Category Archives: Fethullah Gülen

Mesleğimiz İnsanlığa Hizmettir

İnsanın kendi kendini tanıması en zor meselelerdendir. Sokrates’in mektebinin kapısında “Kendini bil” ifadesinin yazılı olduğu söylenir. Bütün tasavvuf mekteplerinde “Nefsini bilen Rabbini bilir” çok meşhur bir söz haline gelmiştir. Bu sebeple biz, ferden ferda mükellef olduğumuz meselelerde Efendimiz’in ışık tutması altında bize düşen vazifeleri bilmeye çalışmalıyız.

Bizler, emri bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerle mükellefizdir. Herkes derecesine, kendi seviyesi ölçüsüne göre irşad ve tebliğ yapabilir, ilmi ve kültürü seviyesinde hak ve hakikatleri anlatabilir. Herkes belli bir muhitte müessir olabilir ve seviyesine göre bir hâle meydana getirebilir. Böyle olmaması mümkün değildir. Çünkü Cenab-ı Hak ferden ferda bizi bu esaslarla mükellef kılmışsa, demek ki bu iş teklif dâhilinde olan bir husustur. Binaenaleyh bu, teklif-i mâlâ yutâk (götürülemeyecek bir yük) değildir.

Cenab-ı Hak, “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmran, 3/104) buyurmaktadır. Demek ki biz, her birerlerimiz böyle bir cemaatin ferdi olma durumundayız. Aksi takdirde Allah’ın emri, teklif-i mâlâ yutâk olurdu. Öyle ise şimdi biz bu vazifeyi nasıl yapabiliriz? Sorusunun cevabını aramalıyız. Evvela, Fahr-i Kâinat Efendimiz Mekke ve Medine devrinde nasıl yapmışsa biz de öyle yapmalıyız.

Fahr-i Kâinat Efendimiz her meselede bizim için yol gösterici bir rehberdir. Âlem hürriyete kavuşunca sevinir, biz ise Resûl-i Ekrem’e ümmet olduğumuz için mesut ve bahtiyarız. Binaenaleyh Efendimiz’den rahmet yeli ile gelen yağmurlar gibi bize de şakır şakır ferman gelmektedir ki; pekâlâ bu fermanlarla kendimize çeki düzen verebiliriz. Onun için kafamız yetmese bile akl-ı kül olan hakikat-ı Ahmediye (aleyhisselatü vesselam)’ın ziya-ı sermedîsi altında meselelerimize çözüm getirebiliriz.

Bu meselenin diğer yönüne gelince, Allah, asrımıza dahi irşad ve tebliği esas alan bir kısım mürşidler lütfetmiştir. Bu mürşidler her tarafta harıl harıl kurslar ve mektepler açarak, halkın dinine ve mukaddeslerine bağlı bulunan heyecan abidelerinden istifade etmek suretiyle milletin maneviyatına ve irfanına hizmet etmektedirler. Öyle ise aklı her şeye yetmeyen kimseler de bunları dinlemeli ve mutlaka bir vazife almalıdırlar. Bu dirayetli kimseler de, insanların kabiliyet ve istidatlarına göre onları orada istihdam etmelidirler. Bu, o büyüklere mahsus bir husustur. Gerisi Cenab-ı Hakk’ın sevk ve istihdamına kalmış bir husustur.

Kur’an’ın Cemaatindenim!

Bana göre bugün meseleyi dağıtmaya hiç lüzum yoktur. Nerede bulunursak bulunalım ferden ferda günümüzde en mühim iş irşad ve tebliğdir. Hayatımızın gayesi, fıtratımızın neticesi bu olmalıdır. Vazifemiz, ağustos böceği gibi şu dünya ağacı üzerinde kaldığımız müddetçe çatlayıncaya kadar Rabbimizin adına bülbül olmak ve hep O’nu terennüm etmek olmalıdır. Bu işi bu şekilde yapmak, sonra da gerisine karışmamak bir kulluk işidir. Mesela herhangi bir insanı Rabbiyle buluşturma azmi içine girmiş bir kimse şöyle-böyle yolunu yöntemini tayin etmişlerle meşgul olmamalı, mütereddit, mütehayyir ve bir manada çamuru misk u amber diye yüzüne gözüne süren insanların elinden tutarak onlara ışık göstermelidir. Ayrıca, siyasi-gayri siyasi herhangi bir kliğe mensubiyet içinde hareket etmemeli, hakikat-i Ahmediye (aleyhisselatü vesselam)’ın kudsi dairesi içinde bulunan bir fert olarak sadece “Hak” demelidir. Kendisine “Sen nesin?” diye sorulduğunda da şöyle cevap vermelidir: “Ben ümmet-i Muhammedim. Hz. Halilurrahman’ın milletindenim. Allah’ın kullarındanım. Kur’an’ın cemaatindenim. Mahiyetim itibariyle hiçbir kıymetim, rengim ve şeklim yoktur. Ben sadece bir reşhayım ki O’ndan gelen şualarla ancak bir mahiyet iktisap ederim. Sonra da buharlaşırım, insaniyet semasına yükselir ve oradan da katreler halinde aşağıya doğru akmaya çalışırım. İşte ben buyum ve bu halimle hizmet etmeye çalışıyorum.

Hâsılı, her insan kendi yerini bihakkın bilemeyebilir. Bu sebeple de o, bu işi iyi bilen rehberleri dinlemeli, çeşitli girizgâhlarda ve kavşaklarda durup “hizmet budur” diyenlere kulak vermeli ve denen şeyler sahabenin hizmet stiline uyuyorsa o yola girerek kendisine verilen vazifeyi yapmaya çalışmalıdır. Çok uzun boylu vazife aramaya lüzum yoktur. Elverir ki herkes kendisine düşen vazifeyi ifa etsin. Bunları yaparken bir kısım ard fikirlerle sürtüşmeye girilmeyecektir ve girilmemelidir de. Çünkü bizim ne ard fikrimiz, ne de gizlimiz-saklımız var. Biz, halkı kuşkulandıracak düşünce, niyet ve tavırlardan müberra ve münezzehiz. Bir kere Rabb-i Kerîmimize gönül verdik ve O’nun rızasını tahsilden başka hiçbir şey düşünmüyoruz. O bizim için bir oyun sahnesi ve sahası hazırlayıp ışığı, dekoru ve kostümü ayarladı. Sonra kulları olan bizleri sahneye sürüp, “şu oyunu oynayın” dedi. Ne zaman geriye alacağını bilemiyoruz. Biz, verilen rolümüzü iyi oynamaya bakacak ve perde kapanınca da kaybolup gideceğiz. Bütün kalbimizle O’nu bekliyoruz. Şahsen ben, üzerimdeki ağır yükün ne zaman alınacağını ve terhis edileceğimi bir askerden daha iştiyaklı bekliyorum. Çünkü burada oynadığımız oyunları beceremeyip mahcup bir şekilde sahneden aşağıya inme de vardır. Biz bir kul oyuncuyuz. İpler ve her şeyin dizgini O’nun elinde, her şeyin anahtarı O’nun yanındadır. Arz ve semanın hazineleri O’nun nezd-i ulûhiyetinde ve O, her şeye sahip mâlikü’l-mülktür. Bizler ise gassalın elindeki meyyit gibi hep O’na tâbiyiz. Rabbim bu duygu ve düşünce ile bizi mamur ve payidar eylesin.

Özetle

1. İnsanlığa hizmet etmek ve bu çerçevede yapılan irşad ve tebliğ, her seviyedeki Müslümanın üzerine düşen bir vecibedir.
2. Her insan kendi başına, istenen seviyede hizmet edemeyebilir; bu sebeple “hizmet budur” diyenlere kulak verip kendisine verilen görevleri yerine getirmeye çalışmalıdır.
3. Hizmet eden insanlar, bu hizmetlerini herhangi bir ard düşünce beslemeden sırf Allah rızası için yapmalı ve herhangi bir beklentiye girmemelidir.

İrşatta Önemli Bir Esas

Yapılan nasihatlere karşı reaksiyon gösteriliyorsa o kişinin üzerine gitmemek ve mümkünse alternatif çareler aramak gerekir. Mesela benim mürted ve mülhid değil ama namaza yanaşmayan, ihtimal namaz teklifi benden geldiği için ona soğuk bakan bir kardeşim olsun. Hemen şunu ifade edeyim ki, küçükten gelen teklifi kabul etme, insanların çok azında bulunan bir fazilet tavrıdır. Onu, herkesten beklemek de doğru değildir. Onun için Allah (cc), Efendimiz’in büyük vazifesi karşısında baba ve annesini kendisine muhatap yapmamış, onları Hanif olarak vefat ettirmiş ve öbür âlemde de -inşallah- cennetine koyacaktır. Evet, Cenab-ı Hak, Efendimiz’in anne ve babasını O’na ümmet olma durumunda bırakmamıştır. Çünkü bu durumda evlatlarından gelen teklifi reddetme ihtimali söz konusudur. Zira iki Cihan Güneşi’nin yanında neşet eden ve orada hayatının büyük bir kısmını geçiren ateş babası Ebu Leheb, ateş babası olmaya devam etmiş ve bu ilahi meşaleden asla istifade edememiştir. Bütün civanmertliğine rağmen Ebu Talip’e de bu ilahi memba ve havuzdan istifade etmek nasip olmamıştır. Çünkü kendi yetiminin dinine girme ruh haleti ona bir hâil ve perde olmuştur. Ancak Efendimiz’in amcalarından mesela Hz. Abbas, Hz. Hâris ve Hz. Hamza Müslüman olmuşlardı ki bunlar, Efendimiz’le hemen hemen aynı yaşlardaydılar ve O’nun arkadaşı konumundaydılar. Bu itibarladır ki, küçükten gelen teklifin reddedilmesine biraz da tabii nazarla bakmak gerekir.

Bir kardeşime namaz kılması için nasihatte bulunduğum zaman bana reaksiyon gösteriyorsa o takdirde bana düşen namaz ve niyazlı arkadaşlarımın onunla münasebet kurmasını temin etmektir. Mesela düşünelim ki, benim hizmet-i imaniye ve Kur’aniye çizgisinde beraber olduğum bir grup arkadaşım var; zaman zaman onlarla bir araya gelip fikir teatisinde bulunuyoruz. Bu durumda namaz kılmayan kardeşimin -bir de benden büyükse- daima tâli derecede kalması, içten içe kardeşlik hisleriyle bana bağlı olsa bile ben elde avuçta bir gül gibi dolaşırken onun kapı arkasında kalması kendisini bana karşı reaksiyona sevk edebilir. Bu, bir insan ruh haletidir. Binaenaleyh onu bu türlü reaksiyona sevk etmemek için bana düşen vazife şudur: Kendi arkadaş muhitime demeliyim ki, bundan sonra beni aramak istediğiniz zaman kardeşim Ali’yi arayın. Bir yardım talebiniz olursa ona gidin. Telefonla sorarken onu da sorun. “Sizin evinize çay içmeye gelelim yahut biz falan yerde olacağız. Sen de bize katıl” deyin ve bu tür alternatif yollar deneyin.

Hâsılı, insanları rencide etmemek, Hakk’ın hatırını âlî tutmak gerekiyor. O arkadaşa namazı en iyi hangi tavır ya da hangi insan anlatacaksa ona fırsat verilmeli ve sû-i zanlarla mesele içinden çıkılmaz hale getirilmemelidir.

Sözün Özü

Eğer bir topluluk, Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametinde hareket ediyorsa yaptığı şeylerde başarılı olsun veya olmasın, o, Hakk’ın rızasını kazanmış demektir. Dinî hizmetler adına atılmış her adımı aynı şekilde değerlendirmemiz mümkündür. Ayrıca, farklı farklı insanların aynı duygu ve düşünce etrafında birleşip hizmet etmeleri ilâhî inâyetin bir tezahürüdür. Diğer taraftan da, birlik ve beraberlik, inayetin celbine önemli bir vesiledir.

M. Fethullah Gülen


Kadını meleklerden daha ulvî yapan…

Çocukların tâlim ve terbiyesi, hânenin nizam, huzur ve âhengi adına insanlık mektebinin ilk hocası kadındır. Kadına yeni yeni yerler arandığı günümüzde bir kere daha, Kudret elinin ona bahşettiği bu müstesnâ mevkiin hatırlanması, bir kısım fuzûlî arayışları önleyeceği kanaatindeyiz.

Namuslu, terbiyeli ve yuvasına bağlı bir kadının bulunduğu ev, Cennet köşelerinden bir köşedir ve orada duyulan seslerin, solukların hûri, gılman nağmesinden ve Kevser çağıltısından farkı yoktur.

İnsan bazen, sûrî zînetinin altında ezilmiş herhangi bir kadını görünce, kendi kendine “acaba, kadının iç zîneti sayılan namus, iffet, fazilete de bu kadar değer veriyor mu?” diye düşünüyor.

Kadını, meleklerden daha ulvî yapan ve onu eşsiz bir elmas hâline getiren, onun iç derinliği, iffet ve vakarıdır. İffeti hakkında söz söylenen kadın kalp bir para, vakarsız ise alay mevzuu bir kukladır ki, böylelerinin öldürücü atmosferlerinde ne sağlıklı yuvadan, ne de sıhhatli nesillerden bahsetmeye imkân yoktur.

İç âlemiyle fazilete uyanmış bir kadın, bulunduğu hânede kristal bir âvizeye benzer. Onun her kıpırdanışında evin dört bir köşesinde ışıklar oynamaya başlar. Kendi ruh dünyasında karanlık düşüncelere teslim olmuş kadın kıyafetindeki talihsize gelince, o, öyle bir sis ve duman kaynağıdır ki, uğradığı her yeri kirletir geçer.

Kadının, elinden düşürmeden daima okuyacağı tek kitap, içtimâî terbiye kitabıdır ki, henüz en mükemmeliyle yazıldığı söylenemez.

Kendini nefsânî hevesâta salmış kadınları gördükçe, “kadının aklı kısadır” diyenleri çok müsamahalı görüyorum. Zannediyorum, böyle diyenler, günümüzde kadının reklâm mevzuu hâline getirildiğini görselerdi, diyecek şey bulamayacaklardı.

Eskiler, “Kadının elinde iğne, mücâhidin elinde mızrak gibidir.” derlerdi. Doğrusu ben, bu sözde hiç de mübalâğa görmüyorum.

Kadının başkaları için zevk metâı, eğlence mevzuu ve reklâm malzemesi olduğu devirler hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Bereket versin ki, bütün bu talihsiz dönemler, şimdiye kadar hep onun dirilip kendini yenilemesi ve özünü bulmasının başlangıcı olmuştur.

Oğlana “mahdum”, kız çocuğuna da “kerîme” derlerdi ki, gözbebeği ile aynı mânâya gelen bu kelime, çok kıymetli, kıymetli olduğu kadar lüzumlu, lüzumlu olduğu kadar da en nazik bir uzvu bütün önemiyle ifâde etmektedir.

Eteğini tozdan-topraktan sakın.” deriz. Gözbebeği olan kadının ne kadar korunup kollanması lazım geldiğini, bilmem ki takdir edebiliyor muyuz?

Faziletli kadının süsü, zîneti namus ve iffeti olduğu gibi, en şâyân-ı takdir ve hayranlıkla karşılanacak yanı da, içtimâî terbiyesi ve eşine karşı sadakatidir.

İyi kadın, ağzında hikmet, ruhunda incelik ve letafet, davranışlarında herkese saygı ve hürmet telkin eden kadındır ki, âşina nazarlar onun bu mukaddes yanını sezerek, beşerî kaynaklı iç bulantılarını ibret ve tefekküre çevirirler.

Bedenî hayatıyla gelişirken, kalb ve ruh tomurcuklarını inkişâf ettirememiş bir kadın, belli bir süre başlarda gezen çiçeklere benzese de, arkadan hemen solup gitmesi, yaprak yaprak dökülüp ayaklar altında çiğnenmesi kaçınılmazdır. Ebedîleşme yolunu bulamayanlar için ne hazin âkıbet..!

Kadın, iğfal edilip çirkeflere düşürülmeyecek kadar muallâ bir cevherdir. Geleceğin ilme, irfâna, hakikata uyanmış talihli nesillerin, onu gözbebekleri gibi aziz tutacakları ümidimizi henüz yitirmedik…

Bizim kadınımız, millî şeref ve necâbetimizin de en sağlam temel taşıdır. Upuzun ve şanlı geçmişimizin inşâsında onun hissesi, hiç de düşmanla yaka-paça olan mücâhitlerin hissesinden geri değildir.

Kadınlık âlemi için hak ve hürriyet havarîliği yapanların çoğu, onu cismânî zevkleriyle coşturup, ruhunu hançerlemekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

Ruhunda olgunluğa ermiş bir kadının, yetiştirip arkada bıraktığı hayırlı halefleri sayesinde, yuvası devamlı bir buhurdanlık gibi tüter ve içlere inşirah veren râyihalar salar. İşte bu râyihaların esip durduğu uhrevî mekân, her türlü tarif ve tavsifin üstünde tam bir Cennet bahçesidir.

Kalbini iman nurları, kafasını da ilim ve içtimâî terbiye ile aydınlatmış bir kadın, evini yeniden her gün inşâ ediyor gibi, ona yeni yeni güzellik buutları ekler. Sefih ve kendini bilmezlere gelince, mevcut yuvaları bile yıkıp harabeye, kasvetleştirip mezara çevirirler.

Kadın, bulaşık bir kap, değersiz bir maden parçası olmadığı gibi, yeri de bulaşık kaplarının, maden parçalarının bulunduğu yer değildir. O, eşsiz bir pırlantadır ve mutlaka sedef kakmalı pırlanta kutularında korunmalıdır.

Kadın, incelik, letafet ve hassasiyette müstesna bir yere sahiptir. O, bu hususiyetleriyle ancak kendi tabiat ve fıtratının çerçevesinde kaldığı sürece yuvasına, dolayısıyla da kendi toplumuna yararlı olabilir.

Bugüne kadar feministlerin kadın adına ileri sürdükleri her teklif, onu hoyratlaştırıcı, küçük düşürücü ve tabiat deformasyonuna uğratıcı olmuştur. Oysa ki kadın, varlık zincirinde çok önemli bir halkadır ve onun en ehemmiyetli yanı da, kendi fıtrat ve tabiatının sınırlarına saygılı kalmasındadır.

M. Fethullah Gülen
Sızıntı dergisi


Gül ve diken

Gülde bile diken vardır. İnsanın, gülün kokusunu duymayıp dikenine takılması biraz da kendi ruhundaki dikenlerden kaynaklanır.
| Fethullah Gülen


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers