Category Archives: Evlilik

Nureddin Yıldız – Evlilik Manifestosu

Nureddin Yıldız hocamızın evlilik hakkında bir çalışması:

Evlilik Manifestosu


Evlilik hak değil görevdir

Evlenmenin niteliği ve mü’min kimliğimiz açısından konumu üzerine söylenecek sözlerin en değerlisi şüphesiz,  kitabımız Kur’an’ın ona bakışı ile net bir çizgide durur. Şahıslar olarak bizim evlenme etrafındaki tespitlerimizin Kur’an’ımız ve Sünnet çizgilerinin ötesine geçemez asla. Ortada bir Kur’an hükmü ve bir hadis bilgisi varsa bizim için söz söylenmiş, karar verilmiş demektir.

Belki kavraması zor olur ama evlenip nikâhlı yaşamanın, bir insan hakkı olmanın ötesinde, insan olmanın zorunlu gereği şeklinde anlaşılması, evlilikle ilgili Kur’an tarzına daha yakın durmaktadır. Yeryüzünde büyük bir hak-batıl savaşı cereyan etmektedir. Bu savaşın karşılıklı tarafları, mü’minler ve küfür ehlidir. Küfür ehlinin başını çeken şeytanın en önemli yatırım alanı, insanın kendisi üzerindedir. İnsanı, varlık olarak kendine düşman görmüştür ve insanın nevini imha edemeyecekse, onu ifsat edip olmaması gereken pozisyona getirmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken de elindeki en güçlü silah, insan bünyesinde yaratılıştan var olan cinsel şehvetleri kullanıyor olmasıdır. Çok erken yaşlardan itibaren insanı etkisi altında tutan cinsel şehvetin, en ileri yaşlara kadar hayatın her kademesinde insanla beraber bulunduğuna göre, şeytana göre insana girilebilecek en tabii menfez şehvet menfezidir. Şeytan planlaması bakımından durum böyle iken insanın şeytana karşı geliştirebileceği en güçlü savunma taktiğinin şehvetleri onun etki alanı dışına taşırmak ya da şeytandan korunmuş bir şehvetle yaşamak olacaktır. Aksi takdirde insanın, açık havayı ısıtmak gibi bir mücadele tarzı ile şeytanın ağlarına takılmadan yaşama emeli boş olacaktır.

Şehvetlerin, dizginlenip kontrol altında olmasının tek yolu ise evliliktir. Evlilik dışında da bazı seçeneklerinden söz edilebilirse de, onlar tabii seçenekler değildir ve her biri de nihayetinde şehvetin kendisi gibi bir sorundur. Allah’ın insan üzerindeki muradının ‘evlenmiş insan’ rayında yürüdüğü gayet açık bir hakikattir.

Meselenin şehvetle ilgili bölümü, bakılabilecek tek pencere değildir. Şehvet insan ve mü’min kalitesi üzerinden ele alındığında önemli olmasına önemlidir de ‘insan nevinin sürdürülmesi’ penceresinden bakıldığında da evlilik, insan için hayat anlamına gelmektedir. Bu denli önemli bir hususun yani evliliğin, sadece insana tanınmış bir hak olarak görülmesi yeterli bir tanıtım olmamalıdır. İnsana tanınmış hakkın ötesinde, insanın kendi nevi için yapmak zorunda olduğu fiili bir görev olarak görülmesi hakikate daha yakın durmaktadır. Bu görevden kaçınanlar veya görevin hakkını vermeyenler, yiyen yediğini üretmeyen tüketici durumundadırlar.

Kur’an elimizdedir

Allah Teâlâ’nın bizden ne beklediği, görevlerimizin nitelik ve niceliği gibi hususları Kur’an kadar açık seçik öğrenebileceğimiz ikinci bir kaynağımız yoktur.

Kur’an’ımızda evlilik ve evliliğin ayrıntılarına dair yüz kırk altı âyet vardır. Aile, eş, kadın, erkek, baba, anne, çocuk, emzirme, nafaka ve benzeri pek çok konu âyet âyet işlenmektedir.

Bakara suresinden itibaren pek çok surede bu konular işlenmektedir. Peygamberlerden söz edilirken onların hanımlarından, aile hayatlarından da söz edilmiştir. Daha da ötesi, cennet hayatı tanıtılırken oradaki dünyadaki kullanımımızla ifade edilebilecek bir aile hayatından söz edilmektedir. İnsana cennette vaat edilen nimetlerin en önemlilerinden biri olarak dünyadaki kadınlarla kıyas edilecek bir ‘huri’ gerçeği vardır. Buradaki huriler, cahil bir mantıkla bakıldığında, dünyadaki kadının rakibi ve onu ezen bir güç olarak anlaşılsa da gerçek bunun aksidir. Dünyadaki kadınla cennetteki huri arasında elbette asla kıyas edilemeyecek muazzam bir fark vardır ama cennetteki hurilerin dünya kadınları ile kıyas ediliyor olmaları bile kadının yeri, kadının doldurduğu boşluğu yansıtması bakımından ihmal edilmeyecek bir örnektir. Bu da kadın üzerinden giderek bir aile mefhumu çıkarmamıza yardım edecektir.

Nur suresinin otuz ikinci âyeti, tek başına ele alınacak olsa bile Kur’an diliyle evliliğin ne olduğunu anlamaya yetecek bir belgedir. Bu âyette Allah Teâlâ, ‘evlendirin!’ diye emir buyurmaktadır. ‘Evlendirin’ emri, bütün mü’minleredir. ‘Namaz kılın!’daki hassas anlayışımızı değiştirmemizi gerektirecek bir gerekçe de yoktur doğrusu. Evet, buradaki emir sırasıyla babayı, yöneticiyi ve benzeri sorumluluk taşıyanları, sorumluluk sırasına göre ilgilendirmektedir, bu doğrudur. Bu emir ihmal edildiğinde ise bütün mü’minlerin sorumlu olacağı bir süreç başlayacağına göre, evlenmenin gerçekleştirilmesi bütün mü’minlerin topluca sorumlu oldukları bir görev olarak önümüze çıkmaktadır.

Sadece Nisa suresinin 154. ayetinde nikâhın ‘ağır sözleşme’ olarak gösterilmesi bile Kur’an’ın evliliğe nasıl baktığını göstermek için yeterlidir.

Kaç hadis var?

Evlenmeyi emreden, kadınları, kocaları, yatak odalarını, düğünü, nişanı, kız bakmayı, kadın hakkını, koca hakkını belirleyen kaç hadis vardır, merak eden var mı? Allah’ın kullarındaki muradını beyan etmekle görevlendirilmiş bulunan Peygamber aleyhisselam Efendimizin, onca aileyi alakadar eden beyanı ne ile izah edilecektir? Onları sosyal hayatın gerçekleri gibi mi algılayacağız yoksa dinin hükümlerinden biri gibi mi? Bekârlığı kerih gören, evliliğe teşvik eden onca hadis için ‘sosyal hayatın gerçekleri’ tarzında bir yorum yanlıştır. Onun asıl görevi, Allah’ın Şeriat’ını beyan etmektir.

Evliliğin, herkese birinci dereceden ve ilk buluğ gününden itibaren farz olarak konmamış olması yani onun namaz gibi tutulmaması sıradanlığını göstermez. Bilakis, farz olmasına farz ama tabii şartlarda yürütülmesi istenen bir emir olduğu için bu tarzda istenmiştir mü’minlerden.

Çok çocuk sahibi olmamızı emretmesi ve ümmetinin çoğalması ile kıyamet günü övüneceğini beyan eden hadisler ise başka bir teşviki gösterir.

Sünnet’e bir bütün olarak bakıldığında, evlilikle alakalı olarak şu hususlar genel hatları ile karşımıza çıkacaktır:

1- Evlilik ciddi bir şekilde teşvik edilmiş, evlenmeme arzusu kınanmıştır. Evlenmeyeceğini söyleyene ‘benden değildir’ şeklindeki tehdit, bu kuralı belirlemek için yeterlidir.

2- Aile kurmaya yönelik yardımlar fiilen yürütülmüş ve teşvik edilmiştir.

3- Yatak odası, ayıp bir konu gibi değil, hayattan ve dinden bir konu gibi ele alınmıştır. Sahabiler, yatak odası ile alakalı soruların ulu orta denecek şekilde sorabilmişler, ayıplanmamış ve açık cevaplar almışlardır. Daha da odası eşlerin, yatak odalarını kullanmaları, en açık üslupla ‘sadaka’ niteliğinde bir iş olarak sunulmuştur.

4- Bilhassa kadına, ailenin yükünü taşıdığı için büyük ecirler vaat edilmiş, namaz, oruç ve zekât dışında ağır gelebilecek bir yükten muaf tutulmuştur.

5- Çocuk yetiştirme hususundaki hadisler ise başlı başına bir işarettir.

6- Aileyi sürdürmenin çetin bir durum olduğu inkâr edilmemiş, idare etmeye, sabırlı olmaya çağırılmıştır eşler.

7- Sünnet, evlilik için bir muayyen yaşa hiç temas etmemiş, ihtiyaç hissedildiğinde hemen evlenme, evlendirme yönünü göstermiştir.

Hükümler

Umumen evlilik için Sünnet hükmü verilir. Evlilik, farz da olabilir, vacip de olabilir, mekruh, haram da. Bu da her şahsa göre değişebilecek özel durumların dikkate alındığını göstermektedir.

Evlilik bela olur mu?

Bela sözcüğünü bir yere oturtmak zor olur ama evlilik için ağır bir imtihan denebilir. Genelde de insanlar olarak, dikensiz güller aradığımız için evliliklerin sorunlu yürümesine karşı dertleniriz. Gerçekçi olan biri ise şunu katiyetle anlar ki, dünya dertsizlik diyarı değildir. Bilakis dünyanın kendisi bir derttir, bir ceza merkezidir. Dünyadaki evliliklerin, cennetteki hurilerle gerçekleşecek evliliğe benzetilmesi yanlış olur. Evliliği değerli kılan, sıkıntılarına rağmen sürdürülmesi için uğraşılıyor olmasıdır. Sıkıntılarına rağmen, insanlığın devamı için mücadele etmeyi tercih etmek ancak cihat olarak algılanabilir. İbadet olup, üzerinden sevap kazanılan ve sıkıntısı olmayan ne vardır ki evlilik öyle olsun?

Soruna rağmen huzurlu yaşama kuralları

- Allah Teâlâ ile sorunlu olma ki, eş olarak sorunlarına melekler yardım etsin.

- Bütün sorunları bela görme, kimi de senin için hayır getirebilir.

- Sıkışınca ilk iş olarak evi terk etmeyi, yataktan ayrılmayı, çocukları tartışmaya sokmayı, büyücüye gitmeyi, boşanma kelimesini, bedduayı, ikinci eşle tehdidi, aile büyüklerine taşımayı, küfretmeyi ve dövmeyi düşünme.

- Tartışmaya çalış, tartışmayı medenice yap. Bir tartışma ile sorun çözümü bekleme. Beş kere, on kere tartışmaya razı ol.

- Zamanla bazı sorunların kendiliğinden çözülebileceğini bil, sabırla bekle.

- Güvendiğin ve yakın akraba olmayan biri ile istişare et.

- Dua et.

Soruna rağmen yürütülen bir evlilik, ecir olarak da büyük bir kaynaktır.

Sorunsuz evlilikler, peygamberler için de garantili olmamıştır. Gerçekçi olmaya mecburuz.

Bu bizim hakkımızdan çok görevimizdir, görevimiz için lüks şartlar aramaya fırsatımız olmayabilir. Evliliği bir kere daha düşünmeye, onu Kur’an nazarı ile Sünnet pratiği ile incelemeye mecburuz. Kahırdan lütuf ancak bu şekilde çıkabilir.

Nureddin Yıldız
Millî Gazete


Eşinizi İlginizle Boğmayın

Evlilikte “ilgi” meselesi içinden çıkılması en zor konulardan biridir. Zira ilgi kavramının anlamı kişiye göre değişiyor. Kimi ufacık bir jest gösteren eşinden memnun olurken kimi de bir ömrün her anının kendine ayrılmasını bekliyor. Beklentilerin farklılığı gibi karşılanma şekli de farklı olunca durum tam bir muammaya dönüşebiliyor. Haliyle şikayetler de türlü türlü oluyor ve ardı arkası kesilmiyor.

Mesela beklentilerinin karşılanamamasından dem vuran kadınların “Eşim bana hiç değer vermiyor, onun için yaptığım onca fedakarlığa rağmen ‘Sen ne yapıyorsun ki’ diyor bir de üstüne” sözleri pek çoğumuza tanıdık gelir. Yahut beyler eşlerinin bu sitemlerine karşılık hemen savunmaya geçerek başlalar sıkıntılarını anlatmaya: “Ne yapsam memnun olmuyorsun, hep daha fazlasını arzuluyorsun. Sürekli sevgi, alaka istiyor, her şeyi beraber yapalım diyorsun…” İlişkide şikayet eden taraf değişse de şikayetler aynı oluyor çoğu zaman. Bir türlü memnun olamayan karı koca, ne birlikteliklerinden bir tat alıyor ne de ayrı geçirdikleri zamanın keyfine varıyorlar.

Bağlı mıyız yoksa bağımlı mı?

Eşlerin bu tarz tutum ve beklentilerinin birbirlerini hayatın merkezine almalarından kaynaklandığına dikkat çeken psikolojik danışman Fatma Ülger; tek vücut, tek zihin, tek ruh olmaya çalışılan ilişkilerde “bağımlılık” oluştuğuna özellikle vurgu yapıyor. Tüm o zorlu süreçlerin ve stresin ardından birlikte bir hayata merhaba diyen karı koca bir anda tüm hayatlarını eşlerine adayabiliyorlar. Evlilikte normal olan pek tabi eşini düşünmektir, fakat ipin ucu kaçınca bir de bakıyoruz ki kadın kocası olmadan hiçbir iş yapamaz olmuş. Ne eski arkadaşları ile görüşüyor ne de kendine bir meşgale ediniyor. Her şeyi birlikte yapmak arzusu ile sürekli eşine söylenip sitem ediyor. Ya da tam aksine, erkek yapıyor aynı şeyi. Eve geldiği andan itibaren her işi eşi ile beraber yapmak istiyor. Kadının işi, temizliği, yemek yapma telaşı var mı diye düşünmeden “Neden yanımda oturmuyorsun, sonra yap, şimdi gitme” vb nedenler ile eşinin işlerini sürekli erteliyor. Pek çoğumuza tanıdık gelen bu örnekler ne yazık ki ilişkimizi kör eden en büyük hastalığın sinyalini veriyor bizlere; “eşini hayatın merkezine alma” hastalığı…

İnsanın kendine ait bir alanı olması gerektiğinin altını çizen psikolojik danışman Fatma Ülger, eşlerin birbirlerini merkez yapmalarının zamanla saplantıya dönüştüğüne dikkat çekerek ekliyor: “Eşler bağımlı olmaya başladıklarında gölge gibi takip ederler birbirlerini. En küçük kararları alırken dahi eşine sormadan yapamazlar. Bu nedenle bağımlı kişi eşini kendi gölgesine almak, burada tutmak ister. Çiftin başbaşa geçirdiği zaman artar, ancak arkadaşlar ve aileler ile iletişim azalır, iletişim çemberi daralır. Bu durum, bireylerin birbirine olan mecburiyetlerini arttırabilir. Kişi beynini ‘O benim her şeyim, ben onsuz yapamam, onsuz olmayı hayal edemiyorum’ gibi gerçekçi olmayan düşüncelerle doldururken; bir taraftan da yaşadığı ilişkinin bitmemesi için mükemmel eş olmak, her türlü beklentiyi karşılamak, her anını doldurarak başkasına muhtaç olmamasını sağlamak gibi eylemleri gerçekleştirmeye girişir. Hatta onu hemcinslerinden uzak tutmaya da çalışabilir. Ayrılık düşüncesine dahi tahammül edemez.”

Eşler birbirine nefes aldırmalı

Bu durumun neticesi olarak da hem her anı beraber geçirme arzusunda olan hem de birbirinden bunalıp kendine çıkış kapısı arayan mutsuz, huzursuz ve en önemlisi kendine ait “kimlik” özleminde olan eşler meydana gelir. Üstelik merkeze alma düşüncesi çiftlerden her ikisi için de geçerli değilse çok daha vahim bir tablo oluşur. Bir tarafta kendine ait alanın olması için çırpınan kadın yahut erkek, öte yanda “Sen benim merkezimsin” diyen bir eş olursa ilişkiler kopma noktasına dahi gelebilir. Düşünelim bir kere, bazı şeyleri yalnız yapmak isterken eşimizden sürekli “Ben her şeyimi seninle yapıyorum, sen neden beni dışlıyorsun? Artık beni sevmiyor musun, benden sıkıldın mı?” tarzı cümleler duyuyoruz. Yapmaya çalıştığımız tek şey biraz kendimize zaman ayırmak halbuki. Birlikte geçirilen zamanların kıymetini daha iyi bilmek için ara sıra ayrı işlerle meşgul olmak… Fakat karşı taraf bu tavrımızı vurdumduymazlık, sorumsuzluk, sevgisizlik olarak algılıyor. Çünkü onun “merkez üssü” tam olarak biziz; biz onun için “her şeyiz.” Biz olmadan nefes aldığını dahi düşünemiyor. Her işi bizimle yapmak istiyor. Ve bu tavrının doğruluğundan öyle emin ki aynını bizden de bekliyor. Hatta öyle abartıyor ki bu durumu, o çok sevdiği, onsuz yapamayacağını iddia ettiği eşini, benliğinin içinde boğuveriyor. Böyle bir durumda kalan eşin kaçmaya çalışması da çok normal oluyor. Tek kaygısı birazcık “nefes almak” olan eşe verilen tepkiler ise ne yazık ki kırgınlıkları beraberinde getiriyor.

Fedakarlıkları kim için yapıyoruz?

Durumu iyice abartarak eşine olan ilgi ve sevgisinden anne babasını, akrabalarını, sosyal çevresini tamamen dışlayan hanımlar ya da beyler ise eşlerinin gölgesi olma adına kendilerinden ödün verebiliyor. Üstelik de asla böyle bir beklentisi olmadığı halde yaptığımız bu tarz fedakarlıklar(!), bir süre sonra eşimiz için rutin bir hareket olarak algılanmaktan öteye geçmiyor. Normal zamanda eşimizi şımartabilecek yahut mutlu olmasına vesile olacak davranışlarımız aşırı ilgi ve alakamız sebebi ile değerini yitiriyor. Mesela tüm hayatını sadece ve sadece eşine adamış bir kadın, aynı davranışı eşinden göremeyince “Ben senin için saçımı süpürge ettim. Bugün arkadaşlar gezmeye gittiler ama ben senin iç çamaşırlarını bile ütülediğim için gitmedim” diye sitem ederken eşinden “Yapacaksın tabi, bu senin görevin” yanıtını duyabiliyor. Yahut bir erkek “Yine mutsuz görünüyorsun, halbuki ben maç bile izlemedim birlikte sohbet edelim” deyince hanımından “İzleseydin” diye bir cevap alabiliyor.

Yani eşler kimi zaman bazı hareketlerinden ödün verirken ve bunu karşı taraf için yaparken eşlerinin bunu talep etmediğini unutuyor. Ardından da davranışları karşısında benzeri bir tutum göremeyince fedakarlılarını dile getiriyor. Halbuki eşini hayatının tam ortasına koyup aşırı ilgi bekleyen ve bunun için de aşırı ilgi gösteren hanım ya da bey bunun eşinin isteği olmadığını, kendi öyle uygun gördüğünden, bağ(ım)lılığından ötürü bunları yaptığını idrak etse, yaptıklarına karşılık beklentide de olmayacaktır. Çünkü fedakarlık karşılık beklemeden yapılandır. Yapılan iyiliğin karşılığında beklentiye girmek ise o işi esasında kendimizi mutlu etmek, onore etmek ve en önemlisi eşimizin takdirini kazanarak hayatımızın merkezine doğru insanı aldığımızı kendimize ispat etmeye çalışmak demektir.

Eşler “ayrı benler” olduklarını unutmamalı

İtidalli bir ilişki ve sorunsuz bir beraberlik için eşlerin birbirlerine karşı tutumlarının çok önemli olduğunu söyleyen psikolojik danışman Fatma Ülger güzel bir birliktelik için eşlere ipuçları veriyor: “Evlilikte kadın ve erkek birbirini tamamlayan unsurlardır. Motivasyon tekniklerinde ‘İnsan yelkenli gibi mi olmalı, yoksa vapur gibi mi?’ diye sorulur. Yelkenli dış etkilerle ilerlerken, vapur enerjisini kendi içinden alır. Kişi yelkenli gibi olursa rüzgar olmadığı zaman ortada kalır. Vapur gibi iç enerjisi ile yoluna devam ediyorsa dış etkilerin olumsuzluklarına direnir. Eşler işte bu yüzden biz demeli, ancak ‘ayrı benler’ olduğunu da bilmeli. Birbirlerini tanımalı ve değiştirmeye çalışmamalı. Ailelerdeki farklı kültür yapılarını eksiklik değil zenginlik olarak görmeli. Ailelerinden, sosyal çevrelerinden, uzaklaşmamalı. Sağlıklı bir evlilik; tüm beklentilerini ve mutluluğunu eşine bağlamak yerine, kendisine ait bir yaşam alanı oluşturmaktan geçer. Bu nedenle birlikte durun ama birbirinize yapışmayın, bağlanın ama bağımlı olmayın. Unutmayın, aranızda öyle boşluklar bırakın ki cennet rüzgarları aranızdaki boşluklardan geçebilsin.”

Kocama sınırsız fedakarlık yapıyordum

İnsanın kendine ait sınırları belirlemediği bir ilişkide esen her rüzgarın kişiliğimizi sarsacağına vurgu yapan Süreyya Hanım 45 yıllık evliliğindeki tecrübelerini şu sözlerle anlatıyor:

“Evlilik koskoca bir umman gibidir. Sınırlarını belirler de set çekerseniz ne ala. Yoksa bir de bakarsınız ki sizin sınırlarınızda bir başkası dolaşmaya başlamış. Biz ilk evlendiğimizde ben sınırsız fedakarlık(!) yapıyordum kocama. Yok yemek üç çeşit olsun, yok her işim dört dörtlük olsun, ütüsüz kıyafet kalmasın, etrafta toz dolaşmasın derken iki yıl geçti. Üstüne bir de oğlumuz doğdu. Benim koşuşturmam daha da arttı haliyle. Eşim de asker adam. Bazı geceler nöbette oluyor, disiplini ve yoğunluğu bol bir ortam. Akşam eve gelince bitap düşüyor koltuğun üstünde. Bu durumu da kabullendim bir süre, fakat sonrasında canım sıkıldı ve eşime sürekli baskı yapmaya başladım. ‘Senin hiçbir şeyini eksik etmiyorum, kimselerin yapmadığını yapıyorum da sen neden aynını bana yapmıyorsun? Madem ben tüm gün senin için didiniyorum, öyle ise sen de akşamlarını bana ayıracaksın’ diye söylendim durdum.

Bir dedim, iki dedim, en sonunda patladı kocam. ‘Ben mi diyorum sana tüm bunları yap diye, istemiyorsan yapma hiçbirini. Yok, eğer gerçekten benim için yapıyorsan yaptığın her işi dile getirip de ne diye kıymetsiz ediyorsun kendini. Senin gibi düşünecek olursak ben de tüm gün senin için çalışıyor, yoruluyorum; sürekli bunu başına kakıyor muyum?’ dedi. O an dondum kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonra kendi kendime düşününce fark ettim ki kendime ait hiçbir şey bırakmamışım hayatımızda. Tamamen eşime adamışım kendimi. Üstelik de benden böyle bir talebi olmadığı halde. Sonra da yaptığımı fedakarlık addedip aynısını bana yapmıyor diye gönül koymuşum ona. Oysa iki önemli noktayı göz ardı ediyormuşum. İlki; fedakarlık yapıyorsan gerçekten, bunu dile getirmeyecek, yaptığın işin takdirini Rabbi’nden bekleyeceksin. İkincisi de bazı şeyleri bir anda tüketmemek gerekiyor. Şayet insan itidalli olan ölçüde davranır, ara sıra farklılıklar yaparsa bu karşı tarafın takdirini topluyor. Ama dünyevi ve uhrevi her alanda ödün vererek, kendini yıpratmak pahasına, gerekmediği halde her işe koşturursan karşı taraf normal olanın bu olduğunu düşünüyor. İşin kötüsü de normal şartlarda mükemmellik sayılacak bu davranışlarınız rutin hale geldiği için, eşiniz bunlarda bir aksama görünce hemen söylenmeye başlıyor.

Her neyse, sonuç olarak eşimin o uyarısı ders oldu bana. Ne kendimi bu denli yormaya ne de eşimi aynını yapmıyor diye suçlamaya hakkım olmadığını anladım. Boşluktan işe güce dadandığımı fark edip hemen bir sohbete gitmeye başladım. Çoluk çocuk, arkadaşlar, sohbet derken benim de bir hayatım oldu. O gün bu gündür gücümüzün yetmediği işe uzanıp da kendimizi yormuyoruz. Gerçekten birbirimiz için iyi bir şeyler yaptıysak da bunu ‘teşekkür’ duymak için değil muhabbetten yapıyoruz. Böyle olunca takdirler de teşekkürler de kendiliğinden geliyor zaten…”

Rümeysa Durak
Semerkand aile


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers