01.31.08

Kelebek ve çiçek

Yazı kategorisi: Hikayeler, Kelebek tagged 5:56 pm yazan: Minik Kelebek

Bir zamanlar birisi Allah’tan bir çiçek ve bir kelebek diledi.  Fakat Allah bunların yerine ona bir kaktüs ve bir tırtıl verdi.  Adam üzgündü…  Neden dileği yanlış anlaşılmıştı, bir anlam veremiyordu.
Sonra şöyle düşündü:  Allah’ın ilgilenmesi gereken o kadar çok insan var ki….
Ve sorgulamamaya karar verdi.
Bir zaman sonra adam bıraktığı dileğinin peşinden gitti.  Ne durumda olduğunu merak etti.  Fakat gördüklerine inanamadı.  Dikenli ve çirkin kaktüsten çok güzel bir çiçek ortaya çıkmıştı.  Ve göz zevkini bozan tırtıl güzel bir kelebeğe dönüşmüştü.Allah ne yaptığını bilir. O’nun yolu her zaman en doğrusudur.Bize tamamen yanlış görünse bile.
Eğer Allah’tan birşey isterseniz ve size O başka bir şey verirse güvenin.  O’nun sizin her zaman ihtiyaç duyduğunuz şeyi uygun zamanda vereceğine emin olabilirsiniz.
İstekleriniz…  Her zaman ihtiyacınız olan şeyler değildir.  Allah dileklerinizi her zaman yerine getirir. O yüzden kuşkulanmadan ve şikayet etmeden O’na inanmaya devam edin.  Bugünün dikeni, yarının çiçeğidir.
 
Allah seçimi O’na bırakanlara en iyisini verir…  Mevlâm görelim neyler, neylerse güzel eyler…

Güzellik kraliçesi

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:55 pm yazan: Minik Kelebek

Sahte dostluğun iç yüzü, çirkinlik ve küstahlığın iğrenç manzarası…1932 Belçika’nın Spa şehrinde yapılan dünya güzellik müsabakası esnasında jüri başkanının ibret dolu sözleri:
“Sayın jüri üyeleri!  Bugün Avrupa’nın ve Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz.  1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir.  Elbette Amerikanın ve Rusya’nın hakkını inkar edemeyiz.
Netice bu Hıristiyanlığın zaferidir.
Bir zamanlar sokağı bile kafes arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır.  Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz.  Ondan daha güzeli varmış yokmuş bu önemli değil…
Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz.  Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz, Avrupa’nın zaferini kutluyoruz.”

Son ders…

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:54 pm yazan: Minik Kelebek

Bir profesörün mezun edeceği talebelerine verdigi son ders…Bilgisayar Mühendisi Arkadaş, inşallah iyi bir ‘donanım’cı veya iyi bir ‘program’cı veya iyi bir ‘network’çü veya iyi bir ’system administrator’ olacaksın. Yalnız şu mühim meseleleri sakın aklından çıkarma!

Bu kâinatın öyle bir donanımcısı vardır ki, bütün mevcudâtı ve içinde yer yüzünü ‘create’ etmiş; güneş’i bir ‘power source’, ay’ı bir ’system clock’ yapmış.  O ‘power source’dir ki, kesintiye uğramaz ve o ’system clock’tır ki, şaşmaz ve şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir.

Bu zât aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünya üzerinde çalışacak şekilde koca hayat programını yazmış, yüzbinlerce yıldan fazladır, ‘error’ verdirmeden, ‘crash’ ettirmeden çalıştırıyor.  Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu ’save’ etmiş ve yine o küçücük hücrende ‘execute’ ettiriyor.

Madem ki, DNA’nın bir program olduğu apaçıktır ve bir program programcısız olamaz demek ki, senin programcılığın ancak o büyük zâtın programcılığına ancak bir ayna hükmündedir.  Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu ‘network’ün içinde hadsiz protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, madem ki, senin de diğer insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımı yanına vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor.

Ve madem ki, sen, etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye ışık, ses gibi türlü medyayı hazırlamış kullandırıyor. Sen bunları keşfeder, kullanır fakat bir yenisini ekleyemezsin, o halde öyle büyük bir ‘network’ uzmanı zât vardır ki, senin her türlü ihtiyacını bilir, ona göre teçhizatını verir.

Senin ‘network’çülüğün ancak onun, sonsuz ilminden sana verdigi bir küçük parça ve bir büyük nimettir.

Arkadaş, aldanma! Şu güzel dünya hayatı programı bir ‘limited trial version’dur, görüyorsun ki, elde ettiğin malı-mülkü hiç bir surette ’save’ edemiyorsun. Öyle ise; bu kâinat yazılımını yazanı tanı. Hem hiç mümkün müdür ki, bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda ‘about’ kesimi koyup kendini tanıttırmasın. Öyle ise bu kâinatın en büyük ‘donanımcısı’, ‘programcısı’, ‘network’çüsü ve ’system administrator’u olan zâtın her yere işlediği ‘about’ kesimlerini gör, öğren, ‘full versiyon’unu kazanmak için çalış.

Unutma ki, hiç bir hareketin atlanmadan çok dikkatli ‘log’lar tutuluyor. Bu ‘log’lar herşeye gücü yeten o ’system admini’ tarafından ‘open’ edilip ‘check’ edilecektir. Aman ha dikkat !

Ruhunuza fâtihâ okuyun

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:53 pm yazan: Minik Kelebek

Yıllar önce köyün birine bir imam görevlendirilmişti. Gençti ve yeni evliydi. Gayretli ve çalışkandı. İnsanları namazla buluşturmak için çaba sarf eden samimi bir insandı. Fakat ne kadar çabalasa da köyün erkeklerini, camiye cemaate çekmeyi başaramamıştı. Belki de yazın yoğun dönemi olduğu için cuma haricinde insanlar gitmiyordu.
Kapı kapı dolaştı, olmadı. İşlerinde yardımcı olmayı teklif etti, olmadı. Namazın hikmetlerinden bahsetti, yine olmadı…  Bir sabah köy, sala sesiyle uyandı. Herkes merakla kimin öldüğünü soruyor, ama kimse bilmiyordu. Tarlaya, bağa, bahçeye gitmeye hazırlanan köylü, soluğu camide aldı. Herkes imamın salayı bitirip çıkmasını bekliyordu.
Nihayet imam gözüktü. Biri atıldı hemen:
- Hoca kim öldü Allah aşkına? Kimsenin haberi yok, ismini de söylemedin…
O zamana kadar cemaati kapıda göremeyen imam, öfkeyle bağırdı.
-Kim olacak? Sizin ruhunuz ölmüş, onun için okudum salayı…  Şayet ölmemiş olsaydı, dört aydır buradayadım, sabah namazına bir tek Allah’ın kulu gelip te saf durmadı. Ruhunuza Fatiha okuyun, ruhunuza!
Kimseye bakmadan geçti gitti. Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu.  Köy halkı bu olaydan sonra çok etkilendi. Sabah namazına da, diğer vakit namazlarına da devam edenler yavaş yavaş çoğaldı.
 
Said Demirtaş, Namazı Yaşayanlar.

Japon ve kertenkele

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:52 pm yazan: Minik Kelebek

Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için evinin bir duvarını yıkar.
Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışarıdan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da, kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce. Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı. nasıl olmuştu da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmıştı?
Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalıydı. Sonra bu kertenkelenin 10 yıldır hiç kıpırdamadan nasıl 10 yıl yaşadığını düşündü- ayak çivilenmişti!
Böylece çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye baslar, ne yiyor acaba? Sonra nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle!

İnanılmaz! Adamı sersemletir gördüğü manzara. Bu nasıl bir sevgi?
Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmekteydi…

Üçlü filtre testi

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:49 pm yazan: Minik Kelebek

Sokrates, saygıdeğer bir düşünür olarak Eski Yunan’da hatırı sayılır bir ün yapmıştı. Bir gün bir tanıdık büyük filozofa rastladı ve dedi ki: “Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?”
“Bir dakika bekle.” diye cevap verdi Sokrates: “Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna 3’lü Filtre Testi deniyor.”
“Üçlü Filtre mi?”“Doğru” diye devam etti Sokrates;

“Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup; söyleyeceğini gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir. Bu, ona üç filtre testi dememin sebebi. Birinci filtre Gerçek Filtresi. Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?”

“Hayır” dedi adam, “Aslında bunu sadece duydum ve…”

“Tamam” dedi Sokrates;

“Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi 2. filtreyi deneyelim, İyilik Filtresi’ni. Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?”

“Hayır, tam tersi” dedi adam.

“Öyleyse” diye devam etti Sokrates; “Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı: Yararlılık Filtresi. Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?”

“Hayır gerçekten yaramaz.” dedi adam.

“İyi” diye tamamladı Sokrates. “Eğer, bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar bir şey değilse bana niye söylüyorsun ki?”

Hiç kimse hakkında başı boş konuşup boşuna günaha girmememiz, gıybet edilen ortamlarda da bulunmamamız gerekiyor.

Hayatın sırrı

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:48 pm yazan: Minik Kelebek

Bir Kızılderili masalında denir ki:Kainatın yaratılışı tamamlanmış, sıra insana gelmişti. Yaratıcı, insanı yaratmadan önce bütün yaratıklara seslendi: İnsanlar hazır oluncaya kadar onlardan bir sırrı saklamak istiyorum. Bu sır, onların kendi yaratılış hakikatidir. Sizce bu sırrı nasıl saklayayım.

Kartal söz aldı: “Bana ver Allah’ım, onu aya götüreyim.”
Yaratıcı “Hayır” dedi. “Bir gün gelir oraya da giderler ve onu kolayca bulabilirler.”Som balığı “onu okyanusun derinliklerine gömeyim Allah’ım” diye teklif etti.
Yaratıcı “Orada da rahatlıkla bulabilirler cevabını verdi.

Buffalo “Onu büyük düzlüklere gömeyim” dedi.
Ama yaratıcı yine “Hayır” dedi. Orada da kolaylıkla bulabilirler”

Yeryüzünün koynunda yaşayan ve maddi gözleriyle değil manevi gözleriyle gören köstebek söz aldı ve “O sırrı insanların içine koy Allah’ım” dedi.

Ve yaratıcı, ta baştan, varlıklara sormadan önce zaten takdir ettiği bu yöntemi köstebeğin dilinden duyduğu için memnun oldu ve öyle yaptı. Yaratılışın sırrı artık her bir insanın içindeydi ve onu bulabilmek için çaba harcamaları gerekecekti.

Murat Çiftkaya’nın İlham Öyküleri adlı kitabından iktibasen.

Hiç hayalinizden sıfır aldınız mı?

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:44 pm yazan: Minik Kelebek

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan bir gezgin at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.

Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.

Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “0″ ve “Dersten sonra beni gör” uyarısı vardı.

“Neden “0″ aldım?” diye merakla sordu hocasına, çocuk..

“Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal” dedi, hocası..

“Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız” ve ekledi:

“Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.” çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.

“Oğlum” dedi babası “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!.”

Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..

“Siz verdiğiniz notunuzu değiştirmeyin” dedi..”Ben de hayallerimi..”…..

O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.

Öykünün en can alıcı yanı şu:

Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine “Bak” dedi, “Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah’ tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.”

(Alıntı)

Küçük papatyanın gözyaşları

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:41 pm yazan: Minik Kelebek

Küçük bir bahçede küçük bir papatya varmış, bir de bahçıvan… bahçıvan her gün papatyayı sevip koklarmış su içirirmiş.  Ona sürekli çok güzel olduğunu söylermiş.  Bir gün bir genç adam koparmaya çalışmış papatyayı, papatya çok korkmuş, tam o sırada bahçıvan genç adamın zalim ellerinden kurtarmış papatyayı…
Papatya aşık olmuş bahçıvana, o geldiğinde dimdik durmaya başlamış, daha da güzelleşmiş papatya.  Ama bahçıvan bir gün eline tırmığı alıp tüm otları koparmış toprağın altını üstüne getirmiş papatyaya  tesadüfen bir şey olmamış.  Korkudan boynu bükülmüş papatyanın, hiçbir anlam verememiş bahçıvanın yaptıklarına.  Bahçıvan renk renk güller ekmiş oraya onları sevmeye onlarla ilgilenmeye başlamış.  Günlerce uğramamış papatyanın yanına, papatya hep beklemiş üzüntüden yaprakları kurumaya başlamış. 
Bir gün bahçıvan güllerle konuşmaya başlamış “canlarım benim ne de güzelsiniz, sizi yetiştirip satacağım,bahçem güzel görünecek herkes buraya gelip benden gül almak isteyecek o zaman çok para kazanacağım, daha büyük bir bahçe alıp sizlerden daha çok yetiştireceğim.  Renk renk, çeşit çeşit.  Halbuki o papatya öylemiydi, kupkuru bir ot gibiydi büyüyüp çoğalmadı bile. Boşuna uğraştım onunla günlerce”.  Papatya duymuş bunları, ve ağlamaya başlamış, gözünden akan yaşlar güllerin kuruyup bir anda ölmesine sebep olmuş.  Ölen güllerin arasından papatyalar büyümüş, tüm bahçe papatyalarla dolmuş, irili ufaklı bir sürü papatya sarmış etrafı.  Bahçıvan sabah uyandığında bahçeye çıkmış ve gözlerine inanamamış,”nasıl olur böyle bir şey?” diye merak etmiş.  Gözleri kamaşmış bahçıvanın tüm bahçesine bahar gelmiş.  Bembeyaz olmuş etraf.  Papatyaların güzelliğini gören herkes o bahçeyi ziyaret etmeden geçmemiş.sevgi bahçesi koymuşlar o bahçenin adını.ülkenin dört bir yanından ziyarete gelmişler.  Dünyanın en güzel papatyaları orda yetişmiş sadece.  Binlerce aşık o bahçede sevdiğine aşkını ilan etmiş.  Orada başlayan aşklar hiç bitmemiş, sonsuza dek sürmüş…
Küçük papatya aşık olduğu adama o bahçeyi hediye edip ölmüş, papatyanın gözyaşları bahçıvanın çok uzun yıllar mutluluğu olmuş.  Hayali gerçekleşmiş bahçıvanın çok paralar kazanmış zengin olmuş.  Herkes onu tanımış, ama bahçıvanın hayalini renk renk, çeşit çeşit güller değil,”kupkuru bir ot” dediği küçük bir papatya gerçekleştirmiş.
O bahçıvana ne mi olmuş? Bahçıvan yine bir hata yapmış ama bu seferkinin dönüşü olmamış.  Zengin oldu diye tüm papatyaları toprağından söküp büyük bir bahçeye taşınmaya karar vermiş.  Papatyaların hiç biri yeni bahçelerinde yaşayamamışlar hepsi teker teker ölmüş.  Bir tane bile papatyayı yaşatamamış bahçıvan.  çünkü keramet ne bahçede ne de bahçıvan daymış.  Keramet küçük papatyanın sevgiyle akan gözyaşlarındaymış, papatyanın gözyaşları yıllarca o bahçeyi güzelleştirmiş.  Ama bahçıvan ne yazık ki bunu anlayamamış.  Bahçıvanın hiçbir şeyi kalmamış hayatta herkes onu terk etmiş.
Bir gün eski küçük bahçesinin önünden geçiyorken aklına yıllar önce ki o küçük papatya gelmiş.  Bahçenin yeni sahibinden izin alıp küçük papatyanın olduğu yere koşmuş bakmış kupkuru bir topraktan başka bir şey bulamamış…  Bu sefer küçük papatya da ona yardımcı olamamış…
Papatya iki şans vermiş bahçıvana biri hayattayken varlığıyla, ikincisi de ölürken bahçeye akıttığı gözyaşlarıyla.  Ikisini de değerlendirememiş bahçıvan.  Papatya yaşasaydı bir şans daha verir miydi sizce? Evet verirdi!

Gök kapılarını titreten duâ

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:40 pm yazan: Minik Kelebek

Asrı Saadette ticaretle uğraşan bir tacir mümin vardı. Bu tacir ticaretinde helal haramı gözetir. Allah ve Resulü için bu ticareti yapar, herkesin hakkına riayet ederdi. Ticaretini Şam ile Medine arasında gerçekleştirir çoğunlukla da ticaret kervanları ile hareket etmez, tek başına yolculuk yapmayı severdi.Bir alacağını almış, satacağını da satmış ve Şamdan Medine ye doğru hareket etmişti. Epeyce yol almıştı ki, baştan aşağı silahlı bir eşkıya ile karşılaştı. Eşkıya bu mümin taciri tehdit etti
- Mallarını şuraya indir, develerini de şu ağaca bağla.
Mümin tacir :
- Mallarım senin olsun, beni bırak gideyim.
Eşkıya :
- Bugüne kadar soyup da öldürmediğim kimse yok Senin hem mallarını alacağım, hem de canını.
- Madem beni öldürmeye kararlısın, senden son bir talebim var
- Söyle talebini
- Ben Müslümanım abdest alıp, iki rekât namaz kılayım ondan sonra beni öldür.
Eşkıya izin verir. Tacir önce abdestini alır, sonra da İki rekât namaz kılar ve ellerini Rabbine açar:
- Ya Vedud Ya Vedud Ya Zel arşil mecîd! Ya Mübdi, Ya Muid! Ya Feaalün lima yürid! Eselüke bi nuri vechikel lezi melee erkane arşike ve eselüke bi kudretikel leti kadderte biha halkake ve bi rahmetikelleti vesiat külle şeyin.
La ilahe illa ente. Ya Muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni!
Mümin tacirin duası bitmişti ki, çok garip bir hadise meydana gelir. Birden beyaz bir at üstünde yeşil elbiseli, elinde de harbe olan bir süvari peyda oldu. Eşkıya şaşırmış, ne yapacağını bilemez bir durumda idi. Eşkıya, taciri ve malları unuttu, ortaya çıkan bu süvariye saldırdı. Süvari bir darbe ile eşkıyayı yere düşürdü.
Süvari tacire dönerek :
- Öldür bu eşkıyayı dedi.
- Ben hayatımda kimseyi öldürmedim, insan öldürmeyi hoş görmem. Beni bağışla.dedi.Sonra süvari eşkıyayı bir darbe ile öldürdü.
Tacir sordu:
- Sen kimsin?
- Ben üçüncü kat gökte duran bir meleğim. Bu adamı öldürmeyi Allah Teala bana nasip etti. Sen namazından sonra ellerini kaldırıp duaya başladığında, gök kapılarının çalındığını duyduk, öyle şiddetle çalınıyordu ki. Mühim bir hadisenin olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua ettiğinde, Allah Teala, Cebrail Aleyhisselamı görevlendirdi.
Cebrail Aleyhisselam şöyle dedi:
- Dua eden falan mümini kim kurtaracak.
Ben talep ettim de görevlendirdiler. Ey Allah Tealanın mümin kulu! İyi bil ki! Senin yaptığın bu duayı kim yaparsa Allah Teala onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder.
Bu hadiseden sonra mümin tacir yola koyulur ve Medineye varır. Soluğu Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda alır ve başından geçen hadiseyi anlatır. Taciri dinleyen Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
 « Muhakkak ki, Allah Teala sana esmai hüsnayı telkin etmiş. O isimlerle Allah Tealaya dua edilirse, istenen verilir. »

Çinli Muhammed

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:38 pm yazan: Minik Kelebek

Hani hep söylenir; insan Müslüman doğar, imansız gider, ya da inkârcı olarak yaşar, Allah öyle bir hidayet verir ki, doğruyu bulur ve iyi bir mü’min olarak ölür.. O bakımdan, kimin mertebesinin ne olacağını ancak Alemlerin Rabbi olan Halik-i Zülcelal bilir..Çin’in değişik bölgelerinden on kişilik bir grup İstanbul’a gelir.. Umre için İstanbul üzerinden kutsal topraklara gideceklerdir.. Hepsi de yeni Müslüman olmuşlar.. İslâmi bilgileri yok denecek kadar az.. Umrede ne yapacaklar, onu bile bilmiyorlar.. Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi ve Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmi bilgisi olan birini rehber olarak alırlar.. Takdire bakın ki, Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur, bu Çinlilere rehber olur.. Ve birlikte yola çıkarlar.. Kısa zamanda aralarında iyi de bir dostluk kurulur.. Seyahat esnasında yeni mü’min olmuş bu insanlar, büyük heyecan yaşarlar.. Fakat namazda okuyacakları Fatiha sûresi dahil hiçbir şey bilmiyorlardır.. Rehber bunlara bazı duaları öğretmeye çalışır, ancak Çince telâffuz zor olduğu için okuyamazlar.. Rehbere, “Namazlarda ne okuyacağız” diye her sorduklarında, “Elhamdülillah, La ilâhe illallah, Allahu Ekber”i öğretmeye çalışır Uygur asıllı rehber!. Onlar da namazlarda bunları söylerler..Önce Mekke’ye giderler.. Kâbe’yi görür görmez adeta kendilerinden geçerler.. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlarlar, kâh gülerler!. İsimlerini değiştirirler.. Çan Çing, Muhammed olur, Çun Fang da Hasan!. Ötekiler de diğer Allah dostlarının isimlerini alırlar.. Fakat en farklıları ismini Muhammed olarak değiştiren Çan Çing’dir.. Kıldığı her namazı gözleri yaşlı olarak bitirir Muhammed.. Ve sürekli de rehbere sorular sorup İslâmiyet hakkında daha da bilgi öğrenmek ister.. Rehber de bildiklerini aktarır Muhammed’e!. Muhammed ayni zamanda zengin bir işadamıdır.. Çin’de fabrikaları ve işyerleri vardır..

Bir gün Muhammed sorar; içki nedir, içkiye dinimiz nasıl bakar?. Cevap verir rehber: “Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması ve satılması yasaktır!.” Bunun üzerine otele gelirler; Muhammed telefonla Çin’deki kardeşini arar ve şöyle der: “İçki fabrikamızı kapat!.. Allahımız öyle emretmiş, bize de bu emre uymak düşer!.” Kardeşi bunu yapamayacağını, eğer kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini söylerse de Muhammed kapatılması için kararlıdır.. “Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim” der ve fabrikayı kapattırır.. Yine bir gün başka bir soru gelir rehbere Muhammed’den; “Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?.” El cevap; “Evet yasaktır!.” Yine hemen otele gider Muhammed ve Çin’i arar.. Bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verir.. Kardeşinden yine itiraz gelir, ama dinleyen kim?. Muhammed artık iman lezzetini tatmıştır.. Ne itiraz dinler, ne de kararından vazgeçer ve her seferinde de aynı kelimeler çıkar ağzından; “Rabbimiz emretti ise, bize uymak düşer!.”

Grubun, Mekke’deki ziyaretleri biter ve Medine’ye geçilir.. Muhammed ve diğer arkadaşları bir sabah Medine’de, Efendimiz (sav)’in “cennet bahçesi” diye işaret ettiği yerde sabah namazının farzına dururlar.. Muhammed rehberin yanında, diğerleri de onun yanında.. İlk secdeye varılır, secdeden kalkılır ve ikinci secdeye varılır, ardından kıyama kalkılır!. Fakat o da ne?.. Muhammed hâlâ secdededir.. Arkadaşları selâm verir, ama Muhammed hâlâ secde vaziyetindedir.. Rehber o an; herhalde yorgunluktan olsa gerek, Muhammed secdede uyudu, diye düşünür.. Elini uzatır, omzundan hafifçe çeker ki, sağ tarafının üzerine yuvarlanır Muhammed!. Evet, Muhammed secdede terk-i hayat etmiştir!.Muhammed’i, ambulansa koyarak hastanenin morguna kaldırırlar.. Rehber ve Çinli Müslümanlar hastanenin önünde üzüntü içinde dönüp dururlar.. O sırada lüks bir araba durur önlerinde, arabanın içinden kılığı kıyafeti düzgün bir kişi çıkar.. Herkes onu hürmetle karşılar, bu zat Medine’nin ileri gelen
yöneticilerinden biridir.. Hastane yetkililerine sorar: “Bugün burada ölen bir Çinli var mı?.” Evet, cevabını alınca şu açıklamada bulunur: “Dün gece Efendimiz (sav) rüyamda bana göründü ve buyurdular ki; yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin!.” Bir anda her şey değişir.. Muhammed’i morgdan alırlar ve Cennetü’l Bakî’ye defnederler.

Evet arkadaşlarım gördünüz mü teslimiyeti?. Ne diyordu Çinli Muhammed? “Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer!.” Zararın, ziyanın, hiç önemi yok!. İmana bakın!. Muhammed’in inancı tam bir sahabe inancı..Ne mutlu ona ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (sav)’in ilgisine mazhar oldu.

(Ruhu için El-Fatiha)

Kalbi ılık mı, kılıbık mı?

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:36 pm yazan: Minik Kelebek

İki arkadaş cami avlusunda oturmuş konuşuyorlardı. Arkadaşlardan birisi ‘Bu akşam arkadaşlarla maç izlemeye gideceğiz, sen de gelir misin?’ diye sordu. Soruyu soranın durumuna bakılırsa arkadaşının sevinç içerisinde ‘evet’ diyerek onaylamasını bekliyordu. Ama beklenen olmadı. Arkadaşının yüzüne ciddi bir yüz ifadesiyle bakan genç, ‘Hayır maça gelemem. Biliyorsun ben evlendim, artık gözü yolda olan ve sürekli evde bekleyen bir eşim var. Bundan böyle hayatıma daha dikkat etmeliyim.’ dedi. Bu ifadeyi duyan arkadaşı önce hayretle baktı arkadaşının yüzüne, ardından alaylı bir tavırla ‘Vay, vay, vay kılıbık kardeşim, yüreği sevgi dolu pek muhterem ev erkeği, bakıyorum da ilk haftada boyunun ölçüsünü almışlar. Nedir bu evdekileri ihmal etmemeliyim, artık maça gelmeyeceğim lafları?’ diyerek yeni evli genç arkadaşını ayıpladı. Yeni evli genç tam ağzını açmış arkadaşına bir cevap verecekti ki yan taraflarında oturan nur yüzlü bir dedenin konuşmasıyla başını o tarafa çevirdi. O zamana kadar olanları göz ucuyla takip eden dede söze karıştı.‘Gençler kusura bakmayın az önce konuştuklarınıza kulak misafiri oldum. Ve bu misafirlik beni yıllar öncesine götürdü. Şimdi müsaadenizle size o gün başımdan geçen ve bugün sizin sayenizde hatırladığım olayı anlatmak istiyorum.’ diyerek başladı anlatmaya.

‘Yeni evlenmiştim, mahalleden çok sevdiğimiz arkadaşlar bir program yapmış, birlikte eğlenmek istemişlerdi. Tabii beni de çağırmışlardı. Durumu eşime anlatarak gittim; ama akşam olmak üzereyken geri döneceğime dair söz verdim. Kalkmak üzere hareket edince durumu arkadaşlarıma izah etmeye çalıştım ama hepsi birden anlaşmışlar gibi az önce arkadaşının sana ‘maça gelmiyorum’ dediğin için söylediği şeyleri söylediler. Kimisi kılıbık, kimisi korkak kimisi ‘daha önce böyle değildin, evlendin böyle oldun’ tarzında şeyler söylediler. Anlayacağınız zor durumdaydım. Ya eve gidip akşamı eşimle geçirmeyi tercih ederek korkak ve kılıbık olacak, ya da arkadaşlarımla kalarak onların baskısıyla güya kazak erkek olduğumu ispatlayacaktım. Her şeyi göze alarak oradan ayrılmaya karar verdim. Yolda gelirken evimize çok yakın olan caminin hocasıyla karşılaştım. Durumu ona açmaya karar verdim. Söylediği ‘Sen kılıbık değil, kalbi ılıksın.’ ifadesi o kadar hoşuma gitti ki, o günden bugüne ismim hep kalbi ılık olarak kaldı. Bu yüzden ben bunca hayatım boyunca evde asıp kesen, sövüp döven, bağırıp çağıran, kırıp dökenlerle değil, kalbi ılıklarla oturup kalkarım. Öylelerinin aslında erkeklik dedikleri onları pohpohlayan nefislerinden başkası değil.Hz. Peygamber gerçek pehlivanı bize bakın nasıl anlatıyor: ‘Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.’ (Müslim, Birr, 106) Sonra beni bir kenara çekerek konu ile ilgili Hz. Peygamber’in söylediği birkaç hadisi de ekleyerek şu kalbi ılığı evde bekleyen eşinin yanına gönderdi. Biz bazen yabancıya bir melek gibi davranır, yüzüne güleriz de eve geldiğimizde bizden sevgi bekleyen ev halkına karşı ifrit kesiliriz. Yabancı insan ne yapsın senin güzel ahlakını. Evet, elbette ki ona da güzel davranılmalı; ama, güzel davranış, yani güzel ahlak ilk başta hayatı birlikte yaşadıklarımıza lazım değil mi? Bir başka yerde de yine en hayırlıdan bahseden Allah Resulü “usvetül hasene” olarak kendisini de örnek göstererek bize olmamız gereken hali anlatıyor. Hz. Aişe anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) buyurdular ki: ‘Sizin en hayırlınız, ailesine karşı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hepinizden daha hayırlıyım…’O gün bana korkak diyen ve kılıbık olmakla eleştiren arkadaşlarımın birçoğu ya eşinden ayrıldı ya da zehir zemberek bir aile hayatları oldu. Oysa Allah Resulü’nün sözlerini hayatıma düstur edindiğim için evim çoluk çocukların oynaştığı bir cennet köşesine döndü. Varsın bana korkak desinler. Ben Rabbimin ne dediğine kulak verir, her zaman kalbi ılıklardan olmayı tercih ederim.’ Hakkınızı helal edin.

Dedenin bu anlattıklarından sonra kendisini maça davet eden arkadaşının yüzüne anlamlı anlamlı bakan genç ‘Sen istersen bana kılıbık demeye devam et. Ben maça gelmeyerek evde dört gözle beni bekleyen eşimin yanına giderek ‘Kalbi ılık’lardan olmaya kararlıyım.’ diyerek ayrıldı. Dede, gencin arkasından gülerek bakıyordu.

Her işde bir hayır vardır…

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:35 pm yazan: Minik Kelebek

Soğuk bir kış sabahı; sahilde bulunan küçük bir köyden bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu ve gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti. Bütün gece boyunca eşler, anneler ve çocuklar ellerini ovuşturup, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Allah’a yakararak rüzgara açık kıyıda bir aşağı bir yukarı dolandılar. Bu sıkıntılı durumda bir de kulubülerden birinde yangın çıktı ve erkekler olmadığı için yangını söndürüp kulubeyi kurtarmak mümkün olmadı.Ancak gün ışıdığında herkesin sevinçle gördüğü gibi, balıkçı teknelerinin tümü sağlam olarak limana döndü. Fakat orada ümitsiz bir kişi vardı. Bu kişi, yangında evi kül olan adamın eşiydi.
Kocası karaya çıkarken şöyle bağırıyordu:
“Aman Allah’ım, mahvolduk! Evimiz, içindeki herşeyle birlikte yangında kül oldu!”

Adam ise kadını şaşırtan şu sözleri haykırdı:
“Allah’a şükürler olsun! Yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler yolunu buldu ve salimen limana döndük.”

İnanıyor musun?

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:34 pm yazan: Minik Kelebek

Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı…

Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.”

Adam: “Peki neden böyle diyorsun?”

Berber: “Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, hiç kimseyi üzmezdi.  Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum…”Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam
dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı
uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.

Adam: “Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok”

Berber: “Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.”

Adam: “Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”

Berber: “Hımmm… Berber diye birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”

Adam: “Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi. İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!”

İki farklı yaklaşım…

Yazı kategorisi: Hikayeler tagged 5:32 pm yazan: Minik Kelebek

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli;

-“Helal değildir” diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise; bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar. Mevlana söyle der:

- Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı’na gider ve Hacı Bektaş Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar. Hacı Bektaş da söyle der:

- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.

Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi becerebilen bir insan olmamız dileğiyle…

« Older entries · Newer entries »