Kategori Arşivleri: Eğitim

Çocuğun hayal dünyası nasıl beslenir

Giderek karmaşıklaşan dünyamızda esnek ve çabuk düşünme çok önemli bir yetenek haline geldi. Okulda, işte ve genel olarak hayatta başarılı olmak için esnek ve çabuk düşünmek zorundayız. Ne var ki, bu yetenek otuz yaşından sonra geliştirilebilecek bir şey değil. Eğer çocuğunuzun bu yeteneğe sahip olmasını istiyorsanız, siz de çabuk düşünüp onun erken yaşlarını boşa geçirmemeniz gerekiyor. İki yaşıyla beraber yürümeye başlayan çocuklar, bu yeteneğin gelişiminde kritik yaşlardadır. Hayal gücü bu yaşlarda o kadar faaldir ki, çocuklar gerçek ile gerçek olmayanı bile doğru dürüst ayırd edemezler. Bu konuda zihinlerinde sadece “hayali” bir ayrım söz konusudur.

Hiçbir şey bu yaştaki çocuklara imkansız görünmez. Bir yetişkini allak bullak edecek bir görüntü, onlara gayet olağan bir şeymiş gibi gözükebilir. Gelgelelim iki yaş aynı zamanda çocuğun hareketlerini sınırlamayı ve kendini kontrol etmeyi öğrenmeye başladığı yaştır. Terazinin bu tarafına aşırı vurgu yapılırsa, çocuğu üretken kılan yetenekleri körelir. Ebeveynin hedefi, bu nazik şartlar altında, çocuğun uyması gereken sosyal yetenekleri ile hayal gücü gibi üretken melekeleri arasında sağlıklı bir denge kurmak olmalı. İşte, ebeveynlere çocuklarının hayal dünyalarını beslemeleri adına önerilerimizden bazıları:

Aktif uğraşları teşvik edin

Hayal gücünü bir kas olarak kabul edin. Eğer siz bu kası egzersizle geliştirmezseniz, körelir. Televizyon seyretmek gibi pasif uğraşılarla vakit geçiren çocuklar, kendi hayal güçlerinin üreteceği “suret” ve fikirlerinden mahrum oluyorlar. Televizyon, onlara başkalarının ürettiği suret ve fikirleri hazır olarak veriyor. İşte bu nedenle, sesli kitap okuma ve dışarıda kısa bir yürüyüş gibi sıradan işler bile çocuğun üretken yeteneklerinin gelişiminde televizyondan çok daha etkilidir. Çocuğunuzla özellikle iki yaşından sonra konuşmalar yapmaya özen gösterin. Ona sorular sorun. Böylece aklından geçen düşünceleri toparlayıp size cevap vermeye çalışsın. Ona bol bol öyküler anlatın. Hayal gücü motoruna bu sayede ihtiyacı olan yakıtı koymuş olursunuz.

Elinin altında esnek ve güvenle kullanabileceği malzemeler olsun

Yürümeye başlamış çocuklar pek çok şeyi alışılmışın dışında kullanmaktan ya da alışılmışın dışında kullanabilecekleri şeylerden hoşlanırlar. Onlara zehirli olmayan parmak boyaları, şekil verilen hamur ya da çamur, değişik şekillerde birleştirilebilecek tahta parçaları verin. Çocuklar anne babalarının giysilerini, ayakkabılarını da giyip çıkarmaktan çok zevk alırlar. Eski giysilerinizden bazısını bu iş için ayırabilirsiniz. Sivri köşeleri olmayan, sökülüp takılabilen parçalarıyla müzik enstrümanları da (özellikle vurmalı çalgılar) çocuğunuzun hayal gücü gelişiminde inanılmaz faydaları olan araçlardır.

Çocuğunuzun tercih yapmasına izin verin

Uygun ve güvenli olduğu her zaman, çocuğunuzun kendi hayatıyla ilgili karar almasına izin verin. Mesela ona yeşil renkli bardaktan mı yoksa mavi renkli bardaktan mı su içmek istediğini sorun. Ceket mi, yoksa spor bir kıyafet mi giymek istediğini de sorabilirsiniz. Bu tercihler büyüklere önemsiz gibi görünebilir, ama çocuklar böylesi tercihler sayesinde hayatları üzerinde kontrol duygusu kazanarak, çok daha coşkulu bir yaşama kavuşacaklardır.

Kendi hayatına katılamayan çocuğun hayal gücünün, gerçek hayatla teması olmayan bir kaçış aracına dönüşmesi kaçınılmazdır. Hayal gücünün bu türü, sağlıklı olmaktan çok, marazidir.

Karışıklıkları hoş görün

Çocuğunuz biraz ortalığı karıştıracak ölçüde ama onun kabiliyetlerini geliştirecek türden bir oyun oynadığında, aklınıza hücum eden, “Ortalık çok karıştı!” “Onun yeri orası değil!” gibi düşünceleri bir kenara bırakın. Çocuğunuzun gelişimi ortalığın biraz karışmasından çok daha önemli. Küçüklüğünde ortalığı karıştırmasına izin verilmeyen çocuklara yaşları biraz büyüdüğünde rahat hareket edebilecekleri söylendiğinde, tereddüt duygusunu aşamadan öylece kala kalıyorlar. Hayal gücü, bir şeylerin yerini değiştirip sonra yeni bir biçime kavuşturmaktır biraz da. Tabi bu yer değişiklikleri sırasında ortalık biraz dağılacaktır ki bu da son derece normaldir.

Geliştirici uğraşlara siz de katılın

Çocuğunuzun bu tür uğraşlarına siz de katılırsanız, onun kelime dağarcığı ve esnek düşünme yetenekleri kazanmasına yardım etmiş olursunuz. O parmağını boyadığında, oturun siz de parmağınızı boyayın. Eğer siz onun çalışmalarına ilgi ve saygı gösterirseniz, bu ona ekstra bir itici güç olur. Kendisinin onaylandığı duygusuyla ruhi gelişim kapıları ardına kadar açılır.

Beklentileriniz onun yeteneklerine uygun olsun

Yeni yürümeye başlayan bir çocuğun anlaşılabilir bir ev resmi çizemeyeceğini ya da bir öyküyü başından sonuna mantık ölçüleriyle anlatamayacağını baştan bilmek lazım. Bu yaşta çocuktan bekleyebileceğiniz tek şey, hayal gücünün serbest uçuşlarıdır, sona ulaşmayan sıradışı öykülerdir, kağıt üstüne cesurca çizilmiş koyu renklerdir, melodiden çok duygu esiniyle söylenen şarkılardır, ve çocuğun kendisi olarak yaptığı daha pekçok şeydir. Tüm bunlar çocuğunuzun fıtri halde yapabildikleridir. O nedenle, çocuğunuzu karşınızda size akran biri varmış gibi hareket etmeye, o derecede işler yapmaya zorlamayın. Elinden ne tür iş çıkarsa çıksın, onu övün, ödüllendirin, masanıza kargacık burgacık yazılarla dolu bir kağıt koymuş olsa bile. Hatta yaptıklarını buzdolabının üzerine asıp sergileyin.

Onu istemediği bir şeye zorlamayın

Çocuğunuzun ilgi duymadığı faaliyetlere katılması için asla ısrar etmeyin. Kaldı ki sizin ısrarınız neticesinde böyle bir faaliyete katılsa bile dikkati çok kısa süreli olur. Şunu asla unutmayın ki, çocuğunuzun can sıkıntısıyla dişini sıkarak katıldığı faaliyetler hiçbir zaman onun üretken yeteneklerinin gelişmesine yardımcı olmaz. Üretkenlik, merak ve zevk duygularıyla arkadaştır. Sıkıcı ortamlardan değişik, çarpıcı bir ürün ortaya çıktığı görülmemiştir.

Zafer Dergisi Araştırma Grubu

Evlerimizi Kıble Haline Getirme

Sorumlu bir insanın “iman”dan sonra temel görevi dinini hakkıyla öğrenmek ve onu insanlara öğretmektir. Her bir mü’minin doğruyu, iyiyi ve güzeli öğrenme ve gücü nispetinde başkalarına öğretme sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk değişen dünya, artan nüfus, gerçekleşen göç, gelişen ve farklılaşan toplum, dayatılan anlayışlar ve basın-yayın bombardımanı ortamında daha da önem kazanmış durumdadır.

Yaşadığımız şu zamanlarda tam bir keşmekeşlik durumu egemendir. Hangi tarafa dönersek dönelim, şüphesiz çelişkiler yumağıyla karşılaşıyoruz. Bütün ilerleme söylemlerine rağmen toplumsal, psikolojik, kültürel ve daha başka birçok alanda sıkıntılar içerisindeyiz. Şeytanlaşmış insanların oluşturduğu yıkım çemberi giderek daralmakta ve harem-i ismetimize kadar müdahale etmektedir. Maruz kaldığımız “sihir”, bizi kendisine hayran bırakır bir duruma itmiş bulunmaktadır. Gözlerimize ve kalbimize çekilen “şaşkınlık” perdeleri, bizden “sihirbazların” doğruluğuna iman etmemizi ve Firavun’un, hiçte hak olmayan o yolunu doğrulamamızı istemektedir. Zayıflatılmış irade ve akıl gücümüz üst üste darbeler almakta ve bağlı olduğumuz hayat anlayışı bizim dünyamızdan silinip gitmektedir. Bizim “gök kubbemize” ait yıldızlar, işte o şaşkınlıktan ötürü amaçsız olarak kayıp yok olmaktadırlar. Tabii ki bu ortamda tedirginliğimiz, yalnızlığımız, çaresizliğimiz ve korkularımız daha da artmaktadır. Bugün biz mü’minler, inanç ve hayat tarzımız yönünden adeta dört tarafından kuşatılmış ve tepesinden bombalar yağdırılmakta olan bir toplum gibiyiz. Bütün bunlar bizlere bir “yeniden yapılanma”nın zorunluluğunu hissettirmektedir. Ya dosdoğru bir yapılanmaya/kendimizi inşa etmeye gidip dimdik ayakta kalacağız ya da “başkalaşıp” gideceğiz.

Şanlı dinimiz İslam tam anlamıyla bir “aile” dinidir. Mü’minin evi, İslam toplumunun çekirdeğidir. O, evini bu bilince uygun olarak inşa eder. Yüce dinimize ait eğitim ailede başlar ve toplum içinde gelişerek devam eder. Bizler dini gıdamızı/besinlerimizi, annemizden süt emer gibi “ailemizin” müşfik göğüslerinden emerek alırız. Bu itibarla, çocuklarımıza ikram ettiğimiz inanç, ahlak ve hayat anlayışı helal olmalıdır. Rabbimizin haram kıldığı inanç, düşünce, ahlak anlayışı ve yaşam tarzları kesinlikle çocuklarımıza verilmemelidir. Bunlar bizleri zehirler ve hayatımızı felç eder.

Bu itibarla, her bir mü’min, bilgisi ve kapasitesi nispetinde dinini doğru öğrenmeli ve İslami sorumluluğu gereği onu doğru bir şekilde evlatlarına ve dostlarına öğretmelidir. Mü’min inandığı değerleri önce kendinden başlayarak yakın aile çevresinde yerleştirmelidir. Onun böyle bir görevi vardır.

Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi (ailenizi ve kendilerine karşı sorumluluk duyduğunuz insanları), yakıtı insanlar ve taşlar olan (o korkunç) ateşten koruyunuz! (Onlar İslamın inanç, ahlak ve yaşam tarzına göre yetiştiriniz ve bu anlayıştan sapmamaları için gerekli tüm tedbirleri alınız!) O ateşin başında çok haşin (iri yapılı, kaba, zorlu) ve acımasız (görevli) melekler vardır. Onlar, emrettiği hiçbir hususla asla Allah’a isyan etmezler; kendilerine (Allah tarafından) her ne emredilirse, (o mutlaka eksiksiz olarak ve derhal) yerine getirilir!

(O gün kâfirlere şöyle seslenir): “Ey kâfirler! Bugün özür beyan edip mazeret üretmeye çalışmayın! Gerçek şu ki, (sizler) yapıp-ettiğiniz şeylerin karşılığını alıyorsunuz/cezasını çekiyorsunuz!

Ey iman edenler! (İşte o hesap günü gelip-çatmadan önce) “nasûh bir tövbe” ile Allah’a dönünüz! (Her türlü hatanızı, kusurunuzu, günahınızı onaran, eksikliğimizi düzeltip ıslah eden, size ve insanlara tam bir öğüt/ders olan, samimi, ciddi, tertemiz ve son derece içtenlikli bir dönüşle Allah’a (Allah’ın dinine) yöneliriz! Böyle yaptığımız taktirde Rabbiniz, sizin kusurlarınızı (hata ve günahlarınızı) örter ve sizi, altlarından ırmaklar akan cennete kor. O gün Allah, bu şanslı peygamberini ve (onun getirdiğine) iman edip onunla beraber yürüyenleri/onun izinden gidenleri asla utandırmaz/rezil-rüsvay etmez; (o gün onlar,) önlerinde ve sağlarında (yayılan) nurları (içinde cennete doğru/Allah’ın rahmet diyarına doğru) koşup giderler ve şöyle derler: “Rabbimiz! Bizim için nurumuzu (sevdalandığımız bu iman ülküsünü) tamamla (sayende aydınlandığımız bu nurumuzu, sevdalısı olduğumuz bu hidayet ışığını/ İslam dinini ebediyen parlat) ve bize mağfiret eyle! Hiç şüphe yok ki sen, her şeye kâdirsin!

Mü’min taşımakta olduğu bu meşaleyi asla bırakamaz. Onun, hayatın diğer yüzündeki yolculuğu da bu nur ile devam edecektir. Buradan aldığı bu nur, onu Rabbinin cennetine götürecektir. Bundan ötürüdür ki o, kesinlikle bu yaşantıyı terk edemez ve onun yayılması konusunda da asla kayıtsız kalamaz. Bu konuda o, sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. İslam’ın öğretilmesi konusunda sorumlu bir öğretmen olduğunu asla unutmamalıdır.

Şanlı önderimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sizin her biriniz birer çobansınız ve her biriniz sürünüzden mes’uldür; Devlet başkanı bir çobandır ve yönetimi altındakilerden mes’uldür. Erkek, aile fertlerinin çabanıdır ve onlardan mes’uldür. Kadın, kocasının evinde çabandır ve çocuklarından mes’uldür. Hizmetçi/işçi, efendisinin/işvereninin malının çobanıdır ve onlardan mes’uldür. Hâsılı her biriniz birer çobansınız ve her biriniz (kendi) sürüsünden mes’uldür.” (Buharı, Nikah, 81)

Hiç şüphesiz eğitim, bir etkileşim sürecidir. Bizler yaşarken bir taraftan eğitiliyor, diğer taraftan da eğitiyoruz. Çocuk, öncelikli olarak ailenin ürünüdür. Topluma ait inanç, ahlak ve kültürel değerler ailede çocuğa yüklenir. Bu gerçeği ifade etmek üzere sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

Dünyaya gelen her çocuk ancak İslâm fıtratı üzerine doğar. Daha sonra ana- babası onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Nitekim hayvan yavrusu da organları tam olarak doğar. Hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik/kesik bir yer görür müsünüz?”

Bu hadis-i şerifi rivayet ettikten sonra Hz. Ebû Hureyre (r.a.) şu ayeti okumuştur: ” O halde, (gerçek apaçık ortada olduğuna göre) sen, sahte ve düzmece olan her şeyden yüz çevirerek, tam bir muvahhid olarak, kararlı, dengeli bir şekilde bütün benliğini (yüzünü) o dosdoğru yaşam düzenine (İslam dinine) çevir; Allah’ın yarattığı o ilk doğallığa (sarıl)! O, insanları o doğallıkta (tertemiz) ve o yaşam tarzına uygun olarak yaratmıştır. Allah’ın yaratışında hiçbir değişme/bozulma yoktur. (Ne insanı yaratış şekli değişti, ne de insanın dini olan İslam değişti.) İşte dosdoğru din/yaşam tarzı budur. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmiyorlar.” (Rum Suresi, 30. Ayet)

Biz, güneş gibi parıldayarak bize kadar gelen bu dosdoğru dini, elbette ehlimize, çoluk- çocuğumuza, dost ve arkadaşlarımıza anlatıp öğreteceğiz. Bunu can-u gönülden arz etmeliyiz. Bu konuda haklı gerekçelerimiz bulunmaktadır. Bize göre, İnsan Allah’a kul olmadan asla iyi bir insan olamaz. Bu ihbarla kişiliğimizi sağlam ve sağlıklı temel üzerine bina etme mecburiyetindeyiz. Bu dosdoğru dine dayalı temel olmadan kişilik binası kurulamaz. Kişilik binasının kurulmadığı yerden ötesi tam anlamıyla teferruattır. Onun içindir ki sevgili Rehberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Önce iman et sonra da dosdoğru davran.”

Bugün, kendimizi içinde bulunduğumuz “medeniyet” özünde insanı yok etmeye/yakmaya çalışan ruhsuz bir medeniyettir. Bütün bir insanlığı saran, işte bu felâkettir. Özünde ateş taşıyan bu rüzgâr, her tarafı kavurup kül etmektedir. Tıpkı bir “nar-i semûm” gibi insanın özüne/içine sızıp onu içerden yakmakta ve onu kurumuş bir küfür kütüğü haline getirmektedir. Bu felaket rüzgârına karşı hem kendimizi hem de bütün insanları koruma/uyarma mecburiyetindeyiz. Tertemiz ve saf vahyin (Kur’an’ın/kutsal ruhun) sahipleri olarak iman ateşini (nur-i İslamı) yükseltmek ve onu insanlığa sunmak zorundayız… Göz göre göre insanların kurutulmasına (imansız ve İslamsız hale getirilmesine) rıza göstermeyiz. Bunun için, bize ait olan her ev bir “ocak” olmalı ve bu “ateş” oralarda yanmalıdır. Kendi nefsimizden başlayarak, merkezden çevreye doğru bu kutsal ateşi, iman nurunu yakma ve yaymalıyız. Sahip olduğumuz hayat suyunu herkese sunmalıyız.

Bu konuda bize ışık tutacak bir demet ayeti sunmak istiyorum:

O sihirbazlar atacaklarını atınca, Musa onlara dedi ki: “Sizin kendisiyle geldiğiniz şey, tam anlamıyla bir sihirdir. (Batılın hak, hakkın batıl gösterilmesi, gerçeklerin tersyüz edilmesi ve halkın aldatılması, gözlerin boyanması sanatıdır.) Hiç şüpheniz olmasın ki Allah, sizin bu yaptıklarınızı boşa çıkaracaktır. Gerçek şu ki, Allah, ( sizin gibi düzen bazlık yapıp) fesat çıkarmakta olanların işini asla başarıya ulaştırmaz/ yoluna koymaz.

Ve, (şunu asla unutmayınız ki) Allah, söz ve emirleriyle/yasalarıyla hak ve hakikati mutlaka payidar edecektir. (Sizin gibi) günaha batmış olanlar (mücrimler) istemese de (Allah, hakkın hak olduğunu cümle aleme gösterecektir.)

Ama Firavun ve onun işbirlikçi çetesi’nin, baskı kurup kendilerini bela ve fitneye maruz bırakmalarından/ işkence yapmalarından korktukları için – çok az sayıda (cesur ve yürekli) insan hariç- kavminden Musa’ya iman eden olmadı. Evet, gerçekten de Firavun o ülkede büsbütün azmıştı/ tam bir zorba ve tiran olmuştu. Gerçekten de o, her türlü ölçüyü çiğnemeyi adet haline getirmişti/ hak ve hukuk tanır bir tarafı kalmamıştı.

(Bu ortamda) Musa, (kendisine iman edenlere) şöyle demişti: “Ey benim kavmim! Eğer gerçekten Allah’a iman ettiyseniz, o halde sadece ve sadece O’na dayanıp güvenin! Eğer gerçekten Müslüman olduysanız (mutlaka böyle yapın)!

Bunun üzerine onlar da şöyle dediler: “(Evet,) biz, yalnızca Allah’a güvenip dayandık. O halde ey Rabbimiz! N’olur, sakın bizi bu zalimler güruhunu için bir fitne (deneme, piyon, alet, oyuncak ve işkence) konusu yapma! (Onları bize musallat etme!)

Ve bizi, rahmetinle bu kâfirler güruhundan kurtar!

Ve (işte bunun üzerine) biz, Musa ve kardeşine şöyle vahyettik: “(Siz, iman etmiş olan) toplumunuz için, şehirde bir takım “sığınak evler” hazırlayın ve o iman edenlere deyin ki: “Bütün evlerinizi birer “kıble” (dini eğitim ve öğretim merkezi) haline getirin; ve namazlarınızı büyük bir istek ve iştiyakla, kılınması gerektiği şekilde dosdoğru olarak eda ediniz!” Ve (Sen Ey Musa!) İman etmiş olanları (Allah’ın yardımı ve ilahi zafer ile) müjdele!

Ve (bunun üzerine) Musa: “Ey Rabbim!” dedi. “Gerçek şu ki, Sen Firavun’a ve onun önde gelen çetesine, şu dünya hayatında çok büyük bir ziynet (süs, konfor, görkem, çekicilik, cazibe, ihtişam) ve bunca servet verdin. Ey bizim Rabbimiz (Sen, bütün bunları, kullarını) Senin yolundan saptırsınlar diye mi verdin?! Rabbimiz! Onların mallarını sil- süpür (tümden yok et) ve kalplerini de alabildiğine sıkıştır/daralt; çünkü onlar, o can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler.

(Bunun üzerine Allah) buyurdu ki: “İkinizin davetine de icabet olundu (duanız kabul buyruldu)! O halde (hak yolda) dosdoğru yürümeye devam ediniz ve sakın o bilmeyenlerin(kendilerini bu dünya hayatının cazibesine kaptırmış olan cahillerin) yoluna uymayınız!” (Yunus Suresi, 81-89. ayetler)

Çıkış için hala bir yol bekliyorsanız, o zaman bu ayetleri tekrar okuyunuz. Hiç şüphesiz “içinde Kur’an’dan bir şey bulunmayan kişi, harap olmuş ev gibidir.” (Tirmizi, had. No: 3079)

“(Kur’an’ı okumamak suretiyle,) sakın evlerinizi kabirlere (ölülerin iskan ettiği yerlere) çevirmeyiniz.!” (Tirmizi, had, No: 3036)

Ölülerin iskân ettiği mezarlarda yaşayanlar! Di haydi, uzatın ellerinizi…

Mustafa Sezer
Vuslat dergisi

Ana, Baba ve Evlat İlişkisi

Toplumsal ilişkilerimizde, en ince ayrıntıya kadar öğretiler sunan İslam dininin, o toplumun çekirdeği olan aile kurumu, o kurumu oluşturan bireyler ve davranışları ile ilgili düzenlemeler getirmemiş olması beklenemez. Toplumun kalbi olan aile kurumunun düzgün işlemesi, karşılıklı saygı, sevgi, sabır ve anlayışın hakim olması, ideal bir toplumun oluşabilmesi için çok gereklidir. Çünkü aile topluma rengini veren, toplumu oluşturan bir kurumdur. Allah’a tam teslim olmuş, Kur’an’ı referans kabul etmiş, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i kendine örnek kılmış bir toplum arzuluyorsak işe, toplumun en küçük yapı taşı olan aileden başlamamız gerekmektedir.

İşte bu noktada, aileyi oluşturan fertlerin birbirleri ile ilişkileri gündeme gelmekte, karşılıklı sorumluluklarının bilinmesi ve uygulanabilmesinin gereği ön plana çıkmaktadır.

Anne ve Babanın evlatlarına karşı sorumlulukları

Bir insanın iman şerefine nail olabilmesi için yıllarca uğraşırken, ellerimizin altında istediğimiz gibi yetiştirebileceğimiz çocuklarımızın ihmal edilmemesi gerekmektedir. Çünkü doğru yaklaşabildiğimizde ihtiyacımız olan güzel bir kul, bir muvahhid, bir muallim, bir mücahid olarak yetişen çocuklarımız geleceğin inşasında söz sahibi olacak ve etken bir rol oynayacaklardır.

Çocuk ilk olarak ailesini, özelliklede babasını örnek almaktadır. Bu sebeple aile içerisinde huzurlu bir ortam sağlaması gereken anne ve baba, çocuklarının eğitimine gereken önemi vererek, onları imani ve ahlaki açıdan örnek şahsiyetler olarak yetiştirmelidir. Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim diyen peygamberimizin, anne ve babalara hitaben;

“Hiçbir baba oğluna güzel edepten daha üstün bir hediye veremez, bağışta bulunamaz.” mesajı unutulmamalıdır.

Sadece Allah(c.c.)’a secde edilen, doğruluğun, eminliğin, saygının hakim olmuş olduğu, yalanın, çatışmanın, kötü sözün yer almadığı bir evde yetişen çocukların, ahlaki durumunun olumlu olacağı Allah’ın izniyle aşikardır. Sürekli şükredilen, tesbihatların, ilim halkalarının ihmal edilmediği ortamlar, çocukların kişisel gelişimine katkı sağlayacaktır.
Aile büyüklerinin ve geçimi üzerine alan babanın en çok dikkat etmesi gereken hususlardan birisi de rızkın helalden kazanılıp helale harcanmasıdır. Baba evine mutlaka helal lokma getirmeli, özellikle haramdan ve şüpheliden kaçınmaya itina etmelidir. Hz. Muhammed (s.a.v.) “Bir adam Allah’ın rızasını umarak aile efradına infak ederse bu, o kimse için sadakadır.” buyurarak helal yoldan kazanılan malın aileye harcanmasının bile küçümsenemeyecek bir ibadet olduğuna vurgu yapmıştır.

Tabi ki bu güzel ahlak, bu özenli davranışlar, imanın bir göstergesi olarak ortaya çıkmalı, çocuğun yaptığı her hayırlı ameli Allah için yaptığı bilinci yüreğine kazınmalıdır. Çocuğun Rabbini doğru tanıyabilmesi sağlanmalı, şirksiz bir imani öğreti ile yetiştirilmesi gerekmektedir. Hayatı boyunca sahte ilahların, güçlerin, otoritelerin, batıl davetine yüz çevirebilmeli, hiçbir dünyevi menfaat onu Allah’a olan dosdoğru imanından geri düşürmemelidir.

Anne ve baba, İmran ailesi gibi daha doğmadan çocuklarını Allah’a adayacak bilinçte olmalı, şehitlik ve şehadet bilincini daha küçük yaşta çocuklarına verebilmelidir. Çocuk şehadet bilincini ilk olarak, ailesinin kulluk görevlerindeki kararlılıklarından, Allah yolunda ki tavizsiz davranışlarından alır. Babasının zamanını, enerjisini, malını ve canını feda etmesi gerektiğinde, annesini, kendisini ve kardeşlerini, mazeret olarak sorumluluklarının önüne geçirmediğini gören bir çocuk elbette en temel dersi almış olacaktır.

“De ki: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.” (9/Tevbe 24)

Allah’ın kendilerine üç, beş, yedi evlat verdiği Müslüman babalar hepsini kendi yolunda harcadığı bunca evlattan birini dahi O’nun yoluna kalben, ihlasla bağışlamıyor, “eti de kemiği de senin ya Rabbi” diyemiyorsa; “İslamın sancağının dalgalanması lazım” mealinden söyledikleri sözlerin samimiyeti tartışılmalıdır.

Filistin’de babasının kucağında, işgalci israil askeri kurşunlarıyla can veren Muhammed Cemal’in annesi kendisi ile yapılan röportajda, “Yas değil bir gururu, onuru yaşıyorum. Mescidi Aksa’nın özgürlüğü için bir değil bin Muhammed feda olsun.” ifadelerini kullanmış, bu şuur tarih boyunca fetihleri doğurmuş ve izzetli bir yaşamın, özgürlüğün anahtarı olmuştur.

Bu ve bunun gibi örnekler gösteriyor ki tüm Müslüman aileler çocuklarını yetiştirirken, evlatlarının Allah’ın rızasını kazanarak ebedi nimetlere, cennetlere kavuşabilme arzusunu, endişesini tüm dünyevi beklentilerin önüne geçirmelidir.

Evladına karşı örnek olma sorumluluklarını yerine getirerek, doğru bir eğitim alabilmeleri için güçleri oranınca çaba harcayan bir ailenin, tabi ki yapması gereken son görevi Allah(c.c.)’a karşı acziyetlerini dile getirerek dua etmeleridir.

“Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl,” (25/Furkan 74)

“Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur.” (14/ İbrahim 40)

“Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin” (3/Ali İmran 38)

Evladın, Anne ve Babasına karşı sorumlulukları

Evladın Anne ve babasına karşı iyi ve güzel bir şekilde davranması, Kur’an’ın bazı bölümlerinde Allah(c.c.)’a kulluk edin emrinden hemen sonra zikredilmiştir. İman dairesine girerek cennetlerin varisi olmak isteyen bir fert demek ki şirksiz bir şekilde Allah’ı tek Rab, ilah olarak kabul edecek, sonra varolmasının sebebi olan anne ve babasına hürmet gösterip iyilik edecektir.

“Allah’a ibadet edin ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Annebabaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (4/Nisa 36)

Kendisini bin bir meşakkatle karnında taşıyan, olmadık sıkıntılar çeken, helal rızk temini için çabalayan, hastalanınca ağlayan, yemeyince yemeyen, ana ve babanın bu davranışları hiçbir zaman evlat tarafından unutulmamalıdır. Sabırlı ve alçakgönüllü bir şekilde yetiştirildiklerini unutmadan, nasıl bebek iken kendisine şefkat gösterildiyse, yaşlandıklarında aynı şefkati ve ilgiyi ana ve babasından esirgememelidir. Bu ilahi bir emir, ertelenemez bir ikazdır.

“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve annebabaya iyilikledavranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle” Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge.” (17/İsra 23-24)

Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Allah katında en sevgili amel hangisidir diye sorulduğunda, sırasıyla, “Vaktinde kılınan namazdır, Ana ve Babaya iyilik etmektir, Allah yolunda cihad etmektir,” şeklinde cevap vermiş, ana ve babaya güzel davranmanın ne kadar öncelikli bir amel olduğuna vurgu yapmıştır.

Bu iyi ve güzel davranışlar, ihmal etmeden ziyaret etmek, ihtiyaçlarını güç nispetinde karşılamak, güler yüz göstermek, dertlerini sabırla ve anlayışla dinlemek, şeklinde özetlenebilir. İhtiyaçların karşılanmasını, infak etmeyi, en yakınlardan başlayarak tavsiye eden İslam dini, Ana ve babaya infakı bu sıralamanın en başına yerleştirmiştir.

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz şey, annebabaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” (2/ Bakara 215)

Ana ve babaya ihsanda bulunmak ve itaat etmek, tabi ki Allah’a kulluğun önüne geçemez. Aile büyüklerinin Allah’a isyana ve günaha sürükleyecek telkinleri reddedilmeli, fakat bu red cevabı verilirken üsluba dikkat edilmelidir.

“Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.” (29/Ankebut 8)

Herkes hesap gününde kendi yaptıklarından sorumlu olacak, anne, baba, aşiret ve en güçlü ordular o günün dehşet anında bir fayda sağlayamayacaktır. Anne emzikli bebeğini fırlatacak, herkes kendi derdine düşecek, isyana ve şirke sürükleyen sebepler ne olursa olsun, Allah katında mazeret olmayacaktır.

“Ey insanlar, Rabbinizden korkup sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” (22/ Hac 12)

Bir evladın, ailesine yapabileceği en etkili görev hassas bir kalple ana ve babasının mağfireti, affı, kurtuluşu için dua etmesidir. Bu dua onlar hayattayken yapılmalı, gerektiğinde sesli bir şekilde onlarında kalplerini etkileyecek bir tarzda okunmalıdır. Çünkü unutulmamalıdır ki söz ancak kalpten çıkarsa ancak kalbe girer.

“Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün, beni, annebabamı ve mü’minleri bağışla” (14/İbrahim 41)

Hamza Er
Vuslat dergisi

Modern egitimin yanlislari ve yeni bir modelin esaslari

I – Modern eğitimin esasa dair yanlışları

1- Modern eğitim, değer değil fiyat esasına dayalıdır. Vücudu değil mevcudu öncelemektedir. Eşyanın mahiyetini atlayarak hüviyetine yoğunlaşmış, orada da durmayıp işlevinde karar kılmıştır. Dolayısıyla eşyanın hakikatini bilmeye ilişkin bir derdi yoktur. Eşyanın kullanımına göz dikmiştir. Oysaki yer, gök, toprak, su vd. “mevcud”u temsil ederler. Bunlar arasındaki ortak nokta “vücud”dur. Modern eğitim meyveyi nasıl taşlayacağımızı öğretiyor, ağacın bütün içindeki anlamını merak bile etmiyor. Modern akıl mevcuda kilitlenip vücudu göremiyor. Oysa ki formda ayrı ayrı, alakasız görünenler vücutta bir olur. Varlık, yaratanına şahittir. Bu şahitlik eşyanın mevcudu ve hüviyeti üzerinden değil, eşyanın vücudu ve mahiyeti üzerinden kavranabilir.

2- Tek dünyalıdır. Bilgiye sahipsiz bir şey muamelesi yapar. Bunun için de bilginin çalınabilecek bir şey olduğunu düşünür. Bilgiyi saklamayı mubah görmesinin sebebi de budur. Modernler bilginin “hayrına” değil, “yararına” ve “hazzına” taliptirler. Bilgi de onlara hayır değil yarar ve haz vermektedir. İnsanlık tarihi boyunca bilgi hiç bu kadar depolanmadı, ama bu kadar bereketsiz olduğu bir zaman da yaşanmadı.

3- İlim ile âlimin arasını ayırmıştır. Bu ayrım bilgiyi ahlaktan mahrum etmiştir. Ahlaksız bilginin artışı erdem artışını getirmemiş, “öğretilmiş vahşi” (el-muallemu’l-vahş) çıkarmıştır. Bilen ile bilinenin arasındaki bağın kopması sadece bilgiyi ahlaktan (yani hayattan) mahrum bırakmamış, talebeyi de üstattan mahrum bırakmıştır. Zira bilgiye ambardan aşırılacak darı muamelesi yapılmıştır.

4- Bilgi dünyevileşmiştir. Böylece bilginin aşkınla, yani Allah’la bağı koparılmıştır. Bilgi edinmek bir ‘iş’ ve ‘meslek’ haline gelmiştir. Oysa, Allah’la bağlantısı kurulan bir bilgiyi elde etmek ibadettir. Bunun sonucunda bilgisi artanın erdemi, vicdanı, sabrı, ahlakı, sorumluluk bilinci artmamakta, tersine azalmaktadır.

5- Değersizleştiricidir. Varlık kategorilerini izah ederken her üst kategoriyi alt kategoriye nisbetle açıklamaya çalışır. Mesela lahana büyüyen taş, köpek havlayan lahana, insan konuşan hayvandır. Bu da insanın eşrefiyyetini yok ederek istatistik bir varlığa indirgenmesine yol açar. Bu pozitivizmin ve materyalizmin bilginin başına ördüğü çoraptır. Marx, Freud ve Darwin birer indirgeme operatörüdür. İlki insanlık tarihini maddeye, ikincisi insan psikolojisini şehvet güdüsüne (libido), üçüncüsü insan adlı şerefli varlığı maymuna indirgemiştir.

6- İnsanı her şeyin ölçüsü olarak gören bir hümanizme dayanır. İnsanı her şeyin ölçüsü ilan etmek, aslında hiçbir şeyin ölçüsünün olmadığını söylemekle eşdeğerdir. Zira bu, insanın beşeri arzu, şehvet, içgüdü ve benliğini putlaştırmak, tanrılaştırmaktır. İnsana yapılacak en büyük kötülük ona Tanrılık yakıştırmaktır. Bu insanı asla Tanrı yapmaz, fakat kesinlikle insanlıktan çıkarır.

7- Bilgi ahlakından yoksundur. Eski Yunan’da ateşi tanrılardan çalan Prometheus efsanesi, Pavlusyen Hıristiyanlık tarafından Âdem’in cennetten kovuluşuna uyarlanmıştır. İnsanoğlu bilgiyi tanrıdan aşırabiliyorsa, eşyadan ve tabiattan zorla ve işkence ederek almasında ne beis olabilir? Bu yamuk tasavvur, bilgiyi insanın Tanrı’ya karşı rekabet ve “özgürleşme/bağımsızlaşma” aracı olarak görmesi sonucunu doğurmuştur. Bugün dünyayı tabii felaketlerin eşiğine getiren sebepler zincirinin arkasında yatan tasavvur budur.

8- Rekabetçi ve yarışmacıdır. “Ben çaldım, sen de git çal” mantığı hâkimdir. Rekabetçilik giderek aracı bilgi olan bir savaşa dönüşmüştür. Bilgi bu savaşın silahları, bilginler bu savaşın tezgahlayıcılarıdır. “Bilgi toplumu” adı altında kutsanan rekabettir. Rekabet ile hasımlık arasındaki hassas çizgi her an ihlal edilmeye hazırdır.

9- Tekelcidir. Bilenin ahlakı bilgisine paralel artmadığı için, bilen bilgiyi tanrılaşmak için kullanır. Böylece bilgi masum bir “bilgi” olmaktan çıkıp dogma haline gelmekte, bilim dinine dönüşmektedir. Bu yönelişin tipik örneklerinden biri “Bilim Dini” diye bir din icat eden Auguste Comt’tur. O, Pozitivizm Dini adlı eserinde bilimi temsilen 23 yaşındaki genç bir kıza tapınmayı önerecek kadar kendinden geçmişti.

10- Bölücüdür. Okula, ekole dayanır. Bizse camiye dayanırız. Okul, bir fikrin diğerlerine karşı savunulduğu mekân, toplum, tarz ve usuldür. Cami ise toplayandır.

11- Hayatı kompartımanlara ayırır. Oysa bizde hayat ırmak gibidir. Bir su ancak denize katılarak sadık kalır, yatağına dönerek değil. Batı’da bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık hepsi ayrı kompartımanlardır, materyalleri de ayrıdır. Bizde bu bir bütündür. Bu yüzden batıda tecrübe sıfırlanmıştır. Hep gençliğe oynar. Çünkü istismarcıdır. Bilgi ve okul manipüle etmek için kullanılır. Çünkü kişinin nefsine yenilmeye en elverişli olduğu dönem gençliktir. Eğitmek için değil, azgınlaştırmak ve ticarete elverişli hale getirmek için gencin bedenini ve beşer yönünü istismar eder.

12- Siyasi istismara açıktır. Batı bin pareye bölünmüş kendi bünyesini okulla birleştirip bütünleştirirken, doğuyu okulla paramparça edip dağıtmıştır. Ortaçağda bizdeki her bir siyasi birime karşılık onların iki yüz birimi vardı. 200 yıl sonra durum tersine döndü. Okulun siyasi istismar için kullanılışına Beyrut Amerikan Üniversitesi tarihi tipik bir örnektir. Yine 1870-1900 arasında Anadolu’yu bıtırak gibi kaplayan ve toplam sayısı 435’i bulan Anadolu’daki Amerikan Misyoner Okulları (American Board of Comissioners for Foreign Mission) bunun ibretamiz örneğidir.

13- Tektipleştiricidir. Ulus devlete hizmet ettiği için farklılıkları tehdit olarak görür, zekâları eşitlemeye çalışır. Her bir insanın biricik ve orijinalliği üzerine değil, farklılıkların tektipleştirilmesi düşüncesine dayanır. Sonuçta okullar, korkunç bir zekâ israfına yol açar ve entelektüel soykırım arenasına dönüşür.

14- Bilmişlik durumunu yaşanmışlık durumuna önceler. Anneliğin bilgisini anneliğin kendisine, erdemin bilgisine erdemli olmaya, hikmetin bilgisini hikmetli davranmaya önceler.

15- Bireyleştirici ve başarı odaklıdır. Bu sistemde bireyin bilgisi artıkça bencilliği de artar. Bilgi erdemi değil, egoyu büyütür. Ve bilgi bir tahakküm aracına dönüşür. Başarı odaklı eğitim, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” düşüncesini meşrulaştırır. Başarı tapınılan bir put haline geldiği için, kimse elde edilen başarının ödenen maliyeti karşılayıp karşılamadığını hesaplamaya yanaşmaz. Bu ise bir başarı için bin iyiliğin feda edilmesine zemin hazırlar.

16- Görsel ve görselleştiricidir. Görünürlük her şeyin önündedir. Bir şeyin nasıl olduğundan çok nasıl göründüğüne odaklanır. İyi görünmek iyi olmaya öncelenir. Sonuçta bu sestim manevi duyuları yok saymış, maddi duyuları da göze indirgemiştir. Bu, gözümüzü açmamış, aksine gözü bozmuş, kulağı da bitirmiştir. Modern eğitim dinlemeyi işbu sayede unutturmuş, böylece sözün değeri de düşmüştür. Sözden boşalan yeri güç ile doldurmaya yeltenmiştir. Bunun en vahim sonucu kulağın bitiyor oluşudur.

17- Kalpsizdir. Sonuçta, kalpsiz akletmeye kalkıştığı için sadece akılcı olabilmiştir. Muhatabını önce bilgiç’e, sonra kendini bilmeze dönüştürmüştür.

18- Tanıyıcı değil tanımlayıcıdır. Tanımak için, merak gerekir. Tanımak için, farklılığın peşinen kabulü gerekir. Farklılığı peşinen kabul etmeyen bir tasavvur tanımak yerine tanımlamaya kalkışacaktır. Tanımlayan kendini özne görüp karşısındakini nesneleştirir. Bu durumda diyalog zayıflar, tanımlayanın tanımlanana üstünlüğü gündeme gelir.

ıı – yeni bir eğitim modelinin üzerinde yükseleceği esaslar*

1. Değer odaklı olmalıdır, fiyat odaklı değil. Bunun için de bilginin sadece “bilişsel” (kognitif) veya “inşa edici (konstrüktif) yanını değil, ontolojik olduğunu itiraf etmelidir. Unutulmamalı ki vücut mevcuttan önce gelir.

2. Çift dünyalı olmalıdır. Bilgiye ambardan aşırılacak darı muamelesi yapmak yerine hesabı sorulacak/verilecek bir emanet olarak bakmalıdır. Böyle bir paradigma bilgi stokçuluğunu ve hırsızlığını mubah göremez.

3. Bilgi, bilinen ve bilenin/Alim, malum ve talibin arası açılmamalıdır. Bilgi elde etme sadece öğretime indirgenmez, eğitim ayağı da en az öğretim ayağı kadar önemsenir.

4. Merhamet ve şefkat temelinde yükselmelidir. Tıpkı Rahman suresinin girişinde işaret buyurulduğu gibi temeli şefkat, merhamet ve muhabbete dayanmalıdır.

5. İlmin el-Alim tarafından bahşedilmiş bir emanet olduğu unutulmamalıdır. İlmin bir mevhibe-i ilahiye oluşunu peşinen kabul etmelidir. Talimu’l-Esma bunu ifade eder.

6. İnsanlığın değişmez değerlerinden neş’et etmelidir. Fiyatları değil değerleri artırmayı hedeflemelidir. Bilgi ölçme ve değerlendirme sadece “rakamlara”, sınav sadece “test”e indirgenmemeli, bilginin sahibine yüklediği ahlak, erdem ve sorumluluk bilinci ölçme ve değerlendirmede ilk sırayı almalıdır.

7. İnsanı tanrıyla savaşan bir “hırsız” olarak değil “şeref” ve keramet” sahibi bir şaheser olarak tanımlamalıdır.

8. Ahlaktan bilgiye doğru bir seyir izlemelidir. Bilgiyi ne sebep ne sonuç, sadece “iyi, doğru, hak ve güzel” olanı bulmak için elverişli bir “araç” bilmelidir.

9. Paylaşımcı olmalıdır. Zira bilgi bir emanettir her emanet gibi hesabı sorulacaktır. Bilginin de zekatı ve sadakası vardır.

10. Parçalayıcı değil bütünleştirici (cami) olmalıdır. Ötekini tanımlayıcı değil tanıyıcı olmalıdır. Hem her şeyin her şeyle bağlantısını, hem sebeplerle sonuçlar arasındaki bağlantıyı, hem var edenle varlık arasındaki bağlantıyı öğretmeyi hedeflemelidir.

11. Bilgi bir ibadet olarak kabul edilmelidir. Hiçbir örgütlü gücün ideolojik aygıtı olarak kullanılmasına izin verilmemelidir. Eğitimin en yüksek amacı hakikati bilmek olmalıdır.

12. Her insan tekinin benzersizliğini peşinen kabullenmelidir. Birey değil şahsiyet odaklı olmalıdır. Farklı zekalara, mizaçlara, yeteneklere saygı göstermelidir. Bunun için de fıtratı tahrip eden, yeteneği körelten, mizacı yok sayan her türlü müdahaleden uzak durmalıdır. Varolan yeteneği olgunlaştırma, eğitme, kışkırtma ve tekamül ettirmeyi amaçlamalıdır.

13. Tecrübeye bilginin en değerli katmanı olarak saygı duymalıdır. Geçmişin usulünü almalı ve geleceğe uzanmalıdır. Önceki nesillerin tecrübesinden bağımsız bir eğitim ne kadar yanlışsa, tamamen eskinin kalıplarına mahkum olmak da o kadar yanlıştır. Bugünü anlamak için dünden yola çıkmalı, mazi-Hal ve istikbali birlikte kucaklamalıdır.

14. Dinlemeye dayalı olmalıdır. Kulağı en az göz kadar kullanan, sözü ait olduğu müstesna yere koyan bir model olmalıdır.

15. Öğrenen-öğreten ilişkisine dayalı olmalıdır. Kitabı bile hocadan okumalıdır. Öğreten yılların birikimi olan bilgi ve tecrübe evreni içerisinde öğrenciyi eğitir. Bakış, duyuş ve algı biçimini/yöntemini öğrenciye yaşatarak öğretir.

16. Özgürlükçü ve hür düşünceye dayanmalıdır. Özgürlüğün olmadığı yerde ilim ve fikir hareketi olmaz. Özgür irade kullanılamaz ise şahsiyet de gelişmez. Dolayısıyla her ilim talibi için ahlak ve saygı zemininde sınırlama olmadan irade beyanı kaçınılmazdır. Aksi durumda, düşünemeyen ve üretemeyen insan tipine mahkum olunur.

17. Süreklilik esas olmalıdır. Her disiplin zamanla tekamül ederek gelişir. Usule bağlı kalınarak zamanın ruhuna ve yeni ihtiyaçlara göre eğitimin, ilmi ve fikri üretimi sürgit devam eder. Yeni imkan ve sorunları dikkate alarak kendisini yeniler.

18. Zamanın meşru olan tüm yöntemlerini kullanmalıdır. Gelişmeler karşısında savunmacı ve içe kapanarak geri çekilme yerine, aktif ve aksiyoner bir tutumu esas almalıdır. Yeni icad edilen iletişim araçlarından da gerekli ölçüde yararlanmayı bilmelidir.

Mustafa İslamoğlu

*Yayınlanmadan önce sunumu yapılan bu metnin olgunlaşmasındaki katkılarından dolayı sevgili Adnan İnanç kardeşime teşekkür ederim.

siddetin reytingi yükseliyor

Medya’nın insan hayatı üzerinde etkin ve yaygın bir yer kazanması modern zamanlara rastlar. Özellikle iletişim ve telekominikasyon alanlarında son 20-30 yıldır kaydedilen teknolojik gelişmeler bu süreçte oldukça etkili olmuştur. Teknoloji ve hızla birleşip, insan hayatı üzerinde etkilerini derinleştiren ve yaygınlaştıran kitle iletişim araçları birçok olumsuzluğa da sebebiyet vermektedir. Bunların başında da toplum değerlerine aykırı düşen programları, kurgusal ya da gerçek şiddet haber ve görüntülerini, pervasızca servis etmesi geliyor.

Yazılı ve görsel medya, kamu yararı gözeterek yayın yapması gereken kitle iletişim araçlarıdır. Yayınlarını bu temel amacı gözeterek genel bir değerler ve prensipler süzgecinden geçirerek bizlere ulaştırmaları beklenir ve gerekir. Teori böyle emretmesine rağmen, maalesef pratik hiç de öyle değildir. Yüksek reyting oranlarına ulaşmak için olmazsa olmaz malzeme kabul edilen sansasyonel, skandal, şiddet içeriği yüksek haber, program ya da filmler; günlük hayatımızın ayrılmaz parçaları haline gelmiş durumda. Ülkemizde gazete tirajları düşük olsa da, televizyonun en temel eğlence ve dinlence aracı konumunda olması, özellikle çocuk ve gençlerimizin bu tarz yayınların olumsuz etkilerine ne denli açık olduklarının göstergesidir.

Uyutuluyor muyuz?

Medya aracılığıyla, bir nevi toplum mühendisliği yapılıyor. “Halk bunu istiyor” deyip, ambalajı süslü, içeriği bomboş programlar dayatılıyor seyirciye. Televizyon kanallarında sabahtan akşama kadar, birbirinin kopyası, çalgılı türkülü, kavgalı gürültülü, yemek tarifleriyle bezenmiş programlar dönüyor. Gerçekten beğeni ve ilgiyle takip ediliyor mu bu programlar? Yoksa amaç, toplumun ilgi ve dikkatini gerçek mesele ve gündemlerden ayırmak mı? “Canbaz’a bak” denip arka planda neler örtbas ediliyor ya da neler götürülüyor, doğrusu kuşku duymamak mümkün değil. En hafifi, toplumu kavga, gürültü ve patırtılarla uyutup, böylelikle sağlıklı düşünme ve davranmasının önüne geçiliyor da olabilir; kim bilir?

Tehlike büyük

Süreklilik arzeden birşeyin etki ve sonuçları da kalıcı olur. Özellikle haber programlarında gerçek hayattan karelere, film ve dizilerde ise kurgusal şiddet görüntülerine sansürsüz bir şekilde maruz kalan izleyicileri, iki tehlike beklemektedir: Şiddet görüntülerinin normalleşmesi, kanıksanması ve şiddet içeren davranış ve tutumların benimsenmesi. Özellikle çocuk ve gençlerimizin bu tehlikelere yakalanmalarının yetişkinlere göre kat be kat yüksek olduğu aşikar. Bunun böyle olması çok doğal çünkü, yetişme çağındaki kişilerin kendilerine rol-model seçtikleri hepimizin malumudur. Eskiden baba, dede ya da milli ve tarihi kahraman ve seçkin insanlar örnek ve model olarak alınırken; günümüzde, medyanın dayattıkları genel kabul görüyor. Televizyon önünde büyüyen çocuklarımız ve gençlerimizin, kendilerine ve topluma nasıl baktıkları ve hangi bakış açısıyla yetiştikleri, önemli bir sorun bugün.

Şiddeti benimsedik

Medyada şiddet görüntülerine sürekli muhatap olmanın diğer olumsuz getirisi, gerçek hayatta şiddete kayıtsız kalınması ve şiddet uygulamanın normalleşmesidir. Gazetelerin 3.sayfa haberleri ve ilgili televizyon programları eliyle, bireysel ve toplumsal şiddet, artık kabul edilebilir bir konuma gelmiştir zihinlerde. Savaşların naklen yayınlanıp izlendiği, cinayet ve vahşet haberlerinin bütün detaylarıyla medyada yer bulduğu bir çağda, insanların hayat algısı tüm bunları da içerecek şekilde oluşmaktadır. Cinayet, vahşet ve şiddet artık vaka-i adiye olarak algılanır hale gelmiştir. Aslında günümüzde, fert ve toplumların çıkarlarını koruma ve gözetmede bu denli yüksek oranda şiddet yöntemlerine başvurmasında, medyanın etkisi incelenmeye değer. Gerçek şu ki; insanlar, gördüklerinden etkilenip güdüleniyor ve o doğrultuda hareket etmeye eğilimli oluyor. Agresif davranışlar körükleniyor. Tahammülsüzlük artıyor. Bu kadar çok şiddet görüntüsüne maruz kalan toplum, başkalarının acılarına karşı duyarsızlaşıyor. Suçlular ifadelerinde sıklıkla, falan filmin kahramanını örnek aldıklarını ya da şu veya bu sahne ve görüntünün kendilerine esin kaynağı olduğunu belirtiyor. Tüm göstergelere rağmen medya şiddeti sergilemede hala alabildiğince pervasız ve bu konuda engel tanımıyor.

Ajitasyon marifet sanılıyor

Mesela, duyup gördüğümüzde içimizi burkacak bir olaydan haberdar edilmek, haber alma özgürlüğümüzün sınırları içinde yer buluyor. Haberi olduğu gibi vermekle kalınmıyor bir de olay, öncesi ve sonrasıyla hikayeleştirilip senaryolaştırılarak gündemlerimizin merkezine oturtuluyor. Bilinmesinin kimseye bir yarar sağlamayacağı detayların aktarılması ile haberler ajite ediliyor. Hayatını feci bir şekilde kaybetmiş bir kişinin en son çekilmiş video görüntüleri, annesiyle son konuşması ya da çantasından orta yere dökülenler işlenip gösterimi tekrar be tekrar servis ediliyor. “Ateş düştüğü yeri yakar” gerçeği adeta tersyüz edilip, heryer ve herkes ateşin içine çekiliyor. Kurbanlarının bile unutmak istedikleri vakalar hafızalara nakşedilirken, toplumsal psikoloji onulmaz yaralar alıyor.

Abartılı sağlık haberleri huzursuz ediyor

Son zamanlarda çok yaygınlaşan ve yüksek reyting alan(!) sağlık haberlerinin de insan psikolojisi üzerindeki olumsuz etkileri tartışılmaz. Üzerinde yattığımız yataktan, yediklerimize içtiklerimize, kullandığımız parfüme kadar pek çok ürünün kansere sebep olabileceğine dair yapılan haber ve programlar, insanların sürekli tetikte durmasına ve korku içinde yaşamasına sebep oluyor. Her durumdan malzeme çıkarılıyor. “Yaşın 40 olduysa şu şu şu hastalıklara açıksın. 35 yaşında botoks yaptırırsan yüzün daha uzun süre genç kalır. Havuza girmeyin mikrop kaparsınız. Güneşe çıkmayın kanser olursunuz” gibi haberlerin ardı arkası kesilmiyor. Artık neredeyse, yüzünde sivilce çıkan soluğu hastanede alacak, durum bu denli nazik ve vahim. Doğru haber ve haberciliği bunların dışında tutarsak, sağlık alanında insanlara pompalanan korkunun sağlık sektöründe bir kesimin çok işine yaradığını söyleyebiliriz. İnsan tüm bunların bazı güç odakları ve merkezlerin halkla ilişkiler çalışması olduğunu düşünmekten kendini alamıyor.

Denetim şart

Toplumun ruh ve zihin sağlığını öne almayan, temel insan haklarına dayanmayan, ilke ve değerlere yaslanmayan yayıncılık anlayışlarına son verilmelidir. Burada görev herkesten önce yayıncı kuruluşlara düşer. Fakat gelin görün ki; sorumlu yayıncılık yapan nadir kanalların dışında, daha çok kişi tarafından seyredilme (reyting) ve dolayısıyla para kazanma hırsı, toplumsal sorumlulukların önüne geçiyor. Toplumun ruh sağlığını olumsuz yönde etkileme ve toplumsal değerlere aykırı düşme pahasına, sorumlu yayıncılık ilkeleri hiçe sayılıyor. Özdenetimini sağlayamayan kuruluşların, başkaları tarafından denetlenmesi ve kontrol edilmesi de kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu noktada, düzenleyici ve denetleyici kamu kurumları, yüksek bir sorumluluk bilinci ve hassasiyetiyle, ödünsüz çalışmalıdır. Toplumumuzun geleceği ve sağlıklı nesillerin yetişmesi için bu şart. Eğitimcilerin ve ailelerin yönlendirmeleri de çok önemli burada. Ebeveynin çocuklarını medyanın şiddet içerikli yayınlarından korumaları, izlenmelerine aile içinde limit koymaları gerekiyor. Unutmamalı ki; erdemin en etkin paylaşıldığı ve benimsendiği zemin aile ortamlarıdır.

Özlem Şahin Ekinci
Semerkand aile

kizlarimizi neden okutmak zorundayiz

Kız evlatlarının okutulması gereğini ortaya koymak için, yüzlerce neden sıralanabilir. Bu nedenlerin başında da, “cehaletten” doğan korkunç faciaları ve acı sonuçları sıralayabiliriz. Etrafınıza ve çevrenize şöyle bir bakın: bütün kötülüklerin en baş kaynağı cehalet değil mi? Özellikle “kadının cehaleti, toplumun ve insanlığın cehaleti” demektir.

Çünkü kadın, yalnız çocuk doğurmaz aynı zamanda insanlığı ve toplumu da doğurur. Dünyayı idare edenleri, insanlığa hizmet edenleri kimler doğurmuştur? “Anneler yalnız doğurmuyorlar, doğurdukları evlatları eğitip büyütüyorlar da…” Bu açıdan ailenin, insanlığın ve toplumun teminatı kadınlardır. Her şeyin temelinde kadın olduğuna göre, kız evlatlarımızı câhil bırakmaya hakkımız var mı? Dünyaya gelen insan yavrusunun ilk bakıcısı ve hayata hazırlayıcısı anneler değil mi? “Anneden daha etkili eğitimci var mı?” Erkeğin en yakın dostu ve sırdaşı kadın değil mi? Bu bağlamda, kız çocuklarımızı en iyi şekilde okutmalıyız ki “kadınlık vasfına” ulaşabilsinler. Gerçek mânâda kadınlık vasfına ulaşamayan, annelik vasfına nasıl ulaşacak?..

Herkesin bilgiye mutlaka ihtiyacı var. Bu genel bir kavramdır. Kadın erkek arasında tercih yapılacak olursa, kadının ihtiyacı daha fazladır. Çünkü, toplumun temel direği olan ailede çocuğa kişilik kazandıran, hayata hazırlayan ve dinini sevdiren; birinci derecede annedir.

Kız çocuklarını okutmanın dînî boyutu

Okuma ve bilgilenme genel bir kavramdır. Kişilere, cinsiyetlere, gençlere, yaşlılara ve inançlara göre ayırımı yapılamaz. Hak dinlerin en çok önem verdiği konuların başında okuma ve bilgilenme gelmektedir. İslamı’n ilk emri de okuma ile başlamıştır. Kurân-ı Kerim’de, okuma ve bilgilenme ile ilgili hiç bir cinsiyet ayırımı yoktur. Yüce dinimiz “İslam Dini”, okumayı herkese emretmiştir. Yüzlerce “âyet ve hadislerle” okumanın ve ilmin önemi, kesin delillerle ortaya konmuştur. Biz, bu yazımızda yalnız iki – üç tanesini zikredeceğiz.

Dînî yönden kız çocuklarının okutulmasında engelleme şöyle dursun, bilakis teşvikler vardır. Buna göre, hangi olumsuz şartlar içerisinde olursak olalım, kız evlatlarımızı okutabilmenin bütün yollarını araştırıp bulmak zorundayız. Bu görevi yerine getirmek hem dînî hem de sosyal bir görevdir. Dînî bilgilenmenin yanında, insanın kendini koruyabilmesi ve hayatını sürdürebilmesi için bilgili olmak zorunluluğu vardır. “Bilgili olmayan ne kendini koruyabilir, ne de malını muhafaza edebilir!“ Hz. Ali bir sözünde, “Bilgi, servetten daha üstündür. Çünkü, serveti sen korursun. Halbuki bilgi, seni korur.” Sözü, çok büyük anlamlar taşımaktadır.

Gerek Kurân-ı Kerim’de ve gerekse Rasulullah (sav) Efendimiz’in sünnetlerinde, kız çocuklarının okutulmamalarıyla ilgili her hangi bir hüküm yoktur. Yüce dinimiz devamlı okumayı ve bilgilenmeyi teşvik etmiştir. Teşvik ve tavsiyelerin yanında emredici hükümlere de yer verilmiştir. Nitekim peygamber efendimiz (sav), “kadın-erkek ayırımı yapmadan ilim öğrenmeyi herkese farz kılmıştır.” Bir başka hadis-i şerifde, “Dünyayı isteyen ilme sarılsın, ahreti isteyen ilme sarılsın. Hem dünyayı hem ahreti isteyen yine ilme sarılsın” buyurmaktadır. Kız evlatlarımızın okutulmamalarıyla ilgili her hangi bir engel olmadığına göre anne ve babalar, bu konuyu “gündemlerinin” en üst sırasına koymalıdırlar. Yanlış geleneklerin, yanlış uygulamaların ve yanlış törelerin etkisi altında kalarak kız çocuklarını okutmayanların, büyük vebal altına girdiklerini hiç bir zaman unutmamaları gerekiyor.

Şimdi bazı anne ve babalar, şu mazereti öne sürebilirler: “Biz kız çocuklarımızı okutmak istiyoruz ama, üniversitelerde, hatta İmam Hatip Liseleri’nde, başörtüsüyle ilgili yapılan engellemeler yüzünde nasıl okutalım?” diyenler olabilir. Şu anda yapılanlar, tamimiyle “ideolojik ve politik” uygulamalar olduğundan, hepsi geçicidir. Bir düşünürün dediği gibi,”Zulüm ilâ nihaye devam etmez.” Evet, bugün zulüm var ama, yarının ne olacağı belli olmaz… Kız çocukları okumalı ama… buraya kadar anlattıklarımız, kız evlatlarımızın okumaları ve bilgilenmeleriyle ilgiliydi. Kadın erkek ayırımı yapmadan herkesin okuyup bilgilenmesi zorunlu bir ihtiyaçtır ama, burada çok önemli aynı zamanda çok hassas olan bir durumu da hatırlatmamız gerekiyor. Kız evlatlarımızı mutlaka okutmalıyız, hayatla ve gelecekle ilgili her alanda yetiştirmeliyiz. Çağın ve teknolojinin gerekleri neyse hepsini erkek çocuklarımıza olduğu gibi, kız çocuklarımıza da öğretmeliyiz. Buna hiç kimsenin itirazı olamaz.

Ancak, kızlarımıza meslek seçtirmede seçici olmalıyız. “Kız çocuklarımızı okutmalıyız ama, meslek sahibi yapmamalıyız.” Çünkü, kadının fıtrattan gelen kutsal mesleği vardır. Bu meslek de, “annelik mesleği”dir. Kadın, hangi şartlarda hangi konumda olursa olsun annelik mesleğinden vazgeçemez.. “Annelik mesleği kadının fıtratında vardır.” Bu mesleğin geliştirilmesi ve daha yararlı hale gelebilmesi için her imkan seferber edilmeli. Bu durum kaçınılmaz bir görevdir. Hiç bir kadın annelik mesleğini küçümseyemez. Bu mesleği küçümseyen bir kadın, kadın olma özelliğini yitirir. Bu arada mecburî durumlardan dolayı, başka mesleklerde çalışmak zorunda kalan hanımların durumlarına da kimsenin bir diyeceği olamaz. Para kazanmak, mevki sahibi olmak, dışarıdaki işleri yürütmek, evin geçimini temin etmek erkeğin aslî görevidir. Yuvayı sürdürmek, aileyi toparlamak ve insan yetiştirmek de kadının aslı görevidir. Bu yüzden “kadın okumalı ama, meslek sahibi olmamalı” diyoruz. [Katılmıyorum, kadın pekâlâ iki rolü birden üstlenebilir. Elbette ailesinin her türlü ihtiyaçlarını gözetmek şartıyla.]

Başımıza ne geldiyse… Başımıza ne geldiyse “cehâletten” gelmiştir. Câhil bırakılan insanlarımızın, hem kendileri ezilmişler hem çevrelerindeki insanların ezilmelerine sebep olmuşlardır. Bu kadar haksızlıkların ve yolsuzlukların temelin de yatan cehâlet değil mi? Geçimsizliklerin ve boşanmaların gerçek nedeni câhillik değil mi? Saygı ve sevginin giderek azalması câhillikten kaynaklanmıyor mu? Aileden başlayarak toplumun her alanın da “yozlaşmaların yaşanması” cehâletten değil mi? Çocuk ölümlerinin giderek çoğalması câhillik değil de nedir? Daha bir sürü yanlışların temeline indiğinizde “cehâletle” karşılaşacaksınız. Artık câhillikten hem kendimizi, hem de ailemizi kurtarmalıyız. Bunun çaresi de geleceğin “baş eğitimci” namzetleri kız evlatlarımızı okutmaktır. Yaşadığımız çağın adı, “bilgi çağı”dır. Bu çağda bilinçli olmayan, kullanılmaya ve sömürülmeye mahkûm olur. Artık günümüzde, bilgiye ulaşmak eskisi gibi zor olmuyor. Kitle iletişimin ve teknolojinin yaygın olduğu bir dünyada, zor da olsa okumanın her türlü imkanları mevcuttur. Yeter ki sizde bu istek, bu azim olsun.

Sonuç olarak: “Kızlarını eğiten ebeveynler, bir bakıma toplumu da eğitmiş olurlar.” Çocuklarımızı yetiştiren, hatta bizleri yetiştiren kadınlar olduğuna göre her ebeveyn çocukları arasında cinsiyet ayırımı yapmadan kız evlatlarını okutmak zorundadır. Kızlarınızı okutmazsanız, geleceğin idarecilerini kimler yetiştirecek?.. Kızlarınızı okutmazsanız, geleceğin çocuklarına kimler “kişilik ve kimlik”, kazandıracak? Kimliksiz ve kişiliksiz tahsil yapmanın insana ne yararı olabilir? İnsanın kişiliği ve kimliği aile yuvasında kazanılıyor. Bunu gerçekleştirecek olan da anne olduğuna göre, kız çocuklarının okutulmasının ne kadar önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Mustafa Topaloğlu

patik

Çocuğa öz saygı kazandırma, çocuğun öğrenme, sevme ve yaratma yeteneğini güçlendirmektedir. Öz saygı, mutlulukla ve hayattaki başarıyla ilgilidir. Bazı düşünürlere göre öz saygı, tamamen aile sevgisiyle birlikte iyi bir eğitimin ürünüdür. New York’lu psikolog ve gençlik terapisti Prof. Dr. Barbara Berger’e göre öz saygı, çocuğun kendi kendisiyle gurur duymasıdır. Yüksek öz saygıya sahip olmak, çocuğun hem sevgi dolu hem de yetenekli olmasını sağlamaktadır. Çocuk, değerli olduğuna inanmalı, bir şeyler önermeli ve kendi kendisiyle ve çevresiyle barışık olmalıdır.

Çocuğun sevgiyi ve yeteneğini hissetme derecesi, gelecekteki yaşamında onu her alanda etkileyecektir. Aynı zamanda da, çocuğun yaratıcılık yeteneğini, diğerleriyle ilişkisini ve başarılı olmasını belirlemede önemli bir faktör olmaktadır. Ebeveynler, çocuğun öz saygısının ilk temellerini oluştururlar. Çocuğun kendini sevgi dolu ve yetenekli hissetmesi için aileler neler yapabilir? İşte burada öz saygıyı geliştirecek 20 yol bulunmaktadır.

1. Şartsız Sevgi Göstermek

Çocuğunuz her ne yaparsa yapsın ona değer verdiğinizi ve kabul ettiğinizi bilmesini sağlayın. Ev ona göre, risk ve tehlikelerle dolu dünyadan döndüğü zaman, sevgi için, emniyetli bir yakıt alma istasyonu gibidir. Mesajlarınız “Seni seviyorum – odanın kirli olmasına rağmen, kız kardeşin kadar atletik olmamana rağmen, notlarının çok iyi olmamasına rağmen, yaptıklarından hoşlanmama rağmen – hala seni seviyorum” olmalıdır. Onu hala sevdiğinizi göstermek ve çocuğunuzun yanlış davranışını düzeltmek için, onun doğru yaptığı bir şeyi görerek işe başlayabilirsiniz. Örneğin, odası karma karışıksa ve sadece yatağını toplamış ise ona “Gerçekten yatağını topladığına çok sevindim. Şimdi senden istediğim şey masanı temizlemen” diye ifade edin.

2. Sinirli Olmanızdan Sorumlu Olduğunu Belirtmek

4 yaşındaki çocuğunuz oyuncağını yatmakta olan kardeşinin beşiğine fırlattığı için sinirlisiniz. Onun böyle bir hareketinde sinirinizi ona nasıl aktarırsınız? Prof. Dr. Thomas Gordon’un önerdiği en basit mesaj “Ben” mesajıdır. “Sen kötü bir çocuksun!” ya da “Sen aptalsın!” yerine, “Sen böyle yaptığında, ben …………../………… hissediyorum”, “Sen oyuncaklarını attığında kendimi sinirli hissediyorum. Ona gerçekten zarar verebilirdin” diyebilirsiniz. Buradaki mesaj, duygularınızın onun çocuk dünyasına değil onun belirli davranışlarına yönelik olduğudur.

3. Açık İsteklerde Bulunmak

Çocuğunuzun ondan ne istediğinizi bilmesini sağlayın. Bu ona alternatif davranışları öğrenmesi için bir şans verecektir. Örneğin; “Oyuncaklarını kardeşinin beşiğine atmamalısın. Bunun yerine o uyandığında ona trenini gösterebilirsin” şeklinde bir açıklama yapılmalıdır. İstekleri ona açıkca belirtmek, ondan ne istediğinizi anlamasını kolaylaştıracaktır.

4. Dinlemeyi Öğrenmek

Çocukların duyguları, gözlemleri ve algıladıkları dinlenmeye değerdir ve böyle yapmak çocukların öz saygılarını artırmaktadır. Size birşeyler söylemek istediğinde, gerçekten ona zaman ayıramayacaksanız uygun olmadığınızı ve ne zaman uygun olacağınızı söyleyin. Gordon’un bir başka tekniği olan “Aktif dinleme”de, çocuğunuzu yanınıza çağırıp onu duyduğunuzu ve onun ne söylemeye çalıştığını anladığınızı ifade edin. Mesela 7 yaşındaki bir kız çocuğu şöyle diyebilir:

Kız: “Baba sana çok kızgınım ve bir daha odama girmeni istemiyorum”.
Baba: “Sen gerçekten çok kızgınsın öylemi hımm”.
Kız: “Evet çünkü sen beni kaymaya götüreceğini söylemiştim ama artık çok geç”.
Baba: “Oh, anladım. Çünkü seni dışarıda kaymaya götüreceğim konusunda söz verdim ve bu sözü tutmadım. Gerçekten üzgünüm. Çok geç vakte kadar çalıştım ve seni aramayı da unuttum. Bunu yarına alabilir miyiz?”

Aktif dinlemeyle aileler, olayları daha çok çocuğun gözünden görmeye başlamakta ve böylece çocuk da duygularına önem verildiğini anlamaktadır.

5. Çocuğun Duygularını Ciddiye Almak

Çocuğunuzun korkularını ve negatif duygularını onları reddetmektense ciddiye alın ve onları yenmesine ve kendi çözümünü bulmasına izin verin. Oğlunun canavarlardan korktuğunu öğrenen bir babanın yaklaşımı aşağıda verilmiştir.

Oğlan: “Baba yatağa gidemiyorum. Çünkü odamda canavarlar gizleniyor”.
Baba: “Gel bakalım belki canavarlarla arkadaş oluruz. Canavarlar ne yemekten hoşlanıyor biliyor musun?”.
Oğlan: “Belki tatlı, bisküvi seviyordur”.
Baba: “Bu hoşlarına gidebilir. Gel canavarlara yemek koyalım. Canavarlara ne istediğini sor? Neden sormuyorsun?”.
Oğlan: “İnsanları korkutmak istiyor”.
Baba: “Neden?”
Oğlan: “Güçlü hissetmek için”
Baba: “Eğer onunla arkadaş olursan sana ne yapabilir?”.
Oğlan: “Beni koruyabilir.”
Baba: “Bana iyi bir arkadaş olabilir gibi geliyor ya sana?”.
Oğlan: “Evet.”

Bu diyalog sayesinde aileler, çocuğun duygularını ya da neye gereksinimi olduğunu öğrenmekte, çocuk artık canavarın kendisine fazla tesiri olmayacağını görerek daha pozitif düşünmektedir. En önemlisi de çocuğun canavara yansıttığı gücü kendine çevirmesidir.

6. Çocuğun Varlığını Kabul Etmek

Annelerin zaman zaman söylenmelerinin hatta jestlerle bile “keşke çocuk doğurmasaydım, o bir yük ve artık dayanamayacağım” diye ifade etmelerinin yanlış olduğu, özellikle bu gibi mesajlar sık sık tekrar edildiğinde çocuğun istenmediği ve kendisine değer verilmediği duygusuna kapılacakları uzmanlarca hatırlatılır. Bu durum özellikle evdeki yeni bebekle ilgili olmasına rağmen, annelerin bu yakınmaları uyumlu bir çocuğun bile istenmediğini düşünmesine neden olmaktadır. Böyle zamanlarda çocukların özel bir ilgiye ihtiyaçları vardır. Aileler yakınları tarafından desteklenmeli ve yaşantıdaki çocuğun varlığına değer verilmelidir.

7. Değerlendirecek Günlük Bir Şeyler Bulmak

Çocuklar kötü bir şey yaptıklarında ilgi çekmek, iyi bir davranışta bulunduklarında da onaylanmak istemektedirler. Yaptıkları, her gün yapılan sıradan bir şey bile olsa, değerini artıran yaptıklarının onaylanmasıdır. Çocukların sevgi ve yeteneklerini onlara hatırlatan bazı etkinlikler aşağıda sıralanmıştır.

- Disiplin içermeyen tüm ailecek yenen bir akşam yemeği. Herkes o gün birbiriyle başardıkları, öğrendikleri veya hissettikleri güzel şeyleri paylaşabilir. Örneğin; “Okula zamanında gittim” veya “Bir kurbağa buldum”. Ebeveynler de bu etkinliğe katılarak çocuklarının başarılarını onayladıklarını gösterebilirler. Sorunları olan çocuklara bu arada “Bugün seni müthiş bir şey yaparken gördüm. Ayakkabını giydin ve bağcıklarını kendin bağladın.” diyerek teşvik edilebilir.
- Yine yemekte, sırayla herkesle ilgilenilir ve diğerleri onun nesini sevdiğini, hoşlandığını ve takdir ettiğini söyleyebilir. Örneğin; “Senin öğrendiğin yeni şarkıyı çok seviyorum.” veya “Bu sabah söylediklerin gerçekten beni etkiledi”.
- Çocuğunuzun odasına, banyodaki aynaya veya beslenme çantasına ufak kağıtlara çizilmiş küçük resimler ya da yazılmış sevgi mesajları konulabilir.
- Çocuğunuzun yatağının baş ucuna onun yapmayı sevdiği bir etkinliği içeren (örneğin oyun oynadığı veya ata bindiği) ve ailenin topluca yer aldığı iki fotoğraf konulabilir. Böylece çocuk her gece becerikliliğini ve sevdiklerini hatırlayacaktır.

8. Çocukla Yalnız Vakit Geçirmek

Bir çok ebeveyn için zaman çok sınırlıdır. Bununla beraber uzmanlar herbir çocukla yalnız zaman geçirmenin çok önemli olduğunu belirtmektedirler. Bir pazar sabahı dışarıda kahvaltı edilebilir veya yemekten sonra parkta küçük bir yürüyüş yapılabilir. Zaman zaman onun seviyesine inip onun kuralları ve oyuncaklarıyla oynamak da yararlı olacaktır. Kardeşini kıskanan ve yeni doğan bebekten dolayı geri planda kalan çocuğunuzla yalnız zaman harcamak için çaba sarfetmelisiniz.

9. Çocuğun Bazı Şeyleri Kendisinin Yapmasına İzin Vermek

Ebeveynler genellikle çocuklarının yapmakta zorlandığı işleri üzerlerine alarak onlara yardımcı olduklarını düşünürler. Bu yardım, “Sen bunu yapamazsın. Sen yeterince iyi değilsin” mesajlarını verebilir, ki bu da çocuğun kendine olan saygısını azaltır. Çocukların bir işi başarmak için mücadeleye davet edilmeleri gerekmektedir. Ayrıca çocuklara, problemlerini çözmek ve kendi yeteneklerini keşfetmek için fırsatlar da verilmelidir. Yardım istediklerinde, ilk olarak, o işin üstesinden gelebileceklerine onları inandırarak cesaretlendirmek gerekir. “Hadi bakalım, şu elbiseni kendin düğmeleyebilecek misin görelim?” denilebilir. Ya da direkt olmayan tavsiyelerde bulunulabilir. Örneğin “Baş parmağını ilikten geçirirsen, daha kolay düğmeleyebilirsin”.

10. Çocuğun Özel Eşyalarına Saygı Göstermek

Anne-babalar, sıklıkla çocuklarına verdikleri oyuncakların ve kitapların kontrolünü elde tutarlar. Örneğin; bir eşyasının atılmasına, çocuktan çok ebeveynler karar verir. Çocuğunuzun o oyuncakla oynamaçağının geçtiğini düşündüğünüz halde, çocuğun ona hala ve belki de yıllarca ihtiyacı olabilir. Bu nedenle eşyalarını atmadan önce ona sormalısınız.

11. Çocuğun Düşüncelerine Saygı Göstermek

Çocuğunuzun herhangi bir konuda düşüncesini sormanız, onun duygularının, gözlemlerinin ve algılayışının değerli olduğunu düşünmesini sağlayacaktır. Partiye giderken ne giyeceğinizi ya da öğle yemeğinde ne yapabileceğinizi ona sorabilirsiniz. Tabii her zaman çocuğunuzla aynı görüşte olmayabilirsiniz. Ama ona neden onun görüşünden farklı bir karara vardığınızın sebeplerini açıklarsanız, düşüncelerinin tamamen faydasız olmadığını anlayabilecektir.

12. Çocuğun Yeteneklerini Kabul Etmek

Her yeni beceri ve başarı, onun yetenekli olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Ne kadar küçük olursa olsun her başarısı kabul edilmeli ve ona başarılı olacağı şeyler bulunmalıdır. Ayrıca ebeveynler, onlardan bazı şeyleri kendilerine öğretmelerini isteyebilirler. Yeni bir bilgisayar oyunu oynamayı veya bir sihirbazlık numarasını öğretmesi istenebilir, buradaki mesaj açıktır: “Sen yeteneklisin.” Bazı şeyleri yaparken onun yardımı istenebilir. Örneğin; akrabalara hediyeler hazırlarken fikri alınabilir ya da bir çalar saat yardımıyla sabah kendi kendine uyanabilmekte yeterli olduğu gösterilebilir. Çocuğunuzun notları çok kötü olmadıkça, onun başka başarılarının ve çabalarının olduğunu kabullenmesi sağlanabilir. Örneğin; matematikte zayıfsa, fakat ödevlerine özen gösteriyorsa ya da sizden özel yardım istiyorsa, onun çabaları dikkate alınmalıdır. Ayrıca, akademik başarısı iyi olmayan bir çocuğun, atletik ya da artistik başarısı iyi olabilir. Onu bu yeteneklerinden dolayı övmek ve cesaretlendirmek gerekmektedir.

13. Çocuğun Tercihlerine Saygı Göstermek

Çocuğun kendine olan saygısını artırmanın bir yolu da, onun tercihlerini ve duygularını kabul etmektir. Ebeveynler, çocukları için eğlenceli veya yararlı olan etkinlikleri önerebilirler. Fakat onu önyargılı davranmaya zorlarlarsa, çocuk kendisinin yeterince iyi olmadığı mesajını alacaktır.

14. Çocuklara Önemli Olanın Vücutları Olmadığını Öğretmek

Çocuklar büyürken, yüzlerindeki sivilcelerden veya çillerden rahatsız olmaktadırlar. Ebeveynler, onlara vücudun sadece bir paket olduğunu, gerçek hediyenin içeride olduğunu yani kişiliğin varlığını anlatmalıdırlar. Onların başlarına gelen bu tür problemlerin anlaşıldığı ve o yaşlarda başımıza geldiği, fakat bu tür şeylerin geçici ve kontrolümüz altında olduğu belirtilmelidir. Eğer çocukta kilo veya deri problemi varsa bile, onu nasıl görünürse görünsün sevdiğinizden emin olmasını sağlamalısınız. Eğer çocuk görünüşü ile ilgili bir şeyler yapmak istiyorsa ona yaşantısını değiştirmesini destekleyecek bir şekilde yardım önerilebilir. “Kilondan şikayet ediyor gibi bir halin var. Eğer ilgilenirsen, bu konuda yapabileceğin yeni birşeyler duydum”. Ama “Hayır, teşekkür ederim” cevabına da hazır olunmalıdır. Eğer kabul ederse, onu bir diyet ya da eksersiz programı takip etmesini sağlayarak destekleyebilirsiniz.

15. Çocuk İçine Kapanıksa Yardım Etmek

Çocukların bazı bozuk ya da sözel olarak rahatsız edici davranışları onların kendilerine saygıları hakkında ciddi mesajlar verebilir. Böyle zamanlarda ebeveynler, sevgiyi ve gerçekleri sunarak yardımcı olabilirler. Onları ciddi bir şekilde dinlemeli, ne demek istediklerini anlamalı ve sonra ne söylemek istediğinizi anlatmalısınız. Örneğin; çocuğunuz, “Ben çok aptalım, hiçbir şeyi doğru yapamıyorum” dediğinde, “Aptal olduğunu düşündüğünü biliyorum, ama seninle aynı görüşte değilim. Belki, bazı şeyleri öğrenmek için daha çok zamana ihtiyacın var, ama biliyorum ki, sen de yeteneklisin. Hatırlasana, oyuncak kamyonunu nasıl da tamir etmiştin? Bu, yaratıcılığı gerektirir.” diyerek cevap verebilirsiniz. Bazı ebeveynler, çocuğun güvenini tekrar kazanmasını sağlamak için kişilik özelliklerini kullanmada oldukça duyarlıyken bazıları da çok iyi bir dinleyicidirler. Tepki her ne olursa olsun, çocuk sevildiği ve yetenekli olduğu üzerinde durularak ikna edilmelidir.

16. Sevgiyi Fiziksel Olarak İfade Etmek

Ebeveynleri tarafından kucaklanma ve okşanma çocuklarda, kendine saygının gelişmesine yardım etmektedir. Çocuklar sözel olmayan davranışlara karşı çok duyarlıdırlar. Çocuklara “seni seviyorum” demekten çok sevgi, davranışlarla onları okşayarak belli edilmelidir.

17. Çocukla Göz Seviyesinde Konuşmak

Çocuklarla konuşurken, daima onlardan yüksekte olmamaya dikkat edilmelidir. Bu onun sadece kendini küçük hissetmesini sağlamakla kalmayacak aynı zamanda ebeveyn ve çocuk arasında büyük bir mesafe olduğuna inanmasına da yol açacaktır. Her zaman onunla konuşurken, yanına çömelerek ya da oturarak ya da onu sizin seviyenize çıkararak göz kontağı kurularak konuşulmalıdır. Bu daha yakın bir iletişimi sağlayacaktır.

18. Çelişkili Mesajlar Vermekten Sakınmak

Çelişkili mesajlar, ebeveynlerin sözleriyle başka, davranışlarıyla başka bir şeyi ifade ettiğinde ortaya çıkar. Örneğin; çocuğa, çok sinirli olarak yüzüne bakmadan “seni seviyorum” demeniz ya da korktuğunda, gece yanınıza gelebileceğini söyleyip geldiğinde kızmanız onu çelişkiye düşürebilir. Öncelikle çocuğa karşı dürüst olunmalıdır. Kızarken, kızgın olmadığınızı söylememelisiniz. Çocuğa model olunmalı, ona söylediğinizi siz de yapmalısınız. Fikir birlikteliklerinizi ifade etmeli ve verdiğiniz sözleri tutmalısınız. İstekleriniz ve kurallarınız açık olmalı, ne hissettiğinizi ya da ne düşündüğünüzü söylemelisiniz. Sözlerinizle vücut dilinizin birbirine uymasına dikkat etmelisiniz.

19. Duygularınızı Çocukla Paylaşmak

Ebeveynler, çocuklarıyla incinebilecekleri duygularını bile paylaştıklarında, onları kendi deneyimlerini ve duygularını kabul etmeye cesaretlendirmiş olacaklardır. Çocuklar, anne ve babalarının anılarını, eğlendikleri ve korktukları anları, nasıl karşılaştıklarını, çocukları olmasının nasıl bir şey olduğunu hikaye şekline getirdiklerinde anne ve babalarını daha yakından tanıyacaklardır. Aile hikayelerini çocuklarla paylaşma, kendi kökleriyle gurur duymalarını sağlayacaktır.

20. Her Çocuğun Tek Olduğu Üzerine Odaklanmak

Çocuklar hakkında özel şeyleri ebeveynler keşfetmeli ve onlara söylemelidir. Böyle yaparak duyarlı, şiirsel olan çocuğa yaratıcı olma ve kendini dile getirme fırsatı; oldukça uzun boylu bir kız çocuğuna yeni spor dallarının kapısını açma, kariyer ve moda fırsatı verilebilir.
Çocuklarda kendine saygıyı geliştirme, üstesinden gelinemeyecek bir iş değildir. İki önemli parçası olduğu – sevgiyi ve yeteneğini hissettirme – akıldan çıkarılmamalıdır. Ve tabii ki, her iki duyguyu besleyecek şekilde davranılmalı ve konuşulmaya çalışılmalıdır. Ebeveynlerin mükemmel olamadıkları ve en iyisini yapamadıkları zamanlar vardır. Fakat en önemlisinin, bir çocuğun sevgiyi düzenli aralıklarla alması olduğu unutulmamalıdır.

Çeviren ve Düzenleyen:
Yrd. Doç. Dr. Çağlayan Dinçer

Gazi Üniversitesi Mesleki Yaygın Eğitim Fakültesi
Çocuk Gelişimi Yaygın Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

çocuk karakterinin ailede sekillenmesi

Milletler için her zaman en önemli mesele hiç şüphesiz eğitimdir. Ve bu eğitimin gayesi de çağı anlayan, geçmişle gelecek arasında iyi bir köprü olabilen nesli yetiştirmek olmalıdır. Çünkü bir toplumun uzun süreli yaşaması o toplumdaki ailelerin çocuklarına verdikleri değerlere ve ahlâkî karaktere bağlıdır. Ahlâkî karakter bakımından aile içi eğitimin değeri çok büyüktür. Çocukta ahlâkî gelişmeyi ailesi, arkadaşları, oyunları, dinî eğitimi ve benzeri faktörler yönlendirir. Bu çevre, çocuğun ilk ahlakî modelinin temelini meydana getirir. Ailenin yaşadığı ve benimsediği ahlâkî ilkeler çok kere çocuk tarafından da benimsenir. Temeli sevgiye, güvene, şefkate dayanma zorunluluğu olan aile yuvası çocuk için ilk tecrübî laboratuar niteliğindedir.

İyi Bir Eğitim Karakteri

Dengesi bozulmamış bir aile yuvası çocuk eğitimi için en elverişli bir ortamdır. Çocuk ilk tasavvurlarını, alışkanlıklarını, ideallerini, ruhi hayatının ana imajlarını bu ocakta alır. Ayrıca çocuğun dış dünya ile kuracağı ilişkilerde büyük önemi olan ilk sosyal deneyimler ailede gerçekleşir. Çocukta “ben”i oluşturan vaziyet alışlar ailedeki kişiler arası ilişkilerle kurulur. Aile içinde kurulan bu yapılar dinamik yapılar olup daha sonraki ilişkilere yön verirler. Bowlby (1953) karakterin temellerinin atıldığı ilk beş yıl içinde iyi bir aile terbiyesi alamamanın çocukta suçlu karakter yapısının gelişmesinde en büyük faktör olacağını ileri sürer. Bu hayatî laboratuarda çocuk sürekli büyüme, olgunlaşma, değişme içindedir. Bu süreç içinde o ebeveyninden farklı bir kişilik geliştirmektedir. Kişiliği oluşum devresinde olan çocuğu iyi anlamak mecburiyeti vardır.

1900-1914 yıllarını kapsayan çocuktan hareket fikri ile Batı pedagojisinde yeni bir akım başlamıştır. Bu akımla beraber çocuğun bir küçük yetişkin olmadığı, ruhî yapısı bakımından olduğu gibi fizikî gelişim kademesi yönünden de yetişkin insandan farklı kendine has bir varlık olduğu, hayatın çok özel bir biçimini teşkil ettiği, her çocuğun bir ferd olup, ferd olarak kendisine saygı duyulması, ona uygun muamele edilmesi gerektiği, çocuğun mükemmel bir yaratık olduğu, ama ona mükemmelleşmiş gözüyle bakmanın yanlış olduğu imajlarını taşıyordu. Bu akımın en önemli niteliği çocuğun ferdî özelliklerinin tanınması, gelişimini kendi seyrinde bırakması ve onu gelişmeye terk etmesidir.1 Bu akımın temsilcilerinden Ellen Key (1849-1926) “Çocuk Asrı” kitabında “çocuğun kendi ferdî yapısına uygun bir biçimde geliştirilmesini” ifade ederken, Montessori de (1870-1952) ” Eğitimci; çocuğun ihtiyaçları nelerdir? Bunu nasıl yerine getirmek lazımdır bilmeli” demektedir.2

Coğrafî deterministler coğrafî şartlarla çocuk suçları arasında ciddi bir ilişkinin olduğunu savunurlar. Montesquieu “Kanunların Ruhu” kitabında ekvatora yaklaştıkça suçluluğun artacağını iddia eder. Hedonistin temsilcilerinden Jeremy Bentham’a göre davranışlar zevk ve ıztırap prensibine göre ayarlanır. Belli bir davranışın vereceği zevk, aynı hareketin doğuracağı ıztırapla denge halindedir. Kurallara karşı gelmenin vereceği zevk, onun getireceği ıztıraptan fazla olduğu takdirde bu davranışa yönelinir. H.H. Goddard’a göre de zihin seviyesi düşük olanlar toplumun saadetini bozar. J.J. Dousseau ise “hayatımdaki bütün hatalarım ana terbiyesi ve şefkati görmeyişimden ileri gelmiştir” demektedir. Görülüyor ki insanoğlunun şekillenmesinde, olgunlaşmasında topluma faydalı hâle gelişinde birçok iddia ile haklı veya haksız birçok faktör vardır. Bu faktörler ister kültürel, ister ekonomik, isterse psikolojik veya fizyolojik olsun kanaatime göre hepsinin nirengi noktasını J.J. Douseau’nun iddia ettiği gibi aile içi duygusal ve sosyal etkileşim teşkil etmektedir. Başka bir ifadeyle ana terbiyesi, ana şefkati, baba fedakârlığı ve yol göstericiliğinin iyi olup-olmayışı teşkil etmektedir.

En Önemlisi Ahlâk

Ebeveynin; doğduğu zamandan itibaren çocuğun terbiyesine son derece itina göstermesi, olgunlaşmasını, gelişmesini ve ahlakî yaşayışını kontrolünde bulundurması lazımdır. Çünkü yarının sağlam ve dürüst hâkimleri, sahipleri aile saadeti, aile terbiyesinden geçen bugünün çocuklarıdır. Milletlerin huzuruna göz dikenlerin yıkmak kasdı ile, hedef aldıkları toplumun temeli olan sağlam ailelerdir. Ailede millî, ahlakî değerlerin ince elenip sık dokunarak işlenmesi, bunların çocuğa mal edilmesi iç ve dıştan gelen yıkıcı faktörlere karşı bir zırhtır. Ahlakî değerlerin verilmesinin yanında, çocukta mevcut, fakat gizli olan öğrenme kabiliyeti, bilgi alanı, ruhî ve fizyolojik gelişiminin gereksinimleri temalarına da değinmek istiyorum.

İlk Vazife Anneye

Anne ve babanın çocuklarına karşı sonsuz denilebilecek kadar çok fedakârlıklarda bulunmasının temelinde şefkat ve merhamet duyguları yatmaktadır. Ebeveyn bunu ne kadar ve nasıl kullanmalı? Çocuk-ebeveyn düalizminin ilkeleri nasıl olmalı? Karakteri mükemmel onurlu ve tutarlı bir şahsiyet imajı çocuğa nasıl verilmeli? Yarınlarına güvenle bakan hamleci bir ruha sahip, kimliğini idrâk eden, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırıp tahlilini yapabilen muhakeme gücüne sahip nesli nasıl yetiştirmeli? Sevgiyi, şefkati ruhunda hissedip olumsuzluklara tavır alabilen dinamiği nasıl yoğrulmalı? Daima “ben” duygusundan uzak, “biz” duygusunu ruhunda yaşatan, millet için var olan kahramana gerekli olan idealler nasıl verilmeli? Verilmediği takdirde bütün gayretleri boşa çıkaran ve çocuk için esas sermaye olan ahlâk ve fazileti hangi ölçülere göre vermeli? Bu soruların cevaplarını ilk okullarda, orta okullarda, liselerde ve hatta üniversite eğitim-öğretim yuvalarında aramakla sınırlı kalmayıp menşeini aile yuvasına indirmek kanaatimce zarurîdir.

İlk terbiyeyi zorunlu olarak üstlenen anne-babanın çocuğa karşı tutumları tutarlı ve bilinçli olursa, topluma karşı ödevlerini de yerine getirmiş olurlar. Genelde her ailenin temel prensibi çocuğun eğitimi ve onun geleceğe hazırlanması olmalıdır. Çünkü o, zamanın ötesindeki hayat içindir. Onu geleceğe hazırlamak önemlidir. Onu zamanımızla sınırlamak geleceğine ipotek koymaktır. Bu konuda Hz. Ali’nin (r.a.) “Evlatlarınız sizin zamanınızdan başka bir zaman için yaratılmıştır. Dünya işlerinde onları yetişecekleri zamanın ihtiyacına göre hazırlamalısınız” sözü önemli bir pedagojik tesbittir. Çocuğun gelişmekte olan kişiliği manevî ve millî değerlerle yoğrulmalı, ben değil, daima biz duygusu gibi yüksek değerler telkin edilmeli. Bunu yapacak olan da birinci derecede annedir. Annelere düşen ilk vazife sadece çocuğu dünyaya getirmek değil, önce onu mensup olduğu topluma, millete, sonra da tüm insanlığa faydalı bir eleman haline getirmektir. Yarınlarda dünyaya hâkim olacak nesil için bu şarttır. Bunun için “beşiği sallayan el dünyaya hükmeder” sözü dilden dile dolaşmaktadır.

Çocukta beliren ilk alışkanlık yeme-içme kabiliyetidir. Bu kabiliyeti olumlu yönde geliştirme yine, birinci derecede anneye aittir. Bunun birinci adımı da gelişiminin gerektirdiği ihtiyaçlarını karşılama ve faydalı olanı seçmedir. Bunu seçip kullandırmada düzenli fakat katı olmayan, disipline edici alışkanlıkları kazandırmak önemlidir. Meselâ, yemeği acıkmadan yedirtmemek, yemekten önce el yıkatmak, sağ elle yedirtmek, aç gözlüymüş gibi yemeğe iştahla baktırmamak, kendisi ile birlikte yemek yiyenlerin lokmalarına bakmamak, yemeği normal bir yavaşlıkta yemek, çok yiyip obur olmamak, lokmaları iyi çiğnemek, yerken üstüne-başına bulaştırmamaya özen göstermek gibi önemli prensipleri kazandırmak gereklidir. Yeme-içmenin çok önemli başka bir boyutu da çocuğa yedirilip-içirilen gıdaların helâl olmasıdır. Öncelikle çocuğa helâl süt emzirmelidir. Çünkü haram süt ve haram yiyecekler çocuğun tabiatı üzerinde menfî tesir ederek onu hırçın, talana, yıkıcı, kanaatsız yapar. Asrımızda gençliğin anarşist ruhlu, yıkıcı olmalarının mayasında kanaatimce analarının çocuklarını iyi terbiye etmemesinin ve yiyeceklerde haram-helâl ölçüsüne dikkat etmemeleri yatmaktadır. Bu konuda Napolyon’un şu sözünü nakletmekte fayda mülâhaza ediyorum. “Bana iyi ve dürüst analar veriniz, size iyi vatandaşlar vereyim.”

İhtiyaçları karşılamada, yeme-içmede dikkat edilmesi gereken başka bir prensip de naz konusudur. Gerek bu konuda gerekse başka konularda çocuğun nazlı hale getirilmesi, gelecekte telafisi mümkün olmayan zararları netice verebilir. Çünkü acı gerçeklerle örülü olan hayatta çocuğun çevresi ebeveyni gibi onun nazını çekmez. Bu da onda hayata veya sosyal çevresine karşı küskünlük duygusunun oluşmasında rol oynayan bir âmil olur. Çocuk karamsar olur. Çocuğun ihtiyaçlarının tesbitinde ebeveynin seçimi yanında çocuğa da seçim hakkını kullandırtma çok önemlidir. Çocuğun da seçimde bulunması seçme muhakemesini geliştirir. Yalnız burada şu çok önemlidir: İhtiyaç olanın seçilmesi. Yoksa her istediğinin yerine getirilmesi değil. Çünkü çocuğun isteklerinde ölçü yoktur. İstekleri hiç bitmez. Bazı ebeveynler şefkat gereği çocuklarının her isteğini yerine getirirler. Hatta şefkat göstermede de aşırı giderler. Bu tutum yanlıştır. Şefkatin en büyük temsilcileri olan analar evladından şefkatini esirgesin demiyorum. Bu konuda söylenen “Küçüklerimize şefkatli olmayan, büyüklerimizi saymayan bizden değildir” Hadîs-i Şerifini bütün benliğimle kabul ediyorum. Burada vurgulamak istediğim önemli nokta çocuğa şefkati dengeli verememe ve aşırı hissettirmedir ki, kanaatimce bu yanlıştır. İhtiyaçlarının te’min edilmesinde, veya şefkat izhârında dengeli olunmalı, çocuğun suiistimaline fırsat tanımamalıdır. Aksi halde çocukta isteme oburluğu meydana gelir. Çocuğun ihtiyaçlarını veya isteklerini yerine getirmede önemli bir kaide de ona karşı verilen sözde durmaktır. Söz verip yerine getirmeme gibi tutumlar çocuğun ebeveynine olan güvenini sarsar. Kişiliğine güvensizlik işlenmiş olur. Onun için yerine getirilebilir taahhütlerde bulunmak lâzımdır. Bu konuda prensipli davranışlar önemlidir. Çocuk prensipli davranışlar sonucunda meydana gelen kaideleri sevmese de realite budur. Yanlış arzu ve davranışlarda bulunduğu zaman ona yol göstermek yerinde olur. Rehbersizlik ona çok zaman kaybettirir.

Karşılıklı Anlayış

Aile içi huzur atmosferi fertlerin karşılıklı anlayış ve feragatine bağlıdır. Zaten bu feragat ebeveynlerde daima zirvededir. Çocuk onları çok kere üzer ve bunun da farkındadır. Çocuk ebeveyninin onun için çok şeyler yaptığını bilmeli, kendisinden istenilenlerin ise çok olmadığını hissettirmelidir. Bu konuda dengeli davranılırsa çocuk da bazı fedakârlıklarda bulunur. Yerine göre karşılıklı feragat başlayınca aile içi huzur mükemmele doğru gider. Böyle bir ortamda çocuk ebeveyninden kusursuz olmalarını beklemez. Böylece çocuk hata olarak gördüğü ebeveyninin bazı davranışlarını normal karşılar. Onların olumlu tutum ve davranışlarını benimser. Ailesini başka ailelerden sevimli ve yuvasını da sıcak görür.

Çocuk genelde deneme-yanılma yoluyla öğrenir. Anne ve babanın buna sabredip oyununda, arkadaşlığında, uğraşmalarında ona hürriyet tanımaları gerekir. Her yerde her zaman onu koruyup kollamak onun hürriyetini kısıtlar. Bu kısıtlama deneme-yanılma yoluyla öğrenmesine engel olur. O davranışlarının sonuçlarını kendisi gördüğü zaman yaptığı hatalardan daha çabuk uzaklaşır. Burada rehberlik önemlidir. Çocuğun öğrenmeye en açık olduğu zaman soru sorma anıdır. Bu anda onu iyi dinleyip, sorularına kısa ve anlamlı cevap vermek öğrenmesini kolaylaştırır. Öğrenmesini kolaylaştıran bir başka faktör de beş duyusunu işin içine katmaktır. Böylece öğrenilenin kalıcılığı da sağlanmış olur. Bir konuyu iyi öğretmedikçe başka konuya geçmek zararlıdır. Kulakta uğuldayan öğrenilmemiş sözler anlayışı bozar.

Çocuk okuldan geldiğinde veya evde bir şeyler öğrenirken yorulduğunda ihtiyacı olan ve yormayan dinlendirici oyunlar oynatılmalı. Oyunun faydalı bir yanı da ona zekâ jimnastiği yaptırmasıdır. Bu da zekâ gelişimine yardımcı olur. Anlama kabiliyetini artırır. Oyunun bence en önemli boyutu oyunda çocuğun ilgi alanının tesbit edilebilir oluşudur. Mimar Sinan’ın çocukluğunda bahçelerde su arkları ve minik binalar yapıp oynaması ve büyüdüğünde yaptığı eserlerle bütün dünyanın haklı takdirini kazanan meşhur bir mimar olması; Fatih Sultan Mehmed’in küçükken Edirne’de saray bahçesinde harp oyunlarıyla meşgul olması, büyüdüğünde de İstanbul’u fethetmesi örnekleri, çocukta oyunun ilgi alanının keşfinde ne denli faydalı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak çocuğun nelerle oynadığı gözlenmeli, onu öğretici oyunlara meylettirmeli, dinlendirici olanı seçtirmeli, çocuğun hayal gücünü kuvvetlendirecek oyunlar seçilmeli, çocuğun hantal ve atıl olmaması için hareketli oyunlar oynatılmalı. Oyunun bir diğer boyutu da oyundaki arkadaştır. Bilhassa oyun arkadaşlığı çocuğun vazgeçemeyeceği bir mefhumdur. Arkadaşsız büyüyen çocuklar kendilerini hep büyüklerle mukayese ederler. Neticede çocuk zararlı çıkar. Bu da şahsiyetinin gelişmesinde, atılganlığında menfî rol oynar. Burada ölçü şu olmalı: Çocuğa herhangi bir arkadaş değil, yararlı arkadaş buldurtmak. Buldurtmak tabirini kullanıyorum, çünkü çocuğun kendi işlerinde kendisinin karar vermesi ona haz verir. Hamleci bir karakter gelişimini başlatır.

İletişim Eğitimi

İnsanın dışındaki canlıların kendi aralarında konuşma, anlaşmaları mevcuttur. Ancak insan gibi konuşma, akıl yürütme işlemi sadece insana hastır. İnsanın bu özelliğini yerinde kullanması ayrı bir hassasiyete bağlıdır. Çocuk sözünü bilmesi, yerinde ve gerektiği kadar konuşması, ses tonunu işittirecek frekansta ayarlama alıştırmalarını ilk defa aile içinde öğrenir. Harun Reşid’den sonra halife olan oğlu El-Emin’in çocuğunun terbiyecisine bu konuda söylediği pedagojik muhtevalı şu güzel prensipleri zikretmeden geçemeyeceğim. “Çocuğuma sözün başlama ve bitiş yerini göster. Yersiz gülmesine ve bağırarak konuşmasma engel ol. Yaşlılara hürmet etmeyi bellet. Vaktini boşa geçirmekten sakındır. Bunları verirken de onu usandırma. Yoksa zihnini harap edersin. Aşırı müsamaha da gösterme. Sonra avarelik tatlı gelir. Yumuşak davranarak ikna yoluyla otoriteyi kur. Bundan nasiplenmezse biraz sertlikte fayda var.”3 Görülüyor ki çocuk terbiyesinde en güzel metod şefkat-korku veya hürriyet-disiplin arası dengeli bir yolun takip edilmesidir ki, bu yol Rabbani terbiye metodudur. Kâinattaki hayat kanunun özüdür.

İdeal Eğitim

Çocuğun iyiyi kötüden ayırmaya başlamasıyla (bu başlangıç çocukta ar, utanma duygusunun kendisini hissettirmesidir ki; İ. Gazâlî’ye göre çocuğa akıl bu devrede saçılır.) Millî kahramanların, ilim ve fazilet sahibi insanların hayatları ve menkıbeleri öğretilmeli, boş hikâyeler anlatılmamalıdır. Bu yaşlarda arkadaş grubu, oturup kalktığı çevresi çok önemlidir. Sürekli sövüp kötü sözler söyleyen çevreden onu uzak tutmalı, büyüklere saygılı olmayı öğretip, ister yalan ister doğru olsun çocuğu yeminden men’ etmelidir. Çocuğa yeminin kötü olduğu imajı verilmezse olur olmaz her vak’ada yemine sığınacaktır. Bu da iyi bir haslet değildir.

Bu dönemde çocuğa verilmesi gereken önemli bir özellik, alma duygusu yerine verme duygusunu kuvvetlendirmektir. Verirken şahsiyetinin kibirle yoğrulmaması için vermenin fazilet olduğu, insan vasfının özü olduğu işlenmeli sahip olunan servetle övünmenin kötü olduğu teması işlenmeli.

Anne-babanın hiç unutmamaları gereken bir konu da çocuğun çok iyi bir taklitçi olduğudur. Taklit yoluyla kazandığı davranışları hayat boyunca kolay kolay bırakamaz. Hayatında kötü imajlar bırakmamak için yanında daima ölçülü davranışlarda bulunmak gerekir. Faydalı olmayan işler yapıp çocuğu bundan men’etme telkini boşunadır. Böyle bir telkini duymaz bile. Burada öğüdün faydası yoktur, demek istemiyorum. Yapmadığımız, yapamadığımızı ondan istemenin yanlışlığını vurgulamak istiyorum. Bu konuda İbn’i Utbe’nin çocuğunun terbiyecisinden istedikleri çağdaş pedagojinin temel prensiplerinden biridir. “Evlatlarıma iyi yol göstermeden evvel kendi nefsini ıslah et. Çünkü onların kusuru senin taksirine bağlıdır. Çocuklara göre sizin yaptığınız şeyler iyi, yapamadıklarınız fenadır.”

Öğüdün en iyisi büyüklerin davranış ve tutumlarındaki tutarlılıktır. Çocuğun sevip benimsediği telkin ve nasihat şekli yumuşak ve kesin olanıdır. Bağırıp çağırarak yapılan nasihatler onda ters tepki yapar. Onun için öncelikle olumsuz sözler ve teklifler yerine yumuşak, olumlu aynı zamanda şahsiyetini rencide edici olmayanın seçilmesine dikkat edilmeli. İstenilenin emir şeklinde değil motive edici bir mahiyette olmasına özen gösterilmelidir.4 Bir başka husus da aile büyüklerinin birbirlerini rencide edici tavırlarıdır. Çocuk bundan çok rahatsızlık duyar. Karamsar bir ruh yapısına bürünür.

Çocuk mu Küçük İnsan mı?

Bazı anne ve babalar çocuktan yaşının üzerinde bir olgunluk beklerler. Ama bunun aksine çocuk daha ufak yaşların davranışlarını sergileyebilir. Ebeveynin bunu normal karşılayıp ona daima çocukmuş muamelesi yapmamaları gerekir. Yoksa her zaman çocuk kalmak ister. Bunun sonucunda takvim yaşına göre şahsiyeti az gelişmiş olur. Çocuğa güven, yerine göre önemlidir. Ona güven duyulursa onun da kendine güveni artar. Kendine güvenini artırmak için başarabileceği görevler vermek önemlidir. Ona iş yapma zevkini ve başarma sevincini tattırmalı. Aile içindeki adaletli bir işbölümü onda iş yapma arzusu ve iş ahlâkını geliştirir. Çocuğa iş yaptırmanın farklı bir boyutu da mantıklı düşünmesini sağlamaktır. İş verilirken lüzum görüldüğünde olayları ve sebepleri açıklayarak sebep-sonuç ilişkisini bulmada yardımcı olunması, çocuğun mantıklı düşünme kabiliyetini geliştirip sebeplere riayet etmesini sağlar. Dünyanın sebepler dünyası olduğu imajı kuvvetlenir. Düşünme ve araştırma vetiresini kazanır. Gücünün üzerinde verilip başaramadığı işten dolayı onda hayal kırıklığı imajının yerleşmemesi için gayreti mutlaka takdir edilmelidir.

Çocuk Suçluluğu

Çocuk suçlarına gelince, kanaatime göre temelinde terbiye eksikliği ile çocuğun mutsuz oluşu yatmaktadır. Bunun da temelinde ona bütün kuralların bir anda verilmeye çalışılması, seçme hakkına sahipken bu hakkın kullandırılmaması, değerinin ve hakkının küçümsenmesi, küçük yanlışlarının büyük birer suçmuş gibi başına kakılıp kötü ilan edilmesi, suçluluk baskısıyla köşeye sıkıştırılması, yanılabileceğinin hesaba katılmaması, başkasının yanında azarlanması, cezanın aşırı olması gibi faktörler yatmaktadır. Halbuki bütün kuralları birden vermeye kalkışıp ona zaman tanınmaması, yanılabileceğinin hesaba katılmaması hatadır. Hele hele suçluluk psikolojisine itip baskı yaparak köşeye sıkıştırmak, telafisi mümkün olmayan arızalar meydana getirir.

İ. Gazâlî’ye göre çocuğun ruhu ve kalbi saf bir cevherdir. Ona her ne verilirse alır. Her nereye çevrilirse oraya meyleder. Eğer fenalığa alıştırılıp kötü kişi olursa günahı ebeveynine ait olur. Zihnini, fikrini alçak şeylere kaptırmamak ve ona kötülük yapma zemini hazırlamamak çok önemlidir. Çocuğun yalana sığınmaması için yukarıda zikredilen pedagojik prensiplerin yanında ciddi bir aile telkinine ihtiyaç vardır. Burada Abdülkadir Geylânî Hazretlerine atfedilen ibret verici şu hâdiseyi nakletme zaruretini görüyorum. Annesi, kocasından kalan altınları oğlunun elbisesinin içine dikerek oğlunu “Oğlum git ilim öğren. Her ne olursa olsun sakın yalan söyleme” diyerek, Bağdat’a gitmekte olan bir kervana katar. Kervan eşkıyalar tarafından soyulur. Abdülkadir, küçük olduğu için aramazlar. Bütün kervan arandıktan sonra eşkıya başı sorar. “Kimsede para kaldı mı?” Abdülkadir “bende var” deyip altınları verir. Eşkıya başı “bu altınların sende olduğunu bilmiyorduk. Niçin çıkarıp verdin?” Abdülkadir terbiyecisi olan annesinin nasihatini nakleder. Gözleri kararan eşkıyabaşı “küçük bir çocuk annesinin sözünü böyle dinlerse ben nasıl Yaratıcımın ikazını tutmam” diyerek kötülükten vazgeçer.5 Bu hadise bize ana terbiyesinin fazileti hakkında çok önemli bir kanaat verir. Anne diliyle yeri ve zamanı gelince çocuğa dinî kavramların verilmesi çok önemlidir. Çocuğun yedi yaşından sonra zihinsel gelişmesi dinin soyut kavramlarını anlamaya müsaittir. Bu dönemde dinin soyut kavramları verilmeli.

Kötü Söz mü… Kat’iyyen..

Çocuklar yaramazlık yaptıklarında veya suç işlediklerinde bazı ebeveynlerin “Allah seni kahretsin” şeklinde veya bazı hayvan isimleriyle itapta bulunmaları yanlıştır. Bu gibi sözler çocuğu huysuzluk ve kötülük atmosferine iter. Çocuk birinci defa kötü bir hareket yapar ve bunu gizlemeye çalışırsa, yapılacak en iyi hareket yaptığını görmemezlikten gelmektir. Suçunu hemen yüzüne vurmak onu yüzsüzlüğe itebilir. Aynı suçu çok kere işleyebilir. Aynı suçu bir daha işlerse o zaman gizlice o işin fena olduğu anlayacağı ve ikna olacağı şekilde kendisine anlatılmalıdır.

Çocukta iyi hareket görülürse hoşuna gidecek mükâfatlar verilmeli. Başkasının yanında övülmeli. Başkasının yanında onurunu kırmak azarlamak şahsiyetini zedeler. Çocuğa ceza verilecekse önceden çocuğu güzelce dinleyip anlamak çok önemlidir. Verilecek cezanın suçunu aşmamasına dikkat edilmelidir. Çocuklarına haksızlık yaptıklarını idrâk eden ebeveynler onlara tatmin edici açıklamalarda bulunmalıdırlar. Bu davranış çocuğun gözünde ebeveyni daha iyi görmede yararlı olur. Anne babanın kendilerini çocuğa yanılmaz göstermeleri, yanıldıkları zaman çocuğun üzüntüsü ve sarsılması şiddetli olur. Onun için büyüklerin de yanılabileceği normal, yanılgıda ısrar etmeleri anormal olduğu imajını çocuğa işlemek şarttır. Doğru ile yanlışın arasındaki ayırımın açık bir biçimde gösterildiği, cezalandırmayla mükâfatın âdil bir biçimde uygulandığı ailelerde çocuk kendini kontrol etmeyi başarır.

Âsi ve İnat İse…

Çevrecilere göre hiçbir çocuk doğuştan inatçı ve âsi değildir. Asilik ve inatçılık çocuk için çevre olan sosyo-kültürden gelir. Burada inatçılığın menşe’ini araştırmıyorum. Bu haslet çocukta varsa ıslâhı konusunda düşüncelerimi dile getireceğim. Bazen çocuk bir davranışında inatçı olur. Anne-babanın onun bu inatçılığında önemli rolü vardır. Onu kırmak isterler. Bu davranış yanlıştır. Bu, çocuktaki inadı daha da kuvvetlendirir. Daha fazla baskı yapıldığında çocuğun benliği zedelenir. Çocukta kibir ve gurur gibi iyi olmayan hasletler de bazen görülebilir. Anne ve babanın bunu müspete, başka bir deyişle asalete kanalize etmeleri gerekir.

Çocuğu ailesinin makamı ve serveti konusunda iyi eğitmek gerekir. Bunların öğünülecek şeyler olmadığı, aile-millet için faydalı bir şekilde kullanılması gerektiği, fakirliğin de yüz kızartıcı olmadığı imajları verilmelidir. Çocuk terbiyesinde çok önemli bir husus da onları gerek insanlara, gerekse mahrukata karşı daima şefkat, merhamete ve cömertliğe alıştırmaktır. Birçok şeyde olduğu gibi, bu konuda da çocuk ebeveynini taklit eder. Bunun için anne ve baba herkese iyi muamelede bulunmalı güleç ve tatlı dilli olmalıdır, muhtaçlara yardımda bulunmalı, bunları yaparken de çocuklarını bu işlere alıştırmak için kullanmalı.

Son olarak dile getirmek istediğim konu da anne ve babanın çocuk üzerindeki otoritesidir. Bazı annelerin babayı sert gösterip çocuğu bazı işlerden men’etmek için “baban gelirse söylerim ha!…” uygulamaları yanlıştır. Bu tutum anneyi pasif duruma düşürür. Bu konuda şunu söylemek istiyorum. Babanın otoritesinin kullanımı babaya, anneninki ise anneye ait olmalıdır.

Dipnotlar
1) Dr. Hüseyin AKYÜZ. Pedagojik Ders Notları. (Basılmamış) Atatürk Ün. Fen-Edb. Fak. Erzurum
2) Pof. Dr. Y. Hikmet CELKAN, Pedagojinin Metodları. T. D. V. Yay. 1995-Ankara.
3) AKYÜZ. A. g. e.
4) Dr. Hüseyin AĞCA, Ailede Eğitim, T.D. Vakfı Yay. s. 29. 1993-Ankara.
5) İnci BEŞOĞUL. Çocuk Bakımı ve Terbiyesi, Tuğra Neşriyat, 1993-İstanbul/AYDIN. Selim. Eğitime Farklı Bir Bakış, T.Ö.V. Yayınlan. 1993-İZMİR

Mikail Söylemez
Yeni Ümit dergisi

egitim

Kur’an’ın indiği, şeytanların sindiği, günahların daha kolay silindiği ay! Ay’la başlayıp Ay’la biten sultan ay! İçinde iman pırıltısı olan herkesin kendi içine biraz daha fazla döndüğü, kendisini daha çok çekip-çevirmek ihtiyacını hissettiği, manevî atmosferini âdeta massettiği veya massetmek istediği ay. Her insanın kendi içindeki gaflet ve günahlar hedefine gerilmiş bir yay: Mübarek Ramazan ayı.

Kötülüklerin cazip gösterildiği çağımızda, iyiliklerin hak ettikleri cazibe içinde sunulmasına, özellikle çocuklarımız açısından büyük ihtiyaç olduğu idraki içinde; gelin bu sene ailece öyle bir Ramazan düşünelim ve yaşayalım ki, şimdiye kadar yaşadığımız Ramazan’ların güzelliklerini taşımakla birlikte, çeşitli yenilikleriyle bizi ve çocuklarımızı daha çok sarsın, etkilesin, alsın ve götürsün.

Biz düşündük, sizlerden de bekliyoruz:

1. Uygun herhangi bir gün veya gecede, aile meclisini toplayarak “Bu Ramazan’da, şimdiye kadar yaptıklarımızdan farklı veya onları geliştirerek, Rabb’imizin daha çok hoşuna gidecek neler yapabiliriz?” sorusu üzerine konuşulması.
Herkes elinde bir defter veya kâğıt, düşünür, tekliflerini yazar, söyler.

2. Büyük zatların özellikle çocukluklarında, Ramazan’da neler yaptıklarının araştırılması ve kendi hayatımıza taşıyabileceklerimizin tespiti, sonra da büyük zevkle kendi hayatımıza uygulanması.

3.Siz olsaydınız ne yapardınız?” oyunu: Çocuklara Ramazan ve oruçla ilgili bir hikâye anlatarak kendilerinin hikâyenin kahramanı olmaları durumunda ne yapacaklarının sorulması.
İşte bir örnek: Osmanlı İmparatorluğu zamanında, bir müdürün memurları, bir Ramazan gününde ona küçük bir sürpriz yapmaya karar verirler. İftara birkaç dakika kala altı yedi kişi birlikte evinin kapısına dayanırlar. Kapıyı açan adamcağız kalabalığı görünce şaşırır. O dar vakitte o kadar insana nasıl yemek çıkaracaklarının sıkıntısı basar ama bir şey de diyemez. Mahcup ve çaresiz, davetsiz misafirleri içeri buyur eder. Sonra alelacele mutfağa koşar ve hanımına içine düştükleri durumu anlatır. Ne yapacaklarını sorar. Zeki hanım şöyle bir düşünür ve gülümseyerek çözümü sunar:
– Efendi, sen hiç üzülme. Ezan okununca önce iftariyeliklerle orucunuzu açın. Sonra akşam namazını kılın. İmam sen ol. İlk rekâtta Yâsin Suresi’ni oku, ikinci rekâtta da Fetih Suresi’ni. O sırada ben çorbayı ve pilavı pişirmiş, salatayı hazırlamış olurum. Namazdan sonra afiyetle yersiniz.
Bu fıkra ve benzerleri, “Bu durumda neler yapılabilir?” gibi sorularla eğlenceli bir şekilde düşündürerek ailece oyun gibi işlenebilir.*

4. İftar sofrasında veya sonrasında bir Ramazan fıkrası, hatırası anlatılabilir. Ailenin, çocuklar da dâhil her gün bir ferdi, seçtiği bir âyet veya hadîsi okur ve üzerinde konuşulur. Veya Ramazan’la ilgili olarak seçilen bir yazı okunur, herkes konu hakkında görüş bildirir.

5. Çok fakir bir aile, büyük saygı gösterilerek iftara davet edilir. Çocuklar arkadaşlarını, evlerine iftara davet eder. Ramazan’la ilgili olup hoşlarına gidecek her türlü uygulama o misafirlerle birlikte yapılır. Çocuklara bu davetlerle ilgili, hoşlarına gidecek aktif görevler verilir.

6. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sofrasını hatırlamak, dünyanın her tarafındaki muhtaçların hallerini anlamak ve İkram Sahibi Rabb’imizin lütfettiği nimetlerin kıymetlerini daha iyi tefekkür ve O’na teşekkür için, evimizde en az bir iftar akşamında tek çeşit yemeğin veya çok az yiyeceğin olduğu bir sofra kurmak.
O akşam, iftar sofrası için her zaman ne kadar para harcanıyorsa hesap ederek, geri kalacak parayı, çocuklarımızla birlikte ailece kararlaştıracağımız muhtaçlara vermek… Onu da ya çocuklarla birlikte vereceğiz veya sadece çocuklar verecek.

7. Miniklerin yarım gün oruçlara teşvik edilmesi ve ödüllendirilmesi. Onlardan oruç satın almak. Fakat orucun sadece Allah rızası için tutulduğunu ve asıl ödülün Allah tarafından ahirette verileceğini de onların anlayacağı bir dille anlatmak.
Çocuk, sabahtan öğle ezanına kadar orucunu tutup, öğle ezanı okununca iftarını önüne koyup, duasını yapıp yemeğini yiyebilir. Sonra sizin de yardımınızla abdest alıp namazını kılabilir.

8. Birbirine bağlanan yarım oruçlar ve ortaya çıkan düğüm düğüm ip: Bizim komşu Rahime Teyze, çocuklarının tuttuğu her yarım oruç için bir ip kesiyor, sonra tutulan her yarım oruçta o ipleri birbirine düğümle bağlıyormuş. Böylece Ramazan sonunda ortaya yarım oruçları temsil eden düğüm düğüm bir ip çıkıyormuş. O çocukların o iplere nasıl bakacağını bir düşünün! Yıllar içinde asla unutulmayacak, insanın içini kıpırdatacak, ömür boyu saklanacak, torunlara kalacak kadar kıymetli mi kıymetli bir Ramazan hatırası…

9. Hayırda yarış oyunu: Herkes kendi dünyasında, ne yapsa Allah’ın daha çok hoşuna gideceğini düşünerek, her gün, küçük veya büyük, az veya çok (çünkü asıl mesele, büyük veya küçük görünmesi değil, Allah’ın hoşuna gitmesidir) hayır yapar. Her Cuma gecesi, ailede herkes yaptıklarını anlatır. Anlatılanlar özenle hazırlayacağımız “aile hatıra dosyası”na yazılır. “Hayırda yarış için nasıl bir oyun üretebiliriz?” sorusuna cevap aranır ve ailece Ramazan’da, hatta başka zamanlarda da uygulayabileceğimiz oyunlar üretilir ve büyük bir şevkle uygulanır.

10. Ramazan Sandığı: Ramazan için bir “Ramazan Sandığı” hazırlanır. Her gün, herkes o sandığa, kimseye göstermeden ve söylemeden, Ramazan’ın ruhuna uygun olduğunu düşündüğü bir şey atar. Hayır için para (az veya çok), bir ayet, bir hadis, bir güzel söz yazılı kâğıt; bir tefekkür, bir hatıra, bir fıkra, bir şiir, bir mısra, bir bilmece, düşündüğü ve ürettiği uygun herhangi bir şey, bir duygu ifadesi yazılı kâğıt; bayramda gelecek çocuklara verilmek üzere para dâhil güzel bir şeyler, bir teklif, bir dilek… Meselâ, kâğıda bir “Allah” yazar, koyar. Seçtiği bir başka kelime yazar, koyar. “Allah’ım, seni çok seviyorum!” yazar, koyar. Bir dua yazar, Besmele’yle koyar…
Kadir Gecesi’nden sonraki gece, iftardan veya teravihten sonra sandık açılır, hazineler saçılır. Tek tek bakılır, üzerlerinde konuşulur, yapılması gereken ne varsa yapılır. Allah’a şükredip dua edilir. Bundan sonra neler yapılabileceği hakkında konuşulur. Eğer bütün bunlar iftardan ve teravihten sonra bitirilemezse, sahurda da devam edilir. Çocuklar için de büyük bir sevinç ve heyecan vesilesi olur. Gerekirse, ertesi gün veya akşam da devam edilir. Ve o sandık, “Ramazan Sandığı” gelecek sene kullanmak üzere saklanır.
Sandık kilitli olmalı ve içine atılacaklar, sandık açılmadan atılabilmelidir.

11. Gittiğimiz veya duyduğumuz Ramazan etkinlikleri içinde Ramazan’ın ruhuna en uygun ve güzel olanları seçmek. Ailece, 1., 2., 3. diye sıralamak ve organize edenleri, uygulayanları, katkıda bulunanları telefonla arayarak ya da e-posta göndererek tebrik ve teşvik etmek… Keza, o ruha uygun TV ve radyo programları, gazete ve dergilerdeki Ramazan sayfa ve yazıları içinde en güzellerini seçmek ve ilgilileri takdir ve teşvik etmek. Bu takdir, tebrik ve teşviklerde mutlaka çocuklar da bulunmalı, yerine göre onlar da konuşmalıdır.

12. Aile içinde herkesin seçtiklerinin, yazdıklarının, çizdiklerinin veya yaptıklarının sergileneceği, âdeta her gün zenginleşen, ailece süsleyeceğimiz bir “Ramazan Panosu” hazırlamak.

13. Çok değerli bir insanı ziyaret etmek. Ona sorular sorup dinlemek ve eğer mümkünse evimize iftara davet etmek. Giderken elimizde küçük de olsa bir hediye olursa, daha güzel olur. Topluma faydalı bir kurumu –mümkünse ailece– ziyaret etmek… Sorular sormak, yaptıkları ve yapmayı düşündükleriyle ilgili bilgiler almak.

14. Ramazan umresi hakkında sohbet etmek, yaşayanları dinlemek ve ilgili uygun yazıları çocuklara okutup dinlemek. Gidebilecekler için, o heyecanı oluşturduktan sonra, Ramazan umresi niyetiyle herkesin para biriktirmeye başlaması. İsterseniz bunun için de bir “Ramazan Umre Sandığı” veya “Umre Sandığı” uygulaması başlatabilirsiniz.

15. Ecdâdın “Sadaka Taşları”ndan yola çıkarak, evinizde küçük bir “İyilik Kutusu” uygulaması başlatabilirsiniz. Sonra da, çocuklarla birlikte, yardımı kimlere yapalım görüşmesi yapabilirsiniz.

16. Bir Ramazan hediyesi: Sevdiklerinize, tertemiz bir kalp ve gülen gözlerle, “Bu bir ‘Ramazan Hediyesi’dir!” diyerek, Ramazan’ın atmosferini hatırlatacak ve Allah için sevgiyi artıracak küçücük de olsa bir hediye sunabilirsiniz.

17. Bu Ramazan’da en az bir sure, bir hadis ezberleyip, manası üzerinde durabilir ve o Ramazan’ın bir hatırası olarak saklayabilirsiniz. Dostum Fahri Sevimli, “Tebâreke Suresi, geçen Ramazan’ın bana hediyesidir.” demişti. Sizin için ise kısa bir sure olabilir. Bakalım bu Ramazan’ın hediyesi kime, ne olacak?

18. Ramazan alışverişlerini mümkün olduğu kadar çocuklarla birlikte ve onların görüş ve düşüncelerini de alarak yapmak. Özellikle çocukların oruçlu olduğu günlerde iftar yemekleri onların görüşleri alınarak hazırlanabilir.

19. Orucu ve Ramazan’ı anlatmak: Aile içinde en büyükten en küçüğe herkesin kendi kendine şu soruyu sorması: “Bugün kaç kişiye, bir cümleyle bile olsa, orucun ve Ramazan’ın güzelliğinden bahsettim?” İşte bir cümle: Oruç tutmak ne güzel!

20. Evdeki mahya: Aile, Ramazan’dan önce camiler için mahya sözleri düşünebilir ve telefonla veya bizzat görüşerek yetkililere teklif edebilir. İsterse, evlerindeki Ramazan Panosu’na da süslü bir şekilde yazıp asabilir.

21. En az bir veya birkaç defa ailece hep birlikte evden çıkarak terâvih için camiye gitmek.

22. Her iftar sofrasında ailenin bir başka ferdinin dua etmesi.

23. En az bir veya birkaç akşam namazını bütün ailenin cemaatle kılması ve namazdan sonra imamın yüksek sesle dua etmesi.

24. Bazı dostların uyguladığı gibi, sahur davetleri, sohbet ve eğlenceleri. Bu, çocuklara da, büyüklere de çok değişik bir Ramazan atmosferi yaşatır.

25. Bir iftarı, bulunduğunuz yere göre, bir gemide, bir sahilde, bir caminin yanında, avlusunda veya başka hoş ve değişik bir atmosferde yaşayabilirsiniz.

26. Herkes bir cümleyle de olsa günlük tutar ve Cuma geceleri aile meclisinde, okuyabileceklerini okur. Hatta okuma yazma bilmeyen küçüklere annesi, babası veya bir başka büyüğü, “Okuma-yazmayı bilseydin, bugün günlüğüne ne yazardın? İstersen sen söyle, ben yazayım.” der ve kâtipliğini, rehberliğini yaparak onun günlüğünü tutar.

27. Aile içinde, Kadir Gecesi’nden önce, “O gecede ne yapsak Allah’ın daha çok hoşuna gider?” sorusu sorulur; gelecek cevaplar üzerinde düşünülür ve neler yapılacağı kararlaştırılır.

28.Bugün kaç kişiyle bayramlaşıp, ‘Bayramınız mübarek olsun!’ deyip tebrikte bulundun, memnun ettin, gönlünü aldın?” şeklinde bir yarışma yapılır.

29.Bu uygulamalardan hangilerini Ramazan’dan sonra da devam ettirelim?” sorusuna cevap aranır. Sonra da, “Hangilerini gelecek Ramazan’a taşıyalım?” diyerek gelecek Ramazan için görüş alışverişi yapılır.

Ahmet Maraşlı

islam egitim

Farz olduğu zaman zor gelmemesi için çocuklarına önceden abdest ve namazı öğretmeleri ve namaza alıştırmaları anne-babalara emredilmiştir. Ergenlik öncesinde zaman zaman namaz kılması sağlanarak çocuğun namazın ciddiyetini kavraması sağlanmalıdır. Hatta ergenliğe yakın dönemde 5 vakit namazı kılmayı bir vazife bilerek başlaması da önemlidir. Aksi takdirde ergenliğe girer girmez bir çocuğun devamlı surette hiç ara vermeden 5 vakit namazı kılması ve buna devam etmesi zor olacaktır. Ergenlik öncesi alıştırılmayan ve bu ciddiyeti kavrayarak hayata geçirmeyen çocuk ergenlikte 5 vakit namazdan bunalacak ve sıkılacaktır. Bunun yanında onlara namazda okuyacak kadar Kur’an öğretmek de gerekmektedir. Bunları sağlamak için küçük yaşlarda başlayan tedrici ve aşamalı eğitim şarttır.

Peygamberimiz: “Yedi yaşında çocuklarınıza namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına bastıklarında da kılmazlarsa dövünüz” (1) buyurmaktadır.
Bu ifadede yedi yaş öncesine dair bir ima söz konusu olmadığı için çocuğun 0-7 yaş arasında namazla ilgisi ve namaz eğitimi yok mu sayılacaktır? Hayır, bunu söylemek son derece yanlıştır. Hz. Peygamber’in namaz eğitimi ve namazla ilgili beyanları genel çerçevede incelendiğinde görülecektir ki; burada göze çarpmayan ama gerçekte var olan bir tedrici-aşamalı eğitim söz konusudur. Müslüman bir aile içinde çocuk, namaz kılanların olduğu bir ortamda yedi yaşına kadar namaz kılanları görecek, namaz kılanları taklit edecek, namazı soracak, hatta namaz kılanların tepesine çıkacak ve oynayacaktır. 7-10 dönemi ise çocuk için yavaş ama biraz daha ciddi bir geçiş dönemi olacak ve namaz öğretimi planlı olarak yapılarak bu dönem alıştırılma dönemi olarak değerlendirilecektir. Çocuk, 10 yaşından itibaren ise namaz kılmaya zorlanacaktır. 10 yaş dönemi ergenlik veya büluğ çağı olarak algılanabilir. Ergenlik çağına girince de çocuk zaten dinen bir mükellef ve yetişkin sayılacağı için namaz kılmaya zorlanmalıdır. Ancak bu zorlamayı tamamen baskı ile değil de namaz kılmayı alışkanlık haline getirme süreci olarak algılamalıyız.

Çocuğun henüz çok küçük olduğu yaşlarda, hiçbir dua ve Kur’an ayeti bilmezken sadece davranış olarak yaptığı namaz kılma şekillerini sempati ve teşvikle karşılamalı, ancak 6-7 yaşlarından sonra abdest alarak başladığı herhangi bir namazı sonuna kadar tamamlaması öğretilmelidir. Yine de bu yaşlarda beş vakit namazı muntazam olarak kılması beklenemez. 6-7 yaşından itibaren çocuğun abdestsiz namaz kılması, dört rekatlık bir namazın birinci ikinci rekatlarında namazı bırakması hoş karşılanmamalıdır(2). Peygamber efendimizin 7 yaş tabirini kullanmasındaki hikmet de bundan dolayıdır.

Acaba peygamber efendimiz niçin namaz kılmaya zorlama dönemi olarak 10 yaş üzerinde ısrar etmiş bu yaşı kullanmıştır?

Yapılan araştırmaların gösterdiğine göre 10 yaş, çocuğun düzenli, huzurlu dönemi olup dengeli ve uyumlu tavır sergilediği çağdır. Bedensel açıdan olduğu gibi ruhsal açıdan da olgunlaşan on yaş çocuğu yetişkinlerle olan ilişkilerinde erişkin olma yolunda başarılı bir adaydır (3).

7-10 yaş arasında geçen üç yıllık süreç çocuğu namaz disiplinine alıştırmak için yeterince uzun bir süredir ki bu dönem iyi değerlendirilir ölçülü bir eğitim verilebilirse namaz alışkanlık haline getirilebilir. Bu süreç içerisinde abdest alma, namaz kılma, abdesti ve namazı bozan durumlar gibi temel bilgiler çocuğa öğretilmelidir.

Çocukları namaza alıştırırken bazı kolaylıklar sağlanabilir. İbn Abbas’ın çocuklara tek secde ile de olsa namaz kılmaya alıştırmaya tavsiye etmesi, Hz. Hüseyin’in çocuklara namazı cem ederek, yani öğle ile ikindiyi, akşamla yatsı namazını bir arada kıldırması birer örnek olabilir (4) .

Namaz kılınan evde yetişen bir çocuk zaten şöyle veya böyle namaz kılmanın keyfiyeti hakkında bilgi sahibi olacaktır. Bu dönemde çocuğun bazı yanlışlar yapması mümkündür ki bu durumda kesinlikle çocuğa kızılmamalı, sert tepkiler verilmemelidir. Peygamberimizin davranışı bu konuda bize örnek olmalıdır. Peygamberimiz, namaz kılarken torunları Hasan ve Hüseyin (r.a.) onun sırtına çıksalar bile ses çıkarmayıp onları beklemek için secdeyi uzatması onlara kızmaması bizim için güzel bir örnektir.

Bazen evde cemaatle namaz kılınmalı, çocuk isterse onun da katılmasına imkan verilmelidir. Ancak özellikle 2- 6 yaş arasında namaz kılmaya zorlanmamalı, kılmaz ise namaz kılmadığı için ayıplama veya yerme ifadeleri hiç bir şekilde kullanılmamalıdır. Çocuk bu durumda kendi başına bırakılmamalı eğer namaza iştirak etmediyse nedeni tespit edilmeye çalışılmalıdır. Acaba çocuk, namaz sure ve dualarını bilmediği için mi kılmak istemiyor, yoksa daha farklı nedenlerden dolayı bu ibadetten soğuması mı söz konusu? Bunlar iyice tespit edilmelidir ki çözüm yolları üretilebilsin.

Hz. Peygamberin namaz ibadetinde namazın sıhhatine halel getirmeyecek durumlarda gösterdiği müsamaha ve kolaylaştırıcı davranışından mutlaka haberdar olmalı, namaz eğitimi verirken bu anlayış doğrultusunda hareket etmeliyiz. Peygamber efendimiz namaz kıldırırken ağlayan çocuk sesi duysa kısa sure okuyarak namazı bitirir, annenin sıkıntı çekmesini çocuğun ağlamasını önlemeye çalışırdı (5). Bunun yanında sofra serili ise önce yemeğin yenmesini tavsiye etmesi de bu hususta örnek olarak verilebilir. Bundan dolayı çocuk (kendisine namaz farz olmayan) namaz ve yemek arasında sıkıntıya sokacak derecede bir tercih yapma zorunda bırakılmamalıdır.

Mesela hafta sonu ailece gezmeye gidildi, eve yorgun bir şekilde dönüldü. O kadar ki evin 7-8 yaşlarındaki çocuğu yemeğini bile doğru düzgün yiyemeden olduğu yerde uyuyakaldı. Bu durumda babanın namaz kılması için çocuğu kaldırması ve zorlamasının bir faydası olmayacaktır. Bilakis bu tutum istenmeyen sonuçlar ve ters tepki doğurabilecektir. Yapılması gereken, çocuğa mümkünse namaz kılıp kılmayacağını sormak, kılamayacak durumdaysa “Ama bir daha bırakmak olmaz” diyerek onun namazı unutmadan ama zorlamadan nefret ettirmeden bilinçlenmesini sağlamaktır. Zaten o yaşta çocuğa farz olmadığı için böyle kritik dönemlerde çocuğa aşırı baskı yapılmamalıdır. Ama çocuk 10-12 yaşlarında ise biraz daha fazla ısrarcı olmalı, veya çocuk biraz uyuduktan sonra kaldırılarak namaz kılması sağlanmalıdır.

Model ve örnek olma prensibine bağlı olarak abdest alma ve namaz kılma gibi ibadetler çocukların gördüğü ortamlarda yapılmalıdır. Evin büyükleri abdestlerini alırken çocuğun kendisini görmesini sağlamalı, bilhassa namazları çocuğun göreceği yerlerde kılmalı, hatta çok küçük de olsa “Sen de benimle namaz kılmak ister misin?” diyerek onu namaza teşvik ederek beraber namaz kılması sağlanmalıdır. Özellikle anne ve babanın cemaatle namaz kılması bu noktada önemlidir. Cemaatle kılınan bir namazda anne babanın yanında çocuk tek başına aktivite dışında kalmak istemeyecek o da mutlaka namaza iştirak edecektir. İşte bu noktada çocuğun yapacağı yaramazlıkları müsamaha ile karşılamak son derece önemlidir. Çocuk namaz kılarken üstümüze çıkmışsa indirmeye çalışmamalı, ona kızmamalı, azarlamamalıdır. Ailece yapılan bu ibadet çocuğun dünyasında yetişkin bir birey olsa da hiç unutulmayacak, oyun havasında, o cemaat namazından elde ettiği zevk bir gün kendisini tekrar o ibadeti yapmaya sevk edecektir.

Çocuklar camiye alıştırılmalı, zaman zaman camiye götürülmeli ancak bunu yaparken çocuğun hoşuna gidecek bir takım ödüller de verilmelidir. Her camiye gidişte çocuğa para ve benzeri hediyeler vererek, tamamen para karşılığı ibadet yapma psikolojisini oluşturmamaya dikkat etmek gerekir. Bunun için de çocuğun sevdiği şeyleri alırken veya yaparken namaz saatlerine denk düşürerek camiye götürmelidir. Dönüşte park ve benzeri çocuğun zevk alacağı yerlere gidilmelidir. Böylece çocuk gündelik hayatın zevkleriyle ibadeti bütünleştirecektir (6).

Bütün bunların yanında çocuk zaman zaman küçük yaşlardan itibaren camiye götürülmeli cami ortamı, ibadet havası teneffüs ettirilmelidir. 4-5 yaşlarından önce çocuk yerinde durmayı, oturmayı bilmediği için cemaat namazlarına götürülmemelidir. Çocuk 4-5 yaşlarına geldiğinde artık bazı şeyleri algılayabilecek duruma geldiği için cemaat namazlarına götürülmesi daha uygundur. Nitekim Hz. Peygamber zamanında çocuklar büyükleriyle beraber Cuma ve bayram namazları gibi namazlara giderlerdi (7).

Camide çocuklara kızılmaması, çocukların azarlanmaması, camiden kovulmaması, onlara cami cemaatinin iyi ve güler yüzle davranması önemlidir. Çocuk herhangi bir şekilde babası veya bir büyüğü ile camiye gitmek istemezse niye gitmek istemediği tespit edilmeli “Onlara kızan biri mi var yoksa bir başka olumsuz neden mi?” söz konusu bu durum tespit edilerek çok geç olmadan çözüm yolları aranmalıdır.

Çocukları namaza alıştırmak için tedrici-aşamalı eğitimin bir örneği olarak şöyle bir yol takip edilebilir: Okul öncesi dönemde çocuk zaman zaman anne baba ile beraber namaz kılmalı, okul dönemine başlayınca doğru şekilde abdest almayı öğrenmiş olması temin edilmelidir. Okul döneminde ise çocuk aşamalı olarak her sınıfta bir vakit namaz kıldırılarak her sene bir vakit artırılmak suretiyle namaza alıştırılabilir. 1. sınıfta günde bir defa namaz kılmaya 2. sınıfta iki vakit, 3. sınıfta üç vakit olmak üzere çocuk zamanla aşamalı olarak beş vakit namaz kılmaya alıştırılmış olacaktır.

Yaptıkları iyi davranışların büyükler tarafından onaylaması çocuklar için önemlidir. Bu sebeple çocuklar, ibadetleri yerine getirdiklerinde mükafatlandırılmalı, bu konuda ihmalkar davrandıklarında ise uyarılıp aksaklıkların giderilmesi sağlanmalıdır.

1- Ebu Davud, Salat, 26.
2-Ayhan, Halis, Din Eğitimi ve Öğretimi, s. 169-169
3- Yavuzer, Haluk, Çocuk Psikolojisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay, İstanbul 1982, s. 45.
4- Özyılmaz, Ömer, Çocukluk ve Gençlik Çağında İslami Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Pınar Yayınları, İstanbul 2003, s. 155.
5- Bkz. Müslim, Salat, 191-192.
6-Ayhan, Halis, Din Eğitimi ve Öğretimi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV), İstanbul 1997, s. 169-170.
7- Buhari, İdeyn 16; Cenaiz, 56.

Süleyman Karacelil
Vuslat dergisi