04.10.08

Sevmeye Zeyl

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 5:24 pm yazan: Minik Kelebek

“Nasıl hatırlanırsa bir yaprakta bir orman
Bu kez o olsun beni sana hatırlatan.”1

Demiştim ki:

“-Sevmek, karşı karşıya oturup birbirinin gözlerinin içine bakmak değil, yanyana oturup aynı yere bakmaktır.”2 Eksik kalmış:

“-Sevmek, yanyana oturup aynı yöne bakarken, hiçbir şeyin eksikliğini hissetmemektir.”

Çok az insan, sevdiği yanındayken başka hiçbir şeyin eksikliğini duymaz. “Dünyalar benim oldu!” cümlesindeki hafiflik ile “Yıkılası hânede evlâd ü ıyâl var!” cümlesindeki incitici hava… Bir görmeyle onun olan dünyalar, evlenince yıkılıveriyor… Oysa küçük çocuklar için “hep beraber” olmanın tek bir yolu vardır: Evlenmek… Büyüyünce, sevdiğini hayatına katan insanların tükendiğini, tükettiğini görüyorlar, vazgeçiyorlar. “Evlilik aşkı öldürür”… Hiç olmayan bir şey nasıl ölüyorsa artık… “Aşka dönüşen evlilik ver!” duâsı katmer katmer anlam kazanıyor bu noktada. Aşka açılan en geniş ve en ağır kapı evlilik. Açmak zor, geçmek kolay… Karanlıkta, el yordamıyla edindiğimiz tecrübeler kuvvet katmıyor pazularımıza. Ama bir kez açılınca kapı, kanat oluyor bir çift sevdalı göz.

“Gel otur yanıma hâllerimi söyleyim
Hâlimden anlamaz ben o yâri neyleyim”

“Yanyana oturmak” dinginlik alâmeti. Başlangıçta karşısına oturup gözlerine bakabilirsin ama sonra yanına oturup baktığı yere bakmak durumundasın. Heyecan diniyor zamanla, şevk bitiyor. Yanına geçmek zor… İmtihanlar, sınanmalar; çevresiyle, âilesiyle, huylarıyla, vasıflarıyla, vasıfsızlığıyla, bizzat nefsiyle… Yanına geçmek çok zor!

“Dövülmeye sövülmeye kovulmaya billâh
Hep kâilim ammâ ki efendim senin olsam!..”

Ve oturmak…

Şikâyet etmemek, kusur görmemek, kendinden vermek karşı karşıya dururken geçerli olan yasaklar… Yanına geçince yalnız “huzur” olacak. Çıt çıkarmadan ve kıpırdamadan oturmak. Gözlerini hiç ayırmadan, gönlünü hiç kaydırmadan. Gözüne ve gönlüne tümüyle hâkim olan bir sevgiyle. Allâhu Teâlâ, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz’in -sallallâhu aleyhi ve sellem- o kutlu misafirliğinde duruşunu, bakışını övüyor. Gözlerinin gördüğünü kalbi yalanlamadı, öyle âşinâ… Onda nübüvvet ve velâyet, sadberk3 bir gül gibi ılgıt ılgıt sevda kokuyor.

Allâh’ım,

Gözlerinde sevdâ-yı ubûdiyyet ışıltılarıyla
 “Raeytü Rabbî”4diyen
Habîb-i Edîb’ine salât eyle, selâm eyle!

“Aynı yere bakmak…” dedi dostum, “Yetersiz kalıyor. Aynı düşünmek de dâhil olmalı sevdaya… Bazı dostlukları pekiştiren aykırı düşünmek vasfı, bazılarında tam tersi sonuç veriyor.”

Bir kediye, bir ağaca, denize bakıyorsan aykırı düşünmek negatif tesir uyandırabilir. Ama bakılan yerde Allah rızâsı varsa… İki insan, Allâh’ın rızasını gözetiyorsa dâima, baktığı yerde Allah rızâsı varsa eğer, her ayrışmada, her buluşmada, her uyuşmada, her fedakârlık ve her diğergâmlıkta öyle bir lezzete gark oluyor ki, “yanındaki” onun için eksiksiz bir nimet-i Yezdân oluyor. Rızâ-yı ilâhî dışında hiçbir kuvvet bu derece yapıcı olamıyor.

Belki bu yüzden sâlik, itmi’nâna erdikten sonra rızâya eriyor, râzı oluyor, râzı olunuyor; itmi’nân ile kemâlât, baş ile son arasında rızâ var. Rızâ… Eksiksizlik hissi… Katlanmak ile sabır arasında inceden bir “susma” farkı vardır ya, (“Dışından susuyorsan içinden de sus, içinden de susmayı beceremiyorsan sabır taslama!” diyen dost, selâm!), rızâ da böyle!.. “Râzıyım!..” sözünün önünde “Yine de…” yok! İçinden konuşurken dahî…

Esmâ-i Hüsnâ tecellîleri ile mâlâmâl olduğum geçmiş yıllarda birgün “Ve tevekkel ale’l-Hay”5 âyetiyle karşılaştım. Öyle dokundu ki yüreğime, vurgun yemiş gibi oldum. “Sen Hay (olan Allâh’a) tevekkül et…” Kerem Kerîm’den, af Afüv’den, lutuf Latîf’ten, hikmet Hakîm’den, istiğfar Gafûr’a… Peki tevekkül neden Hayy’a? Hay isminin tevekkül tecellîsi mi var? Ya da; demek Hay isminin tevekkül tecellîsi var… Ama nasıl? Hay, diri demek… Allâhu Teâlâ, tevekkülleri Hay isminin hangi vechesine yönlendiriyordu?

“Rabbim” kısa bir süre sonra öğretti: Aslâ ölmeyen ve aslâ yok olmayan Allah, kalbi binbir ayrılıkla parça parça olan insanın biricik sığınağı ve dayanağı…

O varsa, her şey var…

O varsa, hiçbir şey eksik değil…

Allâh’ı sevmek, ol Vedûd-u Cemîl’in tarafına geçip sâkin ve huzurlu bir kalple O’ndan râzı olmaktır.

“Gece değmemiş seher, dalga bilmeyen deniz”6

Dipnotlar
1 “Şubat”, Birhan Keskin, Kim Bağışlayacak Beni, s. 27.
2  “Bu Kentin En Tenha Yeri Kalbimdir Şimdi”, Ayşenur Vural, Şebnem, sayı:11, s. 16.
3 “Yüz yapraklı” anlamında bir gül cinsi.
4 “Rabbimi gördüm.”
5 Furkan sûresi, 58. âyet.
6 “Ümit”, Ziya Osman Saba.

Ayşenur Vural

Huuu!..

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 5:21 pm yazan: Minik Kelebek

-Nûr’uma-

Can… Küçük bir ayrıntıydı… Hayat gibi!..
Câmilerin, soylu câmilerin kubbeleri, revakları, süslemelerin renkleri, çizgileri, sütunların kalınlığı, minârelerinin câmiye oranı, kubbenin azameti gibi… Ne görürdük mimârî eserlerde, ne görürüz de beğeniriz Süleymaniye’yi, Sultanahmed’i? Kubbesine yüzümüzü tutunca gök kubbe mi açılır üzerimize? Uzaklardan bakınca mimarın yahut padişahın, sultan hanımın mütebessim çehresi mi belirir câminin cephesinde?
Can, küçük bir ayrıntıdır, sırrımızda gizlenmiş…
Uzatıyorum bu mimarî bahsini… -Sahi, bir yakınlığın mı var senin buna.- Hadi, kalbini, kalbimin yanına koy gündoğumu arkadaşım, birlikte bakalım şu câmiye…. Kubbeyi örecekleri tuğlaları nasıl da özenle, dikkatle hazırlıyor ustalar. Her biri ayrı ayrı ölçülerde dökülüyor. Her biri diğerinden biraz ağır, biraz hafif… Milimlik bir yanlış veya eksik, dengeyi bozacak; bir sarsıntıda kubbe olduğu gibi secdeye kapanacak çünkü… Ya temel? Tek parça bir kayanın üzerinde, esnek bir şekilde dökülecek temel harcı; sarsıntılarda beşik gibi sallanacak, uyum sağlayacak yere. Ve başka mühim bilgiler…

Hayatımızın binasına girelim şimdi… İnşâsına mânen şâhitlik edelim: Temeli neyin üzerinde duruyor, ustaca mı dökülmüş? Kubbeyi oluşturan taşlar ölçülü mü? Sâhi, kim bu binanın mimârı?
O, bizim kalbimiz…

Ama biz küçük, câhil, âciz, biraz tembel kızlarız, Rabbim, üstelik mîmârî de okumadık hiç! Ne bu temel sâlih, ne bu kubbe! Onun için ufacık sarsıntılarda toza-toprağa bulanıyor yüzümüz, gözümüz. Ve değiştirilmez artık beton, donmuş harç, birbirine girmiş taşlar. Ya ne olsun, yıkılıp gitsin mi bu mâ’mûre? Arş titrer!

* * *

Bir keresinde Hızır –aleyhisselâm- çıkageldi, bir Hak dostuna…
“-Haydi gidiyoruz” dedi, “Nereye?” diye sorulmayacağını bilerek.
Gidip hâmile bir kadını âlem-i misâlden âlem-i mânâya aldılar, bir müddet… Sonra kadını yerine bırakıp döndüler, kendi âlemlerine. Zâhiren kadıncağız sıcak yatağında uyuyordu; bir sağına dönüyordu, rahat edemeyip tekrar soluna; sonra sırt üstü uzanıyordu. Bir hareket…
“-Eveet, şu kordonu bebeğimizin boynundan çözelim, önce.” Bir hareket daha, “Döndürelim anneyi, bebek baş aşağı dönsün şimdi de; yoluna girsin artık, vakit-saat geldi. Eh, tamam oldu işimiz, Allâh’a emânet!..”
Kadının kocası fakir bir işportacıydı. Doğumu hastanede yaptıracak, hele de problemli bir doğuma verebilecek parası yoktu. Ve kadın, bu bebeği, cân u gönülden istiyordu. Cenab-ı Hak, râzı olmadı ikisinin de hüsrânına, gönderiverdi erenlerinden birini. Sessiz sedâsız hallettirdi müşkili…
Maddî hastalıklar gibi mânevî hastalıklar da yaşlandıkça ortaya çıkar ve büyürmüş… Şimdi yaşlandıkça çirkinleşmek korkusundayız, ya bencilleşirsek, ya kibre, varlık duygusuna kapılırsak, ya dünya lezzetlerini tattıkça alışırsak dünyaya, “likâ”yı arzu edenlerden olmazsak sonumuzda? Süveydâ-yı derûnumuzda gün ışığını teksîf eden “cam” parçası, ayna olan ruhumuza, hayatımıza can katan Sultan; ya biz kuru bir yaprak olmayı başaramazsak? Yanmak için yaratılmışken bir “balta”ya sap oluverirsek?

Yâ «Settâr», yâ «Muhît»; bizi ört, bizi kuşat, bizi koru! Çünkü biz erenlerin kıssalarını dinlerken, okurken, hatırlarken hep “Bir gün inşaallah biz de…” ümidiyle, duasıyla dolduk. Bir gün alabildiğine kâmil, alabildiğine sevgili, alabildiğine mes’ûd olmayı hayal ettik. Korktuklarımızdan emîn eyle bizi, umduklarımıza nâil… Emîn ve nâil olalım güzelce, kolayca…
Elimi gezdiriyorum hayatımın üzerinde. Var mı bir problem Rabbim, varsa onarır mısın en ustacasından? Bize yine rahmeder misin Allâh’ım? Şefkat et ki, Seninle, zikrinle, şükrünle, güzel ibâdetinle meşgul olalım. “Cân ü dilimiz lutf-u şehinşâh ile mâmûr” olsun.

* * *

Can, küçük bir ayrıntıydı yaşamak bizim için. Büyümüş bulduk kendimizi birden. Mutmain bir kalp, «fenâ fillâh», «bekâ billâh», cennet ve nihâyet «cemâlullâh» vardı idealimizde; kamil bir îmanla vuslata doğru kanat çırpmak vardı. Büyümek, bilmediğimiz ve aklımızın ucundan geçmeyen, hep bambaşka sandığımız küçük bir ayrıntıydı… Büyüyene kadar.
Ya şimdi?

Hayatımızı bağrımıza basıp en hafîsinden “Allâh” diyelim can!..

Ayşenur Vural

Bana Bir Yer Ver Kalbinde Benimdir Diyeyim

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 5:19 pm yazan: Minik Kelebek

“Bir gece kalsın yanında, dinlensin gönlüm”1

Bir insan taşa benzetilse nasıl olur? Yani: “İpek gibi” deriz, “gül gibi” deriz, “ceylân gibi” deriz… Bir insan için “taş gibi” deyince kalbinin ne denli katı olduğu anlaşılır… Ben, şimdi o müthiş âyet-i kerîmeyi de eklemek istiyorum taşın tedâîleri arasına:
“Ama bütün bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı, kaya gibi hatta daha da sert oldu. Çünkü unutmayın, öyle kayalar var ki, içinden ırmaklar fışkırır ve öylesi de var ki, yarıldığında içinden su çıkar; bazısı da Allah korkusuyla (yerinden kopup) aşağı yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir!”2
Bana dokunan asıl benzetme, Hızır -aleyhisselâm-’ın talebelerinden birine verdiği taş örneği:
“-Bu taşın neresini görüyorsun? Bu yüzünü… Bütün yönlerini göremiyorsun. Arkasını, sağını, solunu ve içini göremiyorsun. Nasıl görünüyor? Gri, mat, soğuk… Ama kıralım taşı, bak, içinde rengârenk kıvrımlar, çizgiler var. Şaşırtıcı değil mi? Hadiseler de böyledir… Bir sana görünen yönleri vardır, bir de asılları, başka yönleri…”
Meşhur Hızır dersi… İnsana, Kur’ân’ı ve hikmeti öğreten Rahmân’ın gönül rızkı…

* * *
Senin hakkında ne çok konuşan var, Rabbim! Senin hakkında ne çok konuşuyoruz! Bilmediğimiz hâlde… En yakınlarımız için bile gün gelip: “Hiç tanımamışım…” dediğimiz hâlde… Kâ’bına varılmaz bir ummânı küçücük yüreğimize tıktığımızı sanarak…
İnsanlar birbirini seviyor. İnsanlar birbirini terk ediyor. Terk edilen, edeni özlüyor Rabbim… Hem öyle özlüyor ki, uykusu, rüyası, bakışı, bekleyişi, arayışı, gülüşü, ağlayışı o oluyor. Hep bekliyor, döner ümidiyle, geçmiş güzel günlerin hayâliyle tesellî ve güç bularak, destek alarak bekliyor. Bir gün dönecek…
Ve ben günlerdir, aylardır, yıllardır Sen’sizim. Böyle namazdayken de Sen’sizim. Sen’i anlatırken de, anarken de…
Hemen duyduklarım ve okuduklarım hücum ediyor hâlimi izah için… Ben Sen’i çok özledim! İşte o insan taşa benzer ki, üstüne yağmur yağar da suyu, damlası yüreğine sızmaz. Yağmurun güzeli, yüreğe yağandır. Neyleyim camlarımdan süzülüp inen damlayı? Yüreğime sızsa ya…
Seher rüzgârı mahzûn ve yetimce sokuluyor perdelerime. Gece bana hiç görünmeden kayboluyor arka sokaklarımda. Güneşin başı dik, gözleri ufuklarda, küskün bana… Nicedir yüzünü ağartmadım insanlığın!.. Günlerin bereketi yok, sohbetin bereketi yok, yaşamanın bereketi yok… Biraz temizlikte ferahlık var, biraz tebdîl-i mekânda, seyahatte… Her gittiğin yere, kendini de götürdüğün için ne ibadette, ne hizmette, ne gözyaşında incelme ve derinleşme görülüyor.
Ben Sen’i özledim Rabbim!.. Bütün insan yanımla, bütün rûhumla özledim. Zihnimi öyle yüklüyorum ki, uyanıkken, rüyada bile kaçamıyor rûhum nefsimden.
Ben Sen’i özledim Rabbim, diyorum kalbim gözlerime sarılıp ağlıyor hıçkırarak! Ben Sen’i özledim Rabbim… Sana Âdem’in irfânıyla sığınmayı: “Zalemnâ enfüsenâ: Biz nefsimize zulmettik” demeyi, Nûh’un gemiyi hazırlarken büründüğü hâli (Bir azabı beklemek ne müthiş bir rûh kuvveti ve iman gerektirir; ey depremi bekleyen şehirliler, biz biliyoruz değil mi?!), Davud’un zikrini, Süleyman’ın dengesini, İbrahim’in teslimiyetini, Mûsâ’nın âidiyetini, İsâ’nın merhametini, Cenab-ı Ahmed-i Muhammed Mustafâ’nın muhabbetini… Onların ve sahabe-i kiram hazarâtının, altın silsilenin her bir halkasının Sana lâyık amellerini, hizmetlerini, ibadetlerini, zikirlerini, şükürlerini sunmak mümkün olsaydı biraz…
“Âlemin ortasında, kimsesizliğin sesinde
Buğusunda sabahın”3
Ve ben, rûhum bir an önce sana yükselsin isterdim, böyle garip ve yalnız bu çöllerde… Bana mahkûm… Her şey bir sembol olsa bile aranızda, kulak nefsimse eğer, duymuyor… Seni bütün rûhumla özledim Rabbim!.. Mûsâ peygamber, mukaddes Tûvâ Dağı’na nasıl iştiyakla tırmanıyordu kim bilir?.. Özlemin böylesine can fedâ; neticede vuslat mümkün… Ben de özledim ey bir gün bana:
-”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyen Rabbim, özledim…

* * *
Ömer Seyfettin’in Forsa adlı bir hikâyesi vardır. Tüm öykülerinde olduğu gibi bir vurgun taşır içinde… Bir forsa4 öyküsü…
En ünlü, en tanınmış Türk gemicilerdendir Memiş Kaptan. Daha yirmi yaşındayken, Cebel-i Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rastgeldiği ıssız adalardan vergiler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle yenmiştir. O zamanlar Türkeli’nde nâmı dillere destandır. Padişah bile onu, saraya çağırtmış, serüvenlerini dinlemiştir. Çünkü o, Hızır -aleyhisselâm-’ın gittiği diyarları dolaşmıştır. Öyle denizlere gitmiştir ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzmektedir. Oraları tümüyle başka bir dünyadır. Altı ay gündüz, altı ay gece olmaktadır! Karısını, işte bu, yılı bir büyük günle bir büyük geceden oluşan başka dünyadan almıştır. Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, tutsak dolu vatana dönerken deniz ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale’yi geçerken doğmuştur. Şimdi ne hâldedirler acaba?
Otuz yaşında, dinç, levent, güçlü bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşer Memiş Kaptan. Yirmi yıl onların kadırgalarında kürek çeker. Yirmi yıl iki ayağından rutubetli bir geminin dibine zincirlenmiş bir hâlde yaşar. Ama yirmi yılın yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri onu eritemez. Yalnız abdest alamadığı için üzülür. Hep güneşin doğduğu yanı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vakit namazı gizli işaretle yerine getirir. Elli yaşına gelince, korsanlar onu, “Artık iyi kürek çekemez!” diye bir adada satarlar. Efendisi bir çiftçidir. On yıl kuru ekmekle onun yanında çalışır. Allah’a şükreder, artık bacaklarından mıhlı değildir, abdest alabilmektedir. Kıblenin karşısına geçer, unutmadığı âyetlerle namaz kılar, dua eder. Bütün umudu, doğduğu yere, Edremit’e kavuşmaktır. Otuz yıl içinde bir an bile umudunu kesmemiş: “Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli yıl tutsaklıktan sonra da ülkeme kavuşacağıma öyle inanıyorum!” demiştir. Kırk yıldır, yalnız taht yerinin, İstanbul’un minareleri, ufku, hayalinden hiç silinmemiş, “Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atarım!” diye düşünmüştür.
Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi, onu sözde özgür bırakır. Bu, özgür bırakmak değil sokağa, perişanlığa atmaktır. Yaşlı tutsak, bakımsız bir bağın içinde yıkık bir kulübe bulur. İçine girer. Kimse bir şey demez. Ara sıra kasabaya iner, yaşlılığına acıyanların verdiği ekmek paralarını toplayıp döner. On yıl daha geçer. Artık hiç gücü kalmamıştır. Hem bağ sahibi de artık onu istememektedir. Nereye gidecektir?
Tam o günlerde yaşlı tutsak rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görür. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardır. Yatağanlar, kalkanlar güneşin yansımasıyla parlamaktadır. Bunlar Türk gemileridir! Kıyıya yanaşmaktadırlar. “Bizimkiler! Bizimkiler!” diye bağırırken uyanır.
Memiş Kaptan, her gece uykusunda, kendisini kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini görmektedir. Tutsak olalı kırk yılı geçmiştir. Kırk yıllık bir rüyadır bu… Türklerin, Türk gemilerinin gelişi.. “Kırk yıl görülen bir rüya yalan olamaz!” demiştir hep.
Doğrulur… Limana bakar. Gerçekten, kalenin karşısında bir donanma gelmiştir. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat eder. Sararır. Yüreği hızla çarpmaya başlar. Karaya çıkan bölükler, ellerinde al bayraklar, kaleye doğru ilerlemektedirler. Kırk yıllık bir beklemenin son çabasıyla davranır. Kıyıya doğru koşar, koşar.
Kim olduğunu öğrenen leventler onu hemen kaptanın huzuruna çıkarırlar. Büyük sürpriz burada ortaya çıkar işte!
“-Sen, Kaptan Kara Memiş misin?”
“-Evet!           
“-Hızır -aleyhisselâm-’ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?”
“-Benim.”
“-Aç bakayım sağ kolunu.”
İhtiyar, kaftanın altından kolunu çıkarıp kaptana uzatır. Pazusunda derin bir yara izi vardır. Bu yarayı, gecesi altı ay süren o adadan karısını kaçırırken almıştır. Yara izini gören kaptan, ihtiyarın ellerine sarılır. Öpmeye başlar. Bu, Memiş Kaptan’ın oğlu Turgut’tur!
Lâkin hasret gidermeye vakit yoktur. Hemen karaya çıkıp savaşa katılmak gerekmektedir. Memiş Kaptan’ın da hazırlandığını gören oğlu, babasının ellerini öperek:
“-Vatanını, sevdiklerini göremeden seni tekrar kaybetmeyelim baba!” diye yalvarır. İhtiyar kaptan, kafasını kaldırır, göğsünü kabartır, âdeta gençleşmiş gibidir. Bayrağı işaret eder:
“-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir?”
Özlemini çektiğin şeyin, her gece rüyasını görmek lâzım… Ben her an rüyasındayım. Gerçek olan, Sensizliğimdir… Rabbim, Sen’i özledim…
Hızır -aleyhisselâm-’ın geçtiği yerlerden geçtikten sonra mâneviyât korsanlarının eline esir düşmek… Bir nebze kolay, sabrı ve tesellisi var. Her gece rüyada kurtulduğunu görmek, tam kırk yıl… Sonra Mevlâ, evlâdını göndersin seni kurtarmaya. Arkanda bir evlât, bir eser, bir iz bırakmışsan… Ya hiç yol iz bilmiyorsan, ya hiç işe yarar bir amelin olmamışsa… Yine de korsanların elindeysen? Kırk yıl, dünya gemisinde kürek çekmek, ayakları zincirli, prangalı, sevmediğin bir şeyin ilerlemesine yardım etmek; rüyasızlık, kurtuluşsuzluk… Rabbim, Sen’i özledim ben!
Benim bir yanımda bu ihtiyar forsa var. Umudu temsil ediyor… Yüzakı’ndan öğrendiğim o harika tarifle:
“Hedefler ne olursa olsun onlara ulaşmak için gerekli irade ve yönteme sahip olduğumuz inancı var.”5
İblis, Arapça’da “umutsuz” demekmiş… İnsan; bir yanı toprak, bir yanı ilâhî bir nefha… Âdem -aleyhisselâm-, toprak sert ve zorludur diye çiftçiliği Kâbil’e vermiş; hayvanlar hassastır ve yumuşaklık ister diye hayvancılığı Hâbil’e… Umut zor… Güneş, hava, su, başka tesirler altındaki bir forsa ve onun toprak yanı umut… Sanılanın aksine, cemâl ile celâl kesin çizgilerle ayrılmış mıdır? Kıvrım kıvrım celâl içinde cemâl, cemâl yüzünde celâl…
Bir yanımda ise Kutad gu Bilig’deki6 Aytoldı… Geceleri rüyasında, kırlarda yelelerini savurduğunu gören atlar gibi nefsim… Eğitilmeye muhtaç… “Atlara fısıldayan”7lardan biri lâzım…
“Bu Aytoldı üzülüp çok ağladı
Başını göğe çevirdi, dedi:
Ey Rabbim, men senden özge tanrı bilmedim!”8
Ben böğrümde, tam da sol yanımda yumru bir taş taşıyorum nicedir. İçinden kaynayıp kaynayıp taşan gözyaşlarına mukâvemetsiz, rûhunda Rahmânî bir sır taşıyan donuk, gri, soğuk bir taş… Nicedir yuvarlanıp gidecek bir uçurumdan… Ama korkundan değil Rabbim: Hasretinden!..
Ve ben, Sen’i çok özledim!.. Her gece koynumda taşıdığım ipek bir mendili çıkarıp koklar gibi kalbimi çıkarıp öpüyorum ben… Özleminle dolu ya, ırmaklar fışkırıyor gözlerimden; kalbim ortasından ikiye ayrılıyor; gökkuşağına dönüşüyor hislerim… O kapıdan rûhuma kaçıyorum her gece… “Ve nefehnâ”ya bir pencere açılıyor; dolunay, âyine oluyor vechine… Ne yana baksam, evet, Sen oluyorsun sanıyorum, avunuyorum hayalin ile… Güneş hüsranıma doğuyor her sabah. Rabbim, Sen’i çok özledim!
Yâ Rabbi, Sen’i zikir, Sen’i tefekkür, Sana şükür ve Sana güzelce ibadet etmek için bize yardım et… Kulluğun, ki tadına doyulmaz, bizi o nîmetten mahrum eyleme bir ömür… Kulluğun, ki özlemimin zirvesidir; bana, Sana ulaştığım bir yol bağışla fıtratımdan…
“Müsta’id kıl yoğ ise isti’dâdım.”9
 

1 Tanrı Misafiri, Söz : Fikret Şeneş, Müzik : Rahbani Brothers.
2 (Âl-i İmran, 74) “Kayalardan ırmakların fışkırması” veya “suyun çıkması” benzetmesi, tam aksini, yani, kuraklığı ve cansızlığı tasvir eder ve böylece Kur’an’ın, İsrailoğulları’na yönelttiği rûhî çoraklık ithamına bir atıfta bulunur.” (Kur’ân Mesajı, Muhammed Esed)
3 Adam Gibi.
4  Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse.
5  Yüzakı Dergisi, “Duyguları ve Kendimizi Yönetmek”, Turgay Şirin, Temmuz 2006, sayı: 17, s. 38.
6  Kutadgu Bilig: Yusuf Has Hacip’in, Karahanlı Türkçesiyle (Hakaniye Türkçesi), aruz vezninin “feûlün feûlün feûlün feûl” kalıbında yazılmış mesnevisidir. 6645 beyitten oluşur.
Siyasetname nitelikleri taşıyan bir öğüt; din, mitoloji, felsefe, aile düzeni, ahlak, devlet ve saray örgütü, ordu, gelenek ve görenek, tarım, hayvancılık, el sanatları vb. konularda bilgilerin yer aldığı bir kaynak niteliğindedir. Bunların içinde pek çok sözün kaynağının hadislere dayanması, esere ayrı bir değer katar ve ilk İslâmî Türk eseri olan Kutadgu Bilig değerler bakımından İslâmiyet’e dayanır. Böylece eser, dünyâ ve âhiret saâdetinin ancak bu şekilde bulunacağı fikrini işler. Yûsuf Has Hacip, bu yönü ile ilk Türk eğitimcilerindendir. Zâten Kutadgu Bilig “dünyâ ve âhiret saâdetini gösteren bilgi” demektir.
11. yüzyılın başlarında Balasagun’da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib, asil bir aileye mensuptur. Balasagun’da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig’i (Mutluluk Bilgisi) 1069 yılında Kaşgar’da tamamlayarak Karahanlı hakanlarından Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan Hakan’a sunmuştur.
7 Robert Redford’un “Atlara Fısıldayan Adam” filminden mülhem.
8 “Ey Rabbim, ben, senden başka ilah tanımadım!”
9  Şeyh Gâlib. “Kabiliyetim yok ise kabiliyet lutfet”

Ayşenur Vural

Yağmur Uykusu

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 5:16 pm yazan: Minik Kelebek

“Yağmur duasına çıksaydık dostlar
Bulutlar yarılır gökler açardı
Şimdi ne ihtimal ne de imkan var
Göğe hükmetmekten kolay ne vardı
Yağmur duasına çıksaydık dostlar”1

“Muhabbet olmasa, ilmin kârı, kahırdan başka nedir ki?”
Kimin sözüydü bu; hangi nur yüzlü, hangi gök gözlü erenin sözüydü? Çocukluğumun boş yollarını, ıssız sokaklarını, yüksek dağ başlarını dolduran hangi erenin sözü?
İlmin kârı… Kârı, kahır olmasın diye ilme muhabbet…
Sedd-i reh olur ateş-i aşk ehl-i vücûda
Cibrîl-i hired sidre-i kurbette zebundur2
“Aşk ateşi, varlık ehline yol engeli olur. Nitekim akıl Cibril’i, yakınlık Sidre’sinde zayıf, güçsüz ve âcizdir.”
Özetle: Sadece akıl, Allâh’a ulaşmak için yeterli değildir.
Aşkın bahsi güzel, tatlı… Muhabbetten söz açmak keyif veriyor. Ne kadar konuşsak bu hususta az geliyor, merak uyandırıyor aşk mevzuu insanlar arasında. Aşk kitapları yok satıyor. Aşksız bir gün geçmiyor kâinatta. Şâire:
Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan
Sözümüz her dâim kıssa-i cânân olsa3
dedirtecek kadar…
“Yanarım…” demişti sidre-i müntehâda Cebrâil aleyhisselâm, “…bir adım daha atarsam yanarım.” Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, oradan öteye geçtiğinde zaman ve mekândan münezzeh, sesten ve şekilden âzâde, Rabbi ile görüşmüştü. İşte yakınlık… İşte kurbet makamı. Oraya yalnız muhabbetle erilirmiş.
Çün geçti felekleri
Hak dedi ki gel beri
Kaldırdım perdeleri
Böyle cemâlime bak4
Allâh’a giden pek çok yoldan, en kısa ve kolay olanı imiş muhabbet… İbâdet, hizmet, riyâzat, zikir, tefekkür, ilim; tüm bu metotları içine alan, hem en kapsamlı, hem de en sühûletli yol imiş. Allâh’ı sevince, tabiî olarak şevkle ibadet edermiş mü’min. O’nun aşkına hizmet edecek yer ararmış, “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsinler.” düsturunca şefkatle bakarmış etrafına… Yemek-içmek istemezmiş canı, bunca aç-açık varken; yemez yedirir, giymez giydirirmiş Yaratan’ın kullarını… Daima Rabbini düşünür, O’nunla yaşarmış her ânını… O’nu daha iyi tanımak, mârifete ermek için çabalarmış, Rabbi de ona «ilm-i ledün» lutfedermiş…
Gamzen oklarıyla ölmek hâb-ı bârândır bana5
«Gamze» çok ilginç bir kelime… Biz, bazı insanların yanaklarında, özellikle güldükleri zaman beliren çizgilere «gamze» diyoruz. Ama eski edebiyatta gamze, sevgilinin keskin bakışlarına deniyor. Sevgili, öyle bakınca kaş altından, âşığın bağrını dilhûn ediyor, “can telef ediyor”, ok gibi batıyor yüreğine o bakışlar; ama âşık bu hâlden memnun, sevgili baktı ya, gözleri yüzüne değdi ya, bakışları yüzüne serpildi ya, varsın ok gibi, kılıç gibi, hançer gibi olsun, varsın, âşık can versin o bakışlar altında… Bu hâli, yağmur yağarken varılan tatlı uykulara benzetmiş şair: “Senin o, ok gibi sivri ve keskin bakışların ile ölmek, yağmur uykusuna varmak gibidir benim için” demiş. Öyle tatlıymış… Muhabbetin zorlukları bile muhibbâna yağ ile bal olurmuş.
Herkes bu noktaya geliyor bir gün, aşk ile akıl arasında bırakılıyor ve çok az insan, aşkı seçiyor. Aşkın gerçek hayatta karşılığı yok. Realitede ağlayarak namaz kılmanın devamı yok, aç kalınca, darda kalınca gelmeyen yardımı bekleyen biri için tevekkülün mânâsı yok!.. Kanırta kanırta içimizde dönen bir bıçak gibi imtihanlar, kabzasında kimin elinin olduğunu öğrenende dehşet!.. Aşk nerde peki? Sevgilinin dudağının kıvrımında, gülen gözlerinde, ellerinin güvercin sokuluşunda, saçlarının kokusunda, bir çift tatlı sözünde… Öyle mi?
Ben aşkı bir üveyikten satın aldım6
diyen şâir karşılığında ne vermişti?
“Açken, yorgunken, uykusuzken…” demişti bir yakın, bir insanın ahlâkı bu üç hâlde ortaya çıkar; sadece sosyal hayatını bildiğim birinin huyuna dair şahitlik edemem. Açken… Yorgunken… Uykusuzken… Açım, beni doyur; yorgunum, dinleneyim; uykusuzum, uyuyayım; aralarda ise seni seviyorum elbet… “Ey örtülere bürünüp yatan, kalk ve korkut!” hitabı gelene dek!… Ey Settar olan Allah’ım, beni ört… Acziyet içinde kıvranırken muhabbetle dirilmek, takat bulmak, ayağa kalkmak… Ah korku, muhabbetin en güçlü hâli! “Aşk korkudur diyorlar, nasıl olur?” diyene, “Evet,” demişti Hak dostu, “Kaybetme korkusu…” Mecâzın sınırı buraya kadar… “Canım hâriç, her şeyden çok seviyorum.” diyen Hazret-i Ömer’e, “Olmadı yâ Ömer, beni canından da fazla sevmedikçe…” demişti Allâh’ın Habîbi -sallallâhu aleyhi ve sellem-… Mecâzın sınırı burası… Canından da çok sevmek… Açken de, uykusuzken de, yorgunken de sevmek… Gözünü onunla kapatmak, gözünü açmadan onu hissetmek, ondan uykuya, uykudan ona geçmek âdet; yemeyi unutmak, onun varlığı ile doymak… Adrenalin aşktan güçlü mü yani, ne denli koşsa yorulmazmış âşık; konsantrasyondan zayıf mı yani muhabbet, bebekler el ve ayaklarını o kadar uzun süre sallayabiliyorlar ki… Mecazdan kurtulmadan bu eşiği aşana ateş mâni olacak, Allah «el-Mâni’» ismi ile tecellî edecek de… Korku ibâdetinin vakti girmeden örtülerinden sıyrılanlar «Settar» ismi ile perdelenecek… Sidrenin, bir ağacın altına kadar geliyor herkes, oradan öteye yalnız muhibbâna izin var. Yanmaya alışmış olana, ateşin güllerine dokunmayan bir ateş ötesi. Bâtılı, sahteyi, eksiği, kusurluyu, varlığı, liyâkatsizliği tanıyan ve yakan bir ateş…
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebun etti felek7
sözünü koca sultan cılız bir câriyeye mi söyledi yani?
Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma8
dendiğinde söz, uzay boşluğunu aşıp kime ulaşıyordu?
Sever isen güzeli sev
Çekme çirkin kahrını9
Be hey gâfil! Öyle mi?
Varsa sevmek istîdadın, onu niçin zâyî ediyorsun? Sevdikçe sevilecek, sevildikçe sevilecek bir Cemîl-i lem-yezel, bir Lâtîf-i lâ-yezâl’e akıtsana içinin ırmaklarını… Karışsana ummâna, çöllerde kuruyup kalmasana…
Âfitâb-ı hüsn-i hûbân âkıbet eyler ufûl
Ben muhibb-i lâ-yezal’im lâ uhibbu’l-âfilîn10
desene ceddin İbrahim -aleyhisselâm-’a uyup… Öyle mi? Kolay mı bu kadar? Yap deyince hemen yapıvermek mümkün olsaydı keşke…
Yar yüreğim yar, yarabilirsen
Gör ki neler var, görebilirsen11
Şiddetli bir imtihan skalası var, muhabbet meydanında… Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, hepsi de hasta kalpler… Nefs-i mutmainneye ermek, kalbin iyileşmesi demek… Mülhime ile mutmainne arasındaki mesafe başparmakla işaret parmağı arasındaki mesafe kadar… Sonrası sonsuzluk… Selâmet. Ya öncesi? İsrailoğullarının Tîh sahrasında dönüp durdukları gibi dolanıp durur nefs-i mülhime sahibi. Perişanlık nefsi… Azcık bir hayra ulaşsa şaşkına döner, azcık bir hata yapsa perişan olur. En mahrum, sahip olduktan sonra mahrum olandır. Mülhime, perdenin kıpırtısını görür, ışığın göz kapaklarına vurduğunu hisseder, bir tepeden ufka bakar “gözleri nemli”… Heves yetmeyecektir “ulaşmak için menzile”…
Yüzüne çevrilen namludan Allâh’ın baktığını, içine kızgın lavlar gibi aşkının aktığını, kor ateşler gibi avucunda tuttuğu şeyin kendi yüreği olduğunu; ana-babasında, eşinde-dostunda, evlâdının sevgisinde ulûhiyetin cevelân ettiğini, en acı haberler karşısında tevekkülle yutkunduğunu, «İşte ulaştım!..» dedikçe eline geçenin bir maket olduğunu, böyle böyle kaynaya kaynaya aklın taştığını, döküldüğünü; yine de ufukta hiçbir geminin görünmediğini, ama en çetin anlarda nurdan bir müge çiçeğinin içine düştüğünü, sevinçten Cafer’in döndüğü gibi döndüğünü, Allâh’ın kullarının ona olan sevgisinin her sevgiden şiddetli olduğunu, Rahman’ın kendisiyle övüneceği bir muhabbeti işte o zaman hissettiğini… söyleyenler var.
“Denenmek, çok aşağılayıcı…” diyen sevgili dost, insanın kendisinin kıratından emin olmaması çok yıpratıcı evet; deneniyoruz ve ortaya çıkıyor ne olduğumuz… Öyle sınamalardan geçiyoruz ki, sözünü ettiğimiz her şey lime lime elimizden akıp gidiyor. Sevmek iddiası güdülüyorsa hele… Acaba nasıl bir şey diye açılmışsa kutusu. İçinden bebek çıkacağını düşündüğümüz kutudan koltuk değneği çıkmışsa… Pollyanna olabilir mi herkes?
“Bir edebiyat hocası olarak söylüyorum, ben aşka inanmam, aşk yoktur, edebiyatı vardır…” dediğim gün, kaybetmişim ben, o gün ayağım kaymış aslında, bilmemişim. O gün etrafımdaki fanus kalkmış yahut bir fanusa girmişim ki, nefesim yavaş yavaş tükenmiş, bu boğulma ondanmış. Bir kara örtüye bürünmüş ki yüreğim, ne renk vursa sömürmüş, renksiz kalmış yine de… Muhabbet olmasa ilmin kârı, kahırdan başka nedir sahi?
Sevmek de, sevilmek de; sevmemek de, sevilmemek de; sevmek, ama sevilmemek de, sevmemek, ama sevilmek de imtihan… Denendik, deneneceğiz muhabbetle… En acısı, muhabbetin inancından mahrûmiyetle imtihan olmakmış!.. Sevmeye inanmak, büyük bir nimetmiş. Muhabbet olmasa ilmin kârı, kahırdan başka nedir ki?
Ben seni unutmak için sevmedim,
Gülmen, ayrılık demekmiş bilmedim,
Bekledim sabah-akşam yollarını,
Ölmek istedim, bir türlü ölmedim…

Aşk bu mu, sevda bu mu, hayat bu mu?
Kalp acı dünya hüzün gözyaşı dolu…

Şimdi sen kim bilir nerelerdesin?
Gelir gecelerden koşarak sesin.
Bana en acı haber kiminlesin?
Adını içimden hâlâ silmedim…12
Başını önüne eğdi. Biraz düşündü, “Tamam yâ Rasûlallâh, Sen’i canımdan da çok seviyorum…” “İşte şimdi oldu.” dedi eteklerinde nilüferlerin süzüldüğü Sevgili Yâr… Fark etmek sıfatıyla muttasıf «el-Fâruk» Ömer: “Canım hâriç” derken de seviyordu, canımdan çok derken de… Onun için başını eğişiyle kaldırışı arasındaki süre, o kadar kısa oldu. Allah ondan râzı olsun, ne güzel muhib!
Allâh’ım!..
Efendimiz Muhammed’e salât ve selâm eyle ki, Sen, O’nun kalbini celâlinle, gözünü cemâlinle doldurdun. Böylece o ferâh, mesrûr, güçlü ve mansur oldu… Ve O’nun tertemiz soyuna ve kerem sahibi arkadaşlarına da… Bunun için de Allâh’a hamd olsun. 13
Hâşiye: Murâdım rind ü zâhid tartışmasına bulanmış kalbimin tevbesini yazmaktı, bu çıktı; affola…

1 “Yağmur Duası”, Sezai Karakoç.
2 Şeyh Galib kuddise sirruh.
3 Taşlıcalı Yahya.
4 Yunus Emre.
5 Ahmet Paşa.
6 İbrahim Sadri.
7 Yavuz Sultan Selim.
8 Çiğdem Talu.
9 Türkü
10. Lâ edri.
11 Bedri Rahmi Eyüpoğlu
12 İlham Behlül Pektaş.
13 Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed ellezî mele’te kalbehu min-celâlike ve aynehu min-cemâlike, feesbeha ferîhan mesrûran müeyyeden mansûran. Velhamdü lillâhi alâ zâlik.

Ayşenur Vural

Görmeyeli!..

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 5:13 pm yazan: Minik Kelebek

“Ey güzellerden güzel rûhum Muhammed Mustafâ
Derdime derman olan ancak cemâlin nurudur
İsmini anmakla dâim her gönül bulur safâ…”
 
“Ben gizli bir hazineydim, bilinmeme muhabbet ettim.” buyruğunun kudsî mânâsıyla sırlanmış olarak yaratılmış insan. Önce Son Peygamber, Habîbullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin rûh-i şerifleri, sonra diğer ruhlar… Elest meclisinde O’nunla aynı meclisi paylaşmak şerefiyle mesrur olmuş kimi ruhlar, kimine ise belki sadece sesi, kimine belki sadece kokusu nasip olmuş, kimi ise bî-behre kalmış cümlesinden… Derler ki, görenlerin hepsi de tamamıyla görememişler. İstîdadına göre gösterilmiş her rûha nûr-i yâr. Ellerini görenler kalem erbabı imiş mesela. Ayrıntıları çocukluğumun “ağır” kitaplarında kalmış, hatırlamıyorum şimdi. Şu net ama: Yüzünü görenler âşıklarmış yahut yüzünü görenler aşk ehlinden olmuşlar. Yüz, çok mübarek ve gizemli; eski edebiyatta, halk arasında, gizli ilimlerde, Arap dilinde hep görürüz ki, bir insanın yüzü bütün vücudunu yansıtıyor. Ve yüzün bir kısmını anmak bütününü kast etmek oluyor. Bu yüzden «Gül-i ruhsar» deriz de hiç birimiz sadece yanaklarını hatırlamayız, gül yüzlü demek olur bu.
Ay yüzlüm… Gül yüzlüm… Ruhum… Nigârım… Nigar, resim gibi, heykel gibi güzel, mevzûn demek; sevgiliye hitab etmeye başlayınca âşık, ne dese az geliyor! O ki, bir bezm-i güzîdede vech-i Muhammedî’yi temâşâ etmiş bir ruh taşır özünde… Rab Teâlâ hem rubûbiyetini, hem mahbûbiyetini açmış O’na, ne gam ve ne denli zor; şu upuzun dünya hayatı, o Gül-cemal’in hasreti ile iç çekerek ve inleyerek geçsin!

Gerçi dünyada da rü’yet-i yâr ile şâd olan varmış. Ama O, rüyada hakîkati ile herkese görünmezmiş, yüzünü görmezmiş görenler, gördükleri âlem-i misalden bir sembol olurmuş yine… Görülmeye takat getirilemezmiş ki!.. Hakîkatiyle görme mertebesinde olanlardan bir zât-ı muhterem: “Bir gece rüyamda görmesem, kendimi kâfir addederim.” buyuruyor; ölçüye bakar mısınız, ömründe bir kez bile görememiş olanlar çatlayıp ölsün mü şimdi?

Bülbül gibi… Dört mevsim içinde bir bahar olur, güller açar subh-dem. Yanaklarında ayrı güller açar, dudaklarında ayrı… Gülünce yüzünde güller açan… Öyle bir yüz ki, hem bir gül-i yekta hem bir gül bahçesi, gül deryası…

Mecâz ise, viraneye çeviriyor gönül mülkünü dostlarım! Bin türlü yan etkisi ortaya çıkıyor hemen ve sonra sonra. Bir zaman tesellî olsa da “…basamaktır” diye, bir zaman geliyor bîçâre, der-i yâre düşüyoruz. Şehrin sultanı O’dur çünkü, O’na ait bu gönüller.
   “Sevgilinin bir gözüne bütün şehri feda ederim!”
Ney gibi… Neyin o mâlum ve meşhur hikâyesi. Sazlıktan alınır, içi yakılır hem ateşle hem nefesle; bağrı delinir oyuk oyuk. O da hem ayrılığın, hem başına gelenlerin acısıyla bir ses verir ki, gökler inler. Bir feryad, bir inleyiş olur o ses…
Ruhun feryadı ve zârı peki? Ait olduğu «bütün»den insanoğluna, gurbete yollanmış. Parça, bütüne kavuşmak ister. Hele bir de zâtını sevmiyorsa… Hakk’a yakın bir insanın ruhu için o insan yakın bir dost olurmuş; dostluğun şartı budur ya, kendinde ne varsa zâtına da verirmiş, açarmış ruh… Ruh gibi bilmek, ruh gibi görmek, ruh gibi duymak, ruh gibi hissetmek… Kişinin istîdadı ve kemâlâtı ne kadarsa, ruhu ile muhabbeti de o kadarmış. Ruhlar içinde en kâmil ve en azîz ruh Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûh-i şerifleri… O’na ne kadar yaklaşırsa bir ruh, o kadar mesud ve âlî…
Varmanın bir yolunu bulmak lâzım öyleyse… Varlıktan soyunup tecerrüd edince olur mu acaba? O derece hiçlik ki, toprağa dönüşmek âdeta. Sonra? Sevgili’ye doğru esen rüzgârlara karışıp gitmek… Hiçbir şey olmasa da aç bağrını o rüzgârlara, ruh aynasını tozlandıran ayrılık acısı bir arzuhal mektubu olup dökülsün sevilenin eşiğine…
Bir adım daha ileri gidip iyice yok olmak da mümkün olur mu ruhum? O derece yokluk ki, O’ndan başka bir şeyi kalmamak… Dünyada da, âhirette de en yakınımızda bulunan ruhumuz gibi. Ruhtan ibaret kalmak gibi, O’ndan ibaret kalmak… Ne saadet, ne saâdet!
Bir nakıştan görmüş de vurulmuş Süheyl Nevbahar’a, ona ulaşmak için ne bâdireler atlatmış da Nevbahar’ın kendisi çıkıp gelmedikçe ulaşamamış bir türlü… Âşık kimin derdine düşmüşse derman onda, derman o! Canını dişine takıp “Nerdesin ey Yâr?” dedi içimdeki yalnız “parça”.
“Her şâm u seher odlara yanar,
 Hem benzi solar, ağlar gülemez…” (Niyâzi-yi Mısrî)
Bunca sözü bir gazele girizgâh olsun diye söyledim biliyor musunuz; şimdi bu 15. yy şiirindeki letâfet ve niyazı bırakıyorum önünüze. Şaşırın ve gülümseyin diye, âlemin en orijinal söyleyişleri bizim neslimize ait değilmiş arkadaşlar! Bu “sensedim” ifadesi o kadar etkileyici ki, her söyleyişte “ben de” dememek ve cümle sıkıntılarımızın teşhisinin burda saklı olduğunu görmemek imkânsız sanırım. Eh, buyurun efendim: Simât-ı gazel-i “sensedim”…
Görmeyelden yüzünü ben ki nigârım, sensedim…

(Yüzünü özledim, varlığını… Sensizim.)
 
Âh u zâr ile geçer bu rûzgârım, sensedim…
(Özlemin beni benden aldı, bensizim)
 
Gül cemâlin gülşenin gül gibi arz et bana ki
Bülbül-i şûrîde-vâr, ey gül-izârım, sensedim…

(Ben ancak seninle varım. Bana her güzellik seninle geliyor. Baharsızım…)
 
Gönlümün şehrini kim virân ediptir zulm ile?
Gel yine ma’mur kıl, ey şehriyârım, sensedim…

(Cemal için sen lazımsın, celal olmayınca da eğiliyorum ye’se, gaflete, tembelliğe, istiğnaya üstelik. Sultansızım…)
 
Sohbetinden vaslının, ayrı düşelden ney gibi;
Göklere irgirmişem feryâd ü zârım “sensedim…”

(Öyle sanıyorum, kâbuslar gibi, bağırdığını sanırsın sesin çıkmaz bir türlü. Sen nefes vermeyince ruhuma, nasıl ses versin? Sessizim…)
 
Firkatin yolunda ben toprak, anınçün olmuşam;
K’ilede senden yana yeller, gubârım; sensedim…

(Bu yana doğru esen rüzgâr yok mu erenler? Nefessizim…)
 
Gel berü cânım gibi, iki cihânda sevgili
Senden özge yohdurur âlemde vârım, sensedim…

(Şu dünyada herkesin var bir kimsesi… Kimsesizim… )
 
Ben Hümâmî, düşmüşem derdine nitekim Süheyl
Kandasın dermân, yetiş ey Nevbahar’ım, sensedim!

(Çare-sâz’ım, çaresizim…)
 
Hümâmî
 
Bir divan şâirimiz, “Bizim sarhoşluğumuzu meyden zannetmeyin sakın!..” diyor, “Biz «elestü» diyen o sedanın tesirinden kurtulamadık o gün bu gündür.”
Hümâmî de elest bezminde gördüğü yârin hasretinden dem tutuyor. Ömrü O’na tekrar kavuşacağı ânın hayâli ve bekleyişi ile geçiyor. Ne hoş ifade ediyor o her adımda ayaklarına yapışan kederi, ihtiyacı…

Şimdi birlikte söyleyelim mi:

Sensedim…

Ayşenur Vural

Kelebek Olmayı Hayal Eden İpeğin Masalı

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 5:08 pm yazan: Minik Kelebek

Mesnevî Şerhi’nin1 ikinci cildinin başında, hicret etmeyip de mustaz’af olduklarını söyleyenlerden bahseden âyetler yorumlanır ve burada “Allâh’ın arzı geniştir.”2 âyetine “mânevî arz” yorumu yapılır. Dolayısıyla, şartları sebebiyle “iyi kul” olamadıklarını “Allâh’ın haram kıldıklarından helâl kıldıklarına göçmek” anlamında “hicret” edemediklerini söyleyenlere şu değerlendirme yapılır:

“Allâh’a kaçın, her ne şart ve imkân dâhilinde olursanız olun, Allâh’a gidebilirsiniz. Nerede olursanız olun, oradan mânevî âleme bir geçiş muhakkak vardır. Allâh’ın arzı/yeryüzü geniştir; hicret edin, kaçın! O mutlu olamadığınız ortam, imkân, vasıf, her ne varsa hepsinden Allâh’ın arzında bir başka yere göç edin. Dininizi yaşamak için hicret edin, bu somut âlemden, o soyut âleme!.. Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ittibâ edin. O’na biat ederek, hani o ihtiyar ve hasta sahâbe, bu âyet üzerine yola düşmüş; öleceğini hissedince, elini, diğer elinin üstüne koyup Rasûlullâh’a biat etmiş, öylece… «Varamasam da yolunda ölürüm.» sözü ile ne demek istendiğini anlayarak…” deniyor âdeta.

Bu sahabe için de bir âyet inmesi, bende yankısını nasıl buldu; ertesi sabah şu duyguyla uyandım: Allah için değerli olan, kullarının imtihanlarının vasıfları değil, kullarının imtihanlardaki kulluk seviyeleri… Ehadiyet tecellîsi ile potansiyel olarak değerli olduğumu hissetmek içimi aydınlattı…

İçi çürük elmanın, dışını parlak kırmızıya boyamak gibi; vasıf kazanmaya çalışırken kulluktan, mâhiyet kazanmaktan uzaklaşmak, şeytanın bir tür yanıltması değil midir?

Geminin direğini boyamakla meşgulken, kumandayı boş bırakmak…

Allah büyük-küçük tüm kullarını önemser. Konumlarına ve maddî durumlarına göre değildir bu önemseme… Allah için vasıf; tahsil durumu, ilmî seviye, titr değildir. Öyle olsa Mevlânâ’nın Şems’e ihtiyacı olmazdı. Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin Üftâde Hazretleri’ne… Zâhirî vasıfları bakımından ne kadar kaliteli olsalar da, Allah onları bambaşka yollarla eğiterek vasıf kazandırmıştı. Bu vasıf, her kişiye göre değişiyor ve derviş, o vasfa erişmek için çaba harcamak yolunda ilerliyor. İstîdâdı ne ise, ona göre vasıf kazandırılıyor her kişiye…

Allah, kullarından göz ve gönül açıklığı istiyor. Yani kullarına avâmî, havassî, havassu’l-havassî hâller ve muhabbetler veren ve bunlardan geçip zâtına teveccüh edilmesini isteyen Hak Teâlâ, tüm bu kesretin perdelediği âlemde, elbette daha derin, daha latîf bir imtihan sistemi yaratmıştır. Yani kullar değildir avam, havâs, havassu’l-havâs olan sadece; hâllerdir, duygulardır, davranışlardır, amellerdir. Âleme bakıp:

“–Ben değersizim vasıfsızım; aksi olsaydı, ben de güneş olsaydım.” diyen zerre, ne kadar avâmî düşünüyorsa, böyle düşünen bir ev hanımı, böyle düşünen bir tır şoförü, böyle düşünen bir temizlik işçisi de o kadar avâmî düşünüyor. Şimdi o, bu avâmî alt yapı ile nasıl vasıf kazanır, nasıl sorumluluk alır? İnsana ümit lazım!

Hatırlayın; asr-ı saâdeti oluşturan sahabelerin titrleri/meslekleri neydi? Allâh’ın âyetle kınadığı o zekî adam mı, Velid bin Muğîre mi vasıflı, o mu havas? Yoksa Müslüman olmadan önce bir günahkâr olan Ebû Zer Gıfârî Hazretleri mi?

Kim has davranır, has düşünür, has yapar ve has yaşarsa o vasıflı oluyor.

Edep sahibi olmaya niyetleniyoruz. Bunun için gayret ediyoruz. Sonunda edep sahibi oluyoruz. Vasıf bu… Kime, neye, hangi imtihanlar içinde edep sahibi olmak için çaba sarf ettiğimizin ne önemi var? Netice ne? Başardık mı, başaramadık mı? Bu kişiye karşı ne ile kazandıysak, o kişiye karşı da aynı şey ile kazanıyoruz çünkü…

Birini gelinine karşı, birini kızına karşı, bir başkasını öğrencisine karşı, öbürünü komşusuna, onu komşusuna karşı aynı konu ile imtihan ediyor Rabbimiz!..

Mesele, güzel bir üslupla konuşmak… Avukatsa müvekkili ile, doktorsa hastası ile, anne-babaysa yavrusuyla aynı imtihanda, aynı davranış bekleniyor. Meselâ, kıdemli olan daha dikkatli, daha özenli, daha güzel konuşacak, davranacak.

“–Senin işin ağır, senin mesleğin zor, seni bu imtihandan geçiriyorum.” diye bir şey yok…

Bu yüzden iki apayrı insan, oturup sohbet ediyor da aynı koordinatlarda buluşuyor, anlaşıyor. Örnekler farklı, ama mevzu aynı… Gönlüm benim! Yani “Üniversite okusaydım daha iyi hizmet edebilirdim belki…” demek, şeytanın aldatmacası… Seni dışarının sesi ile meşgul ederken ambardaki buğdayı çalıyor; zamanı…

O yüzden her peygamber ayrı bir meslekte, ayrı ortamlarda, ayrı şartlarda… Zâhiri ne renk olursa olsun, bâtını gökkuşağı gibi rengarenk.

Ve Peygamberimiz “ümmî” idi dostlarım, ümmî idi! Çobanlık yapmıştı, yetimdi, öksüzdü; çok çocuklu amcasının yanında büyümüştü, pek çok psikolojik sorunu olmalıydı, zâhirî şartlara bakılırsa, modern psikolojiye göre… Kendisi yirmi beş, hanımı kırk yaşındaydı. Dört kız babasıydı o devirde. Kırk yaşına kadar hanımının ticârî işlerini yürütmüştü. Kızlarını evlendirmiş, iki oğlu olmuş, ikisi de vefat etmişti peygamberlik geldiği zamanlarda… Zâhiren hiçbir vasfı yoktu. Yani günümüz şartlarında neye tekabül eder bu özellikler, düşünün…

Ama O’nu vasıflı kılan, bu özelliklerin değişimi olmadı. Allah, O’nu bu özelliklerini değiştirerek vasıflı hâle getirmedi.

El-Emîn idi, bu bir vasıftır.

Hira’da ibâdet ederdi, bu bir vasıftır.

Hira’da iken Kâbe’ye bakar, onun etrafında yarı çıplak ve câhilâne dönen insanlara bakar, “Bu millet bir nur ister, kurtarıcı bekler!” der, duâ ederdi. Kendisinde bir üstünlük hissetmezdi ki, vahiy geldiğinde o denli şaşırdı, korktu. Bu bir vasıftır.

Kureyş’i toplayıp “Şu dağın ardında düşman var desem, bana inanır mısınız?” dediğinde, “Sana inanırız…” dediler. Bu çifte vasıftır. Hem güvenilir, hem üslûbu, usûlü güzel…

Miraç’taki hâli, Hak tarafından övülecek kadar güzel… Bu bir vasıftır.

“Neredeyse kendini helâk edeceksin” diyor Rabbi, bu da bir vasıftır.

Nübüvvet husûsiyetiyle yetinmemiş, velâyet husûsiyetleriyle de yükselmiş, şükreden bir kul olmak için ayaklarına kara sular inermiş, gece boyunca kıldığı namazdan dolayı… Bu bir vasıftır.
 
بلغ العلي بكماله
 كشف الدجي بجماله
 حسنت جميع خصاله
 صلوا عليه و اله
 

Beleğa’l-ulâ bi kemâlihî
Keşefe’d-dücâ bi cemâlihî
Hasünet cemîu hısâlihî
Sallû aleyhi ve âlihî
 
(Kemâlâtıyla, yani velâyetiyle en yüksek dereceye ulaşmış, cemâliyle karanlıkları aşmış, tüm vasıfları güzel olmuş O’nun… Sizde O’na ve ehl-i beytine salât ve selâm edin.) O’na uyun, tâbî olun. O’na ve O’nun yolundan gidenlere destek olun. Yollarını devam ettirin. Mânevî soylarını sürdürün.

“Yılmayan kararlılığı, gayreti seven Rabbim”3, ümit fişimi prize taktı bu hususlarla… Ümit olunca, gayret akıp doldurdu enerji haznelerimi… “Gönlümden Efendime inceden bir niyaz” oluştu. Kulluk bilinci dersim devam ediyor…

Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz! Varmak, birine ulaşmak, vâsıl olmak, dâhil olmak, bağlanmak, birleşmek, ondan olmak, onun olmak, onun gibi olmak, o olmak. Hakk’a varmak için bir kâmil irşad ediciye teslim olmak… Bir salkım söğüt gibi/kadar teslimiyet ve tevekkül ile eğilmek ırmağa, dereye… Gözünü hiç ayırmamak ondan… Râbıta… Hep yâdında tutmak, hep dimağında tutmak, hep kalbe bağlı akıl ile onu örnek almak…

Kur’ân’ın, namazın, sâlih ve kâmil zâtların irşad edicilik tecellîsine açık, hâzır ve nâzır olmak… Kur’ân’ın fasîh ve belîğ konuşmasına kulağımızı, gönlümüzü vermek… Rûhumuzu kalabalık ve gürültülü kesret âleminden namazın dingin sularına bırakmak (Namazda, âyetlerin anlamlarını bile mütâlaa etmenin câiz olmadığının bilincinde olarak)…

 “Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar durur.”4 düsturu üzere, sâlihlere karşı vefâlı olmak… Vefat etmiş olanlarla da, yaşayanlarla da sıla-ı rahmi kesmemek… O’nun yerine koyduğumuz, O’ndan değerli mi yani? Herkese ulaşmanın bir yolu var! Kiminin kapısına varırsın, kimisinin rüyasını görürsün, kimine Fâtiha ile bir kapı aralarsın hâtıranda… Kiminin yâdıyla bereketlenirsin. Kiminin yazısını, kitabını okur, bir sözünü duyar, dirilir, canlanırsın. Mesele vefâ sahibi olmak, aradaki kapıyı açık tutmak… Kapın küçük, büyük, süslü, sâde, çelik, ahşap… Açık olsun, mühim olan o! Var olsunlar hayatımızda…
“Sultan Selim Han bana bir kâm bağışladı
Sağ olsun lütfu ânın…”5
Kapısındaydım, eşiğindeydim, kütüphanesinin önünde… Beklemek ne zordu! Saniyeler saat gibi yavaşça geçiyordu âdeta… Heyecanımı kimle paylaşsam bilemedim. Kimin elini tutsam da güç alsam. Kitaplar el etti, biz onun kitaplarıyız, al birimizi, dediler. Reşahat’a uzandım, açtım, buyur dedim. Elimi tuttu sıcacık, “Onu görmeyi çok istiyorsun değil mi?” İlk gördüğüm cümle bu idi. Nasıl coşmuştu gözyaşlarım: Evet, evet, evet!.

“Bir adımda gelip yanına oturmuştu. Selâmun aleyküm… Sen kendin geldin sanıyorsun, ama biz çekmeseydik sen gelemezdin.” İkinci vurgun da burada olmuştu. Anlamıştım.

“–Gel kızım,” dendiğinde uysal bir kedi gibiydi ruhum. Yılkı atlarım evcilleşmişti. Yeleleri savrularak esmiyorlardı içimde… Ormanda güçlü bir aslan vardı, ceylanlar su kenarında güvenle duruyorlardı bu yüzden… Göklerde bir kartal süzülüyordu. Çok keskin bakışları vardı. Kuğular vardı göllerde, huzurlu ve sâkin.

Gözleri dolmuştu, “Dün bir tanıdığımızın cenâzesi vardı. Yağmurlu bir havada kabri kazıldı. Kabirden atılan toprakta solucanlar görülüyordu, kımıldıyordu. Sonra biz onu o kabre bıraktık. O toprağı üzerine attık, dönüp geldik.” derken durup yutkunmuştu. “Asıl hazırlık, âhiret hazırlığı kızım!..” derken, hangi müşâhade boyutundan sesleniyor, bunu da düşün!

Kimini kelebek kılıyorsun Rabbim, renk ve letâfet… Kimini koza; kazanlara kaynar sulara atılıp ipek oluyorlar. Kimi tırtıl olarak ölüyor. Dut ağacının yapraklarını yemekmiş vazifesi… Kelebek olmayı hayal ederken ipek olmuş bizimki. Hâlâ kelebek olamamanın hayfında… Oysa teslim olup iyi bir ipek olsa, belki de bayrak yaparlar.

Ne anlamsız bir tesellî oldu bu, imtihan değişmiyor ki… Yirmi gün yaşayan kelebek ölüme gidiyor, kanatlarıyla bir koleksiyona renk katıyor en fazla… Diğer yanda güneş solduruyor, rüzgâr yıpratıyor, yağmur ıslatıyor ve eskiyor ipek… Soluyor rengi… İndiriliyor gönderden, katlanıyor güzelce, kaldırılıyor bir depoya bayrak…

Birinin vasfı izzet ve şeref, birinin vasfı letâfet ve zarâfet oldu. Biri mukaddes, öbürü muazzam tecellîler oldular. El- Kuddûs, el- Azîm, el-Musavvir… Özünde ise, fânî varlıklardı, sönüp gittiler. Oysa insan?.. Doktor olmayı hayal ederken, ev hanımı olmakta bir problem yok. Zâhiren olsa da, bâtınen yok! Ama “Yâ eyyetühe’n-nefsü’l-mutmainne” sadâsını duymayı hayal ederken, “Tadın azâbı!” sözüne muhatap olmakta, ciddi bir problem var. Duhân Sûresi’ndeki “kalkale” misâlini mübalağalı bir şekilde okuyun derim, en son, “Züg!..”6 Orada meleklerin istihzâ ettikleri şey, tam da bu vasıf problemine parmak basıyor. “Sen dünyada şerefli bir kimseydin.”
Şehit, zengin ve âlim üç kişinin riyâ vasfı da bu konuda acıklı ve net bir misal olur. Bunlar vasıf değil, ihlâs vasıf.
Gözünü sevdiğim hocam:

“–Kızım, burada ne iseniz, yarın evlerinize gittiğinizde de osunuz.” buyururdu tekrar tekrar… Gayrete gelelim diye. Şeytan, gayret kapısının önünde dururdu da:

“–Burada bir şey değilsin, demek ki gelecekte de bir şey olamayacaksın, boğul yeiste!” derdi. Avama dönüştürürdü bu hâl beni… Ümitsizdim…

Vasıfsızlığın alâmeti bu sanırım:

“Yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanan”lardan7 olmak. Mânen vasıfsız ya, kompleks yapıyor bünye…

 Bir de şu var: Deccâl fitnesine karşı Kehf Sûresi tavsiye edilmiş. Deccal vasfına karşı dört vasıf… Deccâl fitnesi dört çeşit olacakmış: Din, mal ve evlat, ilim ve güç. Bu dört fitnenin örneği var Kehf Sûresi’nde: Din fitnesi ile imtihan olanlar Ashâb-ı Kehf, mal ve evlat fitnesiyle imtihan olanlar iki bahçe sahibi, ilim fitnesi ile imtihan olanlara misal Hızır ve Mûsâ kıssası, güç fitnesi ile imtihan olanlara Zülkarneyn –aleyhisselâm-…

Çözüm yine sûrede;

1-Din fitnesi ile imtihan olanlar “sâlihlerle birliktelik” yoluyla,
“Sen de sabah-akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte sabret… Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi “istek ve tutkularına (hevasına)” uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.”8
2-Mal ve evlat fitnesiyle imtihan olanlar “dünyanın hakikatini bilmek” yoluyla,

“Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalıçırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir.”9

3-İlim fitnesi ile imtihan olanlar “tevâzû” yoluyla,

“(Musa:) «İnşaallâh, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.» dedi.”10

4-Güç fitnesi ile imtihan olanlar “ihlâs” yoluyla kurtulacaklar.

“De ki: «Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir insanım; yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor.» Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak tutmasın.”11

Bu yolların çıktığı ana yol ise iki kol: Allâh’a duâ etmek ve âhireti düşünmek…

İşte vasıf bu, bunlar… Fitne çağındaki insana en büyük imtihan, vasıf imtihanı…
 
اللهم نجنا من الفتن ما ظهر منها وما بطن
 

Allâhümme neccinâ minel fiteni mâ zahera minhâ vemâ betane
 

“Allâh’ım, zâhirî ve bâtınî bütün fitnelerden bizi koru…”
Bu da tüm kelebek olmayı hayal eden ipeklerin duâsı olsun…

* * *

Bir dakika yâhu kelebek nerde? İpek neydi? Hayali ne? Burası neresi? Ben kimim? Biri beni uyandırsın!..
 
 
 1 Tahirü’l-Mevlevî.
 2 Zümer Suresi, 10. âyet-i kerime.
 3 Ayşegül Zobi Hocahanım, “Her Zorluktan Sonra Bir Kolaylık… Tatlılığın Şartı Acılık”, Şebnem Dergisi, 33. Sayı.
 4 Hazret-i Mevlânâ.
 5 Şeyh Galib.
 6 Duhân suresi, 49. âyet-i kerime.
 7Âl-i İmrân Sûresi, 188. âyet-i kerime.
 8 Kehf Sûresi, 28. âyet-i kerime.
 9 Kehf Sûresi, 45. âyet-i kerime.
 10 Kehf Sûresi, 69. âyet-i kerime.
 11 Kehf Sûresi, 110. âyet-i kerime.

Ayşenur Vural

Zayıf Yürekler

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 5:02 pm yazan: Minik Kelebek

Gözümü dünyaya açtığımda, ileride yaşayacaklarımdan habersiz sıcacık bir kucak aradım. Ve tüm unutulmaya yüz tutmuş duyguları keşfetmeye hazırlanan bir insan olarak yaratıldım. Şaşkın gözlerim, çevremi tanımaya çalışırken, yeni terimler kazandım. Ve büyüdü içim, büyüyen hayallerim kadar!.. Farklı mıydım diğerlerinden? Hayır, farklı olamazdım, ben de insandım!.. Benim de ellerim, ayaklarım ve herkes gibi içimde salınan hassas bir kalbim vardı.
Ve bir gün yeni arkadaşlar edindim, farklılığımı yüzüme vuran!.. Ben farklıymışım meğer… İnsan olmak yetmiyormuş bazılarına… Kalpler ara sokaklara terk edilirken acımazmış yürekler… Dedim ya, ben farklıymışım. Biraz daha büyüdü benliğim, ama küçülmeye başladı hayallerim… Sahte gülüşlerle geçilen dalgalar, yüreğimin ağlayan kıyılarını sızlatırken kimse hayallerimi ve beni düşünmedi.
Evet, şişmandım; diğerlerinden daha zorlu bir hayatım vardı. Doyasıya koşmanın, içimde kalan bir ukde olduğunu, yemek yerken saklanmayı planlayan kuytu hislerin peşimde dolandığını, yüreğim düşünülmeden yapılan azarlamaların beni ne denli acıttığını ve yalnızken döktüğüm sayısız gözyaşların beni nasıl farklı kıldığını yeni yeni anladım…
Belli kalıplar içinde hayata dar gelmeye başladım. Sessizce umutlarım da terk etti beni… Nice sevgi duvarları yıkılırken içimde, kimse, savaşımın büyüklüğünü fark edemedi. Bu ıztıraplar, sona her yaklaştığımda, tekrar başa dönmenin acısını yaşarken, ben de tek çâre olan Rabbime yöneldim. Zor günlerim vardı önümde… Gittikçe ağırlaşan bedenim ve ben, buruk sevinçlerin mekânı olmuştuk. Rüyalarıma, zamansız üstüme salınan baskıların kâbusları çöküyordu. Kimse bilmiyordu, her şeyin sözlerdeki kadar kolay olmadığını… Kimse bilmiyordu, içimde kan kaybeden duyguları… Boşa da gitmedi bu hüzünler… Her biri farklı bir yüz olarak yerleşti kalbime… “İnsan”ı tanıdım, tüm gerçekleriyle… Sanmasın kimse, payını almadı; her biri yerleşti, kalbimin lâyık olan yerine… Tebessümlerin, görmemezlikten gelmenin lüksünü yaşadım kimilerinde… Saklamak mı, elimdeki nimeti?! Onu da yaşattılar, güçlü görünen bedenimdeki titrek yüreğime…
Affetmeyi de öğrendim, acıyan gözlerle… Zayıf yüreklerin küçüklüğü, rûhumun büyük sevdâsına bedel öderken, ağlamadan ve ardıma bakmadan gidecektim yalnızlığıma… Her sahte bakış, içimi ezip geçtiğini sanmaktayken, Rabbimin kudretine şâhit oluyordu gözlerim… Farklı mıydım şimdi? Evet, sanırım farklıydım. Çünkü bir sırra şâhit olmuştum. Küçülmenin ardında saklanan büyük utançları fark etmiş ve hissettirmiştim, hak edenlere…
Harmanlanan gönlüm, büyüklüğüne ağlayan bedenime, doğru kapıyı göstermişti… “Sen fânîliğin temsilcisi boşuna ağlama!.. Vaktin kadar büyüklenirsin… Yine ben varım içinde kanayan, yine ben varım şifâsını arayan ve yine ben varım yegâne dost olan Rabbimize kavuşacak olan…”
İçimdeki bu değişme azmi, yalnızca nefsimi elimde tutmaya… Geçilen dalgalar sahiplerinin olsun, tebessümlerimle uğurlarım onları, affın doruklarına…

Fatma Aladağ

Yalnız Soluk

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 5:01 pm yazan: Minik Kelebek

Ruhum, yalnızlığın bahçelerinde gezinirken bir sevdâya ağladığını fark ettim. Sordum yalnızlığıma:
–“Kimdir, seni benim içime salan?” diye…

Hüzün geldi yanına ve konuştu yalnızlığım:
–“Huzuru aramaktır!..” dedi benim adım… “Bu arayıştır, beni içine salan!..”

Hani olur ya, renksiz resimlerdeki yalnız duran banklar gibi, bu da başka yalnızlıktı kalpte yaşanan… Sayısız nefeslerin içindeki “yalnız soluktur” adı… Dostluğun özlemi eklenir ve yangın olur, yalnızlık makamı… Her kelime ikinci bir anlam kazanır, gittikçe açılır perdeler ve mevsimine göre sevdâ yaşanır… Rabbin merhametidir bu yalnızlık!.. Tüm dayanakların bencilliğidir… Sıkışan yüreklerin feryâdıdır.

İnsan bilmez sâdeliğini ve bilmez kimsesizliğini… Tâ ki, rahmet tecellî eder ve başlar kalplerden gidişler!.. Sahte putlar gider!.. Beyazı kıskanır ruhlar, çünkü en çok sevdâsı olana yakışır temizlenen yürekler…

Kaybolanlar, anlatılmaz bu arayışlarda… Ve bulunanlar da gizlidir.

Bir yalnızlıktır bu… Uçuşan yaprakların hışırtısı gibi nereye estiğini bilmeden, yalnızca “Es!..” emrini yerine getiren!..

Ve bir keşiftir bu, malzemesi yalnızca bir yürek olan ve aslâ yalnızlığından gocunmayan!.. Kimileri korkar bu “tek”likten, kimi ise alır lezzetini, payına düşen nasibinden!.. Derinliğini maviden alır, bu hisler… Toy yürekler gibi korkmaz ölümden… Lafta da kalmaz bu yalnızlık, Yaratan, her şeyin farkındadır.

Şimdilerde benden öte bir ses var içimde… Kalabalıkların içindeki, yalnızlığına ağlayan ruhların gözyaşlarını, bilmez sahipleri… Doludur içi… Dolu zanneder, oysa… Kalabalıktır etrâfı… Yalnızdır oysa… Gözü kapalı, her dâim sevenleri vardır. Yaratan’ın sevgisi asıldır oysa… Bunlarla yüzleşmek de ürkütür, seveni çok olanları ve ebediyeti kıskananları…

Alıştırmalı gönülleri… Farkına varmalı… Etraftaki nefeslerin “çokluğu” kadar “fâniliği” de akıllarda kalmalı… Bilmeli âcizliğini ve Yaratan’a sığınmalı!…

Gülen yüzler de ağlar bir gün!.. Kalabalıklar da tenhâlara salar, kendini!… Bu vakitler gelmeden bulmalı dengeyi!..

Bir yatırım yapmalı kalplere… İlerideki sâde günler için… Yaratan’ın sevgisinden bir çınar büyütmeli… Yalnızlığımda, gölgesi, tesellî mekânım olan ve gerçekleri sindirecek kadar büyüklüğü keskin olan… “İman azığı”m olmalı… Yalnızlığımda, karnımı doyuracak kadar sağlam olan…

Uzak sanmamalı, bu beklenen yaprak dökümü günleri!.. Bir gün titrek ellerimle penceremi açtığımda, gelmiştir “yalnız soluk” mevsimi…

Aslına dönmüştür her şey… Ruhum kendi sevdâsının derdindedir artık.. Vakitler ayrılır cömertçe, Yaratan’ın muhabbetine…

Hissetmeseydim bu hüzünlü mevsimleri, bilirim ki, kavuşmayacaktım muhabbete!… Bilirim ki, oyalanacaktım, bir çok “soluk” içinde!.. Burnu büyük sevdâlarımın peşinde koşmaktan, “son nefesimde” yorulacaktım. Ve geç kalmışlığın yasını tutamadan, yok olacaktım!…

Şimdi ruhum kendine gelir. Bırakır, kalabalıklar içindeki çâresiz mırıldanmalarını… Etrâfındaki nefeslerin soğukluğu da üşütmez artık içimi… İman ateşi ve Yaratan’ın sevgisi ısıtır, tüm kâinâtı ve beni…

Yalnızlık, başka lezzetler katar ömrüme… Bir başka güzelliktir, sâdelik… Artık yüzüme kan gelir… Tebessümlerin, aynasıdır içimde değişen mevsimlerin… Yaprağın kaderi düşmekse, benim de kaderimdir, yalnızlığımla yüzleşmek ve düştüğüm yerden Mevlâ’ya yükselmek… Yeniden sevmek, yeniden sevgiyi hissetmek… Yalnızlığın tadını çıkarmak… Huzurlu dakikalarla baş başa kalmak…

Şimdi değişir, yalnızlığın karanlık tarihi… Şimdi temizlenir, üstüne sürülen kirli lekesi… Artık “öz” vardır, kalabalıklardan sıyrılmış olan… Yalnız Rabb’in merhamet tecellîleri vardır kalplerde… Duâlar vardır ve O’nu keşfetmek vardır, çok derinlerde…

Kuramadığım hayali kadar sevdim yalnızlığı… Ürpertisi bende derin bir iz bıraktı. Issızlık, çığlıkları kıskandırdı…

Ve beni elimden tutup Rabbime, bu yalnızlık taşıdı.

Fatma Aladağ

04.06.08

Aşk, Leylâ ve Gerçek

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 12:56 pm yazan: Minik Kelebek

Leylâ…
Gölgede kalmış aşkının kâtili mi, yoksa Mecnûn’a verilen bir hediye miydi?
Bu hikâye, gören ve görmeyen kalplere göre şekil değiştirdi. Görenler için hikâye, Mecnûn Leylâ’yı tanıyamadığında anlam kazandı. Görmeyen kalpler içinse, hikâye, ayrılıkla sonlandı.
Bilseydi yüzyıllarca anılacağını yine de salınır mıydı, adına “insan” denen âlemlerin yanında…
Tebessüm eder miydi yine; sonsuzluğa özenen tartışmaların konusu olacağını söyleselerdi.

Leylâ…
Bilseydi yine de ister miydi “ölemeyen” Leylâ olmayı…
Mecnûn’a dökülen gözyaşlarının, Leylâ’ya vurulan kamçılar olduğunu bilmeden çok şey aradık bu hikâyede…
Kimi yalnızca aşkta takılı kaldı, kimi ise aşkı tanımladı. Aslında aklını kullananlar için nice gerçekler vardı bu hikâyede…
Kâh tasavvuf meclislerine misafir oldu Leylâ ile Mecnun, kâh haberleri olmadan aşkları çalındı lâyık olmayanlarca… 
Ama hep Mecnûn acılarla yandı… Leylâ hep umursamaz sanıldı…

Leylâ…
Yalnızca Mecnûn olmuş Kays’ı değil, asırları sürükledi peşinden… Aşkın en büyük kraliçesi oldu istemeden…
Acıyan yüreklerin sebebi kılındı ismi kullanılarak… Çünkü artık ağlayan her bir kalbin suçlusunun diğer adı da Leylâ idi..

Peki Leylâ kimdi?
Ruhu uykusundan uyandıran hislerin tek anahtarı neden bu isimde saklı idi?!
Leyla, mâşuk olmaktan çok mu mutlu idi?
O’nun aşkıyla yanan Kays’a “Mecnun” denildiğinden beri o da artık Leyla değildi.
Bu ayrılık, aslında büyük bir vuslatı beraberinde getirdi. Ve birbirlerinin bedenlerini göremedikleri andan itibaren aslında onlar sonsuza kadar birlikte olmanın kitabını kâinâta hediye etmişlerdi.
Mecnûn şanslı olduğunu hiç fark edememişti. Henüz Leylâ’sını dahî bulamayan, ancak Mecnûn olma yarışlarında sıraya giren çok insan yitip gitmişti. Bilseydi taklitlerinin çokluğunu, o da Leylâ’ya teşekkür ederdi.
Gerçek bir Mecnûn olmak bu kadar asillerin işi miydi?
Ve yeni bir keşif yapıldı kâinatta… Ruhun derinliği tartışıldı.
Kalbinin, aslında kimin için attığını bulan Mecnûn, Leylâ’ya haksızlık mı etmişti; yoksa O’nu O’ndan daha çok sevdiğinden dolayı yine “iyiliği” için gerçekleri mi göstermişti çölde onu tanımayarak?

Ya Leylâ… Mâşukluk rütbesinden düşünce neler hissetmişti?
Yalnız olan yüreğini avuçlarına alıp sahibine teslim etmeliydi. Ve gerçek sahibinin adıyla süslemeliydi yüreğini… Ve Mecnun’u tanıttığı için teşekkür etmeliydi O’na..
Ve bilseler ayrılamıyorlardı, aslında birbirlerinden Leylâ ve Mecnun… Kendilerinden sonra yüreklerini delice çarptıran tek varlık aynıydı, efsâne olan hayatlarında: Allah…
Ve aşkı bile kendilerine özendirmişlerdi…
Bir yok oluş ve alev alev yanan yürekler aslında cennet bahçelerindeki vuslatın müjdecisiydi.
Leylâ Mecnûn’dan çok şey öğrenmişti, ancak Mecnûn, Leyla’nın sâyesinde ruhunun sahibini keşfetmişti.
Ve Leyla hikâyenin kahramanı oluverdi.
Şimdi Mecnûn ateşini alevlendirene borçlu gibiydi… Ve o da Leylâ’ya teşekkür için bir ayna tuttu yıllar sonra karşılaştıklarında… Kendisini Mecnûn’da gören Leylâ anladı ki, aslında gerçek Leylâ kendisi değildi.
İçini yakıp kavuran Mecnûn’a duyduğu aşk ile vuslatı ararken Leylâ, daha büyüğü ile karşılaşmıştı.
Artık gerçek olan her şeyin adı Mecnûn, yalanların ise Leylâ idi…
Ve aşk da o ikisinde özendiği şeyi keşfetti.
Aşkın aradığı şey “gerçek”ti…

Ve o gün bugün dünya, masalla gerçek arasında gidip geldi.
Kimi aşklar gerçekliğe erişti, kimi ise vuslata eremedi.
Yani kısaca gerçekleri acı kabul eden herkes, yaşadığı aşk kadarıyla adına insan denildi ve aşka gerçekliği yakıştıran herkes de vuslatın nağmelerini dinledi.
Çünkü adına aşk denen şey, O yüce varlığı içinde bir yerlerde keşfederek bu dünyaya uzaktan tebessüm edebilmekti…

Fatma Aladağ

02.23.08

Göçebe kitaplar…

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 9:08 pm yazan: Minik Kelebek

kitap-macera.jpg 

Ömrü hayatım boyunca göçebe oldum. Bavullarda yaşaya yaşaya. Aynı şehirde uzun süre geçirmeye göreyim, bir sıkıntı, bir daralma yüreğimde, hop yeniden yollara, bir başka şehre doğru yolculuk, hatta çoğu zaman bir başka memlekete.

 Hiçbir yere gidemediğim durumlarda ise, en azından ev değiştirdim, gene kutu kutu eşya, gene bir taşınma telaşı, hayat hep hareket halinde. Göçebeliğin insana kattıklarının yanı sıra, ondan alıp götürdükleri de var şüphesiz. Göçebelik her yerde durmadan yeniden sıfırdan başlamak demek. Bu bir yanıyla hudutsuz sonsuz bir özgürlük hissi, bir yanıyla da alabildiğine yıpratıcı. ‘Sürekli yeniden başlayanlar’ ile ‘yerlerinde kök salanlar’ arasında çok temel bir fark var. Dünyayı aynı şekilde görmemiz mümkün değil.

 Göçebeliğin beraberinde getirdiği yan etkiler var. Mesela; hiçbir şey biriktirememek! Ne eşya, ne hatıra. İnşa edememek! Her şeyin ne kadar geçici olduğunu düşünmekten, uzun vadeli düşünemez olmak. Ve göçebeliğin en önemli yan etkisi: Bir kütüphaneyi bir arada tutamamak! Bakıyorum kitaplarıma, hâlâ bugün kimi Ankara’da, kimi Michigan’da, kimi İstanbul’da bir depoda, kimi yanımda, kimi Arizona’da. Bazen bir kitap gerekiyor yazarken, aranıyorum, derken hatırlıyorum, “filanca şehirde kaldı”. Çarnaçar, gidip o kitabı yeniden satın alıyorum. Ben ne kadar dağınık ve savruk isem, ne denli göçebe ve hareket halinde, en yakın dostlarımdan biri de o denli yerleşik, kök salmış ve sabitkadem. Haliyle devasa bir kütüphanesi var, üzerine titrediği. Kitaplarının tam sayısını biliyor (5788), her biri kaydedilmiş bir deftere, arşivi tutulmuş kütüphanenin. Bir kitabın özel baskısı olmaya görsün, gidip alıyor, sahaflarla ahbap olmuş artık, yurtdışından kitaplar getirtiyor. Kütüphane değil müze onunkisi. Karşısına geçip hayran olmak için. Evinde çalışan temizlikçi kadın her gün uzun uzun kitapların tozlarını alıyor, kadıncağız en çok bundan yakınıyor. Camekanlı bir kitaplıkta bekleyen, senebesene çoğalan kitapları gördükçe, benim oraya buraya dağılmış kitaplarımı düşünmeden edemiyorum. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar ikiye ayrılır (ya da en azından kitap okurları ikiye ayrılır): Kitaplarını mücevher saklar gibi saklayanlar ile, kitaplarına kitap gibi davrananlar. Daha somut bir ifadeyle: Kitaplarını titiz, temiz tutanlar ile kitaplarını çizerek okuyanlar.

 Haliyle ben ikinci gruptanım. Tüm kitaplarımın satır araları, yan marjin boşlukları notlarla dolu, çizilmiş, kıvrılmış, o kitabı o satırı o an okurken neler düşünmüşsem, neler hissetmişsem, semboller ya da notlar aracılığıyla kenarlara yazılmış. Üstelik hem kitap okuyup hem bir şeyler atıştırmak adetine sahip olduğumdan, sayfalarda bol bol yemek ya da kahve lekesi! Kitaplarına mücevher gibi davrananlar için tüm bunlar korkunç bir suç olduğundan ben de arkadaşıma söylememeye çalışıyorum.

 Günlerden bir gün uzun zamandır okumak istediğim bir kitaba rastlıyorum arkadaşımın kitaplığında. Walter Benjamin-Pasajlar’ın eski mi eski bir baskısı. Nasıl güzel! Ödünç veriyor, veriyor vermesine de bende bir huzursuzluk. Neredeyse eldiven takıp çevireceğim sayfalarını. O kadar iyi tutulmuş kitap, gıcır gıcır. Ya ben şimdi bu kitabı okurken yanlışlıkla bir sayfasına çay döker, alışkanlıkla not alır ya da yemek damlatır, zarar verirsem. Tedirginlik yüzünden okuyamıyorum bile. Benjamin’i camların ardında steril tutmak ona hakaret etmek gibi geliyor. Huzursuzluktan, ilk fırsatta geri veriyorum kitabı.

 Artık tamamen eminim. Kitap okurları ikiye ayrılır: Kitaplarına titizlikle davranıp tek bir toz zerresi dahi kondurtmayanlar ile kitaplarını gündelik hayatlarının parçası addedip, leke leke yapanlar, satır satır çizenler.

 Ne birinciler ikinci gruptakileri anlayabilir, ne ikinci gruptakiler berikileri.

 Elif Şafak

02.10.08

Gözyaşımdan tut kaldır beni

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 3:57 pm yazan: Minik Kelebek

Onların silahları var. Hesapları ve sistematik düşünme modelleri.
Onlar kavramları mala dönüştürüyor, piyasaya sürüyor ve tüm dünya bunu kullanıyor. Çünkü dünyanın tüm evrensel değerlerinin bir fiyatının olduğunu düşünüyorlar ve gerekeni yapıyorlar. Arkalarından kovalayan yok. Engel olabilecek kimseler de yok. Onlar söz verirler ve yapmak zorunda değiller. Onlara söz verenler de söz vermeyenler de yapmak zorunda olduklarının bilincindedirler.
Onların, gelişmiş beyin güçlerine emirler yağdırabilen bir hegomonyaları var.  İnsanların hayallerini çalıyorlar ve yerine yalancıktan bir dünya kuruyorlar. Düşünce dünyamızı yeniden tanzim etmemizi isteyen görüşlerle yolumuzu ayırmak için ellerinden geleni yaptılar ve başarılı oldular.
Çoğumuz tarihten bugüne gelen bir takım sorunların bir süreçte buluştuğunu ve bugünü oluşturduğunu artık biliyoruz. Karşımızdaki muhteşem kan imparatorluğunun yüzyıllar boyunca bize çektirdiklerini, yaşattıklarını da biliyoruz.
Öyleyse sorun ne?

Nedir bunca ortalığı ateşe verme ve medeniyetlerin yükselmesini engelleme gayreti. Acaba yangından mal mı kaçırılıyor ve acaba bir tükenişin sinyalleri mi alınmaya başlandı?
Bir dünya gücünden söz ediyorum. Sortilerden, uçaklardan, makinelilerden ve tanklardan. Hani önüne çıkan arabaları ters çeviren tanklara hükmeden kan sahibinden söz ediyorum.

Onun adına kutsal Kitaplarda da rastlayabilirsiniz masumların döktüğü gözyaşında da. Onun dünyayla derdi belli ki büyük ve dünyanın da onunla… Ondan söz ediyorum; hani sürekli barış nutukları atan ve savaşın eşiğine dünyayı getirenden. Şu insanlar arasına fitne ve fesadı sokup ardından ekonomisine, modasına, evine, sokağına hükmedenden söz ediyorum. Onun tam olarak adı nedir, neler yapmıştır bunların bir önemi yok sanırım. Ama ne yapmak istediğini ve niçin bunca kanı döktüğünü içimizden bilenler varsa söylemesin. Çünkü hayat bazen zalimlerin cezasını kendi elleriyle verir. Rabbim tuzakları bozucu değil midir?

Onların elleri beyaz. Al kanlarla yıkadıkları eller niçin bembeyaz? Çünkü pudralıyorlar şekerim. Kozmetik sanayimden bahsedildiğini duymadın mı hiç.  Elbiselerine bulaşan kana rağmen niçin bembeyazlar?  Duymadınız mı daha beyaz yıkayan deterjanları.
Ya siz hiç mi hayallerinizde gezinen kahramanlara bakıp iç geçirmediniz. Onların adları farklı ve yaptıkları eylemler hep aynıdır. Adına Hollywood derler, başka bir şey derler, bunu çok mu önemsemek zorundayız bayım. Biliriz ki elimizde bulunan güller, kanla yıkanmıştır. Evet, kendi kanlarımızdan takdim edilmiştir efendilere. Onların ceplerindeki kağıtlarda yazılıdır adımız. Onların namlularında sevdamız izlenir.
Adımız tüm coğrafyalara yayılır: Terörist.

Kimdir bu dedikleri, ne iş yapar? Sahi Ölene verilen ad mıdır yoksa öldürene verilen ad mı. Bunda bir yanlışlık yok mu hem de dengeleri alt üst eden bir yanlış? Bunu tam anlamak iktidarına sahip değilim.  Ve bilmem göz yaşlarımdan tutup kaldıran ellerin masumiyetini kirleten bu zalim efendilerin dillerindeki şarkıları…
Biri barış dedi. Dünyayı barış kurtaracak. Dünya savaşın eşiğinde imiş, İkiz kuleler yıkılmış, Afganistan perişan edilmiş, Irak bir feryada hazırlanmakta. Benim baş tacı ülkem yerle bir edilmiş. Uluslararası gözlemciler tüm baskılara rağmen görmüş olan biteni ve söylemiş. Tüm ajanslar gizlemiş beni ve yerde yatan yavrumun cesedini.

Biri, barış dedi; savaşın tam ortasında ilerleyen gücün başındaki adam.  Eldivenlerini unuttuğunu hatırlamadı bu adam.  Ellerinde pimi çekilmek üzere olan bir bomba.  Adam renk değiştirdi ve türlü boyalarla karışıp her birimizin önüne düştü. Adam, yarınki dünyanın manşetiydi. Kırmızı harflerle karalanmıştı ve ne yazdığını okumak mümkün görünmüyordu. Bir alın yazısı mı, bir tükeniş mi, bir haykırış mı, kimse bilemedi.
Çoğumuz bu zafer çığlıkları atan beyefendiyi önemsemedik.  Kanlarımızdan oluşturduğu iktidarın sahibi olmasına izin de vermedik. Ama galiba biz bir yerlerde bir hata işledik. Kardeşlerimizin acılarını paylaşmayı bilmedik. Kardeşlerimiz görmedi bizim yüreğimdeki acıyı. Bu feryatların, bu inlemelerin bunca sürmesi biraz da kardeşlik hukukumuzun rağmına işler yaptığımızdan değil mi?

Bugün adımız Filistin. Dün başka başka isimlere sahiptik.
Tüm kıtalara tüm dillerde adımız yazıldı. Mazlumduk biz çünkü. Biz hakkımızı arıyorduk.
Tüm kıtalar tanır bizi.  Ardımızda bıraktığımız sevinçlerin, sevdaların can verdiği bir haykırışa sahiptir dilimiz. Birileri bugün adımızı lekelemek istiyor. Birileri bugün şanımıza suskunluk düşürmek istiyor.  Kim bilir belki biraz olsun başaracak da. Şimdi mahkumuz gettolarda. Bizi mahkum edenler özgür olduklarını sanıyorlar. Bizi tel örgüler arasında bir damla suya mahkum edenler, ellerindeki silahların mahkumları olduklarının farkında değil. Kardeşimi, ninemi, dedemi, babamı, beni öldüren asker farkında değil az sonra, daha sonra, bir zaman sonra yaşanacakların.  Onun kafasında kurduğu dünya, benim yitik haritamdan çok farklı. Benim cebimde param parça bir coğrafya geziniyor. Ve ellerim onunki gibi kirli değil. Benim haritam yırtık; bir o kadar da temiz.

Senin ellerin, yüzün yok, eldivenlerin maskelerin var.  Benim hâlâ bir yüzüm var ve en önemlisi yüreğim. Buyur bunu da al. Ama kendi yüreğindeki korkuyu da alamazsın ki… Benim barışım seni korkutmaya devam edecek.  Belki biz acılar çekmeye devam edeceğiz ama senin gölgenle savaşın hiç bitmeyecek.  Gölge sen ve savaş.  Ne de çok yakıştınız birbirinize. Barışın canı cehenneme demiştiniz değil mi, işte onun da zamanı geliyor. Bize hediye ettiğiniz kavramların karmaşasından artık tüm kelimelerinizi iade ediyoruz. Biz adaletten yana tavır koyuyoruz. Önce o, ardından ister barış ister savaş….

Sen eldivenleri çıkardığında başlayacak, sen yüzündeki maskeyi çıkardığında konuşulacak her şey.  Sen şimdilik oyununa devam et, canlar yakmaya. Biraz daha hükmet ana haber bültenlerine, gazete köşelerine, manşetlerine. Sen biraz daha bizler için bizler adına ve bizlere pembe hayaller satmaya devam et.
Gözlerin ufuk çizgisinde, geleceğin teknolojilerinin insanı yaşatmasından endişe et. Onları nasıl daha yeni tekniklerle öldürebileceğini hesapla. Hatta diyebilirim ki tüm dostlarını yeniden gözden geçir.
Stratejik hesapların, beynimizde dolaşan ayak seslerin biraz daha hızlansın. Sabaha en yakın anların hesabını tutmak zorunda değilsin.
Ben dilimde bir şarkı mazlumlara su vermeye gidiyorum: Hadi Ammar durma at, Ebabiller sana kanat çırparlar aralarından ve bilgi kirliliğinden korunabilmeli…

Bünyamin Yılmaz

02.06.08

Üç güzel arkadaşım var: ağaç, su, kitap

Yazı kategorisi: Edebi yazılar 7:41 pm yazan: Minik Kelebek

immensite.jpg  

Bazen kollarına kurduğumuz salıncakta sallanırız. Bazen saklambaç oynarken arkasına saklanırız. Yaramazlığımız üstümüzdeyse, tepesine tırmanıp, aşağılara bakarız. Ağaç bizim arkadaşımızdır.

Her mevsim bir başka güzeldir. Baharda çiçek açmış bir erik ağacıysa bahçelerin süsüdür. O bembeyaz rengiyle sanki cennete uzanır bir ucu. Yeni pembe çiçekler açmış badem ağacına ne demeli… Bahar bayramını şenlendiren neşeli çocuklar gibidir ağaçlar. Ceplerimize doldurduğumuz çağla bademlerini, erikleri, kirazları, dallarını eğip sunarlar bize. Ağaçsız bir dünya, yoksul bir dünyadır.

Ağaçlar insana benzerler biraz. Bazıları arkadaşlarıyla birlikte büyük bir ormanda yaşarlar. Çeşit çeşit kuşlar ötüşür dallarında. Herhalde bu, okul bahçesinde oyun oynayan çocuklardan biri olmak gibidir.

Bazı ağaçlar üç beş arkadaşıyla birlikte bir dağın tepesinde yaşar. Bazıları, bir dere kenarında, suyun şarkısını dinler. Bazıları, pencerelerinden çocuklar bakan bir evin bahçesinden el sallar. Bazısı ise uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında yapayalnızdır.

Yine de dalında kuşlar öter, gölgesinde insanlar serinler…

Nerede olursa olsun, ister boyu bulutlara ulaşsın, isterse benim boyum kadar olsun, ağaçsa arkadaşımdır benim! Onun da en yakın arkadaşı sudur. Öyleyse su da arkadaşımdır.

Su kenarlarında pıtır pıtır çoğalmalarından anlarız; ağaçlar suyu çok sever. Su da senin benim gibidir biraz. Yolculuk yapar durur yeryüzünde. Azizdir. Kıymetli bir nimettir.

Yani sevdiğimiz, ama ayrı bir yere koyarak sevdiğimiz bir arkadaşımızdır su. Su gibi aziz olmak isteriz. Su gibi berrak ve temiz… Değdiği her yeri yeşile ve maviye boyar su. Deniz olur, göl olur, ırmak olur, yağmur olur… Yeryüzündeki hiçbir şey susuz yaşayamaz. Nerede su varsa hayat oradadır. Su hayatın kendisidir.

Susuz, toprağın dudakları çatlar, susuz büyüyemez ağaç. Ve susuz yaşayamayız biz de.

Bütün güzel şehirler suyun komşusudur. Kiminin deniz geçer ortasından kimini bir ırmak ikiye böler. Kimi şehirde göle bakar evlerin pencereleri… Su yoksa şehir de yok. Göğümüzü süsleyen beyaz bulutlar sudur, toprağımızı besleyen yağmur sudur, siyah toprağımızı yemyeşil bir örtüyle örten de su… Dağlarımızı yeşerten, şehirlerimizi, evlerimizi, sokağımızı, bahçemizi süsleyen ve sonra da akıp giden bir yolcudur su. Sanki birini arar, her şeyin kaynağı olan birini, dağ taş gezer. Bize temizliği öğütler, arılığı, duruluğu…

Ve kitaptır bize ağacı ve suyu anlatan…

Kitapların içinde de ormanlar vardır. Ormanlarda ulu ağaçlar… Kitap bize ulu ağaçları, dalında kuşlar ötüşen, kuşlu dalların altında tilkilerin beklediği, tavşanların zıp zıp zıpladığı ormanları anlatır. Yaprakları anlatır, böğürtlenleri, yaban güllerini… Ormanda oyun oynamaktan yorulmuş sincapların bir dere kenarında su içişlerini anlatır bize kitaplar.

Kitapların içinden de akar ırmaklar. Ağaç dallarında, dinlenen kuşlara ninniler söyler ve ta evimize kadar gelip sevindirirler bizi. Her kitabın denize kıyısı vardır. Her ağacın kitaba değer bir dalı.

Ağaçlarla, yağmurlarla, kitaplarla kalın…

Musa Güner

01.31.08

Gelin hep beraber ağlayalım…

Yazı kategorisi: Edebi yazılar tagged 10:30 am yazan: Minik Kelebek

arabe-pleure.jpg

Gelin hep beraber ağlayalım..
Hakkını veremeden eda edilen namazlarımıza ağlayalım..
Hakkını veremeden eğilip kalkmalarımıza ve bunlara namaz deyişimize ağlayalım
Aşıkla mâşuk misali Allah (c.c.) ile kulun buluşma noktası olan secdelerimizin ve seccadelerimizin hakkını veremeyişimize ağlayalım..
Günde en az beş defa sunulan af piyangosunu kaçırdığımıza ağlayalım..
Her bir namazda bütün günahlarımızdan arınma fırsatını kaçırdığımıza ağlayalım..
Uykunun kollarında gaflet içinde geçen zamanımıza ağlayalım..
Gaflet ile geçirilen ve boşa giden günlerimize ağlayalım..
Her gün onca hadise karşısında ürpermeyen kalplerimize ağlayalım..
Dünyaları yutsa da doymayan nefislerimize bende oluşumuza ağlayalım…Dua edin icabet edeyim diyen Rahman ve Rahim olan Rabbimize karşı dua etmeyişimize ağlayalım..
İsteyin vereyim diyen Rabbimize karşı sanki hakkında vaadinden dönmesi söz konusuymuş gibi, Ona güvensizliği işmam eder tarzda Ondan kamil iman, tam ihlas ve takva istemeyişimize ağlayalım..

Hiç ölmeyecekmiş gibi, toprak altına girmeyecek ve hesap vermeyecekmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Kalbim temiz deyip her türlü fecaati işleyip kendimizi avutmamıza ağlayalım..

Evladımızın bizden, bizim de onlardan kaçacağımız günün gelip çattığı zaman keşkelerin hiçbir faydası olmayacağını bu dünyada anlamadan göçüp gideceğimize ağlayalım..
Her gün gözümüzün önüne serip sergilenen onca ibretlik hadiseler karşısında başımızı devekuşu gibi kuma sokup değişmeyen hakikat olan ölümü kendimizden uzak görüşümüze ağlayalım..
Ölenle ölünmez canım deyip üç gün sonra şen-şakrak şarkılar türküler söyleyip gafletle geçen ömrümüze ağlayalım..
Günahı günah bilmeden ve ona tevbe edemeden günahlarımızı yüklenip huzur-u İlahiye gitme tehlikesinden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Dağlar cesametindeki günahlarımızı gördüğümüzde ben bu günahları ne zaman işledim Ya Rab diyeceğimiz o günden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Kuran bize yeter deyip sünnete sırtımızı döndüğümüz güne ağlayalım..
Peygamberlerin bile Efendimiz (sav) e ümmet olmayı isteyeceği o gün bu ümmet-i merhûmeden olamama tehlikesi karşısında halimize ağlayalım..
Allah (c.c.) dostlarını tenkit edip, Peygamber Efendimiz (sav) i üzdüğümüz için ağlayalım..
Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi bütün hayır ve hasenâtımızı bitiren hasedden ve gıybetten kurtulamayışımıza ağlayalım..
Azdıran zenginlik karşısında günümüzü gün edişimize ağlayalım..
Hayırlısı varken hakkımızda hayırsız olanı istemeye devam etme saygısızlığını gösterdiğimiz için ağlayalım..
Veren de alan da belli iken feryâd ü figân edişimize ağlayalım..
Gülün de dikenin de bağın da bahçevanın da sahibi belliyken onlara sahipmiş gibi davranma saygısızlığından dolayı ağlayalım..
Böylesine muhteşem bir saltanat sahibi karşında cüzî irademize bakıp da ulûhiyet işmam eden hallere girmek küstahlında bulunduğuz için ağlayalım..
Cüzî bir ibadetle ebedi cenneti vaad eden Sultanımıza karşı hak iddia etmek kabalığında bulunmamıza ağlayalım..
Yokluktan varlığı çıkaran ve sonra da ebedi bir hayat vaad eden ve onu verecek olan Rabbimize karşı günde birkaç saat ibadet ve hizmet etmekten kaçışımıza ağlayalım..
Altmış yıllık bir hayatta istikamet üzere yaşamaya mukabil 60 trilyon sene bile yanında bir hiç kalan ebedi bir hayatı vaad eden Allah (c.c.) ın sözüne itimat etmezmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Bir ayağımız çukura girmişken bile mal mülk peşinde koşmaktan utanmayışımıza ağlayalım..
Allah (c.c.) için verin dendiğinde nefsimiz adına verdiğimiz için ağlayalım..
Allah (c.c.) var deyip ve fakat sanki yokmuş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Hiç akletmez misiniz, hiç düşünmez misiniz diye ferman eden Kurânın sesine ses vermeyişimize ağlayalım..
Allah (c.c.) ım vücudumu o kadar büyüt ki benden başkasına cehennemde yer kalmasın diyenlere mukabil cenneti kendimize cehennemi başkasına layık görüşümüze ve o mübareklere ettiğimiz vefasızlığa ağlayalım
İyi günde unutup kötü günde hatırladığımız Rabbimize gösterdiğimiz vefasızlığımıza ağlayalım..
İyi-kötü, dinli-dinsiz, said-şaki, müslüman, putperest, hristiyan, mecusi, yahudi demeden, hiç ayırt etmeden her gün hepsine nimetlerini bol bol veren Rabbimize karşı kulluğun ifadesi olan namaz, zekât, oruç, sadaka verme, Allah (c.c.) ı zikretme, emr-i bi-l maruf gibi ibadetlerde gönülsüz davranışımıza ağlayalım..
Üç kuruş sadaka ile cenneti satın almış gibi bir havaya girişimize ağlayalım..
Şeytanın bizi Allah (c.c.) , Rahimdir affeder diye diye kandırıp kulluk vazifelerimizi ihmal ettirme tuzağına düşürmesine ağlayalım..
Gelin hep beraber günahlarımıza ağlayalım..
Ağlayalım ağlanacak halimize güldüğümüze..
Kuruyan göz pınarlarımıza, yaşarmayan gözümüze ağlayalım..
Ve ağlayalım ağlayamadığımız için acınacak halimize..

Gelin hep beraber ağlayalım..
Ağlayamıyorsak bile hiç olmazsa gülmekten utanalım.

Hakan Yılmaz

01.22.08

Hadi bana yalanlar yaz

Yazı kategorisi: Edebi yazılar tagged 4:28 pm yazan: Minik Kelebek

birgaribseyyahbalakotci2.jpg 

Hadi bana bir mektup yaz..
Mahsus selam et bütün arkadaşlarımdan..
Bana burada yaramaz havadis yok yalanları yaz..Çocuklar iyiler büyüyorlar de.. Evdeki çocuklar gibi sokaklarda yatan çocuklar da iyi, onları kimse horlamıyor, bankamatiklerde yatmıyor, büfelerden ve insanlardan yiyecek dilenmiyorlar de..Buralarda hiç bir şey değişmedi, her şey bıraktığın gibi duruyor de..Herkes hasret ile seni soruyor, çocukluğunda top oynarken camını defalarca kırdığın yaşlı komşumuzun gözleri bile senin adın geçince dolu dolu oluyor de.. Komşular birbirleri ile akraba gibi, hastalanan komşusuna kapı komşusu sıcak çorba taşıyor hala de mesela..Hadi şimdi bana yalanlar yaz..

Yaşlılardan kimse terk-i diyar etmedi, hepsi ağaçlar gibi dimdik ayaktalar de.. Hatta çocuk iken tırmandığın ağaçlar bile duruyor,çocukluğunda o ağaçlara birlikte tırmandığın ve şimdi müteahhit olan bir arkadaşın apartman dikmek için o ağaçları kesmedi de..

Anacığımın saçlarının hala gece gibi simsiyah olduğunu söyle, saçlarının hayatın çilesi ve benim yokluğumun üzüntüsünden bembeyaz kesilmediğini yaz bana.. Senin yokluğuna ağlamaktan artık gözlerinin görmez olduğu yalan, okuma yazma bilmediği halde senin mektuplarına dakikalarca bakıyor de..

Hadi şimdi bana yalanlar yaz..

Akrabalarımdan selam olduğunu yaz bana.. Senin çocukluğunda olduğu gibi bayramlarda hep bir aradayız, herkes birbirini seviyor, akraba akrebe dönüşmedi henüz de..Hala senin çocukluğunun tadında burada bayramlar, parayı çocukların hayatından daha çok seven adamlar bayramlarda leş kokan bodrum katlarında sahte şeker imal edip çocukları zehirlemiyorlar de.. Yalanlar yaz bana..

Mahsus selam et gül yüzlü sevgiliden.. Sen gittin gideli yemekten içmekten kesildi de..Beni bekler misin diye verdiğin yüzük hala parmağında, o yüzük bir sarraf vitrinine düşmedi çünkü gerçek aşklar sarraf vitrinine, eskici tezgahlarına düşmez de.. O hala seni bekliyor de..

Hadi şimdi yalanlar yaz bana..

Mahsus selam et bana mektubunda..
Yazdıklarımda hiç bir yalanım yok, hayatın kendisi baştan sona bir yalan iken benim yazdıklarım yalan olmaz ki oğlum de..

Arayı çok uzatma, bana sıkça mektup gönder baba.. mektuplarında yalanlar yaz bana.. Çünkü gurbette olunca, sizden gelen bir mektup ben üzülmeyeyim diye yalanlar ile dolu bile olsa, evimin, sokağımın, şehrimin, sevdiğimin ve sizin kokunuzu bana taşıdığı için buraların gerçeklerinden çok daha güzel..

Hadi baba, şimdi yeni yalanlar yaz bana..

Ahmet Savaş

Newer entries »