Category Archives: Hz. Peygamber (s.a.v.)

Kutlu Doğumla Avunmak

Soru

Hocam, kutlu doğum adına bir çok etkinlikler yapılıyor. Bazı kesimler kutlu doğumun bid’at olduğunu, bazıları da olmadığını savunuyor. Bu konudaki görüşlerinizi biraz ayrıntılı bir şekilde iletirseniz sevinirim. Allah’ın selamı hak yol üzerinde olanların üstüne olsun…

Cevap

Selamünaleyküm.

‘KUTLU DOĞUM’ ismiyle bir ibadet olabileceğini iddia edenler, bu dinden kesinlikle hiçbir şey bilmiyor demektir. Meselâ bizim imanımızda ‘ON GECE’ diye Kur’an’ın öne çıkardığı bir mevsim vardır. Kullar kendi aralarında ibadet mevsimi niteliğinde bir hafta ilan edemezler. Bunu ne iddia eden olur ne de savunan…

Şu denebilir:
Bulunduğumuz şartlarda, insanların dünyevileşmeye kapılıp gittikleri bir ortamda bari bir hafta farklı bir isim altında bir şeyler anlatabilmek üzere, Anadolu deyimiyle ‘domuzdan kıl koparalım’ mantığı ile böyle bir hafta ihdas edilmiştir.

Böyle bir mantık tartışılabilir ve bunu BİD’AT olarak adlandırmakta sakınca yoktur. Çünkü bunun ashabı kiramda, örnek nesillerde herhangi bir uygulaması yoktur. Bu tür uygulamaları ilk defa Fatimîler’in ihdas ettiği tahmin edilmektedir. Onların da örnek olmakla alakaları yoktur. Neticede bu bir bid’attır. Bu bid’atın kabul edilip edilmeyeceği hususu ise ilim adamlarınca tartışılabilir ve tartışılmalıdır da. Ne bid’at diyenler, karşılarındakileri sapıklıkla itham etmelidirler, ne de bu haftanın arkasında duranlar, karşılarındakileri dinden çıkmış gibi görmelidirler! Neticede ortada, geçmişimizde örneği olmayan garip bir zaman yaşıyoruz. Ne kendimizi dine teslim edebiliyor ne de kendimizi ondan soyutlayabiliyoruz.

Çok garip bir zamandayız. Birileri gerçekten bu isimle bir şeyler yapabileceklerini, insanları Sünnet’e çekebileceklerini zannediyorlarsa bırakalım içtihatlarını uygulasınlar. Onların yaptığını beğenmeyenler de ne yapılmasını gerekli görüyorlarsa onu yapsınlar. Doğrusu, laik olması Müslümanlar tarafından da yavaş yavaş gerekli görülmeye ve ‘ne güzel olmuş!’ şeklinde yorumlanmaya başlanan bir devlette, o devletin en hassas kurumlarından biri olan Diyanet’in, bu gibi haftalardan ve benzeri programlardan başka bir şey yapabileceğini de zannetmiyoruz. Uçuk bir beklenti içinde olmanın gereği yoktur.

Bütün bu tespitlere rağmen, artık gülünç duruma gelen bazı işleri de hiçbir şekilde kabul edemeyiz tabii ki:

- Hırıstiyanlardaki hafta anlayışını yansıtan bir hafta algısını, böyle bir benzeşmeyi kabul edemeyiz. Yani Peygamberimizin, senenin bir haftasına sıkıştırılmasını reddederiz. O’nun namına yapılacak asıl işin, O’nun Sünnet’ini izlemek olduğunu haykırırız; program yapmanın Sünnet’i yaşatmak için yeterli olmayacağını ilan ederiz.

- Bu hafta içindeki programların, kişileri sekülerleştirmenin bir yolu olarak kullanılmasına da ciddi itirazlarımız vardır. Neden Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kadınlara karşı nezaketi, hümanist anlamda yorumlanabilecek ve yönlendirilebilecek sözleri tek gaye gibi öne çıkarılmaktadır? Onun hiç mi cihadı yoktur? Meselâ namazla ilgili hadislerinden neden ‘cici’ olanlar seçilip öne çıkarılmaktadır? Madem onun haftasıdır, ona ait ne varsa elenmeden anlatılmalıdır.

- Bu haftaya yüklenen kutsiyetin, hafta üzerinden büyük bir ekonomik pazarı da beraberinde getirdiğini kimse inkâr edemez. Görünürde çiçekler, kitaplar hediye edilmektedir ama bu hediyelerin etrafında iki sömürü söz konusudur. Bu sömürülerin birincisi isim sömürüsüdür. Yıl boyu hiçbir iş beceremeyenler bu haftada, bir konferansla bir çiçekle iş becerme becerisi kazanabilmektedirler. Tabela kurumu niteliğindeki pek çok kurum, bu hafta sayesinde faal duruma geçmektedir. Buna Diyanet’e bağlı pek çok kurum da dahil edilebilir. İkinci sömürü de tahmin edilebileceği gibi malî konularla alakalıdır. Şüphesiz bu sömürü iddiasını genelleştirme hakkımız yoktur. Tertemiz bir duygu selinde yüzen de vardır, sömüren de… Burada sözü edilen şey genel görüntüdür.

- Bir gün, hafta sonu kiliseye gidip rahatlayan Hıristiyanlar gibi ‘Kutlu Doğum Haftası’ diye bir haftanın etkinliklerine katılarak Müslümanlığına dair görevlerini yapmakla teselli bulan insanlar çıkarsa ortaya, o zaman bu haftayı ihdas edenler de, ona katılanlar da dinlerinin katilleri olarak anılacaklardır. Tıpkı Kur’an’ın yerine konacak kadar büyük bir cürete neden olan mevlidi ihdas edenlerin şimdi sebep oldukları ve akıbetine katlanacakları durum gibidir bu.

- Bütün bunlara ilave olarak şunu da yazmamız gerekiyor:
Her şeyi bir noktaya kadar anladığımızı kabul edelim de Müslümanlar, Peygamberlerini anmak için at yarışından buz pistinde kaymaya kadar yaptıkları şeyleri bir sevgi işareti olarak peygamberlerine ne yüzle takdim edecekler acaba? Ömrü cihat meydanlarında ve devesinin üstünde geçen bir Peygamber böyle anılır mı? Tiyatro bile olsa bu kadar âfâki bir tiyatro olur mu?

Neden kendimizi şeytanın oyuncağı yapalım, neden?

Nureddin Yıldız
Fetvameclisi.com


Allah Resûlû’nün (s.a.s) Eşleri O’na Karşı Nasıl Davranırdı?

Yüce Yaratıcı’nın insanlığa en son rehber olarak gönderdiği Allah Resûlü’nün (s.a.s.) ve ailesinin hayatı, Müslümanlar için güzel misâllerle doludur. Bu güzel misâllerden biri de ezvâc-ı tâhirâtın Efendimiz’e (s.a.s.) karşı davranışlarıdır. Zira onları eğiten, yetiştiren, onlara hayatın her alanında nasıl davranılması gerektiğini öğreten bizzat Resûlullah’ın (s.a.s.) kendisidir. Kendisidir; zîrâ O’nun en yakın ve müdavim talebeleri, o kutlu hanenin sakinleri olan ezvâc-ı tâhirâttır. Bu makalede, Kur’ân-ı Kerîm’in, annelerimiz olarak takdim ettiği Resûlullah’ın (s.a.s.) eşlerinin, O’na karşı davranışları, münasebetleri ve O’nunla nasıl geçindikleri gibi hususlar ele alınacak, böylece mü’min kadınlar için, ideal bir eş olmanın mükemmel örnekleri sergilenmiş olacaktır.

1. Eşleri, Resûlullah’ın (s.a.s.) yakınlarına her türlü iyiliği yaparlardı

Evlilik, sadece iki kişinin beraberliğini değil, en yakın ve dar daireden en uzak ve geniş daireye kadar pek çok insanın yakınlaşmasını, birbirleriyle akraba olmasını da temin eder. Eşlerin anne-babası, dayı, hala, teyze, onların çocukları… derken geniş bir aile meydana gelmiş olur. İşte bu geniş ailede her iki tarafın herhangi bir ayrıma gitmeden, birbirinin akrabasını kendi akrabası gibi bilmesi, saygı ve sevgi göstermesi gerekir. Günümüzde parçalanan evliliklere bakıldığında, bunun temel sebeplerinden birinin bu olduğu görülür. Hanım, eşinin baba ve annesini kendi öz baba ve annesi; bey de hanımının ebeveynini kendi baba ve annesi görmelidir. Böyle bir davranış, eşlerin birbirlerine karşı sevgi ve saygılarının bir belirtisi olduğu gibi bu sevgi ve saygının daha da artmasına bir vesiledir. Zira bir kişinin sevdiğinin sevdiği, o kişinin de dostu ve sevdiği konumundadır.

Bu konuda Allah Resûlü’nün (s.a.s.) vefalı eşi Hz. Hatice, Efendimiz’e (s.a.s.) sevgisini, O’nun yakınlarına gösterdiği iyiliklerle ortaya koymuş, O’nun hatırına akrabalarını da sevmiş, onların yardımlarına koşmuş ve onlara eşinden dolayı ayrı bir değer vermiştir.

Vefa insanı Allah Resûlü (s.a.s.), düğününe süt annesi Halime’yi de davet etmeyi unutmamıştı. Bu buluşmada Hz. Hatice kayın validesi konumunda bulunan Halime’ye oldukça fazla ilgi göstermişti. Hattâ düğünden sonra süt oğlu Muhammed’i (s.a.s.) görmeye geldiği zaman, Hz. Hatice ona çok sayıda dişi deve hediye etmişti. Bu yüzden, yaşlı kadın yuvasına minnet ve şükran duyguları ile dönmüştü. Bu iyilik sadece o günden ibaret kalmamıştı. Halime, bir defasında kuraklık yüzünden çektiği sıkıntıları anlatmak için Hz. Hatice’nin yanına geldiğinde, bu defa da Hatice Vâlidemiz ona 40 koyun ile bir binek devesi hediye etmişti.1

Halime evine kendisine Hz. Hatice tarafından hediye edilen deve ve koyunlarla dönüyordu. Hz. Hatice’nin iyilik yaptığı, eşinin öz annesi değil, çocukken ücret karşılığında süt emzirdiği bir sütanneydi. Sütanneye bu kadar iyi davranan, hediye veren Hz. Hatice Vâlidemiz, kim bilir eşinin öz annesini görseydi, ona nasıl davranır, nasıl saygı gösterir ve eşine olan sevgisini ona karşı hangi iyiliğiyle zirveye taşırdı!

Hz. Hatice Vâlidemiz’in konuyla alâkalı diğer bir örnek davranışı da Hz. Ali’yi yanına almasıydı. Allah Resûlü (s.a.s.), dedesi Abbdulmuttalip vefat edince, Hz. Ali’nin de babası olan amcası Ebû Talip’in yanında hayatını geçirmişti. O Ebû Talip ki, maddî durumu çok da iyi olmamasına rağmen Resûlullah’ı (s.a.s.) yanına almış, O’na kendi evlâtlarından daha fazla alâka ve sevgi göstermiş, yetimliğin verdiği sıkıntıları yaşatmamaya son derece gayret sarfetmişti. Daha doğrusu candan bir baba ve hâmî olmuştu. Resûlullah (s.a.s.) evlenince, Hz. Hatice’nin servetiyle insanlara sahip çıkmak ve gönüllere girmek için geniş imkânlara sahip oldu. Vefa insanının kendisine gösterilen vefayı unutması zaten söz konusu olamazdı. Amcası oğlu Ali’yi yanına almayı, onun ihtiyaçlarını üstlenmeyi istiyordu. Böylece amcasının iyiliklerinin karşılığını vermiş, yakın bir akrabasının elinden tutmuş olacaktı. Allah Resûlü’nün bu niyetini öğrenen saygılı ve vefalı eş, gönülden bir istekle hemen Hz. Ali’yi evine getirmesini söyledi. Allah Resûlü de henüz küçük bir çocuk olan Hz. Ali’yi yanına aldı ve ona bir baba şefkatiyle hâmîlik yaptı.

Aslında, Hz. Hatice böyle bir durumu -gayet tabiî olarak- kabul etmeyebilirdi. Fakat karşılıklı sevgiye dayalı ve birinin sevdiğini diğerinin de sevmesine bağlı bir evlilik hayatının gereği olarak, o büyük kahraman hanım eşinin arzularını kendi arzularıyla aynileştiriyor ve bir mânâda onda fânî oluyordu. Pek çok faziletinin yanında bu davranışları da onu, dünyanın en şerefli makamına çıkarıyordu.

2. Sevdikleri bir şeyi gördüklerinde hediye ederlerdi

Hediyeleşme, eşler arasındaki sevgiyi ziyadeleştirir. Zaten Allah Resûlü (s.a.s.) de hediyeleşmeyi tavsiye ederek, dikkatleri onun sevgi arttırıcı rolüne çekmektedir. Hz. Hatice zengin olduğundan -o günün Arabistan’ında yaygın olduğu şekliyle- köleleri vardı. Bunlardan Zeyd b. Harise’yi Allah Resûlü (s.a.s.) çok sevmişti. Hz. Hatice, Resulullah’ın (s.a.s.) Zeyd’i çok sevdiğini hissedince, ona hediye etti. Allah Resûlü de Zeyd’i hürriyetine kavuşturarak kendisine evlât edindi. Bundan sonra herkes Zeyd’e (r.a.) Resulullah’ın oğlu nazarıyla bakıyordu. Bu davranışıyla vefalı eş, sevgisini bir defa daha göstermiş oluyordu.

3. Sıkıntılar karşısında teselli ederlerdi

Hayat, imtihanlarla doludur. İnsan karşılaştığı sıkıntıları zaman zaman biriyle paylaşma ihtiyacı hisseder. Acılar paylaşıldıkça azalır, dertler teselli edilince diner. İmtihanların en ağırı, en büyüğü şüphesiz Hz. Peygamber’in imtihanıydı. Allah Resûlü (s.a.s.) gerek peygamberliğin başlangıcındaki sıkıntılarda, gerekse daha sonra kavmi tarafından değişik vesilelerle ağır hakaretlere maruz kaldığında, en sıcak ilgi ve teselliyi eşi Hz. Hatice’de buluyordu.

Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) Hira’da Cibril’le ilk defa karşılaşıp, “Oku!” emrini alınca, kalbi ürpererek eve dönmüştü. Allah Resulü, Hz. Hatîce’ye: “Kendimden endişe ediyorum.” deyince, o vefalı eş, Resûlullah’ı (s.a.s.) samimi ve güzel sözlerle teselli etmişti. (Buharî, Bed’ül-Vahy 7)

Efendimiz’in Peygamberliğin ağır yükü karşısında en büyük yardımcısı yine Hz. Hatice’ydi. O büyük hanım, Resûlullah’ı (s.a.s.) teselli ediyor, O’na büyük bir şefkatle yaklaşıyor ve devamlı O’nun yanında bulunarak ilk günlerdeki heyecan ve korkuyu atlatmasını sağlıyordu. Aslında bu, Hz. Hatice’nin büyüklüğünü gösteriyordu. Böyle bir durumda başka biri eşine karşı gelebilir, ondan uzaklaşabilir, hattâ onun karşısında yer alabilirdi.

Allah Resûlü (s.a.s.) hem risaletin ağır yükü hem de Mekkelilerin çeşitli sözlü ve fiilî sataşmaları karşısında sığınacak yer olarak Hz. Hatice’yi buluyordu. Zaten Allah Resûlü’ne ilk olarak o inanmıştı.

4. Resûlullah’a (s.a.s.) maddî destek olurlardı

Servet, Allah’ın insanlara imtihan için verdiği bir vasıtadır; bazı kimselerin Cennet’e girmesine vesile olduğu gibi, bazılarının da yerin dibine batmasına sebeptir. Hz. Hatice’nin serveti hayırlı bir yolda harcanıyordu. Allah Resûlü (s.a.s.) bu serveti önce İslâm’ı anlatmak için kurduğu ve insanları davet ettiği sofralarda, köleleri efendilerinden alıp hürriyete kavuşturmada, çoğu fakir olan Müslümanların ihtiyaçlarını gidermede, özellikle de zalim Mekkelilerin muhasara yapıp, her şeyi yasakladıkları yıllarda “Şi’b-i Ebi Talip” tepesinde mecburî ikamete maruz bırakılan Müslümanların yardımına koşmada harcadı. Allah Teâlâ, helâl olan bu serveti, belki de en mukaddes yolda harcatıyordu. Zaten haram olan bir servet, böyle mukaddes bir yolda harcanamazdı!

Hz. Hatice Vâlidemiz’in o büyük servetinden, peygamberliğin daha ikinci veya üçüncü senesinde, neredeyse bir şey kalmamıştı. O koca servet, İslâm’ı tebliğ yolunda âdetâ eriyip gitmişti.

5. Üvey çocuklarına bir öz anne gibi bakarlardı

Hz. Hatice Vâlidemiz vefat ettiğinde arkada yetimler bırakmıştı. Bu yetimlerin içinde gelecekte büyük velilere analık yapacak Hz. Fatıma da vardı. Daha sonra evlendiği eşleri, Resûlullah’ın (s.a.s.) yetimlerine kendi öz evlâtları gibi bakıyor ve ihtimam gösteriyorlardı.

Meselâ Allah Resûlü’nün (s.a.s.) Sevde Vâlidemiz’le nikâhı Mekke’de iken kıyılmıştı. Aynı zamanda Sevde Vâlidemiz’in de yetimleri vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bu yetimlere, hiçbir ayırım yapmadan kendi öz çocukları gibi muamele ediyordu. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), eşlerinin yetimlerine öz evlât olarak baktığı gibi, onlar da Resûlullah’ın (s.a.s.) yetimlerine öz anne gibi davranıyor, onlara annelerinin yokluğunu hissettirmemeye gayret ediyorlardı. Sevde Vâlidemiz hayatı boyunca bu konuda örnek olmuş, Efendimiz’in (s.a.s.) çocuklarına annelik yapmış ve onlara asla annelerinin yokluğunu hissettirmemiştir. Zaten hissettirmesi de mümkün değildi. Zira onlar, Kâinat’ın Efendisi’nin evlâtlarıydı. O mübarek kadın, eşine olan sevgisini, belki de eşinin çocuklarına olan mükemmel şefkatiyle izhar ediyordu.

6. Meydana gelen kırgınlıklarda hemen ayrılmayı düşünmezlerdi

İnsanların söz veya tavırlarında zaman zaman nahoşluklar olabilmektedir. Sabır da, esasen böyle zamanlarda gösterilir. Resulullah’ın (s.a.s.) eşleri arasında nadiren de olsa küçük memnuniyetsizlikler olabiliyordu. Ancak onlar hiçbir zaman bunu, uzun süreli kırgınlığa, meseleyi derinleştirmeye dönüştürmüyor; ayrılma gibi son derece sevimsiz bir noktaya taşımıyorlardı. Hangi mülâhaza ile olduğunu bilemediğimiz bir hâdise karşısında Allah Resûlü (s.a.s.), Sevde Vâlidemiz’i boşamak istemişti. Sevde Vâlidemiz bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Ve hemen Allah Resûlü’nün (s.a.s.) huzuruna koştu. Hattâ araya vasıtalar koydu ve yalvarırcasına şöyle dedi:

“Ey Allah’ın Resûlü! Sen’den dünyalık hiçbir şey beklemiyorum. Bana ayırdığın bir günü de Aişe’ye verdim. İstersen ömür boyu benim hatırımı sormak için dahi yanıma uğrama. Ama ne olur beni nikâhın altında bulunmaktan mahrum etme! Ben âhirete de Sen’in nikâhlın olarak gitmek arzusundayım. Başkaca da hiçbir düşüncem yok.” (Heysemî, Zevâid, 7/246) Onun bu arzusu Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından kabul edildi ve Sevde Vâlidemiz ezvâc-ı tâhirâttan biri olarak kaldı.

7. Resûlullah’a (s.a.s.) asla zorluk çıkarmazlardı

Tevazu Âbidesi’nin evi, oldukça sadeydi. Zira O (s.a.s.), toplumundaki en sade hayatı yaşayan kişiydi. İsteseydi en lüks bir hayatı tercih edebilirdi. Ancak asıl yaşanacak yerin âhiret yurdu olduğunu çok iyi biliyor ve buna göre hayatını şekillendiriyordu. Bir de o kutlu ev, kıyamete dek gelecek bütün mü’minlerin örnek alması gereken bir ev olacaktı. Dolayısıyla oldukça sade ve basitçeydi. Bu mutlu ev -bizlerin bugün zannettiği gibi- fizikî bakımdan şatafatlı, içi değerli eşyalarla dayalı döşeli, içinde lüks ve konforun bulunduğu bir ev değildi. Duvarları kerpiçten, çatısı da hurma dallarındandı. Ancak içindekiler, dünyanın en mutlu insanıydı. Zaten saadet ve mutluluğun kaynağı da, sahip olunan kıymetli eşyalar değildi. Öyle olsaydı, günümüz dünyasının insanı, konforun her türlüsüne sahip olduğu hâlde, mutsuz olmazdı, evlilikler kısa bir süre sonra kâbusa dönmezdi, mahkemeler boşanma davalarıyla dolup taşmazdı.

Ümm-ü Seleme Vâlidemiz (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.) ile evlendiğimde Zeynep binti Huzeyme’nin odasına yerleştim. Orada bir toprak çanak -içinde biraz arpa-, bir el değirmeni, taştan yapılmış bir çömlek ve ayrıca başka bir çömlek buldum. Çömleğin içerisinde erimiş birazcık yağ vardı. O arpayı alıp el değirmeninde öğüttüm. Sonra onu çömlekte bulamaç yaptım. Biraz da içine yağ katıp bir yemek yaptım. İşte bu yemek Resûlullah (s.a.s.) ile ev halkının düğün gecesi yemeği oldu.2

Hz. Ömer (r.a.), kızı Hz. Hafsa’ya Resûlullah’ın (s.a.s.) ev hayatını sormuştu:

“Allah’ın Resûlü’nün giydiği en kıymetli elbise neydi?”

“İki tane renkli elbisesi vardı. Elçileri onlarla karşılar, cuma hutbelerini bunlarla okurdu.”

“Peki yediği en iyi yemek neydi?”

“Bizim yediğimiz ekmek, arpa ekmeği idi. Ekmek sıcak iken yağ sürer, yumuşatırdık. Bunu güzel bulduğumuz için misafirlerine de ikram ederdik.”

“Senin yanında kaldığı zamanlar, yerde yaygı olarak kullandığınız en geniş, en rahat yaygı neydi?”

“Kalınca kumaştan yapılmış bir örtümüz vardı. Yazın dörde katlar, altımıza yayardık. Kış gelince de, yarısını altımıza yayar, yarısını da üstümüze örterdik.”3

Mutluluk kanaatte, dünyaya dünya kadar ehemmiyet vermede, ebedî yurt âhirette de beraber olacaklarına inanmalarındaydı. Zaman zaman küçük bazı kırgınlıklar olsa da: “Önemli değil, bu da geçer! Bu da insandır!” deyip meseleyi büyütmemelerindeydi. İşte Resûlullah’ın (s.a.s.) o mümtaz eşleri, bu şartları paylaşıyorlardı; ama bir itirazları olmuyordu; kanaat, en büyük zenginlikleriydi. Zaten asıl zenginlik de kanaat değil miydi?

8. O’nu kırmamaya özen gösterirlerdi

Resûlullah’ın (s.a.s.) eşlerinin de birer insan olarak zaman zaman alındıkları durumlar oluyordu. Ancak onlar hiçbir zaman bunları kalblerinin derinliklerine gömmüyorlar ve kalıcı hâle gelmesine müsaade etmiyorlardı. Onlar bu durumdan hemen uzaklaşıyor, asla davranışlarına yansıtmıyorlardı. Fakat o engin firaset sahibi Allah Resûlü (s.a.s.) onların böyle zamanlardaki psikolojilerini çok iyi biliyordu. Bir defasında Resûlullah (s.a.s.): “Ey Ayşe! Ben senin benden ne zaman hoşnut olduğunu ve ne zaman da olmadığını çok iyi bilirim.” buyurdu. Hz. Ayşe (r.anhâ) de:

“Ey Allah’ın Resûlü bunu nasıl bilirsin?” diye sorunca Resûlullah (s.a.s.), “Benden memnun olduğun ve kırgınlığını gizlemeye çalıştığın zamanlarda: “Muhammed’in Rabb’i hakkı için öyle değildir!” dersin. Benden memnun olmadığın zamanlarda da: “İbrahim’in Rabb’i hakkı için öyle değildir!” dersin ve adımı anmazsın.” Davranışlarındaki mânâları bile sezen firaset sahibi Allah Resûlü’nün (s.a.s.) bu mukabelesi karşısında Hz. Ayşe Vâlidemiz (r.anhâ):

“Evet, vallahi aynen dediğin gibidir ey Allah’ın Resûlü! Ancak ben sizden memnun olmadığım sıralarda bile sadece adınızı anmam, yoksa sevginiz daima içimde yaşamaktadır.” (Buharî, Nikah 108) buyurarak, sevgisinin hiçbir zaman kalbinden çıkmadığını ifade etmiştir.

9. O’nu (s.a.s.) anne-babalarına tercih ederlerdi

Peygamberini sevmek, O’na itaat etmek, O’na yapılan hakaretleri sanki kendisine yapılıyormuş gibi kabul etmek ve makul ölçüler çerçevesinde bunlara cevap vermek mü’min olmanın gereklerindendir. Allah Resûlü’nün (s.a.s.) eşleri bu konuda da örnek davranışlar sergilemişlerdir.

Bir Yahudi, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek “es-Selâmü aleyküm” der gibi yapmış, fakat, “es-Sâmü aleyküm” demişti. İbrânî dillerinde, “sâm” ölüm demekti; “es-Sâmu aleyküm” ise, “Ölüm sizin üzerinize olsun, canınız çıksın!” mânâsına gelmekteydi. Onun maksadını anlayan Hz. Ayşe Vâlidemiz duramayıp, “Ölüm, gazap ve lânet sizin üzerinize olsun; Allah canınızı alsın!” diyerek ziyadesiyle mukabelede bulunmuştu. (Buharî, Edeb 35, 38)

Diğer bir örnek de Ümmü Habibe Vâlidemiz’in, babasına karşı Resûlullah’a (s.a.s.) gösterdiği sevgi ve saygıdır. Babası Ebû Süfyan, Resulullah’ın (s.a.s.) Hudeybiye Anlaşması’nın süresini uzatması için Medine’ye gelir. Ancak haksız oldukları için hiç kimse onunla görüşmek istemez. Mekke’nin temsilcisi yalnız başına kalır. “Acaba kızım bana aracılık yapar da O’nunla (s.a.s.) görüşmemi sağlar mı?” düşüncesiyle kızının evine gider. Eve girince Resulullah’ın (s.a.s.) üzerinde yattığı yatağın üzerine oturmak ister. Ancak hemen Ümmü Habibe Vâlidemiz yatağı toplar. Ebû Süfyan kızının bu davranışı karşısında şaşırır ve sorar:

“Kızım yatağı mı babana layık görmedin, yoksa babanı mı yatağa layık görmedin?” Ümmü Habibe’nin (r. anha) cevabı müthiştir. Zira Resûlullah (s.a.s.), onun gözünde her şeyin ötesindedir. Şöyle der: “Bu yatak Resulullah’ın (s.a.s.) yatağıdır. Sen ise müşrik bir insan olduğundan necissin.” Bu müthiş söz, Ebû Süfyan’ı beyninden vurmuş ve: “Kızım benden sonra ne kadar da değişmişsin!” demişti.4

10. Dünyaya karşı O’nu tercih ederlerdi

Dünya, evi olmayanın evi, malı olmayanın malıdır ve gerçek mânâda aklını kullanmayanlar, yatırımlarını ancak ona yaparlar. Resûlullah’ın (s.a.s.) mübarek eşleri, böyle bir dünya karşısında Resûlullah’ı tercih ediyorlardı. Zaman zaman dünyaya karşı içlerinde bazı istekler olsa da, Efendimiz’in (s.a.s.) gösterdiği ideal ufku hemen anlıyor ve durmaları gereken yerde duruyorlardı.

Hicretin 5. yılından sonra, Müslüman toplumunun maddî şartları nispeten iyileşmişti. Ezvâc-ı tâhirât da bu refahtan biraz istifade etmek istiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) isteseydi bunları temin ederdi. Fakat o zühd prensibini ve yoksul Müslümanların hayat standartlarını esas aldığından, ilahî irşadla buna razı olmadı. Hattâ ciddî bir imtihan geçirdi. Âyetlerin talimatıyla bütün eşlerini boşamak durumu ile karşı karşıya geldi. Eşlerini, alışageldikleri sade hayata devamla boşanma arasında muhayyer bıraktı. Onlar neticede dünya refahını değil, Hz. Peygamber’le (s.a.s.) olan beraberliği tercih ettiler.

Hz. Cabir b. Abdullah’tan rivayet edilen bir hadîse göre: “Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.), Efendimiz’i (s.a.s.) ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğunu ve Hz Peygamber’in de (s.a.s.) sessiz olduğunu gördüler. Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ömer’e (r.a.) hitaben: “Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a.) kızlarını azarladı ve: “Niçin, Nebî’yi (s.a.s.) üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri O’ndan istiyorsunuz?” dediler.

Allah Resûlü (s.a.s.) ilk defa Hz. Ayşe Vâlidemiz’i çağırdı ve ona: “Seninle bir şey görüşmek istiyorum ama, baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme.” dedi. Sonra da mevzunun başında zikrettiğimiz âyeti ona okudu. Hz. Ayşe’nin cevabı tam sıddîk babanın, sıddîka kızına yakışır şekildeydi: “Ya Resulallah! Ben ana ve babamla bu mevzuda mı konuşacağım? Vallahi, ben Allah ve Resûlü’nü tercih ediyorum.” dedi.

Daha sonrasını Vâlidemiz şöyle anlatıyor: “Allah Resûlü hangi hanımıyla konuştuysa, hepsinden aynı cevabı aldı. Bu hususta hiç kimse farklı bir mütalâa beyan etmedi. Ben ne demiş isem onlar da aynı şeyi söylediler…”5

Rivayetten de anladığımız üzere Resulullah’ın (s.a.s.) eşleri, birer insan olmaları hasebiyle durumlarının iyileştirilmesini istemişler. Resûlullah (s.a.s.) da onların bu isteklerini uygun bulmamış, âyetlerle de olmaları gereken yerde durmaları istenmiştir.

Burada gerek Hz. Hafsa Vâlidemiz’in, gerekse babası Hz. Ömer’in (r.a.) durumu da oldukça önemlidir. Hafsa Vâlidemiz dünya karşılığında Resûlullah’ı (s.a.s.) tercih etmiştir. Çünkü o Hz. Ömer gibi bir babanın kızıdır. Hem öyle bir babadır ki, yukarıdaki rivayette de gördüğümüz gibi, kızını azarlamış, hattâ bir ceza verilmesi gerekirse bizzat kendisinin vereceğini bildirmiş ve Resûlullah’a (s.a.s.), boşayacaksa bile son derece rahat olmasını söylemiştir. Bu da ideal bir babanın göstermesi gereken son derece mükemmel ve örnek bir davranıştır; özellikle de günümüz insanının ders alması gereken bir davranış.

Hz. Meymune Vâlidemiz, kendisini Resûlullah’a (s.a.s.) hibe etmişti. Kâinatın İftihar Tablosu’nun ailesi içinde olma, onun için her şeyden daha kıymetli olduğundan Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği en tabiî hak olan mehirden bile vaz geçmişti.

11. Vefatından sonra da sevgileri aynen devam etti

Allah Resûlü’nün (s.a.s.) eşlerinin sevgileri, sadece hayattayken değil, aynı zamanda Resûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra da devam ediyordu. Onlar, Efendimiz’in (s.a.s.) hayatında dikkat ettikleri şeylere vefatından sonra da dikkat ediyorlar, sevmediği şeyleri sevmiyorlar, sanki O (s.a.s.) hayattaymış gibi davranıyorlardı. Meselâ Hz. Ayşe Vâlidemiz, Resûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra saçlarına kına yakmıyordu. Kendisine bunun sebebi sorulunca da: “Resûlullah (s.a.s.) hayatında kınanın kokusunu sevmezdi.” (Ebu Davud, Tereccül 4) cevabını veriyordu. “Peki şimdi vefat etti” denilince de: “Hayatındayken sevmediğini vefatından sonra yaparsam sadakatsizlik olur.” diyordu.

Netice itibariyle o eşsiz hânenin mümtaz sakinlerinin hayatlarına dikkatle baktığımızda, mutlu bir aile ortamının nasıl sağlanacağının, evliliklerin kırılmalara maruz kalmadan nasıl sürdürülebileceğinin örneklerini görmekteyiz. Günümüz mü’min hanımlarına düşen, bu Cennet sakinleri olan annelerimizin hayatlarını kendilerine örnek alarak, hayatlarını güzellikler içerisinde geçirmeleridir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Dipnotlar

1. Sübülü’l-Hedy ve’r-Reşâd, 1/341

2. İbn Sa’d, Tabakat, 8/92

3. Sübülü’l-Hedy ve’r-Reşâd, 7/97

4. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 7/116

5. Sübülü’l-Hedy ve’r-Reşâd, 11/154

Yeni Ümit dergisi


Hz. Peygamber ve Kadın

Antik çağlardan beri dinler ve filozofların kadın ve kadın-erkek münasebetleri hususunda önemle durdukları bilinmektedir. Başta Aristo olmak üzere filozoflar genellikle kadını küçümseyen ve kadınlar tarafından kabulü mümkün olmayan görüşler ileri sürmüşlerdir.

Semavi ve beşerî dinlerin kadın konusundaki yaklaşımları ise, çok farklı ve zaman zaman çelişkilidir. İnsanlık tarihi boyunca zengin bir tarihî tecrübe ve birikimden sonra gelen İslam’ın ve Hz. Peygamber’in kadına bakışı, bu konuda ortaya koyduğu ilkeler ve bizzat Rasûlullah’ın Müslüman ve diğer kadınlara karşı yaklaşımı değerlendirilecek olursa İslam’ın ve Hz. Muhammed (sav)’in nasıl bir devrim gerçekleştirdikleri anlaşılacaktır.

Hz. Peygamber’in getirdiği din ile kadın vakar, şeref ve sosyal statü kazanmıştır. İslam ile kadının medeni, sosyal, iktisadi ve hukuki hakları garanti altına alınmış, kadının evlat, eş ve anne olarak statüsü yükseltilerek erkeğin sahip olduğu birçok hak ve imtiyazlar verilmiştir. Doğu toplumlarındaki Müslüman kadınların geri kalmış, cahil, kişilik hakları olmayan bir grup olarak görülmesinde sorumlu olan İslam değil, bir takım iktisadi, siyasi, içtimai ve psikolojik şartlardır. Hz. Muhammed (sav)’den sonra sosyal, kültürel çevre ve siyasi şartların tesiri ile ataerkil aile anlayışı ve kadın haklarını kısıtlayan telakki, kadınların konumunda gerilemeye neden olmuş ve zaman içinde bu gelenek fıkhî yorumlara tesir etmiştir.

Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınların aile ve toplum içindeki statüsü, rollerinin tahlili ve kadın-erkek ilişkilerinin mahiyetinin değerlendirilmesi İslam’ın kadına bakışı hakkında bilgi verecektir. İslam, bir insan olarak kadını erkek ile eşit statüde kabul eder ve gerek yaratılış gerekse hak ve sorumluluklar yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresi çizer. Kadın ve erkek birbirine eşit oranda bağımlı resmedilir. Kur’ân-ı Kerim’de “onlar sizin örtünüz siz de onların örtülerinizsiniz.” denilmektedir. Diğer bir âyette de “Mümin erkeklerle mümine kadınlar birbirlerinin velisidirler.” denilmektedir. Peygamberimiz Veda hutbesinde kadınların haklarına ve kadın-erkek ilişkilerine temas ederken şu mesajı vermiştir. “Ey insanlar! Kadınlarınız üzerinde hakkınız, kadınlarınızın da sizin üzerinde hakları vardır.” Dolayısıyla, İslam dininde kadın, erkekle aynı seviyede görülüp, şahsi, hukuki ve sosyal haklar açısından kadın ve erkek denk tutulur. İbadet, miras, ticaret ve malını tasarruf gibi birçok şahsi hakları vardır. Erkekler karşısında kadının hak ve hukuku kanunla korunmuş ve kadınların sahip oldukları hak ve hukukun şuuruna varmaları hedeflenmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği gibi insan olma bakımından, dinî ve hukuki açıdan kadın ve erkek aynı haklar ve imtiyazlara muhatap olmasına rağmen, cinsler arasında mutlak bir eşitlikten söz edebilmek mümkün değildir. Kadınlar erkeklerden farklı olarak fiziki, psikolojik ve biyolojik yapıya sahiptir. İslam her cinse ait olan ayırt edici fonksiyonları ve farklılaştırıcı rolleri, cinsler arasındaki bu farklılıkları düşünerek tayin etmiştir. İslam, fıtrata ters düşmeden eşitliğin mümkün olduğu yerde iki cins arasında eşitlik kurar ve yine fıtrata uygun olmayan durumda iki cinsin arasını ayırır.

Kadın ve erkeğin tabiatındaki farklılıkların bir neticesi olarak gelişen görev farklılıkları, miras ve evlilik gibi konularda farklı hükümlerin gelişmesine neden olmuştur. Miras, nikah ve boşanma gibi durumlarda kadın ve erkekler için farklı hükümler olması, erkeğe boyun eğen, ikincil statüye sahip Müslüman kadın portresinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Miras paylaşımında ölenin kızları ile oğulları bulunursa bu durumda kızlara, oğul hisselerinin yarısı kadar pay veriliyor olması bu fikri besleyen faktörlerden biridir. Ancak İslam hukuk kurallarına göre erkek hem ailenin geçiminden tek başına sorumludur, hem de yakından uzağa akrabasına nafaka yükümlülüğü, akrabanın ödeyeceği bazı kaza tazminatlarına katılma ve mehir gibi mali yükümlülükleri vardır. Buna karşı kadınların mali yükümlülükleri azaltılmıştır. Ailenin maddi yükümlülüklerini taşımak zorunda olan erkek için daha fazla miras hakkına sahip olması anlaşılabilir bir durumdur.

İslam hukukunda boşama hakkı kocaya aittir. Boşanma konusunda erkeğin kadına kıyasla daha geniş haklara sahip olduğu görülmektedir. Bu durum boşanmanın ekonomik yükünün kocanın üzerinde olması ve erkeğin boşanma hakkını keyfi kullanmasını engel olmak adına geliştirilmiştir. Diğer yanda evlilik hayatı içinde zarar ve zulüm gören, mutlu olmayan kadın, kocası boşamak istemediği halde hakime veya hakemlere başvurarak evlilik hayatını sona erdirebilir. Ayrıca yine kadının irade ve teşebbüsü ile devreye girecek olan bedel vererek boşanma (muhâlea) yolu da açıktır. Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınların evlenme ve boşanma konularında söz sahibi oldukları bilinmektedir. Örneğin Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fatıma, kocası Ali’nin ikinci evliliğine razı olmamış, O da kızının tarafını tutmuş, damadına “ya Fatıma’yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten vazgeçmesini” söylemiştir.

Kur’ân biyolojik farklılıkları kabul eder fakat bu durumu eşitsizlik olarak değerlendirmez. Ancak bazı İslam ülkelerinde kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılığa dayanarak kurulan cinsiyetler arası eşitsizlik fikri ‘erkeğin katı otoritesini’ besleyen bir durum haline gelmektedir. Kur’ân ve hadislerin bir bütün olarak alınmaması, kadının kocasına itaati konusundaki hadislerin çerçevesinden saptırılmasına ve kadınların aciz ve kişilik haklarından yoksun resmedilmelerine neden olmuştur. Fakat aksine, Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınların aile ve toplum içindeki statüleri, kendisinin kadınlar ile olan müspet ilişkileri ve kadınların hakları konusundaki hassas davranışları kadınlara verilen değerin bir ifadesidir. Allah Rasûlü’nün gayr-ı müslim kadınlara da iyi davrandığı Mekke’den Medine’ye gelen ve Müslüman olmadığını açıklayan bir kadına yardım ettiği, diğer taraftan da bir sefer esnasında İslam ordusuna gerekli haberleri veren bir kadını ve kocasını da serbest bıraktığı bilinmektedir. Ayrıca hastalanan Müslüman kadınlarla ilgilendiği, hatta evlerine kadar gidip ziyaret ettiği ifade edilmektedir.

İslam’da belli bir rol tayininden bahsedileceği gibi genel olarak rol dağılımının çok keskin olmadığı görülmektedir. Bu roller kimi toplumlarda dengesiz ve biri diğerinin aleyhine işleyecek şekilde dağılmış olabilir. Ancak Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınlar dinî ve içtimai hayatta aktif olarak bulunmakta idiler. Siyaset, savaş ve ilim konularda erkeklerin yanı başında yer alan kadınlar bulunmaktaydı. Siyasi tutukluların affı için aracılık yapan kadınların bu isteklerini yerine getiren Hz. Muhammed (sav)’in bazen siyasi konularda dahi kendi eşlerinin sözlerine uygun hareket ettiği bilinmektedir. Birçok erkek sahabenin başlarına lider olarak Hz. Âişe’yi getirmek istemeleri Müslüman kadınların sosyal hayatta aktif olarak yer aldıkları gerçeğine bir örnek teşkil etmektedir. Hz. Aişe’nin hadisçilik vasfının yanında fetva, feraiz, tarih, nesep, şiir, tıp ve astronomide de şöhret kazandığı bilinmektedir.

Ayrıca çalışma hayatında da bugünkü İslam toplumlarında görünenin aksine iş bölümündeki hudutların daha esnek olduğu görünmektedir. Örneğin, Hz. Muhammed (sav)’in eşi Zeynep dericilik ile uğraşırdı ve kazandığını sadaka olarak dağıtırdı. Hz. Muhammed (sav) ev işlerinde eşlerine yardım eder, elbisesinin yırtığını yamar, ayakkabısının söküğünü dikerdi. Dolayısıyla, İslam’da kadının, bağımsız bir kişiliğe sahip olduğu ve aynı zamanda ekonomik açıdan da bağımsız olduğu görülmektedir. Bir hadiste “kadınlar erkeklerin mülkiyetinde olan bir mal olarak değil aynı haklara sahip kişiler” olarak belirtilir. Bunun yanı sıra, Havle bint Amr’dan borç para alması ve Dubaa bint ez-Zubeyr’den kestiği koyunun etini göndermesini istemesi Hz. Muhammed (sav)’in kadınlarla ilişkileri hakkında ve kadınları nasıl gördüğü hakkında bilgi vermektedir.

Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınların şahsiyet sahibi olduğu, haklarının farkında oldukları ve bilinçli bir şekilde kendilerini savundukları görünmektedir. Erkek egemenliği altında ezilen, pasif, ikincil statüye sahip Müslüman kadın portresinin, zaman içinde gelişen Müslümanların tatbikatlarının ve Batılıların geliştirdiği klişelerin bir tezahürü olduğu söylenmelidir. Müslüman kadınlar hakkındaki menfi düşünceler maalesef zaman içinde oluşmuş olup Hz. Muhammed (sav) dönemi pratikleri ile çelişen bir yapıya sahiptir. Pederşahi kültürlerin, Kur’ân’ın kadınlar hakkındaki müspet görüşlerini, kendilerinin kadın hakkındaki önyargılarını besleyecek şekilde okudukları söylenebilir. Erkeğin sorumluluklarının daha fazla olması ona kadın üzerinde daha fazla hak ve yetkiye sahip olmasına neden olmuştur. Nitekim bir âyet-i kerimede bu durum “Erkeklerin kadınlar üzerinde ve kadınların erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece vardır.” ifadesiyle açıklanmaktadır. Ancak bu durum kadının aile içinde ve toplumda ikincil planda olması veya birey olma özelliğini yitirmesi manalarına gelmemektedir. İslam’da önemli olan cinsiyet değil, kul olarak Allah karşısındaki durumudur. “Şüphesiz Allah katında sizin en üstününüz O’ndan (Allah’tan) en çok korkanınızdır.” âyeti bu konuya nihai noktayı koymaktadır.

Betül Argıt
Sonpeygamber.info


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers