Başkalarını kurtarma gayreti


İnsan evvela kendini kurtaracak ki sonra başkalarını kurtarabilsin. Yüzme bilmeyen bir insan boğulmakta olan birini kurtarmaya çalışırsa ikisi de birbirine sarılarak boğulur.

Bu sebepten, insan evvela kendini kurtarmalı. Bu kurtarmada maneviyat ve maddiyat vardır. Bir şahıs, manevi şüphelerden kendini kurtarabilmek için okuyacak, araştıracak, şüpheden şüphesizliğe geçecek. Sonra öyle bir hayat yaşayacak ki onu tanıyanlar onun hayatına gıpta edecek. Mesela makam sahibi olan dindar bir fabrika müdürü namaz kılmayı serbest bırakabilir, talebe yetiştirebilir.

Bir öğretmen öyle cümleler kullanır ki öğrencileri kurtulur. Bir tüccar zekâtını isabetli yerlere vererek pek çok kimsenin kurtulmasına vesile olabilir. Baktım ki romanla kendi davalarına hizmet eden insanlar var, ben de Minyeli Abdullah’ı yazdım. Kalemi elime aldığımda şöyle düşünürüm: Acaba okuyuculara nasıl faydalı olabilirim? Her şey zıddıyla bilinir. Ehli dalalet batıl davalarına hizmet etmek için çok büyük gayretler sarf ediyorlar. Servetlerini, makamlarını o yöne yönlendiriyorlar. Müslüman da aynı şeyi yapabilmelidir.

Bir arkadaş Zübeyir Gündüzalp Ağabey’e geliyor diyor ki: “Üstadımız altıncı sözde, ‘Organlarını Allah’a sat, O’nun adına çalıştır. Karşılığında Allah sana cennet gibi bir ücret verecektir.’ buyuruyor. Ben de böyle yapacağım.” Zübeyir ağabey de bunun üzerine o arkadaşa demiş ki: “Neyin var ki, neyini feda edeceksin? Evvela bir şeylere sahip ol, ondan sonra onları feda et.” O arkadaş evvela tahsilini tamamladı, doktor oldu. Muayeneye gelen hastalarına iman hakikatlerini anlattı.

Bir insanın ya mesleği, ya serveti ya da ilmi olacak… Onları Allah için, İslamiyet için kullanacak.

Kendini kurtarmayan başkalarını da kurtaramaz ve ümitsizliğe düşer. Fakat Allah rızası için çalışanlar asla ümitsizliğe düşmez, vazifesini yapar. Şunu kati olarak bilmeliyiz ki, İslamiyet’i öğrenmek yaşamak ve anlatmak bizim vazifemiz; fakat ana-babamız, çocuğumuz, eşimiz de olsa başkalarının İslam’ı öğrenip yaşamaları Allah’ın takdir edeceği bir şeydir. Vazifemiz tebliğdir, irşad Allah’a aittir. Bazı kimseler yakınlarını mutlaka İslam esasına uydurmaya çalışırlar. Bu kimseler İslamiyet’i anlayamamış. Zira birçok peygamber, yakınlarını irşad edememiştir.

Geçtiğimiz günlerde bir hanım geldi, dedi ki: “Sorumlu olduğum kişilere sözüm tesir etmiyor. Beni dinlemiyorlar. Vazifemi hakkıyla yapamıyor muyum?” Ona dedim ki: “Bu din, sahipsiz değildir. İslamiyet’e hizmet etmek vazifesini size kim verdi? Siz kendinizi kurtarmaya çalışın. Bir Müslüman’ın kendini yetiştirmesi, milletinin kurtulması derecesinde mühimdir. Siz susabildiğiniz kadar susun, İslamiyet’i yaşayabildiğiniz kadar yaşayın.”

Kendi hayatımdan bir misal vereceğim. İslamî çalışmalara başladığımda milleti kurtarmak için işe başlamıştık. Anlattıklarımızı tamamen doğru ve kabule değer şeyler görüyorduk. Bizleri dinleyenlerin bunları kabul etmemesine kızıp, üzülüp ümitsizliğe düşüyorduk. Hatta hasta olduğumuz devirler bile oldu. Bir doktor, “Sen bu beyninden ne istiyorsun?!” diye kızmıştı bana. Bütün meselemiz milletin kurtulmasıydı.

İslamiyet’i zamanla öğrendikçe bizim vazifemizin sadece ve sadece İslamiyet’i öğrenmek, anlamak ve yaşamaktan ibaret olduğunu anladık, çok rahatladık. Nefis şöhret ister. O zaman adam istiyor ki etrafında insanlar toplansın, sözü dinlensin. Halbuki hubbu cahtan, hubbu riyasetten şiddetle kaçınmak lazım. Yani reis olmak, baş olmak sevdası… Ben şöyle yüksek yerlere geleyim, şöyle yüksek makamlar edineyim diyerek hizmet etmek… Bu kişide ihlas yoktur. Bana göre yaptığı bütün ammeler havaya gidiyor. İslamî hizmetlerde başkan olma, sözüm dinlensin sevdası olmayacak.

Hekimoğlu İsmail
Zaman

Evlilik mesuliyeti


Evliliğin öznesi koca değil, karı-kocadır. Kuran-ı Kerim, evlilik akdi için “ağır ve mesuliyetli” bir sözleşme tabirini kullanmıştır (Nisa, 21). Evlilik akdi, karşılıklı haklar ve vazifeler getiren bir akittir. Birbirine evet diyen eşler, karşılıklı hak, menfaat ve namusa riayet sözü de vermiş olur. Hayatın inişleri yokuşları vardır.

Beraberlikler ancak karşılıklı gayret ve fedakârlıkla yürür. Karşılıklı gayret ve fedakârlık…

Aile hayatını fabrikanın çalışmasına benzetebiliriz. Fabrikada pek çok dişli vardır; kimisi büyük, kimisi küçük. Bunların dönmesi birbirine zıt yönde de olabilir. Önemli olan o fabrikanın dokuma yapmasıdır. Eğer bu dişlilerden biri çeşitli bir sebepten çalışmak istemezse (vazifesini yapmazsa) fabrika sahibi o dişlileri hurdacıya satar. Hurdacı da parçaları ateşe atar eritir. Mesela bir ağacın yaprakları kızgın güneşin altında saatlerce bekler, güneşten aldığı gıdalarla ağaç beslenir. Eğer yapraklar “neden ben güneşin altında yanıyorum”, kökler “neden ben toprakta yatıyorum” dese, yani ağacın kısımları arasında sen-ben kavgası başlasa ağaç meyve veremez. Meyve vermeyen ağacı da keserler. Aynen öyle de aileden beklenenler elde edilmezse, o ailenin fertleri ateşe düşmüş gibi yanar.

Aile hayatı, vücuttaki organlar gibidir. Ayaklarımız “beyin çok rahat yaşarken, ben neden dağı taşı aşıyorum” dese yürümese, sağlık bozulur.

Öncelikle belirteyim ki bana gelen şikâyetlerin çoğu hanımlardan geliyor. Gelen hanımlar yuvasından, kocasından, hayatından bezmiş. Çünkü kadın eziliyor… Şimdiki hanımlar hem işte, hem evde çalışıyor, hem de çocukla meşgul oluyor. Sonra da kadıncağız isyan ediyor, “bu kadar yükü kaldıramıyorum!” diyor. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuş ki: “Kadınların haklarını yerine getirme hususunda Allahtan korkunuz! Zira siz onları Allahın bir emaneti olarak aldınız.

Acaba kadını ezen erkek biliyor mu ki, bir kadın cehenneme giderken dört erkeği de yanına isteyecektir;

Ya Rabbi, babamı da istiyorum. Çünkü bana dinimi öğretmedi.
Ya Rabbi kocamı da istiyorum. Çünkü bana dinimi öğretmedi.
Ya Rabbi ağabeyimi de istiyorum. Çünkü bana dinimi öğretmedi.
Ya Rabbi oğlumu da istiyorum. Çünkü bana dinimi öğretmedi!

Evlenince hanıma şunu söyledim: “Senden hiçbir şey istemiyorum; dinini öğren.” Süpürgeyi iyi çalmayınca, yemeği yakınca payladığımız kadın, dinini öğrenmezken sesimizi çıkarmazsak hem ona hem de kendimize en büyük kötülüğü yapıyoruz demektir. Yemeğe çok önem verirsek kadın “hah” der, “iyi yemek yaparım kurtulurum”.

Dinden fazla neye önem verirsek o, ahiret saadetimizi yok eder.

Bir eve hırsız girmiş. Bunu gören kadın koşarak kocasına sarılmış. Sarılınca, adam bağırmış, “Hırsız efendi, ne kadar eşya varsa al götür! Hanım bana sarıldı ya, gerisi mühim değil!” Her derdin dermanı var ama hastalık teşhis edilmemiş ki.

Bir dindar (erkek olsun, kadın olsun), yuvası cennet köşelerinden biri değilse önce kendini suçlu görmelidir, kendine şu soruyu sormalıdır: “Bu dikenli tarlayı, gülistana nasıl çevirebilirim?

Hekimoğlu İsmail
Rahle dergisi

Kürtler de Türkler de çile çekmekte ortak oldular!..


kaktüs mucizesi

 

Çarşaf gibi Osmanlı Devleti parçalanıp, elimizde mendil kadar bir ülke kalınca, yıkılmalar, devrimler, devirmeler birbirini takip etti. Doğu Anadolu öksüz kaldı.

Doğu Anadolu’nun ormanları bitti… Hayvancılık tarihe karıştı. Doğu Anadolu’nun dağları açılmadı, madenleri işletilmedi. Nehirlerine yeteri kadar baraj yapılıp sulama ve sanayi geliştirilmedi. Neticede işsizlik başını aldı yürüdü, fakirler de çareyi göçte buldu, sanki Doğu’nun insanı Batı’ya yük oldu. Halbuki Türkiye’nin kalkınması ancak ve ancak Doğu’nun kalkınması ile mümkündür. Meseleyi sadece ekonomik yönden ele almak gayet yanlıştır. Doğu’da Türkler ve Kürtler yaşamaktadır.

Kürtlerin bir kısmı, Türkçe bilmediklerinden Milli Eğitim’den faydalanamadıkları gibi, Türkçe yazılmış dinî eserleri de okuyamadılar.

Arapça, Türkçe bilmeyen Kürtlere, Kürtçe yayın yapma imkanı da verilmeyince, bunların cahil kalmaları için her türlü tedbir alınmış oldu.

Bir devlet düşünün ki bir kısım vatandaşlarının cahil kalmasından fayda umuyor, böyle şey olur mu?

Kürtler ekseriyeti itibarıyla Şafii’dir, fakat İslâmiyet’i nasıl ve nereden öğreneceklerdi? Kürtçe tefsir, hadis, siyer, fıkıh yasak. Arapça, hepten yasak. Şu hale bakınız. Müslümanların İslâmiyet’i öğrenmesi yasak edilmiş. Fakat “İslâmiyet’i öğrenmek yasak” denmemiş. İslâmiyet’e giden yollar kesilmiş: Arapça yasak, Kürtçe yayın yapamazsın, Türkçe öğrenme imkanı da yılları alacağına göre, dinini nasıl öğrensin?

Kürtlerin durumu böyle… Bize gelince, Türk’tük, Türkçe yazıp konuşuyorduk fakat 1954′e kadar Kur’an-ı Kerim basmak, satmak, öğrenmek yasaktı. Yani Türk olmak, Türkçe bilmek de fazla bir değişiklik getirmiyordu.

Hac farizasını ifa ederken, Harem-i Şerif’te oturuyordum.

Renk renk, kadın erkek, ayrı milletlerden, ayrı ayrı dilleri konuşan insanları seyrediyorum. Hepsi bir gaye etrafında dönüyor: Allah rızası!

İslamiyet, çeşitli dillerden, illerden, yaşlardan, cinsiyetten insanları bir gaye etrafında toplayabiliyor. Onları kardeş ilan ediyor. Huzur içinde bir birlik ve beraberlik tesis ediyor. O muhteşem birliğin tahakkukunu hayranlıkla seyrediyor ve İslam dünyasının İslamiyet’i anlayamayışına, bu birlik sırrını idrak edemeyişine şaşıyordum. Birden yanı başımda bir adam peyda oldu. Beni tanıyormuş. Patnoslu imiş. Hoş beşten sonra hayatından şöyle bir kısım anlattı:

Gençlik yıllarımda Türklere çok kızıyordum. Bizi dinsiz bıraktılar, cahil bıraktılar, geri bıraktılar… Halbuki benim dedelerim de savaş meydanlarını kanlarıyla suladı. O zaman dava Kürtlük-Türklük davası değil, Allah rızası için vatan kurma davasıydı. Bir yandan Türk düşmanı iken, bir yandan da Kürtçü idim. Amma kapımız herkese açık, gelenimiz gidenimiz çok oluyordu. Gelen misafirlerden birinde Said Nursi’nin bir kitabını gördüm. Biz, onu Kürt bilir, Said-i Kürdi derdik. Mektubat isimli bu kitabı aldım, sabaha kadar okuyup bitirdim. En çok hayret ettiğim husus, Said Nursi, Türklere çatmıyor, Türk kardeşlerim, diyor, din düşmanlarına hücum ediyordu.

Kızdım, uyuyamadım. Bu ne biçim Kürt alimi idi? Bizi geri bırakan, ezen, horlayan Türklere neden kardeşim diyordu?

Bana göre, Kürtleri dinden uzak bırakan Türklerdi. Bu sırrı çözmek için hemen büyüklerimizin yanına gittim, durumu anlattım. Dediler ki: “Türkleri de dinsiz bıraktılar, yani onlar da dinini, imanını öğrenme imkanı bulamadı. İslamiyet, inanmış insanları kardeş sayar, Said Nursi’nin eserlerini okuyanlar, gelip bize kardeşiz, diyorlar. Risale-i Nurları okuyan Kürtler de Türkler de çile çekmekte ortak oldular. Ama kardeş olduklarını hiçbir zaman unutmadılar. Sadece Kürtler ve Türkler değil, Kur’an’ın mesajını anlayan herkes kardeş olduğunu anlamak zorunda. Bu gerçeği anlayınca dindar Türklerle kardeş oldum.

Gerçekten onunla kardeştik, dersler okuduk, yedik, içtik, en ufak ihtilafımız olmadı. Şurası kati ki, İslâmiyet herkesi kardeş ederken, ırkçılık milleti birbirine düşman etti.

Hekimoğlu İsmail
Zaman

Gözyaşında manevî bir sır var, insan ağlayarak rahatlar…


Ağlamak, irade dahilinde değildir, insan istediği zaman ağlayamaz. İnsan yalandan güler; ama yalandan ağlayamaz. Yüreği yanacak ki gözünden yaş gelsin. Bazı hadiseler karşısında ağlamamak için çok direndim. Tam tersine hıçkırarak ağladım.

Gençlik yıllarımda manda beslerdik. Mandalar kocaman hayvanlardır. İlk bakışta katı yürekli kabul edilir. Mandanın yavrusunu önüne getirirdik, o yavrusunu yalarken biz de sütünü sağardık. Yavru öldü. Manda sağılmıyor. Tekme atıyor, boynuzuyla vuruyor, yanına yaklaştırmıyor. Düşündük ne yapalım? Hayvanı sağmak şart. Sütü sağamazsak başka bir hastalık meydana gelecek. Mandanın yavrusunun derisini dikkatlice soyduk. Buna tulum çıkartma derler. O derinin içine saman doldurduk. Ayakta duran bir yavru halini aldı. O ölü yavruyu mandanın önüne getirdik ki sağılsın. Manda kokladı, burnuyla sağa sola itti, baktım ki mandanın gözünden yaşlar geldi. Kocaman manda ağlıyordu. Yavrusunun ölü olduğunu anlamıştı. Demek ki ağlamak her türlü canlının bir özelliği. Bir karga yavrusu yere düşse bütün kargalar toplanıyor, hepsi birden bağırıyor. Misalleri artırdıkça görürüz ki canlıların ağlama özelliği vardır.

İnsanlara gelince, kadınlarda ağlama hassasiyeti daha fazladır. Kadınlara nazaran erkekler daha katı yüreklidir. Daha dayanıklıdır. Fakat ağlamayan erkek düşünemiyorum. Hiç ağlamayanlar için için ağlarlar. Doktorların tavsiyesi şudur: Ağlamak istiyorsanız ağlayın!

Ağlamaya engel olmak insanı ruhen sarsar. Ağlayan insan açılır.

İstanbul müftüsü rahmetli Ömer Nasuhi Bilmen hazretlerine 1950 senesinde işyerinde namaz kılmanın zorluğunu anlattığımda 90 yaşındaki o muhterem hoca öyle ağladı ki gözyaşları sakallarından sızıyordu. “Ya Rabbi ne günlere kaldık!” diye ağlıyordu.

Mehmet Akif bir şiirinde;
Hayır, matem senin hakkın değil, matem benim hakkım
Asırlar var ki aydınlık nedir hiç görmedi afakım
Teselliden nasibim yokhazân ağlar baharımda
Şimdi bir serseriyim kendi öz diyarımda.

Bunları söylerken şairin gözleri ağlamıyorsa kalbi mutlaka ağlıyordur. Nice insanlar bu şiirleri okuyarak ağlamıştır.

Minyeli Abdullah romanım yayınlandıktan sonra pek çok kimse bana gelerek “Bizi ağlattın!” demişti. Nasıl ki herhangi bir enstrümanın tellerine dokununca acıklı sesler çıkarırsa işte bazı hadiseler, bazı yazılar veya sözler insanın gönül tellerine dokunur ve o insanı ağlatır.

Dua ederken insan Allah’ın hakimiyeti karşısında aczini anlar. Nasıl ki bir çocuk ağlayarak annesinden bir şeyler isterse, aczini hisseden bir insan da gözyaşlarıyla Allah’tan bir şeyler ister. Böylesine dua daha makbuldür. İnsan Allah’a karşı aczini ve fakrını bilmeli, bu duygular içinde dua etmelidir. Uyuşturucu kullanarak çok kötü durumlara düşmüş bir insan rastladığı ağaca sarılıp “Allah’ım iyice düştüm, beni ya öldür, ya kurtar!” diyerek ağlıyor.

İnsan yangın yerinden geçse de başını kaldırıp bağlara, bahçelere bakmalıdır. Her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı vardır. Din insanın ümidini bitirmez.

Hekimoğlu İsmail