Kategori Arşivleri: Hümanizm Üzerine (Alaaddin Başar)

Müslüman! İslam’ı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.” Sezai Karakoç

Anarşi bir insanlık suçudur; dinle değil dinsizlikle, yıkıcı cereyanlarla ve menfi ideolojilerle ilgisi vardır.

Ülkemizde ve dünyada insanı insanlıktan ürkütecek derecede korkunç zulümler oluyor.

Bunların uluslar arası boyutu olabilir, siyasî boyutu olabilir, silah kaçakçılığı boyutu olabilir, uyuşturucu boyutu olabilir. Ben bütün bunları bir tarafa bırakıp, bu insanlık suçunun bazı çevrelerce İslam’a mal edilme çabaları üzerinde biraz durmak istiyorum.

Anarşide önemli olan sonuca ulaşmaktır, alet olarak kullanılan kişinin inanç yapısı ve ideolojik kimliği değil.
Böyle bir cinayet bir müslümana işletildiğinde şu iki şık karşımıza çıkıyor:

- Bu tip olaylar, İslam düşmanı gizli örgütlerin İslam’a gölge düşürme gayretlerinin bir ürünü olabilir.

- İslam’ı yeterince bilmeyen kişilerin din adına işledikleri, ama dine en büyük bir darbe olan bir cehalet tablosu olabilir.

Bu şıkları incelemek bir istihbarat meselesidir; bizim sahamızı aşar. O halde biz bütün ihtimalleri bir tarafa bırakıp, konuya İslam açısından nasıl bakılması gerektiği üzerinde kısaca duralım:

Şunu öncelikle belirtelim ki, İslam’da muhakeme etmeden, müdafaa hakkı tanımadan doğrudan infaz diye bir şey yoktur. Yine İslam’da yetkisiz kişilerin ceza verme hakları da yoktur. Buna göre bu gibi olaylar, her iki yönüyle de İslam dışıdır ve bir vahşettir.

İnsan, ahsen-i takvimde yaratılmıştır. Yani insanın mahiyeti, kabiliyeti, istidadı bütün varlıklardan çok daha ileridir. Bu büyük sermayenin yerinde kullanılması ve zayi edilmemesi için Cenab-ı Hak peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir.

İnsan, Allah’ın en mükemmel eseridir. Şu var ki, bu harika eser bir imtihana tabi tutulmuş, hayır ve şerden, iman ve küfürden, adalet ve zulümden, sefahat ve ahlaktan dilediğini seçmekte serbest bırakılmıştır. Bu fani dünya hayatındaki bu kısa serbestliği müteakip, bütün insanlar ölümü tadacaklar ve insanlık sermayelerinden hesaba çekileceklerdir.

Allah’ın razı olduğu kul olmak isteyenler O’nun kullarını, şer yolundan hayra çevirmek için çalışırlar. Bu büyük görevi en mükemmel şekliyle peygamberler yerine getirmişler ve insanlık için birer hidayet rehberi olmuşlardır.

Peygamberimiz Allah’ın son elçisidir. Artık, kıyamete kadar hiçbir peygamber gelmeyeceğine göre bütün insanlığın irşat görevi Ona (asm.) ve ümmetine aittir. İslâm alimleri, gayr-ı Müslimler için “ümmet-i davet” tabirini kullanırlar. Yani, onlar da Peygamberimizin irşadına muhatap olan insanlardır. Kendilerine hak din tebliğ edildiğinde, onu kabul ederlerse o zaman diğer müslümanlar gibi onlar da ‘ümmet-i icabet” sınıfına girmiş olurlar.

Buna göre, bir müslümanın gayr-ı müslimlere bakış açısı şudur:

Bunlar, İslam’ın nuruna muhtaç kullardır. Benim görevim, bu insanların İslam’a kavuşmaları ve “ümmet-i icabet” sınıfına girmeleri için çaba göstermektir. Ben bu görevi yaparsam, Allah Resulü (asm.) benden razı olacaktır. Çünkü Onun isteğini yerine getirmiş ve Ona yeni ümmetler kazandırmış olacağım. Onları öldürerek cehenneme göndermek benim görevim değil. Harp hali olursa onlarla çarpışırım, ama sulh halinde, Azrail aleyhisselamın görevini üslenmemin de hiçbir manası yok.

Allah Resulü (asm.) bir mana hekimi olarak müşrikleri şirkten kurtarmaya çalışmış ve tedaviden kaçan o hasta insanların, kendisine nice zahmetler vermelerine rağmen onların kurtuluşu için her şeye katlanmış ve sonunda yirmi üç sene gibi kısa bir zaman dilimi içinde yüz yirmi dört bin sahabe yetiştirmiştir. Onun yolunda gidenler de, müşrike değil şirke düşman olacaklar, sefihlerle değil sefahatle çarpışacaklar ve insanlık alemini bu gibi tehlikelerden kurtarmak için çalışacaklardır. Yani, öncelikle manevî cihat yapacaklardır. Şer güçler, İslam’ın nurunu söndürmek niyetiyle karşılarına silahla çıkarlarsa, ancak o zaman maddî cihada baş vuracaklardır.

Sulh halinde ancak manevî cihat yapılabileceği hakkındaki İslamî hüküm, Nur Külliyatında şöylece nazara verilir:

Kâfir eğer zimmî olsa veya musalaha etse hakk-ı hayatı var, diye usül ü şeriatın bir düsturudur.”

Zimmî, başka bir dine mensup olarak, İslâm ülkesinde yaşayan, vergisini veren ve vatandaşlık görevlerini yerine getiren kimsedir. Bu kişinin, başta hayat hakkı olmak üzere bütün hakları koruma altındadır. İslâm hukukuna göre, onun malını çalanın da eli kesilir, onun hayatına son verene de kısas uygulanır. Ayrıca, ona yapılan her haksızlık, “kul hakkı” olarak mahşerde karşılığını mutlaka bulacaktır.

“Musalaha eden”, yani Müslümanlarla barış halinde bulunan bir kâfir devletin mensupları için de hüküm aynıdır.

Allah Resulünün (asm.) bu konudaki bir hadis-i şerifleri şöyle başlar:

Zımmiye eziyet eden bana eziyet etmiş olur….

İslâm ülkesinde yaşayan o zimmî vatandaş her şeyden önce Allah’ın kuludur. O kulun İslâm ile şereflenmesi için gösterilecek her türlü gayret Allah’ın rızasını celbeder. Onun İslam’dan uzak kalmasını netice verecek her türlü yanlış davranışlar ise insanı İlahî rızadan uzaklaştırır.

Nur Külliyatında geçen şu cümleler ne kadar manalı ve ibretlidir:

“Neden kâfir olana kâfir demeceğiz?

Cevap,

Kör adama , “hey kör!” demediğiniz gibi… Çünkü eziyettir, eziyetten nehiy var.”

Allah Resulünün (asm.), zimmiye eziyeti yasaklayan hadis-i şerifleri ve Üstad Bediüzzamanın bu hadisten ilhamen dikkatimize sunduğu bu ibret dersi Kur’an nurundan geliyor; Onun birer tefsiri mahiyetindedirler.

Bakınız, bir ayet-i kerime de ne buyruluyor:

Allah, sizi din hakkında size kıtal yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerden, onlara iyilik etmeniz ve kendilerine adalet yapmanızdan nehyetmez(yasaklamaz). Çünkü, Allah adalet yapanları sever.” Mümtehine Suresi, 8
Din bu iken, İslâm bize adaleti ve iyilikle muameleyi ders verirken, sulh ortamında birlikte yaşadığı bir gayr-ı müslimin hayatına kastetmeyi İslam’a hizmet sanan bir kişinin, cehaletine sınır biçmek mümkün değildir. Bu gayr-ı Müslim vatandaşlarımız bize “Dininizi yaşamayın!” diye harp ilan etmiş değiller ki, biz de onlarla harp edelim. Yine bunlar bizi yurdumuzdan çıkarmak üzere karşımıza silahla çıkmış değiller ki onlara karşı silah kullanalım.

Ayetin son kısmında “Allah adalet yapanları sever.” buyrulur ve bu konuda Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapılmayıp Cenab-ı Hakk’ın, adaleti “mutlak manada” sevdiği beyan edilir.

Adaletin zıddı haksızlıktır, zulümdür. Hûd Suresi 113’üncü ayetinde, “… Zulmedenlere meyil etmeyin ki, ateş size dokunur. Ve Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra kurtulamazsınız” buyrularak zulmü, sadece işleyene değil, ona meyledene bile ateşin dokunacağı haber verilir.

İsrâ Suresinden bir ayet:

Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.”

Bu ayet-i kerime, suçluya hak ettiği cezadan fazlasını vermeyi yasakladığı, ceza vermektense sabretmenin daha hayırlı olacağını ders verdiği halde, biz ne hakla kendi keyfimizce cezalar ihdas ediyor, yetkisiz ve sorumsuz olarak icra edebiliyoruz.

Bir başka ayet-i kerimede Peygamber Efendimizin (asm.) insanlara “Şahit, müjdeleyici, korkutucu (küfürden, şirkten, haramlardan sakındırıcı), dai-i İlallah (Allah’a davet edici) ve sırac-ı münir (nurlar saçan bir kandil) olarak gönderildiği haber verildikten sonra, “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların ezalarını bırak da Allah’a tevekkül et….” buyrulur.

Ayet-i kerimenin, “Onların ezalarını bırak.” mealindeki kısmına Elmalılı tefsirinde şu mana verilir:

“…Onların sana yaptıkları ve yapacakları eziyetlere, rahatsızlıklara aldırma,…, fakat ezaya da kalkışma.”

Allah Resulü (asm.) kendine eza edenleri, ceza vererek değil, onlara hakkı tebliğ ederek ve hidayetleri için Rabbine yalvararak şirk ve küfür karanlığından kurtardı, iman ve tevhit nuruna kavuşturdu.

Biz de yanlış yolda gidenlere karşı, birer “davet edici ve nur saçıcı” olmaya gayret edeceğimize, onları doğrudan ölüme mahkûm etmekle peygamber çizgisinden ne kadar saptığımızın farkında mıyız?

Kur’an-ı Kerim’de bütün peygamberlere verilen ortak bir mesaj vardır: “Peygamberin görevi ancak tebliğdir.

İslam’a uymayan birisini kendi keyfince öldüren kişiye Üstad Bediüzzaman’ın şu ifadelerini hatırlatmak isteriz:

Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah’ın gadabından fazla gadap edilmez.”

Bizim canına kıydığımız kişiyi Allah, bütün küfür ve isyanına rağmen kahretmiyor. Onu, yine besliyor, büyütüyor. Kanını temizliyor, hücrelerini yeniliyor. Böylece o asi kuluna mühlet veriyor, bizim de ona hakkı tebliğ etmemizi istiyor. Hal böyle iken, bize ne oluyor da Allah’ın gazabından fazla gazaba gelip onu hemen öldürme yoluna gidiyoruz.

İslam’a zıt bir çizgide yaşayan kişi için ileride iki sonuç söz konusudur:

Birisi, o adam bir gün hidayete erebilir ve cennet ehli olabilir. Biz onu öldürmekle, “cennet yolunu kapayanlar” zümresine dahil olmuş oluruz.

İkinci ihtimal, o kişi küfründe ve isyanında devam ederek cehennemdeki azabını artıracaktır. Biz onu öldürmekle, bu azabın daha az seviyede kalmasına yardım etmiş ve ona bilmeyerek iyilik etmiş oluruz.

Demek ki her iki halde de yanlış yoldayız. Bizim görevimiz Allah’ın kullarını öldürmek değil, bütün peygamberlerin ortak sünnetine aynen uyarak, o kişilere hak ve hakikati tebliğ etmektir. “Dinde zorlama yoktur.” hükmünce, bu konuda bir zorlamaya da gidemeyiz.

Şu da bilinen bir gerçektir ki, İslam’da bir kişi kendi kafasına göre düşman bir devlete harp ilan edemez, yahut dahilde İslam’a aykırı davranan kişilere kendi reyiyle ceza veremez. Birincisinde söz hakkı devletin, ikincide ise hâkimindir. Fertlere bu konuda hiçbir yetki verilmemiştir. Yetkisiz olarak, bir gayr-ı müslimi öldüren kişi “mücahit” değil “katil” olur. Ve İslâm hukukuna göre o da katledilir.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Sevginin ve huzurun büyük düşmanı olan dedikodu, toplumumuzda niçin bu kadar yaygınlaşmış?

Her kötülük gibi bunun kaynağını da nefiste aramak gerekiyor.

Nefis, faydalı bir eseri yarım saat okumaya, yahut faydalı bir sohbeti bir saat dinlemeye tahammül edemezken, sıra dedikoduya geldi mi saatler dakika gibi olur.

O halde ikinci bir soru daha ortaya çıkıyor: Dedikodu nefsin niçin bu kadar hoşuna gidiyor?

Bu sorunun cevabını Hz. Yusuf’tan (as.) dinleyelim:

(Bununla beraber) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü, nefis daima kötülüğü emredendir; meğer ki Rabbimin merhamet edip koruduğu (bir nefis) ola.” (Yusuf Sûresi, 53)

Hadis-i şeriflerden öğreniyoruz ki, gıybet ve haset insanın salih amellerini yakıp mahvediyorlar, tıpkı ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi. Bir müminin güzel yönlerini başkalarına anlatmak ise sevgi ve hürmet hislerini geliştiriyor ve kişiye sevap kazandırıyor. İnsanı bu sevaptan mahrum etmek için, kıskançlık ve haset duyguları harekete geçiyorlar.

Önümüzde iki yol var: Birinde mümin kardeşimizi gıybet edip salih amellerimizi yakıp mahvetmek, diğerinde ise onu sevip, ondan övgü ile söz edip sevap hanemizi kabartmak.

İşte kötülüğü emreden nefis, insanı birinci yola sevk eder ve mahveder.

Nefsimizi seviyorsak ona acıyalım ve bu zararlı yoldan vazgeçirmek için onu şu gerçeklerle yüzleştirelim:

- Sen kendini seversin. Öyle ise gıybet etmemelisin. Çünkü gıybet anında zehirli bir lezzet alsan bile, o anda haset damarının kabardığını, sinirlerinin gerildiğini çok iyi biliyorsun. Bunlar ise seni içten içe rahatsız ediyor.

- Sen rahatını seversin. Başkasının seni gıybet etmesinden rahatsız olursun. Yaptığın gıybet er veya geç karşı tarafın kulağına gidecek ve ondan çok daha ağır bir mukabele görmekle rahatsız olacaksın.

- Sen menfaatini seversin. Gıybet etmekte bu dünyada bir menfaat elde etmediğin gibi ahiret yurdundaki ebedî saadetine de büyük darbeler vuruyorsun. Bu ise akıl kârı değil.

- Sen dünyayı seversin. Gıybetle geçirdiğin vakitlerini dünya saadeti için harcasan daha kârlı çıkacaksın.

***

Önemli bir nokta:

Kötü bir söz, karşı tarafın durumuna göre farklı sonuçlar verir. Bir erin bir başka ere söylediği kötü sözle, yüzbaşıya, albaya, generale söylediği aynı sözün cezaları farklılık gösterir. Gıybet için de benzer bir durum vardır. Bir herhangi bir mümini gıybet etmekle bir alimi, bir müçtehidi, bir müceddidi, bir sahabeyi gıybet etmenin cezaları aynı değildir.

İslam’a hizmet eden kişiler hakkında yapılan gıybet, insanları o kişilerden uzaklaştırmaya, dolayısıyla da İslam’a karşı yabanileşmeye götürür. İnsanlara hidayet yolunu kapamayı netice veren böyle bir cinayeti işlememek için azami dikkat göstermemiz, inancımızın ve vicdanımızın gereğidir.

Bazen aynı mukaddes davaya hizmet eden kişiler arasında da bu hastalığın bir başka yolla nüksettiğine şahit oluruz. Dava arkadaşında gördüğü bir yanlış tutumu başkalarına anlatarak onun gıybetini yapan kişi, şöyle bir savunma mekanizması geliştirmeyi de ihmal etmez: “Ben bunları nefsim için değil davaya zarar gelmemesi için söylüyorum.”

Nur Külliyatında gıybetin bazı özel durumlarda caiz olacağı nazara verilirken bunlardan birisi şöyle dile getirilir: “Şekva suretinde bir vazifedar adama der; tâ o münkeri ondan izale etsin.”

Burada iki önemli şart söz konusudur: Birisi, şikayeti yaptığımız makamın o kötülüğü önlemeye yetkili olması. İkincisi, maksadımızın o kişiyi kötülemek değil “ondaki bir kötülüğü giderilmek” olması.

Demek oluyor ki, o kardeşimizin hatasını, onu düzelmeye güç yetiremeyecek kişilerle konuşmak gıybettir; ama yetkili kişiye aktarmamız gıybet değildir. Yetkili kişiye aktarma yaparken de niyetimiz onu kötülemek olursa yine gıybetten kurtulamıyoruz; niyetimiz söz konusu kötülüğün giderilmesi olmalı.

Nur Külliyatında, gıybetin caiz olduğu özel maddeler sayıldıktan sonra şu kayda yer verilir:

İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir.”

Karşıya zarar verme, onu gözden düşürme, ona karşı beslediğimiz kötü hisleri tatmin etme gibi art niyetlerden uzak olan ve sadece hak için, maslahat için (yetkili kişilere) yapılan şikâyetler gıybet olmuyor.

***

Gıybet, gerçekte işlenmiş bir hatayı başkalarına aktarma şeklinde olabileceği gibi, çoğu zaman, “su-i zan”, yani “yanlış yorumlama, olaya menfî yönden bakma” sonucu da ortaya çıkabiliyor. Gerçekte yanlış olmayan bir hareket, yanlış yorumla hata kabul ediliyor, daha sonra bu yanlış kanaat üzerine de gıybet bina ediliyor.

Su-i zannın kaynağı, kişinin kendi mizaç bozukluğudur.

Kendisinde bulunan su-i ahlakı su-i zan bahanesiyle başkalara teşmil etmesin.” (Mesnevî-i Nuriye)

Bu çok önemli bir mihenk taşıdır. Birisinin yaptığı hayırlı bir işi tenkit ederken, onun bu işi menfaat karşılığı yaptığını söyleyen kimse “su-i zan” etmiş olur. Yukarıdaki ifadeden anlaşılacağı gibi, bu zannın kaynağı da “o kişinin menfaat düşünlüğüdür.” Yani, o adam kendi iç aleminde şöyle bir değerlendirme yapmış olur: “Ben bu işi yapsam menfaat için yaparım. Demek ki, bu adam da bu işte bir menfaat gözetiyor.”

***

Hucurât Sûresi birçok sosyal meselenin birlikte yer aldığı, ibret dersleriyle dolup taşan bir sûre.

Onuncu ayette, “müminlerin kardeş olduğu ve aralarında bir problem çıktığında ıslah yoluna gidilmesi gerektiği” ders veriliyor. Bu ayeti hemen takip eden ayetlerde, sanki İslâm kardeşliğini zedeleyen hastalıklar sıralanıyor.

On birinci ayette bir topluluğun diğerine “lakap takması”, “onu alaya alması” yasaklanıyor.

On ikinci ayette “su-i zan, tecessüs (kusur araştırma) ve gıybet” yasaklanıyor. Bu ayetin mealini aktarmak istiyorum:

Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü, zannın bir kısmı günahtır.

Birbirinizin kusurunu araştırmayın.

Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin(gıybet etmesin)! Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.

O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurât, 12)

On üçüncü ayet-i kerimede bütün insanların, başlangıçta bir erkekle bir dişiden yaratıldıkları hatırlatılarak “ırkçılık” belasına düşmemiz yasaklanıyor.

Sanki bu ayetlerde Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağlarına zarar veren kötü hasletler küçükten büyüğe doğru sıralamış gibi:

“Bir topluluğu alaya almak.”

“Birbirini kötü lakapla çağırmak.”

“Su-i zan beslemek,”

“Birbirinin kusurunu araştırmak.”

“Gıybet yapmak.”

“Irkçılık davası güderek kendi ırkından olmayanlara üstünlük taslamak, onlarla yardımlaşma yerine düşmanlık yoluna girmek.”

Gıybet, bu tehlikeler zincirinde sondan ikinci sırada yer alıyor. Yani ırkçılık dışında, diğerlerinin tümünden daha tehlikeli.

Rabbimiz, bizim kardeş olduğumuzu beyan ettiği ve onu bozan her kötülükten bizi sakındırdığı halde, nefsin arzusuna kapılarak dedikodu yolunu tutmak, rıza çizgisinden büyük ölçüde sapma göstermektir. Çünkü, Allah bizim birbirimizi sevmemizden razı oluyor; hemen hepsi “kibir” çekirdeğinden çıkan bu kötü hasletlerden ise bizi yasaklıyor.

Kibir kula yakışmak ve Allah kibirlenenleri sevmez.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Gözün akı ve karası olduğu gibi dünyanın da gecesi ve gündüzü var. Bunlardan biri kendi öz benliğimizde diğeri de çevremizi kuşatan alemde görülen celal ve cemal tecellilerinden sadece ikisi.

İnsan ömrü ne cemalin ne de celalin tecellileriyle geçip durmaz, bu iki ayrı tecelli ömrünüzün her safhasında iç içedirler; bazen sırayla, bazen birlikte icraat gösterirler. Ömür yolculuğumuz bunlardan ayrı düşünülemez. Bunun böylece bilinmesi insan için bir rahatlık, bir huzur kaynağı olur. Hayatı hep tozpembe görmek isteyenler aradıklarını çoğu kez bulamayınca önce karamsarlığa sonra ümitsizliği düşerler. Ümidin kaybolduğu yerde ise hayat acılaşmaya başlar ve ruhî sıkıntılar insanı her gün biraz daha hırpalar.

Askere kaydolan bir genç, orada zamanının çoğunu talimle geçireceğini ara sıra da dinleneceğini yahut oyun oynayacağını peşinen kabul etti mi ruh dünyası buna göre şekillenir; sıkıntılara karşı kendini hazırladığı için de onları kolaylıkla aşar. Bir talim ve imtihan meydanı olan bu dünyaya da bu gözle bakanlar saadeti yakalarlar. Havanın hep sakin olmayacağını bilir, fırtına olunca fazla şaşırmazlar. Bedenin hep sıhhat üzere kalmayacağını çok iyi bildiklerinden hastalıklara karşı daha sabırlı olurlar. Gençliğin bir gün yerini ihtiyarlığa bırakacağını önceden kabul ettiklerinden ağaran saçları onları hüzne düşürmez.

Bu dünyada celal ve cemal tecellileri içi içedir. Üstadın o güzel tespitiyle “celalin gözüne cemal, cemal gözünde celal” tecellileri vardır. İşte, celalin gözündeki cemali seyredebilenler, hayatlarını huzur içinde geçirirler. Mesela, ölüm bir celal tecellisidir, fakat kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu bilenler bu celalin gözündeki cemali seyredebilirler.

Bir hadis-i kutsîde “Rahmetim gazabımı geçti.” buyrulur. Buna göre, ilk bakışta bir celal, bir kahır tecellisi gibi görünen üzücü olayların, bilemediğimiz nice rahmet yönleri de vardır. Ve bu rahmet o gazaptan daha ileri seviyededir. Hastalanan bir insanda “Müzill” yani “zillete düşürücü” ismi tecelli eder. Ama hastalığına sabrettiği taktirde günahları erir, derecesi artar, dünya sevgisi kalbinden silinmeye başlar, bütün bunlar o kul için ahirette “izzetli” bir ömür sürmenin sermayesi olurlar. O ebedi saadetin yanında bu fani hastalığın verdiği elemler çok küçük kalırlar ve rahmet gazabı geçmiş olur.

Fırtınalı bir denize kıyıdan yahut yüksek bir tepeden bakanlar harika bir manzara seyrederler. Burada, celalin gözünde cemal tecelli etmiştir. Şu var ki, bunu ancak dalgalara kapılmayan, olayları kenardan seyretmesini bilenler başarırlar. Dalgaların sürüklediği kişi bu zevkten mahrum kalır, o ancak celal tecellileri karşısında korku, dehşet, ümitsizlik karışımı bir ruh halinin altına ezilir.

Mülkü sahibine teslim etmeyi başaranlar, kendi varlıklarını da bir emanet bilirler. O emaneti korumaya çok ihtimam gösterirler. Kendi iradeleri dışında başlarına gelen olayları değerlendirirken de, bir kenara çekilir, denizi uzaktan seyreden adam gibi, olaylardan faydalanmaya bakarlar. Bir bitkinin geceden ve gündüzden ayrı faydalar sağlaması misali, onlar da hem kahır hem de lütuf tecellilerinden, ruhları ve kalpleri namına, büyük kârlar elde etmesini bilirler.

Nur Külliyatından Dokuzuncu Sözde çok güzel izah edildiği gibi, celal, cemal ve kemal tecellileri karşında insanların kalpleri, farklı cevaplar verirler. Celale karşı tespih, cemale karşı hamd, kemale karşı tekbir görevini yerine getiren kişi bu zikirlerin her birinden ayrı feyizler alır.

Namaz dışındaki hayatımız da bu üç ayrı tecelli ile adeta kaynaşmaktadır. Namazın manasını çok iyi anlayan büyük insanlar, karşılarına çıkan celal tecellileri karşısında kendi noksanlıklarını, acizliklerini, kifayetsizliklerini tam manasıyla idrak ederek Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih eder ve “sübhanallah” derler. Bu bahtiyar insanlar için her musibet bir tespih vesilesidir. Çok şümullü olan zikir kavramını, sadece hamd ve şükür olarak anlayan ve bunun sonucu olarak da daima nimet, rahat ve saadet bekleyenler bunları bulamayınca rahatsız olurlar ve zamanla şükür görevlerini de aksatmaya başlarlar.

Sabah namazına kalkan insan bulunduğu beldenin aydınlığa kavuşmasında bir cemal tecellisi seyreder. Karanlığın gözünde parlayan bu ışık, gözün karasından çıkan göz nurunun bir küçük misali gibidir. Akşamın gelmesiyle, bir celal tecellisi görülür. Karanlık semada parlayan yıldızlar “celalin gözündeki cemal” tecellileridirler.

Öte yandan, insan sabahın gelişinde celal ve cemal tecellilerini birlikte de seyredebilir. Şöyle ki, ışığın gelmesi büyük bir nimet ve azim bir cemal tecellisidir. Ancak, bu nimete kavuşulması için koca dünyanın dönmesi gerekiyor. Bir şehrin zelzele ile yerinden oynamasını dehşetle seyreden insanlar, nedense, koca dünyanın bu muazzam hareketini pek düşünmezler. Halbuki, dünyanın dönmesinde “celalin”, sabahın gelmesinde ise “cemalin” tecelli ettiğini düşünseler, celalin gözündeki cemal tecellisini rahatlıkla seyredebilirler.

Peygamber Efendimiz (asm.) cevşen-i kebir namındaki münacatında, her iki tür tecellilere de yer verir ve bunları şefaatçi yaparak Rabbine dua ve niyazda bulunur.

Bulardan bir kaçını hatırlayalım:

Ya Rabbel cenneti ven- nar! : Ey cennetin ve narın Rabbi!

Birincide cemal ikincide celal tecellisi söz konusudur. Nardan korkulur, ama o celal tecellisinden sakınmak insanı cemal tecellisine götürür. Öte yandan iman ve İslam düşmanlarının nar ile azap görmeleri de ayrı bir güzelliktir. Bunda da celalin gözünde bir cemal tecellisi okunur.

Ya Rabbes siğari ve kibar! : Ey küçüklerin ve büyüklerin Rabbi!

Çiçeğin terbiyesinde cemal, yıldızın terbiyesinde celal hakimdir.

Ya Rabbel hububi ve esmar! : Ey hububatın ve meyvelerin Rabbi!

Hububatın taneleri gibi ağacın meyveleri de bir ilahi terbiyeden geçmişlerdir. İnce sapların başında sallanan başaklarla, o muhteşem ağaçların dallarından asılan meyveler birlikte düşünüldüğünde cemal ve celal tecellileri beraberce seyredilir.

Ya Rabbel i’lani ve israr! Ey aşikâr ve gizli olan her şeyin Rabbi!

Bu münacatta, yer yüzünde gözle görülen terbiye tecellileriyle, yer altında, deniz içinde ve rahimlerde icra edilen terbiyeler birlikte nazara sunulmuştur. Aşikar olanlarda cemal, gizlilerde celal daha hakimdir.

Cevşen bu manada okunduğunda böyle yüzlerce cemal ve celal tecellileri görülecektir.

Konumuza ışık tutacak bir ayet-i kerime:

Biliniz ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” Ra’d, 28

Zikir hatırlamak, anmak demektir. Mutmain olmak ise “tatmin olmak, huzur bulmak, ikna olmak, rahata kavuşmak” gibi manalara gelir. Allah isminin bütün esmayı ihtiva ettiği ve bütün İlahi sıfatlara delalet ettiği düşünülürse, kalplerin sadece cemal tecellileriyle değil, celal ve kemal tecellileriyle de tatmin olup huzur bulacağı daha iyi anlaşılır. Ayette, Allah ismi yerine Rahman ismi geçseydi, konu sadece cemal tecellileri yönüyle ele alınır ve hüzünlü kalplerin, çaresizlik içinde kıvranan ve bir çıkış kapısı bulamayan akılların ancak o Rahman’ın rahmeti ve keremini hatırlamakla sükûna kavuşacakları söylenebilirdi. Halbuki, ayette geçen Allah ismi, kalplerin her türlü tecelliye ihtiyaç duyduğunu ders veriyor. Nitekim, Risale-i Nur’da kalp için “Esma-i İlahiyenin bütün nurlarına ihtiyacı vardır.” ifadesi geçer.

Bilindiği gibi Fatiha Sûresi “alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” ile başlar. Alemlerde sadece cemalî isimler değil celalî isimler de tecelli ettiğine göre bir mümin bütün bu tecelliler için Rabbine hamd etme durumundadır.

İnsan, kendi nefsiyle mücadele ederken celalî isimlerden feyiz alır; onun kötü arzularına karşı kuvvetli, celalli ve şiddetli olur. Ayrıca, düşmanlarının zulüm ve inkârlarına karşı da yine bu isimleri düşünerek teselli bulur. “Zalimler için yaşasın cehennem!” cümlesi, kalbin Kahhar isminin tecellilerine de muhtaç olduğunu ders vermektedir.

Kalp böyle yaratılmışken ona yaratılışının aksi bir yön vermek, hayatın sadece oyun ve eğlence yüzünü göstermek insanlığa şefkat değildir. Doymak bilmez nefislerin olabildiğine çatıştığı, vahşi ruhların görülmedik zulümler sergilediği, nefsin ve şeytanın insanı durmadan kötülüklere sevk ettiği bu dünya meydanında, boş hayallerle oyalanmayı bir tarafa bırakıp gerçekçi olmak ve insanlara hayatı çok yönlü olarak tanıtmak onlara yapılacak en büyük yardımdır.

Niyazi-i Mısrî dünya hayatında cemal ve celal tecellilerinin birlikteliğini bir şiirinde çok güzel terennüm eder. O uzun şiirden birkaç beyit takdim edeyim:

Tecelli eyler ol daim, cemal ü gâh celalinden
Birinin hasılı cennet, birinden nar olur peyda

Cemali zahir olsa tiz, celali yakalar anı
Bakarsın bir gül açılsa yanında har olur peyda
……
Bu sırdandır ki bir kâmil zuhur etse bu alemde
Kimi ikrar eder anı, kimi inkâr olur peyda

Ve şiirin en can alıcı beyti:

Veli ârif celâl içre, cemâlini görür daim
Bu haristanın içinde ana gülzâr olur peyda.

Son mısrada, bu meşakkatli ve sıkıntılı dünya hayatı bir “dikenler yurdu”na benzetilmiş, ama o dikenlere değil de onların korudukları güllere bakmasını bilenler için manzaranın tam tersine olacağı ifade edilmiş.

Dünyanın bu ikili tecellilerle dolup taşan manzarası değişmeyeceğine göre, biz kendi bakış açımızı düzenlemek mecburiyetindeyiz.

İnsan sevgisini bir ideoloji olarak benimseyen kişiler, Üstad Bediüzzaman’ın “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” vecizesini baş uçlarında daima asılı bulundurmalı ve bu fanî dünyanın geçici misafirlerine, şu inişli-çıkışlı dünya hayatını sevdirebilmek için onlara “celalin gözündeki cemali seyretmeyi” öğretmelidirler.

Bu başarılamazsa bütün söylenenler hayalde kalırlar, uygulama alanı olmayan teorik bilgilerden ileri gidemezler; bu ise insanlığa hiç mi hiç bir şey kazandırmaz.

Prof. Dr. Alaaddin Başar
İnsan ve kâinat… Biri ağaca diğeri meyveye benzetiliyor. Bu ağaçla meyvesi arasındaki yakın ilgiler Nur Külliyatında değişik yönleriyle sıkça nazara veriliyor.

Üstadın, “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz.”(Lem’alar) şeklindeki orijinal tespitinde, toplum hayatında açılacak bir çığırın kâinattaki fıtrat kanunlarına mutlaka uyması gerektiği önemle vurgulanıyor. Bu uyum çok yönlüdür. Bunlardan birkaçına daha kısaca temas edelim:

İnsanın yaratılışında bir şeyin neye yaradığını, görevinin ne olduğunu araştırma isteği vardır. Bu isteğin kaynağı, kâinattaki her varlığın mutlaka hikmetle yaratıldığı, Allah’ın hiçbir nesneyi faydasız ve başıboş bırakmadığı gerçeğidir. Kâinatı bir an için bir tarafa bırakıp kendimize dönelim. Saçımız neye yarar, niçin yaratılmıştır? Bu sorunun cevabı açıktır. Kaşımız, gözümüz, elimiz ayağımız için de aynı soruları sorar ve cevaplarını buluruz. İç organlarımız, his dünyamız, akıl ve hafızamız için de durum aynıdır.

Gel gör ki, her organın, her duygunun ve her hissin neye yaradığını bilen insan bütün bunlara sahip olan kendi varlığı için aynı soruyu sormakta nedense cimri davranır.

Rahmetli Necip Fazıl, hayalindeki ideal gencin vasıflarını ortaya koyarken şu mısralara yer verir:


Yerleştirse başını iki diz kapağına,
Soruverse, ben kimim ve bu hal neyin nesi?
Yetiş, yetiş, ey sonsuz varlık muhasebesi!

Bunlar aslında her insanın kendine sorması ve cevabını bulmadıkça rahat edememesi gereken sorular.

“Ben neyim? Bu alemdeki fonksiyonum nedir? Sadece bu alem için mi yaratılmışım?” soruları nefsin ve hevesin de baskılarıyla çoğu kimsenin gündemine hiç girmez bile. İşte böyle umursamaz ve vurdumduymaz bir adam yanlış yoldadır, kâinattaki “hikmet kanununa” karşı isyan halindedir. Bu isyanın sonucu, ömür sermayesini zayi etmesi, hayatını meyvesiz bırakması, bununla da kalmayıp kendisine ebedî saadet kapısını kapamasıdır.

İnsanı gerçekten seviyorsak ona “neci olduğunu” çok iyi anlatmamız gerekir. Aksi hale düşünmeden yaşamayı bir felsefe olarak benimser ve bu dünyada Yunus’un dediği gibi birazda o “oyalanır” ve bir şey elde edemeden göçüp gider.

“Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen o yalan.”

Oyalanmak denilince akla hemen oyuncakla oyalanan çocuklar gelir. Oyuncağı kırılan bir çocuk hemen feryadı basar ve yüksek tondan ağlamayı tutturur: Oyuncağımı kim kırdı? diye. Henüz düşünme fonksiyonları yeterince gelişmemiş bu yavru, elindeki oyuncağı kimin yaptığını hiç mi hiç düşünmez. Onun için önemli olan oyuncağın varlığıdır, onu kimin yaptığı değil. Biraz büyüdü mü, oyalandığı oyuncağı da bir derece değişir, bu defa oyuncağını üreten firmaları tanır, aralarındaki kalite ve fiyat farklarını düşünür hale gelir. Bu bir gelişmedir ama sonuç yine değişmemiştir, o halâ oyunla oyalanmaktadır. Bu yanlış gidişe “Dur!” denilmezse, insan bir ömür boyu oyalanır durur; bazen makamla, bazen servetle, bazen de şöhretle kendini avutur.

Oyuncak arabasını eliyle süren çocukla, son model otomobiliyle işine giden kişi arasında olması gereken en önemli fark şudur: Bu ikincisi, taksisini yapan firmaya duyduğu hayranlığın çok daha fazlasını kendisini yapan ve insan olarak terbiye eden Rabbine karşı göstermek durumundadır.

“Çocuk, oyuncağını, kimin yaptığını düşünmeden kullanır.” dedik; bu adam da öyle yaparsa, gözünü, kulağını, elini, ayağını kimin yarattığını düşünmeden yaşarsa o da çocuklaşmış olur.

Bu vartaya düşmeyip, kendisini ve çevresindeki varlıkları hayret, tefekkür ve şükür ile temaşa eden kişinin dünyaya çalışması, artık, bir oyalanma değildir. O bahtiyar kul, dünyayı ahiretin tarlası bilir ve dünyasına bu şuurla çalışır. Bir yandan kasası dolarken, öbür yandan sevap hanesi kabardıkça kabarır. Verdiği sadakalar, yaptığı hayırlı işler gibi, geçimine vesile olduğu kişiler de onun için ayrı bir sevap makinesi olurlar. Kendi aile fertlerinin ihtiyaçları için yaptığı bütün harcamalar da sadaka olarak onun amel defterine kaydedilir.

Hayatını böylece değerlendiren bir kişi elbette dinlenmeye ve eğlenmeye de talip olabilir. Bu yol kapalı değildir, ama sınırlıdır. Bu sınırların biri “helal dairesinde kalmak”, diğeri de “israfa girmemektir.”

Her şeyde ve her hadisede geçerli olan hikmet kanununu, ömrün harcanmasında da esas kabul etmemiz gerekiyor. Bu ömür, hikmetle ve en verimli şekilde harcanmalıdır. En büyük israf zaman israfıdır, ömür israfıdır.

İnsanımızı gerçekten seviyorsak, ona planlı yaşamayı öğretmeliyiz. Bu dünyada yaşadığına göre dünyaya, ahiret yolcusu olduğu için de ahirete sistemli bir şekilde zaman ayırmasını sağlamalıyız. Bedenindeki her hücrenin aralıksız faaliyet gösterdiğini, güneşin durmadan ışık saçtığını, dünyanın fasılasız döndüğünü ona hatırlatmalı ve bu çalışkan alemde onun miskince oturamayacağını vicdanının ta derinliklerine yerleştirmeliyiz.

Sele kapılanları kurtarma çabaları elbette taktire şayan bir insanlık hizmetidir. Boşuna uçup giden zamanları, bir hiç uğruna tüketilen ömürleri kurtarma gayretleri de en az birinci kadar önemli ve en az onun kadar tebrike layıktır. İnsanlara ömür sermayelerini en güzel ve en faydalı şekilde harcamalarını öğretenler, bence en ileri düzeyde hümanisttirler; isterse isimleri bir başka türlü anılsın.

İnsanların büyük çoğunluğu ömürlerini verimsiz alanlarda tükettikleri içindir ki, İlahi fermanda, “dünya hayatının bir oyun ve eğlence, ahiretin ise daha hayırlı ve baki” olduğu haber verilir.

Burada, bazılarınca yanlış değerlenen bir noktaya da kısaca değinmek isterim:

Dünyayı kötüleyen bazı hadis-i şerifleri yanlış yorumlayan kişilere karşı Üstad Bediüzzaman, dünyayı üç yönüyle ele alır ve bunlardan ikisinin sevilmeye layık olduğunu güzelce ortaya koyar. Dünyanın sevilecek iki yüzü, “Allah’ın isimlerine ayna olma” ve “ahirete tarla olma” yüzleridir. Üçüncü yüz ise nefsin hazlarına bakan “oyun ve eğlence” yüzüdür. İşte dünyayı kötüleyen hadis-i şerifler bu ikinci yüz için söylenmiştir.

Bir başka fıtrat kanunu: Kendine verilen görevi en mükemmel şekilde yapmak, başkalarıyla uğraşmamak, hasetten, kıskançlıktan uzak durmak, kaderine tam rıza ve teslimiyet üzere bulunmak.

Bu hakikate bir Kur’an örneği:
Ne güneşe, aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçer. Her biri bir felekte yüzerler.” (Yasin, 40)

Gökyüzünde güneşle ay, yer küresinde de geceyle gündüz bir çatışma ve kavga içinde değiller; her biri kendisine verilen görevi en güzel şekilde yerine getirirler. Bu fıtrat kanunu, bütün mahlukat için de aynen geçerlidir. Bitkiler aleminde kavakla söğüdün, elma ağacıyla çamın bir kavgaları olmadığı gibi, hayvanlar aleminde de her hayvan kendi yaratılışından memnun olarak görevini yapar, bir başka hayvanla boy ölçüşmeye kalkışmaz; onu kıskanmaz, ona haset etmez.

İnsanlık aleminde durum biraz farklıdır. İnsana cüz’i irade verildiği için, insan en güzeli ve en mükemmeli seçme durumundadır. Bunun için gerekli gayreti gösterir, ancak sonuçta kendisine takdir edilmiş olan servet, mevki ve makam ne ise artık onunla ünsiyet eder, başkalarıyla fazla uğraşmaz.

Bir öğretim görevlisiyle bir teğmen ayrı feleklerde yüzerler, ayrı hedefleri vardır; onun için birbirlerini meşgul etmezler; her biri kendi hedefine doğru yol almaya çalışır.

Bu fıtrat kanunundan sapma gösteren, herkesi kıskanan, toplum hayatında kendisine düşen paya isyan eden, dolayısıyla onu da hakkıyla yerine getiremeyen insanlar, isyan ettikleri bu kanunun cezasını çekerler; yüzleri bir türlü gülmez, iç alemlerindeki fırtına bir türlü dinmez, hayat onlar için bir işkence haline gelir.

Ayet-i kerimenin ders verdiği “ihtisaslaşma ve kendi görevini yaparken başkalarıyla çatışmama” dersi, İslam’a farklı şekillerde hizmet eden kişi yahut cemaatler için de geçerlidir. Her biri kendi feleğinde yüzmeli, yörüngesinden sapmamalıdır. Saptığı taktirde kendisi de zarar eder, çatıştığı rakibi de.

İkisi de yörüngesini kaybeden gezegenlere dönerler ve artık isimleri gezegen olmaz, çünkü onlar gezmeyi terk etmiş, düşmeye başlamışlardır.

Bir başka fıtrat kanunu, her kemali bir zevalin takip etmesidir. Bu kanuna uyan kişiler kemale ermek için gayret gösterirler, ama bunun sonunda zevalin geleceğini de peşinen bildiklerinden zeval safhasında fazla müteessir olmazlar; ihtiyarlığı, emekliliği, hastalığı zevalin birer alameti olarak görür, hayatın her safhasını kendi şartları içinde değerlendirir ve ondan ahiretleri namına fayda sağlamaya çalışırlar. Sıhhatliyken çalışarak elde ettikleri sevabı, hastalıklarında sabırla elde ederler.

İnsan dağa çıkarken başını her kaldırdığında gözleri gökyüzüyle karşılaşır, dağın zirvesine çıktığında güneşle ve semayla sanki el ele ve iç içedir Aşağı doğru inişe geçtiğinde, gözleri artık semanın derinliklerine değil dağın eteğine takılır.

Lezzetleri acılaştıran ölümü çok anmamızı tavsiye eden Allah Resulü (asm.), ölümle zevale eren ömrümüzün yeni bir kemale doğru yol alacağını ve o kemal için burada çok çalışmamız gerektiğini bize öğüt verirler. Bu hadis-i şerifin verdiği ders, ahiret imanıyla yakından ilgilidir. Ölüm ötesinde ebedî bir hayat olduğuna iman eden kişi o ebediyet yurdunun daimî saadetini kaybetmemek için dünyanın fani, gereksiz ve zararlı meşgalelerine kendini kaptırmaz; dünyası yanında ahiretini de mamur etmeye çalışır.

Ben bu hadis-i şerifi düşünürken hayalimde şöyle bir sahne canlanır: Oyun ve eğlenceye dalıp dersini ihmal eden bir öğrenciye şefkatli babası şöyle öğüt verir:

“Derslerine çalışmadığın taktirde okuldan atılacağını, işsiz kalıp perişan olacağını çokça hatırla! Tâ ki, oyundan aldığın geçici lezzetler acılaşsın ve sen ders çalışmayı eğlenceye tercih edebilesin.”

Prof. Dr. Alaaddin Başar
Ruhu ve bedeniyle bir bütün olan insanın rahat ve huzuru da bu bütünün bütün unsurlarına bağlıdır. Sadece bir baş ağrısı bile insanı dertli yapabiliyor ve dünyaya bakışını acılaştırabiliyor.

Geçenlerde bir vakıf tabelasına gözüm ilişti: “Böbrek Vakfı”

Böbrek hastalarının derdine deva olmak için çabalayan hamiyetli ve gayretli kişiler böyle bir vakıf kurmuşlar, insanlık sevgilerini bu cephede sergilemişlerdi. Herkesin kendi derdine düştüğü bir ortamda başkalarının böbreğini dert edinmek yüksek bir haslet ve tebrike şayan bir çalışmaydı.

Aklım bunları düşünürken hayalim o çekirdeği büyütüp bir ağaç haline getirdi. İnsanın her bir organı için ayrı bir vakıf kurdurdu, caddeler vakıf tabelalarıyla doldu: Akciğer Vakfı, Karaciğer Vakfı, Pankreas Vakfı, Göz Vakfı, Kulak Vakfı ve daha niceleri.

Bütün bu organlar muntazam çalışacaklardı ki insan kendi bedeniyle uğraşmayı bir tarafa bıraksın da bir şeyler yapsın.

O sırada hayal alemimde bir dilenci belirdi. Bütün organları sapasağlamdı, ama işsizdi, dilenmeye mecbur kalmıştı. “Demek ki” dedim kendi kendime, “bütün organların sağlam olması da dünyanın rahat ve huzuru için kâfi değil. Kişinin maddi ihtiyaçlarının da karşılanması da lazım.”

O zaman hayalimdeki vakıfların sayısı arttıkça arttı: Yiyecek vakfı, giyecek vakfı, barınma vakfı gibi.

“İnsanı gerçekten seven samimî bir hümanist bütün bunları dert edinmeli.” diye düşündüm kendi kendime.

Sonra birden ihtiyarlık ve ölüm çıktı karşıma. Bunlar için birer vakıf kurmak mümkün değildi. Bunlar beşerin önündeki yıkılmaz köprülerdi. Onlara mutlaka uğranacak, onlardan her halde geçilecekti.

İnsan iradesi burada donup kalıyor ve insan kalbi onun nefsine şu mesajı veriyor:

Bütün bu vakıflar insanlığa hizmet için kurulmuşlar. Bu dünya ahiretin tarlası olduğu için bütün bu gayretler o insanlara büyük sevap kazandırıyorlar. Şu var ki, hem hastalar, hem de onların imdadına koşanlar bir gün bu alemden göçüp gidecekler. Öyleyse gerçek hümanizmin, “insana kabir ötesi yolculuğunda bir şeyler kazandırmak” olduğu oraya çıkıyor.

Bu noktada bütün beşerî ihtiyaçları küçülten ve gölgede bırakan bir nura muhatabız: “İman nuru”

Kalplerde bu nuru parlatmak için görevli İlahi elçileri görüyoruz karşımızda: “Peygamberler”

Ve en büyük peygamber, en büyük hidayet kaynağıyla beşerin imdadına yetişiyor: “Kur’an”

Kur’an deyince onun bir hülasası olan Fatiha Sûresini hatırladım. Kur’andaki bütün İlahî gayeler ve mesajlar birer çekirdek halinde bu sûrede mevcuttu. Bu mukaddes sûreye bir de hümanizm gözüyle bakmak istedim:

“Bütün hamd ve senanın Allah’a mahsus olduğunu, Onun bütün alemleri terbiye ettiğini, Rahmân ve Rahîm olduğunu” ders vermekle başlıyordu. Demek ki, gerçek insan sevgisi, ona Rabbini tanıtmayı gerektiriyordu. Onun terbiye ettiği bütün alemleri insanın önüne sermek ve onun kalbini şükürle, sevinçle, sürurla doldurmak icap ediyordu.

Sûreden bu dersi alan her bir insan, saçının, kaşının, gözünün, kulağının, kalbinin, ciğerinin, midesinin kendisi için büyük bir rahmet olduğunu ve bütün bunların bir İlahî terbiyeden geçerek faydalı hale geldiğini, aynı şekilde aklının, hafızasının, hayalinin ve bütün hissiyatının da o rahmetle terbiye edildiklerini hayretle düşünür. Kalbi, Rahmân ve Rahîm olan Rabbine karşı sonsuz bir muhabbetle dolar. Bu ise insan için büyük bir saadettir. Onun bu saadeti tatması için gösterilecek çabalar da insana yapılacak en büyük yardım, en kutsî hizmettir.

Bu noktaya ulaşan ve bu zevki tadan insan, düşüncesini beden ve ruhuyla sınırlı tutmaz; havanın, suyun güneşin, bitkilerin, hayvanların, dağların, denizlerin, güneşin, ayın, yıldızların da ayrı terbiyelerden geçtiklerini ve hepsinin insanın hizmetine verildiklerini düşünür.

Rahman ve Rahîm isimleri bütün alemlerdeki her türlü terbiyenin insana rahmet olduğunu ders veriyorlar. Bunu düşünen insan artık hangi organına ve duygusuna baksa, çevresindeki hangi meyveye ve sebzeye nazar etse, semadaki hangi yıldıza gözü ilişse ruhu o rahmetten bir nur ile ışıklanır, iç alemi sürurla, neşeyle dolar. İnsanı bu zevkten mahrum bırakmak ona yapılacak en büyük düşmanlıktır.

Sûrenin devamında Allah’ın “din gününün sahibi” olduğu hatırlatılıyor. Demek ki, gerçek hümanizm, asıl insan sevgisi insanların mahşerin dehşetinden, hesap korkusundan ve cehennem endişesinden kurtarılıp cennet yolcusu olmaları için çalışmayı gerektirir.

Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” diye devam ediyordu sûre.

Bunu düşünürken bir başka ayetin meali aklıma geldi: “Biz cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattık.

Göz görmek için yaratılmıştı, gözü seven insan onu görmede kullanacaktı. Başka bir işe soksa onu kör ederdi. İnsan da ibadet için yaratılmıştı, yani Rabbini tanımak, hadsiz nimetlerine şükretmek, emir dairesinde yaşamak ve yasaklardan hassasiyetle kaçınmak için yaratılmıştı. Bu insanı başka sahalara sokanlar ona zulmediyorlardı.

Ve gerçek hümanizm insanı bu zulüm yollarından kurtarmaktı.

Bu kurtuluşun nereye çıkacağı da hemen bir sonraki ayette haber veriliyordu:
Bizi sırat-ı müstakime hidayet et.”

Bu yol, bir başka sûrede haber verildiği gibi, “peygamberlerin, sıddıkların, salihlerin ve şühedanın” yoluydu.

Bu yola girmeyenleri iki büyük tehlike bekliyordu: Birisi, “dâllîn” grubuna girmek, yani dalalete düşmek, sapık fikirli olmak, yanlış bir yol tutmak; diğeri ise “mağdub” güruhuna dahil olmak, yani Allah’ın gazabına uğramak, başta ahlâksızlık ve zulüm olmak üzere İlahî gazabı celbeden davranışların içine düşmek.

İşte bu mukaddes sûre, bu iki tehlikeden kurtuluşumuz için Rabbimize dua ile son buluyordu.

Bu düşünceler beni önceki hayalimin yeni uzantılarına götürdü; daha nice vakıflar kurulması gerekiyordu: Ruh Vakfı, Akıl Vakfı, Vicdan Vakfı, Hafıza Vakfı, Sevgi Vakfı…

Beden ruhun hizmetçisi idi. O hizmetçi için bu kadar vakıflar kurarken sultanı unutmak elbette akıl kârı değildi.

Bütün bu vakıflar bir genel merkeze bağlıydılar: Hidayet Vakfı.

Ve gerçek hümanizm, insanların hidayeti için çalışmak, onları her türlü yanlış ideolojilerden, batıl inançlardan, sakat dünya görüşlerinden, sapık ahlâk telakkilerinden kurtarmaktı.

Hidayet, istikamet yoludur. Her türlü aşırılıklardan kurtuluş demektir.

İstikametten ayrılan kişi, iki aşılıktan birine düşer: İfrat veya tefrit.

Birisi ileriye veya yukarıya doğru, diğeri ise geriye veya aşağıya doğru bir sapmadır. Bunların her ikisi de zararlıdır.

Çok sıcak havadan da rahatsız oluruz, çok soğutkan da. İstikamet, ılık iklimdir.

Bütün maddî hastalıklar da istikametten sapmanın birer acı sonucudur. Hastanede verdiğimiz tahliller için alt ve üst sınırlar çizilmiştir: İstikamet, bu sınırlar arasında kalmaktır.

Kalp aleminde inançsızlık bir aşırılık ise, putlara tapmak da ayrı bir aşırılıktır; kalbin istikameti gerçek imandır.

Cimrilik, kişiyi merhamet duygusundan uzaklaştırırken, savurganlık onu bir gün muhtaç hale sokar; istikamet, cömertliktir.

İlme ilgi duymamak gibi, bütün bilim dallarında ölçüsüz çalışma yapmak da aşırılıktır. İstikamet, belli bir veya birkaç sahada ihtisaslaşmaktır.

Miyop olmak da aşırılıktır, hipermetrop olmak da. İstikamet, bu ikisinden de azade sağlam görüştür.

Her şeyden korkmak gibi, hiçbir şeyden korkmamak da tehlikelidir. İstikamet, korkulması gerekenden korkmaktır.
Örnekler çoğaltılabilir.

Kısacası gerçek hümanizm bütün insanların istikamet üzere olması için çalışmak, en azından, bunu gönülden arzulamaktır.

Burada şu iki soruyla karşılaşıyoruz:
- İstikametten uzak insanları sevmeyecek miyiz?
- İstikametten sapmış insanları da mı seveceğiz?

Bir baba, yanlış yolda giden çocuğu için üzüntü duyar, onun kurtuluşunu arzu eder, fakat onun yolunu da beğenmez. “Yola karşı olmak” başka, “yolcuya karşı olmak” daha başkadır.

Bizim ölçümüz şudur: Tek sağlam yol, istikamet yoludur. Bu yoldan sapanlar mağdup ve dallin olurlar ve bunlar için ebedî alemde acıklı bir azap vardır.

Buna inanan bir insan, her sapık kişiyi yahut her ahlâksız insanı hoş göremez. “O da öyle inanıyor, öyle yaşasın.” diyemez. Çünkü tuttuğu yol o insanı helake götürmektedir. Bu tarz bir düşünce hümanizm değil, insanın felaketine bilerek göz yummaktır.

Böyle düşünenler ahirete inanmıyorlarsa o başka meseledir.

Uygulamada şuna şahit oluruz: Hayatı bu dünyaya hasreden materyalist yahut ateist insanların büyük çoğunluğu sadece kendi menfaatlerini düşünür, kimseye bir yardımda bulunmazlar. Hümanizmin sadece sözünü ederler. İşin tuhafı, bu kişiler büyük bir ekseriyetle İslâm düşmanı kesilirler. Halbuki, müslümanlar da insandırlar, onları da sevmeleri lâzım gelmez mi? Bu büyük bir tezattır.

İnançsız insanlar hakkındaki şu harika tespitle yazımıza son verelim:

Ölüm ve idam intizarında bulunan bir insan, sehbanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?” (Mesnevî-i Nuriye)

Böyle kişilerin inancına göre ölümden sonrası hiçliktir.

Hayatın sonunu “idam” telakki eden kişi, dünyadan gerçek manada zevk alamayacağı gibi, başka insanlara acıyıp yardım etmesi de onların sehpalarını süslemekten başka bir işe yaramaz.

Prof. Dr. Alaaddin Başar
Hümanizmi yanlış anlayanlarda baş gösteren çok tehlikeli bir manevî hastalık var: İlâhî adalete itiraz etmek.

İnsanoğlu o sınırlı aklıyla sonsuz kemalde olan İlahi sıfatları tam manasıyla idrak etmekten çok uzaktır. Sonsuz aciz olan insanın sonsuz bir kudreti kavraması elbette mümkün değildir. Akıl, ancak bu kudretin varlığını tasdik eder ve icraatlarına hayran olur.

Aynı şekilde, bilmedikleri sonsuz denecek kadar çok olan insanoğlunun Allah’ın sonsuz ilmini ve hikmetini kavraması da imkân haricidir.

Şu var ki, sonsuz kudret tecellilerini hayretle seyreden insanın, aynı tavrını sonsuz ilim ve hikmet karşısında da göstermesi gerekirken bunu birçok kişinin başaramadığı görülür. Araya nefis girer, hissiyat girer, bilgi eksikliği ve aklın zafiyeti girer. Ve insan, hikmetini anlayamadığı İlâhî icraatlar karşısında teslim ve tevekkül yerine itiraz ve isyan yoluna girebilir.

Allah insana bir irade sıfata vermiş ve dünya imtihanının bir gereği olarak onu dilediği yola gitmekte serbest bırakmıştır. İrademiz, Allah’ın irade sıfatını bilip ona iman etmekte bizim için çok önemli bir sermayedir. Onu doğru kullandığımızda vicdanımız bize şu gerçeği haykırır: Sana bu serbestiyi veren Allah, elbette dilediğini icat ve istediğini icra edecektir.

Burada önemli bir kaideyi hatırlayalım: Bir şey sabit olsa levazımıyla (lazımlarıyla ) sabit olur.

“Güneş” dendi mi, ışığı, ısısı ve ışığındaki yedi rengi birlikte hatıra gelir. Bunlar güneşten ayrı düşünülemez. Öte yandan, “insan ruhu” dendi mi, aklı, hayali hafızayı ve bütün hisleri birlikte düşünmek gerekir. Bunlardan hiçbiri ruhtan ayrı olarak tek başına ve müstakil bir varlık olarak değerlendirilemez.

İman da böyledir. İman eden insan Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını kalben kabullenmiş ve lisanıyla da bunu ikrar etmiş demektir. O halde, Allah’ın irade sıfatı düşünülüğünde Onun Alîm, Hakîm ve Âdil gibi isimleri de nazara alınacaktır. İrade sıfatını tek başına düşündüğümüzde hatalı hükümler vermemiz kaçınılmaz olur.

Allah irade sahibidir; dilediğini dilediği gibi, dilediği zamanda ve mekânda, dilediği özellikte yaratır. Dilediği kulunu yine dilediği şartlar altında imtihana tabi tutar. Dilediğini aziz, dilediğini zelil eder. Yine dilediğine hidayet nasip eder, dilediğini de dalalette bırakır.

Bütün bunlar, irade sıfatının gereğidir. Başka bir ifadeyle, bunlar irade sıfatının tarif cümlesindendir. Şu var ki, Allah Âdil’dir de. O halde Onun dilemeleri adalet üzere olur. Allah Hakîm’dir; öyleyse hikmetsiz bir şey dilemez. Allah Alîm’dir ve “Hidayete erecekleri O daha iyi O bilir” (Kasas Suresi,56)

Bu konuda önemle dikkate alınması gereken bir başka gerçek:

Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.” Sözler, 721

Kendisine acıyıp yardım ettiğimiz birisi bize karşı nezaket dışı davransa ve küstahlık etse merhamet hislerimiz bir anda söner, vazife görmez olur. Kendisine haddini bildirir ve yanımızdan kovarız.
Niçin?

Çünkü bizim her şeyimiz gibi merhamet duygumuz da mahduttur; belli bir sınıra kadar vazife görür.

Allah ise kendisine isyan eden, bununla da kalmayıp diğer insanları küfür ve dalalet yoluna çekmek için olanca gücüyle çalışan bir kulunu bile her gece uyutur, her sabah uyandırır. Ona aralıksız nefes aldırır, kanını her zaman temizler. Onu dünyasından gezdirir, güneşiyle aydınlatır, nimetleriyle besler.

Çünkü o, Onun kuludur. Onu her şeyiyle O yaratmıştır. Peygamber göndererek, kitap inzal ederek o kulunu kurtarmak dilemiştir. Onun vicdanına iyiyi kötüden ayırt etme kabiliyeti vermiş, böylece onu iyiliğe sevk etmiştir. O halde biz Allah’ın bir kuluna Ondan daha merhametli olamayız. Kaldı ki, “kimseye kıl kadar zulmedilmeyeceğini” de açıkça haber vermiştir. Buna göre bize düşen görev, İlâhî adalet hakkından nefsimizin ve şeytanın ortaya atağı desise ve vesveselere uymak yerine, insanlara elimizden geldiği kadar faydalı olmaya çalışmaktır. Kullarına son derece merhametli olan Rabbimizin böyle bir gayetten razı olacağı muhakkaktır. Öte yandan Onun adaletine itiraz etmekle hiç kimseye bir fayda sağlayamayacağımız da aynı derecede kesindir. O halde, İlâhî adalet hakkında ileri geri konuşmayı bırakıp, insanların hidayete ermeleri için gayret göstermek tek çıkar yoldur.

Bu çetin fakat faydalı yola girmeyip kolay olan tenkit ve itiraz yolunu tutanları şöyle bir tehlike bekler: Bunlar insanlara güya acıyıp onların işledikleri her türlü günah ve isyanın cehennemle sonuçlanmasına karşı çıkarken, bilerek veya bilmeyerek kendi günahlarına da bir özür bulma çabası içine girerler. Her türlü isyanı rahatlıkla işlemeye başlarlar. Bu ise sonu felaket olan tehlikeli bir yoldur.

Demek ki insan, insan sevgisini yanlış kullanmakla da kendisini manen tehlikeye atabiliyor. Başkasını koruyayım derken kendini mahvedebiliyor. Karşıdaki şahsa da hiçbir faydası dokunmuyor.

Bu kimse, günahkâr insanların cehenneme gitmelerine cidden acıyorsa, bu konuda samimi ise, onları bahane edip kendi günahlarına özür aramıyorsa İslam’ın bu konudaki yaklaşımını dikkate alarak ferahlayabilir, yersiz acılardan bir derece kurtulur.

Bu konuda sadece iki ayet meali vermeyi yeter sanırım.

Allah hiçbir nefse gücünün ötesinde yük yüklemez.” Bakara Suresi, 286
Biz elçi gönderinceye kadar azap da etmeyiz.” İsrâ Suresi, 15

Bu ikinci ayet, “fetretle” ilgilidir. Hazreti İsa (as.) ile Peygamberimiz (asm.) arasında geçen ve çoğu insanın dini öğrenmekten mahrum kaldığı bu dönem hakkında itikat imamları iki ayrı görüş savunurlar. Birine göre ayette geçen “resulden” maksat akıldır. Allah akıl vermediği kimseyi sorumlu tutmaz. Akıl verdiği kimseler, kendilerinin bir yaratıcısı olduğunu anlayacak güçtedirler. Ayrıca, iyiyi kötüden fark etme yeteneğine de sahiptirler. Ancak bunlar ibadet ve onun teferruatını bilme gücüne sahip olmadıklarından sadece Allah’ı bilmekten ve aklın rahatlıkla anladığı iyilikleri işlemekten ve kötülüklerden sakınmaktan sorumludurlar. Mesela, her akıl başkasının malını çalmanın yanlış olduğunu bilir. O halde fetret dönemindeki bir kişi de hırsızlık yapmaktan sorumludur. Ama bu kişi namazı, orucu, haccı ve diğer İslamî hükümleri aklıyla bilemeyeceğinden bunlardan sorumlu tutulmaz.

Diğer görüş sahipleri ise ayette geçen “resul” kelimesini “peygamber” olarak anlarlar. Bunlara göre, kendilerine peygamber gelmeyen kişi, puta da tapsa ehl-i necattır, yani cehennem azabından kurtulur.

Her iki itikat mezhebi de haktır. Müslümanların bir kısmı birini, bir kısmı da diğerini tercih etmişlerdir. Her iki mezhep de “Allah’ın hiçbir nefse gücünün yetmediğini yüklemeyeceğini” bildiren birinci ayeti açıklarken aklı da bir “nefis” olarak kabul eder, ona da gücünü aşan bir yükün yüklenmeyeceğinde ittifak ederler. Ancak akıl neye güç yetirir, neye yetirmez? konusunda ihtilafa düşerler. Doğrusunu Allah bilir.

Bu konuda, Nur Müellifi Bediüzzamanın hassas kalpleri rahatlatan ve ıstıraptan kurtaran bir mektubu var. Bir kısmını aktarmak isterim:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa’da Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı manevîyeleri, o musibeti hiçe indirir.

Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî’ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalaletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem-i şefkatten teselli buldum.

Ne acıdır ki, şefkatle yanan gönüllere su serpen bu mektup bazılarınca tenkit konusu olmuş. Bu kişilere iki hususun hatırlatmak gerekiyor:
Birincisi; yukarıda mealini verdiğimiz ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı gibi İslam’ın birçok hükümleri şarta bağlıdır. Mesela, zekât farzdır ama zengin olmak şartıyla.

Bu mektubunda Üstad Bediüzzaman, sözünü ettiği kişilerin içinde bulundukları şartların “fetret” hükmünde olduğunu, bunların İslam’ı incelemeye ve onu hakkıyla tanımamaya güç yetiremeyecekleri bir ortamda bulunduklarını nazara veriyor. Dolayısıyla bu kişilerin “kendilerine elçi gönderilmemiş kişiler” gibi olduklarından hareketle söz konusu hükme varıyor. Ve bu ifadelerinin sonunu ilginç bir şekilde bağlıyor: “Hakikatten haber aldım.”

Buna karşı çıkan şahsın yapacağı tek şey, bu hakikatin zıddını ispat etmek, yani sözü edilen zümrenin İslam’ı tanımaya güç yetirebilecek durumda olduklarını ve kendilerine İslam’ın ve imanın ulaştırıldığını delilleriyle ortaya koymaktan ibarettir. Bunu yapmayıp itirazlarda ve ithamlarda bulunmak, su-i zan, gıybet ve iftira yoluna tutmak iddia sahibini manen sorumlu kılar.

İkinci nokta ise şudur:
İslam’da şefkat ve merhamet esastır. İnançsızları, müşrikleri ve ahlâksızları doğru yola çekmek için bütün güçleriyle çalışan ve bu uğurda her türlü sıkıntıya göğüs geren, işkencelere katlanan başta peygamberler (as.) ve onların izinde giden önder şahsiyetler bize bu dersi verirler.

O halde insanların cehenneme gitmelerini istemek İslam’ın yolu değildir. Gönlümüz bunun aksine yönelmeli ve onlara hakikati ulaştırma gayretimiz o kişilerin ölümü tatmalarına kadar devam etmelidir. Onlar bütün ikazlarımıza kulaklarını tıkar ve imansız göçerek cehennem ehli olmayı hak ederlerse, bu kişilere artık merhamet edilemez.

O noktaya kadar yapılacak çok işimiz vardır. Biz bunun hesabını yapmalı ve bunun gayreti içinde olmalıyız.

Prof. Dr. Alaaddin Başar
İnsanın diğer varlıklarla ortak yanları olduğu gibi onlardan ayrıldığı, kendine has özellikleri de var.

Canlı olmada, bütün hayvanlarla müşterekiz; hepimiz görüyor, işitiyor, yiyip içiyor, çoğalıyoruz.

Düşünüp fikir üretme noktasında ise onları çok gerilerde bırakıyoruz.

Ve son nokta: İman sahibi olmak. Bu noktada müminler, inançsız insanlardan ayrılırlar. Onlarla akla sahip olmada müştereklikleri vardır; ama onu kullanma biçiminde yolları ayrılır. Müminin, görmesi işitmesi gibi, aklı da kalbine hizmet eder ve imanının inkişafına vesile olur. İnançsızların akılları ise nefislerinin ve heveslerinin emrindedir; sadece dünya için, menfaat için, makam için, zevk ve sefa için çalışır.

Gerçek insanlık imanla başlıyor. Nur Külliyatında bu husus şöyle dile getirilir:

İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder…
Küfür insanı gayet aciz bir canavar hayvan eder
.” Sözler, 23.Söz

Buna göre gerçek hümanizm, insanları İslam’a ve imana kavuşturmak için çaba göstermek demektir.
Kur’an-ı Kerim’ den iki ayet:

Heveslerini ilah edinen kimseyi gördün mü? Ona sen mi (ondan sorumlu bir) vekil olacaksın?” (Furkan, 43)

Onların kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, lâkin onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar, hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar.” (A’raf. 179)

Mevlana’nın güzel bir sözü var. Buyurur ki, “İhtiyar oyunla oyalandıkça çocuk sayılır. Burada yaşa itibar yoktur.

Dersine çalışmayıp oyunla oyalanan bir çocuk ve çocuklarla aynı oyunu oynayan bir ihtiyar birlikte düşünüldüğünde biz çocuğu bir derece mazur görür, ama ihtiyarı ayıplarız. Hayvanla aynı işi yapan insan da ondan bir bakıma daha aşağı düşer.

İşte hümanizm, “insanları bu düşüş ve çöküşten kurtarmağa çalışmak, onlara acımak ve imdatlarına koşmak” şeklinde anlaşılmalıdır

Hayvanlar masum varlıklardır. Onlar kendi hevesleriyle hareket etmezler. Onların yaratılışlarında harama istek duyma yoktur. Üzerlerine düşmeyen işlere yönelmez, kendilerine takdir olunandan başkasını istemezler. Yaratılışlarına konulan cihazlarla görevlerini eksiksiz yerine getirirler. Bu ise onların ibadetleridir.

İnsanı alçaltan üç büyük sebep “küfür, şirk ve kötü ahlâk”tır. Bunların üçü de hayvanlar için söz konusu olmadığından bu yollara giren bir kişi hayvandan daha aşağı bir mertebeye düşmüş olur.

Hayat felsefelerini hayvanî zevklere bina eden kişiler, bu zevkleri dolu dolu tatmalarına karşılık insanlık yönünden çok ama çok boş kalmış olurlar.

Nefis, ahlâksızlıkla, sefahatle bir süre oyalansa bile kalp ve ruh bunlarla tatmin olmadığı için insanın önüne iki yol çıkıyor: Birisi tövbe ederek iman ve ahlâk çizgisine girmek; diğeri ise düşünmeden yaşamayı tercih etmek ve çareyi aşırı alkol ve sonunda uyuşturucuda bulmak.

Bazı Avrupa ülkelerinde sefahatin yol açtığı bunalımın boyutları o dereceye varmış ki, gençlere devletin açtığı özel kliniklerde uyuşturucu şırınga ediliyor. Bunun sebebini sorduğunuzda şu cevabı alıyorsunuz. Uyuşturucuya müptela olan bir genç bunu alacak parası olmadı mı akla gelen her çılgınlığı yapar, hırsızlığa da başvurur, yağmalamaya da. Bir de dozunu kaçırdığında daha ileri derecede uyuşturucu müptelası olur. Bunlara fırsat vermemek için bu işi devlet resmen icra ediyor.

Nefislerine uyarak bu çıkmaz sokağa girenler, dünyadan en ileri manada faydalandıklarını sanırlar. İnsanlık ve iman sahalarındaki bütün manevi lezzetleri, sefaları, zevkleri, feyizleri bir tarafa bırakır sadece madde, makam, yiyip içme ve eğlence ile kendilerini oyalarlar. Ömür sermayelerini en çirkef sahalarda kullanmakla düştükleri perişanlığın farkında bile değillerdir. Nefislerini kandırmak için bu tehlikeli yola cazip bir isim koyarlar: Dolu dolu yaşamak

Elimizde dolu bir sürahi ve masamızda boş bir bardak bulunsun. Bardağımızı doldurmaya başladığımızda sürahi de boşalmaya başlar. Demek ki hem bardak hem de sürahi dolu kalamıyor.

Diyelim ki, hayatı dolu dolu yaşamak istiyoruz. Servetimiz yerinde. Kapımızda hizmetçilerimiz, yazlığımızda bekçilerimiz var. Bu insanların da hayatı dolu dolu yaşama hakları yok mu? Varsa onların da servetleri, köşkleri, yazlıkları, hizmetçileri ve bekçileri olmalı değil mi?

Bu sorular bizi şu gerçekle buluşturacaktır: Dünya rahat yeri değil, bir başka alem için çalışma, orası için azık hazırlama, orası namına imtihanlar geçirme, gayret gösterme, ter dökme, acı çekme, üzülme diyarıdır. Bu noktada şu kısa dünya hayatındaki geçici lezzetlerin bir manası kalmıyor. Hizmetçimiz ve biz farklı sorular sorulmuş öğrencileri andırıyoruz. Önemli olan sonuçtur, imtihan edildiğimiz konular değil. Hizmetçimiz dürüst yaşar, helal kazanır, iman ve ahlâk dairesinde istikametli bir ömür geçirirse, ölümle başlayacak olan ebedî yolculuğu saadetle sonuçlanacak demektir. Bu adam dünya zevklerini çok fazla tatmamış, ama hayatı dolu dolu yaşamıştır.

Yine sürahi örneğimize dönelim. Bu defa karşımızda bir üniversite öğrencisi duruyor. Fakülteye yeni kaydolmuş. Önünde dört beş senelik bir dönem var. Hayatını dolu dolu yaşamak istiyor. Oyun, eğlence, zevk ve sefa ile geçiyor günler. Ötede başarı notlarında bir azalma görülüyor. Bardaklar doldukça sürahi boşalıyor. Ve sonunda geçiyor dört yıl. Dolu dolu geçen dört yıldan elde kalan boş bir sonuç: Diploma alan arkadaşlarını hüzünle seyretme…

İnsanın hayvanlık yönü ilerledikçe insanlık yönünde azalma oluyor. Nefis kabardıkça ruh zayıflıyor.

Manzara yine aynı: Bardak doldukça sürahi boşalıyor.

Ben bunları düşünürken içimden bir ses bana itiraz etti: Kalp ve ruhun zevk alması için mutlaka dünya lezzetlerinin terk edilmesi mi gerekiyor?

Bu soruya Nur Külliyatından aldığım iki ayrı ders birden cevap verdiler:
Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye hiç lüzum yoktur.
Namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.

İnsan bu dünya nimetlerinden meşru dairede azami derecede istifade edebilir ve dolu bir hayat sürebilir. Başkasının hakkına tecavüz etmemek şartıyla dünyasını kendi helal kazancıyla huzur, refah ve rahat içinde geçirebilir. Demek oluyor ki, meşru dairede nefsimiz de, kalbimiz de zevklerini ve hazlarını dolu dolu alabilirler. Yani, helal dairesinde, hem sürahiyi hem de bardağı dolu tutmak mümkün.

Şu var ki, insanlar müstakil varlıklar değiller. Toplum içinde birlikte yaşıyorlar. Diğer insanların da dünya nimetlerinden faydalanmalarına çalışmak, onlara bu konuda yardımcı olmak bir insanlık borcumuzdur. Bu dünyada nefsî hazlarımızdan başkaları namına yaptığımız her fedakârlığı öte âlemde ebedî bir nimet olarak karşımızda bulacağız.

Kalp ve ruhun da kendilerine göre zevkleri, sefaları var. Onlar nefsinkinden çok daha ileri, çok daha ulvî.

Bir fakire sadaka verdiğimizde cebimizdeki parada azalma olur. Ama kalbimizde bir rahatlık, bir huzur hissederiz.

İlim sohbetinde geçen bir saat içinde aklımıza nice bilgiler, kalbimize nice feyizler akar. Bunlar ruhumuza mal olurlar ve bizi manen terakki ettirirler. Aynı saati nefsin hazlarına harcadığımızda ise akıl ve kalbin zararlarına karşılık nefsimiz birtakım fani zevkleri tadabilir. Şu var ki, o saat geçtikten sonra nefsin elinde o zevklerden bir eser kalmaz.

Ben bunları düşünürken birden İmam-ı Gazzalî’nin yaklaşık 55 yıllık hayatına sığışmış şaheserleri hatırladım. Onlardan faydalanıp kalp ve ruhlarını inkişaf ettiren milyonlarca kişi, hayalimde canlandı. Bütün bunların bir kat sevabının da onun amel defterine geçtiğini düşündüm.

Ve “Gazzalî, dolu dolu yaşamış.” dedim kendi kendime.

Gazzalî bir örnek. Asırlarına yön veren bütün büyük şahsiyetler hayatlarını hep dolu geçirmişlerdir.

Hayatın verimli geçmesi çok önemlidir. Verimsizlik boşluktur. Gel gör ki, nefsin de böyle boş bir hayat hoşuna gider. Ve kendini aldatmak için bu boşluğa tersinden bir isim takar: Dolu dolu yaşamak.

Şu da bir gerçek ki, herkesin dünya zevkleri yönünden hayatını dolu geçirmesine bu kısa ve meşakkatli hayat yolculuğu izin vermiyor:

Sürekli genç kalacaksınız; ihtiyarlık size hiç ilişmeyecek.
Daima zengin olacaksınız, hiçbir şeyin yokluğunu çekmeyeceksiniz.
Sıhhatiniz hiç bozulmayacak, hastalıklarla tanışmayacak ve buluşmayacaksınız.
Bütün yakınlarınız ve sevdikleriniz de sizin gibi olacaklar.
Ve en önemlisi önünüzde ölüm olmayacak. Gün, hep gündüz olacak; karanlık yüzü görmeyeceksiniz.

Bütün bunların mümkün olmadığı açık. Geriye bir yol kalıyor: Bunları düşünmeden yaşamak.

Düşünmemek, doluluk değil boşluktur.

Demek oluyor ki, zevk ve sefa yönünden dopdolu bir hayat sürmeyi bütün insanlığa mal olacak bir fikir olarak kabul etmek mümkün değil. Hayatın gerçekleri buna izin vermiyor.

Hastalıklar, musibetler, yoksulluklar, menfaat kavgaları, harpler, kıskançlıklar, gıybet ve iftiralarla dolu bir toplum hayatında herkesin huzurlu ve mesut olabileceğini söylemek mümkün değil.

O halde karşımıza şu gerçek çıkıyor: Gerçek saadet yeri burası değil. Herkesin dolu dolu yaşayacağı bir başka âleme gidiliyor. Orada huzur bozucu hiçbir şey yok. Hiçbir şeyin ne hasreti, ne de yokluğu çekilecek.

İşte, gerçek hümanizm, hayatı bu manada değerlendirip insanların o saadet diyarına varmaları için olanca gücüyle çalışmak, çabalamaktır. Yoksa insan sevgisinin sadece sözünü edip, paylaşmayı bilmeden, başkalarına yardım elini uzatmadan yaşayanlar kendilerini aldatmaktan öte bir şey yapmış olmazlar.

Prof. Dr. Alaaddin Başar
Sevgi, insan ruhuna takılan binlerce histen bir tanesi. İnsan, bedenindeki her organı yerli yerinde kullanmakla sıhhate kavuştuğu ve ondan en verimli şekilde faydalandığı gibi, ruhunun bütün sermayesini de yine en güzel şekilde kullanmakla huzura ve saadete kavuşabilir.

Buna göre, insan ruhunda önemli bir yeri olan sevgi hissinin de yerinde kullanılması gerekir.

Sevmek insanın yaratılışında vardır.
“Fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet, kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır.” Lem’alar, 57

Bu varlık âlemindeki bütün güzellikler, Allah’ın güzel isimlerinin birer tecellisiyle ortaya çıkarlar. Müzeyyin ismiyle her şey en güzel şekilde süslenir, Mülevvin ismiyle bütün eşya en uygun renklerle boyanır. Muhyi ismiyle varlıklar hayata kavuşurlar. Rezzak ismiyle rızıklar en güzel şekilde verilir. Bütün bu güzellikleri sevmek insanın yaratılışında vardır.

Yine insanın yaratılışında mükemmele hayranlık duyma, meftun olma vardır. Birçok Hıristiyan turistin İstanbul’daki şaheser camileri ziyaret etmeleri ve onlardaki sanat inceliklerine hayran kalmaları bunun en güzel şahididir.

İnsanın yaratılışında bulunan bir başka özellik de kendisine yapılan iyiliklere teşekkürle karşılık vermesi, ikram ve ihsan sahibine karşı kalbinde bir minnet duygusu taşımasıdır.

Bu cümlede insandaki tabiat sevgisinin da kaynağını yakalamış bulunuyoruz. Kâinattaki her eser güzel, hepsi mükemmel ve tümü insana bir ilahi ihsandır.

İnsan sevgisinin çok önemli bir kaynağı da günahlardan ve isyanlardan uzak durmaktır; bunlar birer cemal ve kemaldirler. Vicdanı bozulmamış her insan böyle kişileri sever.

Hayvan sevgisi, çiçek sevgisi ve çocuk sevgisi… Üçünün ortak yanları var: Güzellik, letafet ve günahsızlık.

Çocukları herkes sever. Bu sevgi bebeklik çağında en ileri seviyededir. Çocukluk çağında devam eder. Yaşı ilerledikçe ve çocukta bir takım fena alışkanlıklar, saygısızlıklar, tembellikler, aldatmalar başladıkça sevmenin yerini tedirginlik, uyarma ve üzülme alır. Bu çağlarda çocuk henüz günahlara dalmış değildir, sadece bir takım yanlış davranışların içine girmiştir. İleri yaşlarda bu yanlışlıklar yerlerini günahlara, haramlara, isyanlara bıraktığı takdirde, kalpteki sevgi hissi de yerini öfkeye, kine ve düşmanlığa terk eder.

Her vicdan günah ve isyana karşı koyar. Ve her vicdan günahsızları sever. O halde hümanizmin temeli kişiyi günahlardan uzak tutma endişesi ve gayreti olmalıdır. O zaman herkesten birbirlerini sevmelerini isteyebiliriz. Daha doğrusu istememize gerek kalmadan kişileri birbirini severler.

Allah’ın en güzel, en mükemmel ve en çok ihsan ettiği mahlûku insandır. O halde bu değerli mahlûku herkesin sevmesi gerekmiyor mu? Peki, niçin insanlara karşı gerekli muhabbeti gösteremiyoruz? Diğer varlıkları rahatlıkla ve içtenlikle sevdiğimiz halde insanda niçin zorlanıyoruz?

Demek ki, o insanın kendi iradesini yanlış kullanarak yaptığı “çirkin, bayağı ve zararlı işler” sevgimizin önüne perde oluyor.

Cemali (güzelliği) seven insan fıtratı, çirkin ve pis işler peşinde koşan insanı artık sevemiyor.

Kemale meftun olan insan vicdanı, pespaye, yakışıksız ve bayağı davranışlardan nefret ediyor.

İhsana minnettarlık duyan, teşekkür eden insanoğlu, kendisine zarar veren, kuyusunu kazan, aleyhinde çalışan kişilere düşman kesiliyor.

Allah Resulü (asm) “İnsan ihsanın kuludur.” buyurmakla kalpler arasında sevgi bağı kurmanın en güzel bir reçetesini de sunmuş oluyor. Mademki, insanın yaratılışında iyiliğe karşı teşekkür etme vardır, geliniz birbirimize ihsan ederek, yardım ederek, iyilik ederek kalplerimiz arasında bir muhabbet köprüsü kuralım.

Herkes güzel işler yapmak, mükemmele doğru koşmak ve başkalarına yardım elini uzatmakta yarışsalar, sevgi iklimi kendiliğinden gerçekleşecektir. Aksi halde, ideolojik telkinlerle ve hayalî propagandalarla bu sonuca ulaşmak mümkün olmaz.

Nur Külliyatında muhabbet konusunda çok önemli bir mesaj veriliyor:

“İnsan, kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.” Sözler 358

Yukarıdaki vecizede önce varlık âlemini niçin sevdiğimizin felsefesi yapılmış, “İnsan kâinatın meyvesi olduğu için ağacını sever.” mesajı verilmiştir. Bir meyveyi şuurlu kabul edelim. Bu meyve, asılı olduğu dalını da sever, ondan çıkan yaprakları da, çiçekleri de sever. Bu sevgi akışı daldan gövdeye doğru ilerler ve köke kadar uzanır.

İnsan da kâinat ağacının meyvesidir. Gökler ve yer, denizler ve karalar, hava ve su, kısacası bütün bir âlem İlahi kudret ve iradeyle, sonsuz bir rahmet ve inayetle bir araya getirilmiş, bir ağaç halini almışlar ve bu ağacın en mükemmel meyvesi de insan olmuş. Onun için insan bütün bir tabiatı sever.

Demek oluyor ki, insanlar tabiatı sevdikleri gibi birbirlerini de sevmelidirler, çünkü aynı ağacın meyveleridirler. Aynı anne babadan gelenlerin kardeş olmaları ve birbirlerini sevmeleri, koruyup gözetmeleri gibi aynı ağacın meyveleri olan insanlar da birbirlerini sevmeli ve saymalıdırlar.

Şu var ki, tabiatı her şeyiyle en güzel şekilde sevsek, insanlara karşı da sevgi hissimizi en cömert biçimde sarf etsek bile bütün bunların bir sınırı var, bizdeki muhabbet kabiliyeti ise sonsuz.

Her şeyiyle sınırlı olan insanoğlunun, sonsuz olduğu tek saha “muhabbet”. Görmemizin bir sınırı, bir haddi var. Her şeyi göremediğimiz gibi sürekli görmekten de yoruluruz, uyuma ve dinlenme ihtiyacı hissederiz. Yememizin, içmemizin, işitmesinin de sınırları var. Anlamamız da öyle. Aklımızın ulaşamayacağı çok uzak ve çok ince hakikatler olduğu gibi, zihnimiz için de bir yorulma söz konusudur. Bir konuda elli dakikadan fazla düşündüğümüzde yoruluruz, hayalimiz bizi başka sahalara çekip dinlendirir. Ama muhabbet öyle değil. Sevmekte yorulma yoktur. Nihayetsiz kemal sahibi olan Rabbimiz bizim kalbimizi de bu sonsuz kemale muhabbet edecek bir yaratılışa sahip kılmıştır.

İşte insan, kalbindeki muhabbet kabiliyetini yerinde kullandığı takdirde, önce o sonsuz cemal, kemal ve ihsan sahibini sevecek, sonra bunların tecelli ettiği aynalar konumunda olan varlık âlemine sevgi besleyecektir. O zaman bu ikinci sevgi de bir mükemmeliyet kazanacak, üstün bir keyfiyete bürünecektir. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatında,“Ni’metin lezzeti içinde o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin.” denilir ve bir padişahın ihsan ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinden daha fazla bir “iltifat-ı şahane” lezzeti bulunduğu nazara verilir.

Bir meyveyi sadece lezzeti ve faydası için sevmekle Allah’ın bir ihsanı, bir hediyesi olarak sevmek arasında büyük bir fark vardır. Birincisinde dildeki tat alma duygusu tatmini, ikincisinde ise kalbin ve ruhun manevî hazları söz konusudur.

İşte gerçek insan sevgisi ve hakiki hümanizm insanoğluna bu ulvi zevkleri tattırmaya çalışmaktır.

İnsan o zaman yükselir, insan o zaman güzelleşir ve insan o zaman gerçek manada sevilir ve sevdirilir.

Prof. Dr. Alaaddin Başar
Kâinat için yapılan birbirinden güzel benzetmelerden birisi: “Teşhirgâh”

Teşhirgâh, sanat eserlerinin sergilendiği mekân demektir; bugünün tabiriyle “fuar”.

Gökyüzü, bu fuarın bir bölümüdür; orada yıldızlan sergileniyor. Denizler ayrı bir bölüm, onda türlü türlü balıklar sergileniyor. Ormanlar daha başka bir bölüm; onda aslanlar, ceylanlar, bülbüller ve daha nice hayvanlar sergileniyor. Hepsi Allah’ın eseri. Bu teşhirgâhta sergilenen en büyük eser, en harika mahlûk insandır. Onun harika yaratılışı Allah Kelamında mealen şöylece ifade edilir:

Şüphe yok ki, biz insanı ahsen-i takvimde( en güzel biçimde) yarattık.” Tin Suresi, 4

Allah her eserini sever ve bütün eserlerinin her türlü ihtiyaçlarını karşılar. En güzel ve en mükemmel eseri insan olduğu için Allah en fazla bu eserini sever. Onun çirkin ve basit işler yapmasına razı olmaz. Bu müstesna kuluna başkaların zarar vermesini istemez.

İslam’da kul hakkının özel bir yeri ve önemi vardır. Kul hakkını Allah affetmiyor. Bu hak ne tövbe ile ortadan kalkıyor, ne de şehitlikle. Kul hakkını ancak kul affedebiliyor. Bu ise insana verilen çok yüce bir derece değil midir?

İslam’ın bir takım hükümleri, bir bakıma, kul hakkına endekslidir. Yalan haramdır; yalan söyleyen kişi Allah’ın kullarını aldatmakta, onları zarara sokmaktadır. Varlıklı kişilerin muhtaçları sömürme mekanizması olan faiz de haram kılınmıştır. Bu yasakta da kullar gözetilmiş, bunun yerine karz-ı hasen, yani faizsiz borç verme sistemi teşvik edilmiş. Bu şekilde borç veren kişiden Allah razı oluyor. Çünkü Allah kullarını seviyor. Sevdiği kullarına faizle borç verilmesine razı değil.

Haset, su-i zan, kötü lakap takmak da yasaklanmış. Böylece kulun manevi hukuku, şeref ve haysiyeti koruma altına alınmış.

Zekât farz kılınmış, sadaka teşvik edilmiş, fakir ve muhtaç kullar böylece zilletten ve perişanlıktan kurtarılmışlar.

İnsan Allah’ın en büyük eseri olması cihetiyle sevilmeye layık olduğu gibi, onun hakkına tecavüz eden kişi de sahipsiz ve müstakil bir varlığa değil; Allah’ın bir kuluna zulmetmekle, kendisini İlahî azaba hedef yapmış oluyor. Bu gerçeği unutmasak hiçbir kula zarar veremeyiz; hümanizm telkinlerine de hiç ihtiyacımız kalmaz.

Anne rahmine yeni düşen bir bebek adayı ve koyunun rahmine düşen kuzu adayı. İkisi de Allah’ın eseri, ikisine de hayat vermiş, göz vermiş, kulak vermiş… Gel gör ki, arzın halifesi olmak şerefine layık görülen bu birinci misafir, ikincisini gerektiğinde kesip yeme yetkisine sahip kılınmış. İnsanı bu kadar nazla besleyen, ona bu kadar yetki veren Allah, onun cennet ehli olması, azaptan uzak kalması için de peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve ona iki dünya saadetinin yollarını göstermiş.

Nur Külliyatında besmelenin sırları açıklanırken rahmete dikkatimiz çekilir. Bilindiği gibi besmelede üç ilahi isim geçmektedir; “Allah, Rahman ve Rahîm.” Allah ismi Cenab-ı Hakkın zatına isim ve unvan olması cihetiyle bütün sıfatlara ve isimlere de delalet etmektedir. Bu isimden sonra gelen her iki ismin de rahmet ifade etmesi dikkate şayandır. Bunlar yerine, meselâ, Aziz, ve Cebbar, yahut Kadir ve Kahhar isimleri de gelebilirdi. Rahmet ifade eden bu iki ismin tahsisiyle Cenab-ı Hak kullarının nazarını rahmetine çeviriyor.

O Rahman ve Rahîm, rahmetle nazar ettiği kuluna iyilikle muamele edilmesini ister; gerçek hümanizm de kulları Allah için sevmek demektir.

Rabbiniz rahmet etmeyi nefsine (kendi üzerine) yazdı.” (En’am Suresi, 54) ayet-i kerimesi ve “Rahmetim gazabımı geçti.” hadis-i kutsîsi de bize aynı dersi veriyor, aynı hakikati bildiriyorlar.

Besmelenin üçüncü sırında bu rahmete dikkat çekilir ve şöyle buyrulur:
Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedahe yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhatab ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.” Lem’alar 97

Bütün bunlar birlikte nazara alındığında insanları sevmenin bizzat Allah’ın istediği ve razı olduğu güzel bir ahlak olduğu anlaşılır. Arşimet’in “Buldum! Buldum!” diye bağırması gibi, hümanistler de yeni bir şey ortaya koymuş gibi feryat etmesinler. Onlar zaten var olan fakat çok uzak kaldıkları bir hakikat güneşinden bir ışık yakalamış, onunla gözleri kamaşmış, ona hayran olmuş ve insanlık âlemine onu yeni bir şey imiş gibi takdime başlamışlar.

Bir başka açıdan:
İnsan arıyı da sever koyunu da. Fakat bu iki sevgi arasında şöyle önemli bir fark vardır. İnsan koyunu her şeyiyle sever. Yününü de sever, etini de, sütün de. Onun huyu gibi, sütü de güzeldir. Ama arının balı yanında iğnesi de vardır. İnsan, arıyı sever, ona kovanlar yapar, ama yanına yaklaşmak için özel elbiseler giyer.

İnsanın, iyi tarafları yanında zararlı yönleri de vardır. Onu koyunları sever gibi bütün yönleriyle sevmemiz mümkün değil.

Önemli bir kaide:
Bir adam zatı için sevilmez belki muhabbet sıfat veya san’atı içindir.” Münazarat

Buna göre insanları sevmenin ve sevdirmenin tek yolu “onları sevilecek sıfatlarla donatmaktan” geçiyor. Öte yandan, onları kötü sıfatlardan da uzak tutmak gerekiyor.

Güzel ahlak sahibi, yani alçakgönüllü, iyiliksever, çalışkan, dürüst, edepli insanları herkes sever. Kibirli, sahtekâr, egoist, ahlaksız, yalancı insanlardan ise kimse hoşlanmaz. İnsanı yaratan ve onu ahiret yurdu namına bir imtihana tabi kılan Allah, bütün güzel sıfatları peygamberlerinde toplamış ve onları insanlık âlemine örnek olarak göndermiştir.

Hakk’ın elçilerini örnek almayıp nefislerine esir ve menfaatlerine köle olmuş insanları sevmemiz mümkün mü?

Gençlerimizi inançsız ve ahlâksız yapmak için akıl almaz yollara başvuran ifsat komitelerini nasıl sevelim?

Nefsinin beş kuruşluk menfaati için vatanına ve milletine olmadık zararlar veren hain ruhluları nasıl sevelim?

İnsanları birbirine vurduran silah kaçakçılarını, düşünme mekanizmalarını alt üst eden eroin imalatçılarını nasıl sevelim?

Yaşlı-çocuk, suçlu-masum, genç-ihtiyar ayırımı yapmadan bir topluluğu toptan imha eden canlı bombaları nasıl sevelim?

Hümanistler için iki yoldan başkası görünmüyor. Ya örnek insan olarak Hakk’ın elçilerini, İlahi rehberleri kabul edecekler yahut dinin yerini tutacak bir ahlâk modeli geliştirecekler. Bu işi kanunlarla, baskıya dayalı tedbirlerle göremezler. Bu bir iddia değildir. Gelişmiş ülkelerdeki ahlâk çöküntüsü, uyuşturucu iptilası, boşanma oranlarındaki tırmanış, aile hayatının sönmeye yüz tutması bunun açık delilidir. Hanımına (yahut kocasına) insanca davranmayı başaramayan ve çareyi mahkeme kapılarında arayan kişilerin başkalarına hümanizm konusunda verecek hiçbir şeyleri yoktur.

Prof. Dr. Alaaddin Başar
İdeolojilerini “insan ve insan tabiatı” üzerine kurduklarını söyleyen hümanistlerin, öncelikle insan mahiyetini çok iyi bilmeleri ve doğru değerlendirmeleri gerekir.

Nur Külliyatında insanın üç temel özelliği “acz, fakr ve naks (noksanlık ve kusur)” olarak nazara verilir. İnsan bu üç sahada da sonsuza ulaşmış durumda. Yani aczi de, fakrı da, naksı da sonsuz. İnsan bu yaratılışıyla Allah’ın sonsuz kudretine, sonsuz zenginliğine ve yine sonsuz kemaline ayna olmaktadır.

İnsan her şeye muhtaçtır ve bunların hiçbirini yapacak güçte değildir. Göze muhtaç olduğu gibi güneşe de muhtaçtır. Bunların her ikisi de Allah’ın kudretiyle icat edilirler. Ciğere muhtaç olduğu gibi havaya da muhtaçtır. Bunlar da yine o ilahi kudretle yaratılmışlardır.

Her vicdan bunun farkındadır ve bütün ihtiyaçlarını sonsuz kudretiyle gören birinin varlığını bilmekle rahat eder. İnsan aklı o sonsuz kudret ve rahmet sahibinin kim olduğunu, sıfatlarını, isimlerini, İlâhî rehberler olmaksınız, tek başına idrak edemese bile her vicdan Onun varlığını bilir.

“Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azim bir acz ve hadsiz cesim bir fakr dercetmiştir. Tâ ki, kudreti nihayetiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınası nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zâtın hadsiz tecelliyâtına câmi geniş bir âyine olsun.” Sözler, 321

“Her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in barigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.” Sözler 687.

Acz kudretin zıddıdır; fakr ise zenginliğin, naks da kemalin zıddıdırlar. Şunu önemle ifade edelim: Her kusur ve her günah bir noksanlıktır; ama her noksanlık günah değildir.

İnsanın bir noksanı, yahut kusuru yorulmaktır. Bir diğeri unutmak, bir başkası bir anda iki şey düşünememek, iki yöne bakamamak, iki şey irade edememektir. Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri sonsuz kemaldedir. Yorulmaktan, unutmaktan münezzehtir. Sonsuz işleri birlikte ve karıştırmaksızın icra eder. İşte bu kemal bizim imdadımızı yetişmiş ve vücudumuzdaki sonsuz denecek kadar çok fonksiyon, irademiz ve kudretimiz dışında, en mükemmel şekilde yürümüş, yürütülmüştür.

İnsan bir anda iki harf yazamazken bedenindeki yüz trilyona yakın hücrede nice işler beraber görülürler. İnsan, bütün bu faaliyetleri kendisinin yapmadığını çok iyi bilir. Atomların ve hücrelerin de bu faaliyetlerden çıkacak sonuçları düşünüp planlamaktan uzak olduklarının şuurundadır. Buna rağmen, insanı “kendi gücü ve iradesiyle her şey yapabilecek ve dine muhtaç olmayan bir varlık” diye takdim etmenin gülünçlüğü açıkça görülmüyor mu?

İnanan bir insan, bütün bir kâinatı onun hizmetine veren İlâhî kudreti hayretle düşünür; her türlü ihtiyacını yerine getiren o rahmet sahibine kalbi sonsuz bir minnet ve şükürle dolar ve ibadet görevini severek yapar. Sonra kendisine ihsan edilen akıl nimetini yerinde kullanarak dünyadan da azami derecede istifade eder, hayatını daha rahat ve huzurla geçirir.

Huzur, refah ve saadet dinin yasakladığı şeyler değiller ki, hümanizm bunları sağlayacak bir alternatif gibi takdim edilsin. Burada hak dinle batıl dinleri birbirinden ayırt etmek gerekir. Batıl dinlerin de alternatifi, hümanizm değil hak dindir.

“İnsanın vazife-i asliyesi, …, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek ve küllî nazariyle mevcudatın tesbihatlarını müşahede ederek şehadet etmek ve ni’metler içinde imdâdât-ı Rahmaniyeyi görüp şükretmek ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizatını temâşa ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.” Sözler, 325

İşte gerçek hümanizm, insanı bu vazifelere sevk ederek onu “düşünen ve şükreden bir kul” olmaya yönlendirmektir.

Gelelim madalyonun diğer yüzüne:

Bütün insanların her türlü ihtiyaçlarını karşılasak ve aralarında tam bir sevgi ve güven tesis etsek bile bu hal kalıcı olmuyor. Dünya dönüyor, hayat bir kararda durmuyor. Hastalık, ihtiyarlık ve ölüm önümüzde bekleyen üç menzil. Ve ölüm ötesi: Kabir mahşer ve ahiret…

Hak din Allah’ın nizamı ve hak kitap Allah’ın fermanıdır. Ve dinde gaye insana Rabbini tanıtmak, Onun razı olduğu bir kul olmanın yollarını göstermek ve insanı bu fani dünyadan sonra ebedi bir saadete ulaştırmaktır. İnsana yapılacak en büyük yardım, ona bu doğru yolu göstermek ve bu saadet anahtarını sunmaktır. Buna göre hümanizm denilince bir saadet hareketi ve peygamber denilince de bu hareketin önderleri, yol göstericileri akla gelmelidir.

Hümanistler insanın şu özelliğini de önemle dikkate almalıdırlar:

İnsanı, diğer canlı ve cansız varlıklardan ayıran en büyük özelliği akıllı ve iradeli olması, bunları kullanma hürriyetine de sahip bulunmasıdır.

“İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur. … Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.” Mesnevî-i Nuriye

Bir ağaç düşünelim. İrade sahibi olsun. Dilerse elma versin, dilerse armut. İsterse kavak olsun isterse söğüt.

Yine bir hayvan düşünelim. Diğer hayvanların bütün özelliklerini taşıma kabiliyetine sahip bulunsun. İsterse bülbül gibi ötsün, isterse aslan gibi kükresin. Keyfi isterse ağ örebilsin, arzu ederse bal yapabilsin.

İşte istidadı akıl almaz derecede zengin olan bu varlık insandır. Neyi irade etse, o istidat ile yapabilmektedir. Dilediği mesleği seçebilen ve istediği ideolojiyi benimseyen, hak yola da batıl yollara da girebilen bu insan, şu kısa dünya hayatında kendisine imtihan gereği tanınan bu fırsatı iyi değerlendirmek mecburiyetindedir.

Bir derece açıklamaya çalıştığımız vecizenin devamında şu önemli noktaya dikkat çekiliyor:

“Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasib şeyleri bilir. Bu malûmat ile her şeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl tegafül eder.” Mesnevi-i Nuriye 182

Bu mükemmel yaratılışımıza iyice şükretmek için çevremizdeki canlıları şöyle bir düşünelim: Mesela, koyun bir bakıma kendinden habersizdir. Midesi olduğunu bilmez. Yediği otun midesine gittiğini ve orada hazmedildiğini de bilmez. Ciğerlerinden habersizdir; nefes alırken ne yaptığının farkında değildir. Kışın, ağılında samanını yerken önünde bir bahar mevsimi olduğundan, bir kaç ay sonra yeşil çimenlere kavuşacağından da haberi yoktur. Çok sade bir hayat sürmektedir. Çok şeyi bilmekten uzak, dertsiz, tasasız fakat çok basit bir hayat.

Fakat insan öyle değil. Bütün organlarını, onların ihtiyaçlarını, dertlerini ve çarelerini biliyor. Bu bilgiden nice ilim dalları ve iş sahaları doğuyor. O, bedeninin bütün bir kainatla sarılı olduğunun farkındadır. Güneşin, ayın görevlerini bilir. Dünyanın dönmesinin, mevsimlerin değişmesinin şuurundadır. İşte bu yaratılış onu “her şeyin maliki olan Malik’ini” tanımaya, ona inanmaya ve emri dairesinde hareket etmeye götürür ve götürmelidir.

İnsanın irade sahibi olması, kendini ve içinde yaşadığı âlemi tanıması gösteriyor ki, insan bu dünyada bir imtihan geçirmektedir. Hayrı da şerri de işlemeye kabiliyeti vardır. Böylece cennet ve cehennemden her ikisine de aday kılınmıştır.

Bu noktada Nur Külliyatında son derece önemli bir tespit yer alıyor:

“İnsandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i akliye Sâni’ tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz’-i ihtiyarîsiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler vukua gelir.” İşarat-ül İcaz 84

Kuvve-i şeheviye, menfaatleri celbetme kuvvesidir. İnsan nefsi ne servet ne de makam konusunda doymak bilmez.

Gazap kuvvesi, insanın zararlardan korunma kuvvesidir. Bu kuvveyi ölçüsüz kullananlar, başkalarının hakkına, hukukuna, malına, canına tecavüz ederek zalim olurlar. Kestiği başlarla kaleler yapan zalimler bu kuvvenin doymak bilmezliğini sergilerler.

Akıl kuvvesi de, ne kadar ilim tahsil etse doydum demez.

İşte insanın dünya saadeti gibi ahiret saadeti de bu kuvvelerin istikamet üzere çalışmalarına bağlıdır. Her türlü aşırılık zarar getirir. Herkesin kendi menfaati peşinde koştuğu, birbirinin elindekini kapma yarışına girdiği bir toplumda insan sevgisi yok demektir. Böyle bir toplumda fertler, “Komşusu aç iken kendi tok olan bizden değildir.” (İbni Ebî Şeybe, Kitabü’l İman s. 33.) hadisinin verdiği şefkat ve merhamet ruhunun çok ötesinde kalmışlardır. Böyle kişilere yapılacak hümanizm telkinleri havada kalmaya mahkûmdur. Bunlar ancak çok sıkı kanunî tedbirlerle zarardan men edilebilirler.

Kanunların iyi işlediği, yasakların ceza mekanizmasıyla en mükemmel şekilde önlendiği sistemlerde bile şu nokta boşlukta kalıyor. İnsan başkalarına zarar vermekten men edilse bile, yasaklara uymakla kalbinde diğer insanlara karşı bir sevgi hasıl olmuyor. Fırsatını yakalasa onlara zarar vermekten geri kalmıyor.

Hak dinin kalplere yerleşmesiyle yasaklar ikici bir isim daha alıyorlar: Haram. Mesela, hırsızlık yapmak, içki içmek, kumar oynamak hem yasaktır, hem haram.

İnsan nefsi bunlara meylettiği zaman, kanunların ötesinde iki yasakçı birden karşısına çıkıyor. Birisi “bu fiillerden Rabbinin razı olmadığı” konusunda vicdanın insanı zorlaması.

İnsan, kendisini varlıklar içinde en yüksek bir makama getiren, yeryüzüne halife yapan, bütün kâinatı onun hizmetine koşturan Rabbine karşı nasıl olur da isyan eder! İşte insan vicdanı bu noktada nefisle mücadeleye girer ve onu isyandan uzaklaştırmaya çalışır. İkinci yasakçı ise yapacağı işin cehennem gibi dehşetli bir azabı netice vereceğini düşünmesidir.

Kul hakkına her türlü tecavüz hem yasaktır, hem de haram. Hatta kanunen yasak olmayan nice haramlar vardır ki toplumun düzeninde büyük rol oynarlar. Mesela, gıybet yasak değildir, ama haramdır. Kişilerin, bu İlahi yasağa uyarak birbirlerinin gıyabında onları üzecek ve rencide edecek sözler söylemekten sakınmalarıyla insanın şeref ve haysiyeti en ileri derecede korunmuş olur.

Bu ise hümanizmin en ileri bir hedefi değil midir?

Prof. Dr. Alaaddin Başar