Category Archives: Eğitim

Çocuklar Ebeveyni Doğmadan Önce Tanır

Bebek henüz anne karnındayken önce anneyi sesinden ve çeşitli titreşimler göndermesinden tanır. Sonraki aşamalarda babayı tanır. Çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişiminin anne karnında başlaması bu aşamaları cazip bir araştırma konusu haline getiriyor.

Annenin çocuğun her türlü eğitimindeki rolünün hayati öneme sahip olmasında en büyük etken çocuğun beden ve ruh yapısının anne karnında gelişmeye başlamasıdır. Çocuğun doğumdan önceki beden ve ruh gelişimi anne karnında başladığı için bu aşamalarda anneye büyük görev düşer. Anne bu safhalarda ruh sağlığına ve maneviyatının güçlü olmasına daha çok özen göstermeli. Babaları da hayli sorumluluk bekler. Baba bu süreçte annenin moralinin yüksek olmasına itina göstermeli. Zira annenin mutlu olmasının çocuk üzerindeki etkileri açık bir şekilde gözlemlenebiliyor. Anne karnında yedi aylık bir çocuğu ultrason makinesinde gözlemleyen doktorlar çocuk tekme atmaya başladığında anne ile babaya rol gereği kavga etmelerini söylüyorlar. Bu esnada çocuğun tekmelemeyi bırakıp korkuyla büzüldüğünü görüyorlar. Bu küçük deney bile çocuğun dış etkilere ne ölçüde açık olduğunu izah etmeye yetebiliyor.

Kimi araştırmalara göre çocuğun anne karnında dört aydan sonra beyinsel gelişimi başlıyor. Bu aylarda annenin kitap okuması, zekâ ve beyni geliştirecek çalışmalar yapması, beslenmesine dikkat etmesi tavsiye ediliyor. Kimi araştırmalar ise çocuğun ilk aylardan itibaren titreşimler yoluyla anneyi hissettiğini ileri sürüyor ve çocuğa pozitif mesajlar gönderme yönünde anneyi teşvik ediyor. Çocuk eğitiminin anne karnında başladığına inanılması bu gibi sebepler dolayısıyla hayli önemseniyor.

Psikologlar anne karnında bebeği eğitmeye çalışıyor

Hamileliğin 2. dönemi denilen 3. ve 6. ayları arasında çocuğun zihinsel gelişiminin başladığını ileri süren psikologlara göre, bu dönemlerde çocuk annenin heyecana bağlı ortamından etkilendiğine göre onun çeşitli uğraşlarından da etkilenebilir. Bu tür tezlerden hareketle çocuğunuzun sanat, bilim, din, dil gibi hangi yönlerinin daha çok gelişmesini istiyorsanız bir yığın öneriler sizi bekliyor demektir.

Bazı psikologlar anne karnında bebeğin koşullama yöntemiyle belirli alanlara ilgisinin artabileceğini bile ileri sürüyor. Hamileliğin 2. döneminde sürekli yabancı dil konuşan ve dinleyen annenin çocuğunun o dile kolayca hakim olduğu; matematik, fizik gibi bilimlerle ilgilenen annenin de çocuğunun bu alanlarda daha başarı gösterdiği tespit edilmiş. İlginç bir diğer bulgu ise doğumdan sonra sesten fazla etkilenmeyen çocukların anne karnında gürültülü ortamlara alışkın olduğu.

Artık pek çok ebeveyn anne karnındaki çocuk için bir şeyler yapılması gerektiğine inanıyor ve bunu kendi bilgisi doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışıyor. Annelerle konuştuğunuzda hepsinin kendine özgü yöntemleri olduğunu fark edebilirsiniz. Kimi her sabah namazdan sonra derslerini yapıyor, kimi dini sohbetleri hiç kaçırmıyor. Her sabah İnsan suresini okuyan, her akşam Yasin suresini ihmal etmeyen, çocuğumun yüzü ve ahlakı güzel olsun diye Yusuf suresine devam eden ve üzerinde taşıyan gibi, neredeyse anne sayısı adedince çocuğun hayırlı bir evlat olması için denenen değişik yöntemler göze çarpıyor. Ancak bu annelerin epey bir kısmının düştüğü hatalardan biri de anne karnında çocuğunun manevi gelişimi için harcadıkları çabayı doğumdan sonra devam ettirmeyişleri. Dokuz ay boyunca okudukları Kur’an’ı daha sonraları ihmal edebiliyorlar mesela.

Anne karnında eğitim her çağda önem arz etmiş. Dinimizde yer alan pek çok kaynak ve kıssalarda bu konuya değiniliyor. Çokça bilinen bir kıssa vardır: Çocuk kuyudan su taşıyan insanların su tuluklarını iğneyle patlatır. İnsanlar çocuğu kadıya şikâyet ederler. Kadı çocuğun babasını çağırarak eşine hamilelik döneminde yaptığı hataları olup olmadığını sormasını ister. Eşi hamileyken komşusunun evindeki limonları görmüş ve canı çekmiştir. İstemeye utandığı için evin hanımı odadan çıkınca limona iğne batırıp suyunu emmeye çalışır. İki olay arasındaki bağlantıyı birleştiren karı koca hemen komşuya gidip helâllik diler. Hamilelikte annenin haramlardan kaçınmaya bilhassa dikkat etmesi bu kıssa gibi çok farklı kaynaklarla tavsiye edilen bir gerçektir.

Bunlara ilaveten anneye vakit namazlarını kaçırmaması, Kur’an okuyup günlük virdlerini ihmal etmemesi de önerilir. İslamiyet’in haricinde dünya üzerinde farklı milletlerde de anne karnındaki eğitimin önemsendiğine ilişkin bilgilere rastlarız. Afrika kabileleri dansları, Japonlar Taikyo adlı çalgıları, Çinliler müzikleri ve diyetleriyle bebeklerine uygun uyarıcılar vererek eğitirler.

İlk insan Hz. Adem ve eşi Hz. Havva’nın duası

Ebeveynlerin hamilelik sürecinin başlamasından itibaren Allah’a sağlıklı bir çocuk vermesi için dua etmeleri sünnettir. Bu, Hazreti Adem’den (a.s) ve Hazreti Havva annemizden, geçmiş peygamberlerin ümmetlerine olduğu gibi, ümmet-i Muhammed’e de bir miras görülür. Kur’an’da Hz. Adem babamızın ve Hz. Havva annemizin yaptıkları bu dua şöyle ifade edilir: “… Eğer bize bedenen ve manen sağlıklı bir çocuk verirsen, yemin ederiz ki sana şükredenlerden olacağız.” (Araf, 189) Anne karnında manevi eğitim için çaba sarf eden annelerin duaları arasına katmaları gereken önemli bir dua bu. İlk insan ve ilk peygamber ile mübarek eşi Havva annemizden yüzyıllar boyu insanlığa miras kalan…

Hanzade Yücel
Semerkand aile


Çocuklarımız takıntılı olmasın

Çocuğunuz ellerini çok sık ve neredeyse derisini soyacak kadar ovalayarak yıkıyorsa, ödevlerini yaparken aşırı zaman kaybediyor, defterleri silinmekten yıpranıyorsa, odasının temizliğinde aşırı titizleniyor, sürekli kötü bir şey olacağını düşünüyor ve aile üyelerinin sık sık sağlık durumlarıyla meşgul oluyorsa davranışlarını tanımlamak için vakit kaybetmeden doktora danışmanız gerekiyor demektir. Mantıklı olmayan, tekrar eden düşünce, davranış ya da alışkanlıklar olarak tanımlanan “takıntı”nın çocukları ilgilendiren boyutu hayli fazla. Öncelikle çocukça isteklerle takıntılar ebeveynlerce karıştırılarak teşhiste vakit kaybı yaşanıyor. Hiçbir şekilde fark edilemediğinde takıntılar erişkinlikte hayatın tamamını etkileyebiliyor. Tedavisi ise uzun sürmekle birlikte bazen aileyi de tedaviye katmak gerekiyor.

5 yaştan itibaren azalmayan takıntılara dikkat!

Çocuklardaki takıntı konusu iki farklı açıdan ele alınıyor. Genel gelişim süreci olan 2-5 yaş döneminde çocuklarda takıntıyı andıran, tekrara dayalı pek çok davranış ve alışkanlıklara rastlanabiliyor. Hep aynı bardaktan su içmek, yatarken aynı masalı dinlemek gibi davranışlar 2-5 yaş arası normal olmakla birlikte giderek azalması bekleniyor. Bu tür davranışların sıklığı ve şiddeti 5 yaştan itibaren azalmadığında, kaygı ve huzursuzluklar başladığında bu davranışlar rahatsızlığa işaret ediyor. Anne babanın takıntılı davranışları ayırt edebilmesi ve nasıl bir tutum geliştirilmesi gerektiği hakkında bilgi sahibi olması çocuğun erken teşhis ve tedavisi için önemli. Çünkü takıntılı davranışlar bugünden yarına kısa sürede tedavi edilecek bir rahatsızlık olmayıp uzun ve sabır isteyen bir süreç gösteriyor. Tedavi edilmediği takdirde erişkin dönemde bulguları artıyor, hayatın tamamını etkileyen bir rahatsızlığa dönüşebiliyor.

Ailelerin gözünden kaçabiliyor

Çocuklara ilişkin takıntılar, yani bilimsel adı ile obsesif kompulsif bozukluk, ailelerin gözünden kaçabiliyor. Aileler böyle bir rahatsızlığı çocuklarına konduramıyor ve çocukça inatçılık ya da tutturma şeklinde tanımlayabiliyor. İlerleyen yaşlara ise takıntının birdenbire başladığını düşünebiliyorlar. Oysaki bu rahatsızlık uzmanlara göre baştan beri hep var. Prof. Dr. Bengi Semerci’ye göre, çocukluk dönemindeki bazı özellikler hastalık belirtileriyle benzerlik gösteriyor. “Özellikle küçük çocukların gelişimi sırasında bazı şeyler törenseldir. Örneğin yatmadan önce yapılan birtakım davranışlar küçük yaşlarda normalken, ilerleyen yaşlarda obsesyon ve kompulsiyonlara dönüşebilir. Küçük çocuklar yatağa girmeden belli sıra izleyen bazı kurallara uyarlar. Giyinme, masal anlatımı, belli bir yerde yatma gibi. Bunlar olmayınca huysuzlaşabilirler. Ama sekiz-dokuz yaşından sonra bu düzen değişir. Ancak bu durum, hastalık belirtisi olduğunda devam eder ve herhangi biri olmadığında aşırı kaygı, olayı baştan yapma gibi belirtiler ortaya çıkar. Benzer şekilde küçük çocuklarda çizgilere basmadan yürüme bir oyundur. Erişkin dönemde ise bu bir kompulsiyon olabilir. Bu çocukluk ritüellerini kompulsiyonlardan ayıran en büyük özellik, ritüeller bir çeşit sosyalleşmeyi artırıcı, kaygıyı azaltıcı rol oynarken, kompulsiyonların kısıtlayıcı ve sıkıntı verici olmasıdır. Eğer ritüeller sıkıcı, kaygı verici ve yaşamı etkileyen hale geldiyse hastalık boyutuna ulaşmış demektir.”

Ebeveynler ne yapmamalı?

Ebeveynlerin takıntılı davranışlar karşısında gösterdikleri bir takım temel yanlışlıklar bulunuyor. Çocuğun davranışlarının takıntı olduğunu fark etmemek, fark edildiğinde yanlış tanımlamak, takıntılar karşısında sinirlenmek inatlaşmak, ceza vermek gibi yanlış tutumlar sergiliyorlar. Ebeveynler öncelikle takıntılı davranışın çocuğun beyinsel faaliyetlerinden kaynaklandığını kabullenmeli. Prof. Dr. Kemal Sayar takıntılı davranışa ailenin yol açıp açmadığı hususunu şöyle izah ediyor: “Geçmişte bazı kuramcılar, anne-babaların verdiği eğitimin, çok sıkı tuvalet eğitiminin, çocukların takıntılı yetişmesine yol açtığını ileri sürerlerdi. Bu görüş bu günlerde neredeyse terk edilmiştir. Çünkü takıntıya daha ziyade beynin bir takım bölgelerindeki kimyasal madde salınımı düzensizliklerinin neden olduğu düşünülmektedir.”

Tedavide ise çocukla beraber ailenin de katılımı önemli. Özellikle çocuk kompulsiyonlarına aileyi katmışsa ya da aile içindeki davranışlar hastalığı artırıyorsa, ailenin de tedavide etkin yer alması gerekiyor. Bunun dışında çocuğun bireysel tedavisinde obsesyonları için ilaç tedavisi uygulanıyor. Zira bu hastalığın oluş nedenlerinde biyolojik faktörler önemli yer tuttuğundan ilaç tedavisi önemsenmeli. Çocuğu destekleyici terapiler de tedavi için öngörülüyor.

Prof. Dr. Kemal Sayar: “Takıntıların çoğu çocukluk döneminde başlar.”

Çocuğunda takıntı-saplantı ve benzeri düşünce ve davranışlar olduğunu fark eden anne-babalar her şeyden önce çocuklarını suçlayıcı tutumlardan uzak durmalıdırlar. Çocuk tekrarların verdiği sıkıntı ile uğraşırken buna bir de anne-babanın eleştiri ve suçlamaları eklenirse sıkıntı daha da artacak ve belirtiler artarak devam edecektir. Anlayışlı davranmak ve çocuğun sıkıntısını paylaşmak gerekir. Ceza ve yasaklamalarla takıntıları-saplantıları önlemeye çalışmak çocuğa verilebilecek en büyük zarardır. Uzun sürebilecek tedavi süresinde ailenin en önemli katkısı çocuğun tedaviye devamını sağlamak, destek olmak ve anlayışlı bir tutum sergilemektir.

Takıntılar genellikle erişkin yaşın hastalığı olarak bilindiğinden çocuklarda görülmediği gibi yanlış bir kanı vardır. Oysa erişkin dönemi takıntılarının çoğu çocukluk döneminde başlamaktadır. Ancak çocukluk döneminde ilgisizlik, üzerinde durulmama ya da çocuğun belirtileri gizleme eğilimi nedeniyle gözden kaçabilmektedir. Yapılan araştırmalarda yetişkin yaşta tanısı konmuş kişilerin önemli bir kısmında hastalığın yaklaşık 5-15 yaşları arası başladığı görülmüştür.

Çocuklarında takıntı belirtileri gören anne-babalar önce şaşırır, çocuklarının sorunlarına ve tekrarlayan hareketlerine bir anlam veremezler. Her şey yolunda gidiyorken çocuklarının anlamsız, mantıksız yersiz söz ve hareketleri aileyi çok endişelendirir. Bazı anne-babalar çocuklarının bunları kasten yaptığı kanısına varır. Çocuğun bu tekrarlayan davranışlarını engellemeye çalışır, hatta bazen çocuğu suçlamaya kalkarlar. Böyle bir tutumla karşılaşınca daha da sıkıntı yaşar. Çocuk kendi elinde olmayan ve çözemediği sorun sebebiyle suçlanmaktadır.

Çocuklarda sık görülen takıntılar

• Mikrop ve bakterilerden aşırı derecede korkma
• Sürekli temizlik yapma ihtiyacı
• Dışarıdan kendisine saldırı geleceği düşüncesi
• Aşırı düzenli hareket etme isteği
• Dini konularla ilgili takıntılar
• İdrarı ve temizliği ile ilgili endişeler
• Şanslı ve şansız sayı ve nesneler
• Cinsel ve agresif düşünceler
• Ev işlerine dair endişeler (örneğin odasının ve evdeki tüm bölümlerin düzenli olmasına karşı aşırı istek)
• Aniden çıkardığı sesler ve yaptığı hareketler
• Aşırı sıklıkla görülen el yıkama, diş fırçalama, duş alma
• Anlamsız ritüeller (örneğin dışarı çıkmadan önce üç kere kapıyı açıp kapama)
• Sayma ve dokunma ritüelleri
• Aşırı sıklıkla yapılan oda temizliği
• Kendini koruduğuna inandığı için bazı davranışları yapmayı tekrarlaması

İşaretler neler olabilir?

• Sabun ve tuvalet kağıtlarının aşırı tüketimi
• Ödev yaparken aşırı zaman kaybetmesi
• Defterinde ve kitabında silmekten kaynaklanan yırtıklar veya delikler

Hanzade Yücel
Semerkand aile


İslamsızlığın Bedelini Bütün Toplum Öder

Kur’an’ın söyledikleri ve uygulaması olan sünnetin gösterdikleri dışında, fırka, kavim, iktidar ve yabancı kültürlerin mücadele ortamında şekillenmiş olan iman ve İslam anlayışımızın birçok yönden ya çağdışı kaldığı yahut yanlış olduğunun ortaya çıktığı bir gerçektir. Geçmişten gelen olumsuz anlayışlar ve çağımızda uygulanan pozitivist, seküler ve laik eğitim felsefeleriyle inançtan ibadete, ahlaktan hukuka, siyasal, ekonomik, kültürel ve sosyal ilişkilere kadar toplumun neredeyse hurdaya dönen din anlayışı ve yaşayışı bunun göstergesidir. Onun için bunların vahiy ve genel sünnet çerçevesinde yeniden gözden geçirilmesi ve oluşturulması gerekir. İman ve İslam kavramları çerçevesinde iman-amel ilişkisini kısaca belirttikten sonra İslamsız bir eğitim sistemi ile toplumun bugün geldiği tehlikeli duruma değinmek ve bundan çıkış yoluna işaret etmek istiyorum.

İslam’ın Bütünlüğü ve İman-Amel İlişkisi

‘e-mi-ne’ kökünden mastar olan ‘iman’, emniyet ve güvence demektir. Dilimizde kullanılan emîn, emniyet, eman gibi kelimeler buradan gelmektedir. Kişi samimi olarak “Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” kelimesini söylemekle Allah’ın öğretilerini kabul ve tasdik etmiş, yerine getirmeyi de taahhüt ederek Allah’la sözleşme yapmış olur. Kur’an bunu ahd ve misak kavramlarıyla belirtir. (mesela 5 Mâide/6). İnsanlar bunu yapmakla kendilerini emniyete aldıkları gibi Yüce Allah da onlara ceza vermeyeceği güvencesi vermiş olmaktadır. Kurtuluş için iman ve salih ameli öngören örneğin Bakara/1-5 âyetlerini ve Asr Sûresi’ni hatırlayalım. Onun için iman sözleşmesinde kabul edilenlerin tümü yerine getirilmedikçe kişi ahdini yerine getirmiş sayılmaz ve sorumluluktan kurtulmuş olmaz.

Tarihte değişik etkenler altında iman ve İslam için yapılan açıklamalarda bu gerçek çoğu zaman gözardı edilmiş, iman ve İslam kavramları sulandırılarak içi boşaltılmış yahut kişiyi motive etmeyen soğuk ve donuk tasavvurlara dönüştürülmüş, ya tekfircilere tepki olarak ya da fasık ve zalim yöneticileri kurtarmak için iman amel ayrılığı tezi geliştirilmiş ve İslam’ın öğretilerinden ne kadar uzak yaşarsa yaşasın yahut ona aykırı ne kadar uygulama yaparsa yapsın sırf “la ilahe illallah” dediği için kişilerin yine de mümin kalacakları ve ölüp cehenneme de gitse eninde sonunda tahliye olup cennete gidecekleri anlayışı hâkim olmuştur.

Oysa İslam, bölünme kabul etmeyen öğretiler bütünü olup iman ve amel birleşik kaplar yahut terazinin iki kefesi gibidir. Birindeki varlık veya yokluk yahut azlık veya çokluk, diğerinin de varlık veya yokluğunun yahut azlık veya çokluğunun sebebidir. Dolayısıyla imansız bir amelin Allah katında geçerliliği olmadığı gibi amelsiz bir imanın devamı ve sahibine yarar sağlaması da söz konusu değildir. Onun için İslam’ın öğretilerine, emir ve yasaklarına uymadığı halde “kalbim temizdir” teraneleriyle kendilerini avutanlar yahut günahlarım ne kadar çok olursa olsun cehenneme de gitsem eninde sonunda çıkıp cennete gideceğim diye düşünenler, ancak kendilerini kandırmış olurlar. Çünkü bu düşünce ve inanış Kur’an’ın âyetlerine kesinlikle aykırıdır. Onun âyetlerine aykırı bir iman ve İslam da olamaz.

Günah İşlemek ve Tevbe

İnsan ne kadar mükemmel olursa olsun yanlış yapmaktan korunmuş/masum değildir. Onun için en iyi mümin de olsa değişik etkenler altında dinin öğretilerine aykırı davranabilmekte yahut günah işlemektedir. Şüphesiz Allah günahın işlenmesinden yahut kendisine itaatsizlik edilmesinden hoşnut olmaz. “Siz onlardan hoşnut olsanız bile Allah fasık toplumdan hoşnut olmaz.” (9 Tevbe/96), “Kafirlik yaparsanız bilin ki Allah’ın âlemlere ihtiyacı yoktur, ama kulların kafir olmasına da razı olmaz.” (39 Zümer/7). Onun için günahın işlenmesine hiçbir zaman tolerans göstermez ve kendisine inat olarak işlenmesini yahut üzerinde ısrar edilmesini bağışlamaz.

Allah’a kulluğu yaşam tarzı edinmiş ve onun üzerinde devam ederken kişi Kur’an’ın deyimiyle ‘cehalet’ ile zaman zaman günah işler, ama Allah’ın buyruklarını hatırlayarak günahlar üzerinde ısrar etmeden (3 Âl-i İmrân/135) yanlış yaptığını anladığı anda bundan tedirginlik duyarak samimi (66 Tahrim/8) tevbe edip ana çizgisine dönerse işlenen günahlar ne kadar çok ve türü ne olursa olsun bu bilinçle yapılan tevbeleri Allah kabul edeceğini belirtir (39 Zümer/53). Çünkü bu kişinin yaptığı, inadına günah işleyerek ve üzerinde ısrar ederek hevesini tanrı edinmek (25 Furkan/43; 45 Câsiye/23) değil, cehaletle sadece günah işlemektir. Bunun ana çizgisi kulluk ve itaat olup tıpkı karayolunda seyrederken sürücünün dalgınlık, yorgunluk, uykusuzluk, acemilik, dikkatsizlik vb. nedenlerle şeridin dışına çıkması, ama farkına varır varmaz hatalı şeritte devam etmeden tekrar doğru şeride geçmesi gibidir. Çünkü çizginin dışına çıkıp yanlış şeritte yol almaya devam etmek eninde sonunda felakete yol açması kaçınılmaz olduğu gibi, ibadet ve itaat çizgisinden çıkıp günahta ısrar etmenin de eninde sonunda dinden çıkmaya ve kâfir olmaya, böylece müminler için değil, kafirler için hazırlanmış (2 Bakara/24; 66 Tahrim/6) olan ateşe girmeye yol açması kaçınılmazdır.

İslam çizgisinden sapmalarla yaşanan bir hayatın toplumu ne duruma düşüreceğini, Müslüman geçinse bile imandan uzak olabileceğini sayın Prof. Dr. İlhami Güler toplumumuz üzerinden şöyle anlatır: “Türkiye’nin ahlâkî-siyasî muhtevalı sorunlarının (Kürt sorunu, laiklik sorunu, çeteleşme, yolsuzluk, gelir dağılımı sorunu, insan hakları sorunu, hukuk devleti ve demokrasi sorunu… son günlerde gündeme tekrar gelen küçük çocuklara sarkıntılık ve tecavüz, ensest sorununun) iki temel kaynağı vardır: İmansızlık ve vicdansızlık. Türkiye, halkı Müslüman olan bir ülke. Ancak, bu halkın büyük çoğunluğu imansız. Durun, heyecanlanmayın. “İmansız” dediysem, inançsız veya “kâfir” demedim. İtikadı (inancı) var. Fakat bu inanç ve itikat bir ezber (âdet, gelenek) olarak doğası gereği ölü bir şeydir. İman ölünce itikad olur. Amel doğurmaz, doğurması gerekmez. Tıpkı uzayın derinliklerinde Jüpiter adlı bir gezegenin varlığına kesin inancımın bende bir etki doğurmaması gibi. Bu durumda “Allah” da -haşa- uzayın derinliklerinde daha büyük başka bir gezegen gibidir. Dolayısıyla itikadı olup da imanı ve ameli (ahlâkı) olmayanlar Mutezile’nin tasnifine göre ne mümin ne de kâfirdir. İki arada bir derede (niteliksiz) insanlardır. Vaktiyle Haricilik, Mutezile ve Mürcie arasında imanın mahiyeti üzerine yapılan teolojik tartışmada Sünnilik, Mürcie’nin (Ebû Hanife) görüşünü benimsedi. Bu çözüme göre iman, sadece inanılacak şeyleri kalp ile tasdik etmektir. Tasdiki olan herkes mümindir. Böylece Mürcie, Kur’an’da imanın gerçek muhtevasını oluşturan tasdik ile birlikte Allah’a karşı saygı, sevgi, şükran, umut, güven, korku; ahiret hakkında umut ve korku gibi duygusal değerlilik yaşantılarını imanın muhtevası olmaktan çıkardı. Oysa imanı bir motivasyon olarak zorunlu amel (ahlâk) doğuran bir hale getiren şey bunlardır. Kur’an’da iman, Tanrı ile bir dostluk (velayet) ve muhabbet ilişkisidir. Hucurat sûresinin 14. âyeti, Mutezile’yi haklı çıkaracak şekilde şöyledir: “Bedeviler dediler ki: ‘İman ettik.’ De ki: Hayır, henüz iman etmediniz; iman, henüz kalbinize yerleşmedi. Ancak, ‘Müslüman olduk’ deyin.”

Bu âyet, tasdiki başaranların (burada bedevilerin) siyasî dinî-kültürel aidiyet kimliği olarak ‘Müslüman’ olmayı belirlerken; ‘mümin’ olmayı, daha üst ahlâkî ve dinî bir kategori olarak ortaya koymaktadır. Salt “tasdik”i mümin kimliğinin yeter şartı olarak koymak, Hariciliğin yarattığı bağnaz, fanatik, kör şiddeti önleme amacına yönelik olarak işlevseldi; fakat zamanla mümin ve Müslüman kimliklerinin iman ve ahlâktan boşaltılmış beleş birer kimliğe dönüşmesi sonucunu doğurdu. Müslüman halklarda giderek şark kurnazlığı devreye girdi.

Kur’an’ın ciddiyet, hamiyet ve gayret isteyen iman ve ahlâk Müslümanlığı yerine “İslam’ın şartı beştir” formülü geliştirilip ezbere dayanan itikat (amentü) ve ibadet (namaz, oruç, hac) Müslümanlığı ikame edildi. Ancak, bunu da ağır bulan Türk-halk kurnazlığı (Spinoza’nın) “Kitleler Tanrı’yı kandırma peşindedir” dediği gibi, Ramazanı yemek festivaline (iftar), haccı günah çıkarmaya, namazı da cumaya indirgeyip “kandil” gecelerini ihya etmeyi promosyon olarak devreye soktu. (…)

İlhami Bey’in affına sığınarak söylersek, halk bunu daha komprime hale getirmek için “bir Fâtiha üç kulhu” yahut anlamını bilmedikleri için aynı şey olduğunu bilmeden “bir İhlas üç kulhu” formülünü bulmuştur.

İslam Eğitim ve Öğretiminin İsteyen Bütün Vatandaşlara Örgün ve Yaygın Olarak Verilmesi Gerekir

Toplumun bu duruma gelmesinde yanlış din anlatımlarının, cehaletin, törenin, geleneğin, yıkıcı edebiyatın, sanatın, tiyatro ve sinemanın büyük rolü olduğu gibi en büyük rolü seküler, laik, pozitivist, marksist eğitim felsefesinin oynadığında şüphe yoktur. Ülkede Kur’an merkezli ve Peygamber örnekli eğitim öğretim bir yana, yüzyıllardır abartma ve yanlışlarla, bidat ve hurafelerle örülmüş tarikat ve ilmihal İslam’ı merkezli folklorik bir din eğitim öğretim bile uzun süre halka verilmediği gibi, Kur’an’ın kendisinin basımı, yayımı ve öğretilmesi de yasaklanmış ve toplumun İslam hafızası ve hayatı bilinçli olarak çoraklaştırılmıştır. Ekilip sürülmeyen ve bakımı yapılmayan tarlayı yabani otların kaplaması gibi, doğru ve yeterli bir İslam eğitim öğretiminin verilmediği toplumun hayatını bidat ve hurafelerin, haksızlık ve kötülüklerin kaplaması da kaçınılmazdır. Diyanet İşleri Başkanlığının daha geçenlerde yaptırdığı anket sonuçlarına göre, bir Batı ülkesinde değil, yüzyıllardır az çok İslam’la ilgisi olan bir toplumun yaklaşık yüzde yirmi kadarının Kur’an’la henüz tanışmadığı, onu bilmediği ve okumadığı acı gerçeği bu çoraklığı ortaya koymaktadır. Bu da ister istemez toplumda bir cehalet bataklığı meydana getirmiş ve kötülükler diz boyunu çoktan aşmıştır.

Toplumun bu çürümüşlükten ve geldiği uçurumun kenarından kurtarılması için acil önlem olarak İslam’ın öğretilmesi ve halk arasında yaygınlaştırılması gerekir. Çünkü her bölgeden ve kavimden vatandaşlar için dinden daha büyük birleştirici üstün değer ve ortak payda yoktur. Halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olup dinini her değerin üstünde tutması bunun için yönlendirici bir faktör olsa gerektir. Bu da statüko için bir emniyet sübabı olarak değil, Müslüman bütün vatandaşlara dinin her türlü yönlendirme, kısıtlama ve sapmadan uzak olarak yeterince öğretilmesini ve yaşatılmasını gerektirir. Dinsizlik midir, bütün dinlere eşit mesafeli veya dinler üstü bir yönetim şekli midir yahut her din ve inançtan bireylerin inançlarını yaşamasını ve haklarının korunmasını sağlayan bir sistem midir, ne olduğuna bir türlü karar verilemeyen laiklik edebiyatını (geniş bilgi için bkz. Doç. Dr. Cemal Fedayi, Çevrilemeyen Laiklik, Yeni Şafak, 27 Eylül 2011) bir yana bırakarak insan hakları, gelir adaletsizliği, işsizlik, cehalet, sağlık ve eğitim alanında ülkenin her çevresine götürülecek hizmetlerin yanında, İslam eğitim ve öğretiminin devlet eliyle bütün vatandaşlara yaygın ve örgün olarak acilen götürülmesi ülkenin birlik ve beraberliğinin sağlanması, felaketlerin önüne geçilmesi ve insanların mutluluğu için yapılacak en büyük hizmet olacaktır. Bugün halk desteği yüzde altmışlara varan iktidarın korku bariyerlerinin aşılmış ve siyasal ortamın sağlanmış olmasını fırsat bilerek toplumun selameti için çekinmeden ve geciktirmeden bunu yapması lazımdır. Çünkü imkân ve fırsat her zaman ele geçmeyebilir.

Cahiliye hayatının düşmanlık ve kötülüklerle delik deşik ettiği o günkü Arap toplumunun vahyin aydınlatması ve yol göstermesiyle ateş çukurunun kenarından nasıl kurtarıldığını belirten Yüce Allah’ın şu uyarısına kulak vermek gerekir: “Allah’ın size uzattığı kurtuluş ipine/Kur’an’a sımsıkı sarılın. Sakın ayrılığa düşmeyin. Özellikle Allah’ın size nasip ettiği birlik ve beraberlik nimetini düşünün. Sizler bir zamanlar birbirinize kanlı bıçaklıyken Allah kalplerinizin birbirine ısınmasını sağladı ve onun lütfettiği iman nimeti sayesinde birbirinize kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarına dayanmışken Allah’ın sizi oradan kurtardığını hatırlayın. Allah doğru yolu bulmanız için size âyetlerini bu şekilde açıklıyor.” (3 Âl-i İmrân/103).

Bunun inkılâplara yahut eğitim öğretim işlerinin tek elden yürütülmesini öngören Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na aykırılığı söz konusu değildir. Çünkü ne inkılâplar devletin her yaştan vatandaşlara dinlerini öğretmeyi yasaklamaktadır ne de Tevhid-i Tedrisat Kanunu, halkın birlik ve beraberliği için son kale olan dinin öğretilmesine ve yaşatılmasına karşı çıkacak kadar akıl ve mantıktan uzak olabilir. Çünkü vatandaşların eğitim öğretim, sağlık, iş ve aş, ulaşım ve iletişim gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak devletin görevi olduğu gibi, kısıtlı ve güdümlü olarak değil, tam anlamıyla vatandaşların dinini öğrenme ve yaşama ihtiyacını da karşılamakla yükümlüdür. Sosyal devletin anlamı ve görevi budur. Bunun için mevcut bütün engellerin aşılması ve imkânların sağlanması gerekir. Kaldı ki, hiçbir kimse dünya ve ahiret hayatında bireylerin mutluluğu için dinin bu işlerden daha önemsiz olduğunu söyleyemez.

İmam Hatip Liselerinin çokluğundan şikâyet edenler, bunu İslam düşmanlığı olarak yapmıyorlarsa, her şeyden önce ülkenin Müslüman bütün çocuklarına dinlerinin yeterli ve doğru olarak öğretilmesini sağlasınlar, ardından istedikleri kadar İmam Hatip Okullarının ülkenin ihtiyacı kadar açılması gerektiğini söylesinler. Ancak o zaman bu şikâyetlerinin haklılığı ve samimiyeti söz konusu olabilir. Çünkü dini öğrenmek sadece İmam Hatip Lisesine giden çocukların hakkı ve ödevi değil, bütün çocukların hakkı ve ödevidir. Bunun halen okutulmakta olan güdümlü ve sansürlü Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersiyle sağlanması da mümkün değildir ve olmadığı da ortaya çıkmıştır. Bu hakkı ülkenin bütün çocuklarına tanımadan ve ihtiyaçlarını karşılamadan İmam Hatip Okulunda veya başka bir yerde kişilerin dinlerini öğrenmelerine karşı çıkmak ancak haksızlık ve adaletsizlik olur, toplumu saran tehlikelere karşı kör ve sağır gibi davranmak olur. Unutulmamalıdır ki hırsızlık, soygun, fuhuş, kapkaç, mafya, uyuşturucu, alkol, adam öldürme, ulusçuluk, bölücülük ve ülkenin ekonomisine ve kalkınmasına darbe vuran, masum insanları katleden, ülkeyi bölünme aşamasına getiren terör suçlarını işleyenlerin hiçbiri İmam Hatip Okulu mezunu değildir ve bu insanların ellerinden ve dilinden bugüne kadar kimseye zarar gelmemiştir.

Bugüne kadar dini ve dindarı kötüleyerek verilen pozitivist, nihilist, pragmatist, seküler ve laik eğitim felsefeleri toplumu çatırdama ve tehlike sinyalleri verme noktasına getirmiştir. Toplumun bu tehlikelerden kurtulabilmesi için her şeyden önce ve acilen ya ilköğretimin ikinci sınıfından son sınıfına kadar haftada en az üç saat olmak üzere Kur’an-ı Kerim ve Anlamı dersi ile Hz. Muhammed’in Hayatı ve Ahlakı dersi gibi derslerin okutulması ya da İmam Hatip Okullarının kapatılan orta kısmının bir an önce açılıp köylere kadar yaygınlaştırılması gerekir. Çünkü toplumun huzuru ve kurtuluşu ancak Allah’la barışması ve dinini öğrenerek yaşamasıyla mümkündür.

İbrahim Sarmış
Kur’ânî Hayat dergisi


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers