05.01.08

En güzel eğitim doğruluktur

Yazı kategorisi: Eğitim 10:37 am yazan: Minik Kelebek

Ayşe Tokmak ile söyleşi…

Siz genci nasıl tanımlarsınız?

Genç, temiz çocukluk fıtratının devamında, kemale başlangıç zamanlarıdır. Eğitimle, çocuk fıtratı bozulmadan, temiz bir şekilde kontrol edilirse gençliğe adım attığında, istediğiniz kemaldeki, güzellikteki gençliği yakalamak daha kolay olur.
Aksi takdirde, gençlik, hele günümüzde, dışarıdan zararlı etkenlerin verdiği neticelerle korkunç bir dönem olabiliyor. Öyleyse…

Gençlikte bir takım özellikler var; heyecanlı olma, asilik, söz dinlememek vb. İşte bunları kullanma açısında bakacak olursak…

O şekilde bakacak olursak, gençlik, en kuvvetli çiçek açan bir ağacın en güçlü olduğu dönem gibidir. Gençlik, insan hayatında duygular açısından en kuvvetli zaman dilimidir. Çocukluk döneminin bitişi, olgunluk döneminin de başlangıcı olduğu için, o dönemde layıkıyla kontrol edilmez, had altına alınmazsa çok şiddetli zararlar ortaya çıkabilir. Veyahut o döneme layıkıyla bir hazırlık yapılırsa, kemale gidişin çok güzel bir başlangıcı da olabilir. Büluğ çağı dediğimiz o dönem, kontrol edilmezse gençlikten gelecek zararlar her an düşünülebilir.

Sizce bu dönemde, dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?

Bu, anne-babayla çok ilgilidir. Onların çocuk ile ilişkisinin çok iyi ve diyaloga açık olması gerekir. Çocuk, anne ve babayla arkadaş gibi, her konuda çözümlü bir diyaloga sahip olmalıdır. Ama her konuda… İşte bu çocukluktan itibaren başlar. Eğlencesine, yemesine, büyümesine kadar aile ortak olur… Her konuda ondan fikir alarak, onun fikirlerine hürmet edip güzel olanlarını da adapte ederek, gençliğini en iyi şekilde toparlayarak yaşayabilir. Burada anne- baba, eğitim ve gencin çok önemli bir dairesi var. Bu diyalog mutlaka çok samimi olmalı. Yapmacık olmamalı. İnandırıcı olmalı.. Çocuk gerçekten size emniyet duymalı. “Karşımda benim muhataplarım var. Onlar benim çözülmesi gereken her sorunumu çözebilecek kuvvetli annem-babam, dayanağım var” fikrini aile çocuğuna vermek mecburiyetindedir. Bu, anne-baba ile ilgilidir. Aile içerisinde anne-baba ve hatta kardeşlerin aile içerisindeki diyalogun çok emniyetli, güvenilir, çözüm getirici, eğitimli bir şekilde gelişmesiyle, gencin aileye dayanması ve güvenmesi durumu meydana gelir. Anne ve babanın çocuklarının hayatını büyük bir dikkatle takip etmesi lazım…

Gençlik en problemli zamanlar olarak ifade edilir. Problemleri çözülmesinde en önemli nokta nedir?

Ortada aynı yoldan geçmiş bir anne baba vardır. Erkek çocuğu için baba, kız çocuğu için anne örnektir. Ebeveynler aynı yollardan geçtikleri için, tecrübe alanı çok geniştir. Eksileri ve artıları çok net bir şekilde görebilirler. Bu eksi ve artılar kolayca farkedildiği için, gence uygun şekilde aktarırken daha güçlü bir şekilde tesir eder. Ama burada anne-babaya çocuğun mutlaka ehemmiyet vermesi lazım. Mutlaka anne baba diyalogundaki sevgi dayanışması, inanma dayanışması olmalıdır. Yoksa sorunlar çözülmez. Genç kesinlikle önce anne-babasına inanacak. Bir de anne-baba eğitimli olduğunu çocuğuna ispat edecek. Zira eğitimsiz olmaz. En güzel eğitimde doğruluktur. Doğruluk sırf kitap okumakla değil, kâinattan elde edilen çok doğrular da, onun fıtratının misk ü amber havasına çeker, onun kurtuluşuna vesile olabilir. İlle de doğruluk. Birinci nokta budur.

Problemlerin çözülmesinde sevgiyi nereye koyarız? Nasıl etkisi/etkileri vardır?

Sevginin kendisi zaten o konunun içerisindedir. Anne-baba çocuğundaki sevgiyi, gerçekten yaratıcısına olan sevgisinden gelen muhabbeti aksettirerek, yaratıcısına teşekkür ederek çocuğu sevmeye başladığında, o sevgi zaten hakiki sevgiye dönüşür. O hakiki sevgi de, gencin her zaman kendisinin sığınabileceği bir ailesinin olduğu mesajını verir. Öyle bir durumda da, çocuk başkalarına hiç ihtiyaç duymadan bütün meselelerini; taşkınlıklarını, sorunlarını, problemlerini ailesi ile çözeceğinin farkına varır. Böyle yetişen, büyüyen bir çocukta gençlik problemi denilen durumlar da çok az olur.

Yani problemlerin çok az olması çocukluktan başlıyor…

Evet. Ailenin örnek olması ile ilgili. Çocukluk, anne-babanın örnek olduğu hayatın içinde gelişir. O bir çekirdektir. Tuba ağacı da çıkar, zakkum ağacı da… Biz burada tabiî ki Tuba ağacı çıkmasını istediğimiz bir gençliği hayal ediyoruz, istiyoruz, istedik. Bütün anne babalar da aslında böyle ister. Ne yazıkki, bazen istedikleri halde samimiyetsizlikten meydana gelen sonuçla Tuba ağaçlarından zakkuma dönüşen ağaçların ortaya çıkmasına neden olabilirler. Samimiyet, vicdan, merhamet, sorumluluk ve hesap…

Evlat bir emanettir. Hesaba çekilme düşünceleri ki, evladını kendine emanet olarak verilmişse eğer, kendi kulluk görevinde ciddi, samimi, sağlam temelleri var ise; aynı şekilde o çocuğunun da kendisinin kulluğundaki ciddiyet gibi ciddiyet almasını sağlar. Çocuğa/gence mesaj verir. Dolayısıyla o annenin babanın elinde… Allah’tan korkan anne-babayı göre göre, o mesajları ala ala, gençliğin o önüne geçilmez azgın halleri frene tabi olur. Kullukla verilen mesaj sonrasında güzel bir çocuk yetiştirmede iman onlara yardım eder. Zira, iman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden insan kâinata meydan okuyabilir.

Günümüzde, her yerde gençliğin bozulmuş olduğundan, elde avuçta tutulamadığından bahsediliyor. Bozulman anne-babadan mı kaynaklanmaktadır? Başka sebepler var mıdır?

Sadece o değil. Mesela anne baba 6 yaşına kadar çocuğunu evde, elinin altında yetiştiriyor. Okul döneminin başlayıp dış dünyaya, sosyal çevreye açılması çocukların gelişimlerini çok fazla etkiliyor. Sürekli ahirzamanın görüntüsü içinde özel özel özel, hep “özel”likler istenmeye başladı. Okullar özel, mahalleler özel, oturma yerleri özel. Bir özel ihtiyacı duydu insanlar. Sebebi de, toplumun bozuk oluşu, çocuğa tam bir takip yapılamadığından içinde bulunduğumuz fitne asrının da etkisiyle biz istemesek de, zaman çocuğumuzu elimizden söküp alıyor. İsmi eğitim adı altında; öğretmeni tanımıyorsun, arkadaşlarını tanımıyorsun, ama böyle bir toplumun içerisinde çocuğu/genci yetiştirmeye de mecbursun. Bu durumda zararları en aza indirecek tedbirleri almak mecburiyetindeyiz.

Çocukların eğitimleri, arkadaşları sadece okulun neticesi değildir. Anne babalar bazen öyle feryat ediyorlar ki, okula göndermek istemiyor çocuklarını. Okullardan meydana gelecek zararlardan o kadar ürkmüşler ki, velilerin çocuklarını okula göndermek istemedikleri bir ortamda yaşıyoruz.

Böyle bir durumda anne-babalar ne kadar eğitseler de, çaba gösterseler de çocuklarının çevrelerini de inşaa etmek mecburiyetindedirler. Arkadaş çevresini kendisi kuracak. Arkadaşlarının ailesi ile de özel arkadaşlıklar da kuracak. Bir kere arkadaş gencin destekçisidir. Eğer güzel bir arkadaş grubu varsa, anneler babalar ve çocuklar tam bir diyalog içinde ise; tatilinden çarşısına kadar bütün hayat programında o güzel arkadaşlarının yer alması, gencin hayatındaki zararları en aza indirmeye yardımcı olur. Gençliğimizi geçirmiş olmamıza rağmen, bizim bile ahirzamanı yaşayan toplumun zararlarından korktuğumuza göre, zararı en aza indirmek bizi Allah’ın inayetine mazhar eder.

Kevni kanunlara itaat etmek mecburiyetindeyiz. Allah bize kaderi koymuş ama kaderin programında cüz’i ihtiyarın takibini emretmiş. Cüz’i olan irademizi en güzle şekilde yönlendirebilmemiz için Cenabı- Hakk emretmiş: İman ve amel-i salihle hayatınızı donatın. Biz dualarımızı da yapacağız, tedbirimizi de alacağız. Fakat gençliği de, kendi kendine yetişir, deyip ortada bırakmayacağız. Her zaman takip edeceğiz.

Gençliğin anne babalardan en çok şikâyet ettiği konu “Bizi sıkıyorlar, her şeyimize karışıyorlar” demeleri. Bu takip işi nasıl olacak peki?

Eğer baştan dosdoğru konuşan bir aile olmuşsanız, çaktırmadan yapmaya gerek kalmaz. Döner başa bakarız. Çünkü ilk çocukluk döneminde ona hiç hile yapılmamışsa, anne-baba evde konuşurken, karşısında değer verdiği bir öğretmen, bir doktor ile konuştuğu gibi onunla konuşur ve eğitimine değer verdiğini belli ederse, çocuk/genç anne babasının dedikleriyle ilgilenecektir. O sevgiyi görecek, ama disiplini de görecek. Anne-baba sıfatı başka alanda şımarık bir şekilde devam etse de, eğer hemen toparlanıp ciddi bir anne-baba görüntüsünde sohbet ortamını kurabiliyorsa, o çocuk annem babam benim sıkıştırıyor demesine ihtiyaç bırakmaz.

Her yönden inanılır ve güvenilir bir temel atmak zorundayız. O ne ile başlar? İlk önce Allah’ın bizi hesaba çekeceğinin korkusuyla başlar. Kendisi Allah’tan korkan, tir tir titreyen bir insan düzenli ve disiplinli yaşadığı için, Allah’ta o anne-babaya o evladı itaat ettirir, şüphesiz. Çünkü, Cenab-ı Hakk hiç zulmetmez. Yasin suresinde Allah buyuruyor ki: “Hiç kimseye zulmetmeyin. Herkes yaptığı amelini karşılığını görecek.” Öyleyse amellerimizde Allah rızasını takip ettiğimizde hiç vesveseye gerek yok. Hangi dönemde olursa olsun Kur’anı Kerim sıfatını kıyamete kadar devam ettiriyor. Hangi dönemde olursak olalım, en azgın ve kötünün içinde olsa, Peygamberimizin şefaati üzerimizde bizi bekliyor. Ama bir şartla: Sıddık olmak. Sadık bir mümin olmak.

Bunu din çözecek. Başka şey çözmez. Sağlam bir din. Bozukluk varsa dönüp dönüp bakacağız. Bir şeyi biz bozmuşuz. Oradaki bozukluk da, Allah’a itaatimizle ilgili bir durumdur. Bu da çocuğumuzla ilişkimize yansımış, ceremesini çekeriz. Yoksa kesinlikle o çocuk annesi ve babasıyla barışıktır. Çünkü barışık geldi. Kısacası küçüklüğünden itibaren kalbine manevi yasakçıyı yerleşetirebilmiş isek fazla da bir problem çıkmaz.

Hep iyimser düşünürüm. Kötüyü aklıma getirmemişimdir. Kötüleri de Allah ortadan kaldırsın. Kötüyü düşünmek de iyi değildir. Mesela hırsız bir çocuk düşünülebilir. İşte bunlar yine eğitime, temele ve anne-baba dürüstlüğüne bakar. Eğer yalandan korkmayan bir anne baba görüntüsü varsa, o çocuk/genç o yalanı aynen yüzünüze vuracaktır. Bir başka şekilde onları kandıracak. Eğer dürüstse de, gençliğin meydana getirdiği o heyecanların içerisinde birazcık bocalasa bile aslına dönecektir. Yeniden gayet güzel insan olacaktır. Alah’ın inayetiyle bu sıkıntıların hepsini aşacaktır. Ama bir şartla işte: Dosdoğru Müslüman olmakla.

İki çocuk yetiştirdiniz. Onları yetiştirirken dikkat ettiğiniz noktalar neler idi?

En çok belirli bir yaşa kadar, aileden aileye intikal eden belirli bir eğitim tarzı var; doğru sözlü olmalarına, namazlarına dikkat etmelerine, birbirlerine hırçın ve haşin olmamalarına, sevgiyi kullanmalarına, kıskanmamaya dikkat ettik. Belirli bir döneme geldiler. Mesela oğlumu 18 yaşına geldiğinde bir yurtta bırakmak zorunluluğu hissettim. Çevremizdeki bir yurtta kaldı bir dönem. Kendi başımıza tam bir etki yapamayacağımızı düşünerek, ona değişik bir çevre gerektiğini hissettik. Kız çocuğumuz ise, arkadaş çevresiyle beraber oldu. Onlarla bire bir ben de diyalog kurduğum için kız çocuğunun yetişmesi daha kolaydı. Ama erkek çocuğu biraz daha farklı. Onun daha iyi yetişmesinde farklı çareler aradık. Ama Allah’a şükür, daha da güzel olmalarını Allah’tan dilerim. Allah’ın emirlerine yerine getirerek temiz yuvalarında yaşıyorlar.

Sanki yetiştirme anlamında işimizi bitmiş gibi bakıyoruz. Ama hâlâ nasihat veriyorum. “Cennette de beraber olmamız için her an Allah’ın emirlerine uyarak yaşayalım” diyorum. Yani mesajım bitmiyor. Bu yüzden Allah istikametli bir hayat versin. Allah hepimizi cinni nefsani şeytanlardan muhafaza etsin. Çünkü ahirzamanın şerri çok şiddetli.

*

Bir annenin duası…  
Allah bütün gençlerimizi sırat-ı müstakimde, Peygamber Efendimize (asm) bağlı temiz, nezih gençler olmasına yardım etsin…

Recep Bozdağ

Gençlere sorumluluk verilmeli

Yazı kategorisi: Eğitim 10:28 am yazan: Minik Kelebek

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay ile söyleşi…

Mütevazı kişiliğiyle tanınan ve milyonlara varan hayranıyla gönüllerde yer edinen Prof. Dr. Mehmet Emin Ay Hoca ile Bursa’da, Uludağ Üniversitesin İlahiyat Fakültesindeki odasında doyumsuz, güzel bir söyleyişi gerçekleştirdik. Kendisinden Allah razı olsun diyor ve sözü fazla uzatmadan, sizi sesi kadar güzel görüşlerine götürmek istiyorum. Buyurun…

Günümüz gençliğinin sorunları, gençliğin kendine sorun ettiği nelerdir? Siz bu sorunlara nasıl çözümler önerirsiniz?

İnsanın hayatında bir takım sıkıntılar vardır. Yürümeye başlamadan önce bir çocuğun düşe kalka yürüyememe sıkıntısı vardır. O çocuk için yürüme sıkıntıdır. Fakat çocuk bunun farkında olmadığından bunu problem etmiyor. Cenabı Hak ona öyle bir özellik vermiştir ki, o önüne çıkan engelleri hep aşmak ister. Her şeyin tadına bakmak, her şeyi eline alıp denemek, tanımak ister. Gençlerin de sıkıntı adına problemleri var, yok değil. Bunlar hangi sıkıntılar mı? Özellikle etrafı kuşatılmış gençlik ciddi mânâda sıkıntılı. Özellikle cinsî duyguları tahrik edilen bir gençlik söz konusu. Fakat ikinci bir sıkıntı olarak evlenmek de kolay değil. Dolayısıyla bunun bir problem yapılması kaçınılmazdır. Nasıl bir şema çizebiliriz? İnsanoğlunu en iyi tanıyan onu yaratandır, onun Rabb’idir. O’nun Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği mesajları yani vahiyler vardır. Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen Peygamberlerin, insanların kendisini tanıma yolundaki engelleri aşma hususunda kolaylaştırıcı bir takım çözüm önerilerinden sunulur. Bu vahiyledir. İşte bizim çözüm önerimiz de bundan ibarettir. Son Peygamber, Efendimizin (asm) getirmiş olduğu Kur’an-ı Kerim günümüz insanına da, kıyamete kadar gelecek insanlık âlemine de ışık tutacak özelliktedir. “Ey gençler, gücünüz yetiyorsa evlenin. Şayet buna gücünüz yetmiyorsa, Allah size bir çıkış kapısı açıncaya kadar iffetinizi muhafaza edin” buyuruyor ve ekliyor: “Size oruç tutmanızı da tavsiye ediyorum, çünkü oruç, insanoğlunda var olan şehveti kıran bir özelliğe sahiptir ve bir kalkan gibi korur.” Bu, sadece gençliğin sıkıntılarından bir tanesine örnek verdiğim, Peygamber Efendimizin çözüm önerisidir. Ama gençliğin sıkıntısı sadece bir takım cinsî duyguları değildir. Mesela gençler, yetişkinlikle çocukluk arasında sıkışan bir döneme rastlarlar. Bir şey yapmak istese, “Ya ne çabuk büyüdün, daha dün çocuktun” denilir. Bir şey yapmak istediği vakit ise “Çocuk musun canım, sen artık kocaman adam oldun” der anne babalar. Bu ikisini ayarlayamamak özellikle anne babanın hatasıdır. Bir eğitimci, bir çocuk için bile diyor ki, “Şahsiyet olarak ona değer verin, çünkü o bir şahsiyet sahibidir.” Bizim küçültülmüş bir fotokopimizdir, başka bir şey değil yani. Ama bir şahsiyettir. İşte Allah ona o şahsiyet duygusunu, o küçük yaştan itibaren veriyor. Mesela küçük bir çocuğa bir şeyler söylüyorsunuz, ağlıyor. Demek ki bir ruh sahibidir, taş gibi duygusuz ve hissiz bir varlık durmuyor karşımızda. Sadece yetişkinlikte duygusal olan bir varlık değil ki. Fakat anne babalar olarak biz davranışlarımızı tam ayarlayamadığımızdan, özellikle gençlik döneminde ne çocuk, ne de yetişkin gibi davranıyoruz onlara.

Burada Efendimizin (asm) tavrına bakmak, sünnetine uymak gerekiyor. Onun Sünneti seniyyesine baktığımız zaman, Hz. Ali’ye, Hz. Enes’e gerek çocukluk döneminde, gerekse gençlik dönemine geçiş zamanında, onlara güzel sorumluluklar verip takip ettiğini, ilgilendiğini ve bir yetişkin gibi davrandığını görebiliriz. Bu da Peygamber Efendimizin ahlâkından yansıyan bir çözüm önerisidir.

Bunun yanında günümüzdeki eğitim sistemi, gençleri –benzetmek gibi olmasın- yarış atı gibi testlerle, sınavlarla vs. yarıştıran, gençlerin sosyal faaliyetlerini azaltan, hayata farklı bir pencereden bakmasına engel olan, bir sürü engel gençliğin önünde duruyor. Sınav sistemi, okullardaki eğitim sisteminin gence hitap etmeyen yönü, toplumda üniversite kazanma konusunda oluşan baskı vs. ne yazık ki sıkıntı olarak duruyor gençlerin karşısında. Sizin en son ne zaman bir sınavdan çıktığınızı bilemiyorum ama ben kendi çocuklarımda bu sıkıntı ve stresi yaşıyorum. Kendimi onların yerine koyuyorum, “şimdi bunda da kazanamazsam ne olur?” diyorum. Ne kadar ciddî bir olay değil mi. Bundan sonra böyle bir psikoloji ile bir şey başaramam, endişesine kapılıyor vs. Ama buna karşı kadere inanarak, tevekkül anlayışıyla, üzerimize düşeni yaptıktan sonra bir çözüm sunmak lazım. Bazen hiç bilmediğimiz bir anda bizim hakkımızda Cenab-ı Hak hayır diliyor. Biz o an için farkında olamıyoruz ama sonradan ne kadar hayırlı olduğunu görüyoruz. Bunu o yaştaki gençlere gönülden inanarak söylersek, hakikaten faydalı oluyor. Mesela benim oğlum grafikerlik konusunda çok arzuluydu. Fakat nasip olmadı, kazanamadı. Ancak şimdi farklı bir yerde o mesleği çok güzel bir şekilde öğreniyor ve bir yandan da yüksek tahsilini sürdürüyor. Yani illa bir okula devam ederek öğrenilmesi gerekeni öğrenmek mecburiyetine sokmamak lazım. Kendi açımdan söyleyeyim; ben okulu bitirdiğimde farklı yerlere yönlendirildim, ama şu anki mesleğimden gayet memnunum.

Gençlik sorunlarına neden olarak; lüzumlu ahlâkî kuralların bilinçlerine yerleşememesi, ailenin gençlerle iletişim eksikliği gibi ana nedenler var. Özellikle çocuğun ve gencin yetiştirilmesinde ailenin yanlış metotları söz konusu. Bunlar nasıl düzeltilebilir? Zamanında verilmesi gereken eğitimin telafisi nasıl bir eğitim ile olabilir?

Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bir gencin davranışlarını okumak istiyorsanız, onun ailesine ve yetiştiği ortama bakın. Büyük tesiri vardır. O sebepten aile ilk eğitim yuvasıdır. Pek çok araştırma yapıldığından bu faslı bitirmek isterim.

Bir insanın karakteri 2 ila 6 yaşları arasında teşekkül ediyor. Geri kalan 3. bölüm ise gençlik döneminde tamamlanıyor. 2 ila 6 yaşları arası dönemi çocuk nerede geçiriyor? Ailesiyle… Dolayısıyla siz ona tutumlu veya müsrif, temiz veya pasaklı, düzenli veya dağınık olmak gibi davranışları anneden, babadan, abladan veya ağabeyden yansıtabilirsiniz. Eğer çocuk bu örneklerden uzaklaşarak bir başka eğitim kurumunun yakınında olabilir. Dede ya da nine gibi… Davranışlarına bu kez onların özellikleri yansıyor. Bazen bir gence bakıyorsunuz, iyi bir ailesi yok. Fakat çok iyi özellikler sergiliyor. Araştırdığınızda, aile bir takım sebeplerden dolayı ilgilenemediği çocukla halası veya dedesi ilgilenmiş. Babaannesinin kucağında, çok güzel iman hakikatleri dinleyen insanlar var. Ve o kişi “ben babaannemden çok şey öğrendim” der. Bu bakımdan çocukluk döneminde alınan veya alın(a)mayan ahlak eğitiminin iyi ya da kötü mânâda tesiri vardır. Efendimiz (asm) buyururlar ki, “Bir babanın evladına bırakacağı en büyük miras, güzel terbiyedir.” Bu konuda pek çok ayet, hadis ve teşvik var ama ayrı bir fasıldır.

Telafisi nasıl olur hocam?

Telafisi olur, olmaz değil. Fakat o 3’te 2’lik kısmı kapsayacak, kuşatacak, tabiri caizse onu izale edebilecek 3’te 1’lik kısım çok baskın ve tesirli olmalıdır gençlik döneminde. Çünkü 3’te 1’lik özelliğiyle gençlik çağı da insanı son derece etkiler. Tespit edebildiğimiz kadarıyla gençlik döneminde insan; en çok arkadaşlarından ve kendisinden yaşça büyük, konumca üst ve bilgice farklı durumda olan insanlardan etkilendiği ortaya çıkıyor. Bu durumda artık anne, baba ve ailenin görevi bitiyor. Bunun haricinde çok iyi yetişmiş, gençlik psikolojisini bilen rehberler sayesinde telafi edilebilir. Gençlik anne baba döneminde, çocuğun gözünde çok fazla ideal şahsiyetler olarak kalmıyor. Yani genç, çoğunlukla onları aşarak kendini ifade etme ihtiyacı hissediyor. Ama bununla beraber, annesine babasına hayranlık duyan, herkese tercih eden gençler de var tabii.

Gençlik sorunlarının altında yatan nedenlerden biri de çocukluk evresinde yaşanan olumsuzluklardır. Mesela baskıcı ebeveynin yaşadığı sorunları, çocuklarının aynı duruma düşmemesi için, çocuklarına anlatma şekli nasıl olmalıdır? Bu bağlamda, Asrı Saadet’ten aile içi ilişkilere örnekler verir misiniz?

Asr-ı Saadet’in gençlerine baktığımız zaman, bu gençler arasında bize örnek olacak bir değil birçok örnek şahsiyet var. Bu gençler içinde en farklı olanı Mus’ab Bin Umeyr’dir. O, zengin bir aileye mensup, çok yakışıklı, çok güzel elbiseler giyen, çok güzel kokular sürünen, Mekke’de gezdiği zaman herkesin onu görmek istediği, gıpta ettiği bir gençtir. Resulullah Efendimize iman ettikten sonra, dünya nimetlerini gözünde sıfırlayan, ideali uğruna memleketini terk edip Medine’ye yerleşen ve öğretmenlik yapan bir gençtir. Efendimiz nazarında çok değerli olan bu genç sahabe, Uhud savaşında şehit olmuştur ve Peygamber Efendimiz (asm) onu gözyaşlarıyla ahirete uğurlamıştır. “Bir zamanlar senin giydiğini kimse giyemez, süründüğün kokuyu kimse sürünemezken Ey Mus’ab, şimdi üzerindeki elbise (kefen), başını örtersek ayaklarını, ayaklarını örtersek başını kapatmıyor” deyip ağlamıştı Peygamber Efendimiz (asm). O, Asr-ı Saadetin çok farklı gençlerinden birisiydi. Ama Allah Mus’ab bin Umeyr’i ne kadar değerli kılmıştır ki, bugün Uhud şehitliği ziyaret edilirken Mus’ab bin Umeyr orada Hz. Hamza ile beraber anılan, ismi Müslümanların evlatlarına isim olan şahsiyettir.

Bu sahabe gibi birçok sahabe vardı dediniz. Peki, bunların aile yapısı nasıldı?

Birçoğunun Müslüman olmalarına, müşrik olan anne ve babaları muhalefet etmiştir. Gençlik döneminde insanoğlunda bir özellik vardır: İdeallerine sahip çıkar. Eğer doğruluğuna gönülden inanırsa; Ashab-ı Kehf misali, inançları uğruna her türlü fedakârlığa katlanır.

Aile yapıların baktığımız zaman, Asr-ı Saadette yetişen gençler ayrıdır, Mekke dönemindeki gençler ayrıdır. Asr-ı Saadetin Medine dönemindeki gençliğini örneklendirmek istiyorsak, o zaman durum farklıdır. Bendenizin yazmış olduğu “ Çocuk ve Peygamber” adlı eserimizde var. Orada, o ailelerde yetişen çocuklar ve gençler, anneleri ve babaları Peygamberimizin (asm) sevgili ashabıdır. Bu ortamda içinde yetişen çocuklar; Abdullah bin Cafer, Cabir bin Abdullah, Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer gibileri ışık, nur mesabesinde olmuşlardır. Çünkü o ortam onları yetiştirmiştir. Mesela Abdullah ibni Ömer hazretlerini örnek vererek geçelim. Çünkü çocukluğu Peygamberimiz ile beraber geçmiştir. Onun gençlik yıllarında iken Efendimiz dünyasını değişince, o çocukluk yıllarını da çok iyi hatırlamış. Abdullah ibni Ömer, Ashab-ı Kiram’ın en takvalılarından birisidir. Nasıl yetişmiş derseniz size şunu hatırlatırım; Peygamber Efendimiz (asm) onun ellerinden tutarak Medine bahçelerini gezdirirmiş. Peygamberimiz, aynı zamanda, onun ablası Hz. Hafsa’dan dolayı eniştesi konumundadır. O da Peygamberimizin kayınbiraderidir. Böyle bir hukuki, akrabalık ilişkileri de var. Bir gün bir rüya görüyor, “Ben bunu Efendimize anlatamam, sen anlatır mısın ablacığım?” diye Hz Hafsa annemizle konuşuyor. Peygamberimiz bu rüyayı dinledikten sonra diyor ki, “MaşAllah, ne güzel bir rüya” diyor ve “Ah bir de, Abdullah gece namazlarına kalksa!” Bunu duyan Abdullah ibni Ömer, hayatının sonuna kadar hiç teheccüdü bırakmıyor. Ve Peygamberimize aşkla bir sahabeymiş. Peygamberimizden hatıra kaldı diye, Efendimizle beraber gezdiği bahçelerde, oturdukları yerlerde otlar kurumasın diye devamlı olarak ziyaret eder, onları sularmış. Böyle bir insanmış… Bu da Asr- ı Saadetin genci…

İlerleyen teknoloji gençlik sorunlarının ortaya çıkmasında nasıl bir rol oynamaktadır?

Kötü bir rol oynuyor. Şu an mp3 çalarlardan tutun internet teknolojilerine, cep telefonlarına, dvd vb. interaktif sistemlerin tüm ürünleri, gençlere çok güzel şeyler verebilecekken şunu telkin ediyor: Hayatını yaşa! Başka hiçbir şey seni ilgilendirmez. Sorumluluk alma, zevkine göre davran, istediğin gibi istediğin şekilde yaşa, sen özelsin, sen şöylesin, sen böylesin gibi telkinlerle nefsin arzusuna yönelik her türlü pohpohlamayı maalesef bu kitle iletişim araçları da dahil olmak üzere, her türlü sistem ürünü gençlere bunu enjekte ediyor. Hâlbuki yitirilen geleceğimiz oluyor ama farkında değiliz. Yanı başında müdahale edip, düzeltilmesi gereken bir durum vaki olduğunda, genç hiçbir surette oralı olmuyor. Çünkü ‘o benim sorunum değil’ diyor. Bakın bu çok önemli bir olaydır. Çünkü öğrendiği, empoze edilen bu.

“Genç bireyin şeytanı çok olur” denilir. Ayrıca arkadaş faktörü de gencin gelişiminde çok önemli bir rol oynar. Arkadaş seçimi ve şeytanla mücadele gençliğin gelişiminin neresindedir? Bu iki faktör karşısında gençlik nasıl hareket etmeli ve bilinçlenmelidir?
Arkadaş faktörü de var, şeytan faktörü ile birleşince bir harman oluyor. Bu harmanı ateşliyorlar ve bir yangın ortaya çıkıyor. Bu yangını nasıl söndürebiliriz?

O konuda şahsen, bazen çok ümitsiz hale geliyorum, bazen de sabah namazlarında epeyce genç görünce çok mutlu ve ümitvar oluyorum. Tabii ümitsizliğe düşmemek gerekiyor, ye’s küfürdür. Allah’tan ümit kesilmez. Cenab-ı Hak dilerse toplumu çok farklı şekilde duygularıyla, düşünceleriyle değiştirmeye muktedirdir. Ancak iş yine, kanaatimce aile yıllarındaki eğitime gidiyor. Aile yıllarındaki eğitim, gençlere rehberlik edenler sayesinde olursa olur.

Dün ile bugün arasında, siyasal ve sosyal hayatta gençliğe tanınan imkânlar açısından farklılıklar var mı? Mesela gençlere daha fazla güveniliyor mu?

Şöyle söyleyeyim. Biz toplum olarak gençlere çok fazla sorumluluk vermeyi düşünmemişiz geçmişte. Avrupa, batı toplumu öyle değil. Mesela bize çok enteresan gelir; bir valinin, bir belediye başkanının oğlu temizlik şirketinde çalışır ve parasını alır. Ama bizde ise ‘olmaz’ deriz, babası onu çalıştırmak istemez. Bu sorumluluğu vermeyince de, biraz başıboşluk hali vaki olur. Geçmişte böyleydi. Şimdi eskiye nazaran daha iyi bir durum olduğunu söyleyebilirim. Başbakan’ın gençleri siyasete çağırması, geldiği gelenekte, gördüğü bir takım eksiklikleri tekrarlamamak içindir. Abdullah Gül daha önce siyaset yaptığı bir partide, genel başkan adaylığına başvurduğu zaman, denilmişti ki “daha henüz gençsiniz.” O da şu cevabı vermiş: “Yaşım 50’ye geliyor, saçlarımın çoğu ak oldu. Acaba bu gençlik dönemim ne zaman bitecek?”

Şahsen, ayetlerden ve hadislerden anladığıma göre, bir insana ne kadar erken yaşta sorumluluk verirsek –fakat denetimsiz bırakmadan- bir insan hayatta o kadar olgunlaşır, hayatın zorluklarına karşı o kadar başarılı olabilir. Eğitimciler bunu söyler. Niye Cenab-ı Hak buluğ çağıyla birlikte mükellefiyet çağını da başlatıyor dersiniz?

‘Artık seni muhatap kabul ediyorum’ der, Allah (cc)

Evet, onun için. O sebeple erken yaşta sorumluluk vermek lazım, çünkü insanoğlunun gençlik döneminde daha çabuk öğrendiğini hepimiz daha iyi biliyoruz. En iyi bilgisayarcılar 14–15 yaşlarındaki çocukların arasından çıkıyor. Kavrama müthiş. Ha, hayat tecrübesi yok. Kırk yaşındaki adamında elli yaşındaki adamında tecrübesi olmuyor. Tecrübe, yılların birikimidir. Onu bekleyemeyiz, ama verdiğiniz işi denetlerseniz, yapıyorsa gençten iyi istifade edersiniz.

Fatih’ in 19 yaşındaki tahta oturuşu, Bediüzzaman hazretlerinin 14 yaşında ulemayı ilzam edişi…

Evet. Görüyorsunuz ki onlar yetiştirilmiş. İmam-ı Şafii hazretleri 17 yaşlarında iken, Vekii isimli hocasına soru sorulduğu zaman dermiş ki, ‘gidin o delikanlıdan sorun.’ Çünkü yetiştirmiş. 17 yaşında fetva verecek bir bilgi birikimine sahip olmuş. Bakın demiyor “daha o gençtir” Çünkü almış alacağını, vermeye hazır.

Kontrolsüz bırakmanın en güzel örneğini, aslında Cenab-ı Hak bizlere ayetlerde öğretiyor. Hz Musa (as) yanına aldığı gençle beraber Hızır (as) ile buluşmaya gidiyor. Diyor ki, “Bak bu balığa iyi sahip ol. Bu balık nerede canlanırsa Hızır oradadır. Bizim onu kaybetmemiz lazım.” Hz Musa ile genç epey yol yürüyorlar. Hz. Musa “getir yemeğimizi yiyelim” diyor. Yemeği getirince “eyvah balık gitmiş” diyor genç. Hz. Musa ne olduğunu soruyor. Genç, “Biz bir ara durduğumuzda her halde suya karıştı” cevabını veriyor. Hz. Musa “ben sana söylememiş miydim” diyor ve tekrar o yolu geri yürüyorlar. Bunun sebebi nedir? Hz. Musa’nın denetlemesi gerekirdi.

Peygamber Efendimizin (asm) gençliğinden (cahiliye dönemi ve Asrı Saadet karşılaştırması), onun gençlik modelinden bahseder misiniz? Onun istediği bir genç günümüzde nasıl yetiştirilebilir? Bediüzzaman’ın gençlik sorunlarının çözümü ile ilgili görüşleri hakkında ne söylersiniz?
Bu konuda geniş bir bilgiye sahip değilim. Ama okuduklarımda şunu görüyorum. Karşısına aldıklarına çok fazla değer veriyor, iman hakikatlerini eğer kendisine mal edebilirse hayattaki zorlukları çok rahat aşabileceğini telkin ediyor, gençlik döneminin geçici heveslerine, dünya hayatını ebedi hayatına feda etmesini öğütlüyor. Yani bu öğütleriyle bir karakteri inşa etmeye çalışıyor. Ben bunu görüyorum.

Bediüzzaman’ın istediği gençlik, haddi zatında Resulullah Efendimizin de istediği gençliktir. O buyurur ki “Allah’ın en çok sevdiği kimselerden birisi de, kendisi gençtir ama genç gibi yaşar. Sevmediği kimselerden biri de, ihtiyardır ama gençlere özenir”. Demek ki Efendimiz (asm) gencin, kendisini ahirete yakın hisseden bir ihtiyar gibi, hayatın kendisine sunduğu lezzetleri değil de, -tabiî ki meşru dairede istifade edecektir- bir doygunluk ve itminan haliyle ibadet lezzetini yaşayan gençler olsun istiyor.

Bediüzzaman’ın eserlerinden esinlenerek yaptığınız çalışmalar var mı?

Hakikaten Cenab-ı Allah’ın ümmeti Muhammed’e (asm) lütufkârlık örneği olarak, her dönem gönderdiği farklı âlimler, abidler, zahitler, veliler vardır. Zamanında kutup yıldızı gibi parlayan İslam alimleri gelmiş. Ümmet-i Muhammed’in elinden tutmuş, imam-ı Rabbani, Şah-ı Nakşibend, Abdulkadir Geylani, gibi tasavvuf büyükleri, Ebu Hanife, İmam-ı Şafii, Ahmet Bin Hanbel gibi bir çok alim vardır. Bediüzzaman Hazretleri de onlardan birisidir. Ümmet-i Muhammed’in çok ihtiyaç duyduğu bir anda, iman hakikatlerini, imanın lezzetini ciddi manada, edebi bir üslup ile insanı ikna eden bilgilerle anlatan bir büyük İslam alimidir. Bediüzzaman Hazretlerinin manevi eğitimine, manevi terbiyesine, imanına, irfanına, ibadetine katkıda bulunduğu herkesçe müsellemdir. Bu konuda bir şüphe yok. Adına enstitüler kurulmuş, adına tezler yapılmış bir büyük İslam âlimidir. Ben böyle büyük İslam âlimlerini hep rahmet ile yâd ederim.

Ertuğrul Erkişi beye çocuklara yönelik yapmış olduğu “Teşekkür ederim Allah’ım” adlı eserinde, onlara küçük katkılarım oldu benim. Mesela “Çocuklarımıza Allah’ı nasıl anlatalım” eserimiz var. Onda telkin ettiğimiz, küçük yaştaki çocuklara Allah sevgisine dayalı bir eğitim vermek lazım. Gençlik dönemine geçtikten sonra cennet, cehennem, Allah korkusunu vermek lazımdır. Bunlar Bediüzzaman Hazretlerinin de, ta o zamandan söylediği, telkin ettiği hususlardır. Şimdi eğitimciler de bunu söylüyor. Böyle bir tetabuk söz konusu.

Sizden, gençliğe bir “dilekçe” alabilir miyiz?

Ben şunu söyleyeyim. Bizim de gençlerimiz, evlatlarımız var, yetiştirmeye çalışıyoruz. Çocukluk dönemlerine bakıyoruz da… Ben şahsen ibadet ehli bir genç görünce, kendisine özeniyorum. Çünkü mahşer meydanında yedi sınıf zümreden birisidir gençler. İbadet ehli olanları bağrıma basmak istiyorum. Ama hakikaten şu dönemde de gençlere çok acıyorum, onu da söyleyeyim. Çok kuşatılmışlar. Allah’tan dileğim; şu fani hayatın geçici zevklerine, lezzetlerine kapılmadan, ahiretteki mekânlarını güzelleştirecek, ibadetler içinde olsunlar. Bu tür çalışmalara, anekdotlara, hatıralara gençlerin çok ihtiyacı var. Onlar ile ilgilenmek, ellerinden tutmak gerek. Güzel bir iş yapıyorsunuz. Allah razı olsun.

***

Kimdir?
Prof. Dr. Mehmet Emin Ay, 1963 yılında Van’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. 1984 yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni birincilikle bitirdi. Mezuniyetinin ardından aynı fakülteye, Din Eğitimi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi olarak atandı. 1986 yılında, “Çocuklara Allah’a İman Öğretimi” adlı teziyle Yüksek Lisansını tamamladı. “Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?” adıyla yayımlanan ve bugüne dek 20 kez baskısı yapılan bu çalışma, birçok araştırmaya kaynak teşkil etmesinin yanında, bir süre İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü’nde yardımcı ders kitabı olarak da okutuldu.

1992 yılında “Din Eğitimi ve Öğretiminde Mükâfat ve Ceza” konulu Doktora tezini tamamlayarak branşında Doktor unvanını aldı. 16 Ekim 1995’te Doçent unvanını aldı.

Şubat 2001 tarihinde Din Eğitimi alanında Profesörlüğe yükseltildi. Halen, aynı fakültede öğretim üyesi olarak görevine devam etmekte ve “Aile içi İletişim”, “Ailede İdeal Din Eğitimi”, “Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatmalı?”, “Kur’an’da Gençler ve Gençlik Değerleri”, “Gül Yüzlü İnsan–Gül Kokulu Peygamber Hz. Muhammed” konulu konferanslar vermektedir.

Ali Karabiber

04.04.08

Ergenlik Çağında Kimlik Arayışı ve Bağımsızlık Çabaları

Yazı kategorisi: Eğitim 4:04 pm yazan: Minik Kelebek

Ergenlik çağının en önemli çabası kimlik arayışıdır. Gencin kişilik özelliklerinin farkına varması, bu özelliklerin gerçekleşmesini engelleyen her türlü olumsuz şartlarla mücadeleye girişmesi kimlik arayışı olarak isimlendirilmektedir. Başarılı olduğu sürece öz güveni artar, kendisini değerli hisseder. Başarısızlığa uğradığı veya engellendiği zaman hırçınlaşır, saldırgan davranışlarda bulunur. Gencin yeteneklerini keşfetmesi, başkalarından farklı olduğunu görmesi için ailenin dışına çıkması gerekmektedir. Anne babanın verdikleri ona yetmez. Bu dışarıya yönelişe bağımsızlık isteği diyoruz. Anne baba çoğu zaman gencin bağımsızlık isteğini aileden kopma olarak değerlendirir. Halbuki gencin amacı aileden kopmak değildir. O dış dünyayı, diğer insanları tanımak istemekte, ailenin içinde olduğu kadar toplum içinde de bir yer edinmek istemektedir.
Çocukluk yıllarında yeterince güven duygusu kazanamayan bir genç, kimlik arayışı sırasında karşılaştığı engelleri gözünde büyütür, aşılamaz olarak görür. Deneme yerine geri çekilmeyi tercih eder. Fiziksel olarak bir insan topluluğunun içinde yaşamaktadır, ama duygusal olarak toplumdan ve aileden kopmuştur. Bir kimlik sahibi olmak ve sorumluluk almak istemez.

Anne babaların gençle olan ilişkilerinde yaptıkları en büyük yanlış onların kendilerine benzemesini, kafalarındaki şablona uymasını istemeleridir. Bunları yaparken bir zamanlar kendilerinin de genç olduğunu unuturlar. Geniş ailelerde büyük anne ve büyük baba da aynı yanlış tutumlarını sürdürür, torunların eğitimine müdahale eder, onları şımartır, anne babayı yönlendirmeye çalışırlar. Anne baba bundan rahatsız olduğu halde büyükleri küstürmemek için seslerini çıkarmazlar.

Kuşaklar arası çatışma dediğimiz şey, anne babaların çocuklarını kendi zamanlarına ve kendi geleneklerine göre yetiştirmeye çalışmasından kaynaklanmaktadır. Zamanın değişmesi ile birlikte gelenekler de revizyona uğramaktadır. Dedelerimizin, ninelerimizin çocukluğunu yaşadığı elektriğin, telefonun, televizyonun ve bilgisayarın olmadığı o günleri düşünelim. Bir de çocuklarımızın bilgisayarla ders yaptıkları bu günleri düşünelim. Zaman değişiyor derken bunu kastediyoruz. Çocuklarımız anlayış ve bilgi yönünden bizden çok ilerideler. Eğer onları kendi zamanımızın dar kalıpları içine sokmaya çalışırsak, hem onlara haksızlık yapmış, hem de kendi elimizle çatışma alanı açmış oluruz.

Hızlı Vücut Değişimine Tepkiler

Gençler vücutlarında görülen hızlı değişmeye farklı tepkiler gösterirler. Ancak bu tepkilerin çok azı sevinç ifade eder. Bazı gençler ergenlik belirtilerini büyümenin bir kanıtı olarak gördükleri için övünür, kendilerinden birkaç yaş küçüklere caka satar, “Sen daha bebeksin!” derler. Erkekler sakal ve bıyıklarının çıkmasına sevinir, bir an önce gürleşmesi için sık tıraş olurlar. Kızların çoğu memelerinin büyümesinden utanır, başkalarının özellikle babalarının gözünden saklamaya çalışırlar. Aybaşı kanaması bir başka utanç kaynağıdır. Hazırlıksız ve bilgisiz yakalanan genç kızlar, bekaretlerine bir zarar geldiğini veya hasta olduklarını zannederek ne yapacaklarını şaşırır, odalarından dışarı çıkmazlar. İçlerinde bunalıma girerek intihara kalkışanlar vardır.

Ergenliğe geçişte vücut görünüşü aşırı önem kazanmaya başlar. Kimileri boyunu, kimileri kilosunu, kimileri uzun burnunu, kimileri büyük kulaklarını, kimileri de yüzlerindeki sivilceleri takıntı haline getirir. Bu özelliklerinden dolayı ad takılması durumunda kendinden utanmaya varan bir aşağılık duygusuna yol açmakta, gencin kimlik oluşumunu etkilemektedir. Kendisine isim takılan gencin alınganlık göstermesi alaycıların iştahını kabartır, onu kızdırmaktan zevk alırlar. Bazen takılan isim gence öyle uygun düşer ki, kimliğinin bir parçası haline gelir. Yıllar sonra bile kocaman adamlar birbirlerini takma isimleriyle çağırmaktan zevk alırlar.

Ailesi ve arkadaşları tarafından sevilen, değer verilen, yetenekli, başarılı, sorumluluklarını bilen, öz güven duygusu gelişmiş gençler vücut görünüşünü fazla önemsemezler. Uzun boyun kişiyi yüceltmediğini, kısa boyun küçültmediğini; insanların başarılarıyla, bilgileriyle, güzel huylarıyla saygı gördüğünü öğrenmişlerdir.

Ergen Çocuğun Psikolojisi

Ön ergenliğin belirtileri ortaya çıkar çıkmaz uyumlu ve dengeli o ilkokul çocuğu gider; yerine tedirgin, kuruntulu, alıngan, küçük şeyleri sorun yapan, geçinmesi zor bir yarı yetişkin gelir. Duyguları hızlı iniş çıkış gösterdiği için neye nasıl davranacağı önceden kestirilemez. Çabuk sevinir, çabuk sinirlenir. Anne babanın uyarılarına birden tepki gösterir. Evdeki kuralları fazla ve sıkıcı bulur. Anne ve babayı acımasızca eleştirir, kabalaşır. “Bana karışamazsınız, ben artık çocuk değilim!” der.

Savruk, unutkan, umursamaz, dağınık bir kişilik sergiler. Sakarlaşır, sık sık bir şeylere çarpıp devirir. Derslerine eskisi kadar önem vermez, çalışma düzeni bozulur, okul başarısında düşme görülür. Buna karşılık istekleri artar, bencilleşir, kendisine tanınan hakları yetersiz bulur. Gel git hevesleri artmıştır. Gürültülü müzikten hoşlanır. Evde durmak istemez, sıkıldığını söyler. Okuldan dönüş saatlerine aldırmaz. Geceleri dışarı çıkar, arkadaş gruplarıyla buluşur, geç saatlerde eve döner. Fiziksel görünüşünü önemser. Ayna karşısında saçlarına jöle sürer, uzun süre şekil verir. Bir taraftan çabuk büyümek isterken diğer taraftan çocukluktan kurtulamaz.

Not: “Ergenlik Çağı” çocuk gelişiminde önemli ve kapsamlı bir konu olduğu için önümüzdeki sayıda işlemeye devam edeceğiz.

Ali Çankırılı

Aileden Topluma Armağan “İnsan”

Yazı kategorisi: Eğitim 3:59 pm yazan: Minik Kelebek

Toplum yapısının temel taşı ve ilk örneği aile. İnsanı aile,aileyi de insan oluşturmakta. Bir sosyal ortam içinde bulunmadığı takdirde gerçek özelliklerini kazanamayacak olan beşer, potansiyel olarak sahip olduğu vasıflarını ancak bir toplum yapısı içinde gerçekleştirebilir. Bu yapıyı da ilk önce ailede tecrübe eder. Herkesten önce kendi aile fertleriyle iletişim ve etkileşimde bulunur. Bu sayede bünyesinde saklı bulunan iyi ve kötü hasletleri hayata geçirir, kişiliğini oluşturur. Yani aile kurumuna olan ihtiyacımız var oluşumuzla ilgili.

Nasıl bir insan olduğumuz, özellikle hayatımızın ilk yıllarında nasıl etkilere maruz kaldığımızla doğru orantılı. Dünyaya gelen bebeğin kulağına okunan ezan, annesinden dinlediği ninni, daha sonra ahbap sohbetlerinde büyüklerinden duyduğu vecizeler, kafiyeli sözler, bir ritim ve estetik duygusuna sahip olmasının başlıca etkenleridir. Büyük şairimiz Necip Fazıl Kısakürek’in henüz bir çocukken hasta yatağındaki annesinden duyduğu şu cümle onun hayatının belki de temel belirleyicisi olmuştur: “Senin şair olmanı ne kadar isterdim…” Ünlü udî ve besteci Cinuçen Tanrıkorur’un da hatıratında benzer bir sahne vardır. O da hasta yatağındaki annesinin ricası üzerine ilk kez 17 yaşındayken hatır için udu eline almış ve tellerine dokunmuştur. Bu birer cümlelik ricaların bu kadar önemli tesirinin olması üzerinde düşünelim biraz. Anne oğul arasında hayatın ilk yıllarında temeli atılan ve gittikçe kuvvetlenen bir etkileşim ve gönülden gönüle yol veren sağlam bir köprünün varlığı söz konusu olmalıdır ki bu kıymetli anneler son demlerinde söyledikleri birer cümle ile yıllardan beri inşa etmeye devam ettikleri bu binalara son tuğlaları koymuşlar ve toplumumuza eşsiz bir şair ve müzisyen armağan etmişlerdir.

Tabi ki Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “İnsanlar madenler gibidir” sözünün işaret ettiği manaya da dikkat etmeli ve yüce yaratıcının cevherimizi oluşturduğu maden ile bu madenin aile ve toplumda işlenişi sonucu ortaya çıkan yapının inşasındaki ikinci safhaya dikkatle eğilmeliyiz. Güvenli ve sıcak ana rahminden dünyaya gözlerini açan bir bebeğin büyüyünceye kadar ihtiyaçlarının giderilmesi, sevilmesi, okşanması, onun büyüdüğünde sevgi dolu ve güvenilir bir insan olmasının temel belirleyicisi olduğu gibi tersi de doğrudur. Büyüklerin söylediği yalanlar, hileli davranışlar, öfkeli konuşmalar geleceğin yetişkininin kimliğini ilmek ilmek örmeye devam eder. Ailemiz, arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, bakkalımız, komşumuz, doktorumuz, dostumuz, hatta düşmanımızın ortaklaşa oluşturduğu bir eseriz biz. Sağlam aile yapılarının meydana getirdiği toplumlardaki suç oranlarının düşüklüğü nasıl görmezden gelinemezse, çözülmüş değerler sisteminin ortaya çıkardığı parçalanmış aileler, yalnız yaşayan ebeveynler ve mutsuz çocuklar da bugün toplum olarak gittikçe huzursuzlaşan hayatımızın belirleyici unsurları. Ailesi tarafından kendisine benimsetilen, yaşayarak gösterilen ve şahsiyetine sağlamca tesbit edilen herhangi bir değere sahip olmayan fertler kaçınılmaz olarak sevk-i tabiileriyle hareket etmekte ve bedensel hazların peşinde koşmaktalar. Bu yüzden hedefsiz, idealsiz bir hayatın içinde rüzgarın önünde savrulan yapraklar gibi istikamet tutturamamakta ve sadece kendileri değil çevrelerindeki kişiler için de üzücü durumlara sebep olmaktalar. Aslında ihtiyaç duydukları şey onların en tabi hakları. Bir aile sıcaklığı, güvenilecek bir baba, şefkatli ve ihtimamlı bir anne ile aynı çatı altında sürdürülen bir hayat. Yani içinde bir çok şeyi tecrübe ederek öğrenmesi gereken küçük toplum: aile.

Hayatını bekar olarak tamamlayan ve Beyoğlu’ndaki Pera Palas otelinin bir odasını mekan tutmuş bulunan ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’ya bir dostunun gençken söylediği şu sözlere kulak verelim: “Dostum, bir an önce evlenmelisin. Çünkü eğer bekar kalırsan hayatın da kenarında kalırsın.” İnanıyorum ki bir aile kurmadan ileri yaşlara ulaşmış bulunanlar, bu kenarda kalmanın anlamını derinden kavramış bulunmaktadırlar. Toplum yaşayışına etkin bir şekilde katılmanın da yolu, bir ailenin ferdi olmaktan geçmekte değil midir zaten ? Bilinçli bir tercih olarak kendi özel şartlarından hareketle ve iç dünyalarındaki ihtiyacın yönlendirmesiyle bekar kalmayı tercih edenlere diyeceğimiz olamaz elbette. Ama biz yine de genel insan profilimizi muhatap alarak konuşalım. Aile kurmak ve toplum yapısının zeminine sağlam bir temel taşı gibi oturarak dışardan gelen yıkıcı ve yıpratıcı etkileri bünyesinde zararsız hale getirmek ilk bakışta fark edilmese de son derece anlamlı ve faydalı bir görev ifa etmek sayılmalıdır. Bu bakımdan aile kurumunun teşvik edilmesi, korunması ve sağlamlaştırılması yine ve ancak ailelerin başarabileceği bir iş olabilir. Sahip oldukları aile kurumunun değerinin farkında olan ve benzer ailelerin kurulması ve korunması için çaba gösterenler yürekten bir tebrik ve teşekkürü hak ediyor bugün.

Mutlu ve sağlıklı ailelerin içinde mutlulukla kalın…

Kevser Yıldız

Disiplin; Toplumun Ortak Değeri

Yazı kategorisi: Eğitim 3:57 pm yazan: Minik Kelebek

Bazılarımızda olumsuz, bazılarımızda da olumlu çağrışımlar yaptıran disiplin kelimesi, genel olarak düzen, intizam, kurallara uyma, davranışlara konulan sınır, hiyerarşi gibi anlamlara karşılık gelmekle birlikte, çok daha geniş bir kullanım alanına sahiptir. Bilim dallarının herbiri ayrı ayrı birer disiplin alanıdır,toplumda her çalışma, belli bir disiplin çerçevesi içinde yürütülebilir, aileler çocuklarının davranış biçimlerini disipline etmeğe çalışırlar ,okulda öğretmenler öğrencilerin disiplinsiz davranışlarını cezalandırırlar v.s..
Bütün bu kullanımların ortak noktasını arayacak olursak, disiplinin konusunun ” insan” olduğunu görürüz. Sadece insandır disipline edilebilen, hizaya sokulabilen, şekil verilebilen, eğilimleri kontrol altına alınabilen,bir halden başka bir hale geçebilen ve bu sayede potansiyel kabiliyetlerini açığa çıkarıp geliştirerek değişen, beşer olmaktan insan olmaya doğru yol alan.

Disiplin, her eve lazım

Önce aile evde, sonra da toplum okulda ve iş hayatında, ferdi yavaş yavaş formata sokmakta ve kişi önce aile, sonra da topluma uygun bir yapı kazanmaktadır. Aile içinde çocukların arasında işbölümü yapıldığını farz edelim, küçük kız, ablasıyla sıraya koydukları bulaşık yıkama görevini hoşlanmasa da yerine getirmelidir. Misafirlerle beraber eğlenceli bir şekilde geçirilen gecenin sonunda, onu bekleyen bu sıkıcı işi, aile disiplinine uymak zorunda olduğundan dolayı istemese de yapar. Aksi halde onu bekleyen, kınanma ve belki de tazirdir. Bir müddet sonra bu iş ona kolay, hatta zevkli görünmeye başlar. Üstelik bulaşıklar yıkanmadan kaldığında, huzursuzluk hisseder. Böylece mutfak temizliği konusunda önce bir kurala uymuş, sonra bir disiplin elde etmiş olur. Bu davranış kalıbını kendisi de sonraki nesle aktarır.
Davranış disiplinine sahip fertlerden oluşan aile ve toplumlar, uyumlu bir hayat sürme konusunda daha avantajlıdırlar. İşyerinde mesai saati başladığında işinizin başında olmak zorundasınızdır. Birkaç dakikalık gecikmeler müsamaha ile karşılanabilir belki ama işinize sık sık diğer çalışanlardan daha geç başlıyorsanız, iş disiplinine sahip olmadığınız ortadadır ve sizi tatsız bir sonuç bekleyebilir. İşlerinde başarıya ulaşmak isteyen şirketler, çalışanlarından iş disiplinine tam olarak uymalarını beklerler.

İç disiplininiz var mı?

Ailenin ve toplumun kişiden beklentilerinin yerine gelmesini sağlayan ve kurallara uymak olarak da ifade edilebilen bu tarz disiplin, kişiye dışarıdan yöneltilen talebin içselleştirilmesi sonucunda kamil manada oluşabilir. Bunun yanısıra bir de kişinin “iç disiplin” ya da “oto kontrol” olarak adlandırılabilecek mekanizmaya ihtiyacı vardır ki, esas olan da bu disiplin türüdür. Eğer iç disiplinin hakim olduğu bir kişilik yapısına sahipseniz zaten aile ve toplumun beklentilerini tabii olarak karşılamaktasınızdır. Etkili bir iç disipline sahip olmanız için de, hayatı ciddiye alan, insani faaliyetler, insanlar arası ilişkiler, dünya hayatı, iyilik, kötülük gibi kavramlar üzerinde düşünen bir zihin yapınız var olmalıdır. Maddi hayatını sürdürebilmesi için kendisine verilmiş bulunan tabii eğilimleri (yemek, uyumak v.s).

Kontrol altında tutarak maksada uygun bir orta yolu tercih etmek, hırslarının peşine düşerek kendisine ve çevresine zarar vermemek ve hiçbir konuda aşırılığa kaçmamak, teenni ile hareket etmek, ancak iç disiplin sayesinde mümkün olabilir. Konularında otorite sayılan kişilerin hayatlarına bakıldığında iç disiplinin imrendirici örneklerini görürüz. Başta da söz ettiğimiz gibi, sadece beşerlikten insan olmaya terfi etmiş bulunan eşref-i mahlûkattır buna güç yetirebilen. Daha alt seviyedeki varlıklar için bir iç disiplinden söz edilemez. Mesela hayvanlar doğuştan programlandıkları hayat tarzına göre yaşarlar, davranışları ve tercihleri değişmez. Sahipleri tarafından terbiye edilerek hemcinslerinden farklı davranmaya alıştırılan bazı hayvanlar (polis ve av köpekleri gibi) için ise, şartlanmış davranışlardan bahsedilebilir ancak.

Eğer hayatta her istediğini elde edebilecek maddi imkanlara sahip kişilerden biri iseniz, isteklerinizi sınırlamak için iç disipline şiddetle ihtiyacınız var demektir. Bunu yapamadığınız takdirde sonunuz pek hayırlı olmayabilir. Yine bu sebeple, oto kontrol mekanizmasını henüz oluşturabilecek kadar zamanı ve tecrübesi olmayan varlıklı aile çocuklarının, ellerinin altında bolca bulunan cazip yiyeceklerden iştahlarını dizginleyemeyerek kontrolsüzce yemeleri sonucunda, çocukluk çağı obezitesine gittikçe artan oranda rastlanması anlamlıdır. Peki yaşı 40-50 olduğu, hastalıklar da peşini bırakmadığı halde, lezzetli yiyecekler karşısında direnemeyen, bu yüzden de hayatı zehir olanlara ne demeli? Ya da trafik kurallarına uymak gerektiğini düşündüğü halde, kırmızı ışıkta beklemeye sabretmelerini sağlayacak bir iç denetimden yoksun olanların, toplumun başına açtığı sıkıntılarla nasıl baş edilebilir? Toplumsal ve dini görevlerin yerine getirilmesi ve sistemin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için disipline olan ihtiyacımız gayet açık olmakla birlikte, dünyada hüküm süren kargaşaya baktığımızda uygulamanın pek de kolay olmadığı görülmekte.

Azı karar, çoğu zarar

Tabii ki her konuda olduğu gibi bu konuda da aşırı kuralcı davranmak değil, zaman zaman es-nek davranmakta fayda var. Çeşitli durumlara ve şartlara göre tutum değiştirerek itidalle hareket etmek, tercihe şayan bir davranış olmalıdır. Unutulmamalı ki bizler kurulmuş makineler değil, hakkında pek az şey bilinebilen ruhlara sahip orijinal varlıklarız. Hatta bazen sıra dışı davranışlar, beklenmedik tepkiler duygu ve düşünce dünyamızın canlılığını gösteren sağlık belirtileri bile sayılabilir. Bu gibi disiplin dışı sayılabilecek davranışlar, bilhassa çocuklarda görüldüğünde daha fazla müsamahayı hak eder. Çünkü çocuklar, büyükleri izler ve taklit eder.Hafızalarına kaydettikleri yanlış örnekleri silmek ise çoğu zaman güçtür ve biz çocuklarımızda biraz da kendimizi seyrederiz. Zaman zaman kuşatıcı ve şefkatli, zaman zaman da önleyici ve sınırlayıcı bir disiplin anlayışı ile yetiştirilen çocukların ebeveynlerinin benzerlerini oluşturması hiç de şaşılacak bir sonuç değildir.

Yani söz dönüp dolaşıp yine bize geliyor. Bize, yani yetişkinlere! Kendimizi disipline edebildik mi? Kışkırtıcı iç seslerimize ya da dış çağrılara nasıl cevap veriyoruz? Çocuklarımızın bizi bir model olarak gördüklerini biliyor, ve bu hassasiyetle davranabiliyor muyuz ? İnsan olmak zor iş vesselam. Ebeveyn olmak ise hem zor hem de karşı konulamaz cazibesinden dolayı herkesin omuzlamak istediği bir görev. Hepimize beşer olmaktan insan olmaya giden yolda Allah’tan (c.c) yardım dileyelim.

Hoşça kalın…

Kevser Yıldız

Kendini Eğitmek Hayatı Doğru Okumaya Çalışmaktır

Yazı kategorisi: Eğitim 3:48 pm yazan: Minik Kelebek

İnsanın var olup ayakta kalabilmesi, toplu olarak yaşama ve dünyayı yaşanılır halde tutma becerisine bağlı diye düşünüyorum. Dünyada her şey birbiriyle ilişkili yani hiçbirşey birbirinden bağımsız değil. Dünyanın bir ucunda yapılan bir iyilik, diğer ucundakini etkiler, yapılan kötülüklerde öyle. Çünkü, dengeler hassastır ve etkilenmeye müsaittir. İşte insan olma bilinci, kendisine, kendisinin dışındakilere ve dünyaya katkıda bulunmak amacıyla yeryüzüne gönderilmiş şerefli bir misafir anlayışıyla yaklaşmayı gerektirir. İnsanın önce kendi dengelerini sonra da çevresindekilerin dengelerini korumak gibi sorumlulukları vardır. Bu ise insan olma ve erdemli bir hayata talip olma bilgisi ve bilincini zaruri kılmaktadır.

Bizleri yaratan hazreti Allah, ne yapar ve nasıl yaşarsak en ideal konumda bulunacağımızı, yaratan, küllî iradeye sahip ve yeterli bilginin kuşatıcılığı ile bizlere bildiriyor. Bize düşen, sınırsız bir teslimiyetle anlamak ve hayata geçirmek.

Bunun için kesintisiz bir bilgilenme sürecinin bizim gündemimizin baş köşesinde yer alması gerekir. Bunu yaşayanların hayatlarında o inanılmaz güzellikleri görmek mümkün. Yaşamayanlarınki de ne yazık ki ortada. Şimdi onları birazcık tasnif etmeye çalışalım.

Kendini eğitmeyi önemseyenler; öğrenmeyi yaşama biçimi olarak gören ve öğrenme odaklı yaşayanlar ve soru soran ve cevap arayanlardır aynı zamanda. Bu insanlar, başkalarından daha çok kendi içlerine ayna tutarlar. Karşılaştıkları her şey bir öğrenme vesilesidir. Olay ve durumlardan bir ders çıkarır ve ayaklarının altına alarak yücelmek için basamak yapar. Böyle yaşayanlar başkalarından daha çok rüzgarı ve rotayı hesaba katar.
Hayat, zihni dolu olanlara hitap eder ve ne istediğini bilerek çalışmaya niyeti olanlara ise fırsatlar göz kırpar.

Kendini eğitmiş insan, risk faktörlerini hesaba katar, kâr-zarar dengesini gözetir. Bu kendisiyle ilgili hata ve yanlışları en aza indirme, verimliği arttırma ve hayatı doğru yaşama gayretidir ve aynı zamanda Allah’a vereceği hesabı azaltmak ve mükâfatları çoğaltmak için “Oku” emri gereği, olmak, için bilmek eyleminin yolcusu olmak demektir.
Rab’bimiz “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 93) derken, bilmenin, insanı bilmeyenlerden ayıran ve nitelik kazandıran bir ayıraç olduğuna işaret ediyor. İşte bilenler safında yer alabilmek için, insan olabilme bilgi ve bilincini yakalayabilmek için seferberlik halinde olmak ve

Rab’bimizin işaret ettiği ve sevgili peygamberimiz (s.a.v.) örneklediği, bilmek, olmak ve kalmak sürecini olabildiğince güzel yaşamaktır.
Bilenlerin, bilgiyle hayatı örenlerin, bilginin gösterdiğini görenlerin ve önce kendini görmek ve bilmek konusunda mücadele verenlerin eylemidir kendini eğitmek.

Yanlıştan ve kul hakkından korkmak, hüzün ve gözyaşının kendisiyle ilgili olmasından ödü kopmak ve bunun için kendini nakış nakış, oya oya dokumaktır, olayları ve insanları doğru okumaktır.

Kimi zaman da Rab’bimizin bazı olaylarla ve kişilerle bizi eğittiğini bilerek, tedbir alıp takdire teslim olmaktır ve sabırla olgunlaşmayı ummaktır. Biz ne yaparsak yapalım, sadece tedbirin hakkını vermiş olacağımızı bilmek ve Rab’bin tasarrufuna gönülden rıza göstermektir, kendini eğitmek ve yetiştirmek.

Kendini eğitmek, aynaya bakacak yüzü olmak demektir. Çünkü, yaptığı her şeyin insanın kendisine dönük tarafı vardır ve etkisi önce kendisinedir. Eğitimli olmak, kendini nakış nakış işleyip, hayata nadide bir armağan gibi sunmaktır. Zihnini doğru bilgilerle donatıp, her zaman doğru davranmanın omuruyla başı dik durmaktır. Yapana yapmak gibi ucuz bir oyuna gelmemek ve aslında kendisini, karşılık vermekten korumaktır. Duygu ve düşünce kumaşını doğru kalıba göre şekillendirmektir. “ Hayat sadece benden ve istediklerimden ibaret değildir.” diyerek, başkalarını da önemseyip değer vererek, bir şey diyecek ya da yapacakken, başkalarına da olacak etkiyi hesaba katmaktır.

Kendini eğitmek, sıradanlığa düşmemenin ilacıdır. elinden, ayağından, gözünden, kulağından sorumlu olduğunun bilincinde olmak ve kendini davranış ve yaşayış olarak iyi bir yerde görmektir.

Eğitilmiş insan, hayata kaba, yobaz, bağnaz ve hayata at gözlüğü ile bakmaktan korktuğu için, bilginin koruyuculuğuna sığınmış insan demektir.
Kendini eğitmek, “insanın mesul olduğu işle ilgilenmesi farzdır” emri uyarınca, işi insan olmakla ilgiliyse, nasıl daha iyi insan olunacağı bilgisiyle donanmaktır.

Kendini yetiştirmek, insanın ağzından çıkanların,karşısındakinin zihninde en iyi şekilde anlaşılması için ve kelimeleri hizaya getirme, kontrolsüzlüğe müsaade etmeme refleksini kazanma eylemidir. Önce kendi zihninden niyeti başta olmak üzere onay almayı önemseyenlerin, önce kendi gözlerinde kendilerini aklama gayretidir.

Bütünü bunlar için zihninize “Haydi” komutunu verecek bir komutana ihtiyaç vardır. Bu komutan ise doğru kaynaktan edindiğimiz BİLGİ dir.
Eğitilmemiş olanlar ise;
Çevreyi koruyup da insanı korumayanlar
Tertibi-düzeni koruyup da insanı korumayanlar
Ağacı koruyup da insanı korumayanlar
Hayvanı koruyup da insanı korumayanlar
Kuralları koruyup da insanı korumayanlar (Kendilerini koruduğu oranda kuralları savunanlar.)
Bu görüntü pergelin sabit ayağı merkezde kalacak şekilde eğitilmemiş ve aynı zamanda kendisini eğitmeyi de bilememiş olanların çerçevesindeki manzaradır ve aynı zamanda elinden ve ayağından çıkanların hesabını vereceğinin farkında olmayanlardır bunlar.

Saliha Erdim

Hayatı Ciddiye Almanın Diğer Adı: Disiplin

Yazı kategorisi: Eğitim 3:47 pm yazan: Minik Kelebek

Bebekler, hayata gözlerini açar açmaz, yoğun bir öğrenme sürecinin içine girerler. Önce gözlerinin gördüğü zihinlerinin ilk misafirleri olur. Anne karnındaki öğrenmeye ilave edilecek olan bu öğrenmeler, uyaran çokluğuna, kalitesine ve metoduna göre, değişmeksizin en derinlere kodlanır. Küçüklükte yapılan zihinsel kayıtlar ve eyleme dökülen müsadeler, her tekrarda sinir sisteminde sinaptik bağ oluşturarak bir alışkanlıklar silsilesinin başlangıcını teşkil ederler. İleride bizi tanıtan kimlik kartlarımız haline gelecek bu alışkanlıklar, insan olma zemininde ve insanı merkez alarak, akıllıca örgütlenmiş bilgilerle insanı ve dünyayı mamur etmeye yönelik oluşturulursa, çekilecek sıkıntılar en aza iner. Yok eğer tam tersi olursa hayat, normalde düz bir yolda yürümekse, bu durum yolu yokuşa sürmek anlamına gelir. Her çocuk, yeni oluşan kişilik yapısına, zekâ türlerine, aile atmosferine, ebeveynlerin iletişim tarzı, bilgi ve birikimlerine, sağlıklı olup olmamalarına, hatta ekonomik ve sosyal çevre durumuna göre bir öğrenme süreci yaşar. Bebek kendisini hangi çevre içerisinde bulmuşsa, o çevre şartlarında büyür, gelişir ve etkilenir.

Çocuğun büyüdüğünde sahip olacağı anlayış, tarz ve yaklaşım biçimi çocukluktan itibaren kazanılmaya başlar. Aile bunu kendi inanç biçimlerine ve değerlerine göre yapar. Bunu çocuğa aktarırken, bir öğrenme gerçekleşmektedir. Çocuğun hayat kalitesi anlamına gelebilecek bu öğrenmeler, önce anne-babanın hayatında yaşanılan bir uygulama olarak görülürse, yani önce hal dili ile mesaj verilirse, 0-6 yaş ve onu takip eden 11 yaşına kadarki süreç içerisinde en kalıcı öğrenme gerçekleşmiş olur. Çocuğun, kuralları gördüğü ya da kendisine söylendiği halde, bunu kolaylıkla yapabilecek bir alışkanlığa dönüştürmesi zaman alacaktır. Çocuğa zor gelen ya da bizim konuyu takdim tarzımızdan veya uygunsuz iletişim biçimimizden kaynaklanan direnmeler, yanlış anlamalar hatta inadına tersini yapmalarla karşılaşabiliriz. İşte disiplin tam da burada gereklidir. Aslında yaptığımız uygulamaları biz ebeveynler olarak ne kadar samimi ve sürekli yaparsak, bunların görülmesi, zaten doğal bir disiplin oluşturmaktadır. Biz disiplin dediğimizde ne yazık ki, olması gerekenin dışında şeyler anlıyor ve çevremizde de onu görüyoruz. Zorlamak, baskı, şiddet, tek taraflı karar verme ve dayatma vb. uygulamalar olarak algıladığımız disiplin tanımının değişmesi gerekiyor. Bunların yanında doğru bir disiplin uygulaması için;

a. Önce güzel ve güçlü bir duygusal bağ oluşturmalıyız.

b. Ne yapmaması gerektiğini değil, ne yapması gerektiğini davranışa vurgu yaparak söylemeliyiz.

c. Sevgi, aşırı duygusallık ve merhamet hisleri, yapmaması gerekeni yaptırmaya, ya da yapması gerekeni yaptırmamaya sebep olmamalı.

d. Eğer bir şey doğru olduğu için onunla ilgili ortak bir karar alınmışsa, hele de herhangi bir şeye zarar verme ya da bir can acıtılması söz konusu ise, asla müsamaha gösterilmemeli, sevgiyle yoğrulmuş cümlelerle onun öyle olması gerektiği söylenmelidir.

e. Evde başka dışarıda başka, babanın yanında başka, o yokken başka davranan bir anne, çocuğuna kalıcı temel insanî alışanlıkları kolay kolay edindiremez. Elbette ortam ve durum değişince tutum ve ifadeler değişebilir fakat bu hassasiyetimizin ve genel tarzımızın dışına çıkmamalı.

f. Disiplin, özellikle sınırları belirlemek ve sorumluluk almak konularıyla çok yakından ilişkilidir. Öğrenme tarzını öğrenip, ona uygun malzemelerle düşünmeye, aklını kullanmaya ve zor gelse de doğruyu yapmaya alıştırılan çocuk; giderek yaptığı iyi şeylerin kendini beslediği güçlü bir güven duygusunun temelini kazanacaktır.

g. Disiplini hayata geçirmede, pozitif ödüllendirme, konu ile ilişkili olarak dozunda mahrumiyetler, yazılı anlaşma (sözleşme), empati yapma becerisi kazandırıp düşünmeye sevk etme, paslaşma, vicdanını kullanmayı öğretme, her doğru davranışın ona ne kazandıracağını anlatma, negatif düşünme yöntemi gibi pek çok yöntem denenebilir. (Doğumdan 21 yirmi bir yaşa sevgiyle disiplin, Kural dışı yayıncılık Fitzhugh Dodson,) Disiplin konusunda bu kitaptan istifade edilebilir.

h. Çocuğumuz yapması gereken davranışı istemeyerek de olsa yaptığında taktir etmeli ve çocuğumuzu tebrik etmeliyiz.

ı. Beklentilerimizi çocuklarımızın yaş ve dönem özelliklerine göre belirlemeliyiz. Zihnindeki ideal çocuk tanımına uygun beklenti taşıyan anne-babalar, hem çocuğu zorlar, hem kendisini zorlar, hem de disiplini uygulanamaz hâle getirirler.

i. Disiplin, anne babaların kendilerini yeterli bir ebeveyn olarak hissetmeleri için otorite oluşturma adına bir baskı aracı değildir. Çocuğun ve gencin (aynı zamanda yetişkinlerin) hayatının düzgün gitmesi için, hayat katan detaylar dahil kimseye yük olmadan günlük işlerini düzenli olarak yapmasıdır. Hatta kendisine, çevresindekilere ve topluma değer katan artıları hareket temposuna ilâve etmektir.

j. Kimi zaman zorlanan ve ileri geri zikzak çizen çocuğu suçlamak ve tepki yüklemek yerine, duygularını etkileyen sebepleri araştırıp, motivasyon azaltıcı sebepleri ortadan kaldırarak yeniden başlama coşkusu aşılamalıyız.

k. Disiplini, bugün ve bizim için gerekli bir uygulama olarak takdim etmek yerine, bir işçinin elindeki anahtar ile vidaları-civataları sıkıştırmasına benzetebiliriz. Yani edinilen her tutarlı alışkanlık, bireyi yükseltecek merdiven basamakları gibi hayatta hem yücelten hem yükselten ve hem de işini bilen-sıkı tutan bir kişilik oluşumunu destekleyecektir. Bunu çocuklarımıza anlaşılır bir dille ve örneklerle anlatmalıyız.

l. Çocuklarımız kendilerini çok çok sevip saygı duyduğumuzu fakat, yemekten önce ve sonra ve tuvaletten sonra elleri yıkamadan başka bir şey yapamayacağını ve yatmadan önce dişlerini fırçalamadan yatamayacağını v.b. kuralları uygulamaları gerektiğini bilmeliler.

m. İstediğimiz şeyi anlaşılır bir biçimde gerekçeleriyle anlatmalı ve güçlü bir istek oluşturmalıyız.

Disiplin, hayatı düzene koyma işlemidir. Her eşyanın yerli yerine konduğunda insanın gözünün ve gönlünün ferahlayacağı gibi, bizi bekleyen işler de zamanında yapılırsa, kolay olan işlerin birikerek zorlaşması önlenmiş olur. Aynı zamanda insana kalite katan temizlik ve düzen anlayışı kazandırılmış olur. İnsanlarla bir arada yaşamayı kolaylaştıran sorumluluklarının bilincinde olma, işi zamanında hatta daha önce bitirme alışkanlığı, işini severek ve coşkuyla yapıp yeni işlere hazır olma performansı, insana zirveleri işaret eden levhalar gibidir. İşte bütün bunlar, disiplini hayata kattığımızda oluşacak güzelliklerdir.

Saliha Erdim

Hazret-i İnsan İçin Hazreti Aile

Yazı kategorisi: Eğitim 3:47 pm yazan: Minik Kelebek

Hayata baktığımda İnsan’ı, İnsan’a baktığımda aile’yi görüyorum…
Hayat İnsan için ihya oluyor, İnsan’ın her an yeniden inşası için her şey yeniden yeniye varediliyor…
İnsan’ın en yalın anlamıyla İnsan gibi İnsan olması ancak aile ile mümkün gözüküyor…
İnsan suretinde hayvanlar bir başka bahis…
Karşılıksız ve katıksız, bedel istemeyen hakiki sevgi ancak aile ortamında tadılabilir…
Kendinden geçerek karşılıksız yardımlaşma ancak ailede olabilir…
Dokunmanın büyüsü, sihirli dokunuşlar aile sıcağında sözkonusu…
İnsanın hamurunu yoğuran ilk yoğun tecrübeler ailede…
İlk talim ve terbiye, samimi edep aileyle…
İnsanı içeriden inşa eden tüm hasletler evvela ve bizzat aileden…
En doğal halimizle kendimiz gibi kendimiz olabildiğimiz tek yer aile…
Aileye lanet okuyanlar oldu, ailesiz toplum oluşturma çabasında olanlar oldu…
Ama hiçbiri aileye alternatif olabilecek, kalıcı ve huzur bahşedici bir model öneremedi, geliştiremedi…
Geliştirilen plastik modellerde insansılar üretebildiler ama Hazret-i İnsan’ı kalbinden başlayarak ihya ve inşa edemediler…
Ne yazıkki insan mayasının bileşenlerini anlayamadılar…
Toplumu muhayyel bir tanrı gibi her şeyin belirleyicisi tayin ettiler…
Halbuki toplum bir soyutlamadır…
Her şeyin ölçüsü olarak toplumu ve toplumsallığı tayin ettiler…
Bir şeyi normal ve anormal kılan faktör çoğunluk ve dolayısıyla toplumdu, toplumsal kurallara uyarak mutlu olabilirdik.
Peki ama toplum hangi kurallara uyardı, ya uyulan kurallar İnsan’a karşıysa ne olurdu? Toplum için insan dediler, insan için toplum değil…
Toplumculuğu, ferdin topluma kurban edilmesi olarak anladılar ki bu kurban töreninde ailenin hiç yeri yoktu…
Bugün azı dişlerimizle tutunarak aileye sahip çıkmak zorundayız…
Aileye yani İnsan’a…
Aileyi tekrar bir medrese, bir tekke, bir okul, bir eğlence merkezi haline getirmekle mükellefiz…
Aileden çalan ebeveyn kör atın arpasından çaldığının farkında olmalı…
Ailenin odağına ilim ve iman talimini koyduğumuzda, ailenin maddi yanına yani cesedine ruh üfleyip manevi aileyi elde edeceğiz…
Aksi takdirde aile, maddi bir mekan hapishanesi olmaktan öteye geçemeyecek…
Aile toprağına ilim ve amelin çekirdeğini diktiğimizde, imanının gür ağacı daha bir serpilecek ve insan böylece hakikaten İnsan olacaktır, yani hazret-i insan…
‘İman insanı insanı eder, belki sultan eder’ diyen Hazret’i hatırlamak gerek… İman ağacının dikildiği toprak olarak aileyi anıp bir daha yenibaştan düşünmek gerek…
* Hazret; sayın, muhterem, saygıdeğer gibi anlamları da içerir… (Y.Ö.Ö)

Yusuf Özkan Özburun

Rol Yapmıyorum, İnsan Oluyorum…

Yazı kategorisi: Eğitim 3:46 pm yazan: Minik Kelebek

Psikoloji ve Pedagoji kitaplarına bakacak olursak, Anne ve Baba olmak öncelikle bir ‘rol’ü üstlenmek ve yerli yerinde temsil etmek demektir…’Eşler arası rol dağılımı’, ‘Aile içinde anne-baba ve çocuğun rolü’ gibi başlıklar popüler başlıklardır… Bu ‘rol’ kavramsallaştırmasını oldum olası sorgulamışımdır. Fakat ‘rol’ kavramını tiyatroda rol yapmakla karıştırmayacak kadar da saf olmadığımı tahmin edersiniz… Yani sorgulamam bir yanlış anlamadan kaynaklanmıyor, tam aksine doğru anlamaktan kaynaklanıyor… Kanaatime göre anne ve baba olmak ‘rol’e indirgenemeyecek boyutta bir ‘var oluş’ meselesidir… Halbuki modern psikoloji ve pedagoji (ve dahi sosyoloji) aileyi sadece yatay planda toplumsal bir birim, anne babayı da bu sosyal birimin üyeleri olarak algıladığı için ‘rol’lerden dem vuruyor… “Peki öyle değilse nasıl algılayacağız?” diyeceksiniz ki hakkınız var.

Öncelikle, insan denilen varlık bütün bir kainatın parçası olarak (mekanik bir parça değil, okyanustaki damla gibi bir parça) büyük bir ruh cevheri taşıyan, cismi küçük anlamı büyük, kökleri gayb aleminde gövdesi şimdi ve burada (şehadet alemi), dal ve budakları yine gayba yönelik şerefli bir varlıktır… Özünde metodik ateizmi barındıran sosyal bilimlerin söylediği gibi ne bir ‘organizma’, ne bir ’sosyal varlık’ ne de ‘kompleks bir metabolizma’ değil… Temel insan tanımı ‘mahlukatın en şereflisi’ olan bir anlayışı baz alarak bir nefs ilmi (psikolojinin Müslümancası) geliştirilecek olsaydı, acaba anne babaya, aileye, çocuğa karşı bakış açısı nasıl olurdu ve kavramlar nasıl kurulurdu? Çocuk terbiyesine nasıl bakılırdı? Öyleyse net konuşalım:

1) İnsan dünyaya bütün varlıkla birlikte bedenini ruhuna tabi kılmak, ruhunun olgunluğuna bedenini yaklaştırmak için terbiye olmak amacıyla gelmiş bir varlıktır… Varolan herşey Rabbin terbiyesine muhatap olmaktadır, her şey kendi hamlığından olgunluğuna oradan da ölüme yürümekle terbiye sürecini ifa etmektedir. Bir gül, fidan olmaktan tomurcuklanmaya, tomurcuktan goncaya, goncalıktan gür ve gümrah bir gül olmaya oradan da toprağa karışmaya doğru uzanan çizgide üzerinde ilahi terbiyenin kemâl yolculuğunu göstermektedir. Ölüm, olgunluğun zirvesidir, terbiyenin de doruk noktasıdır. Bu yönüyle hayata anlamını veren ölümdür, ölümsüz bir hayat eksik kalacaktı… Tıpkı bu örnekte olduğu gibi, her şey kendi gelişim sürecinde potansiyel halden aktif hale geçerek üzerindeki terbiyeyi mükemmelliğe taşır… Öyleyse anne baba olmak, tüm zahmetleriyle birlikte insan için “kâmil insan olma yolculuğunda” çok önemli bir terbiye sebebidir. “Çocuğum benim dünyada terbiye olma, kâmil insan olma yolculuğumun en önemli vesilelerinden biridir” diye, birbirine ve çocuğuna bakmak acaba ne anlama gelir?

2) Bir heykeltraşın önündeki çamura şekil vermesinin incelikli yöntemleri anlamında bir çocuk terbiyesinden bahsedilemez… Birinin özne (anne-baba veya öğretmen) diğerinin nesne olduğu bir aktif-pasif ilişkisinden ve bu anlamda bir çocuk eğitiminden söz edilemez… Hatta bu anlamda, çocuk terbiyesi diye bir şey yoktur. Anne babanın terbiyesi vardır. Çocuğumuzun terbiyesi bizim nefsimizin ham taraflarının terbiyesinin bir yoludur. ‘Çocuğumu terbiye ediyorum’ demeyeceğim, ‘Çocuğumla terbiye oluyorum’ diyeceğim… Zor çocuk zor bir terbiyeye ve imtihana muhatap olduğum anlamına gelir. Hastalık, kaza, yaralanma, özürlülük, musibetler benim üzerimdeki ilahi terbiyenin ve tasarrufun bir parçasıdır… Hayır, ben çocuğumu terbiye etmiyorum, onun aracılığıyla kendi terbiyem için gayret ediyorum. Ben kendi terbiye sürecimde başarılı oldukça bunu çocuğumda, aynada kendimi seyreder gibi seyrediyorum…

3) Bütün bunlarla birlikte düşündüğümde anne baba olmak bir varoluş meselesidir, dünyadaki vazifemi yerine getirmekle ilgilidir, nefsimin hoyrat yanlarıyla mücadele edip bedenimi ruhuma yoldaş kılmamın bir yoludur. Aile içinde “rolümü” yerine getirmiyorum, insan oluyorum. Bir baba olarak akşam yemeğinde sofrada olmak için koşturuyorsam bunu “babalık rolünü” yerine getirmek için değil “insan olma” olma randevuma geç kalmamak için yapıyorum.

Özetle: Rol yapmıyorum, İnsan oluyorum…

Yusuf Özkan Özburun

İslamda Ailenin Önemi

Yazı kategorisi: Eğitim 3:45 pm yazan: Minik Kelebek

Aile, anne baba ve çocuklardan oluşan en küçük toplum birimidir. Bu bakımdan aile toplumun temel taşı sayılmıştır. İlk toplumlardan günümüze kadar, bütün toplumlarda aile vardır. İnsanları diğer canlılardan ayıran önemli özelliklerden biri, insanların aile düzeni içinde yaşamalarıdır. Anne baba ve çocukların yanında nine, dede, amca, hala, dayı ve teyzeler de aileden sayılır.

Dinimize göre aile; anne, baba ve varsa çocuklardan oluşan kutsal bir yuvadır. Birbirlerine sevgi ve saygı bağlarıyla bağlı olan; aynı inanç, aynı düşünce ve aynı duyguları paylaşan; kendilerine düşen görevleri yerine getiren bireylerden oluşan aileler, huzurlu olurlar. Kur’an-ı Kerim’de “Allah sizlere kendinizden eşler, eşlerinizden de oğullar ve torunlar var eder.”1 buyurulur.

İslâm dini aileye büyük önem vermiştir. Çünkü aile hem kişinin huzur bulduğu bir ortam, hem neslin devamı için bir vesile, hem de kişiyi dince günah sayılan çeşitli kötülüklerden koruyan bir kurumdur. Kur’an-ı Kerim’de “İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda sevgi ve rahmet var etmesi Allah’ın varlığının belgelerindendir. Bunda düşünen insanlar için dersler vardır.”2 buyurulur.

Toplumun özü ve temeli ailedir. Uygarlıkta ileri gitmiş ne kadar millet varsa, aile ocağında iyi eğitim görmüş bireylerden meydana gelmiştir. Çünkü milletler birçok ailenin birleşmesinden meydana gelmektedir. Dinimiz, ailelere, aile kurumuna ve aile bireyleri arasındaki ilişki ve bağlara büyük önem vermektedir. Aile, evlilik ve nikah bağıyla kurulur. Peygamberimiz bir hadisinde “Nikah benim sünnetimdir. Evleniniz, ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla öğünürüm.”3 buyurmuştur.

Ailenin düzenli, huzurlu ve mutlu olması, aile bireylerinin birbirlerine karşı sevgi, saygı, yardımlaşma ve dayanışma bilinci içinde olmalarına bağlanmıştır. Aslında milletin bütün bireyleri, birbirleriyle sevgi, saygı ve yardımlaşma ihtiyacındadırlar. İnsan, yaradılışı gereği bir başkasına muhtaçtır. Üzüldüğümüz veya sevindiğimiz zaman, bu duygularımızı paylaşacak dostlar ararız. Bunların başında da aile üyeleri gelir.

Anne ve babalar, kendileri ve çocukları için çalışırlar. Aile üyelerinin ihtiyaçlarını helâl yoldan çalışarak temin ederler; çocuklarının geleceği için çok büyük maddî ve manevî fedakârlıklar gösterirler. Çocuklarına millî ve manevî değerleri tanıtırlar. Onların güzel ahlâklı olmaları için çaba harcarlar.
Anne ve babasını seven çocuklar, içten gelen bir sevgi ve saygı duygusuyla onlara bağlanırlar. Aile içinde düzen ve huzurun sağlanmasına yardımcı olurlar. Kendilerinden yaş ve tecrübede daha büyük olan aile bireylerine saygıda, küçük olanlara ise sevgide kusur etmemeye çalışırlar.

Aile bireyleri kendi aralarında, yardımlaşma ve dayanışma içinde olurlar. Herkes, ailenin sevinci ile sevinir, üzüntüsüyle üzülür. Aile bireyleri kendilerine düşen görevleri aksatmadan yerine getirirler. Anne ve babasına eziyet etmezler. Akrabalarını, dostlarını ve komşularını sever, sayar ve yardımlarına koşarlar.

Aile, her insanın doğup büyüdüğü kutsal bir ortamdır. Hepimizin kaldığı bir yer vardır. İnsanların kaldıkları yerlere ev deriz. Ancak aile bireylerinin yaşadıkları yerlere yuva denir. Aile yuvalarına, aile ocağı da denilmektedir. Aile yuvası ve aile ocağı gibi deyimler, içinde rahatlık ve güven duygusu veren, içinde sıcaklığını hissettiğimiz yerler anlamında kullanılmaktadır. O hâlde, içinde yaşadığımız binaların maddî yapısına ev derken, içinde yaşadığımız manevî ortama da aile yuvası veya aile ocağı diyoruz.

Hepimiz aile yuvamızın şeref ve haysiyetini zedeleyecek söz ve davranışlardan kaçınmalıyız. Büyüklerimize saygı göstermeli, küçüklerimize her konuda yardımcı olurken, şefkat ve merhametimizi onlardan esirgememeliyiz. Elimizden geldiğince aile bütçesine katkıda bulunmalıyız. Ev işlerinde ve dışarı işlerinde birbirimize yardımcı olmalıyız. Bunların karşılığında hiçbir ücret beklememeliyiz. Çünkü aile işlerinin ücreti sevgi ve ilgidir.

Aile bireyleri, ara sıra, birbirlerine hediye alarak sürpriz yapmalıdırlar. Bu olay hepimizi çok heyecanlandırır. Aile içindeki neşemiz bir kat daha artar. Bu mutluluğu hep birlikte paylaşırız. Bayram, kandil ve önemli günler hediye almak için en uygun zamanlardır. Çünkü hediye sevgi sembolüdür. Sevgili Peygamberimiz de bazen, aile bireylerine hediye vererek onları sevindirirdi. Hediyeleşme konusunda da ümmetini teşvik ederdi. O, aile içerisinde en büyük hediyenin sevgi olduğunu belirtmiştir.

1. Nahl suresi, ayet 72
2. Rum suresi, ayet 21
3. İbn Mâce, Nikah, 1

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN

Okul Ailede Başlar

Yazı kategorisi: Eğitim 3:44 pm yazan: Minik Kelebek

Çocuğun temel eğitim kurumu ailedir. Yeni anlayışa göre çocuğun eğitimi ana rahminde başlar, doğumdan sonra devam eder. Kişiliği, altı yaşına kadar, aileden aldığı eğitimin kalitesine ve şekline uygun olarak yüzde seksen tamamlanmış olur. Bir çocuk okula başladığında ya güvenli veya güvensiz, ya bağımlı veya bağımsız, ya sorumlu veya sorumsuz bir kişilik kazanmış olacaktır. Ailede eksik kalan ve yanlış verilen eğitimin okulda düzeltilmesi çok zordur. Onun için diyoruz ki: “Okul ailede başlar.”
Bir aileye sahip olmak, fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal gelişimi için gereken maddî ve manevî desteği almak her çocuğun temel haklarındandır. Bazı anne babalar çocukları için çok çalışarak, çok para kazanarak onların maddî ihtiyaçlarını karşılayarak, bakıcı tutarak, özel okullarda okutarak görevlerini yaptıklarını zanneder; bundan çok daha önemli olan sevgi, güven, yardımlaşma, paylaşma, işbirliği, dinî eğitim gibi manevî ihtiyaçlarını ihmal ederler. Çocuğun kişilik gelişiminde anne baba modeli çok önemlidir. Taklit ve oyun çocuğun en etkili öğrenme araçlarındandır. Çocuk, sevdiği aile üyelerini ve arkadaşlarını taklit ederek yeni şeyler öğrenir ve onlarınkine benzer davranış kalıpları edinir.
Çalışan anneler çocuklarına gündüzleri yeterli zaman ayıramadıkları için, onların bakımını ve eğitimini başkalarına (büyükanne, komşu, bakıcı, kreş, yuva) bırakmak zorundadırlar. Çocuğun teslim edileceği kişi, tercihen, çocukla kan bağı olan büyükanne, hala, teyze gibi yakın akrabadan biri olmalıdır. Yakın akrabadan seçilmesinin iki faydası vardır. Birincisi, çocukla kan bağı olduğu için ona kötü davranma, şiddet uygulama ihtimali çok düşüktür. İkincisi, yakın akrabalar arasında çocuk eğitimine ve terbiyesine bakış açısı, davranış biçimleri, gelenek ve görenekler birbirine çok benzer. Eğer yakın akraba imkânı yok ise ikinci alternatif, çocuğun yaşına uygun, tanıdık ve güvenilir bir kreş/anaokulu olabilir. Komşu ve bakıcı riskli olduğu için en son çare olmalıdır.

Ailenin ve Ana Okulunun Çocuk Eğitimindeki Yeri

Anne baba olma sorumluluğu ve bilinci taşıyan, ekonomik ve kültürel seviyesi yüksek bir ailede yetişen çocuk, anne baba olma sorumluluğundan ve bilincinden habersiz, kültürel ve ekonomik seviyesi düşük bir ailede yetişen çocuğa göre daima avantajlıdır. Ekonomik seviyesi yüksek olduğu halde kültürel seviyesi düşük ailelerde yetişen çocuklar genellikle anne baba ve aile büyükleri tarafından şımartılmış, her isteği yerine getirilmiş, yapabileceği işlerde bile hizmet almaya alışmış olduğundan okula uyum sağlaması çok zordur.
Bir çocuk 6 yaşına gelip okula başladığında bazı temel davranışlar ve kişilik özellikleri kazanmış olmalıdır. Kısa sürede okula uyum sağlamalı, okul ve sınıf içi kurallara uymalı, ders dinleme ve ödev yapma sorumluluğunu yerine getirmelidir.
Bir çocuk 6 yaşına gelip okula başladığında, okula uyum sağlayabilmesi, okulun kurallarına uyabilmesi, ders dinleme ve ödev yapma sorumluluğunu yerine getirebilmesi için bazı temel davranışları, becerileri ve kişilik özelliklerini kazanmış olması gerekir. Bu da ancak anne baba olma sorumluluğu ve bilinci taşıyan ideal bir aile ortamında gerçekleşebilir. Çalışan annelerin çocuklarına bu becerileri kazandırma sorumluluğu büyük çapta anaokuluna aittir. Ailede ve anaokulunda kazandırılan davranış ve becerilerin okul başarısında büyük payı vardır. Okula başlayacak bir çocuğun aşağıda sıralayacağımız davranış ve becerileri kazanmış olması beklenir.

Kişisel Beceriler

• Sabah yataktan kalkınca pijamalarını çıkarıp elbisesini ve çoraplarını giyebilir. Uyarıya gerek kalmadan elini ve yüzünü yıkar.
• Anne ve babanın yardımı olmadan kendi yemeğini kaşık, çatal ve bıçak yardımıyla yiyebilir.
• Yemekten sonra elbisesini ıslatmadan ellerini yıkayıp dişlerini fırçalayabilir.
• Ayakkabılarını doğru giyebilir ve bağlarını bağlayabilir.
• Kendi başına tuvalet ihtiyacını giderebilir. Tuvaleti temiz bırakır, tuvalet çıkışında ellerini sabunla yıkar.
• Odasını temiz tutar.
• Oyunu bitince oyuncaklarını toplar, dolabına veya sepetine koyar.

Sosyal ve Duygusal Beceriler

• Arkadaş seçebilir, onlarla oyun kurabilir. Oyunlarda verilen rolü yerine getirir, oyunun kurallarına uyar.
• Arkadaşlarıyla yardımlaşır ve iş birliği yapar.
• Arkadaşlarının sevincine ortak olur, üzüntülerini paylaşır.
• Küçük çocukları ve hayvanları sever, onlara eziyet etmez.
• Yapamadığı işlerde büyüklerden yardım isteyebilir.
• Bakkaldan ekmek ve gazete alma, çöp dökme gibi basit işleri yapabilir.
• Sevgi, mutluluk, sevinç gibi duygularını ifade edebildiği gibi; kızgınlık, hoşnutsuzluk ve üzüntü duygularını da açıkça dile getirebilir.
• Yemek saatlerinde ailesiyle birlikte olmaktan ve sohbet etmekten zevk alır.
• Ailesiyle birlikte seyahat etmekten, geziye çıkmaktan ve pikniğe gitmekten hoşlanır.

Dil ve Bilişsel Gelişim Becerileri

• Kendi adını soyadını ve aile üyelerinin adlarını söyleyebilir
• Sekiz kelimeye kadar cümleler kurabilir, söylendiğinde tekrar edebilir.
• Niçin sorusuna mantıklı cevaplar verebilir.
• Kısa şiirleri ve şarkı sözlerini ezberleyebilir.
• Ana renkleri tanıyabilir.
• Yirmiye kadar sayabilir.
• Birden ona kadar nesneleri ve sayıları toplayıp çıkarabilir.
• Haftanın günlerini sayabilir.
• Ev telefonunu ve ev adresini ezbere söyleyebilir.
• Dinlediği bir hikâyeyi detaylarına kadar tekrar anlatabilir.
• Yaptığı bir davranışın sebep ve sonucunu açıklayabilir.

Okul Korkusu

Okul korkusu, fobiler sınıfında yer alan, anaokuluna ve ilköğretim birinci sınıfa başlayacak bazı çocuklarda görülen aileden, özellikle anneden, ayrılma kaygısı ve sıkıntısıdır. Okul fobisi, okulun kendisinden kaynaklanmayan, sebebini çocuğun da bilmediği, eksik ve hatalı aile eğitimi sonucu bilinçaltına yerleşmiş korkulardan kaynaklanmaktadır. Okul korkusu anaokuluna başlayan küçük çocuklarda daha sık görülür. Yetişkinlerin bile yeni bir ortama uyum sağlamada zorlandıkları göz önüne alındığında, ailesinden ilk defa uzak kalacak küçük bir çocuğun yeni ortama hemen uyum sağlaması beklenemez. İlk gün annesiyle birlikte oturmak istemesi, birkaç gün sınıf arkadaşlarına ve öğretmenine alışmada zorlanması normal sayılmalıdır.
Her çocuk okula karşı aynı tepkiyi göstermez. Ailesi tarafından okul ve öğretmen hakkında olumlu kanaatleri olan, ağabeyi veya ablası okulda başarılı olan ve ödül alan çocukların okul korkusu yaşamadıkları görülmektedir. Okula başlamadan önce çeşitli vesilelerle ağabeyi, ablası ve aile büyükleri tarafından okula götürülmüş, sınıfta oturan, bahçede oynayan öğrencileri gözleme fırsatı bulmuş, öğretmen tarafından saçı okşanmış bir çocuk okulun korkulacak bir yer olmadığını görmüştür. Ağabeyinin, ablasının veya komşu çocuğunun severek okula gittiğini, ders çalışmaktan zevk aldığını, eve iyi bir karneyle gelip hediyeler ve aferinler aldığını gören bir çocuk da yine okula karşı olumlu duygular besleyecektir. Bu çocuklara okul forması, yeni ayakkabılar, okul çantası, kitaplar, defterler, kalemler çok çekici gelecek, bir an önce okula başlamak için sabırsızlanacaktır.
Annesinden ve evinden ilk defa uzaklaşacak ve yeni bir ortama girecek olan anaokulu çocuğunda zaman ve mesafe kavramları yeterince gelişmediği için kaygı duyacaktır. Açıkça dile getirmese de çocuğun aklında kaygı taşıyan şu sorular vardır:

• Evimden ne kadar uzaktayım?
• Annemi özlediğimde hemen gelebilir mi?
• Annem beni sevmediği için mi buraya bıraktı?
• Annem ne zaman beni almaya gelecek?
• İhtiyaçlarımı kime söyleyeceğim?
• İhtiyaçlarımı kim karşılayacak?
• Burada istediğim şeyi yapabilecek miyim?
• Bir şey istediğim zaman bana kızacaklar mı?
• Yaramazlık yaptığım zaman ceza verecekler mi?
• Bu çocuklar beni döver mi?

Anaokuluna başlayacak bir çocuk bu soruların cevabını alacak şekilde okul hakkında bilgilendirilmiş, okulu gezmesi sağlanmış, çocuklarla ve öğretmenlerle tanıştırılmış ise birkaç gün içinde okula alışması beklenir. Eğer buna rağmen okulun kapısından girmek istemiyor, annesinin eteğinden yapışıp bırakmıyor, ağlıyor, tepiniyor ise aile incelemesi ve terapi gerekmektedir.

Okul Başarısında Ailenin ve Öğretmenin Etkisi

Okul öncesi dönemde çocuğun her şeyi bilen bir anne ve babası vardı. Şimdi onlardan daha fazla bilen bir öğretmeni vardır. Çocuğun gözünde öğretmen her şeyi bilen kişidir. Eğer anne baba onun bildiği şeyleri bilselerdi okula gönderirler miydi? Kendileri öğretirdi. Öğretmen çocuğun bu iyi niyetini boşa çıkarmamalı; bilgisi, sevgisi, giyim kuşamı ve ahlaklı ile çocuğun güvenini kazanmalıdır. İlk intiba çok önemlidir. Çocuk ilk günlerde öğretmenini severse okulunu da sever.

Öğretmenini seven bir çocuk onu anne ve baba gibi görür. Anne ve babadan görmeye alıştığı sevgiyi ve ilgiyi ondan da bekler. Ancak bilgi konusunda öğretmen anne ve babanın üzerinde yer alır. Öğretmenin dediği kanundur. Anne ve baba onu bozamaz, aksini söyleyemez. Öğretim üyesi bir profesör arkadaşım anlatmıştı. Kızı okula ilk başladığı günlerde ödev yaparken yardımcı olmaya çalışmış: “Şöyle yapsan daha iyi olur,” demiş. Kızı hemen itiraz etmiş: “Hayır, öğretmenim böyle yapacaksınız dedi, sen ondan iyi mi bileceksin!”

Çocuklar okula başladıklarında başarısız duruma düşmekten korkmazlar. Bir başka ifade ile başarısızlığın ne olduğunu bilmezler. Denemekten korkmaz, tekrarlamaktan yorulmazlar. Önlerine engel konmadığı, motive edilip teşvik gördükleri zaman çalışmaktan zevk alırlar. Onlara başarısızlık korkusunu biz büyükler aşılarız. Ödevini yapmadan giderse, öğretmenine ve arkadaşlarına mahcup olacak diye, onun yerine biz endişe duyarız. Tepesine dikilir dersini yaptırırız. Dersini yapmadan sokağa çıkmasına izin vermeyiz. Neden? Çünkü dersini çalışmaz, ödevlerini yapmazsa başarısız duruma düşer. Okul başarısı yer şeyden önemlidir. “Bunların nesi yanlış?” diyen okuyucularım olacaktır. “Çocukları neden okula gönderiyoruz? Okuyup büyük adam olsunlar diye. İyi bir meslek sahibi olmanın yolu okul başarısından geçer” diyeceklerdir.

Her anne baba çocuğunu okula gönderirken onun başarılı olmasını ister; sadece okuma yazma öğrensin diye göndermez. Doğru mu, doğru. Yanlış nerede? Yanlış, yaklaşım tarzında. Yanlış, çocuk adına sorumluluk alıp onun adına karar vermede ve çocuktan bu kararlara uymasını istemekte. Başa dönecek olursak, okul öncesi eğitimde yanlışlar ve eksiklikler varsa; bunlar aynen okul hayatına yansıyacaktır.

Aileye bağımlı, neyi nasıl yapacağı devamlı anne baba tarafından söylenen, devamlı yardım almaya alışmış, kendi başına karar veremeyen, sorumluluk almaktan korkan bir çocuk, alışık olduğu üzere, okul derslerinde ve ödevlerinde anne babanın hatırlatmasını ve yardımını bekleyecektir. Çocuğu yardım almaya alıştıran ve onun adına sorumluluk alan anne baba tutumunu okul işlerinde de sürdürecektir. Ona ders çalıştıracak, neyi nasıl yapması gerektiğini gösterecek, ödevlerine yardımcı olacaktır. Öyle ki, bazen çocuk ödevini ihmal edip uykuya yattığında veya canı ödev yapmak istemediğinde anne baba öğretmenine karşı mahcup olmasın diye ödevlerini yapacaktır. Çocuk anne babanın yaptığı ödevden aferin aldığı zaman sevinmeyecektir. Çünkü bu aferin kendi emeğinin karşılığı olan bir aferin değildir.

Okula başlayan bir çocuk, ailede doğru eğitim almış ise, öz güveni yüksek, kendi ayakları üzerinde dikilmeyi öğrenmiş, kendi başına karar alabilen, karşılaştığı problemleri anne babanın yardımı olmadan çözebilen, sorumluluk almaktan korkmayan bir çocuk olması beklenir. Bu çocuk, ailede alışık olduğu üzere, okula kısa zamanda uyum sağlayacak, kurallara uyacak, arkadaş edinecek, ders dinleyecek, ödevlerini yapacak, çalışmaktan ve başarılı olmaktan zevk alacak, gücünü ve yeteneğini aşan durumlarda anne babadan yardım isteyecektir.

Her çocuk ailenin aynası gibidir. Pedagoji bilen bir öğretmen çocukları gözlemleyerek aileleri hakkında doğruya yakın bilgi edinebilir. Bazen anne babalar çocuklarının huyları ve yetenekleri konusunda gerçekçi olmazlar. “Kirpi yavrusunu ‘pamuğum’ diye sever” atasözümüz bu gerçeğe işaret etmektedir. Öğretmen çocuğu tanıma adına daha gerçekçi davranır. Onun için anne babalar çocuğu okula gönderdikten sonra belli aralıklarla mutlaka öğretmeni ile görüşmeli, çocuğuna yardımcı olurken öğretmenin tavsiyelerini göz önünde bulundurmalıdır.

Bu yazımızın özellikle okula çocuklarını yeni gönderecek olan anne babalara yardımcı olmasını umuyor, bütün öğrencilerimize sağlık ve başarı diliyoruz.

Ali Çankırılı

03.23.08

Çocuğunuz cennete, siz cennete…

Yazı kategorisi: Eğitim 9:59 am yazan: Minik Kelebek

03.14.08

Televizyonu Kontrol Altına Almanın Yolları

Yazı kategorisi: Eğitim, Senai Demirci 7:47 pm yazan: Minik Kelebek

Araştırmalara göre, sekiz yaşın altındaki çocuklar televizyonun etkisi nedeniyle gerçek ile kurguyu birbirinden ayıramıyorlar. Ve her gün televizyon karşısında kendilerince “gerçek şiddet”i, “gerçek cinselliği” seyredip öğreniyorlar. Kuşkusuz, bu etkiler televizyonun tamamen kötü olduğu, kökünün kazınması gerektiği anlamına gelmiyor. Buradaki sorun, televizyonun ölçüsüz izlenmesidir. Çözüm de doğru bir ölçü belirleyip hayata geçirebilmektir. Ölçüsüzce tükettiğimiz ve acımasızca tükendiğimiz televizyon karşısında, hiç olmazsa çocuklarımız adına, neler yapabiliriz?

1. Öncelikle televizyon konusunda çocuğu doğrudan karşınıza almayın. Televizyonun çocuğun dünyasında çok cezbedici bir eğlence olduğu gerçeğini görün ve kabul edin. Özellikle yasaklamanız bu cazibeyi daha da arttıracaktır, unutmayın.

2. Kendinize bir bakın. Televizyon sizin dünyanızda nerede? Büyük ihtimalle televizyon evinizin en çok kullanılan odasındadır. Eğer bu tahmin doğruysa, televizyonunuz yine büyük bir ihtimalle odanın en merkezî yerinde olmalı! Bütün koltukların yüzünün döndüğü yönde! Sizin için bu kadar önemli ve merkezî bir konumda olan televizyonu çocuğunuzun bir kenara atmasını beklemek çok da gerçekçi olmasa gerek. Unutmayın ki, çocuğunuz sizin televizyona atfettiğiniz önemi de algılar. Evin en merkezî odasının en hâkim konumundaki televizyonun çocuğunuza söylediği şey şudur: Televizyon vazgeçilmezdir! O halde televizyonu, hayatınızın kenarına bir yere çekmeye ne dersiniz?

3. Siz televizyonu merkezî konumundan edebilirseniz, şimdi çocuğunuza televizyon seyretme konusunda bir ölçü teklif edebilir konuma gelmişsiniz, demektir. Bu noktada çocuğunuza bir “televizyon bütçesi” yapmasını önerin; günde kaç saat, haftada kaç gün televizyon seyredebileceği konusunda ortak bir anlaşma yapın -tabii, seyrettiklerinin içeriğini onaylamak kaydıyla.

4. Televizyon kapatmayı öğretin. Televizyonu neden kapattığınızı, neden her programı seyretmediğinizi ve seyretmesini istemediğinizi açıklayın. Gerekirse tartışın. Çocukları baştan kendi yanınıza alın. Bu konuda belirleyici ve zorlayıcı olmak yerine, liderlik rolünü üstlenin.

5. Çocuğunuz yatak odasına televizyon koymayın, koymuşsanız da alın. Böylesi “özel seyretme alanları” televizyon ya da video oyunu seyretme ihtimalini iki kat arttırır. Televizyonu ev için gizli olarak seyredilebilecek bir yerde değil, ancak ortak seyredilebilecek ama merkezî olmayan bir mekânda tutun.

6. Çocuklara ödül ya da ayrıcalık olarak televizyon seyretmeyi vaat etmeyin. Daha ilginç ödüller bulabilirsiniz. En iyi ödül, ona yakınlık göstermeniz ya da onunla birlikte geçirebileceğiniz bir meşguliyet önermenizdir.

7. Çocuklarınıza televizyon seyretme zamanı kazandıracak fırsatlar da tanıyabilirsiniz. Kendilerinin bir seçimde bulunmalarını sağlayarak, ödevini erken ve doğru bitirmesi halinde artan vaktini televizyona ayırabileceğini söyleyebilirsiniz. Böylece kendisine bir seçim imkânı sağlamış; yasaklamayı hissettirmemiş olursunuz.

8. Televizyon seyretmekten vazgeçtiği zaman ya da televizyon seyretmek yerine daha yapıcı bir işe yöneldiği zaman, onlara iltifatta bulunun. Çocuğunuzu televizyondan uzaklaştırmanın yolu, her zaman yapılageldiği gibi televizyon seyrederken otoriter uyarılarda bulunmak değil, televizyon seyretmediği zamanlar iltifatlarda bulunarak ödüllendirmektir. “Televizyonu kapatıp ödevine başlaman beni çok mutlu etti!” gibi bir cümle, “Ödevini yapmadığın halde niye televizyon seyrediyorsun!” gibi cümlelerden daha yapıcı ve etkileyicidir.

9. Daha iyi bir rol modeli olun. Anne baba olarak televizyon seyretmek yerine, okumak, bir hobi ile uğraşmak veya kendi aranızda sohbet etmek gibi aktiviteler yapın.

10. Çocuğunuzla birlikte televizyon seyredin. Bu sayede neyi seyredeceklerine karar verirsiniz. Ayrıca, reklamlar gibi çocuğu tüketime yöneltici yayınların içeriğini de beraberce tartışabilirsiniz. Onların şiddet ya da cinsellik gibi yayınların etkilerine doğrudan maruz kalmasını beklemek yerine, önceden hareket ederek, mesela bir tabancayla vurulmanın ne demek olduğunu, vurulan insanın ailesinin neler hissedebileceğini anlatabilirsiniz. Onları ölçülü olarak olan bitenle yüzleştirebilir ve böylece bir tür bağışıklık sağlayabilirsiniz.

11. Eğitim programlarını tercih edin. Televizyonların “prime-time” dedikleri saatler eğlenceye ayrılmıştır. Kendinize ve çocuğunuza prime-time’ın dışında özel seyir saatleri oluşturun, böylece hem daha kaliteli programlar seyretmiş olursunuz hem de daha az reklam iletisine maruz kalırsınız.

12. Çocuklarınızı komşu çocukları ile, okul arkadaşları ya da arkadaşlarınızın çocukları ile sık sık bir araya getirin. Komşuluğun yozlaştığı, dostluğun köreldiği bir zamanda onlara komşuluk, dostluk ve arkadaşlık adına güzel şeyler yapabileceklerini hissettirin. Onla televizyon dışında gözle görülür, elle tutulur başka eğlence türlerinin de olduğunu hatırlatın.

13. Çocuğunuzun televizyon programcısı siz olun. Onunla çok sevdiği bir programın benzerini yapmaya çalışın. Sunuculuk yapın ya da çocuğunuzun sunucu olmasına izin verin. Evdekilerden kendinize seyirci bulun. Bunun belki daha sahici, belki daha başarılı ve kesinlikle reklamsız program olduğu görüp sevebilir. Bunu yaparken televizyona rakip değil, alternatif olmayı deneyin.

14. Televizyonu bir “çocuk bakıcısı” gibi kullanmayın. Yapabileceğiniz en kötü şey budur. Ayak altından uzak olsun, sesi çıkmasın, ağlamasın diye çocuğunuzu televizyonun karşısına koymayın. Çocuğunuzun televizyon seyretme davranışının da sorumlusu sizsiniz. Bununla birlikte, zaman zaman bazı rutin meşguliyetlerinizi çocuğun televizyon seyretme saatlerine denk getirebilirsiniz.

Senai Demirci

03.11.08

Eyvah! Çocuğum İnternette

Yazı kategorisi: Eğitim 9:57 pm yazan: Minik Kelebek

Çocuklarda ve gençlerde, hatta anne-babalarda internet bağımlılığı üzerine tavsiyeler. Her eve, herkese lâzım!

Eskiden anne babalar çocuklarını sokağın ve kötü arkadaşın etkilerinden korumak için çaba gösterir, çabaları sonuç vermediği zaman gelip bize danışırlardı. Bilgisayar ve bunun yan ürünü olan internet hayatımıza girdikten sonra, sokağın ve kötü arkadaşın yerini ‘internet kafe’ler aldı. Anne baba ile duygusal bağları zayıf, aile içinde kendilerini değerli hissetmeyen, okul başarısı düşük çocuklar ve gençler, artık sokak yerine internet kafelere gidiyorlar. Kötü arkadaşın yerini, şimdi internet bağlantısı olan ev bilgisayarları aldı. Bize danışmak için gelen anne babalar, sokak yerine, internet kafelerden ve evdeki bilgisayardan yakınıyorlar.

Bilgisayar kullanmayı bilmeyen çoğu anne baba, derslerine yardımcı olacağı zannıyla, yüzlerce dolar ödeyip çocukları için bilgisayar alıyorlar. Bilgisayar ise, tek başına, bir makineden ibarettir; ders öğretmek ve çocuğu daha akıllı yapmak gibi bir marifeti yoktur. Bilgisayarı faydalı kılan ‘software’ dediğimiz programlar ve eğitim CD’leridir. Bu programlar da, ancak kullanmasını bilen ve doğru biçimde kullanabilen ellerde faydalı olabilir.

Gördüğüm kadarıyla, çocuklar, harçlıklarıyla eğitim programları yerine oyun CD’leri satın alıyorlar. Bilgisayarın başında saatlerce oyun oynayarak zamanlarını boşa harcıyorlar. Zamanlarının boşa gitmesi bir yana, çoğu şiddet içerikli savaş ve dövüş sahneleriyle dolu olan bu oyunlar onlarda saldırganlık duygularını besliyor. Nitekim, bilgisayar oyunlarını incelediğinizde, onların sadece eğlendirmekle kalmadığını, aynı zamanda güçlü olma, kıyasıya yarışma, rakiplerini geride bırakma ve kazanma hırsı aşıladığını; bunları yaparken de, sevgi, yardımlaşma, paylaşma ve acıma duygularını körelttiğini görürsünüz. Korkak ve özgüvenden yoksun çocuklar, oyunu kazandıkları zaman, kendilerini cesur ve kahraman hissediyorlar. Böylece, başa çıkamadıkları gerçek dünyadan kaçıp, sanal bir mutluluk veren sanal bir dünyaya sığınıyorlar.

İnternette sizi ve çocuğunuzu bekleyen tuzaklar

Eskiden disketle çalışan küçük atari (oyun) cihazları vardı. Atari’si olmayan çocuklar atari salonlarına gider, oyun ihtiyaçlarını karşılarlardı. Anne babaların o günlerde yakındıkları atari salonları, bugünün internet ortamı yanında çok masum kalırlar. İnternet bağlantısı olan her bilgisayar, çocukların ve gençlerin ruh sağlığını bozmaya hazır potansiyel bir tehlikedir.

Dönem ödevi için malzeme toplamak amacıyla internete bağlanan bir öğrenciyi düşünün. Tamamen iyiniyetlidir, bilgi toplamaktan başka bir amacı yoktur. Arama motoruna istediği bilgiyi yazar ve ‘ara’ komutunu verir. Arama motoru, bu bilgiyi alabileceği onlarca site adresini bir liste hâlinde verir. Çocuk bu adreslerden birini tıkladığı zaman, daha gireceği adres açılmadan, bu adrese yamanmış ‘pop-up’ dediğimiz bir veya birkaç reklam sitesi açılıverir. Çocuğu sitede tutmak için, ücretsiz abonelikten tutun da ücretsiz müzik ve film CD’si göndermeye kadar bir sürü cazip seçenekler ileri sürülür. Yapacağı şey, sadece bir form doldurmak ve gösterilen web adresine bunu postalamaktır. Büyüklerin bile kaçamadığı bu tuzağa çocuklar kolayca düşerler. Çünkü, ücretsiz hediyeler gönderilecektir!

Bu reklam sitelerinin önemli bir kısmı pornografi içerikli olup yasa gereği “18 yaşından küçükler için uygun değildir” uyarısı yapılır. Ancak, siteye girecek kişinin 18 yaşından küçük olduğunu kim ve nasıl tespit edecektir? Çocuk, meraktan, “18 yaşından büyüğüm” seçeneğini işaretleyerek siteye kolayca girebilir. Böylece, çok masum bir amaçla internete giren bir çocuk kendisini onu her bakımdan zararlı bir sitenin içinde buluverir.

Bu bakımdan, çocuklarınızı internetin zararlarından korumak için ilk yapacağınız şey, bilgisayarı herkesin göreceği bir yere koymaktır. Ondan sonra, internetin faydaları ve zararları konusunda çocuğunuzu bilgilendirmeniz, bilgisayarda geçireceği zamanı sınırlandırmanız, ve internete bağlı iken onu arasıra kontrol etmeniz gerekmektedir.

Cevap bekleyen sorular

İnterneti kötü amaçlarla kullanan kişilerin insanlar ve özellikle çocuklar üzerinde yol açtığı tahribat, son yıllarda, bir dizi araştırmanın konusu olmuştur. Bu araştırmalardan birini yürüten psikolog Michael G. Conner, “Internet Addiction and Cyber Sex” başlıklı makalesinde, altına kendi notunu da düşerek, şu soruları soruyor:
• Çocuğunuza dilediği zaman tanımadığınız bir yere gitmesine, tanımadığınız kişi veya kişilerle birkaç saat birlikte olmasına izin verir misiniz?
(Eğer çocuğunuzun odasında internet bağlantısı olan bir bilgisayar varsa, sorumuza “Hayır” demenizin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü, odasının kapısını kapatıp kendi başına kaldığında çocuğunuzun ne yaptığını bilemezsiniz. İstediği zaman internete bağlanıp, tanımadığı bir siteye girerek tanımadığı kişi veya kişilerle birlikte olabilir.)
• Kocanızın tanımadığınız bir kadının evine gitmesine, onunla saatlerce sohbet etmesine ve birlikte yatak odasına girmelerine izin verir misiniz?
(Eğer kocanızın çalışma odasında internet bağlantısı olan bir bilgisayar varsa ve onun bir internet bağımlısı olduğunu biliyorsanız, sorumuza cevap vermeden önce iyi düşünün.)
• İlişkileri yalan üzerine kurulmuş yabancı insanlarla tanışmak, onlarla sohbet etmek ve sırlarınızı paylaşmak ister misiniz? İnternet üzerinden tanıştığınız ve sohbet ettiğiniz insanların kim olduğunu biliyor musunuz? Onların verdikleri bilgilerin doğruluğundan emin misiniz?
(Eğer, “İki taraf bu sanal beraberlikten zevk alıyor ve eğleniyorsa, yalanın ne zararı var?” diyorsanız, sizin bir internet bağımlısı olduğunuzu söylemek zorundayız.)

Çocuğunuz veya siz, internet bağımlısı mısınız?

Psikolog Conner, yaptığı araştırmada, günde iki saat ve daha fazla süre internette gezinenlerin internet bağımlısı olma riskiyle yüzyüze olduğunu ve aşağıdaki problemlerle karşılaştığını tesbit etmiş:
• Her gün internete bağlanma ihtiyacı duyma
• Çevreye karşı duyarsızlık
• Toplum ve aile ilişkilerinde zayıflama
• Günlük işlerde verimli ve üretken olamama
• Depresyon
• Eşler arasında cinsel uyumsuzluk
• Cinsel fantezilere düşkünlük
• Problemleri çözmeye çalışmak yerine, işleri oluruna bırakma
• İşyerinde interneti kişisel amaçları için kullanma
• Akademik ve zihinsel faaliyetlerde gerileme

Conner’in belirttiğine göre, günde iki saatten az bir vakit alması kaydıyla, bilgi almak, e-mail göndermek ve gelen mail’leri okumak için internete bağlanıyorsanız, endişe edecek bir durum yok. Ama eğer internet üzerinde harcadığınız zaman haftada toplam 18 saatten fazla ise, ‘internet bağımlılığı’ riski taşıyan insanlar grubuna giriyorsunuz demektir. Bankacılık ve internet pazarlamacılığı gibi görevler dışında, kişisel nedenlerle interneti günde 10 saatten fazla kullanan bir kimsenin ise, internet bağımlılığı ise, mutlaka tıbbî ve psikolojik tedavi gerektiriyor. Bu durumdaki bir kişi, Conner’a göre, muhakkak tedavi edilmesi gereken hasta bir internet bağımlısıdır.

Sanal bir dünya

Her alışkanlık gibi, internet alışkanlığı da irade zayıflığından ve iç denetim eksikliğinden kaynaklanıyor. İnternete bağlandığınız an, önünüzde onlarca seçenek çıkıverir. İstediğiniz adrese girebilir, istediğiniz bilgiye ulaşabilir, istediğiniz kişiyle sohbet edebilir, sonuçlarını düşünmeden istediğiniz gibi yalan söyleyebilirsiniz. Utanç verici, insan onurunu ayaklar altına alan, en iğrenç şeyleri izleyebilirsiniz. Çünkü, bunlardan kimsenin haberi yoktur. İlk günler eğlenmek, hoşça vakit geçirmek, yeni şeyler öğrenmek, heyecan yaşamak, internette neler olup bittiğini görmek ve belki de ibret almak için bu sanal âleme girmişsinizdir. Ancak, çok geçmeden, kendinizi aldattığınızı, huylarınızın değişmeye başladığını, gerçek hayattan her gün biraz daha koparak siberdünyanın bir üyesi olduğunuzu görürsünüz.

Psikolog Michael G. Conner, sözkonusu makalesinde internet bağımlılığının bilimsel açıklamasını yapıyor ve diyor ki: “İnternette yeni ve heyecan verici şeyler öğrendikçe, beyin kimyasında değişmeler görülür. Yaptığımız işten zevk aldığımız ve heyecan duyduğumuz zaman, beyinde ‘dopamine’ adı verilen bir kimyasal madde salgılanır. Bu maddenin salgısı arttıkça, yaptığımız işten başka birşey düşünmeyiz, çevremize karşı ilgimiz azalır.”

Sanal dünyanın yalanları

Ailece tanıştığımız bir bayan okuyucum, geçenlerde kocasıyla birlikte ziyaretime geldi. Sohbet sırasında kocasının internet bağımlılığından yakındı, ve ona biraz nasihatta bulunmamı istedi. Ama daha ben ağzımı açmadan okuyucumun eşi savunmaya geçti. “Ben zararlı sitelere girmiyorum, haber okuyorum, bilgi topluyorum, sohbet ediyorum (chat yapıyorum), tartışma gruplarına katılıyorum, e-mail gönderiyorum ve gelen e-mailleri okuyorum” dedi ve ekledi: “İçkim yok, sigaram yok, kahveye gitmiyorum, meyhaneye gitmiyorum, evimde oturuyorum. Bunun nesi kötü?”

Okuyucumun eşi, bir internet bağımlısı idi. Karısına ve çocuklarına karşı sorumlulukları olduğunu, evine ayırması gereken zamanı internette tanımadığı insanlarla sohbet ederek geçirdiğini, bu yüzden aile içi ilişkilerin bozulmaya başladığını görmek istemiyordu.

İnternete giren çoğu insan isimleri, yaşları, cinsiyetleri, sosyal statüleri, meslekleri, adresleri ve kişisel özellikleri hakkında yalan söylemektedir. Geçenlerde bir okuyucumdan çok ilginç bir elektronik mektup aldım. İnternet üzerinden tanıştığı bir kızla nişanlanmış. Birbirlerini çok seviyorlarmış. Bir vesileyle, kızın elektronik posta adresinin şifresini öğrenmiş ve—doğru olmayan birşey yapıp—onun elektronik posta kutusuna girip kıza gelen bütün mektupları okumuş. Nişanlısının sanal âlemde bir başkasıyla dört senedir evli olduğunu ve sanal kocanın soyadını taşıdığını öğrenmiş. Kendisine “Sen benim ilk aşkımsın” diyerek yalan söylediği için nişanlısından ayrılmak istiyormuş, ancak karar vermeden önce bir de bana danışmak istemiş…

İnternetin pek çok marifetlerini duymuştum, ama ‘sanal âlemde evlilik’ yapıldığını ilk defa duyuyordum. Bana mektup yazan okuyucum sıradan biri değildi, makine mühendisliği son sınıfta okuyan bir gençti. Nişanlandığı kız da üniversite öğrencisi idi. Eğer bu iki genci dinleme ve analiz etme fırsatı bulabilseydim, büyük bir ihtimalle, karşıma çocuklarına yeterli zaman ayırmayan, onların sıkıntılarına ve sevinçlerine ortak olmayan, sevgi ve güven veremeyen, yüksek tahsil yaptırarak görevlerini yerine getirdiklerini zanneden iki aile modeli çıkacaktı.

Açıkçası, çocuklarımızı internetin zararlı etkilerinden korumanın yolu d