01.31.08
Duâya cevap
Apartmandan çıkar çıkmaz soğuk hava yüzüne çarptı, ama onun zihni hala az önce okudukları bir cümleye takılı kalmıştı:“Allah insanların duasını işitir ve onlara cevap verir, onlarla konuşur.”
Dalgın bir halde arabasına bindi. Anahtarı kontağa sokmadan önce, soğuğa aldırmadan, birkaç dakika daha bu konuyu düşündü. Nasıl? bu soru ruhunun derinliklerinden gelip zihnini bir bulut gibi kaplıyordu.Nasıl?
Onun her şeyi duyabileceğinden zerre kadar şüphesi yoktu, ama yine de dualara nasıl karşılık verdiğini zihni kavrayamıyordu.
Sonunda, cevabi bulmayı zamana bırakmayı düşünüyordu ki, birden içinden bir ses “Bunu neden bir dua vesilesi yapmıyorsun?” dedi.
Sahi ya, onun elinden gelen dua etmekten başka ne olabilirdi? Yüksek sesle Rabbine seslendi:“Allahim! Senin her kulunun kalbinden gecen arzulardan bile haberdar olduğunu biliyorum. Benim bu dileğimi de elbette duyuyorsun. Lütfen, duaları nasıl duyduğunu ve onlara nasıl cevap verdiğini bana öğret!”
Arabayı çalıştırdı ve ruhen rahatlamış bir halde evine gitmek üzere yola koyuldu. Ana caddede ilerlerken, birden garip bir duygu doğdu kalbinde. Bu duygu arabayı durdurup bir kutu süt almasını söylüyordu.
Önce kulak asmadı ve arabasını sürmeye devam etti. Ama ayni duygu bu defa daha güçlü bir şekilde benliğini sardı.
Bunun Rabbinden kendisine gönderilmiş bir işaret, bir mesaj olabileceğ ini düşünerek;
“Pekala Rabbim, sütü alacağım” dedi.
Bu, çok da zor bir sınav gibi görünmüyordu zaten.Arabadan inip bir kutu süt alacaktı o kadar. Öyle de yaptı ve yeniden yola koyuldu. Ana caddeden arabasını sürmeye devam ederken, bir ara sokağın ağzından geçiyordu ki, içindeki ses bu defa ona “O sokağa sap” diye emretti.
Önce sokağı geçti, ama duygu kuvvetlenince Peki diyerek geri donup o sokağa girdi. Sokaktan ilerledikçe binaların görünümü değişiyor ve iki katli binalar yerlerini tek katli derme-çatma barakalara bırakıyordu. Birkaç ev daha geçtikten sonra, ses durmasını söyledi. Arabayı sağa çekti ve etrafına bakındı. Burası tam anlamıyla bir gecekondu mahallesiydi. Ve evlerin çoğunun ışığı sönmüştü. Belli ki, sabah erkenden işe gidecek insanlar yataklarına girmişti bile. O bunları düşünürken, yüreğinin sesi bu defa ona su emri verdi:
“Git ve sütü sokağın karsısındaki yeşil evde yasayan insanlara ver.”
Genç adam eve baktığında onun pencerelerinden de diğerleri gibi ışık gelmediğini gördü.
Bu anlamsız bir şey diye düşündü bir an kendi kendisine. Bu evin insanları yataklarında uyuyorlar ve onları uyandırdığım takdirde aptal durumuna düşeceğim. Ama o ses “Git ve sütü ver!” dedi yine ona. Tereddüt etti uzunca zaman. Sonra aynı aksam ettiği duayı hatırladı. Ve bunun O’ndan bir işaret olabileceğine kanaat getirdi. Arabasından çıktı. İsterlerse bana aptal gözüyle baksınlar.
“Bu Rabb’imden gelen bir emirse eğer ona uyacağım” dedi kararlılıkla. Sokağın karşısındaki eve gitti ve zili çaldı. İçerden koşuşturmalar, gürültüler geldi.
“Kimsin? Ne istiyorsun?” dedi içerden bir erkek sesi. Aksanı farklıydı, ama söyledikleri anlaşılabiliyordu. Genç adam hemen oradan kaçıp uzaklaşmak istedi bir an. Fakat o bunu gerçekleştiremeden kapı açıldı. Fakir görünümlü bir adam açtı. Yüzünden hüzün okunuyordu, ama kapısında bir yabancıyı görmekten de fazla hoşnut değil gibiydi.
“Buyrun?” diyen ev sahibine sütü uzattı. “Bunu size getirdim.”
Adam sütü aldığı gibi içeri koştu. Daha sonra koridorun öteki ucundaki odadan çıkan bir kadın mutfağa doğru seğirtti hızla. Onu izleyen adamın kucağında ise bir bebek vardı. Ağlayan bir bebek. Adamın gözlerinden sicim halinde gözyaşları dökülüyordu. Yarı ağlayarak yarı konuşarak şunları söyledi:
“Şehre geleli iki ay oluyor. Hala iş bulamadım. Dostun ahbabın yardımları yla bugüne kadar geldik. Ama bugün bebeğimize süt alacak paramız yoktu. Sürekli dua ediyordum Allah’a bize süt göndermesi için.”Mutfaktan kadının sesi geldi bu sırada. Onun söylediklerini anlayamadı, çünkü başka bir dil konuşuyordu. Kocası onun sözlerini genç adama tercüme etti:
“Ondan bize bir meleğiyle süt göndermesini istiyordum. Sen bir melek misin yoksa?”Genç adam cüzdanındaki bütün parayı çıkarıp zorla adamın eline tutuşturdu. Ve adama bundan sonra onun için hep dua edeceğini, ve bir iş bulabilmesi için elinden geldiğince yardımcı olacağını söyledi.
Kelimeler boğazında düğümlenince, döndü ve arabasına bindi. Bu defa onun gözlerinden yaşlar dökülüyordu…
Artık Allah’ın kullarının dualarını nasıl duyduğunu, onlara nasıl cevap verdiğini daha iyi anlamıştı!
Dualarınızın hayırlara vesile olması dileğiyle ….
Selam Ve Dua ile…
(Alıntı)
Mevlam neylerse güzel eyler!
Terzi
Bir bilgeye sormuşlar:
“Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?
“Terzimi severim,” diye cevap vermiş. Soruyu soranlar şaşırmışlar:
“Aman üstad, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı? Neden terzi?”Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:
“Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.”
Vefa
Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar:“Ey insan ne olur yardım et bana, pesimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eger sen yardim etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.”
Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü “görmedim” der ve avcılar uzaklaşır. Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındakı torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar.
“Çok teşekkür ederim” der kurt, “Bana büyük bir iyilik yaptın”
“Önemli değil” der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. “Bir dakika” diye seslenir kurt:
Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok.”
Köylü bağırır: “Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.”
“Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur” der kurt. “Ben de kendi cıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.”
Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona gore davranmaya karar verirler.
Karşılarina önce yaşlı bir kısrak çıkar.
” Ne vefası ” der kisrak, “Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum,gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu… ”
Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar.
“Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim” der köpek, “Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım,ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur…”
Kurt köylüye döner, “İşte gördün” der.Köylü de son bir çabayla “Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye” diye cevap verir.
Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir.
“Her seyi anladım da” der tilki “Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?”
Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar:
“Gözümle görmeden inanmam…”
İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve “Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık” diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner:
“Sana minnettarim beni bu kurttan kurtardın” der.
Tilki de “Benim için bir zevkti” diye cevap verir. O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı
düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür.
Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter:
“Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş…”
Can Dündar
Ana duâsı
Musâ peygamber, Tûr Dağı’nda Allah u Tealâ ile konuşma şerefine erdikten sonra: “Yâ Rabbi, benim Cennet’teki komşularım kimlerdir, bazılarını bildirir misin?” diye bir istekte bulunmuştu.
Allah, Musâ peygambere: “Senin Cennet’teki komşularından biri, falan yerde yaşayan bir kasaptır. Görmek istersen, dükkânı falan yerdedir. Git, bir gece kendisine misafir ol,” buyurdu.
Musâ Peygamber, bu kasabın nasıl bir iyilik işleyerek kendine Cennet’te komşu olmayı hak ettiğini düşündü. Bu merakla, onun bulunduğu bölgeye doğru yola çıktı. Nihayet kasabı bularak: “Ey Allah’ın kulu, bu gece sana misafir olmak istiyorum, kabul eder misin?” dedi.
Kasap: “Hay hay! Tanrı misafirlerine, kapım daima açıktır, akşam olsun da eve birlikte gidelim, dedi.
Akşam olunca, kasap elindeki sepetin içini yiyeceklerle doldurdu. Birlikte evin yolunu tuttular. Eve gelince kasap:
– Bana müsaade buyurun, evvela şu salıncakta, değerli bir misafirim daha vardır. Onun hatırını sorup ihtiyaçlarını karşılayayım, sonra sizinle ilgilenirim, dedi. Odanın bir köşesinde asılı duran salıncaktan yaşlı bir kadın çıkardı. Altını temizledi, elbisesini değiştirdi. Adeta bir iskeletten ibaret kalmış ihtiyarın bütün hizmetini görüp, yemeğini yedirdikten sonra, tekrar yerine yatırdı. O sırada İhtiyar kadının anlaşılır anlaşılmaz bir şeyler söylendiği duyuldu. Kasap da bu sözlere “âmin” dedi.
Musâ peygamber sordu: “Bu kimdir ki, kendisine bu kadar özenle hizmet ediyorsun?”
Kasap: “Bu benim anamdır. Vaktiyle benim bütün zahmet ve sıkıntılarıma katlanmış vefakâr bir kadındır. Şimdi ben de kendisine evlâtlık görevimi yapmaya çalışmaktayım.”
– Peki, hizmetinin sonunda bir şeyler söyledi, sen de âmin, dedin; ne dedi ki?
– Annem, hizmetlerimden çok memnun kaldığı için, bana her gün, “Oğlum, Cennet’te Musâ Peygambere komşu olasın.” diye dua eder; ben de âmin derim. Bu olacak iş mi? Musâ Peygamber kim, ben kim? Ben onun yanına bile yaklaşabilir miyim hiç?
Bu esnada kendisini tanıtan Musâ Peygamber: “Müjdeler olsun sana,” dedi. “Ben Musâ Peygamber’im. Cennette senin bana komşu olacağını Allah haber verdiği için, komşumu görmek üzere buraya gelmiştim. Anana hizmetten sakın geri kalma,” diyerek oradan ayrıldı.Annenin çocuğuna duası, Allah yanında en makbul dualardan biridir. Anasının hayır duasını alanlara ne mutlu!
Cevriye teyze
O gün çok heyecanlıydım. Büyük bir merak içersindeydim. Annemle birlikte mahallemizde yalnız başına yaşayan ve gözleri görmeyen, yaşlı bir teyzeyi ziyarete gidecektik.
Arkadaşım Esra’ya bu ziyaretimizden söz ettim. O umursamaz bir tavırla:
- Ne yapacaksın? Kör bir kadını mı ziyaret edeceksin? diye söylendi.
Esra’nın bu yakışıksız sözlerine karşılık; yaşlı ve özellikle yalnız yaşayan, hasta ve kimsesizlere yapılan ziyaretlerin, Allah katında çok sevap olduğunu, onun bu sözlerini ise, kendisine hiç mi hiç yakıştıramadığımı söyledim.
O gün, sürekli bir biçimde Esra’nın sözlerini düşündüm. Üzüldüm, üzüldüm.
Bir insan hiç bu kadar acımasız, duygusuz olabilir miydi?
Annemin daha önce bu teyzeye yaptığı ziyaretler sonrasında bana anlattıklarını hatırladım.
Yaşlı âmâ teyze nasıl da memnun olmaktaydı annemin ziyaretlerinden. Ona dualar ettiğini nasıl da mutlu olduğunu bir bir anlatmıştı annem.
Evet bu yaşlı âmâ teyzeye gidecektik annemle.
Anneme, önceki gün Esra’yla konuşmamızdan söz ettim. Kör bir kadını niçin ziyaret edeceğimizi sorduğunu söyledim.
Annem sözlerimin sonunu bile beklemeden, Esra’nın duyarsızlığına büyük bir tepki gösterdi. Kızdı. İnsanların birbirine karşı sorumlulukları olduğunu söyledi. Peygamber Efendimiz’in komşu haklarına ne kadar önem verdiğini anlattı. °Komşusu açken, tok yatan bizden değildir’ sözünü her birimizin bir ilke olarak benimsememiz gerektiğini söyledi.
Annemin anlattıklarını merakla dinliyordum. Bir Müslüman çocuk olarak, insanları sevmemizi, yaşlılara, kimsesizlere, yoksullara yardımda bulunmamız gerektiğini bir kez daha hatırladım. Esra’nın tavrı, bu konuda yeniden düşünmeme neden olmuştu.
Annem, Esra’nın “Kör kadın” sözüne de çok kızmıştı.
Bana kör ile âmâ kelimelerinin anlamını ayrı ayrı anlatmaya başladı. O zaman kör kelimesinin, daha çok doğruları, gerçekleri görmeyen, insanlıktan sevgiden uzak olan insanlar için kullanıldığını öğrendim. Annem, Kur’an-ı Kerim’de ilâhi gerçekleri görmeyen insanlar için: “Onların gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri kilitlidir“ ifadelerinin yer aldığını söyledi. Gözleri eşyayı, dünyayı görememek demek olan âmâ kelimesini kullanmanın, daha doğru olacağını anlamıştım.
O gün, okuldan eve gelir gelmez, önlüğümü çıkardım. Annem de hazırlanmıştı. Ağabeyime bir not yazarak evden çıktık.
Annem yolda, gideceğimiz teyzeyle ilgili olarak bana bilgi verdi. İnsanları ziyaret etmenin, onları sevmenin herkes için bir görev olduğunu bir bir anlattı.
Sekiz on merdiven çıktıktan sonra apartmanın giriş katındaki sol dairenin kapısını çaldık.
Kapı açıldı. Yaşlı âmâ teyze işte karşımızdaydı. Bizi içeriye buyur etti. Bir köşeye oturduk.
Bugüne kadar, çarşılarda; caddelerde âmâ insanlar görmüştüm. Ellerindeki bastonlarla, dikkatlice yürüyen bu insanların yerine kendimi koyar, onların hallerini anlamak isterdim.
Görmeden yürümek nasıl da zordur. Bu insanların durumunu düşünmeden yapılan: kaldırımlar, açılıp da kapatılmayan çukurlar, onların hayatını nasıl da zorlaştırıyor kim bilir?
İşte şimdi karşımda yine gözleri görmeyen, yaşlı ve kimsesiz bir teyze duruyordu.
Annem, teyzenin hatırını, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordu. Güler bir yüz, temiz bir dille:
- Allah’a şükür yavrum, sağ ol önemli bir ihtiyacım yok. Zaten zaman zaman bir iki komşu da ziyaretime geliyorlar. İhtiyaçlarımı karşılıyorlar sağ olsunlar, cevabını verdi.
Âmâ teyzenin adının Cevriye olduğunu öğrenmiştim.
Cevriye Teyze, yıllar öncesinde geçirdiği bir hastalık sonunda yedi defa gözlerinden ameliyat olmuş. Ne yazık ki, ameliyatlar olumlu sonuç vermemiş. Gözleri o yıllardan bugüne görmüyormuş.
Cevriye Teyze bunları anlatırken, ben bütün dikkatimle onu inceliyor ve dinliyordum.
Güzel, nurani, temiz bir yüzü vardı. Yavaş yavaş konuşuyordu, ikimizi de görüyormuş gibi konuşuyordu.
Bir yandan annem ve teyzenin konuşmalarını dinliyor, bir yandan da evin, beni hayrete düşüren, temizliğini düşünüyordum: Bu evi, Cevriye Teyze böyle temizleyemezdi. Mutlaka bir tanıdığı, bir başka komşu teyze gelip evi temizliyordu.
Ben bu düşünceler içerisinde şaşkın bir haldeyken bana:
- Boncuk! Sen nasılsın? diye seslendi.
Beni nasıl fark etmişti bilemiyorum. Hiç sesimi çıkarmamıştım. Yalnızca onları dinlemiştim. Kim bilir…
Cevriye Teyzenin bana, Boncuk diye seslenmesi, hoşuma gitmişti. Ona iyi olduğumu, teşekkür ettiğimi söyledim. Ben de onun hatırını sordum.
Cevriye Teyzeyle annem ne kadar konuştu? Bilemiyorum. Ama havanın kararmaya başladığına bakılırsa, birkaç saat olmuştu.
İzin isteyerek ayrıldık Cevriye Teyzelerden. Ben onun elini öptüm. O da beni yanaklarımdan öptü.
Teyze’den ayrılıp evimize dönerken, annemle yine onu, Cevriye Teyzeyi konuştuk.
Şimdi evde yapayalnızdı. Gözleri görmüyordu. Evin işi, yemek, bulaşık… Bir sürü yapılması gereken iş… Hangisini nasıl yapacaktı? Bunları yaparken nasıl da zorlanacaktı? Hele temizlik işi…
Anneme sordum:
- Cevriye Teyze işlerini nasıl yapabiliyor?
Annem, Cevriye Hanım’ın işlerini bizzat kendisinin yaptığını, zor da olsa yapmaya çalıştığını, zaman zaman da bazı komşuların ona yardımcı olduklarını, evin kirlendiğini ise kokudan anladığını söyledi. Herkesin pek çok derdi olabileceğini, önemli olan bu sıkıntıları aşarak yaşayabilmek olduğunu hatırlattı. Bu noktada, daha büyük sıkıntıları, hastalıkları olan insanlara bakarak, halimize şükretmemiz gerektiğini öğütledi.
Kendimi, ailemizi, ağabeylerimi, anne ve babamı, evimizin şartlarını düşündüm. Ufak tefek sıkıntılara rağmen, önemli problemlerimiz yoktu. Allah’a şükrettim. Sıkıntılı, hastalıklı, yoksul ailelere ise yardım etmesini diledim Allah’tan.
O akşam, gözlerimde Cevriye Teyze’nin evi, temizliği, güler yüzlülüğü, kulaklarımda ise, annemle konuşurken söylediği sözlerin hemen hepsi kalmıştı. Ama bu sözlerin içinde şu özlü sözü, ömrüm boyunca hiç unutmayacağım:
- Önemli olan, insanın gözlerinin görmesi değil, asıl önemli olan şey, Allah sevgisini, kardeşliği, insanlığı görememektir. İnsan gönül gözüyle de dünyayı görebilir. İnsanları sevebilir, insanlara yararlı olabilir.
Ama asıl körlük: Allah sevgisini, asıl güzellikleri görememektir.
Rıfkı Kaymaz
Duâ aynı duâ; ama, okuyan ağız aynı değildir!
Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinden:Fakirin biri, bir ağaç dibinde gölgelenmekte olan Hz. Ali (r.a.)’ye gelir, ihtiyaçlarını arz eder:
- Çoluk-çocuk sıkıntı içindeyim, ne olur bana biraz yardımda bulunun, der.
Hz. Ali (r.a.) hemen yerden bir avuç kum alır, üzerine okumaya başlar. Sonra da avucunu açar ki, kum tanecikleri altın külçeleri hâline gelmiş…
- Al, der fakire. İhtiyacını karşıla!Fakirin gözleri yerlerinden fırlayacak gibi olur:
- Allah aşkına söyle yâ Emîre’l-mü’minîn! Ne okudun da kum tanecikleri altın oluverdi? der. Hz. Ali (r.a.) anlatır:
- Kur’ân-ı Kerîm, Fâtiha sûresine gizlenmiştir. Bende Kur’an-ı Kerîm’i okudum, yani Fâtiha sûresini okudum bu kumlara…
Bunu öğrenen fakir durur mu? O da bir avuç kum alır ve başlar okumaya. Okur, okur, okur… Ama kumlarda bir değişiklik yoktur. Altın filan olmuyor, aynen duruyor.tekrar gelir ve İmam Ali kerremallâhü vechehû hazretlerine:
- Ben de okudum, ama birşey değişmiyor; kumlar altın olmuyor, der. Emîrü’l- Mü’mînin Hz. Ali (r.a.) boynunu büker, mahcup bir edâ ile cevap verir:
- Ne yapayım, der. Duâ aynı duâ; ama, okuyan ağız aynı değildir! Duâ tamam; lâkin, okuyanın ihlâsı ve teveccühü tamam değildir!..
İşte bütün mesele buradadır. Okuyanın ihlâsında ve teveccühünde… Aynı duâ; aynı îman, aynı İhlâs ve aynı teveccühle okunacak ki, aynı netice elde edilebilsin. Yoksa kumu altın yapmak gibi bir iksire sahip olabilmek mümkün olmaz…
Kırlangıç hikayesi
Bir kırlangıç hikayesi bu,
Kırlangıçların hikayesi.
Hani şu altı ayda bir
Havalar soğuduğunda,
Sıcak ülkelere göçmek zorunda kalanların hikayesi.
Hani sevmiş de kabul görmemiş,
Sevildiğini farkedememiş,
Ya da sevdiğini bir türlü söyleyememişlerin hikayesi.
Hikaye bu ya;
Bir gün bir kırlangıç gider
ve bir adamın penceresine konar.
Gagasıyla tıklatır pencereyi
ve adam pencereyi açar sorar
- Ne var ? diye
- Biliyorum der kırlangıç, sana garip gelecek ama,
müsaade edersen eğer seninle kalabilir miyim ?
- Niye ki der adam
- ‘uzun süredir izliyorum seni, evine kimse girip çıkmıyor’.
Anlaşılan ne eşin, ne dostun, ne arkadaşın var.
Beni içeri al, ister bir kafese koy, istersen avucuna alıp sev.
Ne olur bundan sonra seninle kalayım’ der kırlangıç.
Adam şaşırır, düşünür, taşınır. Ve reddeder kırlangıcı:
- ‘Olmaz’ der. Kapatır pencereyi.
Ertesi gün tekrar gelir kırlangıç, ve konar pencereye.
Adam açar, ‘yine ne var’ der gibi bir ifade yüzünde;
Kirlangıç:
- ‘Beni içeri al’ diye tekrarlar yine
- ‘Neden sen?’ der adam
- ‘Çünkü seni seven ben’ der kırlangıç.
Üçüncü gün son kez gelir kırlangıç
ve adama ‘bak’ der:
- ‘Bu sana son gelişim
ve son kez seslenişim
Havalar soğudu
Artık göçüyoruz
Sıcak ülkelere gidiyoruz
Altı ay buralarda yokuz.
Ne olur beni içeri al ister kafese koy kapat
istersen avucuna al sev
yeter ki sana yakın olayım.’
- ‘Olmaz’ der adam, ‘ben bir insanım, sen bir kuş.
Elalem ne der bu işe…’
Hadisenin nihayetinde,
adam örter yine pencereyi
ve kırlangıç da uçar gider
Diğer kırlangıçlarla birlikte
sıcak ülkelere..
Adam yine yalnız kalmıştır.
‘Yine yalnız kaldım’ der kendi kendine.
Kırlangıcın içeri girmesine
ve evinde kalmasına
izin vermemiştir ama
aslında bir hayli içerlemiştir.
Tamam belki bir kuş,
Belki bir hayvan,
ama ik defa ona biri
Seni seviyorum demiştir.
O güne kadar birinden
Bu iki kelimeyi duyacağı günü beklemiştir,
Duyduğunda ise yüz çevirmiştir.
Adam pişman olur,
Ve kırlangıcı beklemeye karar verir.
Artık bir kuş da olsa,
Onu seven biri vardir,
Altı ay sonra geri gelecektir,
ve sevdiği insanın evine girecektir.
Aradan bir ay geçer,
iki ay geçer,
üç dört ay geçer,
Altıncı ay…
Adam artık evinin penceresi sonuna kadar açık
beklemektedir.
Nihayet altıncı ayın sonunda
Ufukta kırlangıçlar görülür..
Hepsi öbek öbek geri dönmektedir.
Sanki adam için
uzaktan yaklaşan bu manzara
bir düğün bayram gibidir.
Kırlangıçlar gelir
Kırlangıçlar geçer pencerenin önünden…
Ama bizim kırlangıcı adam bir türlü göremez.
Nihayet son kırlangıç da geçmektedir pencerenin önünden…
- ‘Bir dakika bakar mısın’ der adam son kırlangıca
- ‘Buyurun beyefendi’ der kırlangıç..
Adam sorar:
‘Bir kırlangıç vardı,
Buraya gelir pencereme konardı
beni sevdiğini söylerdi,
Gördünüz mü benim kırlangıcımı ?’
Kırlangıç:
‘Beyefendi ne zaman oldu bu olay?’
Adam:
‘daha çok yeni… altı ay kadar oluyor
Siz buradan göçüp gitmeden önce yani…’
‘Ohoo, siz kırlangıçlarla ilgili gerçeği
bilmiyorsunuz herhalde?’ der kırlangıç
‘Hayır’ der adam ‘nedir o gerçek?’
Kırlangıç:
şudur: kırlangıçların ömrü altı aydır…
Dört kelebek
Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
–Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş..
İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:
–Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!
Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:
–Ve bu ateş yakıcı bir şey!
Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş. Ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek “poff !” diye ortadan kayboluvermiş…
Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş… Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!…
Kavanozdaki taşlar
Profesör sınıfa girip karşısında duran en şeçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra: “Bugün, zaman yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız” dedi. Kürsüye yürüdü ve kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı.
Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı.Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve:
- Bu kavanoz doldu mu? diye sordu.
Öğrenciler hep bir ağızdan “doldu” diye cevap verdiler.Profesör “Öyle mi?” dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı.Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı.Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha:
- “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.
Bir öğrenci “dolmadı herhalde”diye cevap verdi.”Doğru” dedi Profesör ve yine kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum tanelerini taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü.Gene öğrencilerine döndü ve “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.
Tüm sınıftakiler bir ağızdan “Hayır” diye bağırdılar. “Güzel” dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı.Sonra öğrencilerine dönerek:”Bu deneyin amacı neydi?” diye sordu.
Uyanık bir öğrenci hemen “Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır”diye atladı.
“Hayır” dedi profesör, “Bu deneyin esas anlatmak istediği: eğer büyük taşları baştan yerleştirmezseniz küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsınız” gerçeğidir”.
Öğrenciler saşkınlık içinde birbirlerine bakarken Profesör devam etti :
“Nedir hayatınızdaki büyük taşlar?
Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız,eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız; bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki de hepsi. Bu gece uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir, iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiçbir zaman koyamazsınız. O zaman da ne kendinize ne çalıştığınız kuruma ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir iş adamı, gerçekte de iyi bir adam olmayacağınızı gösterir.
Çocuk gibisin
Bazen insanları hafife almak için “Çocuk gibisin, Çocuk gibi davranıyorsun” denir ya. Bu hikayeden sonra çocuk gözüyle bakmanın basit olmadığını anliyor insan… Babası Ispanya’nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her haftasonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapisaneye giderdi.Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapisaneye özgürlügü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı. Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı… Çok üzülmüştü küçük kız… Babasına söyledi bunu, o da “üzülme kizim, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?” dedi.Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmisti. Babası keyifle resme baktı ve sordu: “Hmmm! Güzel ağaç! Üzerindeki benekler ne? Portakal mi?”
Küçük kız babasına eğilerek, sessizce: “Hşşşşt! O benekler ağacin içinde saklanan kuşların gözleri!”
Beş maymun hikayesi
Kafese beş maymun koyarlar. Ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Maymunlardan biri eğer muzlara ulaşmak isterse dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar…Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar. Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır. Maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun koyulur. İlk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler.Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir ve ilk yaptığı atakta dayak yer. Bu maymunu en şiddetli ve istekli döven ise en son içeri koyulan ve ıslatılmamış olan maymundur. Bütün maymunlar bu şekilde yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene ve muzlara yaplaşmamaktadır.Neden mi?
Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmelidir…
Sabır
Çin Bambu ağacının yetişmesi, olumlu ısrar için güzel bir örnektir. Çinliler bu ağacı şöyle yetiştirir:
- Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz.
- Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez.
- Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez.
- Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler.
Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.Akla gelen ilk soru şudur :
Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı Yoksa beş yılda mı ulaşmıştır?
Bu sorunun cevabı tabii ki beş yıldır. Büyük bir sabırla ve ısrarla tohum beş yıl süresince sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edebilir miydik?Bir başarının şartları her zaman çok basittir:
Bir süre için çalışın,
Bir süre tahammül edin.
Her zaman inanın
Ve hiçbir zaman geri dönmeyin.