05.15.08

Aile Reisi Ve Baba Olarak Hz. Peygamber (a.s.m.)

Yazı kategorisi: Hz. Muhammed'in (s.a.v.) aile hayatı 8:49 pm yazan: Minik Kelebek

Hz. Peygamber (a.s.m.), bütün hayatı boyunca bizzat kendisi “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver, bizi cehennem azabından koru” (2/Bakara 201) âyetinde olduğu gibi dünya ve ahiret dengesini, yaşayışında tesis etmiş, bunu aile hayatında da göstermiş ve müminlere yaşanılır ve izlenebilir örnekler bırakmıştır.

O’nun hanesi yeryüzünde gelmiş-geçmiş ve gelecek hanelerin, kurulacak yuvaların en mesudu, en bahtiyarı ve en bereketlisi olmuştur. O’nun hânesinde her zaman burcu burcu saâdet kokardı. Âlemde hiçbir kadın Hz. Peygamber’in, hanımlarını sevdiği gibi sevilmemiştir. Hiçbir erkek de Hz. Peygamber (a.s.m.) gibi sevilmiş değildir. Bu sevgi halesinin elbette bir sebebi vardı. Allah Resûlü eli altında bulunanlara uyguladığı terbiye usûlüyle onların kalplerinde, sonsuz bir alâka ve bağlılık hasıl etmiştir.

Hiç şüphesiz Resulullah (a.s.m.), orta halli insanlar için bir örnek teşkil etmeyen, tamamen zühd ve takvaya dönük insanüstü bir ömür sürmemiştir. Bilakis o, her sıkıntıyı, her türlü problemi yaşamış, bunlara verdiği tepkilerle bize izlenmesi gereken bir yöntem, bir metot sunmuştur. Ümmete, hem sosyal hem de ruhî/manevî alanlarda olmak üzere, gerekli asgari davranış yolunu göstermiş, bu asgari sınırı aşıp iyiye ve güzele doğru yükselmek yönünde onları gayret göstermeye teşvik etmiş, yine de son kararı fertlere bırakmıştır.

Ancak peşinen söylemek gerekir ki onun aile reisi olarak çizdiği portre de hayranlıkla izlenecek mükemmelliktedir. O, sabrın, merhametin, teennili davranışın, anlayışlılığın, inceliğin, hoşgörünün ve sorumluluğun timsalidir. Ve bu faziletler belki de hiç kimsede kendini bu denli güzel ifade edememiştir.

Allah katında aile reisinin değeri, eşine ve yakınlarına verdiği değerle ölçülür. Bu konuda Hz. Peygamber (a.s.m.): “En hayırlınız, aileniz için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım” buyurmuştur.

Nafaka: Kur’an’ı Kerim’e göre, İslam ailesinde reis, babadır. Çünkü Allah, mahlûkatın bazısını bazısına üstün kılmıştır ve erkek, malından kadın için harcamaktadır. “Veren el alan elden üstündür” sözü gereği ailesine infak eden erkek, üstünlüğünü izhar etmiş olur. İslam, aile efradının maddî ihtiyaçlarını (gıda, yiyecek-giyecek, mesken, tedavi ve hatta estetiğe yönelik olanları ve zineti) karşılamak, terbiye, talim ve himayelerini sağlamak vazifesini erkeğe yükler.

İslâm ailesinde erkeğin ekonomik anlamdaki vazifesi, mehirle başlar. Hz. Peygamber (a.s.m.), daha evlenirken hanımlarına vermesi gereken mehri ihmal etmemiş, hepsine o zamanın örfüne göre mehrini vermiştir. Sadece Hz. Safiyye’ye vermemiş, ona da “Hürriyete kavuşman mihrindir” buyurmuştur. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai) Ümmü Habibe’nin nikâhı Habeşistan’da kıyılırken, o da ihmal edilmemiş, Necaşi, Hz. Peygamber (a.s.m.) adına dört yüz dinar mehir vermiştir. Medine’ye hicretten sonra Hz. Peygamber (a.s.m.), Âişe’ye mehrini vermede zorluk hissetmiş ve bu yüzden gerdek gecikmiştir. Hz. Ebubekir durumu anlayınca Hz.Peygamber’e (a.s.m.) ödünç vermiş, bundan sonra Resulullah (a.s.m.), Âişe’yi evine getirmiştir.

Günlük ihtiyaçlar konusunda Hz. Peygamber’in (a.s.m.) gösterdiği hassasiyet, mehir meselesinden daha az değildir. Çünkü Allah, Kur’ân-ı Kerim’de “O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”(4/Nisâ, 5) buyurur. Hanımının giyecek ve yiyeceği kocanın gelirine uygun olarak sağlanmalıdır. Yedirmenin, giydirmenin ve meskenin yanı sıra, koca, hanımı için hayırseverlik ve cömertlik sayılacak harcamalar da yapmalıdır. Nezaket ve zarafet timsali Peygamber (a.s.m.) şöyle der: “Erkeğin hanımına harcadığı her şey sadakadır”, “Erkek hanımına su bile içirse onun ecri vardır”, “Kıyamet günü kişinin mizanına konacak ilk şey, ailesinin nafakası için harcadıklarıdır.” Eve ne zaman bir şey gelse, kocası onu öncelikle hanımına vermelidir. Kişi kendi nefsinde kıt kanaat yaşamayı tercih etse de, Hz. Peygamber gibi ailesine geniş davranmalı, cimrilik etmemelidir. Yeme ve içmenin kıt olduğu ile ilgili hadisler, hicretten sonra yaşanan umumi darlıkla ilgilidir.

Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “Beni Nadir’in emvali, Cenâb-ı Hakk’ın Resûlüne (a.s.m.) fey’ kıldığı, üzerine at ve deve koşulmayan (yani savaşsız elde edilen) mallardandı. Ureyne köyleri, Fedek, tıpkı (Beni Kureyza ve Beni Nadir’in emvali gibi) sırf Resulullah (a.s.m.)’a ait yerlerdi. Resûlullah (a.s.m.), buralardan elde edilen gelirlerden ailesinin bir yıllık nafakasını ayırırdı. Geri kalanı da Allah yolunda hazırlık olmak üzere silah ve binek için sarf ederdi. Nitekim ayette şöyle buyrulmuştur: “Allah’ın (fethedilen diğer küffar) memleketleri ahalisinden Peygamber’ine verdiği fey’i, Allah’a, Peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Ta ki bu mallar içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın…” (59/Haşr, 7) (Ebû Dâvud, Harâc)

Süs ve güzel giyim kadının zinetidir. Hz. Peygamber’i dikkatle takip eden ve onun yaşayışının dışına çıkmamak için yoğun gayret gösteren gönül erleri sahabelerden Hz. Osman, eşine iki yüz dirhem değerinde ipek elbise almış ve “bununla onu sevindireceğim” demiştir.

“İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur” (16/Nahl, 14). “ De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz” (7/A’râf, 32). Ayetlerde gördüğümüz gibi Kur’ân-ı Kerim, ziyneti, süsü teşvik eder ve yasaklamaz. Hz. Âişe’nin bir değil, birçok altın yüzük taktığı bilinmektedir. Hatta sefer dönüşü taktığı gerdanlığın kaybolması ifk hâdisesine neden olmuştur. Necâşî’den hediye gelen ud, parfüm vs. gibi şeyleri Hz. Peygamber (a.s.m.), hanımlarına taksim eder, kullanmalarına da yasak getirmezdi. Tabii Peygamber hanımları da süs ve ziynetlerini kullanma şekil ve şartlarını iyi biliyorlardı.

Nafakanın en önemli kısmını elbette mesken oluşturmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.m.), eşlerinin her biri için müstakil bir mekân tahsis etmiştir. Her odanın, bugünün tabiriyle müstakil bir daire gibi ihtiyacı karşılayacak temel unsurları ihtiva ettiğini muhtelif rivayetler göstermektedir (mutfak, banyo vs.). Hz. Peygamber’in bu mevzudaki tutumu kesinlikle dikkate değerdir. Kalabalık ve birkaç ailenin birlikte yaşadığı evlerde Hz. Peygamber’in hassasiyetini bulabilmek mümkün değildir ve bu durumda mahremiyet zarar görür.

Hz. Peygamber, ailesinin geçimini temin etmekle beraber, hanımlarının kazanç sağlamalarına da engel olmuyordu. Nitekim Hz. Zeynep, deri işlemekte ve dikmekte mahir olup, bu işi yapmakta; gelirini de sadaka olarak dağıtmaktaydı.

İlgi ve Sevgi: Bir eş ve babanın ailesine olan ilgisinin en önemli göstergesi, onlarla birlikte vakit geçirmesidir. Hz. Peygamber (a.s.m.), buna itina eder, ne ibadeti, ne arkadaşlarıyla geçirdiği vakit ne de dünya meşguliyeti buna mani olmazdı. O, ailesi ile birlikte olduğunda, onlarla sohbet eder, hal ve hatırlarını sorar, şakalaşır ve eğitmeye çalışırdı.

Rivayetler, Hz. Peygamber’in ailevî sohbeti iki istikamette oluştuğunu göstermektedir: Birincisi, aile fertlerinin her biri ile şahsen teması ve hususî sohbeti; İkincisi, aile fertlerinin tamamının birbiriyle temas ve sohbeti.

Bu her iki sohbetin, günlük siyasi ve irşadi faaliyet ve diğer meşguliyetler içerisinde ihmale uğramaması için Resulullah (a.s.m.), birkaç kesin prensibe yer vermiştir:

Hanımlarıyla geçireceği gece, belli bir esasa bağlanmış, kur’a ile tespit edilen bir sıra ile her gece birinin yanında kalmak, prensip olmuştur. Nevevi’nin açıklamasına göre kadın hayızlı halde olsa bile sohbet nöbetinde atlama yapılmamıştır.

Ayrıca her sabah mescitten çıktıktan sonra ve her ikindi vakti namaz kıldıktan sonra kadınların her birine teker teker ziyaretler yapar, alışılan muayyen bir müddet boyunca onlarla sohbet ederdi.

Bir de özellikle ailenin bir araya gelmesini sağlamak maksadıyla her akşam, bütün hanımlar, Resulullah (a.s.m.), o gece kimin yanında geceleyecek ise, topluca oraya gelirler, sohbet ederlerdi. Bu toplantılarda Resulullah (a.s.m.)’ın zevcelerine ibretli kıssalar anlattığı, hepsinin güldürücü şakalar yaptığı rivayet edilmiştir.

Hz. Peygamber, günlük sabah ve ikindi ziyaretlerine müsaadesiz girer (zaten bütün hanımlar onu bekliyor olduğu için izne gerek de yok), selam verir, elini omuzlarına ya da başlarına koyarak öper, hal-hatır sorup meseleleriyle alakadar olurdu. Ondaki bu incelik, hanımlarının ruhlarına bütün letafeti ve nuru ile sirayet etmiş olacak ki, bir değil birçok hanım birbirlerine aynı zarafetle yaklaşmışlardır. Arada bir, görülen kıskançlıktan kaynaklanan meseleler ise kadın fıtratının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilebilir. Burada da Hz. Peygamber, tavır ve davranışlarıyla hanımlarına örnek olmuştur. Bundan ötürü aile reisi, eşinden hangi tutumu sergilemesini bekliyorsa kendisi de o tutum içinde olmalıdır. Kişi nasıl muamele ederse aynıyla mukabele görür.

Meselâ, bir gün önce, savaşta babası ve bazı yakınlarını kaybeden Safiyye’nin yanında Hz. Peygamber (a.s.m.) hiç uyumamış, sabaha kadar kendisiyle sohbet edip, ilgilenmiştir. Böyle bir ilgiye de ihtiyacı vardır ve kendisinden bu ilgi esirgenmemiştir. Ve neticede Hz. Peygamber’e gönülden bağlı, onu hiçbir dünya nimetine değişmeyen samimi bir Müslüman çıkar karşımıza. Safiyye, Medine’ye geldiğinde bütün kadınlar onu görmeye gelirler. Âişede tanınmayacak bir kıyafetle onu görmeye gider. Ancak Resulullah (a.s.m.), Âişe’yi tanır ve “Safiyye’yi nasıl buldun?” diye sorar. “Bir Yahudi kızından başka bir şey değil” deyince, “Böyle söyleme ey Âişe! O Müslüman oldu ve samimiyetle İslam’ı benimsedi” der. Hz. Peygamber hastalandığında “keşke senin uğradığın hastalığa ben uğrasaydım, senin yerinde yatan ben olsaydım” deyince diğer hanımlar birbirlerine göz kırparlar. Bunu gören Resulullah (a.s.m.), “Safiyye bu sözünde sadıktır” buyurur.

Hz. Peygamber’in hanımlarıyla sohbetinde, basit denilebilecek problemleriyle bile ilgilendiğini görüyoruz. Bir defasında Safiyye validemiz Hafsa ve Âişe’nin kendisine “Yahudi kızı, Yahudi kızı” diyerek takıldıklarını ve şakada ileri gidip “biz senden daha üstünüz, Hz. Peygamber’in hanımları ve amcasının kızlarıyız” dediklerini anlatır eşine. Hz. Peygamber de Safiyye’yi teselli eder ve şöyle söyleseydin der: “Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam Musa iken nasıl benden daha üstün olabilirsiniz?”

Hz. Cüveyriye de aynı tarzda bir şikâyette bulunur ve diğer hanımların: “sen hür zevcesi değilsin, cariyesisin” sataşmalarını anlatınca, “Senin mihrin hepsininkinden büyük değil mi, senin sayende kavminden kırk kişi âzâd edilmedi mi?” diyerek gönlünü alır, onu memnun eder.

İlgi ve alâkanın varlığını gösteren bir husus da kişinin, karşısındakinin ihtiyaçlarını fark etmesi ve bu ihtiyacın giderilmesine imkân tanımasıdır. Bu meyanda Hz. Âişe, önemli bir örnektir. Yaşının küçük olmasından dolayı arkadaşlarıyla beraber bebeklerle oynarken kendisini gören Hz. Peygamber ses çıkarmamış, hatta arkadaşlarının gelip oynayabilmesi için zemin hazırlamıştır. Aynı şekilde insan fıtratında var olan eğlenme ve şakalaşma ihtiyacını bilen Resulullah (a.s.m.) buna da imkân tanımış ve bizzat eşleriyle şakalaşmıştır. Muhtelif seferlerde Hz. Âişe ile koşu yarışması yaptığını validemiz kendisi söyler ve bir başka latifesini aktarır: “Sen benden önce ölsen de, seni kendim yıkasam, kendim kefenlesem, üzerine namazını kılsam, kendim defnetsem!” deyince, validemiz dayanamaz ve “…böyle yapsan, sonra evime gitsen, orada kadınlarından biriyle yatsan” diyerek sözünü devam ettirir. Hz. Peygamber de tebessümle mukabele eder.

İlgilenme ve değer verme, kendisini, muhatabının fikrine saygı duyma ve önerilerini dikkate almada da gösterir. Ve tabiî ki Hz. Peygamber bu konuda da örnek teşkil eder bugünün erkeklerine ve tüm insanlara. Özellikle eşinin sözüne ve düşüncesine, doğrudan hanımını ilgilendiren konularda bile müracaat etmeyen aile reisleri, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) yaşayışı göz önüne alındığında en yakın arkadaşlarına haksızlık etmektedirler. Oysa Hz. Peygamber çok kritik anlarda eşlerinin fikrini almış ve uygulamıştır.

Hudeybiye anlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Kâbe’ye varamadan geri döneceklerdi. Anlaşmayı yazma işinden çıkınca, Resulullah (a.s.m.), ashabına: “Kalkın kurbanlarınızı kesin, sonra da tıraş olun!” buyurdu. Ancak (müşriklerle yapılan bu antlaşmadan hiç kimse memnun değildi. Bu sebeple) kimse kalkamadı. Resulullah (a.s.m.), emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme’nin çadırına girdi. Ona halktan maruz kaldığı bu hali anlattı. O, kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü! Bunu (yani halkın kurbanını kesip, tıraşını olmasını) istiyor musun? Öyleyse çık, ashaptan hiçbiriyle konuşma, deveni kes, berberini çağır, seni tıraş etsin!” dedi. Hz. Peygamber kalktı, hiç kimse ile konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, tıraş oldu. Ashâb bunları görünce kalktılar kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş ettiler.

Bu, üzerinde durulması gereken çok hassas bir konudur. Kim, kadınlara karşı bu denli iltifatkar olabilmiştir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi vardır? Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? Hz. Peygamber’in (a.s.m.) örnek olduğu her alanla ilgili bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ve maalesef soruların çoğunda cevap olumsuz olacaktır. İşte bu nedenledir ki mükemmel olan dinimiz, bizlerin yaşayışında aynı seviyede değildir. Halbuki Efendimiz nasıl davranışlarıyla kadınlara karşı lütufkar davranıyordu; nurlu sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu: “Müminlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarına en güzel davrananınızdır.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Dârimî)

Hz. Peygamber, aile fertlerine ilgi gösterdiğini, kıymet verdiğini ifade eden çeşitli söz ve davranışlarıyla, onları memnun etmiş ve ruhen tatmin etmeye de ehemmiyet vermiştir. Hanımlarına faziletlerini söylemesi, sevdiğini ifade etmesi, bineğine alması, aynı kabın suyu ile müştereken yıkanılması, hanımının hayvana binmesinde yardımcı olması ve dizine bastırarak bindirmesi, kendisine yapılan yemek davetine “hanım da olursa” kaydıyla icabet etmesi, bir sıkıntıyla kederlenip ağlayanın gözyaşlarını elleriyle silerek teselli etmesi gibi Resulullah (a.s.m.)’ın (a.s.m.) pek çok davranışı hanımlarını memnun etmeye yöneliktir. “Resulullah (a.s.m.), Hatice’yi anınca artık ne onu sena etmekten, ne de ona istiğfarda bulunmaktan usanırdı.” Nitekim “O’nun gibi var mıydı? O şöyleydi, o böyleydi… diye faziletlerini sayardı”. Ahmed İbn Hanbel’in bir rivayeti bu hususu tavzih eder. Ona göre bir seferinde: “İnsanlar beni inkâr ederken, o inandı; herkes beni tekzip ederken o tasdik etti. Herkes bana haram ederken, o malıyla benim için harcadı. Allah onun vesilesiyle bana çocuk nasip etti, diğer kadınlardan çocuğum olmadı” buyurmuştur. Şurası muhakkak ki Resulullah (a.s.m.), Hz. Hatice hakkında daha nice faziletler saymıştır: “O akıllı idi, o faziletli idi, o ferasetli idi…” gibi.

Resulullah (a.s.m.), sadece hanımlarına değil, “ailesinden addettiği” her ferde eşit seviyede olmasa bile, hususî bir itibar atfetmiştir. Amcası Abbas’ı öz babası kadar sevmiş, birçok meselede fikrini almış, onun yardımlarını hep kabul etmiştir.

Hz. Peygamberimiz’in azatlısı Zeyd ve onun oğlu Üsâme de hususi sevgiye mazhar olanlardandır. Üsâme “hıbb-ı Resulullah (a.s.m.)” (Allah Rasûlünün sevgilisi) unvanıyla meşhur olacak kadar nebevi sevgiye mazhar olmuştur.

Hz. Peygamber, ehlinin yakınlarına da iltifat ve alakayı ihmal etmemiş, vefat eden eşi Hz. Hatice’nin yakınlarını ve dostlarını da gözeterek eşi bulunmaz bir vefa örneği olmuştur.

Hz. Âişe: “Resulullah (a.s.m.), onun (Hz. Hatice’nin) yâdını çok yapardı. Ne zaman bir koyun kesip parçalara ayırsa Hatice’nin dostlarına da gönderirdi. Bazen ona: “Sanki dünyada Hatice’den başka kadın yok!” derdim de bana: “(Onun gibisi var mıydı!) o şöyleydi, o böyleydi… (Öbür kadınlar beni çocuktan mahrum ederken) benim çocuklarım ondan oldu” diye karşılık verirdi. Hz. Âişe der ki: İçimden “Bir daha Hatice hakkında kötü söz söylemeyeceğim” dedim. Hz. Âişe devamla der ki: “Resulullah (a.s.m.), Hatice’den üç yıl sonra benimle evlendi.”

Hz. Peygamber’e babasından kalan, Hz. Hatice ile evlendikten sonra azat ettiği Ümmü Eymen’i de ailesinden bir parça saymış, kendisine anneye gösterilen alâkayı göstermiştir. Hitap ettiği zaman “ey anneciğim” demiş, ona bakarak “sen ailemizin son bakiyesisin” diyerek sevgi ve bağlılığını izhar etmiştir. Sütannesi, sütbabası ve sütkardeşleri de aynı iltifata mazhar olmuş, üzerindeki elbiselerini altlarına yaygı yapıp üstüne oturtmuştur.

Hz. Peygamber (a.s.m.), büyüklere böyle ilgili böyle sevgili ve bu denli şefkatli olur da çocuklar hiç bundan yoksun kalır mı? Kalmaz elbette. O, zevcelerinin indinde fevkalade bir aile reisi olduğu gibi, mükemmel bir baba idi. Babalığı ölçüsünde misilsiz bir dede, aynı zaman da.

Resulullah (a.s.m.), çocuklarıyla doğmadan önce, fiilen ilgilenmeye başlamıştır. Hz. Fatıma’nın ilk doğumu yaklaşınca Hz. Peygamber sık sık uğramış, halini hatırını sormuş, “çocuk doğunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın” tembihinde bulunmuştur. Enes b. Malik, Ümmü Süleym’in oğlu Abdullah’ın doğumu yaklaşınca: ”Çocuğun göbeğini kesince bana haber ver, benden evvel ağzına hiçbir şey koyma” diye haber saldığını belirtir.

Hz. Peygamber, yeni doğan çocuklara duada bulunur, kulaklarına ezan ve ikamet okur, isim koyardı. Daha sonra ilk yedi gün içinde sünnet ettirmek, başındaki ilk tüyü traş edip ağırlığınca tasaddukta bulunmak, akika kurbanını kesmek gibi mevzularla yakından alâkadar olurdu. Çocuk su istediğinde, hiç bekletmez hemen verir, belki de çocuğun asabi olmaması için buna çok özen gösterirdi.

Hz.Peygamber’in çocuklara karşı tavrında en dikkat çekici yönlerinden biri, onlara karşı izhar ettiği sevgidir. “Çocukları cennet kokusu”, “gözümün nuru” diye tarif eder, “her öpücük için cennette beş yüz yıllık mesafesi olan bir derece verilir” diyerek çocukların sevgiyle yetiştirilmesini tavsiye ederdi.

Günümüz babalarında görülen, çocuk, iyi, neşeli ve problemsiz iken çocuğa gösterilen ilgi, Hz.Peygamber’in hayatında hep vardı. Çocuğun ağlamaya terk edilmesine hiç taraftar değildi. Namaz kıldırırken bir çocuk ağlaması işitse, annenin de namazda olacağını düşünerek en kısa surelerle namazı tamamlardı. Hatta çocuk kucağında üstüne akıttığı zaman, akıtmasını kestirmemiş, müdahale etmek isteyene “bırakın oğlumu, tamamlasın” demiştir.

O, çocuklarına, torunlarına şefkatle muamele eder, böyle davranırken de dikkatlerini Allah’ın dinine çekerdi. Onları bağrında beslerken yüzlerine tebessüm eder, okşar ve aziz tutar, bu arada onların uhrevî meseleleri ihmallerine de rıza göstermezdi. Günlük yaşamla ilgili hataları görmezden gelir, takva ile çelişebilecek istek ve arzularını, yumuşak bir üslupla ve ayetler ile reddederdi.

Kendisine on sene hizmet eden Enes b. Malik: “Aile fertlerine karşı, Hz. Peygamber’den daha şefkatlisini görmedim” demiştir.

Torunlarını okşar, sever; kirlenmiş yüzlerini temizler; onları dört ayaküstünde sırtında taşır; namazda secdede sırtına çıkarlarsa, ininceye kadar secdeyi uzatırdı. Bir gün Hasan ve Hüseyin sırtında iken Hz. Ömer içeri girdi. Onları böyle şerefli bir yerde görünce, “ne güzel bineğiniz var” dedi. Ve hemen O gönüller sultanı şöyle mukabele etti: “Ya, ne güzel süvariler onlar!” Bu ilgi sadece erkek torunlara değildi. Kız torunu olan Ümâme’yi de aynı şekilde sever, süslü bir giyimi ona yakıştırırdı. Namaz kılarken sırtına çıkarsa, secde yapacağı zaman yere kor, secdeden kalkarken de yine omzuna alırdı. “Bağış ve ihsanda çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.”derdi.

Zeyd İbn Harise, Resulullah (a.s.m.)’ın azatlısıdır ve azatlılarının en meşhurudur. Üsâme de onun oğlu olduğu için EbûÜsame diye künyesi vardır. Resulullah (a.s.m.) her ikisini de çok sevdiği için Hıbb-ı Resulullah (a.s.m.) (Allah Rasûlünün sevgilisi) bilinirlerdi. Zeyd İbn Harise, cahiliye devrinde bir baskınla kaçırılıp, Ukaz panayırında köle olarak satılmıştı. Hakim İbn Hızam onu, halası Hatice adına satın almıştı. Bilahare Hz. Hatice, onu zevci Muhammed’e (a.s.m.), daha peygamberlik gelmezden önce bağışlayacaktır. O sıralarda, henüz sekiz yaşında bir çocuktur. Zeyd’in babası oğlunun izini bulur, onu kurtarmak ister. Resulullah (a.s.m.), gitmek ya da kalmak hususunda serbest olduğunu bildirir. Zeyd babasıyla dönmeyi istemez. Bu karara çok şaşıran babasına, “ben onda öyle bir şey gördüm ki ebediyen ondan ayrılmam” şeklinde açıklamada bulunur. Resulullah (a.s.m.)’ın yanında kalmayı tercih eder. Resulullah (a.s.m.), onu âzâd edip, evlâtlık edinir.

Bir çocuk, kendisine kan bağı olmayan birinde nasıl bir içtenlik, nasıl bir yakınlık, sevgi, alaka ve saygı görmüştür ki, O’nu öz babasına tercih etmiştir? Üstelik babasını uzun zamandır görmediği ve özlediği halde. İnsan anlamakta güçlük çekiyor doğrusu. Ancak Hz. Peygamber’in hayatı, kişiliği, sonsuz merhameti ve bütün insanlara beslediği eşsiz sevgisi düşünülecek olursa, bu anlaşılabilir. Sayılan sıfatların bir insanda toplanması ve bu gün belki de böyle modellerden yoksun oluşumuz bu güzide tercihi anlamamızı zorlaştırıyor.

Üsâme İbn Zeyd, Resulullah (a.s.m.)’ın terbiyesinde yetişmiş bahtiyarlardandır. Hz. Âişe der ki: “Üsâme bir gün kapının eşiğine takılıp düştü, alnı kanadı. Resulullah (a.s.m.) bana: “Şu kanı temizleyiver!” dedi. Ben iğrenerek ağırdan almıştım. Resulullah (a.s.m.), o kanı emip püskürttü ve şöyle dedi: “Eğer Üsâme kız olsaydı, (ona güzel elbiseler) giydirir, takılar takar (onu cazip kılar)dım.”

İyi Muamele ve Sabır: Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resulullah (a.s.m.) buyurdular ki: “Mü’minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır.”

İbn Abbas anlatıyor: “Resulullah (a.s.m.) buyurdular ki: “Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananınızdır. Ben aileme en iyi olanınızım.”

Resulullah (a.s.m.) kadınlara iyi davranmayı emretmiş, en hayırlı kimsenin, hanımına en iyi davranan kimse olduğunu belirtmiştir. Şüphesiz “iyi davranma” izafi bir durumdur. Bu “iyilik”in içine öncelikle kadınların haklarına hakkıyla riayet gelir: Nafaka hakkı, tahkir edilmeme, hatalarını başına kakmama gibi hadislerde belirtilen haklara riayet. Ayrıca onların bir kısım huysuzlukları, kıskançlıkları karşısında sabretmek, terbiyelerinde iyi davranmak, geçimi iyi yapmak… hep kadınına karşı iyi olmanın içine girer. Ancak kişinin “en iyi” olması için kadınına karşı iyiliğin yetmeyeceği de açıktır. Âyet ve hadislerde, bunun için başka şartlar da sayılmıştır: Takvâ, zühd, amel-i salih… gibi. Şu halde o şartları yerine getiren, hanımına karşı da iyi olunca iyilikte kemale yaklaşmış olur. Resulullah (a.s.m.)’ın zevcelerine karşı davranışları ile kadın hususundaki tavsiyeleri tahlil edilince bu “iyilik”ten kastedilen teferruat ortaya çıkarılabilir.

Resulullah (a.s.m.), “Kadın eğe kemiği gibidir, doğrultmaya kalkarsan, kırarsın. Onu bırakırsan eğri olduğu halde istifade edersin.” buyurarak sert, haşin davranışlardan uzak durmakla beraber, ilgi ve alakanın hiçbir şekilde kesilmemesi gerektiği ikazında bulunmuştur. Kadın, erkekten daha hassas, daha ince mizaca sahiptir. Hz. Peygamber bu telâkki ile bazı fırsatlarda “zevcelerini camdan yapılmış şişeye” teşbih buyurmuştur.

Öyle ise hoşa gitmeyen davranışlarına karşı anlayış ve müsamaha esas olacaktır. Ashaba bir hatırlatması şöyledir: “Kadınlarınızı nasıl köle ya da hayvan döver gibi dövüyor, sonra da akşam olunca utanmadan, beraberce yatıyorsunuz?” Buna rağmen eşlerini dövenlere ya da dövmek isteyenlere, “Dövün (ancak bilin ki kadını) sadece şerlileriniz döver.”

Bilindiği üzere Hz. Peygamber (a.s.m.), Hz. Hatice’nin vefatından sonra birçok izdivaç yapmıştır. Birbirine rakip durumdaki hanımların geçinmesi ise pek zordur. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m.) sabrı, anlayışlılığı, kadını iyi tanımasından dolayı, onları da birbirlerine yaklaştırmış, arkadaş olmalarına zemin hazırlamış, arada bir cereyan eden kıskançlık ve (birbirlerini) çekememezliklerine bazen gülümseyip geçmiş, bazen küsmüş, bazen uyarmıştır. İşte bunlardan bazıları:

Hz. Âişe anlatıyor: “Hz. Peygamber (a.s.m.), balı ve tatlı şeyleri severdi. Ayrıca, ikindi namazlarını kıldıktan sonra her gün kadınlarını teker teker ziyaret eder, her birine yaklaşır (sohbette bulunurdu). Bu ziyaretlerinin birinde Hz. Hafsa’nın yanına girmişti. Bu defa onun yanında, her zamanki kaldığı mutad (alışılmış) müddetten fazla kaldı. Ben bunu kıskanarak sebebini Resulullah (a.s.m.)’ın diğer hanımlarından sordum. Bana: “Yakınlarından bir kadın Hafsa’ya bir okka (Tâif) balı hediye etti, Resulullah (a.s.m.)’a (a.s.m.) ondan şerbet yapıp ikram etmiş olmalı, (o da şerbet hatırına sohbetini biraz uzatmıştır)” dediler. Ben: “Öyleyse, kasem olsun biz de ona mutlaka bir hile kurmalıyız!” dedim. Sevde’ye: “Hafsa’dan sonra sıra senin, O girince sana yaklaşacak. Sana yaklaşınca O’na: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen megâfir (urfut denen ve meşeye benzeyen bir ağaçtan sızan pis kokulu püs’e denir) mi yedin?” diyeceksin. Ben biliyorum ki, O sana “Hayır!” diyecek. O zaman sen de: “Öyleyse senden burnuma gelen bu koku da ne?” diyeceksin. Bir rivâyette Hz. Âişe şu açıklamayı yapar: “Resulullah (a.s.m.) kendisinde kötü bir koku hissedilmesine tahammül edemez, buna çok üzülürdü, bu sebeple gerçeği itiraf ederek, muhakkak “Hafsa bana bal şerbeti ikram etti” diyecek. O zaman sen kendisine “Demek ki arı, balını urfut ağacından almış” diyeceksin. Senden sonra bana uğradığı zaman ben de böyle hareket edip aynı şeyleri söyleyeceğim. Ey Safiyye, sana uğradığı zaman sen de aynı şeyleri söyle! dedim.” Hz. Âişe anlatmaya devam etti:”Sevde (bilâhere bana) dedi ki: “Kendinden başka ilâh bulunmayan Allah’a kasem olsun, bana tenbih ettiğin şeyleri, Resulullah (a.s.m.) kapıdan görünür görünmez, senden korktuğum için (unutmadan) hemen söylemek istedim.” Ne ise, Resulullah (a.s.m.) kendisine yaklaşınca Sevde: “Ey Allah’ın Rasûlü meğâfir mi yediniz?” der. “Hayır!” cevabını alır. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer: “Öyleyse bu koku da ne?” “Hafsa bana bal şerbeti ikram etti.” “Demek ki arı urfut yemiş.” Hz. Âişe anlatmaya devam ediyor: “Resulullah (a.s.m.) bana uğrayınca ben de aynı şeyleri söyledim. Keza, Safiyye’ye uğrayınca O da aynı şeyleri söyledi. Müteakiben Resulullah (a.s.m.) Hafsa’nın yanına girince: “Ey Allah’ın Rasûlü sana o şerbetten ikram edeyim mi?” diye sorar. Hz. Peygamber (a.s.m.): “Hayır, ihtiyacım yok!” cevabını verir. Bu durumu işittiği zaman Sevde: “Allah’a kasem olsun balı O’na haram ettik!” dedi. Ben kendisine: “ Sus, (sesini çıkarma)” dedim.”

Hz. Âişe anlatıyor: “Safiyye Binti Huyeyy’in devesi hastalandı. Zeyneb Binti Cahş’ın yanında fazla deve vardı. Resulullah (a.s.m.) ona: “Safiyye’ye bir deve ver!” buyurdu. Zeyneb: “Ben bu Yahudi kızına deve mi verecekmişim?” diyerek reddetti. Resulullah (a.s.m.) ona kızıp, Zilhicce ve Muharrem ayları ile Safer ayının bir kısmı boyunca küstü.”

Hanımların bazı kusurları ise eğitime fırsat olarak değerlendiriliyordu, Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafından. Yine Hz. Âişe anlatıyor: “Safiyye gibi güzel yemek yapanı görmedim. Bir defasında Resulullah (a.s.m.) benim odamda iken, Safiyye ona yemek yapıp göndermişti. Çok şiddetli bir kıskançlık hissettim. Öyle ki beni bir titreme sardı, kabını kırdım. Resulullah (a.s.m.) “annenize kıskançlık geldi” buyurdu (ve başka hiçbir şey söylemedi). Sonra da pişman oldum ve: “Ey Allah’ın Resûlü dedim, yaptığım bu hareketin kefâreti nedir?”, “Tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek!” buyurdular.” Hz. Âişe: “Ey Allah’ın Rasûlü, sana Safiyye’deki şu hal yeter!” demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve): “Öyle bir kelime sarf ettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsat edecekti.” buyurdu. Hz. Âişe ilaveten der ki: “Ben Resulullah (a.s.m.)’a (a.s.m.) bir insanın (tahkir maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi: “Ben bir başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklit etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!”

Eğitim ve Öğretim: Resulullah (a.s.m.)’ın (a.s.m.) aile ocağı aynı zamanda bir mekteptir. Bu mektep, meselesi olan kadın-erkek bütün Medinelilere açık idiyse de talebe olarak, öncelikle ümmühat-ı mü’minine aitti. Onlar buranın devamlı ve asli talebeleri idiler. Bu mektebe, nikâhla yapılan kayıtla talim başlıyordu. Nitekim Resulullah (a.s.m.), hanımlarla evlenir evlenmez, gerekiyorsa ismini değiştirmiştir. Cüveyriye, Meymune isim değiştirenlerdendi. Hz. Peygamber (a.s.m.), uygunsuz ismi sevmez, hanımlarına hoşlanmayacakları lakaplarla hitap etmezdi. Normal isimleri ne ise onunla hitap ederdi. “Ey Âişe!”, “Ey Zeyneb!” gibi. Rivâyetler, Şifa adlı, muhacirundan, okuma yazma bilen bir kadını Hz. Peygamber’in(a.s.m.) Hz. Hafsa’ya yazı ve bazı tedavi usullerini öğretmek üzere muallime olarak istihdam ettiğini haber verir.

Hz. Peygamber (a.s.m.), hanımlarının yetişmesine gayret eder, hepsinin beraber olduğu akşam toplantılarında eğitici sohbetler yaparlardı. Ve Resulullah (a.s.m.)’ın (a.s.m.) refakatinde bilgilenen hanımlar, bilgi ve tecrübelerini diğer kadınlara (hatta Hz. Peygamber’in (a.s.m.) vefatından sonra, kadın-erkek herkese) aktarmaya hazır hale gelirlerdi. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) ev halkı, şehir dahilinde ve haricindeki kadınları kabul eder, itikadi konularla ilgili Hz. Peygamber’in (a.s.m.) talimini onlara bildirerek, din eğitimindeki rollerini yerine getirirlerdi.

Resulullah (a.s.m.), ailede gördüğü veya işittiği menfi durumlara her seferinde müdahale ederdi. Bir seferinde Hz. Âişe, kız kardeşi Esma ile otururken, Resulullah (a.s.m.) içeri girer. Esma’nın üzerinde geniş kollu (yukarı sıyrılıp açılabilen) veya şeffaf sayılabilecek çok ince bir elbise mevcuttur. Resulullah (a.s.m.), Esma’yı görür görmez derhal çıkar. Hz. Âişe, Esma’ya: “uzaklaş, Resulullah (a.s.m.) sende hoşlanmadığı bir şey gördü” der. Esma çıkar. Resulullah (a.s.m.) tekrar gelince Hz. Âişe niçin çıktığını sorar. Hz. Peygamber (a.s.m.) “görmüyor musun durumu, müslüman bir kadının şu kadarı görülebilir” der ve elleri ile yenlerini tutup, parmaklara kadar kısmını örter, sonra da elleri ile şakaklarını örter. Sadece yüzünü açık bırakır.” Dikkati çekmesi gereken husus, hoşlanmadığı bu manzara karşısında bağırıp çağırmamış, öfkelenmemiş, bunu eğitim fırsatı olarak değerlendirmiştir.

Resulullah (a.s.m.)’ın (a.s.m.) ailesinde çocukların talimi mühim meselelerden biridir. Doğumla birlikte çocuğun kulaklarına ezanın okunması, talim işinin ne kadar erken ele alınması gerektiğini sembolize eder. Fiilen talime konuşma yaşında ve Kur’an’ı Kerim’den ayetler ezberletilerek başlandığını şu rivayetler haber vermektedir: İbn Şuayb der ki, “Abdulmuttalib oğullarından bir çocuk konuşmaya başlayınca Hz. Peygamber (a.s.m.)“ el hamdülillahi’llezî lem yettehiz veleden ve lem yekun lehû şerîkün fi’l mülki” âyetini yedi sefer okutarak tâlim ederdi.

İlk öğretilecek şeyin Lailahe illallah olmasını da emreden Hz. Peygamber (a.s.m.), akıl ve muhakemeye müteallik talimin temyiz yaşından itibaren sistematize edilmesini irşat buyurur. Bundan dolayı yedi yaşında çocuk namaza alıştırılır, on yaşından itibaren düzenli kılması beklenir. Aile bu noktada öyle hassas olmalıdır ki, çocuğu dövmeye mahal kalmayacak şekilde, on yaşına gelinceye dek namaz eğitimini tamamlamış olmalıdır. Ayrıca çocuğa yazı, yüzme, ata binme gibi diğer bilgilerin öğretilmesi de Hz. Peygamber’in (a.s.m.) emirleri arasındadır.

Terbiyesinde olan çocuklara karşı davranışlarını, sevgi ve müsamaha üzerine bina etmiştir. Hatalarını tashihte de aynı yolda devam etmiş, azar, tenkit, tahkir, surat ekşitme gibi yollara başvurmamıştır. Hz. Enes on yıl boyunca Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hizmet ettiğini, hataları, yanlışları olduğunda bile hiç azar işitmediğini, bir kere olsun “of be” demediğini, “niçin böyle yaptın, şöyle yapsaydın” şeklinde eleştirmediğini rivâyet eder.

Abdullah İbn Amir anlatıyor: “Bir gün, Resulullah (a.s.m.), evimizde otururken, annem beni çağırdı ve:”Hele bir gel sana ne vereceğim!” dedi. Resulullah (a.s.m.) anneme: “Çocuğa ne vermek istemiştin?” diye sordu. “Ona bir hurma vermek istemiştim” deyince, Resulullah (a.s.m.): “Dikkat et! Eğer ona bir şey vermeyecek olursan üzerine bir yalan yazılacak!” buyurdular.”

Bu hadisin çocuk terbiyesiyle sıkı alâkası vardır. Efendimiz, terbiyede hiçbir surette yalana yer verilmemesini irşat buyurmaktadır. Bilhassa ağlayan çocuklara bazen yapılmayacak veya verilmeyecek şey vaat edilir yahut da olmayacak şeyle korkutulur. Bunların hepsi neticede “yalan” olmakta birleşir. Resulullah (a.s.m.), bütün bunların haram olduğunu, çocuk terbiyesinde hiçbir surette yalana yer verilmemesi gerektiğini ifade buyurmaktadır. Hadis, çocuğun, böyle basit durumda bile yalandan uzak tutulmasını vurguladığına göre, ciddi durumlarda yalana yer vermenin nasıl büyük bir hata ve yanlış olduğunu ifadede beliğ bir örnektir.

Hz. Peygamber (a.s.m.), çocukların cemiyet şartları içerisinde yetişmesine dikkat ederek, aile dışı temaslara imkân vermiştir. Çocukların bir kısım hizmetlere koşulması, bayram, düğün, ziyafet, mescidin cemaati gibi içtimai tezahürlere iştirak ettirilmeleri, çocukların aile dışı kimselerle karşılaşmasına imkân vermekte, böylece içtimaileşmeleri gerçekleştirilmektedir. Bunların sünnette örneği çoktur.

Adalet: Resulullah (a.s.m.)’ın (a.s.m.) evlilik hayatı deyince ilk nazar-ı dikkate çarpan husus, birçok hanımla evlenmiş olmasıdır. Bu meseleye değinmekteki maksadımız çok evliliğinin en önemli sebebini vurgulamak ve zevceleri arasında gözettiği adaletin Kuran’ı Kerim’le nasıl bütünleştiğini göstermektir.

Hemen şunu belirtelim ki, yirmi beş yaşında iken, kendisinden on beş yaş büyük bir kadın olan Hz. Hatice ile evlenip elli küsur yaşına kadar onunla yetinen Hz. Peygamber’in, İslam ahkâmının teşri ve neşir safhası olan Medine hayatında çok sayıda kadınla evlenmesinin birinci sebebi peygamberlik vazifesi ile ilgilidir. Sünnetinin aile hayatında geçen safhasının tespitini, onların kadınlara intikal ve neşrini bu hanımlar yapmıştır. Alimler, “Dünyanızdan üç şey sevdirildi…” rivâyetinde, bunlardan birinin, “kadın” olduğunu söyleyen hadisi açıklarken, kadınların, Resulullah (a.s.m.) tarafından sevilmesini, onların “İslâm’ın neşrine olan hizmetleri” sebebiyle izah ederler.

Çok kadınla evlenmede dikkat çeken bir diğer sebep siyasî yöndür. Müteakiben görüleceği üzere Hz. Safiyye ile evlilik, Hayber Yahudileri ile sıla-i rahm’e vesile olmuş, Cüveyriye ile evlilik Benî Müstalik’ten yedi yüz kadar harp esirinin bedava azatlıklarını sağlamıştır. Mekkelilerin lideri EbûSüfyan’ın kızı Ümmü Habibe ile evlilik, EbûSüfyan’ın bozulan Hudeybiye Sulhü’nü yenileyebilmek için, kızını bahane ederek Medine’ye gelmesine, Hz. Peygamber’in hane-i saadetlerine kadar girmesine yol açmış, bu durum onun hasmane duygularını törpülemiştir. Diğer evliliklerinin her birinde tıpkı neşr-i din gibi siyasî bir yönün dahi varlığı inkâr edilemez. Resulullah (a.s.m.)’ın evlilik bağının siyasî yönünü nasıl kullandığını anlayabilmek için İslâm’ın ilk baştaki kuruluş ve neşrini sağlayan siyasî lider kadronun evlilik bağıyla birbirine nasıl kenetlendiğini ibretle tetkikte zaruret var: Hülefa-i Raşidîn denen bu çekirdek kadro, evlilik bağlarıyla birbirlerine perçinlenmiş gibidir. Hz. Peygamber (a.s.m.), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kızlarını almış, onlara damat olmuştur. Hz. Osman ve Hz. Ali’ye kızlarını vermiş, onları kendine damat yapmıştır. Hz. Ali ile olan akrabalık bağının, Hz. Osman’daki eksikliğini, ona ikinci bir kızını da vererek telafi etmiştir. Hz. Hafsa ile evlenmeleri hususundaki teklife menfi cevap verdikleri için Hz. Osman ve Hz. EbûBekr’e karşı kırgınlık içine düşen Hz. Ömer’i memnun etmek ve öbürlerine karşı kalbinde yerleşecek bir gücenmeyi ve bunun kadroda hasıl edeceği çatlağı bertaraf etmek için Resulullah (a.s.m.)’ın Hz. Hafsa’yla evlenmesi fevkalâde siyasî bir ameliyedir.

Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünnetindeki ideal olan ailevi değerleri (karı-koca münasebetleri, terbiye, irşat, te’dib amaçlı siyaset, maddî-manevî ihtiyaçların karşılanması vs.) tespit ederken, öncelikle bu iki evliliğin esas alınması gerektiği kanaatindeyiz: Hz. Hatice ve Hz.Âişe.

Çünkü, Hz. Hatice ile olan evlilikte siyasi ve teşrii mülahazalardan ziyade, beşeri mülahazalar hakimdir. Normal olarak evlenmelerde birinci derecede rol oynayan hissiyat-ı gariziyyenin insan üzerinde müessir olduğu gençlik döneminde Hz. Peygamber (a.s.m.), sadece Hz. Hatice ile yetinmiş, ikinci bir evlilik ne yapmış ne de düşünmüştür.

Hz. Âişe’ye gelince, Hz. Peygamber (a.s.m.) en çok onu sevmiş, onu takdir etmiştir. Üstelik ailevî hayatla ilgili pek çok teferruat onun vasıtasıyla rivâyet edilmiştir.

Hz. Peygamber’in (a.s.m.), Âişe’yi çok sevmesi ya da takdir etmesi aynı zamanda gayri iradi bir durumdu. Hiçbir insanın kalbi temayüllere hakim olması söz konusu değildir, Ondan da beklenemez. Hz. Peygamber (a.s.m.) bu nedenle , “farkına varmadan birini diğerlerinden çok sevebilirim, bu da haksızlık olur. Onun için ey Rabbim! Elimden gelmeyen bu hususta Senin rahmetine sığınıyorum” diyerek istiğfarda bulunurdu.

Hz. Âişe, “beraber kalma hususunda yaptığı taksimde Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hanımlar arasında hiçbirine imtiyaz tanımayıp, hepsine eşit davrandığını” kesin bir dille ifade eder. Sefere çıktığı zaman beraberinde gelecek hanımları da kur’a ile tesbit ederdi. Hayatının son günlerinde hanımlarının hücrelerini dolaşamayacak kadar hastalığı artınca, Hz. Âişe’nin yanında sabit kalabilmek için, diğer hanımlarının rızasını almıştır. Hz. Peygamber (a.s.m.), hanımlar arasında uyguladığı adalet ve eşitliğe hayatı boyunca riâyet etmiştir. İki istisna var ise de, her ikisi de rızâya dayanır: Birincisi, Hz. Sevde çok yaşlı olduğu için kendi arzusuyla gecesini Hz. Âişe’ye vermiştir. Hz. Peygamber (a.s.m.) de bunu kabul etmiştir. İkincisi ise, yukarıda zikrettiğimiz, hayatının son günlerinde Hz. Âişe’nin odasında kalmasıdır ki bütün hanımlar buna râzı olmuştur.

Hz. Peygamber adaleti gözetmesin de kim gözetsin? Bakınız o, ne buyuruyor: “Bir erkeğin nikâhında iki kadın bulunur da, aralarında adâlet gözetmezse, kıyamet gününde bir tarafı felçli olarak diriltilir.” Çünkü adalet, Kur’an’ı Kerim’in emridir: “Bunlar arasında adaleti sağlayamayacak olursanız, o zaman bir kadın veyahut sahip olduğunuz cariye ile iktifâ ediniz. Bu şekilde adaletten sapmamağa daha yakın olursunuz.”(4/Nisâ, 3), “Ne kadar gayret ederseniz edin kadınlar arasında adâlete güç yetiremezsiniz…” (4/Nisâ, 129)

Şunu belirtmekte fayda var. Mü’minlerin anneleri arasında kıskançlığın sevki ile cereyan eden hadiseler, onları birbirlerine karşı insafsız olmaya sevk etmemiş, birbirlerini kötülemeye, aralarında uzun süren dargınlıklara sebep olmamıştır. Belki de, Resulullah (a.s.m.) her gece birinin evinde olmak üzere sistemleştirdiği akşam sohbetlerinden, bunu da hedeflemiş olmalıdır. Resulullah (a.s.m.)’ın (a.s.m.) bu siyaseti hedefine öyle ulaşmıştı ki, hepsinin en çok kıskandığı Hz. Âişe’nin aleyhinde değerlendirebilecekleri en iyi fırsat olan ifk hadisesi sırasında, hanımların hiçbirinden menfi bir ima bile vaki olmamıştır.

Netice olarak inananlar aile yaşayışında da Hz.Peygamber’i (a.s.m.)örnek alıp, önder edinerek saadete ulaşırlar. Çünkü Allah, Kur’an’ı Kerim’de, “ Gerçek şu ki, Allah’ı ve âhiret gününü (korku ve umutla bekleyen) ve O’nu her daim zikreden kimseler için Allah’ın elçisi güzel bir örnek teşkil eder.” (33/Ahzâb, 21); “Resûlün size verdiğini alın, yasakladığından da sakının.” (59/Haşr, 7) buyurur.

Ferahiye Sakarya

05.06.08

Aile Reisi Olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)

Yazı kategorisi: Hz. Muhammed'in (s.a.v.) aile hayatı 5:06 pm yazan: Minik Kelebek

Bir kimsenin aile hayatı, onun ahlakının, davranışlarının ve karakterinin gerçek aynasıdır. İnsanın ev dışında ve sosyal hayattaki bütün hareketlerini yapmacık göstermesi mümkündür. Hatta kişi, evdeki tutum ve davranışlarının aksine dışarıda kendisini, olduğundan farklı gösterebilir. Fakat gerçek kişiliğini, ailesinden saklamayı uzun müddet başaramaz. Aile, kişiliğin müspet veya menfi yönden oluştuğu bir kurumdur. Kişinin, karakteri hakkında en sağlıklı malumat, aile hayatının araştırılmasıyla elde edilir. Kişinin diğer insanlara anlattığı, şefkat, merhamet, cömertlik, ahde vefa gibi insanı yücelten değerleri, kendi hayatında nasıl tatbik ettiği anlaşılması için aile hayatı, önemli ve şaşmaz bir ölçüdür.

İşte Peygamberimizin hayatı, bu ölçüler içinde değerlendirdiğimiz de, yeryüzünde gelmiş geçmiş ve gelecek bütün hanelerin, kurulacak bütün yuvaların en sade, en mutlu, en samimi, en bahtiyar ve en feyizlisi, onun hanesinin olduğunu müşahede ederiz. Onun hanesi her zaman saadet ve huzur doluydu. Belki bu hane, maddi imkanlar açısından, dünyanın en fakir hanelerinden biriydi; çünkü günler, aylar geçerdi de, onun hanesinde bir sıcak çorba bile pişmezdi. Onun ailesinde şefkat, merhamet, ünsiyet, ülfet ve muhabbet hâkimdi. Hiçbir kimse, çocuklarını, hiçbir evlat da babasını onlar kadar sevmemiştir. Hiçbir hanım kocasına, Hz. Peygamberin hanımlarının Resulullaha duyduğu sevgi kadar, hiçbir kimse de hanımlarına, Hz. Peygamberin hanımlarına gösterdiği sevgi, nezaket ve rifkat kadar ahlaki bir tavır sergileyememiştir.

O hanımlara karşı çok yumuşak ve müsamahalı davranırdı. Bir gün Hz. Ömer, Hz. Peygamberin huzuruna girmek için izin istedi. Hz. Peygamberin yanında Kureyş kadınları vardı. Ona bir şeyler soruyorlardı. Resülüllah’ın yanında yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) Hz. Peygamberin yanına girmek için izin isteyince, perdenin arkasına gizlendiler. Hz. Peygamber ona izin verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer, Resülüllah’ın yanına girdi. Buradan ötesini Hz. Ömer şöyle anlatıyor; Hz. Ömer diyor ki: “ Resülü’nün yanına girdim. Baktım  Resülü durmadan tebessüm ediyor. ‘Ey ’ın Resulü!  seni ebediyen güldürsün’ dedim. Yine tebessümle şu cevabı verdi: “Şu kadınların haline gülüyorum. Oturmuş benim yanımda konuşuyorlardı. Senin sesini duyunca her biri bir yere saklandı.  Resulü’nün bu cevabı üzerine sesimi yükselttim ve Ey nefislerinin düşmanları! Demek benden korkuyorsunuz;  Resul’ünden korkmuyor ve onun yanında saygısızlık yapıyorsunuz öyle mi?” dedim. Bana şu cevabı verdiler: “ Sen katı ve şiddetlisin.”

 Resulü, hanımları ile oturur, sohbet eder, hatta bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini bile yapardı. Peygamberin onların fikir ve düşüncelerine ihtiyacı yoktu, Çünkü o vahiy ile destekleniyordu. Ancak o, ümmetine bir şeyler öğretmek istiyordu.

Aşağıda sunacağımız hadis, Peygamberimizin hanımlarına karşı ne kadar müsemmahalı ve hoşgörülü olduğunu açıkça göstermektedir. Hz. Aişe’nin anlattığına göre: Peygamber Tebük ya da Hayber gazvesinden döndü. Hz. Aişe’nin eşyalarını koyduğu rafların üzerinde örtü vardı. Rüzgar esti Hz. Aişe’nin oyuncaklarının üzerinde bulunan örtüyü bir kenarından açtı. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Ey Aişe bunlar nedir?” buyurdu. Aişe “Kızlarım” diye cevap verdi. Hz. Peygamber oyuncakların arasında iki kanatlı at gördü. “Oyuncakların arasında gördüğüm bu nedir?” diye sordu. Aişe “at” diye cevap verdi. Hz. Peygamber, “Üzerindekiler nedir?” diyince. Hz. Aişe “Kanatlarıdır” diye cevap verdi. Hz. Peygamber “Atın kanatları olur mu?” dediğinde Aişe, “Hz. Süleyman’ın atlarının kanatlarının olduğunu işitmedin mi? Şeklinde cevap verdi. Aişe derki: “Hz. Peygamber bunu işitince güldü. Hatta onun azı dişlerini gördüm.”

Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber aile içinde gayet toleranslı davranır ve latife yapmayı severdi. Hey şeyden önce yüzü gülerdi. Onun sadece hiddetlendiği husus, ’ın emir yasaklarına karşı gördüğü saygısızlıktı. O böyle bir durumda, ’ın emirlerinin yerine getirilmesi ve haram kıldığı bir şeyden vazgeçilmesi için bütün gayretini sarf ederdi.

Hz. Peygamberin, bütün insanlara yaptığı hakikat çağrısı ile, kendi evindeki hayatı arasında mükemmel bir uyum vardı. Onun şahsi ve umumi hayatının berraklığı kadar, hiçbir kimsenin hayatı açık değildir. Hadis, tarif ve siyer kitaplarında onun hanımları, çocukları, ashabı, komşuları ve diğer insanlarla olan davranışları en ince teferruatına kadar anlatılmıştır. O, hayatının her safhasını, insanlara öylesine açmıştır ki, insanlar onun söz ve davranışlarını takip etmede bir zorlukla karşılaşmamış ve gerekli ibretleri almışlardır. Hz. Peygamber, yukarıda da belirttiğimiz gibi insanlara sadece umumi hayatını açmamış, hususi hayatını da bir kitap gibi herkesin gözlerin önüne sermiştir. Böylece dost düşman herkes onun hayatına vakıf olmuş ve gerekli dersleri alabilenler almış ve uygulamıştır. Çünkü O, her yönüyle bir önder, rehber ve uyulacak bir şahsiyettir. Bu sebeple onun bütün hayatı insanlık ufkunu aydınlatacak prensipler ve uygulamalarla doludur.

Aişe validemizin anlattıklarına göre, bir gün babası Ebu Bekr, Aişe’nin yanına gelir. Bu sırada Aişe’nin yanında Mina günlerinin anısına iki kız def çalıp oynamaktadır. Peygamber (s.a.v)’de elbisesine bürünmüş olarak orada bulunmaktadır. Ebu Bekr, bu durumu görünce, o iki kızı azarlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber, yüzünden örtüyü kaldırır ve şöyle buyurur: “Onları bırak. Çünkü bu günler bayram günleridir, Bu günler Mina günleridir.”

Onun hayatının her safhası ve karakterinin her yönü açıkça ortadadır. Onun hayatı, bütün insanlığın bilmesi, faydalanması ve takip etmesi için açık bir kitaptır. O bir Peygamber olduğu kadar, aynı zaman da beşerdi. Yüce yaratıcının rehberliği ve kontrolü altında kusursuz bir hayat yaşadı. O bir aile mensubu olduğu kadar, kocaydı, bir baba olduğu kadar evlattı ve o, hayatını idame ettirmek için bir işle de meşgul oldu. Bir koca olarak onun davranış seviyesi ve karakteri çok yüce ve şerefli idi. O, insanların ona uyup örnek alacağı yegane bir insan, bir peygamberdi.

Peygamberimiz, ev halkına karşı taşıdığı ağır mesuliyetleri hissederek sık sık endişelenirdi. Daima onları, bu dünyadakilere kıyasla öteki dünyanın mükafat ve güzelliklerine teşvik ederdi. Gece teheccüt namazına kalktığında, hanımlarının da bu ulvi ve faziletli amele katılmalarını isterdi. Sevgi ve yumuşaklıkla bu tür ibadetlere teşvik ederdi.

“Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et…” Bu ayette  Teala, Peygamberinden aile halkına namaz kılmayı emretmesini, onlarla beraber ona sarılmasını, sabır ve azimle ona devam etmesini istiyor. Ayetteki hitap, Hz. Peygamberin şahsınadır. Bu hitabın içine umumi olarak bütün ümmeti, hususi olarak ta Hz. Peygamberin aile halkı girmektedir.  Bu ayetin hükmü gereği peygamberimiz, altı ay müddetle Messid-i Nebevi’ye sabah namazına gitmeden önce, Hz. Fatıma ve Hz. Ali’nin evlerine uğrar ve kapılarının önünde durur: “Ey Ehl-i Beyt (Muhammed’in ev halkı) namaza kalkınız” buyururdu.

Dr. Kerim Buladı

Bir Eş Olarak Hz. Muhammed (s.a.v)

Yazı kategorisi: Hz. Muhammed'in (s.a.v.) aile hayatı 4:47 pm yazan: Minik Kelebek

Son Peygamber olarak gönderilen ve hayatının her safhasında “en güzel örnek” olan Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, aile hayatında da “eşsiz bir hayat arkadaşı” olarak rehberlik ediyor bizlere, çağlar ötesinden…

“Modern hayat” denilen keşmekeşlerle dolu yaşantımızda, her zamankinden daha çok muhtaç olduğumuz aile içi iletişime, huzur ve saadetimize kapı aralayıp, asırların eskitemediği güzellikteki hayat tarzıyla Peygamber Efendimiz (sav) yine en büyük rehberimiz ve öğretmenimiz olarak elimizden tutuyor. Yeter ki, biz de O’nun sünnet-i seniyyesine tutunmak için bir el uzatmış olalım!…

Bu bölüme gelinceye dek, bir evlat ve akraba olarak bize sunduğu eşsiz güzellikteki resimlerini hasret ve hayranlıkla seyrettik Peygamberimizin… Aşağıdaki satırlarda ise Resûl-i Ekrem (sav) Efendimizin eşleriyle olan ikili ilişkilerini, onu bize bir eş ve hayat arkadaşı olarak anlatan bilgiler çerçevesinde ele almaya çalışacağız.

Konuya girmeden önce ifade etmemiz gereken bir husus vardır: Allah Teâlâ tarafından, “mü’minlerin anneleri” (Ahzâb, 6) olarak nitelendirilerek büyük bir şeref bahşedilen Peygamberimizin eşleri, “Ezvâc-ı Tâhirât” denilen o muhterem hanımefendiler sayesinde bizler, Nebiyy-i Muhterem (sav) Efendimiz hakkında pek çok bilgiye sahibiz. Denilebilir ki, insanlık âleminde, tüm insanlar arasında, aile hayatı hakkında en detaylı bilgilere sahip olunan tek kişi Sevgili Peygamberimizdir…
“O’nunla birlikte kadınlar değer buldu”

Önce, bir nebze Sevgili Peygamberimizin dünyaya geldiği yıllardan bahsedelim isterseniz… Kız çocuklarının kızgın çöl kumlarına gömülerek hayat hakkının elinden alındığı, savaşlar sebebiyle esir edilenler yanında, yetim kalanların da türlü türlü mağduriyetler yaşadığı bir ortamda, kadının herhangi bir değeri yoktu tabiatiyle…

Böylesi bir ortamda, hükümdar kızları veya varlıklı/itibarlı bir aileye mensup olanların dışında kalan kadınların, ne sosyal statüsü ne de değeri vardı. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz işte bu anlayışın hüküm sürdüğü topraklarda dünyaya gelmişti. Gelişi, bütün “âlemlere rahmet” olduğu gibi, ezilen ve hor görülen, yok sayılan, mağdur edilen ve zaman zaman alınıp satılan bir metâ olmaktan kurtulamayan tüm kadınlara da rahmet vesilesi oldu. O’nun getirdiği dinin mukaddes kitabı, kadınlardan bahseden nice ayetlerle doluydu. Dahası, O’na nazil olan sûrelerden biri, Levh-i Mahfûz’dan “Kadınlar” anlamında “Nisâ” sûresi olarak geliyordu… Bir başka ayet ise çarpıcı ifadesiyle tüm insanların dikkatini çekiyordu:

“…Diri diri gömülen kız çocuklarına hangi suçtan dolayı öldürüldüklerinin sorulduğu o kıyamet gününde…” (Tekvîr, 8-9)

İslâm dini, kadını vahyin muhatabı olarak görmüş ve mukaddes kitaptaki sayısız ayetle bu değeri perçinlemişti.

Gelen vahiyleri destekleyen tavır ve davranışlarıyla kız çocuklarına ayrı bir önem veren ve daima onlar lehinde inisiyatifler kullanan Peygamber Efendimiz, gösterdiği çaba ve gayretleriyle cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmaya muvaffak oluyordu. Dahası:

−Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz. Buyurmak suretiyle, kadına manevî bir değer de atfediyordu.

Bu ifade bile, o dönem için başlı başına bir inkılaptı diyebiliriz. Çünkü, bu hadiste kadın, insanı farklı âlemlere götüren güzel koku ve kişiyi Allah ile buluşturan namaz ile birlikte zikrediliyordu. Demek ki kadın, insanı Allah’tan alıkoyan değil, belki ona Allah’a kulluk yürüyüşünde yardımcı olan bir unsurdu. Nitekim Sevgili Peygamberimizin, kendisine gelen vahyi ilk paylaştığı kişi de yine bir kadındı… O, her zaman ve her hususta kendisini destekleyen eşi Hz.Hatice (ra) annemizdi…

Kurduğu yuvasında ilk eşi Hz.Hatice (ra) ile birlikte 25 yıl kadar mutlu bir evlilik hayatı süren Sevgili Peygamberimiz, onun vefatından sonra bir süre yalnız yaşamış ve sonra yine bir dul hanım olan Hz.Sevde (ra) annemizle ikinci evliliğini yapmıştı.

Daha sonra Medine döneminde her biri bir hikmet ve özel sebep gereği yaptığı evlilikleriyle Nebiyy-i Muhterem (sav) Efendimiz, eşleri vasıtasıyla insanlara ve özellikle de kadınlara dinlerini anlatma hususunda farklı bir imkâna sahip olmuştu.

O’nu bizlere bir eş ve hayat arkadaşı olarak anlatan ve tanımamıza imkân sağlayan bu değerli hanımefendilerin aktardığı bilgiler çerçevesinde, Sevgili Peygamberimizin aile hayatından günümüze yansıyan mesajları tespit etmek üzere, gelin geçmiş günlere bir göz atalım yeniden…

“Vefasıyla da en güzel örnek…”

Resûl-i Kibriyâ (sav) Efendimiz, ilk eşi Hz.Hatice (ra) annemizi sık sık hayırla anmış ve onu sitayiş dolu sözlerle yâd etmiştir. Hatta onun hatırasına karşı gösterdiği derin saygı Hz.Aişe’nin dikkatini çekmiş ve onu bu kadar anmasındaki sebebi öğrenmek istemişti. Sevgili Peygamberimizden aldığı cevap anlamlıydı:

−Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir. Çünkü insanlar benim peygamberliğimi inkâr ederken, o bana inandı. Herkes beni yalanlarken o beni tasdik etti. Çevremdekiler benden mallarını esirgerken, o benim için bütün malını feda etti. Ayrıca o, çocuklarımın da annesiydi… Doğrusu ben onun sevgisiyle rızıklandırıldım!…

Bu sevgi öylesine saf, öylesine katıksız ve öylesine kuşatıcıydı ki, vefatının üzerinden yıllar geçse de Sevgili Peygamberimiz, daima Hz.Hatice’den bahsetmiştir. Dolayısıyla nikâh merasimlerinde yapılan duada,

−Allah’ım! Nikâhları kıyılan şu gençlere, Hz.Muhammed (sav) ile Hz.Hatice (ra) arasındaki muhabbetin ve ülfetin bir benzerini nasib eyle, diyerek onların isimlerine yer verilmesi boşuna değildir.

Sevgili Peygamberimizin, ona olan vefasının iki zirve örneği vardır ki, bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Hatice’nin kabrinin karşısında”

İslâm ordusu büyük bir ihtişamla Mekke’ye girmiş ve şanlı komutan Resûl-i Kibriyâ (sav) Efendimiz de mahzun bir şekilde terk ettiği yurduna muzaffer bir komutan olarak geri dönmüştü. Akşam olunca nerede gecelemek istediği kendisine sorulunca, Yüce Resûl (sav) Hacûn mevkiinde kendisi için bir çadır kurulmasını arzu ettiğini bildirdi… Burası, Cennetü’l-Muallâ’yı karşıdan gören bir yerdi… Ve burası, sevgili eşi Hz.Hatice’nin kabrinin tam karşısındaki bir alandı… Ne dersiniz? Kendisine Mekke’nin en güzel ve ihtişamlı evleri tahsis edilmek üzere hazır beklerken, Sevgili Peygamberimizin, Cennetü’l-Muallâ kabristanının karşısında gecelemeyi istemesi, yıllar önce kaybettiği ama hiç unutamadığı eşine olan vefasından başka neyle açıklanabilir?…

“Hatice’nin arkadaşına ilgisi…”

Asr-ı Saadet’in, insanlara mutluluk bahşettiği güzel günleri… Bir gün Peygamberimizin kapısı çalınır. Gelen yaşlı bir kadındır. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz onu görünce yüzünde büyük bir sevinç gözlenir. Hemen içeriye buyur edilir ve geleneklere göre değerli misafirler için uygulanan bir işlemi yaparak, sırtındaki hırkasını çıkarıp yere serer ve misafirini onun üzerine oturtur. Kısa ziyareti esnasında hâl-hatırı sorulan bu yaşlı kadına, muhabbetle ikramlarda bulunan Sevgili Peygamberimiz, bir müddet sonra memnuniyeti yüzünden okunan misafirini yine güleryüzle yolcu eder. O’nun, bu yaşlı kadına, böylesine ilgisinin sebebini merak ederek “kim olduğunu” soran Hz.Aişe’ye Efendimizin cevabı çok anlamlıdır:

−O, Hatice’nin çok sevdiği yakın bir arkadaşıydı…

Hz.Hatice (ra) vefat edeli yıllar olmasına rağmen, Peygamberimizin, eşine duyduğu saygı ve sevgisinden dolayı hayatta kalan arkadaşlarına gösterdiği bu alâkayı, sadece bir şey izah edebilir: Vefâ duygusu…

Mehmet Emin Ay

Hz. Peygamber’in bıraktığı mîras

Yazı kategorisi: Hz. Muhammed'in (s.a.v.) aile hayatı 4:42 pm yazan: Minik Kelebek

Hz. Peygamber’in Borçlarının Tesbit ve Vaadlerinin Yerine Getirilmesi
Hz. Peygamber vefatına yakın bir zamanda mescide gelir ve halka kendi üzerinde hakkı olanların bulunup bulunmadığını sorar. Israrlı soruları karşısında birisi kalkıp 3 dirhem kadar bir alacak talebinde bulunur ve bu hemen kendisine ödenir. Yine bu dönemde Rasûlullah, hanımı Hz. Âişe’ye; O’nun nezdinde bıraktığı 7 (bazı hadislerde 6 veya 9) dirhem kadar paraya ne olduğunu sorar. Hanımı bu parayı getirip verir ve Hz. Peygamber onun 5 dirhemini, Ensar’dan beş fakir aileye dağıttırır ve geri kalanı da hanımlarına harcamaları için verir.

Her ne kadar Hz. Peygamber dünyadan borç bırakmadan ayrıldıysa da O’ndan sonra idareyi ele alan Hz. Ebû Bekir ilk iş olarak, Rasûlullah’ın borçlarını ödeme ve vaadlerini yerine getirme yoluna gitti. Hz. Peygamber’in vaadi borcundan farksızdı. O’nun bir kısım vaadlerini yerine getirmeye ömrünün yetmediği anlaşılıyor. Câbir (r.a.), O’nun kendisine olan bir vaadini şöyle anlatıyor:

“Hz. Peygamber, bana; eğer Bahreyn malı (vergi geliri) gelirse sana, (avucuyla) üç kere göstererek, şu kadar şu kadar vereceğim, dedi. Mal gelmeden Rasûlullah vefat etti. Bu sırada Hz. Ebû Bekir (her tarafa) bir tellâl gönderdi ve tellâl şöyle bağırıyordu: Hz. Peygamber’in kime bir vaadi veya borcu varsa bize gelsin. Ben de hemen gittim ve Rasûlullah’ın bana verdiği sözü bildirdim. Bana üç (avuç) ölçeği ile verdiler.” (Buhari, Hibe, 17).

Hz. Peygamber’in Bıraktığı Mallar ve Bunların Taksimi
Rasûlullah’ın mîrasını bölüştürmek zor olmadı; çünkü, fazla bir şeyi yoktu. O vefat ettiğinde, bazı araziler ve oturmakta olduğu evlerinden başka önemli bir malına rastlanmamıştır.

Hz. Peygamber’in İbn Sa’d’dan nakledilen bir bilgiye göre varlığı bilinen deve ve davar sürülerine ise ne olduğu bilinmemektedir. İbn Sa’d, gerek bağış yoluyla olsun ve gerek harp hukuku gereği olsun Hz. Peygamber’e ait köle ve câriyelerin isimlerini vermekte ve O’nun tarafından sağlığında hemen hepsinin de âzad edildiğini bildirmektedir.

Hz. Peygamber’in mîrasına uygulanan işleme gelince, O’nun hayvanları ile bazı âletleri, ayakkabıları mîras olarak Hz. Ali Ailesi’ne verildi. Hırkası, kılıç ve yüzüğü ise devlete kaldı.

Hz. Peygamber vefat ettiğinde başta kızı Hz. Fâtıma olmak üzere mîrasçıları, O’nun her çeşit malını ve bu arada arazilerini bölüşmek üzere halife Ebû Bekir’e (r.a.) müracaat ettiler. kendilerine Rasûlullah’ın;

“Bize mîrasçı olunamaz, bıraktıklarımız sadakadır” sözleri hatırlatıldı ve buna göre de O’nun sahip olduğu tüm araziler devlete maledildi. Hz. Fâtıma’nın, böyle bir buyruktan haberi olmamalı ki O, Hayber, Fedek ve Benû Nâdir bölgelerindeki arazilerden payına düşeni almakta ısrar ediyordu.

Hz. Peygamber’in mîrası hakkındaki diğer bir sözleri de şöyledir:

“Mîrasçılarım hiçbir dinarı bölüşmesinler. Hanımlarımın nafakasından ve âmilimin masrafından başkası sadakadır.” (Buhari, Vesâyâ, 33, Cihâd, 202)

Buna göre Peygamber hanımları yaşadıkları müddetçe Rasûlullah devrinde O’nun tarafından tâyin edilen nafaka gelirlerini alma hakları devam edecektir. Burada O’nun âmilinden maksat, şüphesiz ki, O’nun kendi yerlerine bakan, gelirleriyle ilgilenen ve işletilmek üzere başkalarına verilmemiş olan arazilerinde bizzat çalışan görevlileri ve işçileridir.

Hz. Peygamber’in hanımlarının oturmakta olduğu odalara gelince, bunları Rasûlullah vasiyet yoluyla onlara bırakmıştır. Onlar bu yerlerde oturacaklar ve dünyadan ayrılınca da bu odalar, araziler gibi Rasûlullah’ın sadakaları arasına katılacaktır.

Böylece Müslümanlardan tahsil edilen her türlü gelirlerden faydalanmayı kendisine ve akrabalarına yasaklayan Hz. Muhammed (sav), ganîmet ve fey´ hukuku gereğince kendisine düşen veya bağış sûretiyle eline geçen yerleri de devletin idaresinde Müslümanlara sadaka bırakmış, mânevî ve maddî iktidarını şahsına ve ailesine servet yığmada değil, sadece ve sadece tüm Müslümanlara, her iki dünyayı kuşatan bir mutluluk getirmede kullanmış bulunmaktadır.

Hz. Peygamber’in Sahip Olduğu Hakların Mîrası
Hz. Peygamber’in pek çok sıfatı bulunmaktadır ki, bunların en başında şüphesiz Peygamber olması ve devlet başkanlığı gelir. Son Peygamber’in artık ebediyen peygamberlikte bir mîrasçısı olmayacaktır. Bu bakımdan peygamber olarak sahip olduğu haklarının bir başkasına devri ve mîras kalması düşünülemez. O’ndan sonra devlet başkanlığına ise halkın biât ettikleri veya seçtikleri kimseler geçecektir. Hz. Peygamber’in devlet başkanı sıfatıyla sahip olduğu haklara gelince, bunların kendinden sonra gelen başkanlara intikali söz konusu olacaktır. Biz burada bu çeşit hakların hepsinden değil, sadece malî olanlarına mezhepler açısından temas edeceğiz.

Hanefîler, Hulefâ-i Râşidî’nin tatbikatına dayanarak Rasûlullah’ın vefatıyla gerek O’na ve gerek akrabalarına ait hisselerin düştüğünü iddia ediyorlar. Onlara göre Hz. Muhammed (sav), devlet başkanı olma sıfatıyla değil, peygamber olma sıfatıyla bu hakka sahiptir. İmam Şâfi’î ise, O’na ait hissenin, vefatından sonra devlet başkanlığına geçecek olan halîfelere intikal edeceği görüşündedir. O’na göre, nasıl ki Hz. Peygamber, gelen heyetlere ve elçilere hediyeler vermek şeklinde bazı harcamalarda bulunmuştur, aynı şekilde halîfelerin de bu tür harcamalarda bulunmaya ihtiyaçları vardır. Şâfi’î’ye göre, devlet başkanları, Hz. Peygamber gibi kendilerini âmme işlerine vakfettiklerinden bu hisseye kifâyet ölçüsünde sahip olurlar. Şâfi’î, aslında fey´ ve ganîmetlerden Rasûlullah’a düşen hissenin, O’nun vefatından sonra halifelere şahsî bir mülk ve hak olarak değil, sadece âmme menfaatı için harcanmak üzere intikal edeceği görüşündedir ki, bunu biz gerek kendi eserinden ve gerek Mâverdi’den açıkça öğreniyoruz. Ancak Kâsânî (v. 587 )’nin ifadesinden anlaşıldığına göre, Şâfi’î devlet başkanının da bu haklardan şahsen faydalanabileceği görüşündedir. İmam Şâfi’î gibi, bu hisseyi, âmme menfaatlerine harcanmak üzere tamamiyle devlet başkanının emrine veren daha başkaları da vardır. Hanbelîler, Rasûlullah’a ait hissenin, 0’nun vefatından sonra, doğrudan âmme menfaatlerine, kamu hizmetlerine ve yatırım işlerine harcanacağı görüşündedirler.

Prof. Dr. Celal Yeniçeri    

Peygamber ailesinin sofrası

Yazı kategorisi: Hz. Muhammed'in (s.a.v.) aile hayatı 4:37 pm yazan: Minik Kelebek

Rasûlullah’ın sofrası yiyecekler bakımından fakir, fakat muhtaçlara yardım ve Allah’a şükür bakımından sofraların en zengini olmuştur. O’nun sofrasına haram hiç girmemiştir.

Hz. Peygamber, münferit yemek yemenin bereketli olmayacağını ve ailede topluca sofraya oturmak gerektiğini “Yemeği topluca yeyiniz, dağınık olmayınız, şüphesiz ki bereket topluca yemektedir.” şeklinde ifade etmiştir. Herkes gibi bazı yemekleri diğerlerinden daha çok sevse de, topluluk içinde beğenmediği yemeği kötülememiş ve kötülenmesini de yasaklamıştır. “Hoşlanmadığını bırak, onu başkasına haram etme” diyerek başkalarının arzularına saygılı olmak gerektiğini vurgulayıp, yiyeceklerin ziyan olmasını engellemiştir.

Hz. Peygamber, iktisâdî kurallara son derece riayet etmiş ve ekmek, yemek israfına meydan vermemiştir. O, yere düşen lokmaların, yiyeceklerin insanlara zarar verecek maddelerden temizlenip yenilmesini söyleyerek tabaklarda yiyecek bırakılmamasına şahsen özen göstermiştir. Diğer yandan yemede ölçünün kaçırılmamasını tenbihleyip, “Hiçbir insan, karnından daha kötü bir kap doldurmuş olamaz.” buyurmuştur.

Peygamber Sofrasında Sevilen ve Yenilen Yiyecekler
Hz. Peygamber, bal ve diğer tatlıları çok severdi. Et suyu ile yapılan bir çorbaya ekmek doğrayıp kaynatılarak hazırlanan tirit yemeği O’nun en çok sevdiği yemeklerdendi. Tam kıvama gelmemiş hurma ile karpuz yemek de hoşlandıkları arasındadır. Salatalığı tuzlayıp yemek de âdetiydi. Hiç söylemeye gerek yok ki, o devirde en çok yenilen et yemekleridir ve bu tür yemekler Hz. Peygamber’in aynen tirit gibi en çok sevdiği yemekler arasındadır.

Şüphesiz ki Arabistan’da herkesin olduğu gibi Peygamber ailesinin de en başta gelen besin kaynakları hurma ve arpadır. Hurma, yarımadada açlığa karşı bir teminat olmuştur.

Süt de, en çok müracaat edilen bir içecektir. Hz. Peygamber’in bizzat avlusunda barınan davarlarının sütünü sağarak ailesine yardımcı olduğu vâkidir. Süt, diğer ailelerde olduğu gibi, Peygamber Ailesi’nde hurma ve arpa ekmeği gibi temel gıda maddesi durumundadır ve misafirlere de en çok ikrâm edilen içecektir.

Peygamber Mutfağında Çekilen Sıkıntılar ve Sofra Tarzı
Vazifelerin en ağırıyla görevlendirilen Hz. Muhammed (sav) ve dolayısıyla O’nun ailesi sık sık geçim sıkıntısı içine düştüler. Büyük dâvânın tebliği, Hz. Peygamber’e şahsen geçim peşinde koşma imkânı vermiyordu. Aynı dâvâda O’na yardımcı olanlar da başlangıçta bu sıkıntıları çektiler. Sıkıntıların en başında şüphesiz ki yeterli rızkı temin edememe geliyordu. Hz. Peygamber kıt imkânlar ile ailesinin nafakasını sağlamaya çalışıyordu.

Rasûlullah’ın ailesinin yiyecek bakımından çektikleri sıkıntılar ile ilgili çok sayıda hadis vardır. Hz. Peygamber’in açlıktan karnına taş bağlaması da bunlar arasındadır. Hâne-i Saadet hakkında bizlere geniş bilgiler sunan Hz. Âişe, Rasûlullah’ın yiyecekleri idareli tüketimi hakkında da şöyle bir tutumundan bahseder:

Hz. Peygamber’in midesine bir günde iki ayrı çeşit yiyecek girmemiştir. Eğer O, et yemişse ona başka bir şey katmaz, hurma yediyse ona başka bir şey katmaz, ekmek yediyse ona başka bir şey ilave etmezdi.”

Şüphesiz ki, bir defada çok çeşitli şeyler yememek sıhhat bakımından gereklidir. Fakat, Hz. Peygamber’in burada sadece tek şey yemesi, gıda maddeleri azlığından kaynaklanmaktadır. O’nun ekmek kalitesi hakkında ise Enes (r.a.) bize şu bilgiyi veriyor:

Rasûlullah, Allah’a kavuşuncaya kadar ince undan yapılmış ekmek ve kızarmış koyun eti yememiştir.”

Bir kısım hadislerden ailede kepekli ekmek yenildiği ve fakat Peygamber’in hanımlarının, elekleri olmaması sebebiyle, ekmeklik una üfleyerek onu kısmen kepekten arındırdıkları ve böylece biraz daha has bir ekmek yaptıkları anlaşılıyor. Bu dönemlerde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; zeytin, nar ve incir gibi yiyeceklerin yetiştiği bölgelere daha henüz Müslümanların erişemedikleri anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber’in mutfak hizmetlerine gelince, O’nun hanımları yemekleri kendileri pişiriyorlardı. Meselâ: Safiyye’nin (r.a.) yemek pişirmesi meşhurdur. Hz. Âişe; “O’nun gibi yemek pişireni görmedim” diyor. Kaynaklarda Rasûlullah’ın mutfağında çalıştırılan herhangi bir hizmetçi câriyeye rastlanmamaktadır. Hz. Peygamber’in eline sonradan hepsini âzâd ettiği bazı köleler ve câriyeler geçmiştir. Bunlar kısa sürelerde bağ-bahçe ve hayvan gütme işlerinde istihdam edilmişlerdir. Ev haricindeki işlerde istihdam edildiği anlaşılan bu köleleri Rasûlullah, çok kısa sürelerle elinde tutmuş olmalı ki kaynaklar onların gördükleri hizmetler hakkında fazla bir mâlûmat vermezler. Rasûlullah’ın aşçısının olmamasına karşılık ashaptan bazılarının aşçıları-ekmekçileri olmuştur. Meselâ: O’na on yıl hizmet etmiş olan Enes’in (r.a.) sonradan bile olsa bir ekmekçisi olmuştur.

Muhtemelen Hz. Peygamber’in hanımları, ekmeklik unlarını, el değirmenlerinde kendileri öğütüyorlardı. Bizi bu düşünceye iten şey, kızı Fatımâ’nın (r.a.) babasından; ellerinin un değirmeninden nasırlaştığını öne sürerek kendisine bir hizmetçi köle verilmesini yahut satın alınmasını isteyip de O’nun bu talebinin, muhtaçların ihtiyaçları yüzünden, yatağa, Allah’ı tesbih edip yorgun gitmenin daha hayırlı olacağı düşüncesiyle geri çevirilmesidir.

Altın ve gümüş kap-kacağın kullanılmadığı ve yasaklandığı Rasûlullah’ın sofra biçimini, O’na küçük yaşta 10 yıl hizmet etmiş olan Enes’ten (r.a.) dinleyelim:

Ben Hz. Peygamber’in küçük sahanlarda yemek yediğini, O’na ince undan ekmek pişirildiğini ve O’nun masada yemek yediğini bilmiyorum. (hadisi rivâyet eden Katâde’ye ) Peki onlar neyin üzerinde yerlerdi, diye soruldu da cevâben; (yer) sofralarında yiyorlardı, dedi.”

Peygamber’in evinde hurma dal ve yapraklarından örülmüş hasırlar üzerinde yemek yenirdi. Ekseriyetle ağaçtan yapılmış eşya sandıkları, tabaklar, maşraba ve diğer mutfak eşyaları kullanılıyordu. Yemekten sonra Hz. Peygamber’in bir tavsiyesi olarak elleri kurulamada peçete ve havlu kullanılırdı.

Hz. Peygamber’in Muhtaçlara Çıkardığı Sofralar ve Siyasî Sofraları
Hz. Peygamber, gerek Suffa’da barınan yersiz-yurtsuz fakirleri ve gerek diğer muhtaçları, açları, sadaka ve zekât gibi çeşitli imkânlardan faydalandırıyordu. Bazı durumlarda onlardan bir kısmını evine yemeğe götürür ve imkânı olan Müslümanlara da aynı şeyi yaptırırdı.

Hz. Peygamber ayrıca Nadiroğulları ve Hayber arazilerinden şahsî idaresine geçen yerlerden sağladığı gelirlerden, elçileri ve siyasî heyetleri de ağırlıyor ve onlara yemek çıkartıyordu. Hicretin 9. yılından itibaren Medine’ye çok sayıda heyetler gelmeye başladı. Hz. Peygamber bunları misafirhanelerde barındırıyor ve onlara sofra çıkartıyordu.

Heyetlere nelerin ikrâm edildiğini kaynaklardan öğrenebiliyoruz; Yemâme bölgesinden Hanîfe Halkı heyeti geldiğinde –ki kaynaklarda bunların 10 küsûr kişi oldukları kayıtlıdır- misafirhanede konuk edildiler. Kendilerine akşam-sabah; bazen ekmek ve et, bazen ekmek ve süt, başka bir zaman ekmek ve tereyağı, bazen de hurma ikram ediliyordu. Muhtemelen diğer heyetlere de, imkânlara göre değişiklik gösterse de, buna benzer şeyler ikrâm ediliyordu. Ebu Hureyre; akın akın gelenlerin ve misafirlerin çokluğundan dolayı Hz. Peygamber’in aç kaldığından söz etmektedir. Devlet gelirleri yeterli olmadığından Hz. Peygamber her yere yardım elini uzatmak zorunda kalıyor ve bu sebeple O’nun sofrası devlet adına evinin dışına da taşıyordu.

Prof. Dr. Celal Yeniçeri

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in evliliklerinde kronolojik yapı

Yazı kategorisi: Hz. Muhammed'in (s.a.v.) aile hayatı 4:31 pm yazan: Minik Kelebek

Sizin sürdüğünüz şu dünya hayatından (iki şey) bana hoş göründü: hanımlar ve güzel koku; bununla beraber namaz gözbebeğim kadar değerlidir.”

Rasûlullah hiçbir hadisinde, insanların tamamen zühd ve takvaya dönük, cemiyet dışı ve insan ilişkilerinden uzak bir hayat sürmeleri gerektiğinden sözetmemiş bulunmaktadır. Bunun aksine vasat insan için nasıl bir yaşayış gerekiyorsa onu tavsiye etmiş ve belli bir denge içinde kadın-erkek her iki cinsin tek evli yahut çok evli, fakat kesinlikle zina, fuhuş ve sapık ilişkilerden uzak bir aile hayatı sürmelerini istemiştir. O, bu yönde bize örnek olacak bir çok emsâl bırakmış bulunmaktadır.

Kendilerinin, mü’minlerin annesi Hz. Hatîce ile evli kalmaları yirmibeş yıl kadar sürmüş ve peygamberlik yıllarının ilk senelerini de içine alan bu evlilik, monogami (tek kadın evliliği) şeklinde geçmiş ve hatta damatlarından da böyle yapmalarını ısrarla istemiştir. Ancak Hz. Hatîce validemizin vefatını takibendir ki, Hz. Peygamber 53 yaşından sonra ve kendine has sebepler içinde çok sayıda hanımı nikahı altında tutarak aile hayatını sürdürmüştür.

Rasûlullah’ın gerçekleştirdiği evliliklerin sayısı onbir, zevcelerinden dul olanların sayısı dokuz, izdivâc hayatı sürdürdüğü zevcelerinin en çok sayısı dokuz, Rasûlullah hayatta iken vefat eden zevce sayısı ise ikidir.

Eş sayısını dört ile sınırlayan âyet h. VIII. veya IX. yıllarda nâzil olduğunda Hz. Peygamber dokuz zevce ile aile hayatını sürdürmekteydi. Bu âyet nazil olduğunda, Hz. Peygamber, aralarından beş tanesini çıkarma konusunda anlaşmalarını zevcelerinden istedi ise de onlar razı olmayıp bu teklifi reddettiler. Fakat Rasûlullah, inen âyete göre sadece dördü ile fiilen zevcî ilişkilerini sürdürmek durumunda kaldı. Böylece beş validemiz, onunla hukûken evlilik (nikâhlı) durumlarını sürdürdüler.

Rasûlullah’ın bütün hanımları, o gün ve bugün, Müslümanların valideleri (Ümmühât’ul-Mü’minîn) durumundadırlar. Yani, boşansalar veya Rasûlullah’ın son nefesinden sonra dahi, onlarla Müslümanların izdivacı hukuken mümkün değildir ve öyle de olmuştur.

Prof. Dr. Salih Tuğ