiyeti gerçekleşsin.

Aynı durum ‘münker’ noktasında da geçerlidir. ‘Şu kötüdür, yapma!’ demekle ‘münkerden nehy’ vazifesinin yerine getirildiğini söylemek mümkün değildir. Öncelikle, nehyedilen şeyin münkerliği kişinin iç dünyasında netleşmeli; kişi, ilgili fiilin münkerliğine dair fıtratın şahitliğine kavuşmalıdır ki, münkerden sakındırma vazifesi tahakkuk etmiş olsun.

Münkerden nehyin gerçekte nasıl olması gerektiği noktasında, gıybet yasağını getiren âyet beliğ bir örnek hükmündedir. Hucurat sûresindeki ilgili âyet, “Gıybet etmeyin” der, ama sözü orada bırakmaz. Gıybeti, ‘ölü kardeşinin etini yemek’le eş tutar, ve “Sizden kim ölü kardeşinin etini yemek ister?” sorusunu yöneltir. Cevabı, âyetin kendisi verir: “fekerihtumûh!” Evet, böyle birşeyden ikrah eder insan, iğrenir. Ölü kardeşinin etini yemek ona iğrenç geliyorsa, bilmelidir ki, mü’min kardeşinin gıybetini etmek de bunun gibidir. Çünkü, ilgili mü’min hâlâ daha ölmüş, geçmiş gitmiş bir anıyla tarif ve tavsif edilmekte; o mü’minin ruhu, el’an üzerinde taşıdığı onca güzel niteliğe rağmen, o ölmüş anında işlediği yanlışa dayanarak didiklenip durmaktadır.

Hz. Peygamberin tebliğinde de, hem mârufu emr, hem münkerden nehy noktasında, bu Kur’ânî tavrın bir tezahürünü bulur insan. O, meselâ, kendisine gelip zina için izin isteyen bir gence, işlemek için izin istediği bu fiilin çirkinliğini anlamasını mümkün kılacak bir yaklaşım göstermiştir. O gencin annesini ve kızkardeşini hatırlatmış; kendisi yerine başka bir genç böyle bir izin talebiyle gelmiş olsa, ve o genç böyle bir izni alıp onun annesi veya kızkardeşi ile böyle bir fiili gerçekleştirse, bunun onun hoşuna gidip gitmeyeceğini düşündürmüştür. Cevap, elbette, ‘hayır’dır. İlgili fiilin ‘münker’liği böylece ortaya konduktan sonra, genci bu talepten alıkoymak ve onun bu noktada nefsini tutmasını sağlamak artık zor olmamıştır.

‘Marufu emr’ ve ‘münkerden nehy’e dair Kur’ânî nüansın, ve bu nüans paralelinde Resûl-i Ekrem aleyhissalatu vesselamın sergilediği nebevî irşadın, bugünün mü’minlerine söylediği şey şudur: Yaşadığımız ve gözlemlediğimiz, ve de razı olmadığımız fetret halini aşmak, fıtratın uyanışıyla mümkün olacaktır.

Metin Karabaşoğlu
Zafer dergisi

haya ile gelen yükselisler

Bir hadisinde, “Ashâbım yıldızlar gibidir” buyurmuştur Hz. Peygamber Aleyhissalatu Wesselam. Onun her biri ‘yıldızlar gibi’ ışık saçan sahabileri içinde Hz. Osman’ın misali, deyim yerindeyse, başka yıldızların ışıltısı arasında kendini pek belli etmeyen bir yıldız, meselâ kutupyıldızı misalidir. Kutupyıldızı gibi… Çünkü, tıpkı onun gibi, Hz. Osman da, ilk bakışta kendini göze farkettiren bir ışık yaymaz. Ama nisbeten zayıf ışığıyla birlikte kutupyıldızı çağlar boyu insanlara yön ve yol gösteren bir yıldız olageldiği gibi, Hz. Osman da bindörtyüz yıldan beri bir yol, bir iz sunmuştur Allah’ın hak yolunun yolcularına.

Oysa, bir kez daha belirtelim, Asr-ı Saadetin büyük olayları içerisinde, Hz. Osman’ın ismi pek önlerde gözükmez. Hz. Peygamber’in hayatını yahut İslâm’ın ilk asrına dair kitapları okuyan herkes, bu örnek asrın hadiseleri içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Hamza, Hz. Ali, Hz. Talha gibi parlayıp ışık saçan simaları görür de, bu simalar arasında Hz. Osman bir derece geride durur.

Zira, onun, bu yıldızlar kümesi içinde özellikle seçilip ayırt edilmesini temin edecek olan, özellikle öne çıktığı belli bir olay, bir gazve yoktur. O ne Hz. Ebu Bekir misali, Mirac vesilesiyle söylediği söz veya Resûl-i Ekrem’e hicrette arkadaşlık veyahut hastalığında ona vekaleten ümmete namaz kıldırma gibi bir sebeple temayüz eder; ne Hz. Ömer gibi putperestliğin en keskin müdafii olarak nam salmışken bir iman kahramanına dönüşme gibi bir hadiseyle öne çıkar; ne de, Bedir’de Hamza’nın, Uhud’da Talha’nın, Hayber’de Ali’nin durumuna benzer bir kahramanlığı söz konusudur. Asr-ı Saadet’e dair kitaplarda Hz. Osman hep vardır; ama hep bir derece gizlidir, saklıdır, gerilerdedir, pek öne çıkmamaktadır.

Hz. Osman, Aşere-i Mübeşşere’dendir. Hem de, onlar arasında, üçüncüleridir. Diğer bir deyişle, cennetle müjdelenen sahabilerini ziyaret ettiği gün, kapısı Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam tarafından bu müjde ile çalınan üçüncü sahabidir. Hz. Peygamber’e halifelikle şereflenenler arasında da, tarihçe, üçüncü sırada yer almaktadır.

Bu durumda, aklıma takılan soruyu ve muammayı çözme çabası içinde, her biri ‘yıldızlar gibi’ olan sair sahabilerin öne çıkan vasıflarını gözardı etmeden, zahiren bir parça geride duran Hz. Osman’ı öne çıkan vasıflarıyla tanıma imkânı buldum ve bu vasıfların her birinin, esasen bizler için de birer hayat rehberi olarak karşımızda durduğunu gördüm.

Ki, Hz. Osman denildiğinde akla gelen vasıflardan ilkini, ‘hayâ’ teşkil ediyor. Hadis külliyatlarından, bizatihî Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) onu hayâsı ve edebi ile övdüğünü okuyoruz. Keza, yine Hz. Peygamberin, hayâsından dolayı ona karşı hususî bir ihtiramda bulunduğunu bildiren hadisler de çıkıyor karşımıza.

Hz. Osman’da temayüz eden bir vasıf olarak hayânın onun nice büyük ve parlak yıldızı dahi geride bırakacak şekilde faziletçe o derece yükselmesine nasıl vesile olduğunu ise, en başta, yine Resûl-i Ekrem’in hayâya dair hadisleri sayesinde anlıyor insan. Nitekim, her iki Sahîh’te ve Kütüb-i Sitte’nin altı kitabından beşinde mevcut bir hadisinde “Hayâ imandandır” buyuruyor sevgili Peygamberimiz. Onun, yine her iki Sahîh’te yer alan, ve Kütüb-i Sitte’nin hepsinde bulunan bir başka hadisi ise, “Hayâ imandan bir şubedir” diye bildiriyor. Yine Hz. Peygamber’in öğrettiği üzere, “Hayânın hepsi hayırdır” ve “Hayâ ancak hayır kazandırır.”

İşte, hayânın niye ‘imandan’ ve de ‘imanın bir şubesi’ olduğunu anlayabildiği ölçüde, hayâsı karşısında ‘meleklerin dahi kendisinden utandığı’ Hz. Osman’ın neden bu derece yükselebildiğini de anlıyor insan.

Bunu anlamak için ise, önce şu iki sorunun izini sürmesi gerekiyor: İnsan nasıl hayâ duyar? Yahut, hangi durumlarda daha hayâlı davranır?

Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, ‘görüldüğümüzü’ ve ‘izlendiğimizi’ bildiğimiz hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz birçok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtratın kerih gördüğü, insana fıtraten sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da sakındırır. Kişi hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten çekinir, ve hayâsızlığı ölçüsünde alenî günah işler. Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, insanı günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. (Ki, bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.)

Günahtan sakınma noktasında hayânın yanımızda başka insanların olduğu durumlar ile yalnız başına kaldığımız durumlar arasında nasıl bir fark husule getirdiğini kendi hayat tecrübemizle biliyoruz açıkçası.

Peki, insan yanında başka bir insan yokken, yani yalnız başına iken gerçekten yalnız mıdır?

Hayır. Yanında bir insan yokken de yalnız değildir insan. O’nun Semi’, Basîr, Latîf, Habîr, Alîm bir Rabbi vardır. O’nun Rabbi, Semi’, yani işitendir. Basîr, yani görendir. Latîf’tir, her yere nüfuz eder; Habîr’dir, herşeyden haberdardır; Alîm’dir, herşeyi bilir. Sem’, basar ve kudret, yani görmek, bilmek ve işitmek, O’nun sıfatları arasındadır. Dahası, Semîu’l-Basîr ve Alîmu’l-Habîr olan Rabbimizin, her işe müekkel melekleri olduğu gibi, insanın fillerini kaydeden melâikesi de vardır.

Yani, insan her an Rabbinin huzurundadır ve melekler her an yanıbaşındadır. Allahu Teâlâ ve vazifeli melekleri, insanla her an beraberdir.

İnsan, bu gerçeği kavradığı ölçüde ‘yalnız’ iken de yalnız olmadığını bilir; ve bu gerçek aklında kaldığı müddetçe insanların yanında işlemeye utandığı günahtan yalnız iken de sakınır. Zira, bilir ki, etrafında insanlar yoksa bile, Semî ve Basîr olan Rabbinin huzurundadır ve melekler de yanıbaşındadır.

Bu açıdan baktığımızda, hayâ imandandır ve imandan bir şubedir gerçekten. Zira, hayâ duygusunun varlığı ve inkişafı, Allah’ı Basîr (herşeyi gören), Semi’ (herşeyi işiten), Alîm (herşeyi bilen), Latîf (herşeye nüfuz eden), Habîr (herşeyden haberdar olan) gibi isimleriyle tanıyıp bilmeye, her an böyle bir Rabbin huzurunda olduğu gerçeğinden gaflet etmemeye, yani iman-ı Billaha ve iman-ı Billah içindeki marifetullaha bakmaktadır. Yanısıra, melâikeye imana da…

Fıtratımıza konulmuş hayâ duygusu, Semi’ ve Basîr olan Allah’a ve meleklerine imandaki terakki sayesinde gelişmekte; hayâ duygusunun gelişmesiyle de, insan takvâ zırhıyla donanıp pek çok günahtan ve pek çok çirkin halden sakınıp korunarak, Rabbinin hoşnut olup meleklerin takdir edeceği salih ameller işlemeye yönelmektedir.

Kısacası, hayâ sahibi olmak ve hele hayâda zirveye ulaşmak ne basit bir iştir, ne de kolay ve sıradan bir iş… Hayâ, imandandır ve imandaki terakki sayesinde bu duyguda bir genişleme ve derinleşme yaşanmaktadır. Hayâda zirveye doğru yolculuk, özellikle de, Semi’, Basîr, Alîm, Latîf, Habîr gibi esmâ-i hüsnâya dair sağlam bir kavrayışla birebir alâkalıdır.

Hayâ ile iman arasındaki bu birebir ilişkidir ki, Hz. Osman gibi bir sahabi, Ashâb-ı Kirâm’ın Resûlullah’ın yanında Allah adına giriştiği savaşlarda iz bırakan büyük bir kahramanlığı görülmediği halde, hayâsıyla şöhret bulmuş bir kişi olarak, sahabilerin en üstünleri arasındadır. Osman (r.a.), imandan bir şube olan ve dillere destan olmuş hayâsı sayesinde, mertebece Hz. Ebubekir ve Ömer’in hemen ardında, üçüncü sırada anılmaktadır.

Hayâdaki bu sırrın, Hz. Osman’daki hayâ halinin, ve onun hayâ ile gelen yükselişinin, şu zamanın günaha çağıran binbir kapısı karşısında bunalan ahir zaman mü’minleri için de hem bir kurtuluş reçetesi, hem de bir yükseliş imkânı sunduğunu düşünüyorum. Bizler de, Hz. Osman misali, Allah’ı söz konusu isimlerinin azamî mertebesinde tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, keza kudsî meleklerin hayatımızın her anında bize yoldaş olduğunu bilir — yani, melâikeye imanda da terakki eder — isek, umulur ki, hayâ halimiz o derece inkişaf eder; ve hayâdaki inkişafımız nisbetinde de, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi zorlaşır.

Ne mutlu hayatını hayâyla hayatlandıranlara! Ne mutlu, bir kutupyıldızı misali, hayatında ve hayâsında Hz. Osman’ı kılavuz tutanlara!

Metin Karabaşoğlu
Asl-ı Saadet adlı kitabından.