Kategori Arşivleri: Hikayeler

Güven

Zamanın birinde yaşlı bir adam ve dünyada tek sahip olduğu varlık olan, çok ama çok güzel bir atı varmış. Adam bir gün atıyla beraber bir yolculuğa çıkmış, yolculuk sırasında bir yerde dinlenirken yanına bir adam gelmiş ve ondan biraz ekmek ve su istemiş. Adam da bohçasında ne var ne yoksa beraber yiyebileceklelerini söylemiş. Oturmuşlar beraberce yemeklerini yemişler aynı kaptan su içmişler ve aralarında güzel bir muhabbet etmişler. Yemek ve muhabbetten sonra dinlenmek için biraz uzanmışlar. Aradan zaman geçmiş, atın sahibi olan adam uyanmış bir de ne görsün, ne yemeği kalmış, ne suyu, ne de o çok sevdiği dünyalar güzeli atı var, hepsini almış gitmiş o çok güvendiği adam.

Yaşlı adam hiçbir şey söylemeden biraz bakmış boşluğa ve şöyle demiş:
- Ne ekmeğimi böldüğüme yanarım, ne suyumu böldüğüme, ne o çok sevdiğim atımı götürdüğüne, hani o içimdekini götürdün ya…

Mehmed Beşir Parlakoğlu

pralines

Bugün gün boyu televizyon ve radyolardan aynı haberler geçmekte idi. Ve hemen herkes özürlülere bakış açısının yanlışlığından dem vuruyordu. Bir de yeni çıkmış “esasında bizler özürlüyüz” cümlesini özür diler mahiyette tekrarlayıp duruyorlardı. Bilmem hakkıyla bir şeyler yapamamanın verdiği eziklik, bilmem herkes öyle söylediğinden.

Mesai saati dolmadan Adliyeye yetişmem gerekiyordu. Bu sebepten biraz da hızlandırılmış adımlarla o tarafa doğru yürümeye başladım. Resmi başvurularda bir de sabıkasızlık belgesi talep ediyorlar. O belgeyi alıp akşam olmadan eve dönmeliydim. Tam İnce Minarenin önünde iken üç tane zabıta memuru yanımdan geçmekte idiler. Belediye hakkında hararetli hararetli konuşuyorlardı. Aniden duvarın üstünde oturmakta olan adama doğru yöneldiler. Duvarın üstünde, elinde ucu üç bacaklı bir bastonu olan ve elleri sürekli titreyen, sanki birkaç özür birden taşıyormuş izlenimi veren genç bir adam oturuyordu. Hemen yanı başındaki kutuda bir şeyler satıyordu besbelli. Sanki çikolata kutusu gibiydi. Tam seçemedim. Çünkü zabıtalar kutuyu kapatıp poşetin içine koydular ve adamın eline verip oturduğu yerden kaldırdılar. Adam güç bela kaldırımın ortasına doğru geldi.

Mesai bitmeden yetişmem lazımdı. Hızlandım. Ama aklım da adamda kalmıştı. Sattığı küçücük malı satması yasaklanınca çok üzülmüştü. Derin bir çaresizlik yaşıyordu. Dilenmek gibi bir seçeneği zaten seçmemişti ama toplum onu alkışlamak yerine önüne engelinin kaç misli bir engel daha koyuyordu.

Adliyede işim çabuk bitti. Artık sabıka kaydım olmadığına dair bir belgeye sahiptim ve gerekli kuruma götürüp verecektim. Oysa iç dünyamda sabıkalı imişim gibi bir huzursuzluk vardı. Zabıtanın engeline karşı koyamayacak bir zayıflık yaşıyordum ve orada seyirci olarak bulunuyordum. Ne de garip bir figüranlık üstlenmiştim oysa. Rolümü hiç beğenmedim. Çok daha güzel bir pozisyonda olmalıydım diye düşündüm. Mesela başrolde olsaydım. Ama ne yapabilirdim ki; Zabıtalara görevlerinin çok saçma olduğunu mu hatırlatsaydım, Bu adamın bir dükkân edinip de mal satma ihtimalinin hiç olmadığını mı? Yoksa memleket vergi hırsızlarıyla dolu bunu mu buldunuz yakalayacak? Deseydim. Bu sözler eskimiş sözlerdi. Defalarca tekrarlanmış ve sağırlık yapmış haldeydi.

Güya sabıkasızlık belgesi almıştım ama hiç tadını çıkaramadım. Dönüş yolunda kaldırımın ortasında zabıta şokunun tesiriyle çaresiz duruyordu. Bazı insanların dilenci mi acaba diye dikkatini çekiyordu ama istemeden dilenmeden oracıkta bekliyordu.

Onca titremesine rağmen ne kadar da düzgün göründü gözüme. Ama çaresizdi. Önünden geçtim beni fark etmedi. Biraz evvelki olaya şahit olduğumu da bilmiyordu. Tam geçip gitmek üzereydim ki adımlarım yavaşladı ve beni kaldırımın kenarına bir yere durmam için çekti. Geriye doğru üç beş adım attım. Çaresiz adamın önünde durdum. Poşeti işaret ederek: “ne satıyorsunuz ?”diye sordum. Ağzındaki ve yüzündeki problemin tesiriyle bozuk bir şekilde “çikolata” diye cevap verdi. Poşeti açarak içindekini göstermeye çalıştı. “kaç lira bunlar” dedim. Titreyen elleriyle üç parmağını göstererek hepsinin bir lira olduğunu ima etti. Yani üç tane çikolata bir liraya.

Poşetin içinden saymaya başladım Saydıklarımı kabanımın cebine dolduruyordum. Sonra diğer cepteki iç içe iki kâğıt parayı çıkarıp küçük olanı verecektim ki zirvede bir umut ile diğer parayı gösterdi. Bu kadar alsan. Doğru ya bu kadar alsam ne iyi olur. Sanki o para beni ihya mı edecek? Zaten çocuklara vereceğim. Daha çok olsun varsın. Tamam dedim. Birkaç küçük çikolata daha cebime koydum. Üstünü saymadım.

Karşımda sanki dünyalar verilmiş bir insan duruyordu. “Sen” dedi” kimsin?”, “adın ne?”

Adımı söyledim. “Benim adım Mehmet” dedi ardından bozuk konuşmasıyla… Kendisini tanıttı. Zira benim onu tanımaktan çok memnun olduğumu ve beni o anda oradan geçiren Rabbime şükrettiğimi fark etti.

Hafifçe el salladım ve yanından ayrıldım.

En azından bugün için sabıka kaydım olmamıştır inşallah diyerek işyerine doğru yöneldim. Ardından gecikmeden eve dönmeliydim. İçimde önce hüzünle yıkılmış bir duvar var idi. Ardından tarifi imkânsız bir sevinç yaşadım. Ağlıyordum. Akşam karanlığında kimseler beni fark etmedi. Şalımın ucuyla gözlerimi sildim ve hızlandım. Cebimdekini vermiştim ama dünyanın en tatlı çikolatasıyla dönüyordum.

Sakine Akça

Ağlarda seyahat eden bilge bir kadın, bir dere kenarında değerli bir taş bulmuştu. Ertesi gün kadın başka bir gezginle karşılaştı. Adamın karnı çok açtı. Bilge kadından yiyecek birşeyler istedi. Kadın ona birşeyler vermek için çantasını açtığında değerli taşı gören adam, kadından onu da kendisine vermesini rica etti. Tereddütsüz:

“Olur” dedi kadın.

Aç gezgin, talihin nihayet kendisine yaver gittiğini düşünerek, sevinç içinde ayrıldı oradan. Ancak, birkaç gün sonra o civarlara geri geldi ve bilge kadını bularak, taşı kendisine iade etti.

“Bana verdiğin taşın ne kadar değerli olduğunun farkındayım” dedi adam. “Ama düşündüm ki, sende bu taştan daha değerli birşey var. Bu mücevheri verebilmeni mümkün kılan şeyi bana verir misin?”

İsmail Örgen

Büyük İskender, büyük filozof Aristo’ya bir mektup yazıp sorar:
- Zaptettiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında tutabilmek için neler yapmalıyım?
1- Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?
2- Ülkenin ileri gelenlerini hapse mi atayım?
3- Ülkenin ileri gelenlerini kılıçtan mı geçireyim?

Aristo’dan cevap gelir:
1- Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar.
2- Hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar.
3- Onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını sallar.

Aristo, çözüm olarak şu tavsiyede bulunur:
- İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin. Birbirleriyle savaşınca, hakem olarak kendini kabul ettireceksin. Ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın!

Ülkenin birinde bir kral varmış. Ülkesinde herkesin mutlu yaşadığı bu bilge krala, bir gün kötü bir haber iletmişler. Krala düşman olan bir büyücü, ülkenin bütün su kaynaklarına büyülü su katmış. Sudan içen herkes bir bir delirmiş. Kısa sürede kral ve yöneticilerden başka ülkede dengeli tek bir kişi kalmamış. Çok geçmeden deliren halk kralın iyi yönetimine baş kaldırmış. Bunu gören kral o büyülü sudan getirtmiş. Hem kendi içmiş hem de yöneticilere içirtmiş. Böylece o ülkede yönetenlerle yönetilenler arasındaki denge yeniden kurulmuş.

Halil Cibran

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?”

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. “O zaman” der öğretmen. “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin”. Öğrenciler bunu da yaparlar. “Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!” Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: “Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.” Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine “Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: “Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde, hep yanınızda olacaklar.” Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: “Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.” “Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık.” “Hem sıkıldık, hem yorulduk?”

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: “Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim.
Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, ‘Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!’ derdi. Annem de ‘Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?’ diye çıkışır, beni odama gönderirdi. Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ‘Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.’ diye bağırmaya devam ederdi. ‘Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık’ derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ‘Bak, böyle uslu uslu oyna işte.’ diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. ‘Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.’ diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ‘Odanı topla!’diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ‘Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.’ dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi ‘Çok güzel olmuş.Bu adam benim herhalde.’ dedi. Ben ‘Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.’dedim. O ‘Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.’dedi. Ben yine ‘Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.’ dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: ‘Peki neden bizi küçük çizdin?’ dedi. Heyecanla başladım anlatmaya. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ‘Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.’ diyeceğim. Ve bir de bağıracağım ‘Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar’ diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi Farkında’ Olmalı İnsan… Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı…

Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti
Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
O Da Bugündür!

Zamanın birinde iki kardeş varmış. Büyük olanı koskocaman bir çiftliğin sahibi ve köyün ağsıymış. O kadar zenginmiş ki zenginliği başka memleketlerde dahi dillerde dolaşırmış.Kardeş ise abisinin çiftliğinde karın tokluğuna kar kış, sıcak soğuk demeden çalışırmış. Ortalığın sıcaktan cayır cayır yandığı bir yaz günü küçük kardeş yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuya kalmış.

Çok geçmemiş ki abisi kardeşini, ayağındaki koca ayakkabılarıyla sert biçimde dürterek “Kalk iş zamanı uyunur mu? Çalışmayana bedava ekmek yok.” diyerek uyandırmış.

Kardeşi ise ne olduğunu anlamadan şaşkın gözlerle önünde duran abisinin o heybetli cüssesiyle karşılaşmış ve “Abi neden uyandırdın beni? Çok güzel bir rüya görüyordum. Rüyamda büyük bir çiftliğim, yüzlerce atlarım, sayısız hayvanlarım, ucu bucağı gözükmeyen tarlalarım, benim için çalışan yüzlerce işçim, aletlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim. O kadar güzel bir rüyaydı ki, keşke uyandırmasaydın da biraz daha tadını çıkartsaydım.” demiş.

Abisi ise alaylı bir ifade ile “Sen” demiş, “Bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün. Oysa bak ben bütün bu saydıklarına sahibim, bunların içinde yüzüyorum…” diye cevap vermiş.

Kardeşi ise bilgece bir ifade ile abisine bakmış ve söylediği sözlere pişman edercesine şu sözler dökülmüş kurumuş dudaklarından: “Abi biliyor musun aslında ikimiz de rüya görüyoruz? tek fark, benim rüyam gözlerimi açınca bitiyor, senin rüyan ise gözlerini kapatınca bitecek…”

Mevlana’ya göre hakikate ulaşmak için dört kapıdan geçilir.
1- Şeriat kapısı
2- Tarikat kapısı
3- Marifet kapısı
4- Hakikat kapısı
Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek hakikate ulaşılır. Öğrencilerinden biri Mevlana’ya sormuş; “Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?”

“Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım.”

Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana’nın öğrencisini yere yıkmış. öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana’ya dönmüş, olanları anlatmış.Mevlana; “İşte sana istediğin örnekler…

- Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

- İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.

“Sana kötülük yapana bile iyilik yap”. Onun için döndü, oturdu.

- Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradan’dan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

- Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile…

Filozof Beydebâ’nın Kelîle ve Dimne’sinden:
“Davulcunun biri, ormanda davulunu bir dala asmış ve giderken de orada unutmuş. Rüzgâr estikçe ağacın dalları davula tokmak gibi dokunup gürültü çıkarmaya başlamış. Oradan geçen bir tilki, ‘Bu acâyip şey bu kadar gürültü çıkardığına göre, çok değerli olmalı… içi belki de yağla-balla doludur!” diye düşünerek sıçramış, bir pençe darbesiyle davulun derisini parçalamış. Fakat bu gürültücü şeyin içinin boş olduğunu görünce, hayretten donakalmış…
Kıssadan hisse: ‘içi boştur çok ses çıkaranların!”Yûsuf Has Hâcib merhum da Kutadgu Bilig’de diyor ki:
“Sözü çok söyleme, sırasında ve az söyle… Binlerce söz düğümünü, bu bir sözle çöz. insan söz ile yükseldi ve sultân oldu. (Keza) çok söz, başı gölge gibi yere serdi.”
Görüldüğü gibi eski ahlâk kitaplarında hikmet ehli, insanlara susmayı öğütlüyor. Hemen bütün hikemî eserlerde susmanın, dilini tutmanın fazîletine dair bâblar vardır. Fakat modern insan durmadan (düşünmeden) konuşuyor, istesek de istemesek de… Tâbir câizse, “ağzı olan konuşuyor!” Bilhassa Sa‘dî-yi şirâzî’nin Bostan’ında anlattığı kıssadaki Mısırlı’ya benzeyen insan tipleri, her dalda, her yerde âdeta nefes almadan konuşuyor. Halbuki Yunus Emre’nin dediği gibi,
“Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı…
Söz ola ağulu aşı, Yağ ile bal ede bir söz.”