Kategori Arşivleri: Filistin

Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur

Allah size, sizinle din savaşı yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerle iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirmenizi yasaklamaz: çünkü Allah fedakâr olanları pek sever. Allah size, yalnızca sizinle din savaşı yapan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran veya sizin çıkarılmanıza destek verenlerle dostluk kurmanızı yasaklar: artık kim onlarla dostluk kurarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (60 Mumtehane 8-9)

İsrail zulüm üzerine kuruldu, zulümle bugünlere geldi, zulümle varlığını sürdüreceğini düşünüyor. “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” (2 Bakara 193) anlamındaki ayeti de bunun için başlığa çıkardım.

22 gün süren ve yüzlerce masumun hayatını kaybettiği Gazze katliamı ne ilkti, ne de son olacaktır. İsrail’in hiçbir sınır tanımayan acımasız saldırısına karşı Gazze’de destanî bir direniş örneği sergilendi. Gazze, isminden mülhem olarak bir “gaza” ve “gaziler” yurdu olduğunu bir kez daha isbat etti.

Güç ve şiddet hayatın doğasında vardır. Hayvanlar dünyasında güç ve şiddeti içgüdüler yönlendirir. Yırtıcı hayvanlar kendilerine doğuştan verilen bu yetenek ve güdülerle avlanırlar. Ne var ki, hayvanların birbirlerine uyguladığı güç ve şiddetten dolayı herhangi bir canlı türü yok olmamıştır. Yemediği ve asla yiyemeyeceği kadar öldüren tek canlı sadece insandır. Yine türünün tamamını bilmem kaç kat yok edecek silahlar icat edebilen tek canlı türü de odur.

Kendinden olmayan herkese karşı güç ve şiddeti kutsamak Allah’ın gazabını hak etmektir. Yahudileşmiş İsrailoğulları bunu yaptılar. Buna mukabil güç ve şiddeti kategorik olarak dışlamak ikiyüzlülüktür. Kendi ırkından/dininden olmayan herkese (goyim) sınırsız ve kontrolsüzce güç ve şiddet kullanmayı mubah gören Yahudiliğe bir tepki olarak doğan Pavlusçu Hıristiyanlık da bunu yaptı. “Sağ yanağına vurana sol yanağını çevir” mecazı bunun tipik bir örneğidir. Fakat Pavlusçu Hıristiyanlık Hz. İsa’nın mesajına karşı hiç de samimi değildir. Haçlı seferlerinin, Engisizyon mahkemelerinin, kimi 30 kimi de 100 yıl süren ve katliamlara sahne olan mezhep savaşlarının, 60 milyon insanın canına mal olan iki dünya savaşının, insanlık lügatine “soykırım” sözcüğünü armağan eden Nazi belasının ve kitle imha silahlarının Hıristiyan dünyada ortaya çıkması bunun şahididir.

İslam’ın son ve ekmel vahyi Kur’an güç ve şiddeti ne kutsar ne de yok sayar. Meskenet ve zillet, İslam’dan çok Hint mistisizmine yakışır. Kur’an izzetin Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere ait olduğunu söyler. Kur’an gücü değil, güç ahlaksızlığını dışlar. Kıssaları arasında, güç ve erk sahibi “rol-modeller” de yer alır. Hz. Yusuf, Talut, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Zülkarneyn ve onlara ilişkin kıssalar bunlar arasındadır. Bu isimler arasında hem kral hem peygamber olanlar vardır. Kur’an bu kıssalarla “güç ahlakını” inşa eder.

Gücün güç ahlakından mahrum olanların eline geçmesinin ne demeye geldiğini dünya Gazze’de bir kez daha gördü. İsrail geçmişte Deyr Yasin, Cenin, Sabra ve Şatilla, Burc el-Baracine, Beyt Hanun, Lübnan ve daha birçok yerde yaptığını yine yaptı. Hiçbir ayrım gözetmeden masum insanların üzerine ölüm yağdırdı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar 1366 kişiyi katletti. 6000’e yakın kişiyi yaraladı. Bunların 1500’ü ömür boyu sakat kalacak. Sadece insanları katletmedi, büyük ve küçükbaş hayvan çiftliklerini, ahırları, kümesleri, zeytinlikleri, portakal bahçelerini yok etti. Bir buçuk milyon insanın yaşadığı Gazze’nin tüm sivil altyapısını yaktı yıktı, bütün bir Gazze Şeridi’ni ölü şerit haline getirdi. İsrailoğulları’nın bunu ilk defa yapmadığını bize Tevrat haber veriyordu: “Kadın-erkek, genç-yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlardan eşeklere dek şehirde ne kadar canlı varsa hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler.” (Yeşu 6:21). Öyle anlaşılıyor ki, aradan geçen binlerce yıl hiçbir şeyi değiştirmemiş.

Gazze zaten 20 aydan beri acımasız bir ambargo altında inliyordu. En acil gıda ihtiyacının dahi karşılanmasına izin verilmiyordu. Aylık ikmal, iaşe ve ibatesi için 100.000 kamyonun girmesi gereken Gazze’ye giren nakliye araçlarının sayısı ambargo sırasında 1600’e kadar düşmüştü. İsrail saldırısı başlamadan önce Gazze ambargo ile sessiz bir katliama zaten tabi tutulmuştu. Ambargonun sebep olduğu gıda ve ilaç yokluğu sebebiyle günlük insan kayıplarının sayısı 50’li rakamlara ulaşmıştı. Hamas bu sessiz ölüm sarmalından usta bir manevrayla çıkmak için bir huruç denemesi yapmamış olsaydı, kim bilir dünyanın gözü önünde daha ne kadar insan sessizce ölmeye devam edecekti. Ve tabi ki ambargo yüzünden ölenleri İsrail öldürmemiş sayılacaktı. Dahası, herkes bu sessiz ölümleri oturduğu yerden seyredecekti. Fakat öyle olmadı.

Dişine kadar silahlanmış, ABD ve AB’nin doğrudan desteğini, Abbas’ın, Mısır ve Ürdün’ün dolaylı desteğini arkasına almış İsrail’in hesabı Gazze’deki mukavemeti bitirmekti. Fakat tüm hesaplar altüst oldu. Gazze dünyaya bir kez daha “yiğit ölür fakat yiğitlik ölmez” mesajı verdi. Bir kez daha cihadın mektep olduğunu gösterdi. Bir kez daha ve beşşiri’s-sâbirîn: “direnenleri müjdele” ilahi müjdesinin mâ-sadak’ı oldu. Bir kez daha mazlumiyet ve mağduriyetin nimet olduğunu gösterdi.

el-Hayy isminin tecellisi Gazze üzerinde öylesine yoğunlaştı ki, Gazze ümmetin ölü canlarına bir nefha-i sur oldu ve diriltti. Nice canlı cenazelerin üzerindeki ölü toprağını sıyırdı. Paramparça olmuş İslam ümmetine dirliğinin birliğine bağlı olduğu mesajını verdi. Dindarı ve dindar olmayanıyla, namazlısı ve namazsızıyla, genci ve yaşlısıyla, doğulu ve batılısıyla, zengini ve fakiriyle, âlimi ve cahiliyle, beyazı ve siyahıyla tüm mü’minler ayaklandı. Gazze’ye yardım yarışı başladı.

Bizler Gazze’ye yardım ettiğimizi düşündük. Aç karınlarını doyurmak için gıda, yaralarını sarmak için ilaç yığdık kapılarına. Fakat aslında bizlere yardım eden Gazze idi. Biz onların aç karınlarını doyurmak için seferber olmuşken, onlar bizim aç ruhlarımızı doyurmak için şehadet sırasına girdiler. Biz onların fiziki yaralarını sarmak için seferber olurken, onlar bizim manevi yaralarımızı sarmak için seferber oldular. Biz onların dünyasına yardım ederken, onlar bizim ahiretimize yardım ettiler. Biz malımızdan infak ettik, onlar canlarından infak ettiler. Biz paramızdan tasadduk ettik, onlar bedenlerinden bir parçayı, ellerini, ayaklarını, kollarını, bacaklarını, gözlerini, bellerinden aşağısını tasadduk ettiler. Bize vermeyi ve paylaşmayı öğrettiler, bir işte birlik olmanın haklı izzetini yaşattılar.

Şimdi söyler misiniz: Gazze mi bize yardım etti, biz mi Gazze’ye yardım ettik? Gazze’nin bize yardımı mı daha büyük, bizim Gazze’ye olan yardımımız mı?

Güçler dengesi yok. İki taraf arasındaki rakamlar öylesine uçuk ki, herhangi bir kıyas ve orantıyı mantık daha baştan reddediyor. Matematiğin kurallarını altüst eden bir orantısızlık hâkim. Havadan uçaklar, karadan tanklar ve denizden savaş gemileri avuç içi kadar toprak parçasına binlerce ton silah yağdırıyorlar. Dört tarafı düşmanla çevrili. Üç tarafında İsrail, dördüncü tarafında İsrail’le çirkin bir işbirliği içindeki Mısır rejimi var. Yarım yüzyıldır işgal altında tutulan bölge, 18 aydır da ambargo altında ölüme terk edilmiş. Buna karşı tek silah “ev ve el yapımı” borudan füzeler. Hepsi bu. Ve bu insanlar kendilerini savunacaklar. Hayret, bu insanlar dünyanın 4. ordusu denilen bu küresel eşkıyaya karşı sadece kendini değil hepimizi aslanlar gibi savunuyorlar. Saldırgan güç başta planladığı hiçbir hedefe ulaşamıyor. Gazze’yi işgal edemiyor, füzelere mani olamıyor, esir askerini bulamıyor, mahalle aralarına dahi giremiyor. Ve sonunda tek taraflı ateşkes ilan edip çekiliyor. Dünya Gazze için ayağa kalkıyor. Venezüella’nın Çavez’inden Bolivya’nın Morales’ine varana dek, vicdan ehli yardım kuyruğuna giriyor. İsrail bazı insaflı Yahudiler tarafından dahi “çalıntı topraklar üzerinde yaşayan korsan devlet” ilan ediliyor.

Ve bizler Bedir’de vaat edilen ilahi yardımın ne demeye geldiğini, Gazze özelinde bir kez daha anlıyoruz: “Hani Rabbinizden yardım dileniyordunuz; bunun üzerine size şöyle icabet etmişti: “Size birbirini izleyen bin melekle yardım edeceğim!” (8 Enfal 9)

Bu yardım nasıl anlaşılmalıydı? Bir tek melek bile yeter de artardı, neden bin melek? Sahi, melekler atlarına atlayıp müşriklerle göğüs göğüse çarpışmışlar mıydı? Elbette hayır. Bu Allah’ın sünnetine aykırı. Bunu söyleyen de Kur’an: “kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, zaten Biz asla daha önce de indirmiş değildik.” (36 Yasin 28). Bu yardımın mahiyetini bir sonraki ayetten anlıyoruz: “Çünkü Allah yalnızca bir müjde olsun için, bu vesileyle içiniz ferahlayıp moraliniz yükselsin diye (böyle) yaptı.” (8 Enfal 10) Ve şu ayetten: “Hani o zaman, O’nun inayetinden bir güvence olarak sizi bir iç sükûnetinin çepeçevre kuşatmasını sağlamış ve üzerinize gökten tarifsiz bir yağmur indirmişti ki, onunla sizi temizlesin, (iç dünyanızı kirleten) Şeytan’ın kirinden sizi arındırsın, yüreklerinizi güçlendirip ayaklarınızı onunla sabit kılsın. Hani o zaman Rabbin meleklere “Elbet Ben de sizinle beraberim!” mesajını (iletmelerini) bildirdi: Haydi imanda sebat edenlere direnç ve moral verin; Ben inkârda direnenlerin yüreklerine korku salacağım! Haydi, vurun boyunlarının üstüne!.. Kopartın onların (silah tutan) tüm parmaklarını!..” (8 Enfal 11-12)

Akleden kalbe Allah tarafından indirilen “iç güven” (emeneten) ve “insanı dik ve sabit tutacak çelikten bir irade” (tesbiten), ilahi yardımı ifade eden meleklerin ta kendileriydi. Bunu bilmek için insanın güç ve direncini kaslarından değil yüreğinden aldığını bilmek kâfidir. Gazze’deki direniş sırasında hep birlikte buna şahit olduk. Buna, bizzat saldırının en yoğun günlerinde bölgeye yaptığımız ziyaret sırasında da şahit olduk. Filistin Hastanesinde yatan anne hastaneye henüz getirilmişti. Belden aşağısı tutmuyordu. “Beş şehit annesiyim” dedi. Bunu hüzünle değil gururla söylüyordu. Ve ekledi: “Ben kendimi yaşlı bir kadın olarak tankın önüne attım ve tekbir getirmeye başladım. İşgalci asker tankın içinde korkudan titriyordu.” Anlaşılıyordu ki, şu yarım ve yaşlı haliyle “zafer bizimdir” derken boş konuşmuyordu. Aynı hastanede yaşlı ve henüz savaş mahallinden getirilmiş bir erkek hastanın başı ucunda durdum ve sordum: “Olay nasıl oldu!” Ben şu duruma nasıl geldiğini kastettim. Fakat verdiği cevap bu halkın neden bu kadar büyük bir bereket ürettiğini göstermeye yetiyordu: “Olay Osmanlı yıkıldığı gün oldu!” Hepimiz oracıkta bu cevap karşısında donakalmıştık. Tampon bölgedeyiz. Yardımeli Derneği’mizin başkanı Sadık Danışman Bey, görevlileri Cengiz Er, Vahit Şimşek ve diğerleri… Bir yandan Gazze’den yaralı getiren ambulansları boşalır boşalmaz çevirip götürdüğümüz acil yanık ilaçlarını ambulanslara yüklüyoruz, bir yandan da Gazze’den gelen şoförler ve ambulans hekimleriyle konuşuyorum. Tabi ki o sırada gözümüzün önünde İsrail uçakları Gazze’ye bomba yağdırıyorlar. Bu ambulanslar o bombaların altından bilmem kaç ölüm atlatıp yaralı taşıyorlar. “İçerde durum nasıl?” soruma aldığım ilk şok edici cevap: “Allah içerde de var” oluyor. “Elhamdülillah” diyorum. “Bu şuura İsrail dayanmaz” diye geçiyor içimden. Üzüm gibi simsiyah sakallı genç bir Gazzeli hekime bir miktar para bırakmak için ısrar ediyoruz. O reddediyor, biz ısrar ediyoruz. En sonunda “Allah aşkına ahlakımı bozmayın!” diye ezilerek rica ediyor ve vazgeçiyoruz.

Bu; işte bu!..

Şu halde bütün bu olan bitenleri nasıl açıklayacağız?

Belki de Kur’an bize bu konuda yardımcı olur. Şu âyeti okuyalım: “Ve İsrailoğulları’na vahiyle (şunu) bildirdik: “Mutlaka yeryüzünde iki kez bozgunculuk çıkaracak ve küstahça böbürlenip büyüklük taslayacaksınız!

Kur’an’ın önceki vahiylerden naklen haber verdiği bu “iki kez bozgunculuk” ne? Müfessirlerimiz bunları olup bitmiş bir vaka olarak takdim ederler. Bunlar Asur ve Babil katliamları. Veya bunlar Asur-Babil ve Titus/Roma katliamı veya öncekiler ve Medine’den sürülüş olarak değerlendirilebilir. Fakat İsra Sûresi’nin 7. âyetini hem geçmişe hem geleceğe yönelik okumak mümkün: “Derken, sonuncu uyarının da vakti gelip çattığında (yeni düşmanlar gönderdik/göndereceğiz) ki sizler için yüzkarası olan öncekilerin girişi gibi, Mabed’e destursuz girip ele geçirecekleri her şeyi paramparça etsinler!

Ayetteki izâ zaman zarfının işlevlerinden biri de, geçmiş zamanı geleceğe çevirmektir. Bu yüzden ve izâ câe va’du’l-âhirah ibaresini gelecekte gerçekleşecek ikinci vaadin vaktine hamletmek gayet mümkündür.

Kur’an’ın İsrailoğulları için haber verdiği “ikinci vaad”in vakti yaklaşıyor mu dersiniz?

Mustafa İslamoğlu

filistin direniyor

İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en katı olanların yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün.” (Maide, 5/82)

Bugün Filistin topraklarını işgal altında tutanlar İslam’ın en azılı düşmanlarıdır. Filistin yöresel bir mesele değil ümmetin meselesidir. İslam dünyasının, hatta bütün dünyayı karıştıran siyonizm denilen yılanının başı ezilmeden rahata ve huzura kavuşulması mümkün olmayacaktır. Önümüzde duran bu Filistin meselesini imani değerlerimize ters düşmeyecek bir şekilde çözümlemeliyiz.

Siyonistler, İngilizlerin bu toprakları ele geçirmesi sonucunda onların gölgesinde güç kazanarak bu topraklara yerleştirilmiş, terör ve işgal hareketlerini sürdürerek bugün tanık olduğumuz vahşeti sergilemişledir. Bunda, Arap ülkelerinin siyonist işgalcilerin hareket imkânlarını artırıp, mücâhitlerin harekât alanlarını daraltmalarının önemli rolü olduğu gibi, duyarsız dünya Müslümanlarının da payı büyüktür. Bu zülüm, yıllardır pervasızca dünya devletlerinin önünde işlenirken, Filistin İslami Hareketi Hamas, 1991 yılının sonunda İzzettin Kassam birlikleri adıyla kurduğu askeri kanadı ile mücadeleyi bu yönüyle de sürdürmeye karar vermişti. Bu karar ile birlikte yeni bir döneme de girilmiş oldu.

İşgalciler karşısında verilecek mücadelede en ağır yük Filistin halkının üzerindedir. Siyonizme karşı direniş alanı Filistin’dir. Diğer İslâm toprakları ise Filistin’deki halka yardım ve destek alanlarıdır. Bu alanlardan verilecek yardım ve desteklerin siyasi alanda, iletişim alanında ve mali alanda yoğunlaşması gerekmektedir. Siyonistlere karşı verilecek fiili mücadelenin ise Filistin topraklarında yürütülmesi gerekir. Ne kadar ağır bir külfeti ve zorluğu olsa da, siyonist işgale karşı cihad etmek Filistinliler için farzı ayn, diğer bütün Müslümanlar için de farzı kifayedir..

Bizler Filistin’in dışında yaşayan Müslümanlar olarak gerçekleştireceğimiz çalışmalarla Filistin halkının haklarını savunmalı ve haklı davasını dünya kamuoyunun önüne sergilemeliyiz.

Müslüman halkların güçlerini Filistin davasına destek için devreye sokmaları, Filistin halkının siyonist düşman karşısındaki cihad ve direnişine destek sağlamak demektir. Böylece siyonist terörün durdurulmasına katkı sağlanmış, Müslüman kardeşliğin gereği bir nebze yapılmış olur.

Ayrıca, Siyonizme karşı verilecek mücadelenin ve direnişin, zafere ve o toprakların kurtarılmasına kadar sürmesi kararlığına sahip olunmalı, bu konuda asla gevşeklik göştermeden çalışmak gerekmektedir. Bizler bu vazifeyi, “Müslümanlar karşılıklı olarak birbirlerine sorumludurlar” ilkesi gereğince yapmalıyız. Karşılıklı sosyal sorumluluk duygusunun Müslümanlar arasında yaygınlaşması bir gerekliliktir. Bu tavır, düşmanı tek bir vücutta karşılar gibi olur. Yekvücut olmuş müslümanların bir üyesi acıdan şikâyet ederse, vücudun geri kalanı aynı acıyı çekiyormuş gibi tepkilerini verirler. İslam kardeşliği bunu gerektirmektedir.

Bir milyar müslümanın ortak eylemi

Gerek kişisel gerekse yönetimler açısından olsun siyonist işgal yönetimiyle herhangi bir ilişkiye girmenin şer’i bir dayanağı yoktur. Bu tür bir muamele, zulmedenlere meyletmek, Allah’a ve Peygamber’e karşı gelenlerle, İslam ve Müslümanlara karşı savaşanlarla dostluk anlamı taşıyacaktır.

Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (11/Hud /13)

Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine kızdığı bir topluluğu dost edinmeyin.” (60/Mümtehine/13)

Ayrıca Peygamber (s.a.), bu konumuzla ilgili şöyle buyuruyor: “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılaşın. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir Müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıplarını örter.

Bizler bu düsturların gereğini yerine getirebilmek için harekete geçmeliyiz. Kitap, makale, bildiri, vaaz, tez, şiir, ezgi, tiyatro, internet üzerinden video, slayt ve diğer sanatsal alanları İslami alanla buluşturarak, fikri hareketlenmenin bir parçası olarak yer almasını, ruhun yeniden dirilmesinde ve mücadele için gerekli motivasyonu vermesinde yardımcı rol üstlenmesini sağlamalıyız.

İslami sanat enerjileri yeniler, hareketi yeniden canlandırır ve onlara ulvi manalar ve doğru davranışlar aşılayarak onları uyandırır. Yol uzun ve ızdırap çoktur. Bunun için bu öğeler kullanılmalıdır.

Ticarette, sanayide, turizmde, güvenlik ve siyasi alanda Amerika ve Yahudi şirketlerinden alış veriş yapmak, Filistin topraklarını işgal eden oradaki müslümaları şehit eden Siyonist rejime destek olmak demektir. Bu saydıklarımızın bazıları direkt olarak bizlerin, bazıları da idarecilerin sorumluluğu altındadır. İdareciler de halk adına o mevkide olduklarına göre, sorumluluğunu yerine getirmeyen idarecilerin siyonizme destek olacak amelleri işlemelerinin günahı, aynı zamanda o idarecileri orada tutanların üzerine de olacaktır.

Sadece protestolar, bombalara karşı koymak için yeterli gelmemektedir. Yaşantımızdaki imkanlardan mahrum kalmayı göze alarak dinleri ve imanları para olan Amerika ve İsrail’in mallarını boykot etmeliyiz. Ülke idarecilerine, bu devletlerle yapmış oldukları askeri ve ticari anlaşmaları askıya almaları ve bu ülkelerin vatandaşlarının ticari yatırımlarına izin vermemeleri konusunda baskı yapılmalıdır. Bu çabalarla, Filistin’in yaralarını bir nebze olsun hafifletmeye yardımcı olmamız gerekir. Bu, dünya Müslümanları olarak bizlerin vazifesidir.

Yoksa Şehit olmanın şerbet içmek gibi olduğu Filistin halkı, kendi üzerine düşen görevi zaten fazlasıyla yapmaktadır.

Bu zulümlere sessiz kalan herkes utanmalıdır!

Yusuf Üzümcü
Vuslat dergisi

Filistin

Bugün Filistin halkı şehir devleti sınırları denecek kadar daralmış topraklar üzerinde ölüm kalım mücadelesi veriyor. İslam dünyasının namahremi olarak nitelendirilen filistin davasında giderek sona yaklaşılıyor. Bir tarafta “şimdi”sini güvence altına almaya çalışan; İsrail, diğer tarafta ise akraba Müslüman halklarla mescidi Aksa’da namaz kılıp beraberce kucaklaşacağız ümidindeki; Filistin.

Mücadelenin taraflarından biri devlet diğeri halk. Halkların modernleşme süreciyle giderek ufalanmakla birlikte hâlâ ortak duygularını, düşüncelerini, dinlerini taşıyan sosyal aktörlere denk düşen bir gerçeklikleri vardır. Aynı ortaklıkları devletler tutkuyla hissetmez. Çünkü onlar özlerini kurguya dayalı bir organizasyon ya da kavramlaştırmada var ederler. Hülasa, devletin tekabül ettiği bir sosyal aktörler grubu yoktur. Bu konularda çoğu zaman halklarından farklı hareket ederler. Devlet soyuttur. Kurgu üzerine yaşar. İnsanlar ve halklar ona anlam verdikçe değer kazanır ve bundan nemalanırlar; hedefleri için dini, halkın uzun yüzyıllar boyu getirdikleri ortak düşünceleri kullanmaktan kaçınmazlar. Kurduğu hiyerarşinin tepesine devlet kendisini oturtur. Din ve din adamını; hukuk ve hukuk adamını; sanat ve sanatçıyı; devlete göre vaziyet almalarını bekler. Dolayısıyla devleti yönetenlerin doğru ve yanlış algıları zaman içerisinde değişmesine karşın devlet çatısı altında yaşayan insanların siyasi ve ideoloji adına yapılan tutarsızlıklara boyun eğmeleri beklenir. Halkın devletinden talepleri olmasını da tehlikeli bulurlar. Devlet, tek taraflı bir bağlanma ve sevme ilişkisi ile de “sevme” ve “sadakat”a sınırlar getirir, anlamını daraltır…

Tıpkı, İsrail topraklarında yaşayan insanların içinden yükselen muhalefeti duymak istemeyen İsrail devleti örneğinde olduğu gibi. Yahudi halkı devletine oranla daha gerçekçi. İdeolojik devlet tutumunun Yahudi halkını sürgüne bile fırsat vermeden toplu bir yok oluşa götüreceğinden korkuyorlar. Belki de bu sefer bir barış anlaşmasıyla Kudüs’ten çıkmalarına bile izin verilmeyecek kadar Müslüman halkları kızdırdıklarının farkına varıyorlar… Filistin’de yaşayan Hıristiyanlar bile tüm küçük düşürme çabalarına rağmen Yaser Arafat’tan yana tavır almışlardı ve devlet reisi olarak kabul etmeyi o ölünceye kadar sürdürdüler. Ancak Hıristiyanlıkla aynı ortak değer ve hakikatlere bağlı İngiltere ve ABD gibi batılı ülkeler; İsrail devletinin mağduriyetini dile getiriyorlar. Bu durum, devlet çıkarlarının öncelikleri altında dinlerin nasıl ezdiğine en iyi misallerden biridir; Batılı Hıristiyanlar devletlerin, Ortadoğulu Hıristiyanları ne kadar ciddiye aldıkları ve devlet ilişkilerinde din ya da kültürel diğer etmenlerin yerini göstermesi açısından önemlidir.

Kenize Mourad “Toprağımızın Kokusu’nda, (Toprağımızın Kokusu: Filistin ve İsrail’in Sesleri, Everest Yay., 2004.) Yahudiler arasında muhalif grup ve kişilerin varlığından bahsediyor. İsrail devletinin politikalarını tasvip etmeyen insanların varlığından ve insanlıklarının ölmediğinden haberdar oluyoruz. “Tek vücut İsrail” imajı yalanını uzun süre televizyon ve gazetelerde sürdüremeyecekleri de anlaşılıyor: Gerek göçle gelenlerin yüzde yirmisi geldikleri yerlere geri dönme gibi taleplerinden, gerekse de içerideki muhalif grup seslerinin yükselmesinden birden fazla İsrail’in farkına varıyoruz. Bir diğer ifade ile gayri insani ideolojik yapıya katlanmayanlar ayrılıyor; gitmek istemeyenler de devletlerini dizginlemeye çalışıyor. Yalnızca bu tespitler bile İsrail devletinin nasıl yalnızlaştığına dair delillerdendir. Halkının bile desteklemekte tereddüt etmeye başladığı bir devlet daha ne zavallı hallere düşeceğini şimdiden söylemek kehanet olmasa gerektir.

Filistin topraklarında olup bitenlerin özünde halk ve devlet karşıtlığı yatmaktadır. Aynı yapı içerisinde bile devlet ile halk ters düştüklerinde veya sorunlar yaşadığında; örgütlü yapıyı elinde bulunduranlar, meşru organlara ve maddi imkanlara sahip olmanın avantajını sonuna kadar kullanabiliyor ve halkına zulmedebiliyorlar. Bunu Filistin topraklarına uyarladığımızda İsrail devleti ile Filistin halkı arasındaki mücadelede hiçbir alanda kıyaslama yapılamayacak kadar büyük uçurumlar oluşmuş. İsrail devlet olmanın avantajıyla ideolojisini ölen insan ve sönen ocakların üzerinde yükseltirken, Filistin halkı da İsrail devletinin elinden alamayacağı son kaleye yani ütopyalarına sığınmış. Gideceği bir yerde yok. Gün be gün sayıları azalan Filistin halkının zulme karşı ürettiği çözüm şimdilik bu.

Filistin ütopyası ya da duası…

İsrail devletinin ideolojik tavrı altmış yıllık meşrulaşma gayretlerinden oluşurken Filistin’in ütopyası ise başka bir dünyayı hayal etmeye yönelik. Dünya’nın vicdanı olmak istiyorlar; kanayan yarası değil. Kalplerindeki iyiliği cömertçe dünyaya gösterecek imkanlara kavuşmak istiyorlar. Gelişmişlik yalnızca gayri safi milli hâsıla artışları ile sağlanmaz en azından buradan başlanmaz diyorlar: Biz size bunu öğretebiliriz. Kanı, savaşı, acıyı, saadeti topraklarımız yaşadı… Tecrübe etti. Bu toprakların tecrübesine güvenin nice dinleri ve onların peygamberlerini misafir ettik. Onlardan insanlığın hafızası olmayı hak edecek belgeler var elimizde! Ama artık onları bu topraklar taşıyamıyor. Ya topraklarıma düşen bombalarla yanacaklar. Ya da ben yani Filistin yok olmadan içinizden salih insanların da yardımıyla yeni nesillerin faydalanmaları adına bu sorumluluğu ve emaneti taşımaya hevesli önerdiğiniz emanetçilere vereyim; tercih sizin! Ama ricam beni emanet ettiğiniz emanetçiler gibi olmasınlar! Yaşadığımız kısa hayatlarda nelerin öncelikli nelerin sonraya kalmasından tutunda, bunca felakete rağmen Allah’la olan kulluk ilişkimizde isyan gölgesinin üzerimize düşmeyişine kadar birçok misal ve düşünmede, amelde ahlakımızla size öncülük edebiliriz. Kaybettiğiniz ya da hayatınızdan çıkmasından dolayı acısını çektiğiniz her ne varsa Batı Şeria’da ya da Gazze sokaklarında karşılaşır, hatırlar ve bu değerlerinizle tekrardan barışabilirsiniz. İsrail devletinin üzerinde kurulu olduğu topraklar da Filistin toprağıdır. Ancak bu topraklar baskı altında… Müsade edin! Size neler kazandırabileceklerini gösterebilecekleri günleri ve zemini bulsunlar! Ne çok anlatacak şeyleri vardır. İşgal altındaki diğer topraklarda neler birikmiştir şimdiye kadar… Ancak, uzun süredir konuşacağı muhatapları yok. Kudüs’ü terk etmek zorunda kalanlarla aynı tıyniyetteki insanların bir gün geri geleceği ütopyasına en çok sahip çıkan Kudüslülerdir… Batı Şeria’dır…Gazze’dekilerdir.

Kudüs, Batı Şeria ve Gazze. Kan gölünde büyüyen koyu kırmızı güller… topraklarımız diğer gül renklerini ve kokularını unuttu…

Filistinli kardeşlerimiz ütopyalarına sarılıyorlar. Sırada tecrübelerinden ders alacak bir sürü halk olduğunun farkındalar. Filistin, dünyanın yaptığı haksızlığa karşı ruh sağlığını iyi ki böyle koruyor. İnsan kaybediyorlar… ama başka coğrafyalardaki Müslümanları da Filistin kütüğüne yazmaya devam ediyorlar: Bir şehitlerini Allah’a verirlerken Müslüman diyarından yeni katılımlarla çoğalıyorlar. Etrafımdan biliyorum; yaz olsun Filistin’deyim, hocam diyen genç! Adı: Ferdi… yapıp yapamaması da önemli değil. Ya da milyon dolarlık futbolcuların yaptıklarına ne demeli! Profesyonel oldukları yani parayı bastıranların kendilerini satın alabileceğini söylenen futbolcuların gol sonrası amatör ruhlarını hatırlayan ve eş-çocukları yerine Filistin için bu sevinci yaşamalarına ne demeli! İsrail ve arkasındaki güçlerin bu sıkı sansür ortamında Gazze’de kuş bile uçurtmazken o kuşların kan çırpışını futbol stadyumlarında, üniversitelerde, cami çıkışlarında, kunut dualarında kulakları sağır etmesine ne demeli! Batılı güçlerin bunları engelleyememesine ne demeli!

Bunu Filistinlilerin bize hatırlatması ve düşündürmesi önemli olan. Ne yazık ki, İsrail devleti bu bütünleşme karşısında hâlâ elindeki ve arkasındaki gücün güveni ile avunuyor.

Filistin topraklarındaki işgalci İsrail’in içinde Batı Şeria ve Gazze iki leke gibi duruyor. İsrail, lekeleri kanser hücreleri gibi yorumluyor olmalı! Bir an önce kesilip atılması ve kurtulması gereken parçalar. Oysa çok değil yüzyılın başında da tam tersine bir resim vardı. Devletleşmemiş İsrail, Filistin topraklarına sürülmüş bir leke gibi duruyordu.

Demek ki devran sürekli değişiyor. Bugünün güç sahipleri yarınlarındaki perişanlıklarını o çok güvendikleri ince hesaba yani rasyonel çizgiye sahip çıkarak geciktirmek istiyorlar. Bari bunu dahi yapabilseler… keşke!… ama yeter! Onlar adına düşünmekten bıktık. Ve onlardan beklemekten de..

Filistin adına düşünmeye devam edelim. Çünkü bugün Filistin’i bitirenler bu iştahla daha yeni Filistin projelerinde bir araya gelecekler.

Filistin’de zaman İsrail devletinin aleyhine ve Filistin halkının ise lehine işlediğini görmek güzel. Bir diğer güzellikte İslamlık dairesinde yaşayan daha fazla insanın, halkın dirilmesine ve ortak kimlikleri üzerinde düşünmeye itmesin de yatıyor.

Sonsöz yerine: Bir hatırlatma notu

Filistin’in dışarıdan göç almaması ile ilgili (Hz Ömer vs) bağlayıcı akitler vardı. Abdülhamit sonrası on yıllık dönemde İttihat ve Terakki ile birlikte masonik örgütlenmenin Osmanlı topraklarında etkinliğini artırmasına paralel olarak on bin civarındaki Yahudi nüfusu 1918 yılına gelindiğinde yüz bine yaklaşmıştı. Yahudi İdeolojisine cesareti veren ve buranın bir yurt olabileceği fikrinin güçlenmesine son dönem Osmanlı yönetim politikalarının da günahı var. Arapların Osmanlı’dan vazgeçişlerinde milliyetçilikleri kadar topraklarını korumakta İstanbul hükümetlerinin zorlanmasını ve huzursuzluklarını da eklemek gerekir.

İsrail, ideolojisi gereği menfaat alanlarını genişletmeye çalışıyor. İdeallerinin kaynağı olarak gösterdikleri mit ve şeriatıyla birlikte dünyalık menfaatlerini hercü merc etmektedirler. Tarihi süreçte yaşadıkları üç büyük diaspora ve beraberinde dinlerinin millileşmesi bahsettiğimiz dünyalığın daha fazla merkeze taşınmasına sebep oldu. Bu haliyle de ahret inancı taşıyan iki dünyalı semavi dinlerden bu şekilde kopuş yaşadılar. Tek tanrı inancının gereği olan insanın önce Yaratanına kendini beğendiren ahval ve davranışlar içinde olmak yerine bu dünyaya dönük yeni ölçütler geliştirdiler. Güce hayranlık bir kölelik özelliği oysa; güce sahip olmayanların rüyası. Aynı Zaviyeden bakan insan, grup, devletlerle yan yana durmak köleye iyi olduğunu hissettirir. Güce sahip olamasa da güçlülerle anılmak önemlidir, değerlidir. Kutsala ilişkin ölçütlerin tek tanrıdan dünyaya kayması belki böyle formüle edilebilir.

İsrail’in özünde olmayan ve iyiye doğruya yönlendiremediği güç; İsrail’i güvensiz ve her şeyi ile sunî hale getiriyor. Birliğini sağlamadan yalnız nüfus olarak büyümeye yönelmiş İsrail’e göçlerin azalması da aynı sunî gerekçelere dayanıyor. Dışarıdan “vaat edilmiş topraklar” mitine inandırılmış Yahudilerden İsrail’e giriş yapanları bile bir arada tutamıyor. Gerçekler, miti içinde eritiyor…

İsrail devletinin sağırlaşmasında ideolojik tutum en önemli faktör olarak göze çarpıyor. Binlerce zenci Yahudi’yi yıllarca kabul etmezken şimdi varlıklarını hatırlayıveriyorlar.. Avrupa, Rusya, Amerika’dan ve dünyanın dört tarafından rahatlarını bozarak getirdikleri insanları kendi kirli ve ideolojik devlet fikirlerinin uydusu yapmaya çalışıyor. Belki bu ideolojilerin kendi içinde yeterli buna karşın dışardan “ek”lere gerek duymayan doğası. Gerçekle temasları bu nedenle hep netamelidir ve öylece de kalacaktır.

Hitler’in kendi halkını savaşın sonunda bîtap hale düşürdüğünde de benzer bir ideoloji sahnede idi. Ne büyük tevafuk ki, aynı zamanda hafızalarından silmeye çalıştıkları ya da hatırlamak istemedikleri bir tarihten beslenerek ideolojilerini sertleştirmekteler (jenosit rantı dışında hatırlanmak istenmeyenleri kast ediyorum). Siyonizm politikaları da “Yakub’un torunları”na zarar verdi. Her bir saldırı ya da toplu katliam Yahudi düşmanlığını hem bölgede hem de dünya da körüklüyor. Haritadan silinmeğe kadar ya da büyük bir diaspora ile neticelenecek yeni bir göçe kadar hepsi bu ihtimal sepetinin içinde. İsrail halkı devletleriyle beraber, ya rahat etmek için göçe zorlayacaklar ya da yaptıklarının doğal neticesi olarak göçe zorlanacaklar. Ya da lehlerine görünmeyen üçüncü yola kendiliğinden girmiş olacaklar. Tarihin takvim yaprakları, İsrail ile Batılı güçlerin düşüşünü aynı dönemlere denk getirirse İsrail oğullarını kabul edecek dünya üzerinde yeni bir filistin de bulamayabilirler.

Hitler Almanya’sının hayaleti bugün Ortadoğu’da Filistin coğrafyasında dolaşıyor. İsrail’i bekleyen de aynı mukadderat mıdır?

Yazı boyunca sıraladığımız nedenlerden de anlaşılacağı üzere İsrail devletinin keskin ve ideolojik perspektifinin yeni bir değişikliğe gitmelerinin önünde engeller oluşturduğuna inanmıyorlar ya da hâlâ ideolojik körlüğün etkisiyle farkında değiller. İsrail devletinin yapısal özellikleri zaten bu kötülüklerin üzerine inşa edildiği için yeniden kurulmadıkça tamiratın ve yenileşme çabalarının kıpırdatacağı bir fiziki ve sosyal bünyenin oluşabileceğine ihtimal vermiyorlar.

Bu nedenle yavaş yavaş yok edilen Filistinliler, ortada bir anlaşma var da buna uymayan tarafı temsil ediyorlarmış safsatalarına aldırmadan, oluşturulmaya çalışılan menfi Filistinliler imajına aldırmadan doğru bildikleri yoldan ve liderlerle ilerlemeye devam ediyorlar.

Uzun yıllar sonra Ortadoğu’dan Türkiye ve liderleri için “cesur yürek” iltifatları yağıyor. Bunun gerisini getirmeliyiz. Önce bu zamana kadar umut ve ütopyalarını yaşatmada yalnızlaştırılan Filistin’e senin ütopyan benim de ütopyamdır dememiz gerekir. Amerika’daki Yahudi lobileri bu işe nasıl bakar demeden…

Filistinlilerin ütopyaları olmalı. İmtihan veren bir halkın zayıf düştüğü yerleri ikame edecek hayalleri ve düşünceleri olmalı.

Güçle korkutulan yakın ve uzak akrabalar medeniyet şuurunun gereklerini tekrar hatırlayıncaya kadar buna ihtiyaçları da var.

Çünkü ütopyalarda bizi heyecanlandıran, duygularımızı hayallerimizi ayağa kaldıran dış dünyanın o andaki gerçeklerinden azade ve bizi acıtan her ne varsa tabanına kadar inip yeniden kurma imkanı barındıran özler ve tohumlar saklı.

Ümmetinden şikayet eden insanların göz yaşı; ütopyalara inanma ve ütopyalarını gerçeğe dönüştürme gayretini kuşanan insanlarla diner..!

M. Murat Özkul
Edebistan.com

Nöbet yerlerimizi ne çabuk terk ettik

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur” sözünü biliriz. Unutmak, Rabbimizin insana verdiği önemli bir nimettir şüphesiz. Buna karşılık insanı insan yapan özelliklerinden biri de zikr melekesidir. Yani unutulmaması gerekenleri unutmamaktır. Dolayısıyla insan, unutmak ile hatırda tutmak arasında ölçülü ve dengeli bir tutum sahibi olmalıdır.

Unutmak, unutulan objeye göre rahmet olabildiği gibi felaket de olabilmektedir. Asla unutulmaması gereken, daima hatırda tutulması icab eden hayat-memat meselelerinin unutulması, tarihin sürekli tekerrürü sonucunu doğurmakta, acıların tazelenmesine yol açmaktadır.

Evet, insan, zikr üzere olma melekesiyle insandır. Zikr, unutulmaması gerekenleri unutmamaktır. Dolayısıyla insanla balık arasında bir fark olması gerekir.

[...] Gazze’ye yönelik korkunç siyonist vahşet karşısında, yaşadığımız coğrafyada büyük bir duyarlılık ve dayanışma bilinci gelişmiş ve bu duyarlılık özellikle Filistin’e yardım ve zalimlere yönelik boykot eylemleri şeklinde pratik sonuçları da beraberinde getirmişti.

Aradan [zaman] geçti ve Filistin, Gazze unutuldu, gündemlerden düştü. Tıpkı daha önce Çeçenistan’ın, Moro’nun, Irak’ın, Afganistan’ın, Doğu Türkistan’ın, Hama’nın, Halepçe’nin unutulduğu gibi…

Şimdilerde talihsiz haberler okuyoruz medyada… “Gazze’de gıda ve ilaç sıkıntısı yaşanmaya devam ediyor”, “Boykot etkisini yitirdi” başlıklarıyla. Demek ki bizim duyarlı olmaya devam etmemiz, insanlığımızı ve İslamlığımızı unutmamamız için Filistinliler daima fosfor bombalarıyla yakılıp yıkılmalı, öyle mi?

Balık hafızalı toplum” nitelemesini her zaman haklı çıkarmak zorunda mıyız? Toplumu bilmem fakat İslam’ı hayatına ölçü kılmış insanlar açısından balık hafızalı olmak kabul edilebilir bir hal değil. Zira Müslüman olmak; bilinç sahibi olmak, farkında olmak, müteyakkız olmak ve nöbet bilinciyle yaşamak değil midir?

Uhud’da nöbet yerlerini terk eden sahabîleri dillerinden düşürmeyen bizlerin, şimdilerde nöbet yerlerimizi terk edişimiz nasıl açıklanabilir?

Tarihi, menkıbe mantığıyla değil de ders ve ibretler manzumesi olarak okumanın gereği burada ortaya çıkıyor işte. Aksi halde tarih tekerrür edip duruyor. Nöbet yerleri terk edildikçe zaferler yenilgiye dönüşüyor, zalimler bu terk edişlerden güç alıp zulüm ve sömürü çarklarını döndürmeye devam ediyor.

Uhudların hiç bitmediğini ve kıyamete dek bitmeyeceğini, farkında ve teyakkuz halinde olmakla ve asla nöbet yerini terk etmemekle tembihlenen birer nöbetçi olduğumuzu ne zaman hakkıyla idrak edeceğiz? Balıklardan farkımız olduğunu, Rabbimizin bizleri insan olarak var ettiğini ve yeryüzüne halifeler kıldığını ne zaman gerçekten fark edeceğiz?

Gazze unutulur gibi miydi kardeşler? O kundaktaki bebelerin, o ana kuzusu yavruların, yaşlıların, kadınların, gençlerin hunharca katledildiği, fosfor bombalarıyla yakılıp yıkıldığı görüntüleri ne çabuk unuttuk?

Onları bu ateş çemberinden kurtarmak adına Misak-ı Milli çemberini aşıp çok da bir şey yapabildiğimiz söylenemese de, en azından boykot kampanyalarıyla, yardım organizasyonlarıyla, abluka eylemi gibi protesto eylemleri ile tarafımızı belli ediyorduk o günlerde. Fakat siyonist işgal şebekesi Gazze’deki sarsılmaz imana ve bu imandan kaynaklanan iradeye yenik düşüp ateşkes ilan ettiğinde daha ilk günden nöbet yerlerinin terk edilmeye başlandığına tanık olmuştuk. Siyonist işgalcinin tek taraflı ateşkes ilanıyla yenilgiyi kabul ettiği günün ertesinde İstanbul’da zafer kutlaması şeklinde gerçekleşen abluka eylemine katılım, önceki günlere oranla epey düşük olmuştu.

Benzeri durum, ilerleyen günlerde boykot ve yardım kampanyaları konusunda da kendini gösterdi. Tıpkı Uhud’daki gibi, nöbet yerleri hızla terk edilmeye başlandı. Duyarlı kuruluşların çabaları sürmekle birlikte, kitlesel duyarlılık zayıfladığı için Gazze büyük ölçüde yeniden emperyalist ve siyonist kuşatmayla, ambargoyla, açlık ve ilaçsızlıkla baş başa bırakıldı.

Boykot ve yardım kampanyalarına devam edenlerimiz, yahut bu kampanyalara katılımını devam ettirenlerimiz var mutlaka. Fakat bu bilincin diri tutulması konusunda gayretimiz niçin görünür olmaktan çıktı?

Gazze’ye bombalar yağarken, Filistinli anaların, çocukların parçalanmış bedenleri ekranlardan taşarken nasıl da gayretliydik. Yardım kampanyaları düzenliyor, Gazze’ye yardım ulaştıran kuruluşlarda yardım kuyrukları oluşturuyor, boykot bilincini yaygınlaştırmak için broşürler bastırıp dağıtıyor, çevremizi uyarıyor, bakkalımıza, marketimize uyarılarda bulunuyorduk.

Bizim tüm duyarlılığımız bir “şartlı refleks“ten ibaret midir? Sabit bir tavrımız, solmayan bir duyarlılığımız yok mudur?

Medyada çıkan “Gazze’de gıda ve ilaç sıkıntısı devam ediyor”, “Boykot etkisini yitirdi” başlıklı haberlerden ne kadar utansak azdır. “Hayat iman ve cihaddır” hakikatinin yanından bile geçememek, bir boykot kampanyasını bile 3 ay sürdüremeyen “konjonktür Müslümanları” olmak, ne büyük suçtur.

Kendimize gelelim ey Müslümanlar! Gaflet değil zikr üzere olmayı şart kılan bir inancın müntesipleri olduğumuzu iddia ediyorsak şayet, iddiamızı ispatlamak için bir gayretimiz olsun.

Bugünden tezi yok, “Gazze’de gıda ve ilaç sıkıntısı devam ediyor”, “Boykot etkisini yitirdi” şeklindeki haberleri tekzip edecek, aksi haberleri gündeme getirecek yeni bir gayret dalgasını harekete geçirelim.

Şükrü Hüseyinoğlu
Vuslat dergisi

Filistin

İşgal edilen ülkelerin ortak özelliklerinden biri işgalcilerin yerli işbirlikçiler bulması ve ihanete ortak olacak devletler bulmasıdır. Bugün bilfiil işgal edilen ülkelerin ortak özelliği bu ülkelerde işgali destekleyen güçlerin var olmasıdır. Irak ve Afganistan ve şimdi de Filistin… İsrail Ortadoğu’daki varlığını bölgede bulmakta zorlanmadığı ihanetlere borçludur.

Filistinlilere kimler ihanet etmedi ki;

Bölgede etkinliği yüksek olan Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere İsrail’in varoluşuna ciddi bir tepki koymayan ve Filistinli direnişçilere destek olmak şöyle dursun, onların İsrail egemenliğinde yok oluşuna seyirci olan, yardım etmek şöyle dursun yapılan yardımların yerine ulaşmasına engel olan, yaralıların tahliyesine izin vermeyen ve var olan direnişi sona erdirmek için İsrail ile işbirliği yapanlar,

Filistin’in kendi içinde çıkan direniş örgütlerinden olup, İsrail’in masa başı oyunlarının oyuncağı olup silahlarını diğer direniş örgütlerine çeviren, kendi kardeşinin ölümünden iktidar hayalleri görüp işgale ortak olup kendi halkını yok oluşuna destek olanlar,

Türkiye başta olmak üzere İsrail’in kuruluşunda onları ilk tanıyan ülke olmakla övünen, onlarla stratejik ortaklık ve anlaşmalar imzalayıp, İsrail uçaklarının Konya semalarında tatbikat yaparak Filistinlilere atılacak bombaların tatbikatına olanak sağlayan ve yaptıkları modernizasyon anlaşmaları ile İsrail’e milyonlarca dolar gelir sağlayan ülkeler,

Her ulusun bağımsız ve toprak bütünlüğüne saygıyı öngören, insan haklarının ihlallerine tepki gösteren başta batı ülkeleri olmak üzere Filistinlilere yapılanları böyle bir sınıflandırma ve hak içerisinde görmeyerek yapılan zulümleri bir terörist (!) gruba yönelik operasyon sınıflandırması içerisinde görerek insanlığın ölümüne göz yumanlar,

Dünyanın sorunlarına çözüm bulmak amacı ile kurulan bölgesel veya uluslar arası örgütlerin (İslam Konferansı Örgütü, Arap Birliği, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği vb. gibi) egemenlerin söz dairesi dışına çıkmadan, bir adım atmak iradesini göstermeden toplanıp-dağılarak ancak İsrail’e yaptıkları destekleri artıranlar,

Başkasına yapılan bir saldırıyı kendine yapılmış saldırı olarak görmeyerek ırk, bölge ve din farklılığı gözeterek zulümlere sessiz kalan, her türlü iletişim aracı ile artık bütün insanların komşu olma konumuna geldiği dünyada var olanlara göz yuman ve sessiz kalan insanlık alemi,

Kendi medeniyet coğrafyasında bir alternatif üretmeyen, yüzyıldır yapılan zulmü sona erdirecek bir projeksiyona ve şuura sahip olmayan, yaptıkları maddi yardımlar ötesinde bir çözüm getiremeyen ve seyirci olarak sadece bakıp olayların bitmesi ile birlikte olay karşısındaki sorumluluğunu unutup kendi vicdanlarını rahatlatan Müslümanlar,

Filistinliler bu ihanet çemberi içinde varlık savaşı veriyorlar. Son verecek silahları olan bedenleri ile direniş veriyorlar. Bugün bitmeyecek, yarında devam edecek olan. İşgal edilen insanlık coğrafyasında direnecek son bir irade, şuur, el var olana kadar. İhanet içindeki vicdanlar kendilerini haklı gösterecek onlarca delil sunabilirler. Ama hiçbir delil kendi vicdanları dahil hiç kimseyi ikna etmeye yetmeyecektir.

Ve ihanete uğrayanlar ve unutulanlar,
ihanet edenleri ve unutanları asla unutmayacak ve affetmeyecektir!

Cevat Benar

blue_flower_by_wytske

Büyüklere Masallar

I

Sloganik buldular düşüncelerimi, bu kafayla bu işler olmaz dediler. Sonuç istiyorsan eğer stratejik Müslüman olman gerekiyormuş. Olmazmış öyle hayat iman ve cihad demekle. Yeri geldiğinde haram lokma yutacakmışsın, yeri geldiğinde susacakmışsın. Her doğru her yerde söylenmezmiş. Eğer düşünüyorsan Müslüman kardeşlerini ulu orta bağırmayacakmışsın Hakk’ı! Düstur bilmek gerekiyormuş, sebep-sonuç bağıntılarını kurup, işi hesaba kitaba dökmek gerekiyormuş. Ne o öyle eylemler, mitingler, kampanyalar, toplanmalar filan. Bilimsel çalışmak gerekiyormuş. Zaten ne geldiyse başımıza hep şu duygusal tarafımızdan gelmiş. Filistin şiir yazmakla kurtulamazmış. Masaya oturmak gerekiyormuş. Gerekirse Şaron’u ziyaret etmek, geçmiş olsun demek gerekiyormuş. İşte o zaman barış gelecekmiş! Mücahidlerle de olmazmış bu iş, böyle radikallikler davaya! zarar verirmiş. Ee boşuna dememişler eskinin mücahidleri yeninin müteahhitleri diye. Biz çok görmüşüz öyle adamları. Ne sular geçmiş bu köprünün altından, karnımız tokmuş böyle sözlere. Bir de buralardan para toplamak, yardım göndermek mantıksızmış oralara. İsrail el koyuyormuş sınırda. Müslümanın parası kimlere gidiyormuş bak! Dikkat etmek lazımmış.

Beyin fırtınası yapmak gerekiyormuş, belgeler hazırlamak, raporlar sunmak, istatistik ilminden de yararlanmalıymışız bu arada. Vermeden alınmazmış, onun için azcık elimiz açık olmalıymış. Komşumuza cömert davranmalıymışız. Onlar da insanmış. O topraklarda onların da hakkı varmış. Gazze bana Kudüs bana Ramallah bana… Olur mu canım, İsrailliler nerede yaşayacak! Hem kim dedi size topraklarınızı satın diye, akılsız başın ceremesini ayaklar çekermiş. E şimdi göç göründü hadi düşün yollara, satmadan önce düşünseydiniz kardeşim!

Teröristler olmasa İsrail bu kadar saldırgan olmazmış, hata biraz da bizdeymiş. Özeleştiri yapmak gerekiyormuş. İntihar! eylemcileriyle de olmazmış bu iş. Hem günahmış intihar etmek, dinen cevaz yokmuş bu işe. Sen oraya buraya taş atarsan tabii esir alırlarmış bakanlarını. Bundan ala suç olur muymuş! Mossad’da çalışanlar da ekmek yiyiyormuş, çoluğu çocuğu varmış, yoksa iş mi kalırmış onlara! He birde Hamas olursa olmazmış. O seçimlerde de zaten bir sakatlık varmış, Filistin halkının Hamas’ı seçmesi demek sonlarını seçmeleri demekmiş. Allah akıl fikir versinmiş bu insancıklara! Arap ülkeleri ne yapsaymış! İsrail’le arayı bozmak daha da kötüleştirebilirmiş işleri. Hele Amerika’yı aldın mı karşına! Adamların atom bombası varmış. Ama bu arada İran’ın nükleer çalışmalarını durdurması gerekiyormuş, atom bombası sağlığa zararmış. Hem yanıbaşımızda, radyasyonu bizi de vururmuş! Bu Ahmedi Nejad’da da bir işler varmış. Nerden alıyormuş bu cesareti, şüphelenmek lazımmış.

Mış mış mış…

II

Sen stratejik Müslüman!
Sanadır sözüm
Bil ki ben senden değilim bu bitmeyecek savaşta!
Sloganlarım hayatımdır, yaptıklarımdır benim
Hayatım iman ve cihaddır.
Bil ki zaferle mükellef değilim, savaşmaktır hedefim.
Düsturum; zalim yönetici karşısında Hakk’ı haykırmaktır
Susturamaz kimse beni
Ben bir taşla kaç tağut devireceğimi hesaplamam senin gibi
Taşlarım küfrün kalbinedir, ebabiller ise yardımcım
Bilimle de işim olmaz benim
İlmim Allah’ın ilmidir.
Yalnız O’nun için öğrenir
Yalnız O’nun için uygularım.
O’nu bulacaksam okurum kitapları…

Filistin’i o stratejik ağzına alma sakın
Bırak kalsın şiirlerde
Sen git Şaron’la otur masaya
Yakışır sana
Ama sakın bana teklif etme
Benim mücadelem masa başlarında değil
Gazze’de, meydanlarda, harap şehirlerde, sınırlarda…
Öyle kolay bitecek türden değil benim ki
El sıkışmak yok benim kitabımda
Kanımla sulamadan tüm Filistin topraklarını.

İntifadayım ben
Taşlar sapanlar bekler beni
Yolum uzun ama sonu aydınlık
Ben “o erlerden”im
Kuran bahsediyor benden
Ne mal ne mülk ne para ne ün
Hiç bir şey vazgeçiremez beni yolumdan
Allah öyle bir sabitlemiş ki ayaklarımı
Gelsin söksün bakalım İsrail tankları!
Ben bir mücahid(e)im
Sen görmemişsin hiç mücahid(e)
Cihad marşları yüreğine sızmamış hiç
Ondan böyle olur olmaz konuşuyorsun!

Bugün maddiyatımı gönderiyorum Filistin’e
Hiç düşünmeden, şüphe etmeden
Buradaki mücahidlerden oradakilere selamımı gönderiyorum
Yarın ise ruhum ve bedenim utanç duvarının dibinde olacak
Sözleşelim istersen, gel gör beni
Eğer görürsen buldozerler önünde biri
Rachel misali
Bil ki o benim…
Tanıman için beni yakama kırmızı gül takmak isterdim
Ama yok buralarda, kurutmuş bombalar buradaki çiçekleri

Ben Kudüs’üm
Ben Gazze’yim
Ben Ramallah’ım
Ve her şehir Filistin’in hayat damarıdır
Ve damarlarımı kesmeye hiç niyetim yok
Vermeye niyetim yok!

Rakamlarla da işim olmaz
Hesabını yapamadım bu güne kadar ölen anaların
Kayıtlarını tutamadım yıkılan evlerin
Kusura bakma hazırlayamadım sana
Şöyle kalın bir kaza raporu!
Oysa ne de çok işine yarayacaktı o rapor
Analiz edip, barış yolunu gösterecektin bize!

İstişhadı intihar yaptın
Buna kendini de kandırdın
Allah yolunda ölenleri dinden de çıkardın ya
Helal olsun be stratejik müslümanım sana!
Senin aranda iyidir şimdi bizim Arap şeyhleriyle
Sizin tayfadan
Hamas’ı tehlike gören gruptan
Suya sabuna dokunmayan ama söze gelince
En çok düşünen Filistin’imi!

Amerika’dan korkmayın hiç
Atom bombası benim yüreğimde
Bir gün öyle bir infilak edecek ki
Ne zalim kalacak ne zulüm…
Ve bir gün öyle bir haykıracağım ki içimdekileri
Madde 163 var bitiriyorum şimdi!!!

Fatma Nihan Yıldız

İlk ışıklar belirirken geliyor sesler, uykunun en tatlı yerinde hani… Beklenmedik anda, bebekler uykuya daldığında yani… Sanki her ses kalbin derinliklerinde yankılanıyor ve sonsuzluğa bölünüp kısır bir döngü halini alıyor. Ara sıra gelen çığlık ve feryatlar da olmasa bu çember kıyamete kadar sürer gibi geliyor onlara.

Birileri dünyanın bir ucunda eğlenceye eğlence demezken, sokak köşelerinde ve festival gecelerinde, davul seslerine kendilerini bırakırken… Onlar dünyanın mahşer alanında tank ve füze sesleriyle büyüyor, bomba sesleriyle de hayatın en sancılı dansını ediyorlar.

Gökyüzünü kendilerine mesken tutan kuşlar bile bulutları terk etmiş. Ve onlar, “Ortadoğu’nun Çocukları” adı “kuş” konulmuş metal yığınlarının doldurduğu atmosferin altında yaşayamaz haldeler.

Onlar Ortadoğu’nun evlatları… Onlar acının çocukları… Onlar gözler önünde sırtlarından vurulan babaların yetimleri… Son sesleri “ah” olan annelerin öksüzleri… Onlar bir devrin yitik ve unutulan efsaneleri… Onların destanı; dünyanın bir tarafında çekilen yalancı efsanelere inat bir efsane…

Kiminin adı Vaad, Yasin, kiminin Talha, kiminin Hamza…

Bir dönemin kahramanları yine aynı coğrafyada, yine aynı sokakları adımlıyor şimdilerde… Ve kim bilir dehrin hangi derinliğinde nihâyet bulacak barış için yaşıyorlar hâlâ… Gösterilen sabrın arkasındaki son adım… Son nefes… Son nokta…

Ve yaşıyorlar… ve seyrediyorlar…

Ve ölüyorlar… ve doğuyorlar…

Ve sabrediyorlar… Yüzyıla sığmayan bir yürekle sabrediyorlar. Serseri bir patlamanın hemen ardından çaresiz eller, haykırarak cansız bir yavruyu gösteriyor objektiflere:

“ İşte suçluyu öldürdünüz… ne mutlu sizlere!”

Onlar ki güneşe yürüyorlar. Onların türküsü çok kutsal, onların türküsü çok saf. Dünyanın her bir yanında hıristiyanıyla, budistiyle, müslümanıyla farkında olanlar var, hissedenler var…

Her yürekte bin var…

Her yürekte Bir var…

Ah etseler kopacak kıyamet…

Ah etseler bitecek bu hıyanet…

Lâkin daha “ah” etmedi Hamzalar, Yasirler… Daha “ah” etmedi Emineler, Fâtımalar… Sadece sabrettiler. Ve ne olur sabretsinler. Ne olur elleri açık, duâdan geri durmasınlar.

Allah’ın nurunu tamamlayacağından emin olarak…

Mahşer gününe inanarak…

Allah’ın da sınırları olduğunu hatırlayarak duâ etsinler…

Ve bizler selâm duralım acının olgunlaştırdığı sabır mimarlarına…

Selâm duralım sıkıntılı toprakların çilekeş insanlarına…hanzala

Selâm olsun sizlere…

Sabır yağsın üzerinize…

Rahmet yağsın şehitlerimize…

Selâm olsun sizlere… vesselam.

Ceyhun Emre Teoman

suskun-herkes

Gazze ağlıyor. Gazze kan ağlıyor. İnsanlar ise suskun…

Bedeni parçalanan çocukların çığlıklarını duydun mu? Yoksa seninde mi kulakların sağır, diğerleri gibi? Yüreğinde mi yerinden koparıldı? Bu utanç, bu vahşetin ıstırabı yüreğini kör etmedi mi? Ekranların kararması gereken bu saatte, şahadet parmağını gözümüze, yüreğimize dikerek, Allah’a giderken, bizi şikâyet etmeyeceğini nasıl bileceğiz? Bundan nasıl emin olacağız?

İnsanlık bir kere daha Gazze’de iflas etti. Aylardır hatta yıllardır, açlığa ve sefalete terk ettiğimiz Filistinlileri, bir kere daha vahşettin ellerine terk ettik. İnsanın nasıl hayvanlaşabileceğini ve nasıl bir vahşet sergileneceğini, Gazze’yi arenaya çeviren Siyonistlerden gördük. Siyonistler vahşiliklerini bir kez daha gösterdiler dünyaya.
Ama dünya suskun. Ama dünya sessiz ve Gazze kan ağlıyor.

Kimse duymuyor, kimse yıkılan evleri, parçalanan bebek, çocuk ve kadın bedenlerini görmüyor. Gördükleri şey İsrail’e hiçbir şey yapmayan füzelerin sesi. Amerika, her zamanki kudurganlığı ile Filistinlileri, evet yok edilen Filistinlileri kınıyor. Batı dünyası ve Birleşmiş Milletler maskelerini takarak beyanatlar veriyor. Arap ve İslam dünyası köleliğini her zamankiden daha fazla önemseyerek beyanlarda bulunuyorlar.
Mahmut Abbas denen zat ise öldürülen, evleri yıkılan, yetim, öksüz kalan Filistinlileri temsilen İsrail gibi konuşuyor. Çünkü odasında, güven içindeki odasında, deri koltuğuna kurulmuş, mazlumların haklarını çarçur etmenin hesabını yapıyor.

Gazze ağlıyor. Gazze kan ağlıyor. İnsanlar ise suskun…

İsrail bunu hep yapıyor. Konjonktür hala İsrail’den yana işliyor. Seçimler yaklaşıyor ve kim daha çok Filistinli öldürürse, seçimin galibi o olacaktır. Bu şiddeti ve vahşiliği giderek artırmaktadır. Siyonistler aylardır, yerleşimcileri vasıtasıyla “ölüm, ölüm” diye Filistinlilere saldırıyor ve onları yerlerinden ediyorlardı. Ve şimdi Gazze, Siyonistler için bir arenaya dönüştürülmüştür. Çok az insan dışında (bu şiddete karşı çıkan bazı dernek ve sivil toplum örgütleri), İsrailliler bu arenanın çevresine toplanmış ve “öldür, öldür” diye bir ağızdan bağırıyorlar.
Dünya ise buna sessiz.

Gazze ağlıyor. Gazze kan ağlıyor. İnsanlar ise suskun…

Yürekleri yok edilmiş, insanlıktan çıkarılmış bu katillere kim dur diyecek. Birleşmiş Milletler mi? Amerika’nın uşaklığından başka hiçbir şey yapamayan, aldığı kararların arkasında dahi duramayan bu teşkilattan ne beklenir? Hiç!

Almanya’mı eski kirli çamaşırlarından dolayı sesini çıkaramıyor. Antisemitizm hortladı diyecekler diye korkularından hiçbir ses çıkaramıyor. Fransa, Sarkozy gibi bir adam tarafından yönetiliyor. Ülkesinde vahşettin müsebbibi bir zat buna karşı çıkar mı? İngiltere, kendisinin doğurtup, büyüttüğü çocuğunu koçağından alıp atar mı? Öyleyse…
İslam dünyası, İKÖ, Arap Birliği, Afrika Birliği, D-8 vs. vs. bunlardan ne çıktı. Üstün körü kınamalardan öte. Çünkü bu ülkelerin her birinin İsrail ile çok ciddi ticari ilişkileri var. Şimdi birkaç yüz kişi için bu ticari ilişkiler heba edilmeye değer mi? Değmez! Değmez ki, vahşet işlenmeye devam etmektedir.

Gazze ağlıyor. Gazze kan ağlıyor. İnsanlar ise suskun…

Müslümanların devletleri yok. Sığınacakları Rableri dışında, birde dünyaya dağılmış kardeşleri var. Gazze’ye düşen her bomba, kardeşlerinin yüreğine de düşüyor çünkü. Gazze’de çocuklar ölürken, yanı başlarında çocukları ölüyor. Gazze’de evler yerle bir edilirken, başlarına evleri yıkılıyor. Yürekleri ve dualarıyla Gazze’nin yanındalar.
Gazze ağlıyor. Gazze kan ağlıyor. İnsanlar ise suskun.

Dünya bu Siyonist vahşeti hiçbir zaman görmedi ve görmemeye devam edecek. Ne zaman ki, Müslümanlar bir yürek ve bir yumruk olduklarında, bu durum işte o zaman değişecektir.
Ama hala; Gazze ağlıyor. Gazze kan ağlıyor. İnsanlar ise suskun…

Ali Öner

kardelenfh6

Kalk ve diril, cihad et, sahip çık davaya Ey Genç Adam! Allah Aşkına.
Kalk ve uyar, uyandır yavrularını Ey Ana! Rabbin Adına.
Kalk ve sıyrıl benliğinden, gönder erini, emeğini Ey Kadın! Allah Yolunda.
Kalk ve düş yollara, infak et varlığını ve emanet et sevdiklerini Ey Baba! Emanetleri Zayi Etmeyen Rahmana…

Bu ümmetin helak sebebi Vehimi kalbinden söküp at Ey Müslüman! Teslim ol İsmailce, kurban ol davaya can veren kan olmak için.
Canını veremezsen, malını infak et. Malım yok diyorsan eğer, gayretini; Gayretinde mi yok? Mazlum kardeşlerimizin selameti için hayır dua; Zalimlere ise beddua et.
Nefretini kus zalime öfke öfke… Acıma, acıyacağın tutmasın. İmanın kuvvetin, sabrın kılıcın olsun… “Öyleyse (Ey Müslümanlar) vurun onların boyunlarına, vurun onların parmaklarına” (8/12).

Mücahit sahabelerin İran başkomutanına verdikleri cevabı hatırla Ey! Bu günün mücahidi…
Allah bizi, yeryüzündeki insanları, kullara kul olmaktan kurtarıp tek bir olan Allah’a kul etmek için gönderdi. Allah insanlara en son elçisini ve en son hak dini gönderdi. Kim O’nun dinini kabul ederse, ona dokunmadan tekrar yurdumuza döneriz. Kim karşı çıkarsa onunla ya şehid olup cennete girinceye kadar savaşırız, ya da galip gelip gazi oluncaya kadar cihad ederiz.”
Böyle bir cihadı omuzlayan peygamber dostları Ya bu günü, ya bu zulmü görselerdi ne yaparlardı acaba?

Bırakın Müslüman kadına, çocuğa gücü yeten zalimleri, siyonistleri; Müslüman kardeşine uygulanan ambargoya, vahşete ortak olan, zulme çanak tutan adı Müslüman yönetimlerden Kıyama başlarlardı herhalde…
Adı Müslüman kukla yönetimler ve bu yönetimlere sessiz adı Müslüman kalmış toplumlar bu vebali nasıl yüklenecek, yükleneceğiz.
Dubai’de gökdelenlerin kat sayılarını üçyüzlere, beş yüzlere çıkarma çabasındaki Müslümanlar; Devasa bir akvaryum için milyon dolarlar harcayan zenginlikten şımarmış devletler kiminle neyin yarışındalar. Dini, gökdelenlerin sayısıyla, Bur jul Arabıyla, En son model paha biçilmez arabalarıyla, yaşam standartlarının lükslüğü ile mi yüceltecek, bu petrol azgınları. Bu ihtişama, bu gösterişe harcanan paranın bir bölümü dahi bu topraklara aktarılsa Filistin’in ve birçok İslam coğrafyasının yaraları sarılır. Belki de Filistin dramı ortadan kalkar. “Allah’ım içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri de helak eder misin” Etme Ya Rabbi! Koru Ya Rabbi!
Affet ya Rabbi! Az da olsa amelimizi ihlâslı, azımızı çok ve dualarımızı katında makbul eyle…

Cihadı bana farz kılmadın kardeşlerime farz kıldığın gibi. Kadınım emanetlerin ağırlığı, sorumluluğu var omuzlarımda… Ama gerektiğinde ondanda geçerim. Uzun yollara düşemesem de; Meydanlarda Hakkı haykırırım. Zalimlerin yüreğine korku, Mazlum kardeşlerime umut olurum…
Fütursuzca söylenen sözlere inat deşarz olmak için değil, imanımı tazelemek, Müslüman kardeşliğini ve küfür düzenlerinden korkmadığımı ilan etmek için Meydanlara Yürürüm İnşallah…
Iraklı kardeşimizin amerikan zalimine fırlattığı bir çift ayakkabı silahların tesirinden daha fazla bir etkiyle tüm Müslümanlara moral ve güç kaynağı olmuştur. Allah kardeşimizi ve esaret altındaki tüm kardeşlerimizi o zalimlerin zulmünden kurtarsın. Davalar caddelerde, meydanlarda çığ çığ büyür, yönetimleri harekete geçirir, kuklalar kukla olduklarının farkına varır ve uyanırlar veya siyasetlerini halkın taleplerine göre uygulamak zorunda kalırlar.

Ama bir şeyde hepimiz uyanmalıyız. Artık yürüyüşlerimiz katliamlar sonrası değil; Katliamlar öncesi kardeşlerimizin katili yönetimlerin ülkemizi her ziyaret edişlerine tepki olarak gerçekleştirilmelidir. Artık Arıel Şaronların, Ehud Holmertlerin, katillerin ülkemizi ziyaretlerinde gülücüklerle, çiçeklerle, tokalaşmalarla karşılamalar olmamalı, buna izin vermemeliyiz…
Savaşta kadın olmayı, ana olmayı, çocuk olmayı anlamak için buna şahit olmak, o zorluğu yaşamak, o sıkıntıyı tüm benliğimizde hissetmemiz gerekir. Parçalanan bedenlerin acısına, evlatlarını kaybetmiş ve acılarına şahit anaların feryatlarına, kimsesi kalmamış yetim ve dulların çaresizliğine gözlerimizi ve kulaklarımızı kapamadan, şefkatimizle ve tüm desteğimizle onlara kucak açmalıyız…

Rabbimiz unutursak veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Rabbimiz bize bizden öncekilere yüklemiş olduğun gibi ağır bir yük yükleme. Ey! Rabbimiz bize gücümüzün yetmediği işlerde yükleme. Bizi Affet! Bizi Bağışla! Bize Acı! Sen bizim Mevla’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et! Âmin…

Elif Ekener

safran-cicegi

Selam; zalimlere, despot rejimlere karşı sesini yükselten hak ve adâlet âşıklarına…
Selam; çağının müstekbirlerine, konforun azdırdığı egemenlerin yaşam tarzlarına muhalefet eden peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin izinden gidenlere…
Selam; son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının, âlinin üzerine olsun…
Selam; haksızlığa meydan okuyarak, kanlarıyla, canlarıyla bedel ödeyen, direnişin sembolü Hasan ve Hüseyinlerin üzerine oslun…
Selam; Selahaddin Eyyûbilere, Hasan el Bennalara, Seyyid Kutuplara, İmam-ı Azam Ebu Hanifelere, Bediüzzaman Said Nursilere…
Selam; yeryüzünün varisleri olan Mü’min, muttaki tüm insanlara…
Hindistan’da özgürlük mücadelesi veren Gandi’ye, Malkom X’e, Nelson Mandela’ya.. İsmini burada zikredemediğim tüm direniş erlerine, özgürlük savaşçılarına selam olsun!…
Selam; sivil itaatsizliğin en güzel örneğini verenlere…

Allah’a binlerce kere şükür/hamd olsun ki; hâlâ gözleri yaşaran insanlar var.
Hâlâ vicdanları körelmemiş insanlar var.
Hâlâ adâlete inanan, hâlâ haksızlığa karşı sesini yükseltebilenler var.
Zalimlerin karşısında, mazlumların yanında olmayı şeref sayan erdemliler var.
Mazlumların acısını yüreğinde hissedebilen, insanlığın ölmediğini ispatlayan mü’minler var.

Allahım! Sana layık kul olamadık. Affet bizi…
Çektiğimiz acıları, akıttığımız gözyaşlarını günahlarımıza kefaret kıl…
Bu yaşadıklarımızı uyanışımıza, dirilişimize, kitabımıza sarılışımıza vesile kıl…
Küçük, büyük yaptığımız yardımları acziyetimizin bir sembolü olarak kabul et.
Kusurlarımızı bağışla…

Resûlün, ‘Allah korkusuyla ağlayan göze cehennem ateşi dokunmaz’ diye haber veriyor. Gözyaşlarımızdan başka sana arz edeceğimiz neyimiz var ki?

Annelerin, çocukların feryatları/ahları arşa dayandı.
Kalplerimizi birbirine ısındır, kaynaştır. Biz biliyoruz ki, kalpler senin elinde…
Bize zalime boyun eğmeyecek bir güç, direnmek için irade, sabır, sebat ver Allahım!..

Peygamberine layık bir ümmet olamadık. Davasını gereği gibi omuzlayamadık; tevhid, adâlet ve özgürlük bayrağını dalgalandıramadık. Kendi içimizde bölünüp parçalandık.
Bir duvarın tuğlaları gibi olamadık…

Özür diliyoruz Filistinli kardeşlerimizden ve ezilen, zulme maruz kalan tüm insanlardan…
Özür diliyoruz annelerden, bebeklerden, çocuklardan, yaşlılardan…

Aylardır süren ablukaya karşı topyekûn gücümüzü ortaya koyamadığımız için suçluyuz.
Ümmetin maslahatını gözetmek yerine, müstekbirlerin dümen suyunda gitmeyi tercih eden zelîllerin oyuncağı olduğumuz için suçluyuz.
Kendi içimizde, yanı başımızda yanan ateşin bir gün bize de dokunacağını bile bile zalimlerin gölgesine sığındığımız için suçluyuz.
Mazlumların gözyaşları sel olup akarken, içimizden neş’et eden bazı beyinsizlerin kayıkçı kavgasında saf tutmaya çalıştığımız için suçluyuz.
Vicdanımızın sesini içi boş sloganlarla bastırmaya çalıştığımız için suçluyuz.
Zaferi muştulayan hak yolun boynu bükük yolcuları olduğumuz için suçluyuz.
Hüsranda olduğumuzu unutup, asrın medeniyet denen tek dişi kalmış canavarına teslim olduğumuz için suçluyuz.

Sözü daha fazla uzatmadan merhum Akif’e kulak verelim isterseniz. Bakın durumu nasıl resmediyor:

“Ey bu topraklarda parçalanmış birer ceset bırakıp yükselen ruhlar kafilesi!
Sakın yeryüzüne bakıp sanmayın şehit olmak arzusuyla coşan bir can var.
Bizde leşten daha duygusuz, daha kokmuş can var.
Bakmayın, hem tükürün murdar çehremize,
Tükürün, belki biraz can gelir arımıza..
Tükürün kaygısız yüzüne Doğu’nun, tükürün!
Canlansın görelim gayreti halkın tükürün..
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere..
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere..
Tükürün ehli-salibin o hayasız yüzüne..
Tükürün, onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün…”

Nihal İlimen