Kategori Arşivleri: Evlilik

kur'an'da evlilik

Sevgi, saygı, merhamet, şefkat gibi yüksek duyguların kaynağı aile yuvasıdır. Bu güzel duygular ailede filizlenir ve yeşerir.

Evlenme kanunu Allah’ın koyduğu bir kanundur. Tarihte nerede bir kabile veya insan topluluğu görülmüşse, orada ailenin bulunduğu tespit edilmiştir. Başlangıçta ailenin bulunmadığı, serbest birleşmenin mubah olduğu iddia edilmiş ise de, bu iddia dayanıksız kalmıştır. Nitekim meşhur Alman Sosyologu Hans Freyer de: “Ailenin menşei ve ilk şekilleri araştırılınca ailesiz bir kabile veya topluluğa rastlamak mümkün değildir’’ demektedir. (1)

Tarihin derinliklerine doğru gidildikçe zina cezalarının ağırlaştığı da bunun bir delilidir. Ayrıca ar edep, ırz, namus, hayâ ve iffet gibi duygular ilk insanlardan beri bilinen değerlerdir. Bu da başlangıçtan beri nezih bir aile hayatının varlığını ispat etmektedir.

Evlilik biyolojik, dinî ve hukukî işleyişlere sahip sosyal bir birim olan aileyi meydana getirir. Aile bir toplumun çekirdeği ve hücresidir.

Kur’an-ı Kerim’e göre de cinsî hayat, meşrû evlilik yoluyla yaşanır. Yaratılıştan insanda mevcut olan cinsî arzuları tatmin etmenin en tabiî yolu evliliktir. Evlenme çağı geldiği halde maddî imkânsızlıklar yüzünden evlenememek çoğu zaman fuhşun sebepleri arasında yer almaktadır. Dinimiz, evlenmesi gerekenler için bunu azami derece kolaylaştırmış, mehir miktarını esnek tutmuş, başlık parası vb. engellerin kaldırılmasına istemiş ve evlenenlere yardım edilmesini teşvik ederek toplumu şu emri vermiştir: “İçinizden bekârları, köle ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lütfuyla onları zengin eder. Allah geniş (nimet ve lütûf sahibi)’dir, (her şeyi) bilendir. Evlenme (imkânı) bulamayanlar, Allah kendilerini lütfundan (zengin edip) evlenme imkânına kavuşturuncaya kadar iffetlerini korusunlar.’’ (2) Biz bu ayet ve dipnotta verilen hadisten, kendi işinde çalışan kimseye yediğinden yedirmeyi, giydiğinden giydirmeyi, gerekirse bunlardan evlenme çağında olanları evlendirmesi icap ettiği anlamını da çıkarıyoruz. Başka bir hadis-i şerife göre, devlet de çalışanlarına bu hayat standardını sağmakla yükümlüdür.

Kur’an-ı Kerim, fuhşu önlemek için gerekli her türlü tedbirleri almıştır. Bu meyanda, cinsî başıboşluğun önlenmesi de önemlidir. Cinsî başıboşluk olan yerde, halk şehevî arzularının cevabını kolayca bulabilmektedir. Dolayısıyla yuva kurma arzusuna yer kalmamaktadır. Bu durum Eski Roma’da yaşandığı gibi, günümüzde birçok Batı ülkelerinde de yaşanmaktadır. Yaygın olmamakla beraber ülkemize de aile yükümlülüğünden kaçış eğilimi sıçramış gibidir. Bu da kutsî bir müessese olan evliliğin, insanı mânen besleyen, doyuran atmosferinden yoksun bırakmaktadır.

Karı-koca arasındaki karşılıklı sevgi, Allah’ın varlığı ve birliğinin delili olarak da gösterilmektedir. Bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “Allah’ın ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.” (3) Diğer bir ayette de, kadın ile erkeğin birbirlerine olan ihtiyaçları şöyle ifade buyrulmuştur: “Kadınlar sizin için, siz de onlar için bir libassınız.” (Bakara 187) Çiftlerden her birinin ötekine elbise ve örtü olması, onu öğretmesi, şehvet duygularının açığa çıkıp kötü yollara düşmesini önlemesi olduğu gibi, her birisinin ötekisine muhtaç olup birbirini her bakımdan tamamlaması mânâsına da gelir. Bunun için hadis-i şerifte: “Evlenen dinin yarısını korumuş olur, diğer yarısı için de Allah’tan korksun” (4) buyrulmuştur.

Evlenmeye teşvik edici pek çok hadis vardır. Bunlardan şu ikisini yeri gelmişken hatırlatalım: “Dört şey peygamberlerin sünnetidir: Hayâ (yani utanma), güzel koku sürünme, misvak (yani dişleri temizleme) ve evlenme.” (5)

Şu hadis ise evlenmenin bir vazife olduğunu daha açık olarak belirtmektedir: “Çocuk doğuran veya ailesini seven kadınlar ile evleniniz. Kıyamet gününde, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” (6)

Bir toplumda aile kurulmazsa, bu menfî durum toplumun ve insanlığın çözülmesi demektir. Bu açıdan insan için ailenin kurulması ve devamlılığını sağlamak, yaratılış gereği olarak en önemli vazifelerinden biridir. Evlenmeyen, aile ve çocuk sevgisi tatmayan kimseler genellikle başka insanlara da sevgi duyamazlar. Sevgi, saygı, merhamet, şefkat gibi yüksek duyguların kaynağı aile yuvasıdır. Bu güzel duygular ailede filizlenir ve yeşerir. Bazı kaba ruhlu yaşlı bekârların hırçınlıkları zalimce ve merhametsizce davranışları her zaman göze çarpar. Şüphesiz bunun da istisnaları vardır. Bir aile içinde sevgiyi tatmayanlar, başkalarına değer vermesini de bilmezler. Eşi, kız kardeşi ve kızı olan bir kimse başka hanımların namus ve iffetlerini de kendi yakınlarınınki gibi değerli bilir ve saygı duyar. Başkalarının ırz ve namuslarına kötü gözle bakabilenler, gerçekte aile sevgisini tatmamış, aile disiplini kazanmamış birtakım hastalıklı tiplerdir.

Çok enteresandır, şehvet sıkıştırmalarının etkisinde kalan ve zina yapma hayalleri kuran bir genç, durumu Peygamberimize (s.a.v.) arz ederek bu yolda ondan müsaade istedi. Efendimiz (s.a.v.), genci hem düşündüren hem de duygulandıran sorularla bu arzularından vazgeçirdi. Gencin, zina için izin istemesi üzerine orada bulunan ashab, bu durumu son derece şaşırtıcı karşıladı. Rasulullah (s.a.v.) ise onları teskin ederek gence “yaklaş” dedi. Genç, iyice yaklaşıp Peygamberimizin (s.a.v.) önüne oturunca, Peygamberimiz (s.a.v) ona: “Bu arzu ettiğin şeyi annen hakkında ister misin?” dedi. Genç, “Hayır ya Rasulallah! Canım sana fedâ olsun, hiç böyle bir şey olur mu?” deyince, Efendimiz (s.a.v.): “Hiç kimse annesi için bunu istemez” buyurdu. Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v.) sıra ile gence; kızı olması halinde kızı için, kız kardeşi için, halası ve teyzesi için aynı şeyleri isteyip istemediğini sordu. Genç, önceki cevabını tekrarladı. Sonra Efendimiz (s.a.v.) elini şefkatle, gencin üzerene koyup şu duayı yaptı: “Allah’ım! Bunun günahını bağışla, kalbini temizle, namus ve iffetini koru.” Bundan sonra artık, gençte zina arzusu kalmadı.” (7)

Aile mutluluğu, çocuk sevgisi ve cinsî zevk evlilik sorumluluğunu yüklenmenin dünyaya ait tatlı mükafâtlardır. Kadın-erkek beraberliğinin cennette de devam edeceği açıkça müjdelenmiştir. (8) Nikâh’ın kutsî gölgesindeki mutlu hayatın devamı eşlerin en büyük ideali olmalıdır. Geçici, muvakkat, mut’a ve gizli nikâh caiz değildir. Zevk için sık sık eş değiştirenlerin, yani birisini boşayıp birisini alanların Allah sevgisinden yoksun kalacakları da bir hadis-i şerifle ihtar edilmiştir. (9)

İki cinsin evlilik yolu ile birleşmesinin asıl gayesi sükûnet, huzur, güven ve yakınlıktır. Evlenme, insan hayatında bir dönüm noktası olarak ciddi, hukukî bir sözleşmedir, gelip geçici bir zevk ve eğlence değildir. İnsanla hayvanı birbirinden ayıran en belirgin çizgilerden biri cinsî hayatla ilgilidir. Hayvan, karşı cinsle ihtiyacını giderdikten sonra onu hemen terk eder. İnsan ise eşine sahip çıkar, onu korur, onunla her şeyini paylaşır. Bu da aile ve toplum hayatına vücut ve can verir. Aile, ferde sorumluluk duygusunu kazandırdığı, yalnızlık hissini yok ettiği için, onu daha kuvvetli bir şekilde hayata bağlamakta, neticede streslerden ve sıkıntılardan uzak tutmaktadır. Ailede paylaşılan değer ölçüleri de insanı hayata bağlamakta ve onun yaşama sevincini artırmaktadır.

Evlilik, tamamen insanî değerler olan paylaşma, sevgi ve güven duygularını yeşerten ve kökleştiren bir ortam sağlamaktadır. Yaratılış itibariyle kadın ve erkek birbirine ihtiyaç duyan ve birbirini tamamlayan varlıklardır. Evlendikten sonra çiftlerin zihninde ve kalbinde çocuk sevgisi ve arzusu doğar. Evet, evlilik yalnızca cinsî bir doyum değil, aynı zamanda arkadaşlık ve ana-baba olmalarının verdiği mutluluk gibi daha birçok şeylerden dolayı, insanın hayatında yeri olan önemli bir kurumdur. (10) Bu kurum içinde sevgi ve mutluluğu artırmak ve devam ettirmek bir görev sayılmıştır. Özellikle kadınların altın, gümüş, ipek gibi süs eşyaları kullanmaları ve eşlerine karşı güzel koku sürünmeleri de teşvik edilmiştir. Bunun için eşler birbirlerinin haklarını gözeterek, birbirlerine karşı temiz, bakımlı ve çekici görünüşlerini koruyarak evliliklerine yeni anlamlar kazandırabilirler. (11)

Evlilikten kaçan insanlar, umumiyetle kendilerini yalnızlık, mutsuzluk ve ümitsizlik içine atmış olurlar. Bu da onları içki âlemlerine, uyuşturucu kullanımına ve bağımlı olarak fuhşa sürükler. Şüphesiz bu konuda bir genelleme yapılamaz. Yahya Peygamber evlenmediği halde iffetini korumuş olmakla övülmüştür. (12) Mutlu bir aile yuvasının zina ve livataya engel olacağı muhakkaktır. Yalnız psikolojik yönden bazı homoseksüel tiplerin, normal aile yuvası kuramadıkları karı-koca olamadıkları bilinmektedir. Hekimlerin verdikleri bu bilgileri, Lut aleyhisselamın kavminde de görmekteyiz. Lut kavmi tamamen eşcinsellik hastalığına tutulmuştu. Bu cinsî sapıklığa “livâta” “lûtîlik” denilmesi bu iğrenç sapıklığın ilk defa yaygın şekilde bu toplumda görülmesindendir. Lut kavminde erkekler, cinsî obje olarak kadın yerine hep erkek ararlardı. Lut Peygamber, bu kavmi hem putperestlikten hem de bu cinsî sapıklıktan kurtarmaya çalıştı. Fakat ne mümkün! Onlar, Lut Peygamber’in insan sûretine giren meleklerden ibaret olan özel misafirlerini bile rahatsız etmeye kalktılar. Bunun için Hz. Lut’un; kadınları, kızları nikâhlamaları için işaret etmesi karşısında çılgın lûtîler “Bizim kadınlarla ilgimiz olmadığını ve ne istediğimizi sen bilirsin” (13) diye cevap verdiler ve bir kadınla meşru ilişkiyi reddettiler. Bu yüzden, bu kavim helak olup dünya sahnesinden silindi.

Fuhşun her çeşidi çok çirkindir ve Allah’ın gazabına sebep olan büyük günahlardandır. Bu konu ile ilgili dünyevî ve uhrevî cezalar çok ağırdır. Bu arada, zinayı yalnız evli kişiler arasındaki yasak ilişki olarak görmek de yanlıştır. Bekârların bu türlü ilişkileri de –evlilerden farklı da olsa- cezayı gerektirmektedir. Ancak asıl arzu edilen durum, insanların ahlâken yükselmesi, duygu yönünden incelmesi, yukarıdaki hadiste telkin buyrulduğu tarzda kendi eşi, annesi, kız kardeşi, kızı ve diğer yakınlarına yapılmasını istemediği bir davranışı başkaları için de istememesi; bu saygıya, bu nezakete ve bu edep tavrına ulaşmasıdır. Bu yoldaki hizmetlerin asıl gayesi, fertleri ve toplumu bu manevî olgunluğa ve yüksekliğe ulaştırmak olmalıdır.

Notlar
1) Bkz. Hans Freyer, Sosyolojiye Giriş, Çev. Nermin Abadan, Ankara 1957.
2) Nur 32-33. Kölelik ve cariyeliğin tarihi çok eski zamanlara uzanır. İslamiyet, dünyanın önemli bir kısmında yaygın olan ve sayıları yüz binleri aşan câriye ve köleliği benimsememekle beraber onu bir çırpıda kaldırmamıştır. Zaten tek taraflı olarak kaldırılması düşünülemezdi. Çünkü köle ve câriyeler savaş meydanında esir alınan kimselerdir. Bunun başka bir kaynağı yoktur. Dolayısıyla köle ve câriyeliği kaldırmak, savaşa katılanlar arasında bir anlaşma ile olabilirdi. Bu, hemen mümkün olmayınca İslam, kendi sistemi içinde köle ve câriyeliğe özel bir statü getirdi ve onu kademeli bir plan ve metotla kaldırmayı amaçladı. Satın alınan veya savaşta elde edilen köle ve câriyeden faydalanma birtakım esaslara bağlanmıştır. Mevcut köle ve cariyelerin bir taraftan mânevî müeyyide ve mükâfatlar vaadi ile hürriyetlerine kavuşturulması isteniyor, bir taraftan da çalıştırılanlara iyi muamele edilmesi gerektiği bildiriliyordu. Görüldüğü gibi bu ayette, kölelerin evlendirilmeleri de emredilmiştir. Ayrıca köleliği fiilen ortadan kaldıran Peygamberimizin şu emri ile karşılaşıyoruz: “Köle ve câriyelerimiz kardeşlerimizdir. Onlara yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz, kaldıramayacakları yükü yüklemeyin, yüklerseniz de yardım edin.” el-Buhari, Kitabu’l-İman, Bab, 32.
3) Rum 21. Geniş bilgi için bkz. Aile ve Kadın, Sayı: 93, s. 16.
4) el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II/239
5) et-Tirmizi, Nikâh,1.
6) İbn Mace, Nikâh 8. Hadisin diğer varyantları için bkz. El-Aclunî Keşf’ul Hafâ 2/324.
7) Bkz. Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, V/256-257.
8) Bkz. Yasin 56.
9) Hasan Basri Çantay, On Kere Kırk Hadis, I/101,II/301.
10) Rasim Adasal, Ruh Hastalıkları ve Cinsel Bozukluklar, Ankara 1954, s. 24.
11) Bkz. el-Buhari, Libas,83; Gusl,12, 14.
12) Al-i İmran 39.
13) Hud 79.

Ahmet Coşkun
Kur’ani hayat dergisi

Kalbine mukabil bir kalp bulmak

Kalbine karşılık bir kalp bulmak; manevi frekansları bütünüyle tutan, gönül iletişimini tam kurabilen bir insanı bulmak demektir.
Evliliğin mutluluğa dönüşmesi için, kalplerin uyuşması, anlaşması, kaynaşması gerekir.
Kalpsiz mutluluk olmaz.
Kalp kalbe karşı olmalı…
Kalp kalbe kaybolmalı…

Kalpler bir olmalı, iri olmalı, diri olmalı…
Ölmüş kalpler taşıyan kalıplar, mutlu olabilir mi?
Evet, mesele kalıp değil, kalp meselesidir.
Kalıbına göre kalıp arayanlar; eş arayışını, bedene, kaşa, göze bağlayanlar, mutluluğu yanlış adreste arayanlardır.
Bulmak için, önce böyle birini aramak gerek… Gerçi her arayan bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır. Aramadan bulmak mümkün mü?
Bir de arıyormuş gibi yapanlar vardır. Bunlar, her ne kadar evliliğin bir gönül işi ve manevi frekansların uyumu manasına geldiğini kabul etseler de, seçimlerini, hep maddeden, görüntüden yana yaparlar. Yani inandıkları ve düşündükleri gibi davranmazlar.
Bulamayacağı yerde arayanlar da bunlardan sayılmalıdır. Hani Nasreddin Hoca gibi… Evin bodrumunda, kömürlükte kaybettiği yüksüğünü, dışarıda, evin önünde arıyormuş… Sebebini sormuşlar… “Aşağısı çok karanlık” demiş…
Bazı gençler de kalbine karşılık kalbi böyle arıyorlar. Kalp, duygular, sevgi, şefkat, merhamet tamam ama, görüntü, en boy, kaş göz diyorlar… Hatta oralara takılıp kalıyorlar. Gönle değil, gövdeye itibar ediyorlar. Hatta bu insan sana göre değil, diyenlere de “Ben onu değiştiririm” derler. Ya da , “O gördüğünüz gibi değil, aslında çok iyi biri” iddiasında bulunurlar.
Sonra da, iletişimimiz neden kötüleşti, niçin kavga çıktı, geçimsizlik nereden geldi diye şaşırıyorlar.
Atalarımız, iki gönül bir olursa, samanlık seyran olur demişler. Ne güzel söylemişler. İki gönül bir olmazsa, yani kalbine karşılık bir kalp yoksa saraylar zindan olur ve tabii ki eşler hayal kırıklığına uğrarlar. Zaten, sadece iki gövdenin bir olması insani bir hal de değildir.
Evliliği maddileştirenler, yalnız ten ve beden isteklerinin tatmini manasına alanlar, çok ayaklılarla aralarındaki farkı ortadan kaldıranlardır.
Bir insanın evlilik anlayışı ve bu husustaki beklentileri onun seviyesini ortaya koyar.
Evlenmeyi düşünen gençlerimiz, kalplerine karşılık bir kalp mi arıyorlar, yoksa kalıplarına karşılık bir kalıp mı arıyorlar?
İnsan, aradığını bulur.
Kalıp arayan kalp bulabilir mi?
Bulsa bile, bulduğunun ne olduğunu idrak edebilir mi?
Evlenecek gençler, önce niyetlerini düzeltmelidir. Kalbe karşı kalp mi arıyorlar, kalıba karşı kalıp mı?
Madde arayanın ruh bulması, gövde arayanın gönül bulması mümkün müdür?
Doğru ölçülerle arayışa geçtikten sonra da, “Rabbim, karşıma iyi olanı; sevebileni, merhamet edebileni çıkar” diye ciddi ve samimi dualarda bulunmalıdır.

Bazen, evlenmek üzere olan kızlarımıza, oğullarımıza soruyorum:
– Nasıl, evliliğe hazır mısın?
Birçoğunun cevabı, aşağı yukarı hep şöyle oluyor:
– Hocam, hazırlıklar tamam… Ev tuttuk, döşedik, beyaz eşya filan her şey tamam…
Sizce bu cevapta tamam olmayan bir taraf yok mu?
Bana göre, en önemli bir taraf eksik kalmış oluyor. Bu sebeple o gençlere şu soruyu sormaktan kendimi alamam:
– Peki, gönlünüz hazır mı evliliğe?
Sorum, birçok genci şaşırtır, durup düşünürler, genellikle de bir soruyla karşılık verirler:
– O nasıl oluyor?
İşte onun nasıl olduğunu bilmeyenler, Üsküdar vapurunda tanışıp evleniyor, üç gün sonra da, Kadıköy vapurunda da boşanıveriyorlar.
Evliliği, böylesine gönül dışı bir gövde işi zannedenler, Nasreddin Hoca’mızdan almışlar cevabı…
– Bu sizinki, demiş, evlilik değildir.
– Peki, evlilik değilse nedir bu yaptığımız? diye sormuşlar.
– Gündüz çifte hırlama, gece çifte horlamadır… demiş.

Evlilik, sağlam bir iletişim temeline oturmalı… Bu olmazsa olmaz mutluluk kuralını da tersinden ve hoş bir nükte ile anlatır Hocamız. Eşiyle sağlıklı bir iletişim kuramayanları bakın nasıl uyarır:
– Evliliğiniz nasıl geçiyor? demişler.
Hocamız da anlatmış:
– Evliliğimizin ilk senesi çok güzel geçti… Ben söyledim, hanım dinledi, ben söyledim hanım dinledi… İkinci sene, bizim hanım işi anladı… O söylemeye başladı… O söyledi ben dinledim, o söyledi ben dinledim…
– Peki, hocam, sonra nasıl oldu, diyenlere de, Hiç sormayın, demiş, sonraki yıllarda da, ikimiz birlikte söyledik, komşular dinledi…
Şimdi eşlerin birlikte söylediklerini, sadece komşuları değil, bütün dünya dinliyor. Aile mahremiyeti içinde kalması gereken her şey, ekran pazarlarına dökülüyor. Sadece kirli çamaşırlar değil; edepsizlikler, iffetsizlikler, kısacası ahlaksızlığın her çeşidi, basın yoluyla toplumun tepesine yağdırılıyor.
İyi ki adına evlilik demiyorlar. Seviyesiz birliktelikler, evlilik olamaz çünkü…

Evliliği, Allah’ın emri, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti bilenler, örnek aileler kurmak mecburiyetindedirler. Zira başkalarını da saadetlerine imrendiren sağlam ve tutarlı aile yapısı, günümüz dünyasının en çok hasretini çektiği bir güzelliktir.
İnsanlık âlemi, kaybettiği aile hayatını çamla çırayla, yana yakıla aramaktadır.
Aile, dünyevileşmenin getirdiği benlik, bencillik ve maddecilik yüzünden yıkılmaktadır. Bu sebeple, aileyi yeniden diriltmenin yolu, maneviyattan, imandan geçmektedir. Sağlam bir Allah ve ahiret inancı olmaksızın, sağlam bir aile kurmak imkânsızdır.
Aile, daha çok almayı düşünenlerin değil; paylaşmayı, bölüşmeyi, fedakârlığı bilenlerin kurabileceği kutsal bir müessesedir. Ailede mutluluk, almayı hayaline bile getirmeden verebilenlerle sağlanır. Aile mutluluğunun kahramanları, almayı hiç düşünmezler… Ancak verdikleri döner onlara, katlana, çoğala… Bir verip bin alırlar.
Böyle bir mutluluk, ancak iki gönlün bir olmasından doğar.
Çocuklarımız, gençlerimiz gönül ehli mi?
Daha doğrusu gönülden haberdar mı?
Gönülsüz mutluluk olmaz… Ne tek başımıza, ne de evlilik hayatımızda…
Zira aile, iki gönlün tekleşmesiyle kurulur…

Vehbi Vakkasoğlu

Seni sevdigimi söylememe ne gerek var

Kadın dertli. Kocasından. Adam da karısının dertlenmesinden. Kadın ısrarcı. Adama gına gelmiş aynı şeyi duymaktan. “Ne gerek var ki! Tutturmuş bir beni sevdiğini söyle diye.”

Kadın bir kere kafasına koymuş, ölmek var dönmek yok. İllaki duyacak o ’seni seviyorum’ lafını. Kadın mizacı işte. Ee haklı da. “Nişanlıyken birkaç sefer söylemişti. Şimdi de duymak istiyorum.” Yerini yurdunu onun gözüyle görmek istiyor. Yetmez, duymak da istiyor. “Yoksa niye evlendik ki?” Hakikaten insanlar neden evlenir? Tek başına hayatın zor olmasından mı? Birlikte yaşamanın zorluğuyla hiçbir şey aşık atamaz halbuki. Ee o zaman. Sevdiğinin gözüyle varlığına bakmak şöyle bir. Sevdiğinin sözleriyle bakmak varoluşuna şöyle bir.

Adamın ısrarcılıkta karısından aşağı kalır yanı yok. “Akşama kadar didiniyorum. Onca sorunla boğuşuyorum, karım ve çocuklarım için üç kuruş kazanmak uğruna. Bu, onları sevdiğimin göstergesi değil mi?” Haksız mı? Değil. Doğru mu söylediği? Eksik bir doğru. Bazen eksik doğrular yanlışlardan daha sorunludur.

Duymak. Sesleri. Bir anlam ifade eden sözlerse seslerin en güzeli. Gözlerimizle gördüğümüzü kulaklarımızla da duymak. Kadının istediği bu. Kocasının kendini sevdiğini görüyor. Halinden, hareketlerinden, davranışlarından bunu anlıyor, tamam. Ama duymak da istiyor. Bu ise adama fuzuli geliyor. “Söze ne hacet. Haller yetmiyor mu?” Yok, adamın açıklamasını tatmin edici bulmuyorum. Asıl mesele duygularını ifade ederken çok zorlanması. Bunu karısına itiraf edemiyor. İşin içinde biraz da erkeklik gururu var. Küçüklükten itibaren duygularımızı ifade etmeyi öğrenmezsek sonraları bu, uyuşturmadan dişimizi kerpetenle çektirmekten daha zordur.

Bir kadının bir adamın tarafına salınıp, her ikisinin tarafından da bakmaya çalışıyorum. Kadın haklı, adamın işiyse zor. Bu topraklarda duyguların ifadesinin öğrenilerek edinildiği pek akla gelmez. Duyguları ifade etmek bir tek insana özgüdür. Envai çeşit duygular yaşarız. Saymakla bitmez. Zaten saymamalı. Ne gerek var. Kalbe dolan neyse yaşamalı ve gerektiğinde de ifade etmeli. Bazen de ifşa etmeli. Aşkın ifşası gibi. “Seni ne kadar sevdiğimi bilemezsin be adam, diye adeta haykırdım bir gün. Nişanlıydık. Baktım ondan hiç ses seda yok, patladım.” Adam hem şaşkın hem sevinçlidir. Üzerinden büyük bir yük kalkmıştır. Sonra yine sus pus. “Evlenmeden önce beni sevip sevmediğini ağzından kerpetenle söküp aldım. Kaç hafta bekledim durdum, be adam, sen de seviyorsan söylesene. Sevdiğini söylemek kadınların işi mi bu memlekette.” Yok hayır. Erkeklere haksızlık etmeyelim. Duygularını ifade etmekte zorlanan çoğunlukla erkeklerse de bu erkeklere mahsus değil. Bu konuda cimri davranan nice kadın da var.

“Ben Yaratıcı değilim ki, senin kalbinde olan biteni bileyim. Bana duyurmalısın. Bizzat ağzından seni seviyorum sözünü duymaya ihtiyacım var.”
Kadın farkında olmadan sanki bana bir pas atıyor ve ben adamın kalesinin önündeyim. “Bu çok güzel bir nokta. Söz Yaratıcı’dan açılmışken” diye başlıyorum. “O mutlak ilmiyle bizim kalbimizden olan gizli saklı her şeyi bildiği halde, bunları söze de dökmemizi istiyor. Namazı düşünün. Sûre ve duaları içimizden değil, kendimiz duyacağımız şekilde okumamız isteniyor. Yine Kur’an, Yaratıcı’nın kelamı yani konuşmasıdır. Düşünsenize O bizimle konuşuyor. Bizi sevdiğini söylüyor. Sonsuz merhametini ve şefkatini sözle aktarıyor.”

Kadının gözleri sevinçle parlıyor. Sözün gücüne dair ikna edici birkaç şey daha söyleseniz der gibi de bakarak. Okuduğumda çok etkilendiğim bir olayı naklediyorum: Bir sahabe, Efendimiz’e gelir ve “Şu giden sahabeyi çok seviyorum der ve Efendimiz’den “Ona sevdiğini söyledin mi?” karşılığını alır almaz bir koşu gider yetişir o sahabeye. “Ben seni çok seviyorum” der. “Ben de seni ve beni sana sevdiren Rabb’imi seviyorum.”

“Seni seviyorum”da eksik kalan bir şey var yine de. “Biliyor musun oğlum/kızım/karıcığım, Allah kalbime kocaman bir sevgini koymuş!” Bu daha derin ve anlamlı.

Adam dikkatle dinliyor. İkna olmuş görünüyor. Bu, hemen karısına onu sevdiğini söyleyebileceği anlamına gelmiyor. Zamana ihtiyacı var. Adama eşine, çocuklarına ve başka sevdiklerine duygularını (sadece olumlu olanları değil münasip bir şekilde olumsuz olanları da) ifade etmesinin onun için belki daha fazla gerekli olduğunu anlatıyorum. Yaratıcı’nın, Kendisini sözel olarak da anmamızı istemesinin bizim ihtiyacımıza binaen olması gibi. “Bir bilsen içini ne kadar zenginleştirecek bu!” Bir bilse. Bilecek.

İyi ki ısrarcı kadın ve erkekler var. Sözün gücünün peşine düşen!

Mustafa Ulusoy

narcisse_

“Dünyanın en iyi kocası her halde hiç hanımını üzmüyordur” düşüncesi doğru olmadığı gibi “İyi bir hanım asla kocasıyla tartışmıyordur” anlayışı da yanlıştır. Mühim olan aradaki saygı, sevgi ve edebi terk etmeden tartışabilme becerisini edinmektir.

Tüm tedbirleri aldınız fakat yine de kendinizi hummalı bir tartışmanın ve çatışmanın içinde buldunuz. Böyle bir durumda nasıl davranılırsa sevgi bağları zarar görmez; hatta tam tersine daha güçlü bir sevgi ve saygıyla evlilik devam ettirilir? Mutlu bir evliliğin sırrı hiç tartışmamak değildir. Tartışma kontrolden çıktığında doğru davranmayı bilen ve tartışma anlarını dahi evliliğin güçlenmesi için kullanabilen eşler evliliklerinde hak ettikleri mutluluğu yakalarlar.

Eşinizle tartıştığınız konudan çok birbirinizin kişilik özelliklerini hedef alarak konuşmaya başladığınızda veya eşinizi susturmak, üzmek, çaresiz bırakmak gibi niyetler taşıdığınızı hissettiğinizde kavga geliyor demektir. Tam bu safhada doğru tartışma tekniklerini kullanmak sizi diğer eşlerden daha üstün kılar. Zira hem kavganın vereceği tahribattan korunmuş olursunuz hem de eşinizle iletişiminiz daha renkli bir atmosfere bürünür.

Kavgalar da evliliğinizi güzelleştirebilir

Kavga anları öfkenin en yoğun hissedildiği anlardır. Şeytan insanoğlunun üzerine öfke zehrini saçtığı anda akıl baştan gider. Böyle anlarda öfkesi tepesine sıçramış eşle sorun çözmek mümkün değildir. Öncelikle onun öfkesinin geçmesini beklemek, akıllıca konuşabileceğini gördükten sonra sıkıntıları paylaşmak ve edebine göre tartışmak daha yerinde olur.

Neşeli ve espirili olmaya kavga vakitlerinde her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Her ne kadar kavganın ağır havası altında kalınsa da hiç alakası olmadan yapılmış bir mizah, eşlere tebessüm ettirir ve münakaşanın derinlerine dalmaktan kurtarır. Bununla birlikte dikkatli olmalı, şakayla takılıyorum derken yanlış anlaşılabilir ve incitici, alaylı sözlerden sakınmalıdır. Espirinizin içerisinde eşinize iltifat da bulunursa buzların çözülmesi an meselesi olabilir. Tartışmada gözleri fal taşı gibi açılmış olan eşe söylenen “Gözlerinin bu kadar güzel olduğunu şimdiye kadar nasıl da fark etmemişim?” gibi iltifatlı espiriler hem birlikte gülmeyi sağlar hem de kavganın kişilik çatışmasına dönüşmesine engel olur.

Tartışmanın verdiği negatif gerilim dolayısıyla eşler birbirinden uzaklaşma eğilimi gösterebilir. Buna rağmen evi terk etmek doğru bir davranış olmaz. Eğer tartışma ileri boyutlara ulaşmadıysa eşlerin bu mesafeyi küçültmesi, birbirlerine yaklaşması kara bulutları dağıtır. Ciddi kızgınlık ve öfke safhasına ulaşıldığında ise sakinleşinceye kadar aynı evin içerisinde mekan değişimi yapmak daha yerinde olur.

Güzel günlerde olduğu gibi sıkıntılı anlarda da eşinizle aynı safta yer aldığınızı, “biz” olduğunuzu hissettirin. Eşinizin olumlu yanlarını hatırlamak ona karşı, anlık hissettiğiniz kızgınlığı hafifletebilir. Kavga ve tartışma iki kişi arasında yaşandığından, birbirine karşı gelen iki taraf söz konusudur. Tüm karşıt fikirlerinize rağmen eşinizi karşı taraf olarak görmeyin. Evlendikten sonra iki can bir araya gelir ve tek olur. Kainat tekliğin ahengi ile güzelleştirilmiştir. Yuvasında tekliği yakalayamayanlar, ayrı ayrı bireyler olarak kalmayı yeğleyenler gerçekten ayrı konuma gelebilirler. Normal tartışmalarda olduğu gibi eşini karşı taraf olarak farz edip yıkıcı saldırılara geçenler pişmanlık duygusundan kurtulamazlar. Üzerinde bulunduğu dalı kesen kimse ne kadar akılsız duruma düşmüşse, sırtını dayadığı eşini üzmekten çekinmeyen kimse de aynı davranışı göstermiş gibidir.

Çözüm üretmek için konuşun

Tartışmada her iki tarafın küçük de olsa hatası vardır. Hatalı yanlarınızı görüp özür dilediğinizde ve “Sen haklısın” diyebildiğinizde eşiniz kavgada ısrar edecek neden bulamayacaktır. Haklı olduğunuzu kanıtlamak, hakkınızı aramak için değil konuyu aydınlatmak ve çözüm üretmek için konuşun. Sevginize zarar gelecekse haklı olduğunuzu ispatlamış olsanız dahi bunun bir anlamı kalmayabilir.

Nezaketi elden bırakmayın. “Önünde sonunda barışırız” diye düşünerek kırıcı sözlerden imtina etmemek ve ölçüsüz davranışlarda aşırıya gitmek evliliği sıkıntıya sokabilir. Çevrenize karşı göstermeye çalıştığınız incelik ve nezaketi en çok eşinizin hak ettiğini unutmayın. Münakaşanız “ağız kavgası”na dönüştüğünde kontrolü kaybetmemeye özen gösterin.

Kavga aşısı yaptırmayı ihmal etmeyin

Kavga anları için önceden tedbir almayı ve kavga aşısı yaptırmayı ihmal etmeyin. Kavgaların aşısı, günde en az dört veya beş kez, eşe güzel söz söylemektir. Böylelikle kavga hastalığına karşı önceden korunmuş olursunuz. Güzel sözler onun görünümü ile ilgili iltifatlar olabileceği gibi, yaptığı iyi şeyleri takdir etmek şeklinde de dile getirilebilir. Hemen her gün eşinden tatlı söz işiten kimse kavga esnasında eşine daha hoşgörülü ve toleranslı yaklaşacaktır.

Tartışmalar sorunlarınızın çözümü için bir fırsat anı olsa da bazen aynı fikirde buluşamayabilirsiniz. Böyle durumlarda problemi ısrarla çözmeye çalışmak tam tersi sonuç verebilir. Gerektiğinde konuyu kapatabilmek veya değiştirebilmek daha doğru olacaktır.

Genel prensip olarak, eşinizin eksik ve yanlış yanlarından çok olumlu ve güzel taraflarını kendisine hissettirin. Yapmasını istemediğiniz bir davranışı paylaşırken de olumlu kelimeler seçmeye özen gösterin.

Affetmek yiğitliğin şanındandır. Kavgaların kısa sürmesinin en önemli şartı eşlerin hoşgörülü ve affedici olmasıdır. Kavgaların veya küslüklerin uzun sürdüğü evliliklerde sevgi ve saygı bağları ciddi şekilde yara alabilir.

Tartışmaları akıllıca bertaraf edebilmek için

1- Sorun çözme becerisi
2- Adil yaklaşım
3- Önce evliliği ve yuvayı düşünmek
4- Affetmeye hazır olmak, küslüğü uzatmamak
5- Dinleme becerisi
6- Efendimiz’in (s.a.v) sünnetini ve ehil kişilerce yazılmış tavsiyeleri bilmek gereklidir.

Evliliğe dair ne biliyoruz ?

Bir gün Efendimiz (s.a.v) ile Aişe (r.anha) annemiz arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkmıştı. Çözüme ulaşamadıklarından aralarında hakem tayin etmeye karar vermişlerdi. Bu hakem Efendimiz’e (s.a.v) hayatının her anında itaat etmiş, O’nun her söylediğini doğru kabul etmiş ve bu nedenle “Sıddık” lakabını almış olan Ebu Bekir (r.a) idi. Hz. Ebu Bekir (r.a) yanlarına gelince Peygamber Efendimiz (s.a.v) Aişe (r.anha) annemize, “Sen mi önce konuşmak istersin, yoksa ben mi önce konuşayım?” dedi. Sözü Efendimiz’e (s.a.v) bırakan Hz. Aişe (r.anha) validemiz, o anki kızgınlığın etkisiyle, “Önce sen konuş ama sadece doğruları söyle!” dedi. Kızının bu sözü karşısında çok sinirlenen Hz. Ebu Bekir (r.a) Hz. Aişe’ye bir tokat attı. Hz. Aişe validemiz hemen Rasulullah’ın (s.a.v) arkasına sığındı. Hz. Ebu Bekir kızına, “Allah Rasulü doğrudan başka bir şey söyler mi?” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), “Ey Ebu Bekir! Biz seni bunun için çağırmamıştık!” buyurarak saadetli zevcesini korumasına aldı. Allah Rasulü (s.a.v) kızgınlık anlarında söylenen bu sözleri anlayışla karşılamıştı. Hanımına kızmak şöyle dursun onu kendi babasına karşı dahi korumuştu.

Allah Rasulü’nün (s.a.v) hayatıyla ilgili bu kısa anekdot dahi gösteriyor ki kadınların tartışmayacağı erkek yoktur. Annemiz dünyanın en şefkatli, en munis, en anlayışlı erkeğine dahi kırılmış, onunla anlaşmazlık yaşamıştı. Öyleyse “Başkalarının kocası şöyle iyi davranıyor, şu kadar anlayışlı” diye düşünmek hayalden ibarettir. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün bir hanım için her erkeğin çekilmez, anlaşılmaz yanları olabilir. Fıtrat farklılığı ve diğer nedenler bunun en belirgin nedenidir. Öte yandan “İyi hanım, eşiyle hiç tartışmayan, her şeyde sessiz kalan, hiç kızmayan hanımdır” anlayışı da doğru sayılamaz. Kadın ve erkek arasındaki fıtrat farklılıkları ilahi rahmettir. Evlilikte mutluluk için ortak zevklerin önemi büyük olsa da yaradılıştan gelen zıtlıklar evliliğe renk katar.

Rasulullah’ın (s.a.v) yaşamına dair çıkardığımız diğer bir ders ise; onların anlaşmazlığı uzatmadan çözmeye çalışmalarıdır. Böylesi maneviyat büyükleri dahi kendi nefislerine güvenmeyip tartışmayı ilerletmiyorlar. Gerektiğinde Sıddık doğruluğunda birinden destek alıyorlar. Demek bizler her şeyi biliyormuşuz ki, son raddesine kadar kavga ederek anlaşmazlığı çözmeye çalışıyor, “hakkımızı” almadan eşimizin yakasından düşmüyoruz. Ya da tam tersine evlilik bilgisinden hiçbir şey bilmiyoruz ki kendi hayat arkadaşımızı küçük açmazlar sebebiyle yıpratıyor hatta hasta edebiliyoruz.

Tartışmalarımızda neyin savaşını veriyoruz ?

Uzman Psikolog Çiğdem Demirsoy’a göre amacından sapmış, yıkıcı tartışmalara girmemek için şunlara dikkat edilmeli:

• Beden dili ve ses tonu çok önemli, yapılan konuşmanın içeriğinden çok onun nasıl bir ses tonuyla, yüz ifadesiyle söylendiğine bakmak gerekir.
• İletişimde sözümüzün ya da davranışımızın karşımızdakini nasıl etkilediğini hesaba katmak zorundayız.
• Konuşmanın içeriği nasıl bir ortamda yapılıyor, uygun bir zaman ve mekan mı buna dikkat edilmeli. Karşımızdaki bizi dinlemeye ve anlamaya hazır mı, nasıl bir duygu durumu içerisinde, buna dikkat etmek gerekli. Sorun yaşanıyorken konuşulmamalı. Genelde bunun tersi bir yaklaşım oluyor. Konuşma kavgaya dönüştüğü halde sanki uzlaşmaya varmak mümkünmüş gibi taraflar problemi konuşmaya devam ediyor.
• Kişi eşiyle iletişimde veya tartışmalarda tümüyle eşitlik peşinde koşuyorsa, ya da hep üstün olmayı istiyor ve ilişkiyi o noktada kilitliyorsa ilişki sorun haline gelecektir. İletişimi değiştirmek istiyorsak bu çemberi görüp kırmak gerekir.

Neslihan Beyhan
Semerkand Aile

melek

Allah’ın, insanlardan bazısını bazısına üstün kılması sebebiyle ve ailenin geçiminden sorumlu olmalarından dolayı erkekler; kadınların yönetcisidir.” (Nisa(4)/34)

Ey iman edenler! Kendinizi ve aile fertlerinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim(6)/66)

İnsan, Allah’ın dünyada halifesi olmakla beraber, fıtrat/yaratılış itibariyle zayıf bir varlıktır. Dar gönüllüdür, sıkıntıda feryad eder, iyilik yapma mevkiinde olduğunda cimrileşir. İyiliğe doymaz, kötülükle karşılaştığında ümitsizliğe düşer ve perişanlık sergiler. Zulmü bitmez ve cehaletinin sonu gelmez.

Hâl böyle olunca; nerede insan varsa, orada problem var demektir. İşte idareci bundan dolayı; insan hayatı ve toplum düzeni için “olmazsa olmaz” dır.

Aile, cemiyetin en küçük birimidir. Bazen 3–5 kişiden, bazen de daha fazla kişiden teşekkül eder. Hatta bizim eski aile yapımızın uzantısı mahiyetinde devam eden aileler bünyesinde 10 kişiyi de geçtiği olur. Netice itibariyle; sadece aile çatısı altında değil, her nerede birden fazla insan, bir arada müşterek bir hayatı devam ettirme durumunda iseler; muhakkak sözü dinlenecek birisine ihtiyaçları olacaktır.

İnsan topluluklarında; ilk sözü söylemek veya görüş beyan etmek herkese tanınması gereken bir hak ise de, “son sözü” şüphesiz (1) kişi söyleyecektir. İşte o (1) kişi; reistir, baştır, başkandır ve bezeridir.

Değil 50–60 seneli hayat yolculuğu, günübirlik seyahatlerde bile, iki kişinin ihtilafa düşmemesi için, birinin diğerine uyması ve uyum göstermesi icap eder. Kaldı ki, evlilik; normalde hem süresi uzun hem de meşakkat ve çileleri bitmeyen bir beraberliktir.  Ailenin geçimi, eğitimi, hukukun kollanması, disiplinin sağlanması, zuhur edecek beklenen ve beklenmeyen problemlerin çözüme kavuşturulması, sabır gereken yerde sabır, tehlikeyi göze almak gereken yerlerde cesaret, soğukkanlılık icap eden durumda serinkanlılık,… hepsi hepsi reisi gerektiren hallerdir. İşte bütün bunlardan, üstesinden gelmeye aday birisi sorumlu olacaktır ki, biz buna aile reisi diyoruz.

Aile reisinin, fizyolojik dünyasının da, psikolojik dünyasının da yukarıdaki meselelerin üstesinden gelmeye müsait olması icap etmektedir. Bu kimse de normal şartlarda erkektir, babadır. Burada erkeğin reisliği, fıtrata uygun bir seçimdir. Rabbimiz de bu seçimi böylece yapmış olup, gerekçelerini de bize, konu başında geçtiği gibi açıklamaktadır: “Ailede reis erkektir. Çünkü:

a. Erkek, idari özellikler hususunda kadından üstün yaratılmıştır.
b. Ailenin geçimi erkeğe havale edilmiş bir görevdir.

İdarecilikte, hissi davranmamak, duyguları ile harekete geçmemek, refleks şeklinde mukabelede bulunmamak ve serinkanlılığını muhafaza etmek, başta gelen hususiyetlerdir. Bu konulardaki erkek farklılıkları konusunda, istisnalar hariç tutulursa kadınlar da erkeklerle hemfikirdirler.

Öyleyse; İslam aile yapısında, aile reisliği müessesesi vardır ve bunun başkanı da erkektir. Burada ne erkeğin çalım satması ve ne de hanımların eziklik hissine kapılması bahis konusudur. Sosyal hayatta nice erkekleri, erkek idarecilerin yönetmesi bir çalım satma konusu değilse ve nice hanımların da, erkeklerin idaresi altında çalışıyor olmaları bir sınıf farkı olarak algılanmıyorsa; aile hayatında hiç de problem olmayacaktır. Aksi düşünce ve telakkiler; medyatik olduruşa gelmenin ta kendisidir.

Aile, madem çatısı altında müşterek bir hayat sürülen müessesedir; burada bir yöneticinin olması kaçınılmazdır. Bu yönetici; düşünüp-danışacak, sorup-soruşturacak ve bu müşterek çatı için bir yönetmelik tespit edecek ve buna uyulmasını isteyecektir ki; nizam olsun da düzensizlik yaşanmasın. Trafik nizamnamesindeki; “kırmızıda dur”, “park yapma”, “ters yönden gelme”: ikazlarını nasıl yadırgamıyorsak aile reisinin ocağın selameti için koyduğu kuralları da yadırgayamayız.

Müdür ve amirinden izin almak nasıl emrindekileri küçültmüyorsa; aile reisinden izin istemek de hiçbir zaman bir onur konusu olarak düşünülemez. Bu işin başka kültürlerde, Avrupa’da ve Amerika’da nasıl olduğu da bizi hiç mi hiç alakadar etmez. Biz İslam’ın insanıyız ve sadece ailemizin değil, bütün dünyanın asayişi bizden sorulur.

Prof. Dr. Osman Öztürk

Physalis_sp_large_1280x1024

Mahalle… O bildik yüzü ile, alışılmış telaşı ile karşılıyor beni… Sessizce içine alıyor, kucaklıyor. Köfteci köşede, karpuzcu onun karşısında. Pazar sokağı boş; tezgahlar kenarlara savrulmuş, bekliyor. Eksiği yok gibi duruyor; bir benim bildiğim eksiğin eksikliğini çekmesini bekleyemem elbet! Evim az ötede; perdeleri çekili. İçeride ışık yok, içeride ışığa ihtiyaç duyan yok.

Yansa bile boşluğa düşecek huzmeler. Yetim kalmış eşyaları kendileriyle yüzleştirecekler, belki de ağlatacaklar. Işığın vurduğu yerde bana yeni aydınlıklar sunacak yüzler yok.

Kapıdayım. Zile basmam gerekmiyor. Zilin sesine ses verecek yok. “Kim o?” diyenim yok. Adımın ve sesimin yankılanmasına derinliğini bilemediğim ama varlığından emin olduğum tanımsız bir sevinçle karşılık verecek yok. Kapının arkasında bekleyenim yok. Önünde beklemek ile arkasına geçmek arasında pek fark yok. Kapalı kalsa ne gam! Açmaya değmeyen kapıdan daha büyük duvar var mı ki?

Anahtar elimde. Kendim çeviriyorum. Bana açılmıyor kapı. Ben açıyorum kapıyı. Ben açılıyorum kapıya. Sessiz ve loş koridor. Ses yok; tanıdık yüzler eksik, beklediğim gürültü tükenmiş, alıştığım uğultu alıp başını gitmiş. “Baba bana ne aldın?” diyen bıktırıcı ses bile terk etmiş kapının arkasını. Ayakkabımı çıkarmama bile fırsat vermeyen, apansız boynuma atılan sabırsızlıkların yerinde yeller esiyor.

Mutfağın tıkırtısı kesilmiş. Koku gelmiyor içeriden. Ocak sönmüş; tencereler kenarda bekliyor, tabaklar pek uslu duruyor. İçeride kocaman bir boşluk; sanki ağız olmuş sustukça konuşuyor, konuştukça sus(tur)uyor. Çöp kutusu boş. Kocaman bir hiçliğin, hep dolu gördüğüm için hesap etmeye fırsat bulamadığım o tuhaf boşluğun sözcüsü olmuş. Konuşuyor boş çöp kutusu. Dolu dolu bağırıyor hiç çekilmeyen çekmeceler. Hiç kirlenmeyen tezgah, hiç akıtılmayan musluk, hiç kırışmayan kilim ve yerinden hiç kaymayan sehpa örtüsü, hayatın nabzının çekildiğini haykırıyor dört duvar arasından. Eşyanın ruhu çekilmiş. Pencere pervazlarında çocuk bakışının ışıkları eksik. Kapı aralarından aşina kadın sesi sızmıyor. Koridor daha da daralmış, darlanmış. Canı çekilmiş odaların, yastıkların beyin ölümü gerçekleşmiş. Aynaların yüzü solgun; bakanı yok. Hiç dokunulmamış diş fırçası içimin içinde bir yerlere dokunuyor. Hiç erimeyen sabun gizli sızılarımı köpürtüyor.

Bisikletler köşelerine çekilmişler; boyunları bükük, pedalları suskun. Giyilmeyen küçük terlikler ağlıyor gibi, minik ayakların dokunuşuna hasretler. Buzdolabındaki çikolatalar değecek dudaklar arıyorlar kendilerine. Derin dondurucuda eriyeceği aşklarını özlüyor dondurmalar. Ayakkabılık rahatlamışa benziyor, kalabalığı başından savmış, sakinleşmiş. Çok giyilen ayakkabılar alıp başlarını gitmişler. İçindeki ayaklar başka yerlere basıyorlar, uzak yollara koşuyorlar.

Bilgisayarın tuşlarına dokunurken omuzlarıma çıkan, “bana yesim göstey baba!” engellemesinden kurtuldum. Bu “kurtuluş”un esiriyim şimdi. Omzuma apansız yaslanan o beklenmedik ağırlığın yokluğu çökertiyor omuzlarımı. Seccademin tam orta yerine uzanıp secdelerimi engellemeye çalışan minik bedenin bıraktığı boşluğa koyuyorum alnımı. Boşluğa düşüyor gözlerim. Sabah ayaklarıma dolanan, kapıdan çıkışımı sonu gelmez bir törene dönüştüren o ses yok. Hiç sırası değilken, “Baba, haydi gezmeye gidelim!” diyen ses yok.

Eşim ve çocuklarım bir süreliğine şehir dışında. Acıyla anlıyorum ki, benim varlığım doldurmaya yetmiyor evi. Eşim ve çocuklarımın çekilmesiyle ortaya çıkan o boşluğun çok az bir kısmına denk geliyor cismim. Varlığım “ev”i “yuva” yapmaya yetmiyor. “Ev”i “yuva” yapan o görülmez boşluğun boyutlarını ölçmeye başlıyorum şimdi. Ölçü birimim Sueda Zeynep, Mustafa Ahmed, Mehmed Furkan ve Semine… Onların sıcak ve enis yüzlerince ölçüyorum o boşluğun yüz ölçümünü. Onların seslerinin yankılanmasıyla tahmin ediyorum o boşluğun nerelere kadar uzandığını. Onların hasretlerinin göğsümdeki ağırlığı ile tartıyorum o boşluğun havasını.

“Evim” onlarsız da oluyor ama onların uzaklığınca uzak kalıyorum “yuvam”a. “Evim” onların yokluğunda da ayakta duruyor ama “yuvam” onların kıyılarımdan çekilerek açtığı o derin uçurumun dibinde bekliyor.

Tecrübemle sabit olmuş tavsiyemdir: Bir gün “ev”iniz boş kaldığında, “yuva”nızı keşfe çıkın. Doğrudur; taştan ve demirden yapılır evler; kolayca da bulunur onlar. Ama yuvalar çocuk cıvıltılarının ninnisiyle, kadın dokunuşunun sıcaklığı ile inşa edilir. Kolayca kaybedilir onlar; kolay kolay bulunmazlar…

Senai Demirci

mor lale

“Geliyorum” diyerek gelenlerdendi. Ayak sesleri duyulalı epey zaman olmuştu zira. Yeryüzünde olabilecek en kötü şeylerden biri oluyor, hakikat güneşinin gurub ettiği garp diyarında başlayan karanlıklı bir halet adım adım bizim dünyalarımıza doğru geliyor; aile evden gidiyordu.

Ailenin evden gitmesi, çok şeyin elden gitmesi demekti. Bunun böyle olduğunu biliyordum. Zira, bu yöndeki bir dizi fiilî gözlemin ötesinde, ‘yüksek fikir alçalışları’nı keşif yolculuğunun en kritik dönemecinde karşımıza çıkan ‘kemal’ formülünün bir ucunun aileye çıktığını görmüş bulunuyordum. ‘Kemal,’ celâl ile cemalin buluşması, yani celâl içinde cemalin, cemal içinde celâlin varlığı ise, insan kemalini ancak aile içinde bulabilir demekti. Aile, celâl-cemal dengesinin bir mihveriydi.

Fâtır-ı Hakîm, erkeği celâlin, kadını ise cemalin öne çıktığı bir fıtratta yaratmıştı çünkü. Erkekte kuvvet, himaye, muhafaza, hakimiyet gibi celâlî vasıflar tebarüz ediyor; bu arada, bir kadında görüldüğünde ancak övgüye yol açan kimi haller erkekte zaaf telâkki ediliyordu. Meselâ, itaatkâr, tavır koymayan, teslimiyetçi erkekler pek takdir edilmezdi. Öte yandan, kadın şefkat, merhamet, güzellik ve letafet timsaliydi. Ona da, erkeğe yakışan hallerin bir kısmı hiç mi hiç yakışmıyordu. Erkekte övgüye değer haslet olarak vakar, kadında geçimsizlik, huysuzluk ve dikbaşlılık suretinde tezahür ediyordu. Hiç ‘Hayır’ diyemeyen bir erkek ne kadar hor görülüyorsa, ‘Evet’ özürlüsü hanımlar da o oranda hoşgörülmüyordu.

Erkeğe celâl, hanıma cemal yakışıyordu açıkçası. Ancak, ‘kemal’e dair keşfimizi hatırlarsak, o cemalin gayet kemalde bir cemal olması için zımnında celâli taşıması gerekiyor; celâlin ise, gayet kemalde bir celâl olması için cemal ile tadili icab ediyordu. Meselâ, celâlin bir tezahürü olarak hüküm veya idare, şefkat ve rahmeti de içinde barındırıyorsa kemalini buluyordu. Kuralı gözeten, ancak kişiye özel durumları hiç göze almadan gözeten kişiler ‘mükemmel idareci’ olamıyor, verdikleri hükümlerin ‘mükemmel’liğinden de söz edilemiyordu. ‘Kuralcı’ öğretmenler de başarılı olamıyor, zira sevilmiyorlardı. Öte yandan, terbiye gibi cemalin tezahürü bir vasıf, içinde rahmet ve şefkatin yanısıra kural ve ölçü barındırıyorsa kemalini buluyordu. Çocuğunun bir dediğini iki etmeyen annelerin çocukları iyi yetişmiş çocuklar olmazlardı. Fazla yumuşak huylu öğretmenlerin sınıflarından öğrenciler pek birşey öğrenmeden çıkarlardı.

Cemalin kemalini celâl ile, celâlin ise cemal ile bulduğuna dair, hayatın içinden, böylesi bir dizi örnek daha getirmek olasıydı. Ancak, bu kadar örnek dahi, bir gerçeğin ucunu görmemiz için yeterliydi. Açıkçası, erkek kemalini hanımıyla, hanım ise kocasıyla bulmaktaydı. Erkek ve kadın, tek başına kaldığında, iki yarım insan gibiydiler. O yüzden, bize celâl-cemal dengesiyle birlikte kemalin en mükemmel örneğini sunan Resûl-i Ekrem (a.s.m.) “Evlenmek benim sünnetimdir” buyurmamış mıydı? Yine bu sırdandır ki, kendi özel durumuna binaen evlenememiş bir büyük insan, öte yandan “Evlenmeli!” ikazında bulunan, “Bekar bîkardır” diyen kişiydi. Bekar erkeğin çocukluktan tam kurtulamadığına, bekar kadının ise bir derece erkekleştiğine işaret eden kişi de oydu.

Velhasıl, aile kemalin adresiydi, ev celâl ile cemalin buluştuğu yerdi, aile hayatı celâl-cemal dengesinin mihveriydi. İnsan olarak, eşimizi bulabildiğimiz ve ‘eş’ olabildiğimiz ölçüde huzur, sükun ve kemal buluyorduk. Hz. Âdem ve Havva’dan bugüne, insanlık gerçeği buydu.

Ne ki, insanlık tarihi içinde neredeyse ‘fıtrata başkaldırı’yla özdeşleşmiş modern zamanlar, çok hakikatin yanısıra, aile hakikatini de atlamıştı. Modern zamanlar, aileye karşı iki yönlü bir sapmanın zamanıydı. Bir yanda ‘bireysellik’ üzerine aşırı bir vurguyla, kişiler ‘eş’ olmadan, aile hayatı kurmadan yaşamaya yönelmiş; öte yanda ‘aile’ hakikati toplum adına çiğnenmişti. Bireyselliği teşvik eden, zira satılacak ürün ve satın alacak müşteri sayısını bu şekilde çoğaltan kapitalizm aileyi ‘birey’ adına törpülemeye meyyaldi. Faşizm ile sosyalizm ise, devlet yahut toplum adına aileye darbeler indirmişlerdi.

Sonuçta, öyle ya da böyle, modernler evsizdi. Aile çökmüştü zira. Batı dünyasının hakim rengi, tek-kişilik evlerdi. Nice erkek, işten dönüşünde ona kapıyı açacak bir eşi olmadan yaşıyor; nice kadın ise, kocasına kapıyı açma gibi bir nimetin uzağında bulunuyordu. Zira, çoğu insan, ‘eş’ olamayıp ‘partner’liğe sukut etmiş durumdaydı. Enaniyetlerin kamçılandığı, emniyet ve sadakatin zedelendiği bir ortamda evlenenlerin ise yarısı, hayatının geri kalan kısmını boşanmış kişiler olarak geçirmekte; bu arada eskaza çocuk adlı o güzelim emanete muhatap olunmuşsa, o güzelim çocukların tek yüreği iki parçaya bölünmekteydi. Çoğu evli çiftin her iki üyesi de dışarıda çalıştığı için vaktinin büyük kısmını evden uzakta geçirmekte; onların çocukları dahi, bir aile atmosferini lâyıkınca teneffüs edememekteydi.

Ailenin çöküşüyle gelen ise, en hafif haliyle psikolojik çöküntü, en ağır haliyle ahlâkta ve hayatta müthiş bir çöküş ve sapma idi.

Ailenin ihmale uğradığı ve de çöktüğü Batı dünyasında gözümüze çarpan her bir dengesizlik, ailenin önemine ve önceliğine dair birer uyarı mesajıydı esasında. Dengenin adresi evdi, aileydi. Aile evden gidince, evde aile diye birşey kalmayınca, ortalığı eksik insanlar doldurmaktaydı. Ortadakiler, yarım erkekler, yarım kadınlardı. Dahası, bu eksik insanlar, eksikliklerini evsiz ve ailesiz biçimde tamamlama uğrunda, daha da eksikleşmedeydi. Celâli kendi başına temine çalışan kadınlar erkekleşir, cemali kendi başına bulmaya çalışan erkek kadınlaşırdı. Eh, duygu ve davranışça erkekleşen kadınlar da, kadınlaşan erkekler de şu zamanın bir gerçeği değil miydi? Kendini kadın gibi hisseden, kadın gibi giyinen, kadın gibi yaşayan erkeklerin Batıdaki müthiş artışı neyin nesiydi? Hem, kadınların erkeklerin yaptığı herşeyi yapabilirliğine kendini adamış feminizm, kadınların erkekleşmesi vâkıasının yeterli bir deliliydi.

Vâkıa bu kadarla kalsa, manzara-i umumî yüreğimi incitse bile, bunun üstesinden gelebilirdim belki. “Kendi düşen ağlamaz” diyebilirdim. “Zarara kendi rızasıyla girene, zarara bile bile razı olana merhamet edilmez” diye düşünebilirdim. Ancak, bu umumî manzaranın orasında burasında, başkalarının düşüşü yüzünden düşmeye ve ağlamaya mahkum çocuk siluetleri vardı. İşte asıl bu durum, yüreğimde sızım sızım sızlayan yarayı iyice depreştiriyordu. Yarım erkekler ve yarım kadınlar ortasında, çocuklar iki parçaydılar. Aile evden gidiyorsa, çocuklar elden gidiyordu. Ailenin çöküşü nisbetinde boşanmalar arttıkça, çocuklar celâl-cemal dengesinin uzağına düşüyor, hayat vadisinde tek kanadıyla uçmaya mahkum halde yetişiyordu. Kimisi, ona sarılıp okşayacak annesinden, kimi onu sımsıkı sarıp sıkacak babasından uzaklardaydı. Boşanmasa bile evden kopmuş aile hayatlarında dahi, durum bir derece iyi gözükse de, elbette olması gereken durum da değildi. Eşler işteydi. Aile evden gidiyor, çocuklar, yuvalarını bırakıp ‘yuva’ya gidiyordu. Çocuklar, bu halde de, ana-babadan mahrum haldeydiler; bakılıp büyütülmeleri için ele güne gidiyor; ve de elden gidiyorlardı.

Esasında, meselenin başında ve merkezinde, erkekler vardı. Bir erkek olarak, bunu açıkça görüyordum. Rabb-ı Rahîm, biz erkekleri, ailenin maişetini teminle vazifeli kılmıştı gerçi; o yüzden babalar günün önemli bir kısmında evlerinin dışındaydı. Çoluk çocuğun geçimini temin gibi haklı ve önemli bir mazeretleri de vardı. Ne var ki, çoluk çocuğun geçimini temin için, geçimi temin edilen çoluk çocuğun ihmale uğradığı da ortadaydı.

Seneler ve seneler önce o çok sevdiğim sokak arası gezmelerinden birinde bir apartmanın önünden geçerken duyduğum, yüreğimi hâlâ sızlatan diyalog, tam da bundandı. Saat akşamın neredeyse sekizi olmak üzereydi. Oradaki küçük kızlardan biri ötekini oyuna çağırıyor, o ise “Babamı bekliycem. Neredeyse gelir” diye karşılık veriyordu. Saat sekizin pek de erken bir vakit olmayışı bir yana, öteki kızın buna verdiği cevap tam anlamıyla içler acısıydı. “Benim babam biz yattıktan sonra geliyor” diyordu küçük kız. Babası, onlar henüz yatarken, tekrar işe gidiyordu. Kızcağız, o yüzden, hafta sonlarını iple çekiyordu.

Biliyordum; o küçük kız, hele büyük şehirlerde, bir istisna değildi. Nazarlar dünyaya yönelip ihtiyaç listesi biriktikçe, normal mesailer yetmemeye başlıyor; nice erkek, çoluk çocuğu için, çoluk çocuğunu göremeyecek kadar çok çalışıyordu.

Bu hengâmda beni en ziyade çarpan şey ise, bir hafta içinde yaşadığım üç ayrı hadiseydi. Zira, her üç hadise, şu veya bu şekilde, ailenin ihmali tablosunun aile konusunda en ziyade hassas olmaları beklenen ehl-i dine de sirayetini haber vermekteydi.

İlki, sevdiğim, saydığım, şu ülkede hatırı sayılır bir işlevi olacağına da inandığım biriyle ilgiliydi. Bir meseleye binaen kendisini evinden telefonla aramış; bulamayınca, ertesi akşam tekrar ararım deyip kapatacak iken, ertesi akşam da eve geç geleceği cevabıyla karşılaşmıştım. Eve not bırakmam isteniyordu; zira, aradığım kişi, elbette ucunda hayır ve hak olan işlere binaen, geç saatlere kadar dışarıda olabiliyordu.

Aynı hafta, diniyle diyanetiyle tanıdığım bir başka kişiyi daha aramam gerekmişti. Yazık ki, o da evde yoktu. Birkaç gün sonra tekrar aradım. Gene yoktu. Bir sonraki akşam; yine yoktu. Tam “Ben tekrar ararım” demek üzereydim ki, eşi, arama sebebimi sordu. Sonra, saklanamayan bir sitemi de taşıyan ses tonuyla, “Onu evde zor bulursunuz” dedi. Telefonu kapattığımda, not defterimde, ertesi gün aramak üzere iki ayrı iş telefonu yazıyordu. İki ayrı iş: Günün çoğu kısmında ya şundaydı, ya bundaydı.

Üstüste gelen bu iki olayın rikkatime dokunduğu bir hengâmda elime geçen ve ‘denge’ nazarıyla ‘sünnet’i değerlendiren ufuk açıcı bir kitabın önsözü ise, hüznümün tuzu biberiydi. Zira, Rahmân sûresinde dört defa zikre medar ve de kâinata mihenk olmuş ‘denge’ gibi bir konuyu ele alan; hem de ‘sünnet’in dengeyi hayatlarımızda teminin vesilesi olduğunu vurgulayan bu güzelim eserin ‘önsöz’ünde yazar ‘çocukların bakımını tamamen üstlenerek kendisinin böylesi ilmî çalışmalarda yoğunlaşmasına imkân hazırlayan eşine’ teşekkür etmekteydi.

Görebildiğim kadarıyla, ailenin evden gidişinin nirengi noktası buydu. Erkekler maişeti temin diyerek veya iman yoluna hizmeti gerekçe edinerek ev dışına çıkmış, ancak vaktinde eve dönmeyi unutmuşlardı. Babalar evde yoktu. Eh, n’apsınlar, dışarıda vazife çoktu. Millet memleket hizmet bekliyordu.

Ya bizimkiler? Ya kendi eşimiz, kendi çocuklarımız?

Onları ‘çantada keklik’ mi görüyorduk, başka bir gerekçeye mi yaslanıyorduk bilinmez, onlar ihmale uğramışlardı. Hanımlarımız, çocuklara tek başına bakmaya memur idiler sanki. Çocuklarımız, babalarını, babalarının gönlünden koptuğu kadarıyla görerek büyümeye mecbur idi sanki.

Hani, çocuğumuz hafiften “Baba bugün birlikte oynayalım” diyecek olsa, o ezberlik diskuru tekrar sahnelemeyi marifet edinmiştik. “Bak oğlum, sana güzel oyuncaklar almam, çikolatalar getirmem için…” Hem, eşlerimiz biraz da evi hatırda tutmamızı isteseler, maişeti teminin hayatlarımızdaki vazgeçilmez önemi ve dışarıdaki hizmetin önceliği üzerine bir açıklama getirmeyi ne de güzel becerirdik!

İşte öyle diye diye ev ihmale uğrayınca, siyasetçe ve gerekçe üretme cihetince erkeklerin yanlarında acemi kaldığı taife-i nisânın birer mümessili olarak eşlerimiz, bizi bizim gerekçelerimizle karşılardı elbet. Gün gelir; maişeti daha rahat teminin, çocuklara iyi bir gelecek hazırlamanın, kira yükünden bir an önce kurtulmanın, bir an önce ekonomik özgürlüğümüze kavuşarak iman hizmetine daha fazla zaman ayırmanın, başka bir dizi şeyin formülü olarak, kendilerinin de çalışması gereğinden söz ederlerdi. Hiçbiri, “Aslında hepsi hikâye; seni evde daha fazla göremediğim için üretilmiş gerekçeler bunlar” diyemezdi. Çünkü, ihtimal ki, böyle deseler dahi eve daha fazla vakit ayıracağımıza ve günün birinde bu vakti dar zamanda ilk feda edilecekler listesine yazmayacağımıza dair emniyetleri yoktu. Hiçbiri, “Sen eve para getiren kişi olarak kendine değer, serbesti ve özgürlük atfediyorsun. Madem değerin ve serbestliğin ölçüsü para; öyleyse ben de para kazanarak değer kazanma yoluna başvuracağım” da diyemezdi. Çünkü, çocukları ele güne bırakarak gireceği bu yolculuğa vicdanının pek hoş bakmadığını o da biliyordu. Öte yandan hanımın dışarıda çalışmasının aile bütçesinden ziyade yuvalara, servislere, giyim mağazalarına.. katkı sağladığını, iktisatçı George Gilder kadar, o da görebiliyordu.

Ama, bir kere taşlar yerinden oynayınca, taşları yerine yerleştirmek zordu. Erkekler aynı zamanda bir ‘eş’ ve bir ‘baba’ olduklarını unutmuş gözüktüğü oranda, zahirî gerekçesi her ne olursa olsun, kadınlar da aynı zamanda bir ‘eş’ ve bir ‘anne’ olduklarını unutmuş gözükmeye meyyal oluyordu. Erkek dışarıda çalışmayı ‘değer’ ölçüsü kılınca, kadın da kendini değerli kılmak için dışarıda çalışmaya yöneliyordu. Erkek evin dışını özgürlük alanı gibi gördüğü nisbette, kadın evi esaret alanı veya hapishane olarak algılıyordu. Erkeğin ‘dışarıdaki hizmet’i vurguladığı oranda, kadın da kendisine ‘dış hizmetler’ buluyordu.

En hazini, bu olup bitenler hengâmında, faturanın çocuklara yazılmasıydı. Yuvasından alınan çocuklar sözde ‘yuva’ya emanet ediliyor, ana kucağından kopan çocuklar anaokuluna bırakılıyor, annesinin esirgediği ihtimamı para karşılığı çocuğa bakan bakıcının sergilemesi bekleniyordu.

Küçük yaşta yuvaya bırakılan o çocukların yüzündeki yetimâne ifadeyi, yolumun düştüğü sokaklarda bir kreş veya yuva varsa durup duvarının gerisinden onları seyrederken farkeden yalnız ben miydim?

Metin Karabaşoğlu
Zafer dergisi

rose rose

Modernizm Batı’nın yaşadığı tarihsel ve sosyolojik tecrübe neticesinde ortaya koyduğu kavram ve kurumlar üzerinde yükselen bir hayat tarzıdır. Buna rağmen bu husus göz ardı edilerek modern hayat anlayışının evrensel ve medeni olmanın göstergesi olduğuna dair bir ön kabul oluşmuştur. Böyle bir ön kabul ve Batılı olmak adına gösterilen çabalar da zaman içinde farklı medeniyet mensuplarının zihinsel dönüşümü ile sonuçlanmıştır. Hayatın tümüne ibadet nazarıyla bakması ve her şeyi bu temel üzerinde anlamlandırması gereken biz çağ Müslümanlarının da bu etkilenmenin dışında kaldığı pek söylenemez. Toplumsal kurumlara yüklediğimiz anlamlar açısından olaya yaklaşıldığında bu sürecin bizleri ne kadar etkilediği ve yönlendirici hâle geldiği daha iyi anlaşılabilir. Toplumun temeli olan aile ve bu kurumla birlikte gündemimize giren evlilik, eş ve çocuğa dair algılarımızın bakış açımıza göre nasıl farklılık arz ettiğini bu yazıda ele almaya çalışacağız.

Evlilik

Evlilik iki ayrı dünyanın kaynaşması ve buluşmasına vesile olan bir beraberliktir. Yeni bir yuvanın kurulması niyetiyle bir genç kızın ailesinden “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli” ile istenmesi daha en başta kutsal olanla bağ kurmak, hatta kutsal olanı referans edinilerek böyle bir talepte bulunmak demektir. Böyle bir anlayış aynı zamanda kurulacak yuvada en üst otorite olarak Yaradan’ı kabul etmenin, her halükarda O’nun rızasını gözetme niyetinin ve birbirine karşı sorumluluk hissiyle dopdolu olmanın bir ifadesidir. Bu sürecin hayırlısı ile sonuçlanması için taraflar birbirlerine karşı kolaylaştırıcı olmayı tercih ederler. Sonuçta evlilik eşlerin ibadeti hükmündedir.

Modern algıda ise esas olan birey ve bireyin istekleridir. “Aşkın” olanla bağını koparan veya zayıflatan modern insanın en büyük sorunu güven problemidir. Hayatı madde yönüyle ele alıp bu alanda yapabildikleriyle kendine güvenlik alanı oluşturmaya çalışan birey için evlilik de aşkın boyutundan soyutlanır ve maddi ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir birliktelik halini alır. Evlilik öncesi sözleşme hazırlanması gibi bir hususun gündeme gelmesi daha en başta konuya ne kadar sığ yaklaşıldığının bir göstergesidir. Her nasılsa duygular galip gelip maddi noktalarda da anlaşma sağlandığında evlenmenin daha çok şekle bakan ve prosedür yönünün ağır bastığı süreçler gündeme gelir. Mesela genç kızların duygusallığı göz önüne alınarak romantik bir müzik eşliğinde belki de delikanlının hanım kızın önünde diz çökerek “Benimle evlenir misin?” sözleriyle yapılan teklif hayalleri süsler. Bu sahnenin illa ki tek taş pırlanta yüzükle tamamlanması da olayın “tamamen duygusal” yönü olarak algılanır! Yine evliliğin anlam ve önemiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan pek çok husus “olmazsa olmazlar” olarak ortaya konur ve taraflar arasında soğuk savaşlar yaşanır. Sonuçta evlilik kimin kime hakim olacağının hedeflendiği bir kör dövüş haline gelir. Bu kadar uğraş ve prosedürden sonra “Beni hayal kırıklığına uğrattın” diyerek yollarını ayıran gençlere günümüzde sıkça şahit olmaktayız ne yazık ki. Ne onca para ödenerek alınan ziynet ve eşyalar ne de geçmişte yaşanan güzellikler onları bir arada tutmaya yetmiyor. Aile olmak, hayatı paylaşmak bunların çok ötesinde ve daha derin bir anlam taşıyor çünkü.

Eşler

Hayatın bir ibadet şuuruyla yaşanması gerektiğinden hareketle bir araya gelenler bilirler ki, yıllarca yaşadıkları aile ortamından çıkıp yeni bir yuva kurmaları sıradan basit bir olay değil, Alemlerin Rabbi Allah’ın (cc) bir ayetinin tecellisidir. Çünkü Kur’an’da “Sizi bir erkek ve dişiden yaratması ve aranızda sevgi var etmesi O’nun ayetlerindendir” buyurulur. Böyle ilahi kaynaklı bir sevgi üzerine temellendirilen aile yuvası çok uzun soluklu ve hayır üretmeye yönelik bir birliktelik olacaktır kuşkusuz. Çünkü eşler ebediyete uzanan bir yolda yol arkadaşı olmaya niyetlenmiş ve azmetmiş insanlardır. Yine onlar birbirinden öğrenmeye, birlikte öğrenmeye her an hazırdırlar. Çünkü hayat okulunun evlilik şubesinde sevgi, saygı, paylaşma, dayanışma, sabır, sadakat, huzur, güven, bağışlama, hoşgörü, özür dileme, gönüllü vazgeçme gibi derslerin son nefese kadar talebeleri olduklarını unutmazlar. Birbirlerinden razı olmalarının Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacağı umudunu taşırlar içlerinde. Aradan yıllar geçtiğinde birlikte olgunlaşmanın ve dost olmanın güzelliğini yaşarlar. Böyle geçirilen bir ömür her iki eş için de daha dünyada iken cenneti soluklamak anlamına gelir.

Hayatı paylaşma ve dayanışmadan ziyade rekabet ve mücadele ile anlamlandıran modern algının bu yaklaşımı evlilik kurumuna da yansımıştır. Özellikle kadının ezilmemesi için ekonomik bağımsızlığını kazanmış olmasına yapılan vurgu bundan kaynaklanmaktadır. Kendi ayakları üzerinde duran bireylerin kimseye katlanmaya, hiçbir zorluğu göğüslemeye tahammülü yoktur. “Şimdi ve burada” olanı önceleyen modernizm için ötelere dair bir hesap yoktur ki, hayatın zorluklarını aşmak yolunda eşlere birbirine destek olma ve birlikte başarmanın mutluluğunu yaşama tavsiyesinde bulunabilsin. O nedenle en küçük sebeplerle bile mukaddes aile yuvasının dağılması gündeme getirilebiliyor. Günümüzde ekonomik zorlukların da katladığı geçimsizlikler nedeniyle yuvaların dağıtılmasının yaraya merhem olmadığı aksine çok daha başka problemlere zemin teşkil ettiği gerçeği üzerinde durup düşünülmesi gereken bir meseledir.

Çocuk

Allah’a ibadet niyetiyle bir araya gelen ve O’nun rızasını gözetenlere sunulan büyük bir nimet… Külfeti de beraberinde getiren en güzel lütuf… Âlemlerin Rabbi’nden bir emanet yüklenmiş olmak düşüncesiyle ebeveyni iliklerine kadar titreten küçük insan… Yaradan, yeryüzünde sorumluluk sahibi olarak bulunduğunu unutmaya meyyal insanoğlunu, kendilerine karşı çok büyük sorumluluk hissi duyacağı evlatlar vermek suretiyle ne güzel terbiye etmekte. Çocukların hem dünya süsü hem de bir imtihan olduğu bilinci anne babaya bir istikamet verecektir şüphesiz. Çocuk konusuna da “Aşkın” olanla bağını koparmadan bakabilen ebeveyn, onu iyi yetiştirmek hedefine yürürken ellerinde sağlam bir yol haritası bulacaktır. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar sınırlı dünya hayatının sürur ve neşe kaynağı olmakla kalmazlar, ahiret yurdunda da ölen ebeveyninin amel defterlerinin açık kalıp sevap hanesine kaydın devamını sağlayacak hayırlar işleyen güzel insanlar olurlar. Yaradan’ın insana biçtiği ömür böylece bereketlenir. Kişi dünyadan göçmüş olsa bile ardından yetişen hayır silsilesi kuşaklar boyu adını yaşatır ve sonsuz hayatına katkıda bulunmaya devam eder.

Bireyi ve isteklerini ön plânda tutan modernizm için, yine daha yolun başında çocuğa bir emanet veya lütuf olarak bakılmadığını, ona sahip olunduğunu veya kendinin zannedildiği yanılgısına düşüldüğünü görüyoruz. Fütursuzca sarf edilen “çocuk yapmak” gibi bir ifade bunu anlatıyor aslında. Hayatın merkezine kendini koyan ve yapıp etmelerinin kendinden kaynaklandığını zanneden aklın söylettiği sözler bu ve benzerleri. Bunun yanı sıra bireysel özgürlük çok önemsendiğinden çocuk bir yük ve özgürlüğü kısıtlayıcı bir varlık olarak da algılanabilir. Daha ileri düzeyler de kadının fıtratını reddedercesine hamilelik ve çocuk yetiştirmek, vücudu deforme ettiği ve yıprattığı ileri sürülerek istenmeyen olgular gibi lanse edilebilir. Ama yine de içte bastırılamayan duyguların tatmini için hayvan sevgisine yönelmeler bir alternatif gibi ortaya konabilir. Bu, fıtratla savaşan aklın kendini oyalaması için oyun ve oyuncak üretmesine benzemektedir. Bir diğer husus, hayat tek boyutla değerlendirildiğinde çocuğun da sadece dünyaya bakan yönüyle ebeveynin ilgi alanına dahil olması hususudur. Ne yediği, giydiği, hangi okula gittiği, mesleği, oturacağı ev, kazancı, arabasının markası vs., anne babanın hayatları boyunca cevap aradığı en önemli sorular haline gelmektedir. İstikbal düşüncesi burası ile sınırlandırılmakta ve ebedi hayat burası için ihmal edilebilmektedir.

Bu mukayeselerden sonra diyebiliriz ki, hayatı imanla ve ibadet şuuruyla yaşamak her şeyi Allah’ın belirlediği anlam çerçevesine oturtmak demektir. Kendiyle, diğer insanlarla, tabiatla ve Yaradan’la barışık olmak isteyenler için bu büyük bir lütuftur. Aksi bir durum dinimizde bir şeyi yerinden etmek anlamında zulümdür.

Allah ebediyet yolcularına aile, eş ve çocuklarıyla olan imtihanlarını kolaylaştırsın. Burada başlayan beraberlik sonsuz nimetlerin sunulacağı ebedi saadet yurdunda en güzel şekilde devam etsin.

Ayten Yadigar
Zafer dergisi

bebek-patik

Hocam izin verirseniz, günümüz aile meselelerine, bir eş ve aile reisi olarak Peygamberimizin (asm) örnekliği çerçevesinde yaklaşalım istiyorum. Sizin bu konuda son derece değerli çalışmalarınız olduğunu biliyoruz.
Ama önce, dilerseniz, Resulullah’ın kadınlara hitaben buyurduğu “Sizlere evlerinizi tavsiye ederim, zira bu sizin cihadınızdır” hadis-i şerifinden başlayalım. Günümüzde çalışan annelerin giderek arttığını dikkate alırsak, bu hadis-i şerifi nasıl anlamamız gerekiyor sizce?

Öncelikle belirtmek isterim: Aile meselesi sadece bizim değil, bütün dünyanın en önemli bir meselesidir. İnsanlığın devamı, sağlıklı ve huzurlu devamı aileye bağlıdır. Bugün aileye yönelik beşerî değerlerin yaygınlaşması aile müessesesini ciddî şekilde sarsmıştır. Bu beşerî değerler arasında feminizm ve buna bağlı iddialar gelir. Her meselede kadın eşitliğinin yanlışlığı görülmeye başladı. 1912 yılı Nobel Ödülünü alan Doktor Alexis Carrel, meşhur kitabı “İnsan Bu Meçhul” nam kitabında kadınla erkek arasındaki yaratılıştan gelen farklılıkların cinsiyet organlarından ibaret olmadığını, bu farkın her bir beden hücresinde görüldüğünü, feminist heva ve iddialarla bunun değiştirilemeyeceğini belirtir.

Batı, uzun tarihi boyunca kadınları aşağılamış, en tabii haklardan mahrum etmiştir. Resulullah’ın doğduğu dönemlerde Hıristiyan Kilisesinin, “Kadında ruh var mı yok mu?” diye Konsül gündemi yapması meselenin eskiliğini ve de Batı’da gün gelip, bir kısım feminist hareketlerin doğmasındaki haklı sebepleri gösterir. Orada kazanılan bir kısım kadın haklarına karşı olduğumuz anlaşılmamalıdır: Kadın mal edinebilmeli, boşanma davası açabilmeli, Bankaya parasını koyabilmeli, kendi parasını bankadan istediği zaman çekebilmeli, seçimlerde rey verebilmeli, gerektiği zaman seçilebilmeli vs. Bunlara İslâm açısından itiraz etmek mümkün değil, bizde uygulamada açıkça görülmese, ve hatta bir kısım yanlış uygulamalar olsa da, bir başka ifadeyle, zaman içinde üzerimize çöken cehaletler sebebiyle açık seçik olarak bilinmese bile, kitabî olarak bu haklar fazlasıyla var. Hatta İslâm, kadına, bugün Batı’da gündeme henüz gelmeyen daha ileri haklar bile tanımıştır.

Bunların konumuzla ilgisi ne?

Ben, şahsen dünya genelinde, aile meselelerinin Batıda çıkıp bütün dünyaya sirayet eden Feminizm, yani kadın meseleleriyle yakın ilgisi olduğu, büyük ölçüde bundan kaynaklandığı kanaatindeyim. Dolayısiyle yaşanan sıkıntıların, menfi gelişmelerin öncelikle arka planının bilinmesine gerek var. Batı, ifrat ve tefritler diyarıdır. Bir tefritten kurtulurken, aksülamel ve tepki psikolojisi ile bu sefer ifrata düşmektedir. Yani hakları çiğnenen kadınlara, tabii olan insanî hakları verilirken bu sefer ifrata kaçıp içtimaî hayatın tabiî dengesini bozacak aşırı taleplere ve ölçüsüz iddialara, uygulamalara geçilmiştir.

Bununla neyi kastediyorsunuz?

Hemen belirteyim: İslam’a göre kadın erkek temel haklarda eşit ise de, yaratılışın onlara verdiği misyonda eşit değildirler. Hatta bu durum bütün hayvanlar âleminde böyledir. Kur’an’da “Leyse’z-zekerü ke’l-ünsâ” yani kadın erkek gibi değildir” prensibi konmuştur. Her ikisinin hayatî misyonları farklıdır. Bu misyon farklılığı, vücut yapılarına ve hatta psikolojik durumlarına yansımış. Yüce Yaratıcımız her iki cinsi, insanlığın sağlıklı bir şekilde devamında gerekli olan, farklılıklara uygun şekilde donatmıştır. Kadın öncelikle annedir, çocuğun bakıma muhtaç olduğu yıllar boyunca en ziyade ihtiyacını duyacağı sevgi ve şefkat duygularıyla donatılmıştır. Bu duygular fıtrî olarak kadında erkeğe nazaran çok daha güçlüdür. Yeni doğan çocuğun beslenme işi anneye emanet edilmiş, bu maksatla anneye farklı donanım verilmiştir.

Ve unutmayalım bugün beşerî tecrübelerle iyice anlaşılmıştır ki, çocuğun sağlıklı bir ruhî gelişmeye mazhar olmasında sevgi ve şefkate olan ihtiyacı ekmeğe suya olan ihtiyacından daha fazladır. Elmalılı merhum, kadınlarla erkekler arasında, fazilet yönüyle birinin diğerine mutlak bir üstünlüğünün olmadığını, her ikisinin de mütekâbilen mütefâzıl; yani her birinin farklı meselelerde birbirlerine üstün olduklarını ayetleri tahlil ederek gösterir.

Şimdi siz, çocuğa bakmamayı, kadın hakları, iş hayatı, veya, daha zevkli bir yaşayış gibi “beşerî mülahazalarla” prensip eder buna göre uygulamalara müesseseleşmelere giderseniz, elbette fıtrata aykırı bir yol tutmuş olacaksınız ve bunun menfi ve olumsuz neticelerini göreceksiniz.

Örnek verebilir misiniz?

Bu noktada, son zamanlarda, sık sık medyaya yansıyan ve her defasında günler ve hatta haftalarca efkâr-ı umumiyeyi ve kamu oyunu meşgul eden ister ailelerde bakıcıların işkence haberlerini ve isterse yurt ve yuvalarda çocuklara yönelik cinsel tacizleri ve işkence haberlerini hatırlatmak herhalde yeterli.

Bütün bunların, belirtilen gelişmeler sonucu kadınların, fıtrî olan annelik duygusundan uzaklaşarak bu görevi ihmallerinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Ve başta sorduğunuz sorunuza esas teşkil eden, Resulullah’ın: “Sizlere evlerinizi tavsiye ederim, zira bu sizin cihadınızdır” irşatlarıyla ne kadar önemli bir hakikati ifade etmiş olduğunu belirtmek istiyorum. Aslında, bu konu, önemine binaen olacak, ayet-i kerimede yer alan bir konudur. Yüce Rabbimiz, bunu, Aleyhissalatu vesselam’ın muhterem zevceleri ve mü’minlerin de annelerine hitap üslubuyla insanlığa ders vermektedir: “Ey Ehl-i Beyt (peygamberin ev halkı), hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki cahiliyye devri çıkışı gibi süslenip çıkmayın, namaz kılın, zekat verin, Allah’a ve peygamberine itaat edin! Allah yalnızca sizden kiri uzaklaştırıp tertemiz pampak etmek istiyor” (Ahzab 33/33). Dinimiz, kadınların evde yapacağı bu hizmetleri, erkeklerin cephede, can pazarında yapacakları cihat hizmetine denk tutmuştur.

Peki evde yapılacak hizmetlerde erkeklerin cihadı yok mu?

Doğru bir nokta. Evde yapılacak hizmetler, Resulullah’ın ifadesiyle, erkekler için de bir cihattır ve hattâ cihâd ı-ekberdir yani en büyük cihaddır. Ev hizmetleri büyük ölçüde çocuk terbiyesi etrafında merkezileştiği için, dinimizin çocukların yetişmesiyle ilgili hizmetlere nasıl önem verdiğini vurgulamamız gerekiyor aslında. Teferruata inecek olursak, İslam fıkhına göre kadının ev işlerini yapmak mecburiyetinde olmayışı, “kadının, bu işleri görecek, bir hizmetçi hakkı”na sahip oluşu, evin nafakasının erkeğin sorumluluğunda oluşu, çocuğun bakım safhalarından doğumdan istiğna yaşı dediğimiz çocuğun yeme-içme-giyinme ve taharetlenme işlerini kendi kendine yapabilme safhasına kadar annenin himmetine tevdi edilmiş olması gibi düsturların hepsi, çocuk terbiyesinin, onun hayata hazırlanma hizmetlerinin dinimiz nazarında ne kadar öncelikli olduğunu gösterdiği gibi, bu safhada anneye düşen görevin ne kadar önemli addedildiğini de gösterir.

Durum bu olunca, kadını evinden uzaklaştıracak, annelik hizmetinden uzaklaştıracak, çocuğu yabancı ellere bıraktıracak her çeşit beşerî mütalaa ve mülahazaları İslam’ın hoş görmesi mümkün olamaz. Siz “Müslüman’ım” demenize rağmen bu ilahî düsturları kulak ardı ederseniz, ortaya çıkan nihilist, kapkaççı, gaspçı, intiharcı, sorumsuz, aylak, her haramı mubah addeden nesilden, kimseye şikayete, kendinizden başka suçlu aramaya hakkınız olmaz.

Verdiğiniz cevaptan, günümüzde evlerin işten arta kalan vakitte bir istirahat mekânı gibi kullanılamayacağı açıkça anlaşılıyor. “Aile İçi Eğitim” adlı kitabınızda “evleri kıble kılmak”tan söz ediyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Evlerin kıble kılınması, Kur’anî bir emirdir. Bu ayet, Hz. Musa zamanında, sabahtan akşama, yerine getirilmesi beşerî imkan ve gücü aşan angaryelere mecbur edilmiş, mektep-mescit gibi yeni nesillerin, Hz. Musa’nın mesajını alma imkanlarından mahrum edildiği bir dönemde kurtuluş talebinde bulunan İsrailoğullarına yani ehl-i imana gönderilen bir kurtuluş reçetesidir. Zamanımızda bunun, yeterince anlaşılması son derece önemlidir. Biz de şu anda çocuklarımıza kendi değerlerimizi yeteri kıvamda öğretecek durumda değiliz. Zahirde imkanlar var gözüküyor, ama bir kısım şuurlu eksiklikler ve fail-i meçhul müdahaleler bu imkanların değerlendirilip istenen kalitede verim almamızı engelliyor. Bütün bu menfi gelişmelerin gerisinde, “Geldiği zaman bütün değerleri yok etmek”i hedefleyen Dünya Devleti projesi yattığı için, iş ailelere düşüyor. Ben yapılacak sistemli sivil çalışmalarla ailelerin gelmekte olan bu tehlikeyi kıracağına inanıyorum.

Nasıl?

Bunun için, Kuran-ı Kerim’in gösterdiği şekilde yakın komşuların, akrabaların, kendi aralarında organize olup dayanışarak evlerini, temel değerlerini öğretecek birer mektep ve mabet haline getirmeleri gerekiyor. Ancak bu sayede yeni nesillerin yetişmesi işi sokaktan kurtarılmış olur. Bu bir bakıma, “Okullara kaydetmek, maddî ihtiyaçlarını sağlamakla çocuklarımıza karşı vazifelerimizi bitirdik” yanlış ve sakat anlayışını terk etmek demektir.

Galiba sözünü ettiğiniz yanlış ve sakat anlayışlara biraz da müslümanların –sadece ehl-i dünya değil– öncelik sırasını kaybetmesi yol açıyor. Sizce bir ailenin en önce gelmesi gereken sorumluluğu hangisi?

Öncelikle ehl-i dünya tabirini bir ayırım vesilesi kılmayı ileri götürme taraftarı değilim. Hepimiz maalesef pek çok düşünce ve davranışlarımızla ehl-i dünyayız. Dolayısıyla kendimizi “ehl-i dünya” tiplemesinin dışında saymamız, bir kısım eksikliklerimizi görmemize mani bir şeytan tuzağı olabilir. Acaba bugünün şartlarında nasıl bir hayat sürdürmeliyim, engelleyici tuzaklar, şeytanın bizleri şaşırtıcı hileleri nelerdir? Bunlara nasıl karşı koyabiliriz, karşı koymada bize rehber olacak Kur’an’da ve Sünnette ne gibi düsturlar gelmiştir biliyor muyuz? Dahası, problemlerimizi Kur’an ve Sünnet esaslı düsturlarla çözmenin gereğine ve hatta zaruretine inanıyor, böyle bir ihtiyacı duyuyor muyuz, yoksa piyasada yazılmış rastgele kitaplara, rastgele sivrermiş veya sivrertilmiş eğitimcilere, akıl hocalarına mı gidiyoruz?

Gelmesi için planlar projeler yapılan dünya devleti hazırlayıcıları, ebet-müddet olmanın çaresini gönülleri kazanmada değil bir kısım dayatmalarda bulmayı düstur edindiği ve temel düstur olarak “değerleri yok etmeyi” tespit ettiği için bütün çalışmaların çoktan değerleri yok etmeye yönelmiş olması sebebiyle önümüze konan tuzaklardan pek korkunç birini hemen kaydetmek isterim: “Çocukların din eğitimi ileri yaşlara ve çocukların kendi tercihlerine bırakılmalıdır.”

Bunu maalesef, sadece ehl-i dünya deyip hesaba katmayacağımız değil, dinî-millî hamaset nutukları atan nicelerinin ilmî bir gerçek olarak benimseyip yaygınlaştırmaya çalıştıklarını bizzat ve de kerratla müşahede ettim. Halbuki bunun hiçbir ilmî değeri yoktur. Eserlerimde Batılı kaynaklardan hareketle, bugün eğitimcilerin bilittifak çocukta şahsiyetin ilk yaşlarda (altı-yedi yaşına kadar) büyük ölçüde tamamlandığını, 12 yaşlarına gelince nerdeyse sona erdiğini söylediklerini gösterdim. Şu da hepimizin zorluk çekmeden kabul edeceği bir gerçektir: Din insan şahsiyetinin en önemli bir parçasıdır ve dinî inançlar yabancı fikirlere, zararlı safsatalara karşı en mükemmel bir süzgeçtir.

Soruya dönersek…

Özetle, yeni nesillerin kendi değerlerimiz üzere yetişmesi en öncelikli sorumluluğumuzdur. Bu, hem millet olarak geleceğimiz için böyledir, hem de dinimiz, uhrevi kurtuluşumuz açısından böyledir. Yani aile fertleri, aile reisinden, anneden-babadan sorulacaktır. Bir ayet mealen şöyle: “(Ey Peygamber ) de ki: Gerçek hüsran sahipleri, kıyamet günü, kendini ve ehlini (yani ailesine mensup olanları) hüsrana atanlardır. Bilesiniz, gerçek hüsran budur” (Zümer 15-16). Bu ayet açık olarak gösteriyor ki, ihmali sebebiyle aile mensuplarının ebedî hüsranına sebep olanlar, ebedî hüsrana uğrayacaklardır. Bu ayet, bize, aile kuranların öncelikli meselesinin ailesini uhrevî kurtuluşlarını garantileyecek bir plan ve proğrama öncelik vermesi gereğini göstermektedir. Esasen bu, ekonomik ve dünyevî refah meselelerini ihmal etmemizi gerektirmez. Önceliği gösterir, bizi Allah’ın rızasına götüren meşru, helal yolları tercihe götürür.

Fakat sizin de bildiğiniz gibi aileler bugün bahsettiğiniz noktada değil pek. En temelde ailenin hangi ‘düşmanları’ bu duruma yol açıyor?

Zamanımızda, ailenin en büyük düşmanı cehalettir. Bugün, insanlar çok yanlış ve bir o kadar da eksik bir hayat telakkisinin tesiriyle davranışlarını yönlendiriyorlar. Hayatın ebediyete yönelik bir gayesinin varlığını çoğu insan düşünmüyor. Hayatı yemek, içmek, eğlenmekten ibaret bir şey gibi görüyor ve bütün himmetini bu anlayışa uygun olarak daha iyi yemek, daha iyi eğlenmek çizgisinde sarf ediyor. Halbuki hayatta herkesin gerçekleştireceği önemli misyonlar var.

Bu, maddede sıkışmış hayat anlayışının kırılmaz bir zırh gibi insan benliğini kuşatmasında medyanın rolü büyük. Hemen hemen hiçbir ciddî mesele medyaya düşmez, veya pek nâdir düşer. “Magazin” kelimesinde ifadesini bulan boş, mâlâyâni, hiçbir pratik faydası olmayan şeylerle insanlar meşgul ediliyor. En ciddî ağızlar anarşi ve ahlaksızlığı medyanın beslediğini tekrarlamaktalar. Aile düzenimiz de, medyanın körüklediği bu maddeci, bencil, zevke düşkün hayat telakkisinden nasibini almaktadır.

Ayrıca medyanın adaletsizliklerin, haksızlıkların kamu oyuna mal edilerek önlenmesine yardımcı olacak bir güç ve tesire sahip iken bu yoldaki hizmeti sınırlı kalıyor. Çok yanlış bir habercilik anlayışı ile, bâtılı tasvire dayanan metoduyla olumsuz halleri haber olarak verirken insanları adeta bu olumsuzluklara tahrik ediyor. Ekrana taşınan Boğaz köprüsündeki intihar hadiseleri, ekranlarda yasaklanmasından bu yana köprü-şov diye adlandırılan vakaların son derece azaldığı haberi kulaklarımıza geliyor. Demek ki sorumluluğunu müdrik bir medya bir çok içtimai hadiseleri çözecek potansiyele sahip.

Yine medya tarafından gelişi güzel propaganda edilen feminist düşünceler de -bırakın dinî endişeyi fazla taşımayanların- kendisini dindar bilen kadınların bile kafa karışıklıklarına sebep olmaktadır. Kadının aşağılandığı bir Batı dünyasında feminizm elbette faydalı bir iş yapmıştır. Ama bunun kadınlarla erkekler arasındaki yaratılışın verdiği misyon farklarını bile inkara gidecek aşırı noktalara taşıması onaylanamaz.

İsterseniz meseleye çok daha temel bir noktadan devam edelim. Kadın erkek arasındaki yaratılış farkından bahsediyorsunuz. Acaba Peygamberimiz bu farkı gözetmek sûretiyle karı-koca ilişkisine yeni olarak ne getirmiştir?

Resulullah’ın kadın mevzuunda getirdikleri, o günün şartlarında müthiş inkılaplardır. Hz. Ömer’in şu sözü her şeyi ifadeye yetmez mi? : “Cahiliye devrinde, kadına hiçbir değer vermezdik, İslam gelip, Allah’ın onlardan bahsettiğini görünce, (…) onların üzerimizde bazı hakları olduğunu anladık”. Gerçekten hukuk planında İslam’ın getirdikleri müthiş şeylerdir. Resulullah kadınlar için: “Kadınlar, erkeklerin anne-baba bir kardeşleridir” der ve keza kadınların “anneler, halalar, teyzeler, kız evlatlar ve kız kardeşler olarak bilinmesini söyler. Hele şu ayet kadın-erkek arasındaki mütekabiliyeti ne güzel ifade buyuruyor: “Allah Teâla, eşini senin için bir libas, seni de onun için bir libas kılmıştır” (Bakara 2/187).

Resulullah döneminde, Mekke’de erkeklerin otoriter olduğu, Medine’de ise daha “medenî” bir uygulama sebebiyle kadınların daha serbest olduğu anlaşılıyor; iki şehir arasında mevcut olan ve de Mekkeli olan Hz. Ömer’i tehevvüre sevk eden farka Resulullah’ın tebessümle mukabele etmesi önemli. Bunlar bilinmeli, kazaklık-kılibiklik sohbetlerinin sevkiyle değil, kadınların mizacını olduğu gibi kabul edip, hoşumuza gitmeyen yönlerini erkeklik gücüyle izale etmeyi değil, sabırla karşılamayı esas almalıyız. O zaman gerçek İslam’ı aile hayatımızda ve beşerî münasebetlerimizde yaşatmış olarak ciddî başarılara imza atar, kadın meselelerinde insanlığa yeni ve bir o kadar da câzip bir model, İslamî bir alternatif sunarız. Şimdilerde hiç de İslamî olmayan Müslüman erkeğinin davranışlarını İslam diye sunmakla, bırakın yabancı kadınları, kendi mü’min hanımlarımızı bile İslam konusunda tereddüde ve soğukluğa sevk ediyoruz.

Benim gözlemime göre yeni evli kocaların önünde yeterince dengeli ‘rol model’ yok. Model ve örnekler ‘sert koca’ ile ‘kılibik koca’ gibi uç örneklerden oluşuyor. Bu da erkeklerin evlendikleri zaman nasıl bir role bürüneceklerini kestirememelerine yol açıyor. Peygamberimizin bu noktada eşlerine karşı tutumu nasıldı?

Türkiye’mizin gerçeği şu ki: Evlenecek gençlerimiz, hususi bir talim ve terbiyeden geçirilerek erkek için koca olmak, kadın için de karı olmak hususunda bir kısım temel bilgiler almıyorlar. İslam âleminde de durum bundan farklı değil. Hele anne ve baba olmak mutlaka bir kısım sistemli bilgi isteyen bir sanat, bir meslek. Bu konularda da temelli, sistemli bir bilgi verilmiyor. Anne ve babadan görülen veya sokaktan, veya güveninirliği araştırılmayan, bilinmeyen kaynaklardan edinilen görgü ve bilgilere dayanarak anne-baba olunuyor. Biraz argo sayılacak bir tabirle “karambol anneler babalar” durumundayız. Halbuki, “Aile Reisi ve Baba Olarak Hz. Peygamber” adlı çok veciz olarak hazırladığımız kitapta sunduğumuz bilgiler bile, bizim aile hayatı ile ilgili en temel bilgilerden dahi mahrum olduğumuzu ispatlıyor. Ben bunu kesin bir üslupla söylüyorum, çünkü kitabı okuyanlardan karşılaştığımız bir çokları hep bunu söylediler. Pek çok şey belki cahillikle olabilir ama, İslamiyet cahillikle olmuyor.

Bizim her hususta örneğimiz Hz. Peygamberdir. Kur’an: “Allah Resulünde size güzel örnek vardır” buyuruyor. Bu her hususta böyle. Onun için, çok sayıda kadını nikahı altında kavgasız döğüşsüz, huzur içinde tutan Hz. Peygamber’in kadınları idare etme sanatını iyi bilmemiz gerekir. Bunu yaparken, “Resulullah, hanımlarına karşı sert mi davrandı yumuşak mı davrandı?” diye araştırmaktansa, belki “Nasıl davrandı?” diye davranışlarını tespit etmeye çalışmak daha uygun olur. O zaman yerli yerinde davrandığını görürüz. Kadınların yaratışlarına, mizaçlarına, ruhî durumlarına uygun olarak davrandığını, adaletli olduğunu, sabrı, sevgiyi esas aldığını, her birine değer verdiğini, hiç kazaklık taslamadığını, bir kısım meselelerin çözümünde peygamberliğine bile atıf yapmadığını, ev işlerinde yardımcı olduğunu vs. görürüz.

Kitabınızda Peygamberimizin hanımlarıyla sabah vakti, ikindi vakti ve akşam namazından sonra günde üç defa düzenli olarak görüştüğü ve bazen ilim ağırlıklı bazen ise geçmiş dönemlere ilişkin sohbet ettiğine yer veriyorsunuz. Günümüzde çoğu insanın çalışma şartları bu sünneti uygulamaya uygun değil. Bu konuda bir çözüm öneriniz var mı peki?

Peygamberimizin, pek çok meşguliyetleri bulunmasına rağmen, günlük olarak hanımlarıyla üç kere karşılaştığını kitaplar yazıyor. Elbette bugün bunu uygulamak mümkün değil. Bunu söylemek zorundayız, ta ki bir Müslüman olarak hanımlara gösterilecek ilginin özünü bilelim de tabi olduğumuz şartları elimizden geldiğince bu istikamette değerlendirelim. Gün boyu evinden ayrı, iş yerinde olan bir erkek hiç olmazsa işinden çıkar çıkmaz kahveye, lokale, sokağa gidinceye kadar evine gelsin, hanımıyla çocuklarıyla ilgilensin, arada sırada bir telefonla, çiçekle gönlünü alsın. Zaruri durumlardaki ayrılıklarda mâzur sayılsa da zaruri olmayan ayrılıklarda mazur olmadığını, sünnete uymamakla yanlışlık içinde olduğunu bilsin.

Son olarak, daha sosyoloji içerikli bir soru sormak istiyorum. Cevabınızı cidden merak ediyorum. Pekçok müslümanın zihninde ‘ideal aile tipi’ne ilişkin bir kararsızlık var. Özellikle şehirde mevcut çekirdek aile tipini yetersiz bulanlar, geleneksel ‘geniş aile’yi ideal aile modeli olarak sunuyor. Bu, ne derece doğru?

İslam aile tipi yeterince bilinmiyor. Batılı sosyologların kendi şartlarında standardize ettikleri tiplerden birine sokup: İslam ailesi çekirdek ailedir veya geniş ailedir diye genellemeye gitmek yanlıştır. Kanaatimce, İslam ailesi, özde çekirdek aile tipine daha yakın ama, geniş aile tipine de açıktır. Yukarıda kaydettiğimiz Zümer suresinin 15-16’ncı ayetlerinde, Kıyamet günü kişiyi ehlinden sorumlu kılan ifadede kimler kastedilmiş olabilir? Her halde terbiye edilmelerinden sorumlu olmadığı ve fakat ailede bulunmaları muhtemel olan ve de geniş aile telakkisinin içine girecek olan akrabaların tamamı değildir. Onun için İslam Fıkıh alimleri aile deyince: ebeveyn, çocukları ve bir de hizmetçiyi zikrederler. Hele meşru mesken bahsinde, bu daha açık görülür: Kadın istemediği takdirde ailede, kocanın önceki hanımından olan ve henüz temyiz yaşına gelmemiş olan çocuk dışında hiç kimse yer almayacaktır. Keza koca istemediği takdirde kadın tarafından hiçbir fert yer alamaz. İşte İslam ailesi bu. Burada şu sorulabilir: Erkek annesine babasına bakmak zorunda ise onlarda ailenin bir ferdi olacaklardır. Burada kadının rızası alınacak demektir.

İslam ailesi, özde çekirdek ailedir derken, bundan başkası kabul edilemez mânasına gelmez. Karı ve koca karşılıklı mutabakatla, yakınlarını meşru şartlara uygun şekilde aile içerisinde barındırabilirler. Keza ailede yetim barındırmak da dinimizin bir tavsiyesidir. Aile hacminin genişlemesi, erkeğe olduğu kadar kadına da yük getirecektir, dolayısıyla ârızî bir genişlemenin karı ve koca her ikisinin de rızasına bağlanmış olması dinimizin bir güzelliği, kadına olan saygının bir ifadesi olarak görüyorum.

Yaşlıların aile içinde bulunmasının karı-koca her ikisinin de çalışmaları halinde olan aileye katkıları; cemiyetin ortak kültürünün yeni nesillere aktarılmasındaki önemi gibi hususlar hukuku bertaraf etmez. Kadın veya kocadan biri, diğeri razı olmadıkça aileye, dinin öngördüklerinin dışında birisini dayatamaz. Cemiyetimizde zaman içinde örfleşen ve kaynağı da düşünülmeden uyulan, zihinlerimizin gerisinde dinden olduğu zannı bulunan bazı uygulamalar, dinî değerler çerçevesinde tahlil edilebilir kanaatindeyim. Böyle bir davranışla öze dönülmesi, bazı yanlışlıkların düzeltilmesi, en azından dinî formunun tam olarak bilinmesi faydalı olacağı açıktır, bu savunulmalıdır. Ancak bunu yumuşak, hazmettirici, tepkileri tahrik edici olmayan bir üslupla yapmak gerekir.

Hocam, çok teşekkür ederim.

Estağfirullah, ben teşekkür ederim.

Zafer dergisi

_gul_

İnsan, kalbine uyan bir kalp aradığı, bu zor hayatı bir arkadaşla paylaşmak istediği için Hz. Âdem’den bu yana insanlığın ezici çoğunluğu evliliği tercih etmiştir. Ancak ‘iki ayrı insan’ tarafından oluşturulan aile, bunun doğal sonucu olarak, çatışma ve uyumsuzluk potansiyelini de taşır her zaman. Farklı ortamlarda yetişmiş, değişik kişiliklere sahip iki ayrı insanın, uzun yıllar boyunca hep uyumlu olmalarını ümit etmek fazla iyimser bir beklentidir. Ve hayatın zorluklarına karşı bir liman olarak düşünülen ailenin bazen kendisi bir fırtınalı denize dönüp, sorun çözmeye değil sorun üretmeye başlayabilir. Bir artı birin iki bile değil üç etmesi iken istenen, bazen bir artı bir eksi iki etmeye başlar. Bu durumda evliliği masaya yatırmanın, problemlere neşter vurmanın zamanı gelmiş demektir. Bunun en doğru bir yolu da bir uzmana başvurup aile terapisi görmektir.

Genel bir tarif olarak, aile terapisi, bir terapistin yardımıyla aile içi diyalogu düzelten, netleştiren, eşlere anlaşılabilir konuşmayı ve konuşarak anlaşabilmeyi öğreten, karı-kocanın olaylara tek yönlü bakış açısını değiştirip genişleten, aile içinde problem olan davranışlarının farkına varmayı sağlayan bir süreçtir.

Evlilik sorunlarında çevredeki akraba ve yakınlar tarafından yardım amaçlı müdahaleler yapılabileceği gibi, bir terapist tarafından da profesyonel yardım yapılabilir. Ama öyle ama böyle, ciddi bir problem yaşandığında ve ilişki bir ‘fasit daire’ye döndüğünde mutlaka aile dışından bir müdahaleye ihtiyaç vardır. Çünkü iyi işlemeyen bir sistemin düzelmesi için, sistemin kurallarının değişmesi gerekir. Bozuk bir sistemi değiştirmek ise o sistemin içindeyken (hatta bozulmanın bizzat bir sebebi iken) pek mümkün değildir. Ancak dışardan ve tarafsız gözle bakan birisi sisteme doğru teşhisi koyup yerinde müdahaleyi yapabilir. Nitekim problemli evlilikler için Kur’ân’da tavsiye edilen de budur: ‘her iki aileden tecrübeli kişilerin hakemliğinde bir değerlendirme.’ (Nisâ: 35)

Bu tür bir yardımı hakkıyla yapanlar da vardır mutlaka, haklarını yemek istemem (ben maalesef pek görmemiş olsam da). Ancak aile-akrabalık ilişkilerinin çoğunlukla gereğinden bile fazla sıkı olduğu ülkemizde, hele akrabaların aile içi problemlere bazen taraf bazen de sebep olduğu durumlarda, bu müdahaleler ‘karı-kocanın arasını bulmak’tan ziyade ‘bizimkini desteklemek’ amacıyla yapılmakta ve sonuç hüsran olmaktadır çoğunlukla. Dost ve arkadaşlarla yapılan sohbetler ise genellikle danışmak yerine paylaşmak amaçlı olduğundan, sıklıkla sadece çevredeki dedikodu çarkına malzeme sağlamaktadır maalesef. O yüzden bu yardımı bir profesyonel terapistten almak daha uygun olacaktır. Evi için mühendislere danışan insanın, evliliği için de bir psikiyatristten [psikologdan] yardim istemesinde bir gariplik yoktur zaten. Nitekim son yıllarda evlilik terapisine başvuran çiftlerin sayısı sürekli artmaktadır.

Bazı notlar

Aslında evliliklerde ortaya çıkan sorunlar, problem olarak görülmeye başladığı zamandan önce de vardır genellikle. Fakat hayatın farklı devrelerinde (çocukların doğumu, okula gitmeleri, meslek ve para problemleri vb.) çiftler daha çok bu ilişki harici problemler üzerine yoğunlaşır ve bu yüzden evliliğin iyi yürümesini önleyen şeyleri göremez, görse de üstünde durmamaya çalışır, ya da zamanla bu durumun düzeleceğine kendini inandırmaya çalışır. Böylece kısır bir döngüde hayatın hay-huyu içinde problemler giderek birikir ve ertelendikçe büyür.

Fakat bu kısır döngü sürüp giderken, ani ve büyük değişimler, krizler veya kayıplar yaşandığı takdirde ya da uğraşılan (çocuk, iş, geçim derdi gibi) problemler çözülüp aradan çıktığında, kişiler artık ilişkilerini sorgulamaya başlarlar. “Ben ne için bu evliliği sürdürüyorum, bu beraberlikten ne bekliyorum?” gibi sorular sorulur. Daha önce farkına varmak bile istenilmeyen problemlerin ne denli büyüdüğü, eşlerin ne kadar birbirinden koptuğu hayretle fark edilir ve sorunların üzerine gidip onları araştırmaya, yorumlamaya başlar eşler. Sonuçta da çatışmalar ortaya çıkar.

Nitekim deprem gibi büyük felaketlerden veya savaş, kıtlık gibi ciddi kriz dönemlerinden sonra aile içi problemlerin ve de boşanmaların arttığı bilinen bir gerçektir. Geçenlerde gazetelerde çıkan haberlerde 17 Ağustos depreminden sonra İzmit ve Adapazarı’nda boşanmaların neredeyse yüzde yüz oranında arttığı yazılıyordu. Ama “Neden acaba?” havasında boşlukta bırakılmıştı bu tesbit. Aslında hiç de şaşırtıcı değildir bu. İnsanlar ‘günlerin altına den-den çekerek’ yaşadıkları tekdüze hayat esnasında sormaya vakit bulamadıkları ciddi sorgulamaları, böylesi dramatik dönemlerden sonra daha çok yaparlar ve tüm hayatlarını olduğu gibi evliliklerini de böyle kriz dönemlerinde daha bir kökten sorgularlar. O yüzden, önce deprem, şimdi de ekonomik krizle sarsılan toplumumuzda aile terapisine eskisinden çok daha fazla ihtiyaç olacağı açıktır.

Terapi isteği genellikle ilişkinin artık kopma noktasına geldiği zamanlarda ve daha çok da kadınlardan gelir. “Eşimle anlaşamıyoruz,” “Evliliğimiz yürümüyor” diye doğrudan konuya girenler olduğu gibi, asıl problemi örterek gerginlik, sinirlilik, uykusuzluk gibi belirtilerle terapiste başvuranlara da sıklıkla rastlanır. Sebepleri dile getirmeyip sonuçları çözmeye çalışmak kulağını tersten göstermek gibidir oysa.

Doğrudan aile terapisi için başvuran çoğu çiftin amacı, ilişkilerini, evliliklerini kurtarmaktır. Ama bazen de, tersine, ayrılığı kolaylaştırıp bir an evvel boşanmak için müracaat edenler de olur. Ve hemen daima şu soru sorulur terapiste: “Sizce ne yapmalıyım; ayrılayım mı?”

Bilinmelidir ki, hiçbir zaman bir terapist evliliğin bitmesine ya da devam etmesine karar veremez, vermemelidir. Karar mutlaka eşlere ait olmalıdır. Terapist sadece problemlere farklı bir açıdan bakmaya yardım eder ve aradaki diyalog kopukluğunu çözmekte yardımcı olur. Hatta bu yardım bazen evliliği ‘kurtarır,’ ama bazen de tersine boşanmayı hızlandırabilir bile.

Aslında (ilk anda şaşırtıcı olarak) boşanmak için bile ilişkinin düzelmesi gerekir. Garip ama, böyledir bu. Zira iyi bir diyalog kuramayan eşler boşanmayı bile beceremezler genellikle. Problemli ilişkilerde boşanma fikri, ağızdan kolayca çıkan basit bir çözüm olarak gelse de, yakınlaştıkça uzaklaşılan ve alınması zorlaşan bir karar haline gelmektedir. İyi bir diyalog olmadan iyi bir ayrılık da olamaz. Kur’ân’daki “Eğer karı-koca (aralarında anlaşarak) boşanırlarsa Allah ikisini de fazlıyla zengin eder” (Nisâ: 130) ifadesi bu noktadan çok anlamlıdır. Marifet, lânet okuyarak terketmek değil, birbirini anlayıp, eğer yürümeyecekse anlaşarak ayrılmaktır. Zaten doğru bir diyalogla verilmemiş ayrılık kararlarının ardından pişmanlık ve geri dönüşler çok olur.

Önce tek tek

Evlilik problemi ile başvurulduğunda terapistin ilk yapması gereken hemen aile yapısına yönelmek değil, önce tek tek bireylerin kişilik problemlerini tesbit edip ele almak ve olabildiğince çözmektir. Zira kendi içinde problemli bireylerden oluşan bir ilişkinin dengeli olması tabiî ki çok zordur. Zaten evlilik problemleri için başvuranların çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ve genellikle erkeklerin (gurur yüzünden) terapi yardımına pek sıcak bakmadıkları da bir gerçektir. Bu yüzden biz terapilere sıklıkla sadece hanımlardan başlamak zorunda kalırız.

Burada ilginç bir gözlem olarak belirtmeliyim ki, bugüne dek evlilik problemi yüzünden depresyona girmiş pek az erkek hastam oldu. Ve bana depresyonda gelen bayan hastalarımın hemen hepsinin evliliklerinde sorun vardı ve depresyonun en önemli sebebi bu sorunlardı. Bunu, hanımların ikili ilişkilerden erkeklere kıyasla çok daha fazla etkilendikleri biçiminde de yorumlayabiliriz. Zaten Cemil Meriç kadını ‘merkezi kendi dışında olan bir dünya’ olarak tanımlamıştır. Yani kadınlar kendileri için ve kendi yollarında yürümek yerine, sevdiklerine (eşlerine, çocuklarına) endeksli biçimde yaşarlar çoğunlukla. Erkeğin ise çoğu kez ailede yolunda gitmeyen şeylere karşı biraz duyarsız olduğu ve kendisini iş, arkadaş ve hobiler gibi yollarla avuttuğu maalesef sık rastladığımız bir durumdur. Bu durumda nasıl ki “Yuvayı dişi kuş yapar;” öyle de, yardım için de genellikle bayanlar başvurur.

Aslında terapiye her iki tarafın da katılması (ki zaten ancak o zaman aile terapisinden bahsedilebilir) evlilik problemlerinin çözümünde sonuç almayı çok daha kolaylaştırır ve terapi süresini de kısaltır. Fakat yine de, ilişkide problem yaşayan bir bireyin tek başına göreceği terapi bile hem ilişki adına, hem de kendi adına çok fayda verebilir.

Nitekim, kişisel gözlemim olarak, bugüne dek evlilik problemleri için bana başvuranların yüzde 60-70 kadarı sadece bireysel görüşme ve terapilerden sonra bile aile hayatlarında ciddi bir düzelme gösterdiler ve çoğu kez eşleri beraber görmek (mümkün olamadığı gibi) çok gerekmedi bile. Eşlerden sadece birinin ‘değişmesi’ bile ilişkiyi bariz biçimde düzeltebilmektedir yani. Siz değişince karşınızdakinin tavırları da değişir çünkü ister istemez. Duyarsız bile olsa, ‘duvar’ değildir kimse. O yüzden her zaman için yapılacak ilk iş, ‘topu karşıya atmadan’ önce kendini değiştirmeye çalışmak olmalıdır.

Aslında dinen de önerilen tavır bu değil midir zaten? Önce kendine bakmak, kendi hatalarını aramak, başkasını suçlamadan önce kendini ıslah etmeye çalışmak değil midir övülen?

Topu ‘karşıya atmak’ dışında, bir de ‘başkasına atmak’ yanlışı vardır. Özellikle toplumumuzda çok yaşanan gelin-kaynana problemleri bu yönden enteresan bir önem taşır. Çoklukla gördüğüm bir örnek: Aslında karı-koca arasında ciddi uyumsuzluklar vardır. Ama (genellikle bayan) bu problemleri kabullenmek istemez. Var olan aksaklığı da görmezden gelemeyince kendince bir savunma geliştirip (kaçamak) bir çözüm bulur: “Aslında biz eşimle çok uyumluyuz; ama kayınvalidem vs. eşimi olumsuz etkiliyor, o yüzden anlaşamıyoruz. Aramızdan çekilseler işler yoluna girer.” Gerçeği inkâr etmek ve bir günah keçisi bulmaktır bu aslında. Takip ettiğim birçok çift (çoğunlukla da bayanın isteği ile) aileden uzağa taşındıklarında evlilik problemleri maalesef aynen devam etti.

Bu konuyla ilgili önemli bir diğer gerçek de, aslında evlilik sorunlarının en önemli sebeplerinden birinin eşlerin kendi çocukluklarından, kendi anne-babalarının evliliğinden miras getirdikleri problemler olduğudur. Kendi çocukluğunda iyi bir evlilik ilişkisi, sağlıklı bir aile ortamı görmemiş kişilerin bir yandan bu yaşantılara bağlı olarak kişilik problemlerinin olması yüzünden, bir yandan da bilinç altında evliliğe dair yerleşmiş önyargılarının etkisini aşamamışlar ise sağlıklı bir evlilik kurmaları çok zordur maalesef.

Bir bayan hastam olmuştu. İlk başvurduğunda şikayeti uykusuzluk, sıkıntı, sinirlilik gibi şeylerdi. Görüşme esnasında eşiyle de ciddi problemleri olduğu açığa çıktı. Eşi alkol kullanıyor ve sık sık da kendisine dayak atıyordu. Üzücü bir durumdu açıkçası. Ama olayı biraz daha sorgulayınca anlaşıldı ki, bu, bayanın ikinci evliliğiydi ve ilk eşinden ayrılma sebebi de yine alkol ve dayaktı. İlginçliğe bakın ki, ilk eşinden alkol ve dayak sebebiyle ayrılan bayan ikinci eşini de aynı özelliklere sahip kişiler arasından seçmişti. Tesadüf mü dersiniz? Tabii ki değil.

Sonra çocukluğunu sorgulayınca işin sırrı anlaşıldı. Bu bayanın babası da alkolik ve sinirliydi. Küçüklüğü babasının evde içki içip sebepli-sebepsiz dayak atması ile geçmişti. Bilinç altına şu fikir kazınmış oluyordu bu durumda: “Bütün erkekler içki içer ve dayak atar. Benim evleneceğim kişi de böyle olacak muhtemelen ve ben de annem gibi çile çekeceğim.” Ve bu ‘kendini doğrulayan kehanet’ sonunda iki evliliğinde de gerçek olmuştu.

Bu örnekte de olduğu gibi, evlilik problemlerinde kişilerin kendi anne-babalarından edindikleri önyargıları farkedip değiştirmeleri çok önemli bir yer tutar. Meselâ otoriter bir babayla yetişmiş ve ona hayranlığı süren bir bayan için eşinin yumuşak ve diyalog yanlısı bir karakterde olması bile problem oluşturabilmektedir. Veya annesi aktif, girişken olan ve onun bu özelliğini benimsemiş bir erkek, karısının sessiz ve pasif olmasını ilgisizlik, sevgisizlik şeklinde algılayabilir. Bu tür yanlış anlamaları farkedip açıklamak ve düzeltmek için uzman bir terapistin şart olduğunu takdir edersiniz.

Boşanmayı düşünmemek

Aile terapisinin başlangıcında ilk önerimiz; boşanmayı düşünmeden, sadece bugünkü sorunları çözmeye odaklanmaktır. Biz evlilik terapisine ilk başvuran çiftlere meselâ altı ay gibi bir süre için ayrılmayı akıllarına bile getirmemeyi tavsiye ederiz. Çünkü “Yürümezse boşanırım” fikri, problemlerin çözümünü engelleyen bir kaçıştır çoğu zaman.

Eşler arasında belli bir konuda gerilim doruğa çıktığında ve ipler gerildiğinde “Bu böyle gitmez, ayrılırım daha iyi” fikri o anki problemi hasır altına atar sadece. Gerilim azalır, ama problem olduğu gibi kalır. Bir süre sonra gerginlik soğuyup ortalık durulduğunda da herşey ‘eski tas, eski hamam’ olur tabii. Sonra film yeni baştan oynar. Kavga> ayrılma fikri> küsüp susma> sakinleşme> unutma> barış> kavga….

Oysa boşanma düşünülmese, “Biz bu sorunu çözmeliyiz” mantığı ile olayların üzerine gidilse, o gergin ortam çözümün de en kolay bulunacağı ortamdır aslında. Malum ya, ‘demir tavında dövülür.’ O yüzden ilk etapta kesinlikle boşanmayı akla bile getirmeden (zaten ebedî hayatta da inşaallah sürecek bir evliliği) kurtarmak amacına odaklanması lâzımdır eşlerin.

Doğru diyalog

Aile terapisinin en önemli amacı eşler arası diyalogu sağlıklı hale getirmektir. O yüzden terapi görüşmelerinde (ve hatta terapi haricinde baş başa konuşmalarda) belli kurallara uyulması gerekir. Belki gereksiz bir vurgu ama, aslında ilk kural ‘konuşmak’tır. Onca sorun yaşadığı halde birbiriyle haftada bir saat bile olsa konuşmayan nice çift vardır. Oysa insanlar tabiî ki konuşa konuşa anlaşır. O yüzden terapi haricinde de eşlerin belli bir zamanda (meselâ haftanın belli bir gününde bir saat gibi) baş başa konuşmayı prensip haline getirmeleri gerekir.

Ayrıca, sıra ile ve belli sürelerle (örneğin beşer dakika) konuşmak gibi bir kural da faydalı olacaktır. Bu konuşmalarda önce karşısındakinin ne düşündüğü, ne hissettiğine dair kendi anladıklarını ifade etmek, sonra da kendi duygu ve isteklerini dile getirmek, ardından sözü eşine bırakmak gibi bir yöntem uygulanmalıdır.

Özellikle “Sen böylesin” tarzındaki suçlayıcı konuşmaların ve “Hep şöyle yapıyorsun” tarzındaki genellemelerin diyaloga çok zarar verdiği bilinmeli ve bunun yerine “Senin şu davranışın beni şöyle etkiliyor” şeklinde duygu ifadesi ağırlıklı konuşmalar tercih edilmelidir. Aslında, kişiyi değil davranışı eleştirmek, Peygamberimizin de uyguladığı yöntemdir. “Bazıları neden böyle yapıyor?” derdi o. “Sen neden böylesin?” dediği olmamıştır hiç. Zaten ‘kötüsün’ demeyle de kimse iyi olmaz.

Konuşurken çok önemli olan bir nokta da ‘burada ve şimdi’ prensibidir. Geçmişte olan problemleri ısıtıp ısıtıp gündeme getirmek veya geleceğe dair “Şunu düzeltince ilişkimiz yoluna girer” gibi beklentilere sığınmak yerine ‘şu an, burada’ ne yaşandığı, ne hissedildiği üzerine yoğunlaşılması lâzımdır.

Kısacası, usulüne göre konuşmayı öğrenerek, kişilerin 1-kendi duygularını anlatmayı; 2-karşıdakinin duygularını anlamayı; 3-ve bunu yaparken de birbirini kırmamayı öğrenmeleri hedeflenir.

Deneme ayrılığı

Bu gayretler başarısız olur ve ayrılık ciddi bir seçenek gibi görünürse o zaman kullanılan yöntem, ilişkinin bir süre askıya alınmasıdır. Onbeş gün gibi bir süre ile eşlerin ayrı yerlerde yaşaması, asla yüz yüze görüşmemeleri, telefonla bile konuşmamaları önerilir. İlginçtir ki, “Boşanmak en iyi çözüm” diye başvuran çiftler dahi bu öneriye çoğunlukla soğuk bakarlar. Oysa bir ilişkiyi farklı açıdan görebilmenin en iyi yolu, ilişkiye bir süre ‘dışarıdan’ bakabilmektir. Boşanmayı sağlıklı biçimde değerlendirmenin bir yolu da ayrılığı kısa süreli olarak denemektir. Nitekim, Peygamberimizin bile —Talâk sûresinin indirilmesine sebep olan olayda— aile içinde yaşadığı ciddi bir problemin ardından bir süre eşlerinden ayrı kaldığı ve her iki tarafın da boşanma ihtimalini ciddi ciddi düşündüğü hadis ve siyer kitaplarında nakledilmektedir.

Aslına bakarsanız, bu kısa süreli ayrılıkların her evlilikte ara sıra yapılması bile önerilebilir. Meselâ, bazı tatil dönemlerini ayrı geçirmek gibi. Bu tür kısa ayrılıklar eşlerin birbirlerine bakış açılarını tazelemelerine yardım eder genellikle.

Boşanma

Eğer tüm bu gayretlere rağmen boşanma kaçınılmaz hale gelmişse (yukarıda da değindiğimiz gibi) bunun ‘medenî’ bir şekilde gerçekleşmesi çok önemlidir. Eğer yapılabilecek herşey gerçekten denenmişse ve beraberlik artık yarardan çok zarar veriyorsa, evliliği sürdürmekte ısrar etmenin fazla bir anlamı yoktur. Bazıları için bir tek anlamı vardır bu ısrarın: çocuklar. Bazı ailelerde ‘çocukların hatırına’ evliliği sürdürmek çok başvurulan ama çoğunlukla faydasız kalan bir çaba olmaktadır. Zira kötü bir evlilik, iyi bir boşanmadan çok daha fazla zarar verir çocuğa. Her gün kavga, tartışma görmek, kopuk ve gergin bir ortamda büyümek, evliliği bir işkence gibi algılamak çocuk için çok daha fazla yıpratıcıdır. Oysa birbirini suçlamadan, kötülemeden, “Kişiliklerimiz uyumlu değildi, yapmak istedik ama olmadı, bu haliyle hepimize hatta size de zarar veriyordu, ayrılmak daha hayırlıydı” diye anlatıldığında çocuklar da uyum sağlarlar bu yeni duruma genellikle.

Yine de unutmayalım ki, Allah katında en sevimsiz helâl, boşanmaktır. Nisa sûresinde de geçtiği gibi, “Barışmak mutlaka daha hayırlıdır.” (Nisâ: 128)

Peygamberlerin bile zaman zaman yaşadığı, dünya imtihanının bir parçası olan evlilik problemlerini sağduyu ile çözebilmek dileği ile…

Dr. Yusuf Karaçay