Kategori Arşivleri: Edebistan

at171

O’nu seviyorum. Üzmekten korkuyorum. O’na saygı duyuyorum. O’na tapıyorum.

O’nun bana olan sevgisini ise iliklerime kadar hissediyorum. Başka türlü olmasını tasavvur edemem zaten. Belki O’na karşı beslediğim sevginin özünü de O’nun bana duyduğu sınırsız, derin, önkoşulsuz sevgi oluşturuyor. O’nun sevgisi varlık sahnesindeki bütün oyuncuların, rollerin, dekorun özü ve ta kendisi… O mutlak seven ve sevilen.

Onunla aramızda adeta sözsüz bir anlaşma ve bu anlaşmanın bir tek maddesi var: güven. O bana güveniyor, ben O’na… O benim müminim, ben O’nun müminiyim.

O mutlak bilgi sahibi, ben mutlak cahilim. O sınırsız ve sonsuz, ben minik bir zerrecik… O baki, ben fani… O Rab ben kul… Kadir olan O, ben mutlak aciz…

O’na güvendiğim gibi, O’ndan haber getiren elçiye (sav) de güvendim. Beni yaratırken içime koyduğu elçi, O’nun risalet vazifesiyle gönderdiği aklı tasdik etti. Böylece “mecma’al-bahreyn” cilvesi tecelli etti; elçinin ve onun getirdiklerinin tümünün de mümini oldum.

Hayat, deneyip yanılarak öğrenip sonra yaşanacak kadar uzun değil. Benim bilgim, özellikle kendime dair bilgim kıt. Bu bilgi kırıntıları, belki mutlak alîm ve hakîmi tasdik etmeye kafi; lâkin O’nun çizdiği çerçeveden ayrı, O’nun verdiği ipuçlarından bağımsız sahih ve salim bir sistem oluşturmama müsait değil. Mevlânâ Celaleddin “vahyin kılavuzluğundan mahrum kalan akıl, çamura çökmüş eşek gibidir” demişti. Vahiy aklı denetler, kendi başına ulaştığı sonuçların sağlamasını yapmasına imkân tanır; fakat asla önüne geçmez, önünü kapatmaz. Akıl, yapısı itibariyle, çalışmaya başlamak için aksiyomlara ihtiyaç duyar. Yine, yapısı itibariyle bir yere gelince daha ileri geçemez. Ziya Paşa’nın işaret ettiği gibi: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez/ Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” (1) Akıl vahyin kılavuzluğuna râm olursa iki deniz birleşir, kişi “zü’l-cenaheyn” olur ve kendisine tahsis edilen irtifada kanat çırpmaya başlar. Vahiy bir ipucu ve çerçeve program gibi görülmez de “nakil” ve “dogma” haline getirilirse veya akıl istiklalini ilan ederek haddini aşarsa insan(lık) çamurda debelenmeye devam eder.

Hayat deneme tahtası değil. “Pause” düğmesine basıp biraz durup düşünme imkânına da malik değilim. Yaşanacak ve bitecek… Anlaşmadaki güven şartı burada imdadıma yetişiyor: Bilgisine, sevgisine, iyiliğimi istediğine güvendiğim Rabbim; içimizden elçiler seçerek biz insanlara mesajlarını iletiyor. Son olarak Hz. Muhammed’i seçti ve O’na Kur’an-ı Kerim’i verdi. O’ndan sonra elçi gelmeyecek. Çünkü o mesaj kıyamete kadar elimizde kalacak ve aklımızı onun kılavuzluğunda kullandığımız takdirde biz kendimize yetebileceğiz.

Hz. Muhammed (selâm olsun ona) veda konuşmasında buyurdu ki:

“Sözlerimi iyi belleyip sizden sonrakilere aktarınız. Olabilir ki, aktarılan aktarandan daha iyi kavrar.”

O konuşması ve diğer birçok konuşması sadece çağdaşlarına hitaben yapılmış konuşmalar değildi. Birçok konuşması kendinden asırlarca sonra gelecek insanlara hitaben yapılmış konuşmalardı.

O “yap” demişse sevgisinden ve benim yararıma… O “yapmasan iyi olur” demişse kesinlikle sevgisinden ve benim yararıma… O’na güveniyorum ve elimden geldiğince hem buyruklarını anlamaya çalışıyor, hem de tamamını test etme imkânını bulamasam da imtisal etmeye (2), onları tutmaya gayret sarf ediyorum. Kuşkusuz eksiklerim, kusurlarım, hatalarım var. O bunlardan geçer biliyorum. Bu konuda da güvenim sonsuz O’na… Çünkü günahım başkaldırıdan, bile bile isyandan neş’et (3) etmiyor; zaaflarıma yenik düşüyorum sadece… Böylece, zaaflarımı yendiğim takdirde de kendime güvenim artıyor. O bana güveniyor. O’na lâyık bir kul olmaya çalışıyorum. Secde O’na en yakın olduğum an. Çünkü orada en çok kendime yakınım: En çok kulum…

Farz-ı muhal, O’na güvenmemiş olsam; emir ve yasaklarını teste tabi tutardım belki… Ya da pazarlık ederdim. Ancak hem sevgisine, hem bilgisine güvendiğim Sevgilim O. Hayat deneye yanıla çarçur edilecek bir meta değil. Hayat bazı konularda birden fazla denemeye fırsat tanımaz. Öyleyse güvenmek zorundayım. Ya O’na ya da O’nun yerine ikame edeceğim herhangi bir şeye… Ben O’nu tercih ettim.

~~~~~~

1-“Yüce şeyleri enine boyuna kavramak bu aklın üstesinden geleceği bir iş değildir; çünkü bu terazi bu kadar ağırlığı tartamaz.”
2- İmtisal etme: Sarılma, yapışma, uyma.
3- Neş’et etmek: Kaynaklanmak.

Fatih Okumuş

En mübarek yolculuklar kalbe dönmek için yapıldığından, mümin kulun kalbi Allah’ın saygın evi olarak tavsif edilmiş, yere ve göğe sığmadığı halde bu kalbe sığacağı bildirilmiştir. Bu bakımdan kalbimizin ilahi teveccühe mazhar olan beytullah olduğunu unutmamak gerekiyor. Cenab-ı Hakkın inşa ettiği Ev’in kıymetini bilmek, bir Müslüman için mesuliyetlerinin en başında gelmektedir.

Müslüman’ın asıl gayesi Allah’ı aramak olduğuna göre, O’nu bulacağımız, her daim O’nunla olacağımız korunaklı evimiz olan kalbe büyük ihtimam göstermeliyiz. Nereden geldiğimiz, nereye gideceğimiz bu evde muhasebesini yaptığımız asal meselelerdendir. O’na yönelişlerimizin saf ve temiz olması için kalbimizi idrak ve irfanla donanmış kimselerin meclislerinin ilahi esintilerle süslediği mekânı haline getirmeliyiz. Hacılar Allah’ın konukları oldukları için nasıl bir edep ve şuurla donanıyorlarsa, kalbi Allah’ın evi olan mümin de, hangi varlığı konuk ettiğinin büyük mesuliyetini taşımalıdır.

İbn Arabî, “kim ne kadar (kalbini) imar ederse, Rabbini de o ölçüde ziyaret eder” der. Yunus ise, “erenler bir denüzdür, âşık gerek dalası” diyerek, “imar etme”nin “dalma”nın hiç de öyle kolay olmadığını ifade etmiş oluyor. Kur’an’ı Kerim’de Allah’ın Evi Beytullah olarak isimlendirilmiştir. “Doğu da Batı da Allah’ındır: Nereye dönerseniz dönün Allah’ın yönü orasıdır. Unutmayın ki Allah rahmet ve kudretinde sınırsızdır, her şeyi bilendir.” Bakara; 115. “O’nu hangi isimle çağırırsanız çağırın, bütün güzel ve üstün nitelikler O’nundur” İsrâ’; 110. Ayet-i Kerime’lerden anlıyoruz ki, mümin kulun doğru yönelişinin temelinde kalp merkez durumdadır. O merkez iyi tahkim edilmişse, geride kalan kıyl-û kâl mesabesindedir.

Modern dünyanın insanı kendini bir sarmal içinde belirsizliğe bırakmış vaziyettedir. Bu sarmal içinde nefsi emmare bilinç dışı arzularımızı harekete geçiren yakıcı bir kıvılcım olarak bizi ateşe sürüklüyor. Kalbimizin kapısını arzularımızın hoyratça gireceği hale getirirsek, sükûn ve itidalin sessiz ve kırgın bir şekilde oradan uzaklaşacağını bir süre sonra görmüş olacağız. Bu bakımdan, Allah diyerek itminana eren bu güzel “mabedi” gözümüz gibi korumak mecburiyetindeyiz. Yavrusunu büyüten bir anne sabrı ve şefkatiyle kalp lambamızı parlatarak geleceğe ümitle bakmalıyız.

Bir kalpte Allah yoksa o kalp yıkık ve viranedir. Çölde susuzluktan dudağı çatlamış yolcunun heyula görmesi gibi, kalbin susuzluğu karşısında içini serinletecek bir damla su bulamamış, adeta içinde cehennem koru taşır hale gelmiştir. İçindeki şeytanın kışkırtması ile kalbi devreden çıkmış, hiçliğin kıyısızlığında fırtınaya tutulmuştur. İnadın ve kibrin aşağılayıcı sürükleyiciliğinden habersiz, dalgalarla mücadele ederek kurtulacağını zanneder, eline değen yosunlardan, çalı çırpılardan medet umar ancak, akıbet hiç de iç açıcı değildir onun için. Dağlayan bir ateş davetkâr ışıklarıyla üzerine çullanmış, varlığın idrakinden yoksun geçirdiği günlerin hâsılasını eteğine dökmüştür.

Zikirle mutmain kalp ise, şirk ve gaflet karanlığından kurtulmuş bir vaziyette, Rahman’ın huzuruna edepli ve huzurlu bir şekilde varmanın sürurunu yaşamaktadır. ‘Rablerinin affına mazhar olmak ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyanlar için hazırlanmış gökler ile yer kadar geniş bir cennete ulaşmak için birbiriyle yarışın’ 3/133 emrini yerine getirenlerin sevinci! Bu dünyayı bir gurbet yurdu, asıl varılacak yerin ahiret olduğu bilincini diri tuttukları için kaygı ve hüzünden uzak, huzurlu bir kalp taşımaktadırlar. Tövbeyle yıkanmış, aşkla bezenmiş, sabırla bilenmiş, zikirle ermiş, takvayla yücelmiş kulların birbirlerine tebessümle selam verdikleri İrem bahçelerinde dolaşmayı hak etmişlerdir. İşte kalbe dönenlerin mükâfatı!

Vedat Aydın

“Dini bütün bir adam dedi ki: “Bir avuç hilekâr, ölüm halindeki adamın yüzünü kıbleye döndürdüler. Hâlbuki o bîhaberin, bundan önce yüzünü hep oraya döndürmesi gerekirdi. Yaprağı dökülmüş, kurumaya yüz tutmuş ağaç dikiyorsun, ne fayda? Yüzünü kıbleye şimdi döndürüyorsun, ne fayda? Birisinin yüzünü, ölüm anında döndürüyorlarsa, o cünüp ölür, sen ondan temizlik umma.”

Gündelik hayatta karşılaştığım pek çok olay karşısında Mantıku’t-Tayr’daki bu nefis hikâyeyi hatırlar, üzerinde düşünürüm. İnsan ömrünün hâsılasının anlatıldığı bu hikâyenin verdiği mesajın ne kadar sarsıcı olduğunu düşünüyor musunuz? Reşit olunca üzerine tevdi edilen mesuliyetlerden kaçarak kurtulacağını sanan insan kendisini aldatmıyor mu? Ölümün mukadder olduğu sınırlı bir hayatı yaşayan insanın, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yapışması insanın kendini kandırmasından başka ne işe yarar ki! Varlığımızı anlamlı kılan şeylerin neler olduğu üzerinde yeteri kadar düşünmüyoruz; bu yüzden sıkıntılı ve huzursuz insanlar olarak sürdürüyoruz hayatımızı.

Sağımıza solumuza baktığımızda gördüğümüz olumsuzluklar karşısında derin sarsıntılar yaşıyoruz. Hayatını yalan üzerine bina ederken doğruluğun adresi olarak kendisini gösterenler, ölçü ve tartıya hile karıştırırken beyaz sayfa gibi duranlar, haset ve kibir ile içi içini kemirirken tüm dişlerini göstererek gülenler, her türlü ilişkiyi menfaatlerine tahvil ederken melek rolüne bürünenler, zalimce insanları sömürürken merhamet maskesi takanlar, rahatı ve konforu her türlü idealin önüne geçirirken, Sokrat’tan daha fazla fikri çile çektiğini iddia edenler kendilerini hakikatin merkezi olarak görmektedirler… Mantıku’t—Tayr’da geçen hikâyede anlatıldığı gibi, her türlü kötülüğü irtikab etmekten çekinmeyen bir insanın yüzünü hangi yöne çevirseniz çevirin işe yaramaz! O, kalp gözünü kapatmış bir vaziyette tercihini yapmıştır ve varacağı yer hakkında cehaletinin sürüklediği çukura hızla yol almaktadır.
İnsan olmanın onurunu vicdanında yüceltmeyi asli vazifesi arasına katmayan bir insan nasıl erdem sahibi olabilir? Bu hayattan maksat yemek, içmek ve cinsel ilişkiye girmekse bunları hayvanlarda yapmaktadır. Bütün bunların dışında insanı hayvanlardan ayıran esas şey, hayatın anlamı üzerinde düşünmek değil midir? ‘Ben kimim?’ ‘hayatın anlamı nedir?’, ‘nereden geldim?’ , ‘nereye gideceğim?’. Hayatım, insanlığı aydınlatan bir fener midir, yoksa beni de örten karanlık şilte mi? Her konuşmadan haz duyan kulak, her münkerden hoşlanan bir göz, her kulağın duyduğunda hoşlanacağı bir dil olacaksak erdem bizden bîzar olacaktır. Herkesin kabul edebileceği bir kişilik olacağı savıyla sergilenen davranışların insanı nasıl kusurlu hale getirdiğini aklıselim her insan gözlemlemiştir. Bu bakımdan insana yakışan en önemli özelliğin onur olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

Attığı adımlarında, aldığı kararlarında, yaptığı konuşmalarında daima onurlu hareket eden insanların hayatları sıradan ve gözden ırak olsa da saygıya layıktır. Vitrinde yaşamak adına onurunu ayaklar altına alanlar, herkese şirin gözükerek vakarını yitirenler, her türlü teveccühe mazhar olacağım diye muvazeneyi bozanlar neyi kaybettiklerini iyi düşünmelidirler. Bu bakımdan, hayatımızda her daim bizi diri tutacak bir bilince sahip olarak bir avuç hilekârın yüzümüzü sağa sola çevirmesine imkân vermeden kendi yönümüzü kendimizin belirlediği onurlu bir hayat yaşamak dünya servetine bedeldir. ‘Daha önceleri ruh kendi kutsal âleminde mutlu bir hayat sürerken nedir bu sufli âleme inip bayağı bir varlık olan bedenle ilişki kurmasını’ anlatan İbn Sina’nın nefis dörtlüğüyle yazımı noktalıyorum:

Durdursam dünyayı işe yarar mı?
Sorsam nedir hayat, kâr mı zarar mı?
Güvercin zirveden derin bir çukura
Neden düştü acep, bir bilen var mı?

Vedat Aydın

İşleyişi bozuk bir zihnin, eksik kalmış duygusal süreçlerin tökezletip durduğu kainat tasavvurlarının, kendi dünyasını inşa etmek için yola çıkan insanoğluna yaptığı zulümlerle  doludur, alem… İnsanın kendi gerçekliği içinde varoluşunu gerçekleştirebilmek için verdiği savaş; kumdan kaleler gibi yıkılıp duran ve yeniden kurulan dünyaların baş döndürücü hızı karşısında, yeryüzünden ciğerlerine çektiği ilk nefesle sanki evrenle bütünlüğünden ilk kez koparak uzun bir kendini arayış yolculuğuna çıktığını hisseden bebeğin acısı kadar büyük; bir o kadar da travmatiktir. Duyguların zihne dökülerek düşünceyi oluşturduğu çocuğun bu ilk anlam dünyası, renk cümbüşünün oynaştığı bir gökkuşağı gibi olmakla beraber, aslında zihinsel işleyişi duygusallık üzerinden gerçekleştiği için, hakikatın çarpıtıldığı, gerçeklik algısının yanılsamalarla ya gizeme ya da romantizme dönüştürüldüğü, aklın yorumlama yeteneğinden yoksun bir bilinç halidir. Dünya, işte bu çocuksu algıyla kainatı anlamlandıran mistikler, şairler, nevrotikler ve sıradan insanlarla doludur. Sembolleri yorumlayarak yetişkinlerin dünyasına giriş yapma şansından mahrum olan bu kişilerin hayatla kurduğu ilişki; hakikat okyanusu orada tüm ihtişamıyla durmakta iken, okyanusun kıyısındaki kumsalda çakıl taşlarıyla oynayan bir çocuğun haline benzer.

Şairler, içsel dünyalarında keder ve sevda şarkıları söyleyerek hiç değilse eğlenebilirler.
Nevrotikler, hayatın bitmek bilmez bir kabusa dönüşmesinin nedenini ararken, bahaneler üretmekle meşgulürler ve kendi buhranlarının çözümsüzlüğü içinde hatanın nerede olduğunu bir türlü göremezler.
Soyutlama yeteneğini bakir bırakan sıradan insansa, güncel kaygılarla boğuşmanın yarattığı düşkırıklıkları ya da coşkularla oyalanmaktadır. Diğerlerine göre bir nebze daha mutlu olduğu söylenebilir. Hele de kutsalları varsa, mitolojilerle beslenen din duygusunun korunaklı alanında, toprağa yakın durduğu gün gelene dek, emniyetli bir fanusta, küçük sevinçlerin ve acıların adamı olarak, yaşam serüvenini noktalayabilir.
Oysa tüm bunların içinde en talihsiz olanı, masumiyetin ve samimiyetin, yolculuğu son durağa götürmek için yeterli olmadığını fark etmeden, faniliğin içinde ab-ı hayatın sırrını arayan mistiklerdir.
Kimileri, hayatını olanca samimiyetiyle metafizik dünyanın sırlarına vakıf olma uğruna feda etmiştir. Ama bilmez ki, kendince attığı çileyle dolu dev adımlara rağmen aşk-ı ilahi yolunda heder ettiği canı, aslında hakikat menziline bir milim bile yaklaşmamıştır. Bunlar hisler aleminde yaşadıkları müddetçe, seyri sulükleri boyunca ürettikleri tüm anlamlar, sadece kendi zanlarının etrafında bir daire çizmektedir. Zanlar çoğalmakta, her geçen gün zihinlerine ve kalplerine bir yenisini ekledikleri malumatları, cahillerin çoğalttığı bir nokta olan ilimden çok uzaklarda, vehmettikleri merkeze kondurulmuş hain bir pergelin ucunda hızla yeni çemberler çizmeye devam etmektedir.
Aşktan da ilimden de nasipsiz olan bu sır sevdalıları, hakikatin dosdoğru yolundan çok uzaklarda, vehmettikleri anlamları zanlara dönüştürdükleri arka sokaklarda oyalanmaktadırlar. Bu safdilliğin içerdiği masumiyet, erdem ve ahlak algısıyla birleşince, ya kuru bir zahitlik ortaya çıkar ya baygın bir mistiklik hali… Yahut, aramakla bulunmayacağına hükmedenlerin gelenekten koparak oluşturduğu alt kültürlerin tabiiyetinde, hakikatın üstündeki perdeleri kaldırmak yerine onu binbir renge boyayarak yeni elbiselerle süsleyen köksüz meşrepler türer.
Eşyanın mahiyetini olduğu gibi görmek insanlığın yorgun tarihinde pek azlarına lütfedilmiştir.
Onlar, ötekilerce tasavvur bile edilemeyen bir “yalnızlığın” pençesinde ferd-i ferid olarak yaşarlar hayatı. Bu müzmin yalnızlar, kendi varoluş serüvenlerinde “bilme”nin bedelini fazlasıyla öderler. Ama kendi farkındalıklarıyla imar ettikleri dünyalarında, kendini gerçekleştirmenin tadıyla, her türlü acıya “ale’r re’si ve’l ayn” göğüs gererler. İyiyle kötünün, kederle sevincin müsavi olduğu o hakikat noktasına en çok yakın duranlar bunlardır. Dış dünyanın gerçekliğiyle kurdukları ilişki türüyse, iki şekilde kendini gösterir:
İnsanlarla muhatap olurken yaşadıkları can sıkıntısını, kavramların yeryüzüne indirildiğinde kaç farklı renge boyandığını keşfederek giderme eğilimindedirler. İnsanoğlunun kendini hangi gölgeliklerde gizlemeye çalıştığını, peçesi yırtılıp da güneşle karşılaşmak üzere olanların hangi tekniklerle başlarını kuma gömen devekuşuna dönüştüklerini incelerler. Nesnelerine yöneldiklerinde bu yüzden bir tür hayret makamındandır bakışları. Onlar için asıl tehlike, şaşıramayacak kadar çok gözlem yaptıklarında gelir. Hayatı çekilmez kılan bir usanmışlık krizi, yeniliğe duydukları açlığı doruğa çıkarır. Kendilerini hayattan çok ölüme yakın hissetmeleri bundandır.
Bu formdaki insanlar için, dış dünyayla kurdukları ikinci ilişki ise, kendi yaşam alanlarında varlıklarını sürdürebilmek, ve anlaşılmadıkları bir dünyanın işkenceye dönen mecburiyetleri karşısında özgür kalabilmek için direnmek üzerine kuruludur. Onların erdemden anladığı da budur. Hayatta en çok, kendilerine yakındır onlar. Kendi hakikatlerine duydukları saygı nedeniyle, kendi bilinç düzeylerinden aşağıdaki bir varlık düzeyinden sadır olabilecek bir sözün, tavrın, halin benliklerinden süzülmesi kadar hiçbir şey incitmez onları. Onlar için on emrin özeti nedir? İç dünyalarında, neredeyse şahsiyetleşmiş bilgeliklerinin karşısında duran bu tip insanlar; iç içe geçen daireler gibi taşıdıkları varlık katmanlarından birinden, diğerlerini umursamadan ve bilinçlerindeki bütünselliği bozarak vaki olan en ufak bir tutarsızlığın karşısında ilk büyük günahı işleyen Kabil gibi hissederler. Kurdukları anlam dünyasında taşlardan birinin yerinden oynaması demek, diğer insanların başlarına değip yere düşen önemsiz bir sararmış yaprağın, onların dünyasında deprem etkisi yaratması demektir.
Güncel kullanımıyla aşka gelince… Bu tip adamların aşık olma şansı yoktur. Çünkü diğer insanlar için vazgeçilmez bir tutku yaratan etkeni, kendi elleriyle yok etmişlerdir. Onlar gizem üstüne kurulu, üstüne bin bir çeşit anlam elbiseleri giydirilen, adına kasideler ithaf edilen bir Leyla yaratma şansından mahrumdur. Leyla onlar için, yüceltilecek bir gizemin mazharı değil, aksine dört köşeli bir aklın çözümlemeler yaparak tüm gizeminden soyacağı Havva’dan ibarettir. Bundan öte olsa olsa, hakikata dair bir söyleyişte alegori yapmak için kullanılabilecek bir semboldür Leyla… Leylaya aşık olmaları bu yüzden mümkün değildir. Leyla aşkın öznesi olarak asla var olamaz onlar için.. Ancak belki bir nesne olarak sevilebilir..
Kendi kahrıyla yaşayıp kendi kahrıyla ölmek kaderleridir. İç tutarlılıklarını sağlayarak korudukları soylu yalnızlıkları, ölümlerini asil kılar. Doğumla ölüm arasında uzanan yaşam çizgisinde, onlar oynadıkları rolün hakkını vermenin saadetiyle yaşar ve yalnızlıklarını kutsayacak bir şeb-i aruz duygusuyla ölürler. Hayatı yaşanmaya değer kılan biricik hayalleri, böyle bir ölümle ölmektir.

Melahat Beki

Biri öldü anne
sonra biri daha…
ardı arkası kesilmeden öldüler,
çocuktu hepsi anne!…
ufak elleri bulut gibi olan,
gözleri gök mavisinden doğan!…

Cesetleri kokladım anne,
Süt esintisi geldi…
İçime,
Gidilen toprak rengine!…

Tutma beni anne!
rengime döneceğim…
o kocaman adamları,
ellerimle gömeceğim!…

Davut Karagöl

Vakit aşktan bahsetme vaktidir dedi, Titrek ellerinden sigarayı yeni bıraktığı anlaşılan genç adam. –ben, dedi şiir diye niyet eder, ardından öyküye dönüştürürüm hayatı. Her şey arabesk gelir şiir yazarken. Tuttururum illa ikinci yeni diye. Bir türlü  tutmaz şiirin o ince gülü. Bazen şiir gibi olur yazdıklarım. Neden ki? İşi yokuşa sürer bu sorular. İyisi mi siz sorun soracaklarınızı. Ha içinde şiirle ilgili bir şey olmasın.

Genç yazar niye bu kadar içlenmiş bu şiir olayına bir türlü anlayamadım. Bir yara mı almıştı. Yoksa bir beğeni eksikliğimiydi sadece. Sorma demişti üstelik. Ama dayanamıyordum. Diğer röportaj sorularını hızla geçip mail adresini istedim…

Gece uzadıkça uzamıştı, ben hazırladığım maili atmadan imla kontrolleri yapıyordum. Noktanın yakasını düzeltiyor, virgülün ceketini tutuyordum. Ne yapsam olmuyordu. Bende mevcut bir yara vardı ‘başkalarının yaralarını kaşımak’. Huyluydum, vazgeçmekte delikanlılığı sarsacağından olsa gerek atalarımız bu deyimi uygun düşürmüş hayatımıza. Madem vazgeçmez huylu huyundan eyvallah deyip usulca sordum sorularımı?

‘Sayın Vahap Bey, şiiri neden takıntılar kümesi halinde yaşıyorsunuz. Yazın kurtulun.
Tabi bu sırada vereceği cevabın sana ne olmasından hiç mi hiç korkmuyordum. Üstüne üstlük pişkince devam ediyordum, -arabesk ve 2. yeni yazmak arasında ne gibi fark var yani maksadınız şiir yazmak mı bir gruba dahil olmak mı? Peh esaslı soru olmuştu doğrusu… Aslında adam topluca bir sana ne dese yeterli olacaktı. Hayır, yeterli olmayacaktı zannımca. Ki devam ediyordum. – efendim bir öykü ne kadar şiire benzeyebilir ki? Yeter olum Mehmet adam kafayı yiyecek dedim. Ne insaflı gazeteciyim yahu…

Velhasıl o gece yolladım maili. Uzun bir uğraştı benimki. Günler geçmişti sayın yazar Vahap Aktunç’tan herhangi bir haber alamamıştım. İş çıkışı otobüs bekledim. Her zamanki gibi geç gelen otobüs benim beklediğimdi. Geldi nihayet. Aynazen dostum Nurullah’la sağ arka tarafın bir önüne oturduk. Çaprazımızda oturan adamlar bana garip bir bakış fırlattılar. Hemen cam gözlü dost, nadir insan Nurullah’ın gözlerinde saç kontrolü yaptım üstümde başımda da herhangi bir abzurtluk yoktu. Ee ne diye bakıyordu bu herifler. Kaş göz işaretiyle bir çırpıda –ne var kardeşim ne bakıyon, dedim anlamadı. Yanındakine de gösterdi beni. Beraber devam ettiler çekirdeği bitmiş ev ahalisi gibi gözlerini filmden yani benden başka bir yere değdirmeden. Neyse kadirşinas insan Nurullah -tamam kanka birine benzetmiştir dedi. Bende aklım onlarda gözüm her gün geçtiğim yollarda her durakta illa duran otobüsle devam ede durdum…

Adamların gülme sesleri kulağımı tırmalarken aklım bir yandan cevap beklediğim yazardaydı. O sırada otobüsün içinde çiftetelli bozması bir müzik sesi duyuldu. Bize bakan baltasının sapını sobada yakmış heriflerden birinin cep telefonuydu. –mıstafa abi ya merkezdeyim valla hallettim diyordu. Ne merkezi be merkeze kırk saat var valla diyor bide çarpılacak yontulmamış ayı kırması. Gerçi bu çarpılmamış halimi çözemedim. Uf neler diyordum böyle. Bir kere daha ısrarla çaldı aynı ses. Ve yanındakine -sorarsa telefonu dükkânda unutmuş de, dedi. Allah’ım şu anki halime uygun tek parça depresyondayım olurdu. Zira kendime başka yakın bir kelime bulamıyordum. Arkadaşı aldı ve yenge abim telefonu dükkânda unutmuş kaybolmasın diye aldım, karşıya mal teslim etcek geç gelir. Hee hadi selametle… Dedi. Ne teslim etmesi ya asıl mal kendisiydi. Ya bunlar bana niye bakıyordu. Korkmuyordum ama içimde garip bir his vardı. Kendimi çölün ortasına bırakılmış zavallı bir yunus balığı gibi hissediyordum.

Nurullah halimle eğleniyor gibiydi. Adi Nurullah sattı beni hemen. Bide olum şizofren misin diyor. Allah’ım aklıma mukayyet ol! Neyse ki Nurullah hatasını anladı –tamam kanka dur az kaldı incez, diye beni teselli etti. Yavaşça kalktık, düğmeye bastık. Ve dipnot olarak geçmeden edemeyeceğim bu otobüsleri bu yüzden seviyorum. Ya bu heriflerden biri –kaptan müsait bir yerde inecek var deseydi. Aman Allah’ım dayanamazdı bünyem böyle bir sarsıntıya…

Al sana sarsıntı içinden geçirdiğin kelimelere dikkat et demiştim sana Mehmet. Adamlarda indi. Neyse biz mahallemize doğru yürüyorduk. Onlarda peşimizden. Nurullah’tan yeni kiracılarımızın nasıl insanlar olduğunu öğrenerek yolu kolaylamaya çalıştım. Ama nafile benim bendende saf kardeşim kiracı mı? Ne zaman tuttular evi kaça verdik? Hem Mehmet benim niye haberim yok? Deyince şartellerimde hafif bir oynama hissettim. Neyse dedim geçtim ama halim harap. Herifler evimin sokağına kadar gelmişti. Of Allah’ım ne istiyorlar benden diye hayıflanırken. İçimden ne var kardeşim diye diklenmek geldi. Yemedi tabi. Adamlar maşAllah Nurullah’la beni üçe dörde katlardı. Mülayimce binaya doğru yöneldik. Yok, kesin Vahap Aktunç -ben sana demedim mi bana şiirle ilgili soru sorma diye hııı, demek için takmıştı bu adamları peşime. Neyse olan olmuştu zavallı kardeşim Nurullah benimle birlikte can verecekti. Ah ne günlerdi. Neyse dram yapmanın sırası değildi. Adamlar resmen binaya bizle girmişti. —Son duanı et Mehmet Efendi. Yakında adın marketlerde kahveci Mehmet efendinin yanındaki gazetelerdeki meşhur cinayet haberlerinde geçecek haha… Demelerine ramak kalmıştı. Girişte kullandıkları kelimeyi birader bir bakar mısın olarak değiştirdiklerinde içimde ufak bir huzur oluşmuştu döndüğümde garip bir sırtarış halindeydiler. Biri bir basamakta öbürü bir altındakinde bana bakıyorlardı. Nurullah gıkını çıkarmıyordu, satıcı nolcak. Efendim diyebildim adem elmasını henüz kendine sindirememiş bir ergen delikanlı sesi ile. Adamlardan biri söze girdi(işte o sahne bam zavallı dostum benim yüzümden ölecekti) –ben yeni kiracınız resul buda biraderim paşa, eşime sürpriz yapacağım evi temiz ve hazır bulacak anahtarı sizden alacakmışım, dedi. Hönk, inanamıyordum Nurullah serinkanlı insan. Ben olayı algılayamadan – niye baştan söylemediniz kardeşim bizde neler düşündük(yine sattı beni daha demin şizofren diyordu). –ya kusura bakmayın biz tam çıkaramadık. Dün babanızla görüşürken bakın bunlar diye camdan gösterdiydi sizi. Anahtarı alabilir miyiz? Bende iğrenç bir sırtarış varlık buldu –tabiii, diyiverdim.

Dengesiz dostum Nurullah evine ben evime girdim. Ne gündü be hep o Nurullah’ın yüzünden diye iç geçirdim. Boşuna telaş yaptı derken çayı koydum. Olaya gülerken bilgisayarımı açtım. Bir ara kalkıp çayı demledim. Derken günlük yazılarımı düzenleyip, mailime baktım. İnanmıyorum Vahap Aktunç mail atmış. Tek tek cevap vermiş, üstelik bir kere bile sana ne dememiş.

—sevgili kardeşim bu konudaki hassaslığına inandığımdan cevap vereceğim. Şiir yazmıyorum çünkü şiir diye niyetlendiğim her cümle öykü oluyor. Şöyle ki; mesela sevdiğime şiir yazacağım gözlerinden dem vuracağım. İlk cümleden sonrası olaylar zinciri olarak akıyor parmaklarımdan. Zihnimden geçen olaylara engel olamıyorum. Ya da bir insan topluluğundan geçiyorum tam şiir yazacakken öykü çıkıveriyor yolun başından. Diyeceğim o ki insan oldukça öykü olmaya devam edecek. Ben var oldukçada insanlık. Bu demek oluyor ki öykü bakidir. Şimdi diyeceksin şiir değil mi? Baki elbet ama ben öykü adamıyım.

Doğrusu pek esaslı bir soru sormuşsun. Ama unutma ki (burada tevazu gösteremeyeceğim) bende esaslı bir adamım. Aşk en arabesk kelimelerden biridir ama eskimez ya da seni seviyorum en laçka söz yumağı olmuştur. İşte şiir bunu gerektirir. Kullanılası kelimelerden çok yenilerine açtır. Öykü denilmişlerin dibacesidir. Sevgili kardeşim olurda bir gün kafandan öyküler geçerse anlayacaksın beni. Ya da bir dostun –artık bu olayı şizofrene bağladın diyorsa eline hiç beklemeden bir kâğıt kalem al… Deva bulacaksın vesselam…

Evet, ben bir an önce kalem ve kâğıt alıp bu devayı bulmalıydım. Zira ilk belirtiler bugün yaşanmıştı. Dostum bana şizofren demişti bende insanlar hakkında uzaktan yeni hayatlar çizmiştim… Kendimi dostumun kapısında buldum. –kanka çantam sende kalmış, dedim. Şaşkınlığını üzerinden atamamış olsa gerek, -Evet de ne yapcan olum bu saatte. Sabah alırdın
Dedi. —Ya kalem lazım oldu bulamadım evde. Çantamda olduğu geldi aklıma amma söylendin olum getir hadi, dedim sakince. –iyi dur getireyim, dedi ve getirdi var olsun…

Evet, ilk cümle geliyordu. — Vakit aşktan bahsetme vaktidir…

Asude Zeynep Toprak

Her akşamüstü, güneş yuvasına doğru harekete geçtiğinde, sıcağın harareti yavaş yavaş yok olmaya başlandığında onları görürüm. Dikkatimi çekerler hep. Birbirleriyle olan oynaşmaları beni kendilerine bağlar. İlk önce gözlerimi, sonra ruhumu,  düşüncemi, zihnimi kanatlarıyla uçururlar…
Bu gün çok yükseklerde uçuyorlar yine. Yukarda en tepede olma oyunu belki de yaptıkları. Hızla uçuyorlar, dalıyorlar, çıkıyorlar, iniş çıkışları ile farklı bir duygu yaşatıyorlar kendilerine bakan gözlere. Belki de hayatın inişli çıkışlı olduğunu söylüyorlar, kim bilir.
Onlarla ilgili ilk duyduğum bilginin yanlışlığını yine onların birinin yaptığı yanlışlıkla öğrendim. Çocuklar arasında konuşulduğunda, onların ayaklarının olmadığını öğrenmiştim. O sebeple konamazlardı ağaçlara, evlerin çatılarına, damlarına, taraçalara ve en önemlisi yere. Onları hiç yerde görememiştim. Diğer yerlerde de görmemiştim. Hep kanat çırpıyorlardı, uçuyorlardı, durmadan, duraksamadan, soluklanmadan belki de delicesine…
Ne yerlerdi ne içerlerdi hep merak etmişimdir. Bu konuda da yalan yanlış bilgileri arkadaşlarımdan öğreniyordum.
Çoğu kez onların ayaklarının olmadığını görmek düşüncesiyle, yakından uçtuklarında pür dikkat olur onları izlerdim. Onlar da benim kendilerini seyrettiğimi biliyormuşçasına daha gösterişli, daha alımlı, daha hızlı ve daha farklı uçarlardı. Seyredilmek onların da hoşuna gidiyordu. İki ev arasında, iki apartman arasında toplu dalış çıkışları yok muydu? Görülmeye değerdi doğrusu. İnsan kendisini almıyordu o çığlık gibi ötüşleri ile dalışlarından.
Her sene geldiklerinde artık yaz gelmiş sayılırdı. Onlar sıcaklarla gelirdi. Onlar geldikten sonra soğukların da sonu gelmiş olurdu. Bunu rahmetli annemden öğrenmiştim. Kırlangıçları ilk gördüğümde rahmetli annemin yanına gider, onları gösterir:
-Kırlangıçlar! derdim. Artık yaz geldi mi anne, diye sorar, vereceği cevabı bile bile cevabını dinlerdim.
- Aynı cevabı annemden defalarca dinlemekten ve onun söylediklerini kırlangıçlara bakarken dinlemekten dayanılamaz bir haz alırdım.
Demek ki, kırlangıç sıcaktı, yazdı, güzeldi, güzelliklerin habercisiydi. Güzelliklerin habercisi olan da güzel olmalıydı.
Bir de ebabil denilen kuşlarla onları karıştırırdım ilk zamanlarda. Ama onlar tellere, ağaçlara damlara konardı. Bir de çamurla sıvardı yuvalarını, sağlamcıydılar, sağlam yapıyorlardı yuvalarını.
Ebabil kuşlarına bakınca kırlangıçlara bakar, tekrar ebabillere döndüğümde Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmaya geldiği ordusunu hatırlardım. Ebabil kuşları taş, çamurdan pişmiş taşlaşmış parçalar atarak onların yok olmasına sebep olmuşlardı. Allah evini kurtarmak, korumak için, ebabillere görev vermişti. Bu kıssa beni hep etkilerdi. Beni başka dünyalara götürürdü. Ebrehe ve askerlerinin, ebabillerin atmış oldukları ile yenik ekinler gibi yer ile yeksan olmalarını hatırlatır ve hayali bir düşünceyle nasıl olduklarını merak ederdim.
Bir de Ebrehe’ye taş atan ebabilin benim gördüğüm tanıdığım kırlangıçların akrabası olan ebabil olmadığını, sürüler, topluluklar olarak uçuşan kuşlar olduğunu da o zamanlarda büyüklerimden öğrendim. Yine de her ebabil gördüğümde “Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.” ayetlerini ve Ebrehe’yi hatırlıyorum.
İlk defa bir kırlangıcı yakından görüyordum. Zavallıcık kanatlarını çırpıyor ama uçamıyordu. O göklerde süzülen, yerdekilerin kıskançlıkla baktıkları kırlangıç şimdi çaresizdi.
Kırlangıçların ayakları olmadığı için yere konarlarsa uçamazlar, derdi arkadaşlarım. Ben de öyle olduğunu düşünerek alıp havaya atmayı ve uçmasını sağlamayı düşündüm. Çünkü onlara uçmak yakışırdı, yerde çırpınmak değil.
Kırlangıçlar semaya yakışıyordu. Gökte güzeldi, yerde güzelliği yok oluyor acizlik içinde kıvranıyordu.
Çekinerek yaklaştım yanına. Elimi uzattım. Yaban olduğundan uzaklaşmak istiyordu. Ona bunu çok görmedim. İçimden bu haklı davranışından dolayı sevmek geldi. İşte iki avucumun ortasındaydı. Çaresizdi, kimsesiz olduğu titreyişinden anlaşılıyordu. Kimsesizlik, acizlik, çaresizlik zordu.
Hemen aklımdan ayaklarını kontrol etmek geçti. Ayaklarına baktım. Vardı. Evet, tam iki tane ayağı vardı. O zamana kadar bildiklerimin yanlış olduğunu öğrenmiştim.
Kırlangıçların ayakları vardı.
Ayaklarına bir ip dolanmıştı. Yuvasındaki çerçöptü belki ayağına dolanan. Ama olan olmuştu bir kere. Şimdi avuçlarımın arasındaydı.
Ayakları vardı.

Duran Çetin

Uçsuz bucaksız bir çölde nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmeden yürüyor, güneş hep aynı yerde hiç oynamadan, beynini kavuruyor, gözlerini ışık huzmelerinde eritiyordu. Yakıcı kumlarla, kavurucu güneş arasında, artık varlığından çoktan vazgeçtiği vücudu yere yığıldı, gözlerine kumlar dolmaya başladı, ve çoktandır gel git olan zaman kavramı tümüyle yok oldu.

Nuru yerle gök arasını aydınlatan iki melek yeryüzüne indi. Tam o gencin başında durdular.
-Kurtulabilecek mi? dedi biri
-Cevabı bilirse evet.
-Soru nedir?
-Soru cevabın içinde, cevap soruda saklı. Bütün saklılar bir sır içinde… Sır ise kendi içinde…Kendisi..
-Anlayabilir mi? İnsanın yaratılışındaki sır… Bu çok zor bir soru.
-Anlayabilmesi için gereken her şey verildi. Ona düşen, sadece ihlas…
O çölde gencin altına atlas bir örtü, üzerine güneş geçirmeyen bir gölge çekti melek, diğeri, genç kendisinden istenenleri kavrayana kadar yerine koymamak üzere zamanı avuçlarına aldı.
Başı zonkluyordu gencin. Nerede olduğunu anlamaya çalışıyor, önünde biteviye koşuşturan kalabalığa bakıyordu.
Her şeyi hatırlıyordu, lakin bu her şey asla bir insanın hayatına sığacak, bir kişinin görebileceği, yaşayabileceği şeyler değildi. Önce sakinleşmeye çalıştı.
Göz alabildiğine uzanan bir meydandaydı. Binlerce insan vardı ama hiçbir gurup diğerine benzemiyordu. Giysileri, konuşmaları, hareketleri her şeyleri farklıydı. Buna rağmen genç herkesi anlayabildiğini, hatta o anda yaşananları daha önceden bildiğini hissetti.
Yürümeye başladı.
Uzun boylu güzel yüzlü bir adam, başında cennet çiçeklerinden bir taç, kendisi kadar uzun ve genç bir kadının elini tutmuştu. Birbirlerine bakıyorlardı. Hiç konuşmadan ve konuşmaya gerek duymadan. Gözlerinde derin bir hüzün gördü genç.
Adem diye geçirdi içinden, Adem ve Havva… Uzun boylu adam döndü,
“Ben topraktan yaratıldım. Ama o toprak, bu toprak değil…” Ayağının altındaki kurumuş toprağa baktı. “O toprağa ilahi rahmetin eli değdi, ruhundan üfledi. Meleklerin dualarını şeytanın nefretini aldı. O şeytan ki o zaman en bilgiliydi bana olan kıskançlığı onu kör etti de çirkinlerin çirkini oluverdi. O toprağın içinde aşk var. O aşk cismani görünse de, eğer yolunu kaybetmez, kurda kuşa yem olmazsa sonu o toprağı yoğuran ilahi rahmete çıkar.” dedi ve gülümsedi.
Aşk için cennetten çıkmayı kabul etmişlerdi. Kuytu, ıssız ve zor bir gezegende sadece ikisi, dua ederek, bekleyerek ve birbirlerine sarılarak…
Yürüdü genç.
Yeryüzü değişiyordu.
Genç bir erkek sert yüzünü çirkinleştiren bir nefretle elindeki sivri taşı karşındaki kendine çok benzeyen erkeğe saplayıverdi.
İnce bir kadın sesi yürek burkan bir çığlık attı.
-Kabil! O sırada kara bir karga toprağı eşelemeye başladı. Genç hiç sevmedi bu görüntüyü. O delikanlıya sivri taşı saplayan gencin arkasında yüzü nefretle dolu insanlar vardı. Ellerinde bir sürü şey durmadan birbirlerine sapladıkları. Bir yol açan dedi kendi kendine… Kim iyi veya kötü bir şeye yol açarsa ve ardından gelenler ona uyarsa, o iyi veya kötüden payına düşeni alır.
Yeryüzü değişiyordu.
Genç kelimelerin arttığını fark etti. İsimlere isimlerin, isimlere eylemlerin eklenmeye başlandığını duydu.
Işıklar içinde bir adam kıraç tepedeki çadırının önüne oturmuş, karşısındakilere hakikat adına sözler dağıtıyordu. O zamanlar kelimeler altın kıymetindeydi. Sonra o adamı ateşe atılırken gördü. İnanılan bütün putları kırmıştı. Küçük bir serçe gagasıyla su taşıyor ateşi söndürmeye çalışıyordu.
Ansızın gelip geçen tufanlar, seller, depremler gördü, ve yaşadığı hiç fark edilmeyen aşktan yoksun insanlar…
Küçük ıssız bir kulübede elinde kanlı bir gömlek, oğlu Yusuf’un aşkından ağlaya ağlaya kör olan Yakup karşıladı genci. Havada yoğun bir hüzün vardı. Yaşlı adamın aşkın yakıp kavurduğu kalbinden yanık et kokusu geliyordu. Sonra Yusuf’u gördü. Yerden göğe bembeyaz bir bulut gibi, bakmaya doyulamayan, bir bahar rüzgarı yanağınızın yanından ansızın geçiveren ve sizi ferahlatan, öyle bir şeye benzetti Yusuf’u. Yakub’un onu görünce açılan gözlerini gördü.
Uzun boylu kıvırcık saçlı, güçlü bir adam bir elinde ateş, bir elinde insanlığa yön verecek tabletler tur dağının zorlu yamaçlarından iniyordu. Aşağıda sabırsız bir kalabalık vardı.
Küçük bir karınca gördü genç. Dev bir orduya eşlik eden kumandanı durdurmuş, dik dik konuşuyordu. Güçlü Süleyman, görünen ve görünmeyen askerlerini o yoldan geri çevirdi. Karınca gururla sevdiklerinin yanına döndü. Karıncanın içinde aşkı gördü genç.

Ve ihaneti gördü. Güzelliklere aşık, narin yüzlü İsa, hakikatın ışığı ikindi güneşi gibi üzerine düşmüş, gözüne perde çekilenlerin önünde avuçları kanıyordu.
Gül kokulu Muhammed’i Taif’de gördü. Hakkı anlatmaya gitmişti, hakikatın gölgesinden korkanlar taş atıyorlardı. Ayakları taşlanmaktan kan içinde kalmıştı. Bir melek dağı omuzlarına almış, isterse intikam için bölge halkını yok edebileceğini söylüyordu.
“Hayır!” dedi Muhammed, “umulur ki iman ederler…”
Gencin bu sözden anladığı, O büyük kalbin neredeyse bütün insanları içine alıp, Hakkın kokusuna ulaştırmak istemesiydi.
Bir başka adam gördü genç… Gül kokulu Muhammed’in anlattığı hakikatlardan bir cümleyi öğrenmek için Buhara’dan yola çıkmıştı. Arabistan yarımadasını dolaşmış, aynı cümleyi duyan altı kişi ile konuşmuştu. O mecliste bulunan yedinci kişi Mısır’daydı ve oraya gidiyordu. Zaman geçmek bilmiyordu, yorgun bir devenin sırtında Aşktan alnı ve diz kapakları keçi derisi gibi nasırlaşmış, adamın Mısır’a vardığını gördü. Mısır sarı bozbulanıktı. Adam aradığı kişiyi buldu. Atının önüne yem torbasını tutmuş, gel gel yapıyordu. Delikanlı dikkatle izlemeye başladı.
“Gel! Gel!” At yaklaşınca, adam atı birden tuttu, yularından çekti, direğe bağladı,döndü.
O sözü öğrenmeye gelen kişi
“Merhaba!” diyerek selam verdi sordu.
“Ata yem torbasını uzattın ama sonra yem vermeden, bağlayıverdin!”
“O torbayı atı yakalamak için kullandım, içinde yem yoktu.”
İnanılmaz bir şey oldu. Bir cümle öğrenmek için aylarca deve sırtında yol alan, pis kervansaraylarda bitlenen, geçit vermez vadilerden kaybolan adam hiç bir şey sormadan geri döndü. Adamı kendi kendine ‘Aşkta kandırmak yoktur…’ diye mırıldanırken duydu genç.
Yürüdü. Çok uzaklarda dev bir duvarın yanında eşşeğine binmiş 103 yaşında bir adam dağlardaki mağarasına gidiyordu. Yaşlı adam, o yaşında oturdu. Hiç okumadan ve bir hocası olmadan dağlara, rüzgara ve kalbine bakarak öğrendiklerini yazdı.
Geri döndü. Halkına verdi. Ölmek üzere dağlara doğru yol aldı. Aşkın bir gözü de erik ağacının altında doğduğu için li denilen (LaoTzu) o adamdı.
Genç yürüdü.
Görüntüler hızlandı. Ölenler, doğanlar, acılar, sevinçler… her şeyin iç içe geçtiğini, birinin aynı zamanda diğeri olduğunu ayrımsadı… Dünya solmuş, bir çiçek gibi ıpıssız kalmıştı şimdi. Çok uzak yanmış yıkılmış şehirlerin birinde, viran bir evde uzun boylu bir erkek kendisi kadar uzun boylu bir kadının elini tutmuştu. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. İnsanın dünyadaki zamanı bitmişti. Genç onların yanında durdu.
Genci fark etmediler. Birbirlerine baktılar ve sarıldılar. Nereden geldiği belli olmayan bir rüzgar esti. Her şey savruldu gitti.
Genç kavrulmuş bir yeryüzünde, yanıp yıkılmış bir şehrin ortasında yapayalnız, bütün o görüntüden uzak oturdu. İlk gördüğü çiftle son gördüğünü kıyasladı. Sonra düşündü. Tek sır var dedi kendi kendine bütün o görüntülerin, kavgaların acı ve sevinçlerin arkasında, kelimelerin içinde…Ve benim içimde… Tek sır…
Aşk
Aşk neydi peki…
Zevk mi?
Haz mı?
Hayır şu an bedeni yoktu ve aşkı hala hissediyordu.
O zaman anladı ki aşk yaradanın hakikatında, yaşayabilmek ve onda yok olabilmektir. Gerisi zaman kalkınca kaybolan şeylerdi.
Aşkı içinde hissetti. Yeryüzü halkının nasıl adlandıracağını bilemediği bir ışık kalbine doldu.
Hücre hücre yandı. Sayıklamaya başladı.
Melek eğildi altından atlas örtüyü üzerinden gölgeyi çekip aldı. Genç yavaş yavaş kendine geliyordu, diğer melek zamanı, ellerinin arasından bırakırken gülümsedi.
-Dinle dedi.
Genç o ıssız çölde yankılanan bir fısıltıyla
-Leyla Leyla diye inliyordu…

Fatma Ayhan

Umut bağışlamayan yüreğin dağladıkça yüreğimi
Bir muhannete boyun eğmenin yeryüzünü kaplayan efkârıyla
Vurdum içimden geçenleri
Ve bir utanç kapladığında yangına körükle gidenleri
Nice bir hicran ile uzaklara bakar
Ellerimi böğrüme dayardım
Acıdan geçen ruhumu ele geçirdiğinden bu yana
Ben ne çektiysem senden çektim
Senden çektim
Solgun bir akşamda bedenimi zulme uğratanları düşündükçe
Bu şimdi git gide çökerten matemin
Adına hiç bir şey diyemeden yaşamanın zorluğudur yine
Senden çektiğim
Hani özgürlüğüm
Hani varlığımı ellerine teslim ettiğim hüznüm
Hiç bir dönüş memnun etmiyorsa beni
Şikâyetimi doğuran manzarayı
Nasıl hikâye etmeliyim

İsmail Bingöl

Ahengi bozulunca saatin tik taklarının
Ritim aynı ritim değildir artık
Ehli hâl bir zaman ayarcısı için bile
Bin bir zorluk taşımaktadır bu tamirat

Yoğunlaşınca ay ışığındaki romantik gölgeler
Anlaşılmalı ki
Aksi zamansız vurmuştur aşkın suya
Ve hücum başlamıştır dağınık gezen ruhlara

Yanlış tanımlamalar, zorlu anlatımlar
İşte bir gece yarısı daha diyorum
Bir çalıntılar şehrinde yaşamaktayım; yazık!

Sevdalar çalıntı
Aşklar çalıntı
Elde kalanların hepsi yalansa eğer
İnandığımız bütün gerçekler çalıntı

Bütün yüzler çalıntı
Aşinası olduğumuz sokaklar çalıntı

Artık ne dostlarımı tanıyabiliyorum
Ne de ahbaplarımı
Hükümranlığı artan bir dünyada
Her gün biraz daha
Biraz daha küçülüyorum

İsmail Bingöl