05.06.08

Edebin adresi Efendimizdir

Yazı kategorisi: Hz. Peygamber (s.a.v.) 5:10 pm yazan: Minik Kelebek

Müslüman toplumların ve İslâm medeniyetinin tarihine dair en özenli Batılı çalışmaların belki de başında gelen İslâm’ın Serüveni’nde Marshall G.S. Hodgson, bir kavramsal ayrım yapar: ‘İslâmî’ ve ‘İslâmîleşmiş.’  Hodgson, bu tasnifiyle saf, katışıksız bir şekilde İslâmî olan ile önceden var olduğu halde ‘İslâmîleşen’ kurum, durum ve değerleri ayrıştırır.
Meselâ Bizans’ın veya Sâsânî’nin saray kültürü, özünde ‘İslâmî’ bir şey değildir. Kur’ân’ın mü’minlerden istediği, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatıyla gösterdiği yaşama biçiminin bu saray kültürü olduğu söylenemez.  Bununla birlikte, Bizans’ın ve Sâsânî’nin saray kültürü, özellikle Emevîlerle birlikte Müslümanları da etkilemiş; öte taraftan Müslümanlar bu kültürü kendi değerleriyle harmanlayarak ‘İslâmîleştirmiş’lerdir.  Böylece, ‘İslâmî’ olmayan ama ‘İslâmîleşmiş’ bir dizi unsur çıkmıştır hayat sahnesine.

Görgü anlayışında seküler bir damar var
Hodgson’ın, üç ciltlik eserine yayılan bu dikkate değer kavramsal ayrım çerçevesinde ‘edeb’e saray kültürünün hâkim değeri olarak müstakil bir bölüm ayırması da son derece anlamlıdır. Sahabelerin temsil ettiği ilk Müslüman toplum sünnet-i seniyye merkezli bir hayat yaşarken, Bizans ve Sâsânî saray kültürünün ‘İslâmîleşerek’ Müslümanların dünyasında yerini almasıyla birlikte, doğrudan sünnetle rekabet etmeyen, ama birebir sünnetle örtüşmeyen yeni bir değerler, tavırlar, fiiller manzumesi çıkmıştır ortaya.
Bu değerler manzumesi, bir kez daha belirtelim, sünnetle doğrudan çatışmaya girmemiştir. Ama katışıksız surette İslâmî olanı temsil eden sünnete kıyasla, bir ‘katışıklılık’ durumunu ifade eden ‘İslâmîleşmiş’ muhtevasıyla, İslâm toplumlarında ‘seküler bir yaşayış’ın mayası niteliğinde olagelmiştir.
Diğer bir deyişle, ‘edeb,’ ‘âdâb-ı muaşeret,’ ‘görgü,’ ‘yüksek kültür’ veya her ne denilirse denilsin, bu çizgide ‘seküler’ bir damar vardır. Zira, ‘İslâmîleşmiş’ olsa da, özünde ‘İslâmî’ değildir.
M.G.S. Hodgson, Âl-i İmran sûresinin tarifiyle ‘mârufu emreden, münkeri nehyeden en hayırlı bir ümmet’ olmak üzere yola koyulan İslâm toplumunun serencâmını İslâm’ın ilk günlerinden 1960’lara uzanan bir süreç dahilinde incelerken, sünnetle memzuç olmayan bu saray kültürünün ‘edeb’iyatına sık sık atıfta bulunur.

Sünnetin alternatifi olarak sunulmuş
İslâm tarihine dair sair çalışmalara da bu çerçeveden bakınca, yığınla malzeme birikir zihnimize.
Anlarız ki, bu kültür sünnet-i seniyyenin güçlü olduğu zeminlerde varlığını bir ‘tâbiiyet’ ile sürdürmüş; ama mü’minlerin sünnet-i seniyyeye tâbiiyetinin zayıfladığı zeminlerde, özellikle de modern zamanlarda sünnetin rakibi, hatta alternatifi bir konumda kendisini sunmuştur.
Müslüman toplumların modern zamanlardaki tarihine baktığımızda, bu vâkıa kendisini kolayca belli eder. ‘Modernite,’ İslâm toplumlarına kendisini dayatarak gelmiştir; ama onu seve seve kabullenen bir kesim de muhakkak var olmuştur. Hemen her Müslüman toplumda asker veya sivil, aristokrat veya seçilmiş, bir iktidar seçkinleri zümresi, modernitenin ‘âdâb’ını gönüllü olarak benimsemiş ve giriştikleri toplumu ‘modernleştirme’ teşebbüsünde ‘asrî âdâb-ı muaşeret’e dayanarak toplumu ‘terbiye etmeye’ girişmiştir. İşte bu girişimde, ‘âdâb-ı muaşeret,’ sünnet-i seniyyenin alternatifi olarak çıkar karşımıza. Sünnet-i seniyyeye riayet aşağılanırken, ‘bid’a’ kavramının kapsama alanı içindeki nice şey ‘görgü kuralı’ olarak meşruiyet kazanır.

Sünnet neden yobazlık gibi sunuluyor?
Bu noktadan bakılırsa, Türkiye toplumunun ne Osmanlı’nın son döneminde yaşadığı çifte kişilikli ve çifte yaşantılı hal, ne de Cumhuriyet’in kurucu elitleri tarafından sünnetin ‘çöl âdeti’ diye aşağılandığı bir zeminde devlet zoruyla Batı-menşeli bir ‘âdâb-ı muaşeret’in talim ve tatbik edilmesi tesadüfî bir hal değildir.
‘Semboller ülkesi’ Türkiye’de hâlâ daha kökenini sünnetten alan birçok edepli halin ‘kabalık,’ ‘görgüsüzlük,’ ‘geri kafalılık,’ ‘yobazlık’ diye sunulması bu sebeptendir.
Meselâ, yemeğine demir batırarak yemenin ‘görgülülük,’ eline alarak yemenin ‘kabalık’ olarak lanse edilebilmesi; çatalı tabağın soluna veya sağına koyma yahut sola konulmuş çatalı sağa alma tutumuna göre bir insanın ‘medenîliğinin’ ölçülebilmesi; mütedeyyin bir erkeğin veya mesture bir hanımın ‘aydın fikirli’ olup olmadığının kıstası olarak karşı cinsten birinin elini sıkıp sıkmadığının öne sürülebilmesi durduk yerde gerçekleşen ‘masum’ veya ‘yüzeysel’ tartışmalar değildir.
İlâhî veya nebevî bir temele dayanmayan kimi tutum ve davranışlar medenîlik göstergesi olarak mutlaklaştırılır ve ‘saygı’nın ötesinde ‘itaat’le karşılanmaları beklenirken; hayatı ilâhî tasdik ve takdire mazhar Peygamber (a.s.m.) sünnetine dayanan kimi tutum ve davranışlar ‘itaat’i geçelim ‘saygı’ dahi görmüyorsa, bu basit bir gerilimden öte bir duruma işaret etmektedir.

“Köylülükten kurtulma”
Bediüzzaman Said Nursî’nin, devlet eliyle ‘âdâb-ı muaşeret’ kitapları basılıp dağıtılan bir zoraki modernleşme zamanında ‘Tiryak-ı Marazi’l-Bid’a’ üst başlığıyla “Sünnet-i Seniyye Risalesi” yazması, bu bağlamda ele alınırsa, manidardır. İlgili risalede, “Sünnet-i seniyye nurdur, edebdir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın” gibi, “Edebin envaını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem’etmiştir. Onun sünnet-i seniyyesini terk eden, edebi terk eder” gibi vurguların yer alması da.
Bütün bu hususları üst üste koyduğumda, ne zaman kökenini sünnetten almayan bir ‘görgü,’ ‘talim ve terbiye,’ ‘âdâb-ı muaşeret’ vs. söylemi ile karşılaşsam bende hâsıl olan ruh hali, teyakkuz ve tedirginliktir.
Yine bu yüzden, bugünün ehl-i dininin ağzına bile çok rahat yapışmış olan ‘köylülükten kurtulmak’ kabilinden söylemler beni rahatsız etmektedir. Çünkü ardı sıra gelen ‘medenîlik’ adresi Medinetü’n-Nebî’ değil; bilakis Paris, Londra veya şimdilerde New York, San Francisco veya Miami’dir.

En güzel örnek O’dur
Hz. Peygamber’in hayatına, sünnetine, hadislerine nüfuz ettikçe onu ‘incelikler Peygamberi’ olarak da tarif etmenin yerinde ve gerekli olduğunu hissetmiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, edeb isteyen için, hangi zamanda ve zeminde yaşıyor olursa olsun, ‘en güzel örnek’ olarak Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünneti yeterlidir.
Sünneti reddetmese bile bagaja koyan bir ‘edeb’ ve ‘görgü’ yaklaşımı ise, benim gözümde, kalplere ve zihinlere yer etmeye başlayan bir ‘sekülerizasyon’un habercisidir.
Zaten o yüzden, bugünün mü’minlerinin genel durumu, algıları, beklentileri ve halet-i ruhiyesi katışıksız surette ‘İslâmî’ olana bedel ‘saray kültürü’nü sözüm ona ‘İslâmîleştirme’ yolunu seçen Emevîlerin durumunu çağrıştırıyor.
Baktığımızda, Emevîler sünneti reddediyor değillerdi. Ama yordamını kimin göstereceğini Hz. Peygamber daha hayattayken ‘Ehl-i Beyt’ olarak bildirmişti:
“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Resûlünün sünneti.” (bk. Muvatta, Kader 3)
“Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah’ın Kitabı’dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim’dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün.” (bk. Tirmizî, Menâkıb 77)
Sünnet-i seniyyeye karşı nasıl bir halefiz?
Ehl-i Beyt gibi mi, Emevîler gibi mi?

Metin Karabaşoğlu

04.26.08

Gül yüzlü Efendim

Yazı kategorisi: Hz. Peygamber (s.a.v.) 12:38 pm yazan: Minik Kelebek

Bir selamlık güne nasıl sensiz merhaba diyelim? Nasıl avunalım günün getirdikleriyle? Farkına varmaz mıyız bir şeyin eksik ve kayıp olduğunun.
Evet, gül yüzlü Efendim.
Eksiklik, öyle tacı elinden alınmış bir padişahın eksikliği değil. Sevginin ayyuka çıktığı bir zaman diliminin, bu asrımızdaki yokluğudur. Saadet Asrı’nın günümüzün
lâl olmuş sessizliği senin yokluğunla birleşirken yanan biz olduk. Çarmıha gerilmiş sana olan hasretimiz. Sensizliğin çölünde sana koştuğumuz serapları yakalayamıyoruz. Kayıplığımız hasretimizle yorgun bir bedenin soluğuyla can olmuşken arıyoruz gül yüzünü. Eksikliğimizi arıyoruz.
Gül yüzlü Efendim.
Yüzümüzün her karesinde oluşan gülüşlerimizde mahzunluk var. Gülüşlerin içine karışmış ebrulî bir yanını göstermekte. Karmakarışık, ama karışıklığın içinde bile sensizliği anlamakta. O gülüş yarım yamalak. O bile tam göstermiyor çehremizde. Ya ağlamalarımız! Bir derya sanki. Bu derya bir de senin için ağlayamamanın garipliği bir veryansın olarak beliriyor yüzde. Gözde her damla senin için şenlendirmek ister yanakları. Ama senin için ağlamaksa her ismi anışında, işte şimdi sensizlik daha bir derinden vurmuştur.
Seni sensizlikte aramak efsunlu gecelerin yıldızı yüreğimize bırakmak gibi bir hal içine girdi. Sensizlik bu kadar yakarken bizi yeryüzüne yakan ışıkları almak. Alıp alıp bağrımıza basmak.  Unutulası anlara bir ışıltı sunar diye gökyüzündeki bütün kandilleri indirmek mümkün olsa. Onunla teselli pınarının suyunu kana kana içsek. Akar bir nebze de olsa nurundan. Hissederiz uzaklardan gelen pırıltıya. Buna bile muhtaçken sensizliğin garipliğinde bize sunulacak ne varsa senin adına amenna.
Yokluğun çölünde, aşkın en güzel buselerden bir demet çiçeğin nazına hasretiz. Senin aşkınla kavrulan bütün yüreklerin ateşi bizi de vursun. Yakıp yakıp kavursun. Ah Muhammed! Deyip vücudu titreyen, kalbi sanki yerinden çıkacakmış gibi atan, onu andıkça bu hale hep giriftar olan yarenlerden olmak. Mecnunları deli eden aşkın seherinde salâvatın sedasını baş göz eylemek.
Öyle muhtaç, öyle garip, öyle sevdalıyız ki sana. Bizi kuşatan günah neticesinde meydana gelen yaralarımıza merhem olsun sana olan sevdamız. Yokluğun yakıcılığı sana muhtaçlığımızdır. Diğer ümmetlerin nazarında ayrı bir yerimiz varsa o da senin ümmetin olmanın şerefidir. Ama o şeref garipliğin enkazında yine sen yine sen demekte. Yine sana koşmakta. Bizar olmuş hayatın her kıvılcımında seninle bir adım daha ilerlemenin yoksun bırakılmış güzergâhında bir avuntu olacak sana olan düşkünlüğümüz.
Bin bir çeşit gök gürültüleri çakar bu yüreğimizde. Sanki birbirleriyle çarpışırlar. Aşkın çarpışması, hasretin birbirine girmesi sana layık olamamanı bir nevi kızgınlığı mı? Bilmiyorum; adını koyamıyorum. Bir şeyler durmadan birbirlerine çarpıyor zıt gidiyor nedense. Ama ben adını koymakta çaresizliğe düştüm. Aşkın dairesinin ortasında sen, çevresini kuşatan bizim vefasızlığımız, yanlışlarımız, ama bunlara eklenen büyük bir utancımız var. Utanıyoruz yüreğimizde hep çarpıp duran gök gürültüsünden. Çünkü biliyoruz o bize hep hatırlatıyor.
Gül yüzlüm Efendim.
Aşkın şahikasında soluk alan ciğerimiz mest olur seni andıkça. Seni hissederiz hâlâ kayıp gitmeyen vicdanımızda. Hâlâ varlığını demirbaş gibi hissettiren salâvatlarında. Onların varlığıdır hâlâ unutulup gitmeyen zamanın hengâmesinde ki kayıplığımızı. Bu kargaşalı dünyanın içinde hâlâ seni hissediyorsak ne mutlu bize. Nurun bin bir parçaya ayrılıp yayılan dünyayı kuşatan salâvatındır; bize varlığımız var olduğumuzu hissettiren. Neden soluk aldığımız bilmeden yaşamak neden bu dünya geldiğimizi bilmeden ömür sermayesini bitirmek ne korkun ne dehşetli bir yara olurdu. Her daim kanayan ve ilaç bekleyen yara. Biz seninle bildik neden bu dünyaya geldiğimizi. Ve yine seninle unutmayacağımız neden yaşadığımızı.
Ay parçası olan gül yüzüne göremeyen, ama sana olan sevdalı yüreklerden biri de bizim yüreğimiz. Hissederiz o güzelliğini. Ararız bu yerlerde senin ışık iklimini. Bekleriz her bekleyişte koca günler bitse de. Yine bekleriz dilimizde dua ellerimizde emanetinle.
Belki layık olanların yanında durursak bizde nasipleniriz şefaatinde. Şimdiden muhtacız şefaatine. Yangınlarla, kör olası günahlarla bekleriz o acayip mahşer olan günü. Belki yüzümüzün karası senin nurunla nurlanır. Günah dilekçemize bembeyaz satırlar yansır. İşte mutluluk seninle desek ve yine seninle en zor menzile varmak istiyoruz. Günleri bir bir bitirirken ömür sermayesini, son sözümüz LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLAH olsun.   

Fadime Kaya

Dursun Ali Erzincanlı - Bir Gül

Yazı kategorisi: Hz. Peygamber (s.a.v.) 11:11 am yazan: Minik Kelebek

Veda hutbesi

Yazı kategorisi: Hz. Peygamber (s.a.v.) 11:08 am yazan: Minik Kelebek