Category Archives: Hz. Mehdi

Manevî yardım

İslam dünyasında asırlardır tartışılan bir konuda üç süale cevap vereceğim. “İnsan için yalnızca kendi çabası vardır; çabası da yakında görülecektir’ (Necm 39/40) Mehdi inancı, evliyaların gösterdiği keramet, evliyalardan medet umma gibi dinimize yerleşmiş olan batıl inançları yukarıdaki ayet geçersiz sayıyor diyebilir miyiz?

İslamî kaynaklarda “tevessül” başlığı altında tartışılan konu şu soru etrafında dönüp dolaşır:

Kul, Allah’a dua ederken, Rabbinden bir şey isterken araya, Allah’ı sevdiğini zannettiği, böyle inandığı bir kimseyi koyarak “Yarabbi, filan kulunun, senin katındaki yeri ve değeri sebebiyle, onun hatırı için, bâşı için… şu dileğimi kabul et” demesi caiz midir?

Caiz değil diyenlerin en yumuşak tepkisi “Bu bir bid’attır, caiz değildir” şeklinde, en sert tepkileri ise “Bu şirktir, böyle yapan dinden çıkar, şirke düşer” tarzında olmuştur.

Tevessül caizdir diyenler ise “Biz araya koyduğumuz şahsa tapmıyoruz, onu haşa Allah yerine de koymuyoruz, tevessül olmasa Allah duaları kabul etmez diye de bir inancımız yok, genel olarak şefaat kavramı içine tevessülü de sokuyor, böyle olursa Allah katında dileğimizin kabul şansının artacağına inanıyoruz…” diyorlar.

Her iki gurubun da delil olarak sundukları âyetler ve hadisler var. Kimileri bir grup âyet ve hadise ağırlık veriyor, ona ters düşer gibi görünenleri tevil ediyorlar, diğer grup da bunun tersini yapıyor.

Bize göre bu konuyu, ümmet içinde bir tefrika meselesi haline getirmemek, kim olursa olsun yaratılmışa, yaratanın bir sıfatını vermemek şartıyla “böyle olursa duamızın kabulünü daha fazla umuyoruz” demeyi şirk saymamak konularında anlaşmak/birleşmek gerekiyor. Bundan sonrası “bid’at mı, değil mi, uygun mu, uygunsuz mu, edebe aykırı mı değil mi” soruları çerçevesinde, karşı tarafın inanç ve düşüncesine /yorumuna da saygı göstererek tartışılabilir.

Soruda geçen ayet, bir kimsenin başkasından, maddi veya manevi olarak yardım istemesine, başkalarına ait emek ve gayretten istifade etmesine engel değildir ve hayat zaten böyle yürümektedir.

Bu âyet insanların sa’yü gayret, teşebbüs ve çalışma azimlerini teşvik etmektedir. Başkasından yardım alan, başkalarının kazandıklarından istifade eden kimseler de son tahlilde ve en azından “o kişi ile kurdukları irtibat ve ilişki” sebebiyle bir eylemin, bir teşebbüsün, bir kesbin sahibidirler.

Keramet ve Mehdî

Dünkü yazıya sebep olan 1. soruda “Mehdi inancı, evliyaların gösterdiği keramet, evliyalardan medet umma gibi dinimize yerleşmiş olan batıl inançlar” ifadesi geçiyordu. Bunlardan birini “medet umma konusunu” açıklamıştık.

Evliyanın gösterdiği keramet” ifadesi uygun değildir, evliya, hokkabazlar gibi keramet gösterisi yapmaz; Allah, çok kere onların iradesi dışında, adına keramet denilen olağanüstü olay, yardım ve durumları yaratır. Doğru ifade “evliyada zuhur eden keramet“dir. Peygamberler için mucizeye ve Allah’ın velî kulları için keramete inanmak “batıl inanç” değildir.

Mehdî meselesine gelince, bu konuda daha önce yazdıklarımdan bazı nakıllerle yetineceğim:

…Hıristiyan misyonerlerin istismar etmeye yeltendikleri bir konu da Hz. İsa’nın tekrar dünyaya geleceği inancıdır. Bu konuda bazı sahih hadislerin bulunduğu doğrudur, ama bu hadislerin ortak noktası olan “Hz. İsa tekrar gelecek” kısmı tevatür derecesinde olsa bile -ki, bu da tartışılabilir, tartışılmıştır- detaylarla ilgili haberler (nasıl geleceği, hangi din ve şeriatla amel edeceği, neler yapacağı…) İslam inancı (itikad) için yeterli olacak güçte hadislere dayanmamaktadır (detaylar konusundaki rivayetler mütevatir değildir). Yine de müslümanların genel olarak inandıkları husus, Hz. İsa’nın müstakil bir peygamber olarak değil, Son Peygamber Muhammed Mustafa’ya (s.a.) tabi olarak, onun tebliğ ettiği dine hizmet etmek için geleceğidir.

Ben bu “İsa ve Mehdi’nin geleceği ile ilgili rivayetler ve inançlar” karşısında şöyle düşünüyorum: Bunların -gelseler bile- ne zaman gelecekleri belli değildir, müslümanlar olarak bizim vazifemiz, bozulanı düzeltmek için Hz. İsa’yı ve Mehdi’yi beklemek değildir, ne böyle bir vazifemiz, ne de mazeretimiz vardır; bize, bulduğumuz imkanlar ölçüsünde ne yaptığımız ve ne yapmadığımız sorulacaktır. Hz. İsa olsun başka birisi olsun hiçbir kimsenin, yeni bir din getirme veya Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dini kısmen yahut toptan kaldırma selahiyeti asla yoktur. Hıristiyan ve Yahudilerle diyalog kurarken unutulmaması gereken bir şey de, peygamberler hakkındaki inançtır; biz müslümanlar Hz. Musa ve Hz. İsa’nın birer hak peygamber olduklarına, ama onların tebliğ ettikleri kitapların ve dinin değiştiğine inanıyoruz, ama genel olarak Hıristiyanlar ve Yahudiler bizim peygamberimize inanmıyorlar; bu temel farkı unutmayalım.

İnsanları yoldan çıkarmak, yeryüzünü savaş, kan, kin, zulüm ile doldurmak için çalışan her güçlü lider biraz Deccal’dir. İnsanlara olumsuz nazarlarla bakan ve yeryüzüne egemen olarak zulmetmek isteyen topluluklar elbette kendilerine uygun liderler beklerler. Müslümanlar da Hz. İsa’nın geleceğine, Mehdi’nin ortaya çıkacağına, bunların Deccal’i ortadan kaldırıp yeryüzünü yeniden huzura ve barışa kavuşturacaklarına inanıyorlar. Ama bu inancın yanında, en güçlü akıl ve vahiy delilleri şu iki temek inancı da kaçınılmaz kılıyor: a) Bunlar yeni bir din ve şeriat getirecek değiller, Son Peygamber’in (s.a.) ümmeti olarak hizmet edecekler. b) Müslümanların vazifesi ellerini kollarını bağlayıp oturarak kurtarıcı beklemek değildir; onlar gelsin gelmesin müminlerin vazifesi Kur’an’da, Sünnet’te ve bunların açıklaması mahiyetinde olan islamî ilimlere ait kitaplarda açık ve seçik olarak ortaya konmuştur; yarın kıyamet kopacak olsa bugün ağaç dikmeye devam edeceğiz.

Mehdi inancı kesin bir inanç unsuru/öğesi değildir. Kur’an’da yoktur. Hadislerde geçen de yoruma tabidir; her zaman bize rehberlik edecek iyi insanlar anlamına da gelir. O’nun geleceğine inanmayan da müslümandır. Mesela İbn Haldun Mehdi ile ilgili hadislerin kesin dini bilgi kaynağı olacak nitelikte bulunmadığını ileri sürmüştür. Geleceğine inananlara göre de vakti belli değildir.

Bir kurtarıcı beklentisi hep olagelmiştir; sebebi de acizlik, zaaf, himmeti ve hizmeti başkasından bekleme psikolojisidir. Fatih İstanbul’u fethederken Mehdi beklemiyordu, bu vazifenin kendisine ait olduğuna inanıyor ve gerekeni yapıyordu. Bir küçük İsrail karşısında darmadağınık hale gelen bugünkü müslümanlar ise akıl, imkan ve güçlerini bir araya getirecek, Allah’ın verdiği imkanları sonuna kadar kullanacak yerde oturup Mehdi bekliyor, gelişinin yaklaştığına dair alametleri arayıp bularak (bulduklarını iddia ederek) avunuyorlar.

Hayrettin Karaman


Sahte Mehdi ve Peygamberler…


İskender Erol Evrenesoğlu kimdir?


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers