Category Archives: Filistin

Filistin için günah çıkartıyoruz…

Ne zaman İsrail, Filistin’e bomba yağdırsa biz Müslümanlar “Cihad” ayetlerini saklayıp, bol bol “sabır” ayetlerine sarılarak kermesler kurup içli köfte, gözleme satarak, Filistin için günah çıkartıyoruz…
| Bülent Akyürek


Ben aşkı satın aldım, verdiğim bir can oldu

Mavi Marmara’nın sebebi ziyaretimiz olduğu grubumuzla bir dizi görüşme gerçekleştiriyoruz. Ziyaretlerden birinde camianın seçkinlerinin bir arada olduğu toplulukta Mavi Marmara’nın bahar yüzlü çocuğu Furkan’a ve diğer şehidlere geliyor söz ve ayrılırken ayaküstü sohbette aramızda şöyle bir diyalog geçiyor içlerinden biriyle: “Eskiden dua ederken; Yarab! Şehid olmayı, şehid eşi olmayı nasip et diye dua ederdik.” diyor. İç çekiyor yüreğinin en sancılı derinliklerinden “Değiştik” diyor. “Tesettürlerimiz de değişti. Pardösülerimiz bol, başörtülerimiz büyüktü o zamanlar” diye ekliyor.

Evet kavramlarımıza bu kadar yabancı değildik bir zamanlar. Tesettür algımız salt başörtüsünden ibaret değildi mesela. Şimdilerde ise şeklimizden özümüze doğru giden değişim ve dönüşümün sancısını yaşıyoruz. Çocuklarımızın, gençlerimizin önünde örnek hayatların neredeyse kıtlığını…Önce şekillerimiz değişti; oturup kalktığımız mekanlarımız. Sonra oturup kalkmalarımız, sohbet konularımız, zevklerimiz, hayat algımız, dünya ahiret tasavvurumuz, hepsi sil baştan nerdeyse değişip dönüştü. Birbirimize ve dahi kendimize yabancı olacak kadar.

Özümüz kabuğumuzla bağdaşmaz oldu. Biz de, özümüzü de kabuğumuz da değiştirdik. Mazeretlerimiz vardı çeşit çeşit, geçerli sebeplerimiz…

Hatırlarsınız müzik zevklerimizin henüz değişmediği dönemlerimizdi, cihadı ve şehadeti öven o ezgilerden biri “ben aşkı satın aldım verdiğim bir can oldu” diyordu mesela. Ne şehadet arzunun, ne şehitliğin günümüzdeki gibi böylesine pervasızsızca-acımasızca sorgulanıp yargılandığı dönemlerden uzak, kimin şehid olup olmadığını kurumların ya da kişilerin değil kitabımızın tarif ettiği dönemlerdi. Kimin ne dediğinin umurundan uzak, kınayıcının kınamasının kıyısından geçmediğimiz dönemlerimizdi o dönemler. Şimdi bir uzak ülke gibi duran bir masalın, bir düşün parçaları gibi hatıralarımız, birlikteliklerimiz, arkadaşımız yürü dediğinde “nereye” demeden peşi sıra yürüdüğümüz yolculuklarımız, hayallerimiz, gelecek tasavvurumuz ve dünyayı müslümanlar olarak hayat tasavvurumuza göre dizayn etme misyonumuz vardı. Ahiretimizin ihyası için dünyamızı inşa ettiğimiz sorularımıza ayetlerden cevaplar aradığımız, her gün gayret ve cehtle bir sünneti yaşatmaya çalıştığımız ve hayata geçen her bir sünnetle hayatımızı diri kıldığımız dönemlerimizdi.

Okurken Allah rızası için okuduğumuz, konuşurken onun rızası için konuştuğumuz ve dahi sustuğumuz… Oturmalarımız kalkmalarımız Allah için kılı kırk yarmalarımız. Hassasiyetlerimiz, çizgilerimiz, sınırlarımız vardı sınırlar ötesine uzanan şanlı direniş ve özgürlük düşlerimiz…

Yetimle yoksulla ilişkimizin sınırlarının cüzdanımız ve banka hesap numaramızdan öte olduğu, yetimin yoksulun araya araya peşine düştüğümüz, neler yapabileceğimiz için kafa yorduğumuz, yoksulun kapısını çalıp yoksul sofrasına diz çöktüğümüz, sağ elin verirken sol ele nazire yapmadığı dönemlerimiz…

Tevhid, cihad, şehadet, mücahid kelimelerinin müfredattan kaldırılmadığı, Şehid isimlerini çocuklarımızı isimlendirdiğimiz ve hayatlarını ezberlettiğimiz dönemler. Popülariteye, konformist bir hayata talip olmadığımız, ikbalin peşinden koşmadığımız, her hal ve şartta biz olmaya çalıştığımız elbiselerimizin içinde adamlığımızı taşıdığımız hallerimiz vardı. Kendimize gelmemiz için “Ey iman edenler iman edin” buyruğunun içimizi titreten nidasını döne döne okuduğumuz ruh hallerimiz.

Kitaplarımız, ezgilerimiz, marşlarımız… Hayatlarını yaz sıcağında serin bir bardak su gibi içerek zerre zerre hazzını duyduğumuz ve kurak ruh iklimimizi yeşerttiğimiz kendi hayatımıza çıkış yolu, pusula oluşturmaya çalıştığımız, ölümlerini şehadetle taçlandıran önder şahsiyetler ve ortaya koydukları örnekliklerinden aşkın olan aşkı satın almanın özlemini yaşardık. Yüreklerimiz ritmini kaybetmemişti, henüz yüreklerimiz erişilmez düşlere ev sahipliği etmiyordu o zamanlar. Hayatımızın, varlık sebebimizin, dünümüzün bugünümüz ve yarınımızın amacı değil de bir defterin sayfa aralığında kalmış hatıraların pusundaki nostalji pasajları gibi şimdi o dönemler.

Neyse ki halen Furkan Doğan gibi gençler, İbrahim Bilgen gibi ak saçlı dedeler, Fahri Yaldız gibi davasının delileri şehadeti duasının başına koyuyor da durduğumuz yere bir daha göz atabiliyoruz geç olmadan. Hala bir Askarov Zayniddin zindan köşesinde sessizce yürüyor da Rabbimize ay ışığını, güneş ısısını kesmiyor üstümüzde hamdolsun.

Demet Tezcan
Özgün Duruş


Tatilsiz Çocuklar

Gazze’de akşamüzeri…

Oyunlarına bile bomba karışmış çocuklar, rengi kaçmış tişörtleri ile koşturuyorlar çığlık çığlığa… Her şeye rağmen çocuk olduklarının farkında ve her şeye rağmen çocuk oldukları için mutlu, eğitim ve öğretimin son gününü kutluyorlar. Bütün sene üzerlerine doğrultulmuş silahların gölgesinde, yazacak bir defter, okuyacak bir kitap bulamadan okula gidip gelmişlerdi. Şimdi güzel bir tatili hak etmişlerdi ama bombalar tatil dinlemiyordu. Her gün bir yakınlarını, bir tanıdıklarını kaybediyorlar, her gün davetsiz misafir görgüsüzlüğü ile kalplerine bağdaş kurup oturan acıyı ağırlıyorlar, ölümlerin sağanak yağışında yaşama tutunmaya çalışıyorlardı… Tatil kelimesinin onlar için ifade ettiği tek şey her gün tehlikelerle dolu sokak aralarından dolanıp, okula gitmek mecburiyetlerine, üç aylığına ara vermiş olmaları idi.

Gazze’de akşamüzeri…

Bakışlarına yangın düşmüş kadınlar evlerinde kalan son erzakla yemek pişirme derdinde. Yasal yollarla yaşamanın imkânsız olduğu bu şehirde, evin erkekleri, yasadışı yollara başvurarak, tüneller de sürünüp canları pahasına evlerine aş, ekmek götürebilmek için ölüme meydan okuyorlar. Yarını nasıl getirecekleri korkusu kalp köşelerine sıkıştırılmış bir iç sızısı. Her gün eşlerine, evlatlarına, dostlarına, akrabalarına son kez bakar gibi bakıyorlar. Her gün eteklerini havalandıra, havalandıra, büyük bir ihtişamla sokaklarından gelip geçen ve her geçişinde bu acı ile mayalanmış insanların yüreklerine yeni sancılar yükleyen acı haberleri duyup sineye çekiyorlar…

Gazze’de akşamüzeri…

- Anneee… diye bir feryat düştü önce sokağın ortasına.

Tüm anneler birbirine baktı. Endişe tanıdık bir kapı komşusu olmuştu yüreklerde lakin yine de beter bir şeydi. Kim bilir neden, kim bilir niçin, kim bilir ağırlığı ne biçim bir acının habercisi olacaktı bu feryat. Her gün böyle bir feryat duymaya, her gün sayısız acılar yaşamaya, her gün ölümün soğukluğu ile sırılsıklam ıslanmaya alışmışlardı. Alışmış olmak acıyı hafifletmiyordu, bunu da her gün içlerini delen feryatlar ve ağıtlar eşliğinde öğrenmişlerdi…

Yemek vakti yaklaşıyordu. ‘Ah’ dedi içinden Raniya. ‘Bu akşam kimin sofrası eksik kalacak?’ Aynı ses yıkık dökük beton yığınlarını yalayarak tekrar ulaştı kulaklarına.

- Anneeee…

Dolamasını boynuna dolayıp, sıyırdığı elbisesinin kollarını apar topar bileklerine indirerek fırladı kapıya.

- Fatımaaa diye bağırdı komşusuna. Kimin sesi bu?

- Ağlıyor yavrucak dedi Fatıma.

İkisi koşarak birikmiş kadınlar kalabalığının yanına vardılar. Bütün gözlerde ki ifade birbirinin aynı idi. Kara, ağır, delici bir endişe. Hepsi birbirine bakıyor ve aynı anda hepsi birbirinden gözlerini kaçırıyordu.

Uzaktan bir çocuk silueti göründü. Devrile devrile koşuyordu. Raniya’nın dizleri titredi. ‘Anne’ nidası ile seslenilen kişinin kendisi olduğunu, oğlunu, lastik terlikleri ayağından fırlamış, ter revan içinde gördüğünde anladı.

- Yasir diye bağırarak çocuğa doğru koştu.

Saniyeler geçmesin, Yasiri kucağına düşüp ne idüğü belirsiz o acı haberi vermesin, zaman tersine aksın, sabah yeni uyanmış olsun ve ev halkından hiç biri bugün dışarı çıkmamış olsun istedi.

- Anne diye haykırdı Yasir tekrar. Askerler abimi götürdüler.

İçi burkuldu, midesi bulandı, sokağın orta yerine biriktirdiği bütün sıkıntıları kustu ağız dolusu. Kalkmaya ve Yasir’in söylediklerini tekrar duymaya mecali yoktu. Güç sandığı şey buraya kadardı. Sokağın orta yerine büzülerek uyumak, sonra bütün yaşadıklarını hiç yaşamamış olmadan şarkılar söyleyerek evinin içinde dolandığı, eşinin mintanlarını akşam eve döneceğinden emin duygularla ütüleyip, Yasir’in okul çantasını eksiksiz hazır ettiği öğretmeni ile gökten düşen bombaları, ölüleri ve yaralıları konuşmak yerine, Yasir’in derslerinden söz ettiği ‘biraz boşladı bu sıralar derslerini’ ihtarı üzerine eşi ile oğullarının dersleri hakkında endişelendiği, büyük oğlu Ammar’a nişan bohçası dizdiği günlere uyanmak istedi.

- Ammar, aman Allahım Ammar…

Kendine geldiğinde Yasir kucağında korku dolu gözlerle kendine bakıyor, komşu kadınlar bileklerini ovalıyor ve Ammar’ın askerler tarafından götürüldüğü haberinin acısı matkap gibi içini oyuyordu.

- Nasıl oldu, sen orada mıydın diye sordu oğluna. Annesinin kucağına büzülmüş çocuk hıçkırarak başını salladı.

- Su çalmış askerlerin çantasından.

- Su mu? Çalmış mı?

Susayan birine su ikram etmenin izzet sayıldığı bir ümmete mensup olduğunu hatırlayarak gülümsedi Raniya…

O akşam Ammar’ın her akşam üzerine çömeldiği minder boştu. Eksilen bir kişinin kendi evlerinden olması içini sızlattı Raniya’nın. Ammar, dalgalı saçları, ince ve çevik bedeni, hüzün karası gözleri ile aklına vurdu. Biricik oğlu, eşi şehit edildikten sonra evinin direği, gözünün bebeği, yasir’in ağabeysi, dönüp dönmeyeceği meçhul bir yola, yürekleri yüzlerinden de iğrenç üç beş asker tarafından bileklerinden kelepçelenerek götürülmüştü.

Yasir’e baktı… Kara gözlerinde yıldızlar uykuya dalmıştı. Alnında iri ter taneleri birikmiş, yüzü sıkıntı ile büzülmüştü. Uykusunda bile acı çekmeye mahkum bırakılmış oğlunun karne günü idi bugün. Başka ülkelerde, başka çocuklar, yorucu geçtiğine inandıkları eğitim ve öğretim yılının ardından, tatil yerlerine akın ederek yenilenmeye ve yeni bir yılı canlı bir zihin ile karşılamaya hazırlanıyorlardı. ‘Ne olurdu Rabbim’ diye geçirdi içinden ‘Ammar İsrail askerlerinin pis ve acımasız işkenceleri ile dolu modern! bir hapishane de olmak yerine tatile gitmiş olsaydı.’ Bunu en çok ta bu yorgun ülkenin, yorgun çocukları hak etmiyormuydu?

Cennet…

Çekilen her acının ardından, karşılaşılan her sıkıntının arkasından, bütün bir şehrin ve bütün bir insanlığın yağmalanışına tanık oldukları zamanların sonrasında bu kelime yangın yerine dönmüş yüreklerine soğuk bir su gibi yayılıyor ve bütün yangınları közleri hala parlayan bir küle dönüştürüyordu.

Yine öyle oldu… Bu dünyada olması şart değildi. Ammar mutlaka evine dönecek annesinin ve kardeşinin gözyaşlarını silecek, şehit babaları alnında parlayan nurun aydınlığı altında çocuklarını ve Raniya’sını kucaklayacaktı…

Kucağına büzülmüş iç çekerek uyuyan yedi yaşındaki oğluna baktı genç kadın:

- Sana söz veriyorum yavrucuğum diye fısıldadı kulağına. İşte o zaman en güzel tatili biz yapacağız…

Hacer Elmacı
Turuncu Dergisi


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers