Category Archives: Faiz

Banka Faizi

Banka faizini “gerçek faiz“(!) saymayan bazı ilahiyatçıların bu hükme varırken dayandıkları delilleri bu yazıda bir bir ele alıp çürüteceğim:

1.Bankada biriktirdiğiniz paranın faizi, gelir payı sayılır.

Bankada biriktirdiğiniz paranın faizi” dedikten sonra bunun “gelir payı” sayılacağını söylemek anlamsız veya çelişkilidir; evet faiz de bir gelirdir ama “faiz geliridir” ve bunu İslam haram kılmıştır. Meşru gelir payı, İslam’ın izin verdiği işlemlerden (yatırım, üretim, ticaret, hizmet…) elde edilen gelir payıdır.

2.Haram olan faiz, fakire verilen ödünç paradan alınan gerçek faizdir. Banka fakir değildir, sizden aldığı para da borç değildir, kâr-kazanç sağlamak için almıştır.

Hiçbir kaynakta, hiçbir devirde, hiçbir alim böyle bir faiz tarifi yapmamıştır. Faiz zenginden alınsa da fakirden alınsa da faizdir ve haramdır. Belki “fakirden alınan faizin günahının daha büyük olacağı” söylenebilir.
Evet banka fakir değildir, mudilerinden aldığı para da borç değildir; banka mudilerinden para satın alır, satın almadan oluşan borcunu vadesi gelince ve mudi isteyince fazlasıyla (faizi ile) öder. Banka kârını/kazancını, mudilerinden topladığı paraları, onlara ödeyeceğinden daha büyük faizlerle kredi talep edenlere vererek elde eder. Kredi borç demektir; şu halde banka bu paraları faizli borç olarak veriyor demektir, bir başka yoruma göre de parayı daha fazla para ile satmaktadır. Parayı ödünç vererek veya satarak kâr sağlandığı zaman bu kârın adı her zaman, her yerde faizdir ve faiz İslam’a göre haramdır.

3.Aslında genelde bankayı kuranlar zengin insanlardır. Onlar sizin paranızdan kazanç sağlarken siz eğer herhangi bir fazlalık almazsanız, şu enflasyon karşısında paranızın aslı da küçülür, eriyip gider.

Bankayı kuranlar kendi sermayeleri ile İslam’a göre meşru ticaret yaparak para kazanmıyorlar, mudilerden topladıkları parayı faizli kredi olarak ihtiyacı olanlara veriyor, kazancı bundan sağlıyorlar. Bankaya gelip kredi talep eden insanların bir kısmı yoksuldur veya aslî (temel) bir ihtiyacını karşılamak için paraya ihtiyacı vardır. Bir kısmı ise zengindir; sermayesini büyütmek, yeni yatırımlar yapmak için kredi almaktadır. Banka yoksul müşteriden de zengin müşteriden de faiz alır. Zengin müşteri aldığı kredi ile ticaret ve üretim yapıyorsa -bundan önceki yazılarda açıklandığı gibi- bunun faizini maliyet girdisine ilave eder ve ürettiği, sattığı malın fiyatına faiz yansır; sonuçta faizi -ülkemizde çoğu yoksul olan- tüketici öder.

4.Günün ekonomik şartlarını düşünmeden hemen haram damgasını yapıştırmak İslam’ın ruhuna aykırıdır. Bu nedenle paranın değer kaybını korumak da önem taşımaktadır.

Günün ekonomik şartlarını kapitalizm belirliyor. Kapitalizmin dini ve ahlakı yoktur; bu sistem başkalarının eti, canı, kanı, emeği, mağduriyeti, sömürülmesi pahasına para kazanmaya, büyümeye, kapital sahiplerinin zenginleşmesine ayarlıdır. İslam günün şartları ne olursa ona uymak ve dindarları afyonlayarak soydurmak, sömürtmek, zalimlerin işlerini kolaylaştırmak için gelmemiştir; mazlumun yanında yer alıp zalimi yola getirmek için gelmiştir. Günün şartlarında atıl para değer kaybediyor ve parasını yastık altında tutanlar zarar ediyorsa bunu önlemenin meşru yolları vardır. Bu yolların en faydalı olanı da çeşitli ortaklıklar (adi ortaklıklar, şirketler, holdingler) kurarak büyük sermayeler oluşturmak, bu sermayelerle yatırım ve üretim yapmak, elde edilen kazancı adil bir şekilde paylaşmaktır. Ortada bir kusur bulunmadan zarar edilmiş ise buna da sermaye oranında katılmaktır. Benim müslümanlara tavsiyem, işten anlayanların şirket kurmaları, parası olanların da hisse senedi alarak şirketlere ortak olmalarıdır. Müslüman bankalara ancak, faiz yerine kâr-zarar ortaklığı esasını koydukları zaman gider.

Hayrettin Karaman


Faize Bağlananlar

Faiz hak edilmeyen fazlalık, gelir, rant, getiri demektir. Faizi serbest bırakan laik sistemlerde faiz “hak edilmiş bir gelir“dir; ama bütün ilâhî dinlerde faiz haram kılınmış, yasaklanmıştır. Faiz zulümdür ve haramdır; çünkü faiz alan, hiçbir riske girmeden, emek sarfetmeden, zahmet çekmeden, her nasılsa elde ettiği bir sermaye sayesinde gelir elde ederken bu sermayeyi kullanan, bununla yatırım ve üretim yapmaya teşebbüs eden, emek ve zahmet çeken kimseler faizciye (tefecilere, bankalara ve mevduat sahiplerine) sermayeden fazla ödeme yapmaktadırlar; bu ödeme, müteşebbis (emeği çeken, işi yapan, yatıran, üreten) kazanmasa da, zarar etse de, evini barkını satmak mecburiyetinde kalsa da yapılmaktadır. Eğer faizi bankalar veya devlet ödeyecekse daha büyük bir zulüm söz konusudur; bu durumda rantiyer (biriktirdiği paranın faizini yiyen) hem ana parasını hem de faizini alırken bu faizi ödeyen -çoğu dar gelirli- halk olmaktadır; bugün devlet borç batağına saplanmıştır, faizi ödeyebilmek için yeniden faizli borç almaktadır, bu paradan hiç yarar görmeyen halk ise rantiyere faiz ödemektedirler. Bankalar iflas etmekte, faizi ve ana parayı, yine bu işten hiçbir menfaati olmayan halk ödemektedir. İşte bu sebeplerledir ki dinler faizi haram kılmış, sermaye toplamak için kâr ve zararda ortaklık seçeneğini tercih etmiştir. Ticari değil de şahsi ihtiyacı için para/mal bulmak zorunda olan kimselere de şahıslar ve devlet faizsiz olarak kredi verecek, bundan sevap kazanacak, milli birliği güçlendirecek ve ahirete yatırım yapmış olacaklardır.

Bir ekonomi yazarı, güncel olan faiz hareketi ile ilgili olarak şöyle diyor: “Faizler yükseliyor… ‘Eyvaaahhh… Hazine bu faizi nasıl ödeyecek?’ diyerek dertleniyoruz. Faizler aşağıya inmeye başlıyor. ‘Eyvaaahh… Ayşe Hanım Teyzem ile Ali Rıza Bey Amcamın faiz geliri düştü… Perişan olacaklar…’ diyerek dertleniyoruz. Merkez Bankası faizleri indirdi. Ardından bono faizleri inmeye başladı… Ayşe Hanım Teyzem ile Ali Rıza Bey Amcam gibi yaşamlarını faiz gelirine bağlayanlar acep ne durumda diyerek dün banka banka gezdim…

Bu yazar düşünmüyor ki, o amcanın ve teyzenin elde ettiği gelir, fakir fukaranın cebinden çıkıyor, onlar sıkıntı çekmeden faiz geliri ile geçinirken milyonların mutfağı biraz daha yoksullaşıyor, aç ve açıkların sayısı artıyor. O amca ve teyzelerin elde ettikleri faiz geliri, parayı kullananlar kâr etseler, faiz vergiden ödenmese de yine yoksul halkın cebinden çıkıyor; çünkü faizli kredi kullanan müteşebbis ürettiği mal ve hizmete, ödeyeceği faizi de ekliyor ve bu malı/hizmeti kullanan halk faizi de ödüyor. Eğer faiz olmasaydı mal ve hizmet, faiz miktarı kadar ucuza alınacaktı. O teyzeler ve amcalar yalnızca ahiret hayatları bakımından değil, dünyada yedikleri faizin kimlerin cebinden çıktığını düşünerek de rahatsız olmalıdırlar.

Pekala geliri giderini karşılamayan, elinde biraz parası olan ve onun faizi ile geçinenler faiz yemesinler de ne yapsınlar?

1. Devlet sosyal güvenlik kurumunu öyle kursun ve düzenlesin ki, ülkede bir tane aç ve açık kalmasın; birileri sırça köşklerde yaşarken diğerleri olmazsa temel ihtiyaçlarını sosyal güvenlikten sağlasınlar.

2. Kendileri üretim ve yatırım yapamayan küçük büyük tasarruf sahiplerinin paralarını değerlendirmelerini, faiz değil kâr elde etmelerini sağlamak için devlet tedbirler alsın; bu paraların çarçur edilmesini, kötü niyetli veya ehliyetsiz kimselerin ellerinde zayi olmasını engellesin.

3. Devlet bir an önce biraz acı da olsa bazı reçeteleri uygulasın, borcun bir kısmını, değer kaybı bakımından en az zararla ertelesin, geri kalanı ise para basarak ödesin, yeniden borçlanmamanın da yollarını arasın (Bu konuda MÜSİAD’ın önemli çalışmalarından da yararlanılsın).

Hayrettin Karaman


İslam’da Faiz

De ki: “ Eğer siz Allah’ ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafurdur, Rahimdir.” (1)

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde altın karşılığı olarak banknot çıkarılmıştı. Bunlar on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bazı Avrupa ülkelerinde çıkarılan şemsili kâğıt paraların benzeri ve devamı niteliğindedir. On yedinci yüzyılda İngiltere ve İsveç’te resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevherleri emânet olarak muhafaza ediyorlardı. Ancak, devlet mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkilatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayı da saklamaya başladılar. İşte sarrafların emanet bırakanlara verdiği “Goldsmith’s notes” denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir. (2).

İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak.” Diğer bir rivâyette “…tozu ulaşacak” denir. (3) Ribâ’dan buharın ulaşması, ribâ muâmelesine şâhidlik, kâtiplik yapmak veya ribâ yoluyla elde edilen kazançtan verilen ziyafetten yemek, böyle bir kazançla satın alınan hediyeyi kabul etmek gibi değişik şekillerde olabileceği belirtilmiştir.

Faiz (Riba) Belası

Türkçedeki yaygın karşılığı “faiz” olan Arapça “riba” kelimesi sözlükte “fazlalık” nema, artma, çoğalma; yükseğe çıkma; (beden) serpilip gelişme, gibi anlamlara gelir. Arapçada tepelere, düz araziye nispetle daha yüksek oluşları sebebiyle râbiye, canlıları besleyip büyütmeye de terbiye denir. Bu sözlük anlamıyla riba hem bir şeyin kendi içinde bulunan hem de iki şey arasında mukayeseden doğan fazlalığı ifade eder. Kur’an’da riba kelimesi iki anlamda da kullanılmıştır. Fıkıh literatüründe riba, borç verilen bir paraya veya mal, belli bir süre sonra belirli bir fazlalıkla yahut borç ilişkisinden doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacağa ek vade tanıyıp bu süreye karşılık onu fazlalıkla geri almanın veya bu şekilde alınan fazlalığın adıdır. Türkçede kullanılan “faiz” kelimesi de Arapça kökenli olup, genelde riba ile eş anlamlı kabul edilir. (4)

Tarih boyunca ekinleri ve nesilleri heba edip toplumsal cinnete sebebiyet veren, ülkeleri ekonomik krize sokan ana sebeplerinden biri toplumların içinden kurtulamadığı faiz belasıdır. Faiz belası öyle bir bela ki ilk önce toplumların ekonomik yapısını çökertir sonra da tüm değerlerini yerle bir eder.

İslam’ın ortaya çıktığı Arap toplumunda da faiz bütün çeşitleriyle biliniyor ve uygulanıyordu. Bu yüzden sermaye belli kesimin elinde yoğunlaşmış, gittikçe katlanan faiz borcunu ödeyemeyen kimseler veya bunların çocukları baskıcı güçler tarafından köle olarak satılmaya başlanmış, sonuç itibariyle az bir kesim büyük çıkar sağlanmasına karşı geniş halk kesimi perişan olmuştu.

Mekke’de ilk olarak Miraç’la ilgili hadislerde ribânın kötülendiği görülür. Medine’de konuyla ilgili olarak ilk inen âyette ise Yahudilerin başına gelen sıkıntıların nedenleri arasında, kendilerine yasaklandığı halde fâiz yemeleri gösterilir.

Rabbimiz kelamında şöyle buyuruyor: “Faiz yiyenler mahşerde şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, ‘zaten alışveriş de faiz gibidir’ demelerindendir. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı. Kim Rabbinden bir öğüt gelir de faizcilikten geri durur ve vazgeçerse geçmişte elde ettiği kendisinin olur. Ve onun işi de artık Allah’a aittir. Kim faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliklerdir; onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah faizle mal eksiltir, sadakalarla da bereketlendirir. Allah nankör hiçbir günahkârı sevmez.” (5)

İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti.” Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin rivâyetlerinde şu ziyade vardır: “(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da…” (6)

Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer inanıyorsanız fâizden arta kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, Allah’a ve Peygamber’ine karşı savaşa girdiğinizi bilin. Şayet tövbe ederseniz, anaparanız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olmazsınız.” (7)

Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Taif’te oturan Beni Sakîf kabilesinin faiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamberle yaptığı Taif anlaşmasında faiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke’deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf’ten Amr b. Umeyr oğullarına olan faiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke valisi Attab b. Esîd tarafından Hz. Peygamber’e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed, vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme razı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Taifliler faiz istemekten vazgeçtiler. (8)

Buna ilave olarak Hz. Peygamber, kendi döneminde uygulanan işlemleri ve alım-satım türlerini de, ya faize yol açacağı, ya da faiz olduğu için yasaklamıştır. Mesela “eşya-yı sitte” veya “emval-i ribeviyye” hadisi diye meşhur bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Altına mukabil altını, gümüşe mukabil gümüşü, buğdayla buğdayı, arpa ile arpayı, hurma ile hurmayı, tuza mukabil tuzu satmayınız. Ancak eşit miktardan ve peşin olursa o müstesna. Her kim artırır veya fazla alırsa faiz alıp vermiş olur. Bunda alan ile veren arasında fark yoktur.” (9)

Amr İbnu’l-Ahvas (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.)’i Vedâ Haccı sırasında dinledim, şöyle diyordu: “Haberiniz olsun, câhiliye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Sadece verdiğiniz anaparayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olacaksınız. Haberiniz olsun cahiliye devrindeki bütün kan dâvâları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbn Abdilmuttalib’in kan dâvâsıdır.” Rasûlullah (s.a.s.): “Tebliğ ettim mi?” dedi. Cemaat: “Evet tebliğ ettin” dediler ve üç kere tekrarladılar. Rasûlullah (s.a.s.): “Ya Rabbi şahid ol!” dedi ve üç kere tekrar etti.” (10)

Bir çok Hadis-i Şerif’te de Allah Rasulü (s.a.s.) faizin kötülüklerinden bahsederek, onun yasak olduğunu dile getirmiştir. Bu durumda biz Müslümanlara, büyük günahlar arasında yer alan faizden fersah fersah uzak durmak yakışır. Onun olduğu bölgeyi bırakın koruluğundan bile geçmek bize korku vermelidir. Günümüzde emperyal sömürü düzenin yaşandığını hatırlayacak olursak bundan tamamen kaçmanın o kadar da kolay olmadığını göreceğiz. Çünkü o hemen hemen her haneye girmiş, yuvaların ve nesillerin dağılmasına sebebiyet vermiştir. Bize düşen elimizden geldiği kadar samimi bir şekilde ondan korunmaktır. Biz bunu samimiyetle istersek Allah (c.c.) da bize bu yönde destekleyici sebepler yaratacak ve bizi bu beladan koruyacaktır inşaallah.

Günümüzde istatistik verilere baktığımızda ne yazık ki faizden korunma hassasiyeti neredeyse yok denecek kadar azalmıştır. Tüm bankalar arasında mevduatlara bakıldığında katılım bankaları dediğimiz kısıtlı olsa da faizsiz çalışan finans kurumlarının, faizle çalışan bankalara oranı %4 olarak karşımıza çıkıyor, yani bu mevduatların %96′sı faizin kol gezdiği bankalarda olduğu anlamına geliyor. İnsanlar ya bunun ehemmiyetinin farkında değil ya da imani noktada büyük bir zaafiyet yaşanmakta.

Rabbim faizsiz bir ülke ve faizsiz bir dünyada yaşamayı bizlere lütfetsin inşaallah… Amin!

Dipnotlar

1- 3 Al-i İmran/31

2- Feridun Ergin, İktisat, 560, 570

3- Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278

4- Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 12, s. 110

5- Bakara: 275

6- Müslim, Müsâkât: 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 4, h. no: 3333; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2277

7- Bakara: 278/279

8- Et-Taberî, Tefsîr, 105, 106; Elmalılı, a.g.e., II, 972

9- Buhari, Bûyu/77–81. Müslim, Mûsakât, 79–85

10- Ebû Dâvud, Büyû’ 5, h. no: 3334; Müslim, Hac 147; Tirmizî, Tefsir, Tevbe 2; İbn Mâce, Menâsik h. no: 76, 84

Abdulkadir Seven
Vuslat dergisi


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers