Kategori Arşivleri: Edebi yazılar

Allah

Sevgi, insanî duyguların en mâsumu ve en ziyade hürmete lâyık olanıdır. Sevgiye bir tutam şefkat, bir tutam da nezaket karıştırdığınızda o, melekleri kıskandıran bir kıvama ulaşır. Sevgi, tek başına bir ölçüdür. Hak ona bakar, halk onu arar. Sevgi, Yusuf’un (aleyhisselâm) kuyusunda sabır, Nemrut’un ateşinde gül olur; hicret yolunda emniyet olup dillerde, “lâ tahzen innallahe meana”ya (üzülme Allah bizimle beraberdir) dönüşür.

Bizler, bir tutam sevgiydik önce. Sonra “Ete, kemiğe büründük.” Daha sonra “İnsan gibi göründük.” Ete kemiğe bürünen misâlimizdeki kemalâtı görünce endam aynasında, başladık övünmeye ve sevmemiz gerekenlere tahakküm etmeye. Hem de mâbudiyetten uzaklık noktasında ve mahlûkiyet nispetinde müsavi olduğumuzu bile bile. Sevginin yolunu değiştirdik. O da kurudu. Ve biz, sevgisiz kalıp öldük sanki. Her şey soğudu, kadavralaştık birden. Arzın orta yerine kondu nâşımız. Payandamız ene, gassalimiz kibir, kefenimiz ise, şöhret bezindendi. Semada ve serâda okundu salâlarımız. Duyanlar koşup geldi, bölük bölük. Kimi aşağıydı ayağımızdan, kimi yüceydi âfâkımızdan. “Bir türbe ki ruhum; gelen ağlar, giden ağlar.” misâli gelen ağladı, giden ağladı hâlimize. En çok da melekler yas tuttu ölen bedenimize; İblis, taht-ı derekesinde zafer şarkıları söylerken.

Âdettenmiş, her biri bir hakikati fısıldamak için yaklaştı musallaya. Birisi: “Büyük görünme, küçülürsün, dememiş miydim? Hani Mâlikü’l-mülk ‘kalû belâ’da seni arza halife kılmıştı. Gözlerinden kulluk akıyor, kalbin sevgiyle kaynıyor, beyninse görülmemiş marifet şimşeklerine hamileydi. Ben sana o gün yaklaşıp; ‘Büyük görünme, küçülürsün. Büyüklüğün şe’ni, tevâzû ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir.’ dememiş miydim?” dedi. Bir diğeri, yaklaşıp şöyle seslendi: “Hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem de sebeb-i zillettir. İnne’ş-şehvete tusayyiru mulüke âbiden (Şehvet, efendileri köle yapar) hatırlatmasında bulunmamış mıydım? Kibir, şöhret ve egoizm şehveti; sevgi pınarlarını kurutup, seni zillete mahkûm etti. Bak ne hale düştün!”

Bir kez daha gücümüzü toplayıp “Hayır, hayır! Bunlar doğru olmaz, olamaz!” diye haykırmak, nefsimizi tezkiye etmek istedik. Fakat dizlerin bağı çözülmüş; dilin ise, cansuyu çekilmişti sanki. Fakat muhatap, gönül diline âşinaydı. Anladı bir çırpıda ızdırabımızı ve art arda dizdi sorularını: “Söyler misin sütünden içtiğin, balından yediğin ve yününden giyindiğin hayvanat âlemi için ne yaptın? Hepsine teşekkür sadedinde en son ne zaman bir kedinin sırtını okşadın? Meyvesinden ve sebzesinden yediğin, gölgesinde eğlendiğin nebatat adına ne yaptın? Onlara teşekkür adına en son ne zaman bir kır çiçeğini Yasinlerle suladın? ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandı.’ söyler misin en son ne zaman yolda insanlara eza veren bir taşı alıp kenara koydun?”

Bir zamanlar bütün bunları yapanlar, başkasını doyurma uğruna aç yatanlar vardı. Onlar serapa sevgi kahramanıydılar. Sevgiyi sever, nefretten nefret ederlerdi. Sevgisizler, onlara da kıydılar. Yüreği sevgide harman olmuş bir sevgi kahramanının elleri, marifetten mahrum softalar tarafından kesilince hazret, ellerini açar ve naz makamında şöyle dua eder: “Allah’ım ellerimi kesen bu insanları bağışlamadığın sürece ruhumu alma.” Sevgisizler, hayatı sevgiden tecrit ederek, adı bilinmez nice sevgi kahramanına da kıydılar. Sevgi kahramanlarının yücelttiği insanlık haysiyeti, esfelin karanlıklarında çile dolduruyor şimdi. Ve kendisine sahip çıkacak kutlu elleri bekliyor.

Sana düşen, ellerini yıkamak hem de dirseklerine kadar; sîmana yerleşen kibir tortusundan arınmak için yüzünü paklamak/yıkamak, hem de tüy bitimine kadar; ayağını kaydıran fikirler için bir merkez yaptığın başını da soğuk bir su ile mesh etmek; bu kadar arınmadan sonra iş tamam olsun diye, bir de seni sevgisizler ülkesine taşıyan ayakları yıkamak. Yıka ki, artık hiçbirinin oralarda bezi olmasın.

Kibir musallasında yatan insan için, cümle âlem ağlaşırken, beyazlar içinde bir mevta daha getirildi onun yanı başına. Ağlaşmalar yeri göğü delercesine çoğaldı. Eyvah! Bu gelen sevgiydi. Sararmış, solmuş; Züleyha’dan daha perişan olmuştu. O da ölmüştü sanki insan gibi. Musallanın birisinde yatan, mahallinden mahrum sevgi; ötekinde ise, sevgiden mahrum insanın kalbiydi. Fakat sevginin her yanını masumiyet kaplamıştı. Duruşuna bakılırsa, söyleyeceği çok şey vardı. Ama dilin hükmü yoktu musalla taşında. Gönül dili tercüman oluverdi sevgiye: “Kendi rızasıyla zarara girene merhamet edilmez; fakat insanın sevgisizlik ateşi beni de yaktı, bitirdi. İnsanın ölümü benim de ölümüm oldu sanki. Onun olmadığı âlemde ben de mânâmı yitirdim. Şeyh Galip’ten ödünç aldığım şu mısralarla insanlık adına af için geldim gufran kapısına. ‘Su uyur, düşman uyur, haste-i hicran uyumaz.‘ Çiçek için dalı ne ise, benim için de insan o. Onsuzluk hicranı hasta kıldı ruhumu. Yedi kat semanın sularını uyuttum, ekmeği aşı unuttum; ama sevgiye mahal olan insan kalbinden ayrı kalmanın hicranıyla hasta olan ruhumu bir türlü uyutamadım. Şimdi insan için bir fırsat dilenmeye geldim. O da yaptıklarından nâdim ise, bir iksir-i nuranî olan şefkat-i İlâhiyye’den mağfiret diliyorum.” Sevginin sevgi dolu sözlerinden güç alan insan, içini şerh etmek istedi; ancak ümitsizliğin küflü prangaları bütün ruhunu sarmıştı. Bu zincirleri kırmak da sevgiye düşmüştü. Şöyle dedi: “Düşün bir defa, senin gibi zaif, aciz ve fânî bir mahlûka bu koca kâinatı hizmetçi eden ve imdadına gönderen Zât; ilim, kudret, hikmet sahibidir; şefkati ve rahmeti boldur. Ondan istedikçe değer kazanacaksın. Onun mağfiretinden müstağni kaldıkça rahmetten uzak kalacaksın. ‘Dua edin, cevap vereyim.’ diyen O. ‘Dualarınız olmasaydı hiç kıymetiniz olmayacaktı.’ diyen O. Ruhunu öldüren şu kibir libasını çıkar, fakra bürün. Acz Burak’ına bindiğinde kalbin zümrüt tepelerinde dolaşabilirsin.” İnsan da öyle yaptı. İblis’in gönül tahtına inşa ettiği kibir tahtı, hak ile yeksan oluverdi birden. Musallası beyaz bir Burak’a dönüştü. Sevginin, aczin ve fakrın gücünü fark eden insan, yükseklere, daha yükseklere kanat açarken, bulutları sayfa yapıp ardında şu satırları bıraktı:

“Sırtında şalın
Yanağında alın
Veya
Kovanında balın
Olmasa bile
Sevgiyle çal kapımı
Sana
Gönül sarayımın bütün kapılarını açarım
Ama
Sevgiyle sulamadığın bir gülle
Sevgiyle arşınlamadığın bir yolla
Sevgiyi bilmeyen bir kulla
Geleceksen kapıma,
Sakın gelme!
Sana
Gönül sarayımın bütün kapılarını kaparım.”

Orhan Tek
Sızıntı dergisi

Temizle bizi Allah'im

El- Kuddüs

Hatadan, gafletten, her türlü eksiklik ve noksanlıktan münezzeh, pak ve temiz olan… Bütün kemal sıfatları üzerinde toplamış olan ve ne kadar övülürse övülsün tüm övgülerin üstünde olan…

Kainattaki her şey tam olması gereken düzen ve intizam içinde… İnsanoğlunun el atıp da kirlettiği ve bozduğu yerler dışında kalan her yer muazzam bir temizliğe sahip. Allah teala yarattığı her canlıya temiz olmayı ve yaşadığı çevreyi de temiz tutmayı öğretmiş. Kimi yalanarak, kimi kumda yuvarlanarak, kimi su içinde yıkanarak ve kimisi de kendisinden küçük olan hayvanların yardımı ile temizliklerini sağlıyorlar. İnsanoğlu el sürüp de mevcut dengeyi alt üst edecek davranışlar sergilemezse doğada bulunan her canlı birbirleri ile uyum içinde yaşamayı sürdürüyor. Kendilerini ve yaşadıkları çevreyi temiz tutmayı da Allah’ın El Kudüs ismi şerifinin tecellisi ile başarıyorlar.

Avustralya’da yapılan bir araştırma doğadaki muhteşem nizam ve sarsılmaz dengenin Cenab-ı Hak tarafından ne kadar eksiksiz sağlandığını, insan eli değmesi halinde doğal dengenin nasıl da bozulduğunun anlaşılması bakımından oldukça manidardır.

Bu araştırmada, ceylan ırkının aslan, kaplan ve benzeri etçil hayvanlar tarafından nesillerinin tükenmesi tehlikesi olduğu düşünüldüğü için, ceylanların yoğun olarak yaşadıkları bölge vahşi hayvanlardan tamamen temizlenmiş. Ceylanlar vahşi hayvanlara yem olmadıkları için kısa sürede hızla çoğalma göstermişler. Bu artış beraberinde ciddi sorunları getirmiş. Zira ot ve ağaçların yeşil yaprakları ile beslenen ceylanlar sayıları çok olduğu için yaşadıkları bölgede oldukça ciddi tahribata sebep olmuşlar. Bol yeşillikli bölge kısa sürede neredeyse çöle dönmüş. Araştırmacılar ceylanları avlayarak beslenen vahşi hayvanları bölgeye geri getirmek zorunda kalmışlar.

İnsan aklının, zekasının ve kavrayışının ne denli kısıtlı olduğunun bir göstergesi olan bu araştırma Cenab-ı Hakkın El Kuddüs ismi sıfatı tecellisi ile kainattaki eksiksiz ve noksansız düzeninin, beşerin eli değmediği sürece bozulmayacağının bir kanıtı olsa gerek… Hayatta her şey tam da olması gereken kıvamda..

İnsan zekasının ürünü olan bilgisayarların kullanım rahatlığı ve kapasitesi her geçen gün daha da geliştirilmekte ve yenilenmektedir. Lakin:

“Bilgisayarların zekası aptallıktır ve en iyi halde zekanın taklidir. Bu taklit, sonsuzcasına düzeltilebilir ama asla o sınırlı çizgiyi geçemez, kendiliğinden ve sahih olamaz. Canlı ve cansız olan arasındaki sonsuzca büyük olan farkı temsil eden gerçek tam da budur. Hiçbir beşeri ürün bu eşiği aşamaz. Sadece Allah buna kadirdir. “Allah bir sivrisineği mesel olarak vermekten çekinmez.” (El-Bakara, 2/26). Bilgimiz ne kadar büyük olursa olsun, zaman zaman onu abartmıyor muyuz? Dünyanın tüm kütüphanelerinde bulunan bütün bilgiler tek bir hayali bilgisayara kaydedilmiş olsaydı, dünyanın tüm büyük bilim adamları hayali bir müessese veya laboratuvara toplansaydı ve onlara istedikleri kadar zaman ve imkan verilseydi, onlar tek bir bataklık sivrisineğini üretemezlerdi. Sinek hakkındaki ayetin vermek istediği mesaj budur.”(1) dendiği gibi insan ne kadar mükemmeli arasa ve buna çabalasa da mevcut sınırı aşamıyor. Mükemmellik Allah Tealanındır. Ve El-Kuddüs ismi tüm eksiklik ve noksanlıktan uzak, pak ve temiz oluşunu anlatan ismi şerifidir.

Ağaç kabukları, kurumuş yapraklar ve bitki kalıntıları toprak üzerinde bir çöp yığını gibi birikir. Lakin insanın güzelliğine paha biçemediği, seyrine doyamadığı orkideler de bu çöp yığını içinde hayat bulur.

Toprak bağrına düşen her tohumu yeniden fide olmaya hazırlar. İnsan da ölür ve toprak ona yuva olur. Zamanı gelince ot bitirir gibi bağrından fışkırtacağı güne hazırlar.

Su; Kuddüs olan Allah’ın canlılar için başlı başına bir hayat kıldığı, temizleme gücünü verdiğidir. Su ile hayat bulur, su ile bedenimizi kaplayan her türlü kirden arınırız. Manevi kirlerimizden arınabilmek ise Allah’ın El Kuddüs ismi tecellisine sığınmakla mümkün olur.

Sen her türlü eksiklikten uzak, pak ve temiz olansın.

Bize Kuddüs isminle muamele et. Temizle bizi Allah’ım… Amin…

(1) Aliya İzzetbegoviç- Özgürlüğe Kaçışım S.26

Eylül Başak
Sayha dergi

Sen Geldin

Dostu kande bulasın sende durmak ile sen
Ol imaret eylemez sen viran olmayınca

Yar hasretiyle ciğerleri parça parça olmuş bir aşık, gönlünde onun hayali, gözlerinde yaş, gelip durmuş maşukunun kapısında. Yüreğini parmaklarının ucuna latif bir eldiven gibi takıp, yavaşça çalmış kapıyı, beklemeye koyulmuş.

Arada sadece bir kapı varsa sevgiliye kavuşmak için, o kapının önünde bekleyenin resmini sözlüklerde hasret kelimesinin karşısına iliştiriverseler, hasretin ne olduğunu anlatmak için kelimeye hacet kalmazdı.

Düşünsenize, birazdan kapı açılacak, o görünecek, ayaklarının dibine atacak aşık kendisini, şiirler okuyacak, boynunu bükecek, susacak, anlatacak yokluğunun ızdırabını. Ağlayacak, sonra gözlerine, “her güzelde seyrettiğiniz o güzel işte karşınızda” diyecek. Ay ışığını ezber bilen gözler doyasıya seyredecek güneşini, daha neler neler…

Uzun sözün kısası, gönül bir parçaya, her parça bir hayale bölünmüş, her hayal binlerce ümide… Aşık perişan, aşık mahzun ve nihayet içerden bir ses:

- Kim o?

Kavuşmanın heyecanı, hicranın azabıyla kapı önünde asırlarca beklemekten eşiğe dönen aşık, beklediği sesi duyunca sevinçle haykırmış.

- Ben geldim.

İçeriden bütün vuslat hayallerini yerle bir eyleyen sesi duyulmuş sevgilinin:

- Gelen sen isen, var git, biraz daha yan öyle gel!

Bu cevap karşısında aşığın düştüğü hali sizin muhayyilinize bırakıyor, “aşık, aradaki tek engelin o kapı olmadığını kesin anlamıştır” diye not düşmekte fayda görüyorum.

Açıldığı vakit sevgilisiyle kavuşacağı ümidiyle beklediği kapıdan, boynunu büküp ah u figan eyleyerek dönmek zorunda kalan aşık, çöllere vurur kendini. Ayağındaki nalından gönlündeki aşka kadar, kendisine ait olduğunu zannettiği şeylerin hiç birisinin aslında kendisinin olmadığını anlar ilkin. “Ben” sözünü unutmak için maşukunun ismini söyleye söyleye dolaşırken çölleri, kendisinin bir başkası olduğunu hissetmeye başlar.

Bir şeye sahip olabilmek için ondan vazgeçmek gerektiğini idrak ettiğinde, önce ayaklarının sevgilinin ayaklarına ne kadar benzediğini fark eder, sonra gönlünün sevgilinin gönlüne büründüğünü. Kuşların, rüzgarın, ayrılığın, gecenin, kum tanelerinin, sessizliğin ve en son her şeyin sevgilisinin adını mırıldanmakta olduğunu seyredince kendi adını unutur, her azasının sevgiliye türküler yakan bir dil olduğunu anlayınca da, neyi unuttuğunu hatırlamaz olur.

Yüzünü yıkamak için eğildiği suda sevgilisini görünce, kuşların, gecelerin, rüzgarın, ayrılığın, kum tanelerinin, sessizliğin ve her şeyin birer damla olduğu o suyla yıkar yüzünü, düşer yollara.

Ayaksız yürüdüğü yollardan geçerek tekrar gelir dostun eşiğine. Elleri göğsünde bağlıyken çalar kapıyı ve içerden bir ses gelir:

- Kim o?

Önce göz olup seyrederken kapıyı, duyduğu sesle beraber kulak kesilir bütün vücudu, sonra dil olur, seslenir:

“Gönlümü alan sevgili sensin” diye cevap verdi.

Sevgili; “Madem ki bensin ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kişi sığmıyor” dedi.

İğneye geçirilecek iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Madem ki birsin, bu iğneden geç!

Ve ardına kadar açılır kapılar…

Bu, aslında maşukun kendisine kavuşmasının hikayesidir. Aşıkta kendisinden eser kaldığı müddetçe vuslat mümkün değilse eğer, aralanan kapının arkasında duran kapıyı çalandan başkası olamaz. Ben’i terk edebilen aşık için, değil kapı aradaki dağlar, denizler bile ayrılık sebebi değildir. O kendisinden soyundukça sevgiliyi giyinmenin hazzını tatmıştır. Zevklerini, isteklerini, ümitlerini, hatta yürüyüşünü, bakışını, konuşmasını, tebessümünü bile sevgilininkilerle takas ederek başlamıştır işe. Kendinde kendisinden eser kalmayıncaya kadar devam etmiştir bu alışsız gibi görünen veriş. İhsandan doğan aşk diye bahsederler karşılığı olan aşktan; ve ihsan bitince aşkın da biteceğini anlatırlar. Bu ihsanın bir buse olmasıyla birkaç köşkle birkaç huri olması arasında hiçbir fark yoktur.

Önce kaş olur, göz olur, sonra yırtılır perdeler senin tükendiğin demde, senden geriye bir o kalır, aşk o zaman aşktır. Mecnun’a adını sorduklarında, Leyla, demiş. Nereden geliyorsun? Leyla. Aç mısın? Leyla. Başka bir şey bilmez misin? Yine Leyla, hep Leyla… Marifet can için sevgili aramakta değil, sevgili için can taşımaktadır ve bütün soruların cevapları Leyla olmadan, mecnunluk sırrına Leyla kadar ıraktır cümle Kayslar…

Serdar Tuncer
Satır Arası Hikayeler

İnsanın Değeri

Çoğu durumda yaşıtlarıma göre olgun basan taraflarım olduğu halde, içimde hatta içimin dışa yakın kısmında bir çocuk yaşadığını düşünen çok insan olmuştur. Bana göre kocaman bir adamım. Ailem ise işlerine geldiği gibi davranır. Fatura yatırma vs. gibi işler mevcutsa yeterince büyüğümdür, önemli kararlar alma aşamalarında fikir alınmak için ise küçük.

Diğerlerinin çocuk olduğumu düşünmelerinin en büyük nedeni; 24 yaşında olmama rağmen hala hayata meraklı gözlerle bakabilmemmiş. Bir çocuğun sürekli, “Babaaa, bu neee?” diye sormasına veya gördüğü herhangi bir şeye hatta bir serçeye bile anormalce “Aaa! Anne bak, gördün mü? Kuş… Ne güzel!” diye tepki vermesine benzeyen hareketlerim varmış. Oysa ki ben mütemadiyen soru soran ve bir şeyi parmağıyla işaret ederek gösteren çocuklara ifrit olurum. Benim merakım, basit(!) şeylerden ziyade daha kompleks şeylere karşıdır. En fazla da teknolojik aletlere.

Kadınların giyim mağazaları veya kuyumcuların vitrinlerinin önünde dakikalarca durabildiği gibi ben de cep telefonu satan veya bilgisayar, plazma tv vs. bulunan bilumum yerlerde güzel vaktimi gayet değerli bir şekilde harcayabilirim. Bir de kitapçılarda vakit öldürenler var, kanaatime göre onları tutmamalıyız. Kendi garip ve ayrı evrenlerinde yaşasın onlar.

Şu hızla gelişen çağımızda her şeyin bir alternatifinin bulunması kadar güzel bir şey olamaz. Hele de alternatifi olduğu halde daha iyisi geliştiriliyorsa bir şeyin, insan için en muazzam devirlerden birinde yaşıyoruz demektir. Eğer daha iyisi varsa neden daha kötüsüyle zaman geçirelim ki, öyle değil mi?

Hayata bakış açım kanaatsizlikle karıştırılabilir. Ama kesinlikle durum gözüktüğü gibi değil. İki gün önce taa bir ay önce aldığım cep telefonumun daha fazla numara saklayabilen, üstelik daha iyi fotoğraf çekip video kaydedebilen bir üst modeline rastladım. Tahmin ettiğiniz gibi hemen satın aldım. Hala büyük bir heyecanla cebimde taşıyıp kullanıyorum. İşte bu benim çocuk tarafım.

Neyse şimdilik bu kadarlık yeter, çünkü bir saat sonra nişanlımla buluşmam gerekiyor. Önce hazırlanmam lazım tabii. Onu bekletmek istemem…

*

Size biraz da nişanlımdan bahsetmeliyim. Üç ay önce annemle pazara gidiyorduk. Neden mi benimle gidiyor annem? Aldığı poşetleri taşıtmak için. Bu poşet taşıma işini sevmesem de, nihayetinde rica eden kişi annem olduğu için, onu kırmak istemediğimden yapıyordum. İşte bu da benim olgun tarafım.

Kaldığımız yerden devam edersek, annemle pazara giderken karşıdan bir güzel belirdi, bakışlarım ona çivilenmişken, güzel kız annemin yanında durup, “teyzecim”li cümleler kurarak annemle muhabbete girmesin mi? Meğer bizim komşumuzun kızıymış. Benimle de kısaca merhabalaştıktan sonra uzaklaştı. Gördüğüm güzel şeyi alma isteğim burda da kendini gösterdi ve anneme bu kızla arkadaş olmam gerektiğini söyledim.Annem de ciddilik derecemi sorduktan sonra (tabii ki ciddiydim) nişanlımın annesinin yani müstakbel kayınvalidemin da katkısıyla bize bir buluşma ayarladılar. Buluşmamızda kendisi kadar sohbetinin de tatlı olduğunu gördüm. Ara sıra gözüm kocaman burnuna, yarı çarpık dişlerine kaysa da ihmal edilebilir özelliklerdi bunlar bence. Daha sonra yanyana yürürken boyunun da benden hayli kısa olduğunu farkettim ama bu konuyu da ihmal edilebilir özellikler listesine ekledim sadece.

Daha fazla buluşmak isteğim, durumu ailelerin bilmesi ve buna rağmen aramızda belli bir bağın olmaması bizi nişanlanmaya götürdü. Onu da ihmal edilebilir listeme ekledim. Şaka tabi ki, inandınız mı yoksa, nişanlanmayı ben de istedim elbette. Aşk böyle bir şey galiba…

*

Mevsimin yaz olmasından mütevellit açık havada çay içebileceğimiz bir yere oturduk nişanlımla. Oturur oturmaz heyecanla bana görüşmeyeli neler yaptığını anlatmaya başladı. Bu arada geveze olduğunu da fark etmiş oldum. Bunu hiç bir listeye eklemeyeyim, şimdilik aklımda kalsın diye düşünürken, tam karşımdaki masaya biri oturdu. Dikkatlice baktığımda en az nişanlım kadar güzel bir kız olduğunu gördüm. Üstelik burnu fındık kadardı, dişleri düzgüne benziyordu, boyu nişanlımdan daha uzundu ve susmuş etrafı seyrediyordu. Nişanlımın ne anlattığını duymaz bir şekilde tam karşımdaki güzel görüntüye dalmıştım ki, sol gözümün önünde kapkara kocaman bir sinek belirdi. Gözlerini gözbebeğime dikmek ister gibi gözüme yakın bir yere kondu. Elimi sallayarak kovalamaya çalıştım ama bana mısın demedi. Ön ayaklarını el ovuşturur gibi birbirine sürtmeye başladığında sinirim iyice artmıştı. Tam öldürmeye niyetlenmiştim ki, nerden olduğunu bilmediğim bir ses duydum ve şaşkınlığım daha da arttı, konuşan sinekti :

- Gördün mü, nişanlından kat be kat güzel. Adeta bir üst model (!), daha iyisi varken neden daha kötüsüyle vakit geçiresin ki? Hadi kalk, masasına otur ve tanış..

Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Şaşkındım, afallamıştım. Tam o sırada sağ gözümün önüne bembeyaz bir kelebek kondu. Biraz sinirli ama bir o kadar da şefkatli bir ses tonuyla şöyle dedi:

- Biraz düşün evlat, insanın değeri nedir?

Didar Elif
Cemaat.com

Leyla gerçekten de güzel degil miydi

Denir ki, Leyla kara kuru, cılız, sıradan bir kız. Leyla’yı görenler Mecnun’un aklına şaşkın. Denir ki yine; padişah merak eder, çağırır Leyla’yı sarayına. Dillere destan bir güzellik uman padişah da başkaları gibi şaşkın. Leyla’ya bir sürü laf eder. “Bu muydu Mecnun’u mecnun eden Leyla!” bakışını hisseden Leyla, “Sen” der, “Mecnun değilsin!”

Leyla’yı görüp de Mecnun’a dudak bükenler narsistik kültürde de egemen olan güzellik kavramından mustarip gibidirler: Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsetmek. Leyla bir yüz ve bedenden ibaret değildir halbuki. Mesele yüz ve bedense eğer, cesetlerin de bir bedeni ve yüzü vardır. Leyla’nınsa başka bir güzelliği.

Onunla sohbet eden sanır ki Leyla tüm dünyayı unutmuş. Konuşana dikkat kesilmiş, tüm varlığı kulak olmuş. Anlatılanı anlatıldığı gibi anlamaya çalışır Leyla. Sözcükler vehmin duvarlarına çarpmaz ona vardığında. Anlatan “Hah işte, bunu anlatmaya çalışıyorum” der (hüsn-ü ifham).

Anlatımı sadedir. Tane tane konuşur. Sözcükleri boca etmez kimseciklere. Kelimeleri öyle kullanır ki, bir çeşmeden dökülen su gibi, ağzından dökülen kelimelerle inşa ettiği güzelliktir. Kömür gözlü değildir Leyla, amma tatlı dillidir (hüsn-ü kelam).

Düzen ve intizama riayet eder. Eşyalara sinmiş olan düzenle, evine girenlerin içi açılır (hüsn-ü intizam).

Bir gün Mecnun’la karşılaşır, eli ayağına dolanır. Onu hangi güzelim sözcüklerle karşılayacağını bilemez. Kim olsa aynısını yapar Leyla. Kara kuru yüzünden tebessümler dökülür, en güzel kelimelerle insanları buyur eder (hüsn-ü istikbal). Ne var ne yok misafirlerinin önüne koyar, onları ikramlarıyla memnun etmek için paralanır (hüsn-ü kerem).

Eşyaları kimse Leyla kadar güzel kullanamaz, kimse onlara Leyla kadar güzel davranamaz. Tahta kaşığı sanki canlı bir varlık gibidir. Kullandıktan sonra ona teşekkür etmeyi unutmaz. Görenler kaygıya gark olur; belki de mecnun olan aslında odur. Kap kacağını elinde öyle bir tutuşu vardır ki, narin bir bebeği elinde tutan anneden daha mahir. Leyla’nın elleri kara kuru, ne gamdır (hüsn-ü istimal).

İnsanları kırmamak için kılı kırk yarar. Konuşmadan önce tartar, ölçer, biçer. Konuşması gerektiğinde yeteri kadar konuşur, susması gerektiği yerde ağzına kilit vurur. Kırmaktansa kırılmayı öğrenmiştir Leyla. Bencilliklerinden sıyrılmış, ben diye tutturmaktan azat olmuştur. Onunla arkadaş olmak için can atılır. Yanına varan huzura varır. İnsanlara zorluk çıkarmaz. Kolaylaştırır. Onunla geçinmek kolay değildir sadece, güzeldir de aynı zamanda (hüsn-ü muaşeret).

Onunla sohbete niyetlenenler sözlerine çekidüzen verir. Çünkü bilirler ki Leyla gıybetten hiç hoşlanmaz. Kötü düşünmekten kaçınır, yaşananlara güzel tarafından bakar. Her olayın altında bir hayır görür. Umutsuzluk yoktur yüreğinde. Mızmızlanmaz, şikâyet etmez. Kimsecikleri suçlamaz. Suçlanacak olanın nefsi olduğunu idrak etmiştir. Varlıklara zarar vermek aklının ucundan geçmez (hüsn-ü niyet).

En güzel hallerinden biri de edeptir Leyla’nın (hüsn-ü edep). Narsistik kültürde bunun bir karşılığı bile yoktur. Bana en hazin gelen de budur.

Kolay pes eden biri değildir Leyla. Metindir, sağlamca tutunur inandıklarına. Kararlarına sahip çıkar. Hatalarınaysa daha çok. Kimsenin üzerine yıkmaz yanlışlarını. Dayanıklı bir kişiliği vardır (hüsn-ü metanet).

Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsedenlerin Mecnun’u anlaması imkânsız gibidir. “Bir kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği nedir?” diye sorulsa; “Kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir” cevabını narsistik kültür algılayamaz, anlayamaz. Oysa ne güzel bir tanımdır bu (hüsn-ü mana), ne kadar derin. Ya da “En kıymetdar ve en şirin cemali nedir bir kadının?” diye sorsak, narsistik kültür bilmez ki “ Ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir.”

Mecnun’un Leyla’da tutulduğu böyle bir güzelliktir işte: Halleriyle Cemil isminin tecellisine mazhar olmuş güzel bir insan. Ondaki güzelliğe zaman ilişemez bile. Aksine zaman, ancak Leyla’nın hüsn-ü siretinin olgunlaşıp ziyadeleşmesine hizmet edebilir.

Tasvir etmeye çalıştığım güzellik biçimlerinin bazıları kadınlara özgüyse de; çoğu erkekler için de geçerlidir elbet. Erkeklere özgü başkaca erdemler ise cesaret ve cömertliktir (hüsn-ü sehavet). Koruma, kollama, yakınlarının sorumluluğu alma gibi bazı özellikler özellikle erkeklerde tecelli eden başkaca güzel hallerdir.

Leyla gerçekten de böyle biri miydi? Bilmiyorum. Gaybı ancak O bilir. Ben sadece güzel bir insanı tasvir etmek ve fiziksel güzellik dışındaki güzellik hallerine dikkat çekmek istedim.

Bütün bunlardan sonra akla gelen soru, Mecnun’un Leyla’dan neden ve nasıl vazgeçtiğidir? Bu ise ayrı bir bahistir.

Mustafa Ulusoy

Sükür neredeydi

Şükür…
Ne zaman kaybettik seni biz?.. Ve ne zaman bu kadar sitemkar, bu kadar hoşnutsuz olduk..
Yediğimizin içtiğimizin, gördüğümüzün, gezdiğimizin, işittiğimizin, hissettiğimizin, tattığımızın, tuttuğumuzun,
en mühimi,
aklımızın
ve sağlığımızın,
şükrünü ne zaman kaybettik biz?..

Biz şükrü kaybettik, stresle sardık bedenimizi..
Sinir sistemine yüklendik farkında olmadan..
ve ince ince ağlarla tüm vücudu kaplayan sinirler, organları ve hatta zihinleri hasta etti, geri dönüşümsüz hasarlar verdi..
Cilt ile sinir sistemi aynı kökenden yaratılmıştı, ciltten çıktı hastalıkların kimileri..
Evet, sinirdi, stresti, mutsuzluktu, hoşnutsuzluktu, karamsarlıktı, tatminsizlikti
ve şükürsüzlüktü hep şikayetlerimiz..
Dilimizden eksik etmediğimiz..

Ne ki, şikayetin ucu nereye gidiyordu, bilmediğimiz..
Şükrü bulsak yeniden, gelir mi mutluluğumuz, huzurumuz, kanaatkarlığımız, ruh ve beden sağlığımız??..

Neydi isteyip de alamadıklarımız??
Daha iyi bir ev mi, araba mı, giysiler mi, yiyecekler mi, turlar geziler mi?..
Başarı mı, övgü mü, itibar mı, kibir mi?..
Uğruna mesailerimizi, emeklerimizi, zihnimizi harcadıklarımız?..
Neydi sahi
“aradığımız”..

Aradığımız, aslında kaybettiğimiz “şükrümüz”dü..
Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk..

Ama şükür yoktu ortalıkta,
ve içlerimiz
bomboştu..

Hayatlarımız, bir ucundan delinmiş çuvaldaki tanelerin boşalması gibi boşalıyordu.. Boş bir çuvala dönüyordu..

Püff dese rüzgar; düşecek, yıkılacak bir çuval..

İman zedeleniyordu, hayat boşa sarf olunuyordu..

Her yerde bir kayıp esintisi, esip duruyordu…

Ama yaşlı bir teyze buldu onu..
Ekmek bulamadığı günlerde, onunla doydu..
Ölmekten değil, ölmemekten korktu..
Açlığa ve hastalığa sabretti..
İşte, tüm mesailerini dünyalık emeller, hırs ve ihtiyaçlar için sarf etmemişti,
çuvalında bir tanecik buğday yoktu belki..
Ama hepimizden büyük bir serveti vardı..

Şükür..

O şükür dedikçe ışıldadı gözleri…
O şükür dedikçe utandım gözlerimden..

Şükür.. dedim..
Neredeydi?..

Rabia Nazik Kaya
Karakalem dergisi

Beni bana birakma

El – Melik…

Bütün kainatın, görülen ve görülemeyen tüm alemlerin, yegane sahibi ve tek hükümdarı…

Mutlak hakim ve hak olan Allah (cc) çok yücedir. O’ndan başka ilah yoktur. O (cc) yüce Arş’ın Rabbidir.” (Müminun suresi, 116. ayet)

Üzerinde yaşadığımız bu dünya da, dünyada bulunan her zerre de ve dünyanın içinde bulunduğu bütün bir kainatta, her şeyin yegane sahibi Cenab-ı Hakkın hüküm ve idaresi altındadır. O’nun izni ve rızası olmaksızın tek bir dal dahi kıpırdamıyor. Bu kainatta; bilim adamlarını dahi hayrete düşüren, akıllara durgunluk veren, muazzam bir şekilde kurulu intizam ve düzen, eşi benzeri görülmeyecek idare, yalnızca O’nun Kudret-i İlahisi ile sağlanmakta… Hem öyle bir idare ki kainatın var olduğu günden bugüne kadar tek bir saniyelik şaşma olmaksızın sürüyor.

Mülk yalnızca Allah’ın (cc)… Bizde O’nun mülkünün birer parçasıyız ve O’nun emri ile, izni ile yaşıyoruz, çalışıyoruz. Hiçbir şeye sahip değiliz. Her şeyin yegane sahibi yalnızca O ( cc)…

Peygamberimiz’in (s.a.v) hiç bir şeyin sahibi olmadığımızı, sahip olduğumuzu zannettiğimiz her şeyin bir çöp yığınından ibaret olduğunu anlatmak için Ebu Hüreyre’ye gösterdiği misal ne kadar ibretlidir.

Bir gün Efendimiz (s.a.v) Ebu Hüreyre’nin (r.a) elinden tutarak Medine’nin çöplerinin döküldüğü bir dereye götürmüş. Oradakileri gösterdikten sonra şöyle buyurmuş:

“Gördüğün bu kafataslarının sahipleri aynı sizin gibi ihtiras ve uzun kuruntular besleyen kimselerdi. Şimdi etsiz kemik olarak kaldılar. Sonunda çürüyüp toz haline gelecekler.

Burada gördüğün pislikler onların yediği lezzetli yemeklerdir. Nereden kazandı ise kazandılar, sonunda midelerine indirdiler…
Şimdi ise herkes buradan uzaklaşmaktadır…
Bu parçalanmış bezler onların süslü elbiseleriydi. Şimdi rüzgar onları parça parça etmiştir.
Bu kemikler onların bindikleri bineklerin kemikleridir. İşte dünyanın manzarası ve sonu budur. Şimdi dünyalık için ağlamak isteyen ağlasın!” (1)

Sahip olduğumuzu zannettiklerimiz eninde sonunda bir çöp yığınından fazlası değil. Bizim dediğimiz beden dahi bizim değil, ruh tenden alınınca çürüyüp toprak olmaya mahkum… Hal böyleyken akıl karı mı ki güç ve makam için bunca çırpınış olması… Biraz daha toprak için onlarca kanın dökülmesi… Sonunda hiç bir şeyimiz olmadan geldiğimiz bu dünyadan yine hiç bir şeyimiz olmadan göçmekteyiz. Böylesi bir gerçek varken önümüzde akıl, eninde sonunda bir çöp yığını olmaktan öte geçemeyen dünyalık için boş yere çırpınıp duruyor.

Kişi “ben” dedikçe “benim” dedikçe belki farkında olmadan giderek Nemrut’laşıyor. “Ben”lik ağır basıyor da çoklarını kendisinin sanıyor. Eline verilen her imkanın, her makamın ve her nimetin daima kendisi ile kalacağına inanıyor. Malı, mülkü, şanı, şöhreti ne denli çok olursa o denli hükümranlığa soyunuyor. Ve bir zamanlar Firavunların yaptığı gibi kendini tanrı ilan ediyor. Günümüzde adına “tanrı” değil de farklı isimler vererek de olsa kendini her şeyin sahibi sanan, kendisinden altta olanlara hükümran olmaya kalkacak kadar gaflete düşen kişiler mevcut… Böylece düştükleri gafletin farkında olamayanlar, Hz. İbrahim’e kafa tutan Nemrut misali yaktığı ateşe eninde sonunda kendileri düşmekte…

“Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim’le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim ona – Benim Rabbim odur ki hem diriltir hem öldürür – dediği zaman; – Bende diriltir ve öldürürüm – demişti. (İki kişi çağırmış ve birini öldürüp diğerini sağ bırakarak kendince öldürüp diriltebileceğini kanıtlamaya çalışmıştı) İbrahim – Allah güneşi doğudan getiriyor haydi sen onu batıdan getir- deyince o inkar eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Bakara süresi 258. ayet)

Dünyanın yükü çok ağır. Acılar var, ayrılıklar var, derdi tasası, hastalığı var ve ölüm var. İnsan bunca yükü kaldıramaz. Yani mevcut düzeni beğenmeyip bir şeyleri değiştirmeye kalksa, kendisine yanlış görüneni düzeltmeye çabalasa hiçbir şeyi değiştiremez. Bu yüzden mülkü sahibine teslim etmeli… Bizim olmayanı kendimizce değiştirmeye, düzeltmeye çabalamamalı… İnsana her ne kadar eğri görünse de İlahi Nizamda her şey tamda olması gereken doğrulukta… Biz bilmeyiz Allah (cc) biliyor. Bizler aciziz Allah (cc) kudreti ile her şeyi en güzel şekilde nizama sokuyor…

De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dileğine verirsin, dilediğinden de çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayır senin elindedir. Muhakkak ki sen her şeye kadirsin.” ( Al-i İmran süresi 26. ayet)

Sen tek yöneldiğim kapım, sığındığım tek limanım, her şeyin yegane sahibi olanım, Yolumu an’lık şaşırsam da doğru yolu bulduranım…

Beni bana bırakma!… Beni sensiz bırakma!…

(1) Veysel Akkaya – Genç Sahabiler

Eylül Başak
Sayha dergi

Öfkenle yüreklerini çatlattiklarin

“Öyleyse sakın yetimi ezme! / Sakın isteyeni azarlama!”

Kendini dağlarca yüksek sanan gafil, zavallı bellediğin yetim üzülüyor ardından.
Kocaman göbeğiyle servetini beline bağlamış sefil, öfkeyle boş çevirdiğin eller kimsesizliğin karşısında iç geçiriyor.
Her şey senin olsun diyelim, sen taksim et etrafındakilere…
Denizi mesela, kime vermek istersin?
Kimin olsun, yorgunluktan terlemiş güneşin yüzünden dökülen yağmur taneciklerinin ardına saklanmış gökkuşağı?
Zifir karanlıkta yolunu kaybetmiş yolcuya kutup yıldızını vermek ister misin?
Tepsi gibi karşına dikilen ay, masal kitaplarında gördüğünde, ona ay dede diyen bebeciğin olsun mu?
Çakıl taşlarını bari, ellerinde sıkıp ayalarının içerisine iz yapmış yalnıza versen diyorum, nasıl olur?
Kar taneleri en çok kardelen çiçeğini sevene layık değil midir?
Çamuru, suya karıp kumdan kalesini yapmak isteyene sunsan acayip şık düşmez mi?

Verdin gitti değil mi bütün bunların hepsini… verdin gitti!
Serveti eksiltmeyince vermek nasıl da kolay geldi varyemez yüreğine.
Nasıl bir huzurla doldun değil mi? Öyle sandın ya da… İçin olmaz dese de sen kendini aldatmaya karar kıldın.
Bilsen verdiklerinin nasıl lazım geldiğini sana. Anlayabilsen onlar olmayınca ne denli noksan kalacağını… Sakladıklarını saçardın havalara, geri alabilmek için işe yaramaz sanarak yüzüne bile bakmadıklarını!

Seni deniz değil köşkün ilgilendiriyor. Ebemkuşağının renklerindense paha biçilemez tabloların, benim diyebildiğin küstahlığı sana hoş geliyor.
Kutup yıldızı kaç yazar, karanlığa geçit vermez sandığın ışıltılı dünyan yanında?
Ay dede mi? Kafanı kaldırıp bakmayalı yıllar geçti üzerinden.
Çakıl taşlarının yok edeceği yalnızlığın bile gitmiş elinden, yapmacık kalabalıklar sardığından beri etrafını.
Bahçıvanına emanet ettiğin çiçeklerin arasında kardelen çiçeğinin ne zaman adı geçti ki zaten.
Kumdan kalelerle oynamak, gerçek sandığın hayatının yanında ne ehemmiyetsiz kalıyor değil mi?
Öyle sanıyorsun. Varettiğini sanarak öğündüğün emanetlere ihanet etmen de ondan zaten!
Kimseye vermeye yanaşmadıklarının seninle bir alakası olmadığı zannın hırçınlaştırıyor seni. Ve öfken büyüdükçe sen küçülüyorsun!

Kafan kaf dağına vurmuş olmasaydı, etrafındaki senden ummalarıyla şerefleneceğin velinimetlerini fark edebilirdin elbette.
Lakin senin sandıklarını sayıp sayıp yığmaların müsaade vermez aydınlığı görmene.
Yardıma muhtaç olanları görmekle izzet bulacak gözlerini diktiğin bencilliğin, ihtiyaç sahiplerini görmeye kör kalır.
İsteyene sana en lazım gelmeyen, sence kıymetsiz öfke dolu azarlamalarından başka bir şey veremezsin.

Lütfedilenlerin üzerine yatmak telaşın adım adım uzaklaştırıyor seni insanlığından, farkına varmak şansını usul usul kaybediyorsun.
Gücünün yettiğine tenezzül etmemek hastalığının seni nasıl bir zavallılığa düşüreceğinin bile farkına varmak ferasetinden uzaksın.
Ezdiğin her yetim mahvolarak geçireceğin sonsuzluğa bir ebediyet daha ekliyor.
Farkına varmadıklarının Sahibinin, farkına varmasına hesapsızca ihtiyacın olacağı gün, gafil avlandığının farkına varacaksın.
Ancak bu uyanışın hiç işine yaramayacak senin.

Vermemek hastalığının vermekle şifa bulacağının bilgisine erişmediğin her saniye kayıptasın.
İsteyenlerin seni nasıl bir servete boğmaya geldiklerini anlamayıp, öfke kusan sözlerle onları yanından uzaklaştırdığın her an, alev alev peşinden sürükleyecek seni.
Vermediğine yanacağın gün gelecek.
Vermediklerinin yakacağı zaman olacak.
İstedikleri için öfkeyle kovduklarını fellik fellik arayacağın bitimsiz anlar göreceksin.
Keşkelerin titreye titreye sakladıkların kadar titretecek yüreğini… Yüreğin çatlayacak, öfkenle yüreklerini çatlattıkların karşısında…
Vermek istesen de; vermelerinin yüzüne çarpılacağı en korkutucu gün, artık her şey sona ermiş olacak.

Senin merhametsizliğine rağmen, Sahibin sonsuz merhametiyle bir kez daha uyarıyor seni.
“Sakın yetimi ezme! / Sakın isteyeni azarlama!”

Sana istemeyi bile bilmediğin halde, isteyeceğini bildiklerini veren Rabbin; verdiklerinden vermeni buyuruyor?
Unutmayasın diye hatırlatıyor, istemeye bile kudretin olmadığı halde sana ellerini verdiğini.
Akletmeye yetmediği zaman aklın, sana aklını verdiğini.
Yürümenin ne anlama geldiğini bilmediğin halde sana ayaklarını verdiğini.
Hiç ortada yokken sana seni verdiğini hatırlatıyor Efendin!

Ve bunca verdikten sonra, verdiklerinden isteyene vermeni emrediyor.
Senin olmadığını bilerek kibirlenmeden, öfkelenmeden, ezmeden vermeni muradediyor.

Ya vermen gerektiği zaman vereceksin ya da vermediklerinin hesabını günü geldiğinde tek tek vereceksin!
Kararı sana bırakıyor Her şeyin Sahibi, karar vermek özgürlüğüne sahipken, boyun ey seni muhatap kabul edip karar vermene müsaade edene.
Şimdi sen doğru kararı ver ki, asıl kararın verileceği gün geldiğinde tekrar sana merhamet etmek kararı da verilebilsin!

Sakın yetimi ezme, güçsüze zulmetme, isteyeni azarlama sakın.
En korkutucu gün senden istenenleri yerine getirmemiş olarak huzura durmaktan sakın!

Kim bilir belki de aklından çıkan, her şeye sahip olduğunu sandığın her an istemekten başka çarenin olmadığı gerçeğidir. Bir daha düşün istersen, nasıl bir yoksulluk içerisinde bulunduğunu.

Bir daha düşün! Kendine ait sandığın imkânlarının aslında sonu gelmez ihtiyaçların karşısında nasılda yetersiz kaldığını.

Nefesini düşün! İliklerine kadar içine doldurduktan sonra onu dışarı atmak mecburiyetinde olduğunu… Sonra tekrar ona hayat kadar ihtiyaç duyduğunu düşün.

Uykunu düşün! En derin yerinde nefesini tekrar tekrar alıp vermek zorunda olduğunu ve sana iade edilmezse ondan mahrum kalarak bütün servetini sonsuza kadar terk etmekten başka çaren olmadığını düşün.

Acizliğini düşün istersen, bir nefeslik canının sana her nefeste lütfedilmesinden başka umarın olmadığını düşün.

Sonra senden istendiğinde kendinin sandığın kıymetli hazinelerini düşün ve anla ne denli kıymetsiz olduklarını. Anla ki, senden istediklerinde azarladıkların gelsin aklına.

Etrafını saran bencillik sarmalından çekip çıkar yüreğini. Yakışmıyor sana ait olmayan nefesle, umanın karşısında esip savurmak hevesin. Senin olsa senden istenenler, vermemene kimsenin bir diyeceği olmayacak elbet.

Bir iç çekimlik nefese bile sahip değilken, her şeye sahipmiş gibi davranman sana da biraz haince gelmiyor mu?

Sonra değil hemen düşün! Düşün ki düşüncesizliğin yalaz yalaz sarmalayıp sonsuzlukça bela olmasın başına.

Derin bir nefes çek kalbinin en mahrem yerlerine değin ve azarlamak yerine çıkar elinden seninle hiç ilgisi olmayan yüklerini.

Kurtul gelip geçici olandan ki, sonsuza kadar hiç elinden çıkmamak üzere sana verilecek olanların sahibi olabilesin.

İrfan Gürkan Çelebi

iyi ki basin var kizim

Ağlama kızım! Sen ağladıkça, gözünden aşağı inci gibi inen yaşlar dünyanın sonunu getirebilir. Bilir misin, o yaşlar şimdiye kadar keşfedilmiş ve bundan sonra da keşfedilecek tüm zamanların bombalarından daha tesirlidir.

Sen ağlama kızım! Çünkü sen ağladıkça tüm melekler harekete geçiyor ve sıra sıra yeryüzüne doğru yol alıyorlar. Bu geliş insanlık için iyi olmaz, bu geliş kıyamet olur. Geçen akşam, senin ahlarının ardından İsrafil’in bir boru öttürüşü vardı ki gökyüzünde, yine de senin ibadetlerin ve duan sayesinde gelişlerini şimdilik ertelemiş gözüküyorlar.

Sen rahmete bürün, sana reva görülen tüm olumsuzlukları sinende erit ve rahmet rahmet insanlara sun. Senin önderin Taif’te öyle yapmadı mı?

Sevgili kızım, gözümün nuru, “ Bu da geçer yahu” anlayışını ilke edin. Musa gelecek diye, Firavun’un kestiği iki yüz elli bin erkek çocuğu düşün. Kız olduğu için toprağa gömülen sevgili kardeşlerini içinde hisset. Tüm zamanların firavunlarının yapmış oldukları zulümleri bir araya getirsek evet, şu anda senin iç dünyanın okyanusunda boğulacak kadar belki sığ kalırlar; ama sen boğucu olma, diriltici ol.

Sevgili kızım! Senin hissettiklerini hiç kimsenin hissetme şansı yok; ama bütün bunlar seni melekleştiriyorsa, katlan.

Sende Ayşe derinliği, Fatıma zarafeti, Hatice inceliği ve Meryem sükutu görüyorum. Bunların hepsi sonunda kazananlardan oldular. Gönlüm, senin ebediyyen kazanmanı istiyor.

Ebu Sufyan’ın karısı Hind, Hz. Hamza’nın ciğerini yememiş miydi? O nasıl bir kindi? Ama kaybeden o olmadı mı? Mekke fethedilince neler düşünmüştür? Muhammedi rahmetin kuşatamayacak olduğu alan yoktur. Sen de bu rahmetin çocuğu değil misin?

Sevgili kızım! Biliyorum, çoğu zaman seni ne annen ne baban ve ne de çevren anlıyor. Çile, anlaşılmadığın yerde yaşamak değil midir? Sen, Allah’a kul olmayı seçtiğinde bu çile zaten kapında bekliyordu; çünkü bu tercihin tabiatı oydu. Kızım, Muhammedi çileler oldurucudur, onun için sen, olmanın yolundasın. Sen, firavuni öldürücü kahkahaların taliplisi zaten olamazsın; buna yapın uygun değildir.

Ey örtülerine bürünmüş, bu çağın mazlum meleği! Biliyor musun, güneşin beyinleri kaynattığı günde, örtün tüm mahşer alanına gölge diye çekildiğinde, bugün örtünden dolayı kanını içmeye kalkışanlar, senin gölgene koşacaklardır. Ne dehşetli gündür o gün! Nefslerini ilahlaştırma uğruna Hakk’tan uzaklaşanlar; şan, şöhret, makam peşinde toz kadar değeri olmayan dünyayı kutsayanlar büyük bir sarsıntıyla sarsıldıklarında ve pişmanlıkları son noktaya geldiğinde, bugünün firavunlarının hallerini göreceksin! Göreceksin ve Rabbine secde edeceksin, bugün de ettiğin gibi. Kızım, bu zamana kadar hangi secdeli alın kaybetmiştir ki?

Ey örtüsünden dolayı horlanan, itilen ve dışlanan! Sana bütün bunları reva görenler bir gün önünde boyun bükerlerse, affetmesini bil. Zor olduğu için yap bunu; çünkü sen zorla nikahlısın; bunun için hakikatin çocuğunu sen doğuracaksın. Bunun için nursun.

Ağla, ama inci gibi gözyaşlarını yere akıtma sakın; onu kaldırabilecek hiçbir yer yok. Sen avuçlarında topla onları, o incileri senin avuçlarından başkası kuşatamaz çünkü.

Tarihte (bazı istisnalar hariç) hiçbir kadının senin kadar iç dünyasına yolculuğu yoktur desem, yanılmış olur muyum? Sen, milenyumun kuyularında Yusuf’u büyüten anasın. Sen bir kuyusun ki, Yusuf sende nefes alıyor. Yirmi birinci yüzyılı sen doğuracak ve bütün zamanların anası olacaksın. Bunun için ulu, bunun için zarif ve muallasın, mücellasın.

Sevgili kızım, kalbimin ışığı! Bir gece yarısından sonra secde et ve evinin balkonuna çık. Gökyüzünü seyret, sonsuzluğu fikret. Kendi küçük mağaralarında seni mahküm edenlerin ne kadar zavallı, aciz ve acınacak durumda olduklarını göreceksin. Sen, yüreğinin sonsuzluğunda yürü, karşına Simurg çıkacak, aynada kendini görecek ve varlığınla yüzleşmenin mutluluğunu tadacaksın. Ormanda farelerle, yılanlarla, çakallarla… boğuşanların hallerine asla itibar etme.

İyi ki başın var kızım, örtünüyorsun; yüreğin var ağlıyorsun. Ya onlar olmasaydı? Ya göz yaşların kurusa, dilin dönmeseydi duaya?

Yürü kızım, bu yol sana Allah’ın bir nimeti olarak sunulmuştur.

D. Ali Taşçı

Bulusmasiz ayriliklar

-sonrası, bir suskuya övgü-

“Artık seni tanımıyorum” desem, içine büzüşüp, elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi içerlenecek oluşuna, sadece insani, hatta çocuksu sayılabilecek bahanelerle katlanamayacağımı biliyorum. Sırf bu yüzden olabildiğince alttan aldım, seni burkmamaya özen gösterdim. İyi ama azizim, kaç çocuk babası olduğun şu ilerlemiş evrende olsun, artık rüştünü ispat etmeli, akıl baliğ olmalı değil misin? Anlamını bilerek, anlamanı umarak zamana bıraktığım kimi hakikatleri öteleme, ihmal etme hatta görmezden gelme pahasına, şimdiye değin seni tahammülle dinliyor, sana katılıyor gözükmem, sadece gönlünü hoş tutman içindi. Ne olacak diyordum. Eğer dostum böyle mutlu olacaksa varsın olsun.

Yanlışlar çoğu zaman mutlu eder gözükür. İnsanlar sıklıkla mutluluk yanılgısı içindedirler. Hakikat, yapısı gereği zaten aceleye gelmez. Gün gelir o da anlar. Hakikatin er geç anlaşılmak gibi bir huyu da vardır. O yüzden yalan gibi tedirgin ve aceleci değildir. Sonra hiçbir hakikatin senin üzülmene değmemesi gerektiğini düşünmek gibi sanırım bir yanlışı sürdürdüm. Senin gibi hoş bir adamı mutlu eden yanlış, yarı yarıya doğru gibi sayılabilirdi. Anlaşıldığı gibi, kendimce izahı mümkün bir yanlıştı bu. Daha bağlamlı ilişkiler içinde müsamaha gösterdiğim yanlışların, son merhalede doğrulara hizmet edeceğini kuruyordum. Ciddi düşünsel arayışlar içinde, bunun böyle olduğunu hâlâ düşünmekteyim.

Sabrımı, sükûtu hayalle sonlandıran tespitime yol açan gözlemim; tek düze heyecan dalgalarıyla, her türlü savruluşlara direniyor gözüken yaşamının, merkezinde tefekkürden çok ve ondan daha baskın ölçüde kişilik sorunlarını gizliyor olmasıydı. Adeta bu yaşa kadar koruyup büyüttüğün kendi çocuksu kişiliğinin üzerine kapanmış; haliyle gelişen, değişen sosyal çevrene karşı, o kişiliği düşünce görünümlü yığınaklarla, koruma altına almıştın. İyi ama bu oyun ila nihaye devam edemezdi, benim güzel dostum. Artık çok uzun sürmüş erginlik dönemi geride bırakılmalı değil mi? Kendi nefsaniyetimizi hakikatin ölçüsü yerine koymuştuk. Bir anlamda, irademize emanet edilen yaradılışımızı istismar ettiğimiz bile söylenebilirdi. Yani nefsimizi tabulaştırmıştık. ‘Putlaştırmıştık’ demeye dilim varmadığı için böyle söyledim.

Hakikat onun istekleri doğrultusunda şaşkına dönmüştü. Araştırmaya, incelemeye, özveriye, derin düşünceye hiç mi hiç yanaşmayan şahsi yönelimlere gerçekler nasıl da alet ve aracı ediliyordu? Dıştan bakanlar bunu daha iyi gözlemliyor çokluk, içten içe de kıs kıs gülüyorlardı biliyor musun? Uçarı hayallerin olmazları içinde, sözde gerçeklik arayışına gülünmez de ne yapılır? Yine de seni üzemiyordum işte, ne yapayım? Ne de olsa çocukluğumuza kadar uzayan beraberliğimizin, hep canlı ve nezih kalan hatıralarının özlenen masumluğuna saygı adına belki.

Bu düşüncelerle acele etmedim. Ama artık, yolun yarısını geçtiğimiz şu günlerde, birlikteliğimizi yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyunca, varlığımın sana daha fazla tahammül edemeyeceği kanaatine vardım. Belki azımsanmaz bir yanıyla beşer yaradılışımın böyle bir büyüye ihtiyacı vardı; ama ondan da önce bu büyünün bozulmasına ihtiyacım var. Sana yapacağım en büyük iyilik ayrılmamız olacak galiba. Sanıyorum hep çocuk kalışında bizim de büyük payımız oldu. Düşünce adına boş hayallerini, ayakları yere basmaz saçmalıklarını, ölçüsüz heyecanlarını, tamamen nefsi, hissi iktidar hırsını hiçbir eleştiriye tahammül etmeksizin bizimle paylaşmalarını eleştirmeyip, hoş görmemiz maalesef gerçeklerle yüzleşmeni geciktirdi, seni büyütemedi(k). Benim bu kararıma ayrılık da denmez aslında. Gerçek manada buluşmamız olmadı ki, ayrılık söz konusu olsun. Bizimkisi buluşmasız ayrılıklar!.. Sanki sanal bir beraberlik ve fakat gerçek bir ayrılık. Anlam ve kelimeler, sözler üzerine değil; öfkeler, anlık yönsüz duygular; boşlukta, kuru heyecanlar etrafında buluşmalardan vazgeçiyorum.

Kendime dönmenin, kendimle ve hakikatle irtibat kurmanın, sessiz yalnızlığını seçecek oluşum; hiç dinlemeksizin yapılan konuşmaların, tüm zevzeklik ve gevezeliklerle anlamı, amacı hafifseyen, küçümseyen etkisinden sıyrılma arzum yüzündendir. Susmaksızın dinlediğimizi, dinlemeksizin konuştuğumuzu fark ettim. Bu yüzden, buluşmasız ayrılıklarımla, susuşum arasında bir nedensellik kurulabilir. Şu sıralar suskuya olan ihtiyacımız; boşluğu, boş vermişliği, kimi durumlarda hiçliği büyüten gürültülü kalabalıkların boğduğu nusretle ruhumuzun ışıma mecburiyeti sebebiyledir. Gürültülü beraberliklerden ayrılıp, susalım ve dinleyelim. Sonsuzluğun göğünü, gecenin seheri süzen sessizliğini, ağaran ufkun gözbebeklerindeki yansıyı, ötelerin musikisini, yeryüzünü, ‘yeni açmış çiçeğe eğilen adam’ı, bütün solan çiçekleriyle düşlerimizde yaşayan baharı, içimizi, iç yankımızı dinleyelim. Daha da önemlisi yerin ve göğün sahibi, sonsuz hüküm, hikmet ve inayet sahibini dinleyelim. Tüm diğer sesleri, sözleri suskunun sessizliğine gömüp. Burada susku, kelâmın ve kelimelerin sahibine sığınışın huzurlu makamıdır. Orada bütün kelimeler erir tükenir. Bu eriyişe, bu tükenişe hangi can dayanır? Tüm gürültüler, gevezelikler bu kelâmı engellemek içindi. Bu susku tüm duyargalarımız ve duygularımızla kelâma, kelâmın sahibine yükselmek içindir. Söz yücedir, yüceltir insanı.

Bu susku seni alıp güvercinlerin kanat çırpışlarıyla tazelenen yeni ufuklara götürür. Orada hepimize yetecek kadar düş ve gerçek vardır. Ne düş ne gerçek birbirine karışır orada. Biz orada düşler içinde ne gerçekler büyütüp besleriz. Bu ifadeler trajik bir yadırgama adına ironi değil. Sana sakladığım sözleri, böyle kimsenin fark etmediği bir aralığa açılan penceremden dışarı, rüzgâra bırakmak istemezdim. Her bir yeni söz; o gökyüzünü soluyacağım pencerenin, yeni bir anlamın; arayışın; yeni bir yönelişin ilki olsun isterdim. Veya bir ilkin başlangıcı.

İçim rahat. Eğer sözümün hakikat katında bir anlamı varsa, rüzgârlar onu mutlaka sana ve başkalarına ulaştıracaktır. Ben onları harf harf, kelime kelime, zamana esen rüzgârın saçlarına bağladım. Nicedir beklenen, bize de ulaşır. Haberler gelir bizi de bulur. O ses duyulur. Bayram olur. Bugün olmazsa yarın. Sabırlı, acelesiz, telaşsız olan anlam, yalanın, yalancının tersine olgunluğumuzla orantılı olarak anlaşılırlar. Onları fark ettiğimiz ölçüde olgunlaşır, çoğalırız. Fark ediş, bilince dönüşmekle; bilinç, kendini fark etmekle değerli olur. Laf kalabalığı, hakikati fark etmeyi engelleyici bir söz savurganlığı, kelime hoyratlığıdır. Çoğu durumlarda susku ve sessizlik; kendimizi dışarıya, dışarının tedirgin edici karmaşasına, uğultusuna kapatma ihtiyacından doğar. Bu ihtiyaç; özde, benliğin, dimağın, vicdanın varoluşsal bir titreyiş ve hatırlayışla kendine dönüşünü barındırır. Kulağınızı iç basıncınıza, benliğinizdeki yankıya, vicdanınıza verirsiniz. Orada ses sese değer. Ses, sesi bulur. Söz, ‘sükût suretinde’ düşürüldüğü yerden doğrulur. Sonra doğrultur. Söz yıkanır. Arındırır. Onarır. Anıtlaşır. Söz öz yerini, öz söz yerini bulur. Söylediklerimiz, olgun içerikleri ölçüsünde, bizi gevezelikten kurtarırlar. Olgun söz, toprağa düşen tohum gibi bir dimağa yerleşince, orada aşk göverecek/göğe erecek biliyorum. Bilgi, hikmet, estetik, kültür yeşerecek. Eğer yoksa sözlerimin bir anlamı yitip gitmesinden daha fazla beni mutlu eden ne olabilir? Sözler, sözcükler bulutlara yüklenip, bulutları yüklenip çekip giderler. O sözler unutulur, sessizlik beni bulur. Buluşmasız ayrılıklardan sonra; sessizlik, sensizlik olur. Sessizlik seni vurur; en çarpıcı söylev gibi seni de vurur!..

Biliyor musun dostum, insan her ne kadar zamana konuşmak istese de, karşısında birilerini görmek istiyor yine de. Buluşmanın da zevkine varmak istiyor. Neylersin ki, kendim için düşündüğüm süre doldu. Vakit tamam. Buluşmasız bir ayrılık olacak evet, ama nasıl olsa düşlerimiz, olmadı heyecanlarımız, bizi bir vesileyle buluşturuyor. O düş pınarının nice gerçekler beslediğini bizden iyi bilen var mıdır? Ve yine o düş selinin küçümsenen gerçeklerimizi önü alınmaz akışına katarak alıp götürdüğünü, bizi onlardan ayırdığını. Şimdi yitirilmiş gerçekliklerin pişmanlık kıyısında, adam gibi düş de kuramaz oldu kimileri. Yoksa yitip giden, varlığımızdan sökülüp alınan, doyumsuz avunmalarla telef ettiğimiz insan yanımız, insan cevherimiz miydi? Birlikte var olmanın zevkine varmanın tersine, demek ki yok oluşu birlikte göze almak da, hafifletici sebep gibi algılanarak, insan ruhunu farklı bir mekanizmayla teskin ediyor. Birlikteliğimiz, birbirimize sığınmak gibiydi. Beni üzen, o son derece beşeri duyarlıklar düzleminde, kendini tekrarlayan birlikteliğimizin, hiçbir zaman ciddi manada düşünsel ortaklığa dönüşememesidir.

Birlikte olmakla; bir olmayı, bir örnek olmayı karıştırmamalı. Birlikte düşünmek, aynı düşünmek demek değildir. Farklı düşünme biçimlerimiz birlikte yaşamayı, dostluğu olumsuz değil olumlu yönde etkileyici saiklerdir. Birbiri üzerinden kendi farklılığını keşfedenler, hem var hem de beraber olmanın coşkusunu tadarlar. İşte bu coşku çoğaltırdı bizi. Ama sen, özellikle de seninkinden ayrı ve farklı düşünceleri, tuhaf bir tutumla bozgunculuk gibi algılıyordun. Değişik düşünceler karşısında tahammülsüzdün. Onları anlamaya yanaşmıyordun. Nereden, nasıl edindiğin bir yana, çok net çok değişmez doğruların vardı. Hangi hakla, nasıl oluyorsa çoğu zaman bunlara kutsal, tanrısal bir nitelik kazandırıyordun hatta. Sen ne diyorsan doğru o idi. Sen doğruları adeta doğuştan tevarüs etmişçesine, hiçbir çaba göstermeksizin biliyordun. Başkaları ve bizler ise ne yapıp etsek, yırtınsak bile senin manevi seviyene asla çıkamıyorduk, çıkamazdık. Seni eleştirmek, böylece, hâşâ sanki Tanrıyı eleştirmek gibi oluyordu. Birlikteymişiz gibi görünüyor olsak da, aslında dünyalarımız ayrıydı. Düşünsel anlamda paylaşamıyor, birbirimizi çoğaltamıyorduk. Hatırlar mısın, bir gün sana ‘Beni azaltıyorsun’ demiştim? ‘Çoğaldıkça azalıyoruz!’ Senin ifadenle, öylesine bir ‘edebiyat parçalıyor’ olmalıydım. Zaten edebiyat, felsefe, sana göre boş sözlerle gönül eğleme işiydi ya, neyse burayı geçelim. Daha çok körpe romantiklerin dillerinde duyulduğunu sandığım, arabesk bir söz var: ‘Ayrılsak da beraberiz’ diye. Benimkisi de bunun tam tersine benziyor: Beraber olsak da ayrıyız. Sahici boyutları ile gerçekleştiremediğimiz buluşmalardan ayrılıyorum. Dedim ya, buluşmasız bir ayrılık bizimkisi!..

İnsan yine de kavuşmasız ayrılıklar yaşamak istemiyor.

Aslına bakılırsa sanki her an öncesizliği ve sonrasızlığı yaşıyoruz. Yaşıyoruz ama derin bir yanılsamayla o anları düşlere, beklentilere doğru öyle sündürüyoruz ki, giderek o an’ da gerçekliği de kayıp gidiyor dokunamadan. Bize; yitirilmiş zamanların sahibi, savunucuları olarak, hakikati meçhulde arama çabası kalıyor. İstersen ‘meçhulü muammada aramak’ de sen buna. Şiddetli anakroniyle yaşadığımız anlaşmaya imkân vermeyen zihin kayması da burada saklı bir yönüyle. Çünkü anlam, karşılıklı konumlanma sonucu, bir anın nesnel koşullarını birlikte yaşamakla oluşur. İlk dönem filozoflarının, retorik yaparak ulaşmak istedikleri ‘logos’un saf akla ve damıtılmış bilgiye yönelişinin fiziki koşulları, işte sözünü ettiğim bu tarz bir an’ın zihni niteliğine bağlı olmalıydı. Logos’u dilimizde ‘söz’ olarak karşılayanlar çoğunluktadır. Kabul, ama bu söz derin, yüce anlamları ifade etmesi niteliğiyle bir değer kazanmalıdır. Sözü yere düşürmemeli aziz dost. Peki, sözü yere kim düşürmeyecek? Öncelikle aydınlar elbette. Gel gör ki, onların çoğu özgür düşünce adına retorik yapmak yerine, resmi düşüncelere kodlanmış paradigmanın sözcülüğünü yapıyorlar. Bu sadece ülkemizde görülen bir durum değil, bütün bir yeryüzü bilginin gücünü, gücün bilgisiyle susturmayı başarmışa benziyor. Aydınları karanlıkta olan bir dünya yaşıyoruz. Aydınları karanlıkta kalmış bir dünyada yaşamak ölümdür. Öyle yaşamak öldürüyor bizi.

Hiç başlamamış düşleri burada bitirmem gerekiyor. Sen olmadığın kadar güzeldin. Ayrılık atına eğer vurmaya gideceğim. Senin için düşündüğüm tüm kelimelerim, şimdi suskun birer çiçek gibiler.

Sonra başka düşler, başka düşünceler çağırıyor beni. Gelemem diyemem.

Kendine iyi bak. Kendini tanı. Bir de sen düşün her şeyi yeniden. Ne çok şeyler anlatacaktın bana biliyordum. Ne ki, kendini geçemedin, kendinle olamadın. Biraz gayretle hakikatimize uzayan yola yekiniyor olsaydın, belki o an, seni saran büyü bozulacak; ama bu kez de gerçeği aramanın, yola koyulmanın, yolda olmanın, o yolda yürümenin büyüsü başlayacaktı. Aynı hazzı duyacaktın. Bütün hazlar birbirine benzer. Ama kapandığın kendi üzerinden kalkmadın. Çocuksu bir avunmayla, tembelliği zevke dönüştürdün. Siyasetten, felsefeden, sanattan farklı bir dil ve duyarlıktan bahsedecektik. Çiçekten kelimelerle bahçeler kuracaktık. Yerine göre en asi, en asil duruşunla umudun nurdan sütununu dikecektin. Yeryüzünün kararan vicdanına merhametin, gül muştusunun tohumlarını serpecektik, imkânlarımız elverdiğince. Ama neylersin ki bir şey tam başlayacakken bitiyor. Olmasını istediklerimiz olmuyor çoğu zaman. Olanları anlamaya çalışmak düşüyor payımıza. Bu niye böyledir? Ne çare ki, bu böyledir.

Başlamanın ilki olsun isterdim.

Ayrılığın sonuncusu oldu. Olsun.

Sen nerede olacaksın bilmiyorum. Ben her zaman buradayım sevgili dost. Burada. Kendimde.

İçimde sınırsız anlamların kıyısına ulaşan suskunluklar büyüyebilir.

Kendimle olacağım. Kendi yerimde.

Susku bütün kelimelerin anlamını içerebilir. Aşka ve ölüme susabilirim. Ve işte çölde susuz kalmışçasına susuyorum. Bir eriyişi, bir tükenişi susuyorum. Paradoksal susuyorum. Sessizliğimi ses yaparak, en sağlam seslere dayanarak susuyorum. Sesimi dağlara duyurmak için hiç bir çaba sarf etmeksizin susuyorum. Sıradağlar karşısında dizeler boyu susuyorum.

Susarak yaşam ve anlama dair yeni sebepler üretiyorum. Ben susayım ki konuşması gerekenler konuşsun. Sen sus dağlar konuşsun. Çiğ düşmemiş sabahlar. Dokunulmamış çiçekler, yataklarına sığmayan nehirler konuşsun. Pascal’ın dediği gibi ‘Biz susalım da Tanrı konuşsun’. Ey bütün bilge gevezeler susun da biraz Tanrı konuşsun!.. Evet, kelimelerden yana mahrumiyet bölgesindeyim şimdi. Her kelime, inadına sessizlik giyindi şimdi. Her kelime öte dünyayı bir ürperiş sanki. Hiç bir kelimenin kalmadı hiç bir rengi. Şimdi kelimeler, yerlerinden kımıldatamayacağım kadar ağır. Ve ben onlarla tüm orkestralara, gürültüyü makam yapan ritimlere karşı, sağır duvarlar örüyorum.

Başka nasıl izah edeyim, işte görüyorsunuz açık, anlaşılır bir şekilde, açık anlaşılır kelimelerle susuyorum. Hakikatin acelesi yoktur. Gün gelir sen de susarsın. Susanlar kapısından geçersin. Bütün soruların ve bütün cevapların susmak olur. Bütün güzellikleri açan karçiçeği gibi susarsın. Patlamaya hazırlanan mermiler gibi susarsın. İnfilak etmeye hazır, infiale yol açacak bir susku bu. Derlenmiş, toparlanmış, tetikte bir susku. Aşk gibi, tutku gibi, karşılıksız, kışkırtıcı. Elenmiş, taşından-çöpünden ayıklanmış bir susku. Gökkuşağına duyarlı, serçelerin kalp atışlarına ayarlı bir susku. Bu suskuya can mı dayanır? Meryem olup, Zekeriya olup susarsın. Susmayı ibadet bilip, oruç bilip tüm kelimeleri işaretlere denkleştirip… İşaret çocuklarından olup, sükûtu dil edinirsin. Mavi, beyaz, kırmızı susarsın.

Gök kuşağını, mevsimleri.

Bazen tarifsiz bir acıya, bazen her şeyi yerle yeksan eden uzun beyaz çığlıklara iliştirip kalbini susarsın.

Zehir tadında susarsın.

Hangi sebeple konuşuyor idiysem şimdi aynı sebeple susuyorum. Bugün susuyorum. İşte böyle, işte acemice, belki ustaca işte tam böyle susuyorum.

Böyle birdenbire, böyle işaret almış gibi, böyle tek başıma, böyle yalnız, tenha, kimsesiz, böyle kalabalık, telaşsız susuyorum. Danışmadan, izin almadan, habersizce, teamülleri çiğneyerek, protokol ve prosedür dışı susuyorum. Yasa dışı susuyorum. Taammüden, kasti, faili meçhul olmadan. Çok tartışmalı ama bilerek ve isteyerek. Böyle; kişisel gelişim, sosyalleşme, politika hesapları yapmaksızın. Kimilerine kalırsa sanki suç işler gibi; sanki haince, sanki sinsi susuyorum. Susuşumdan ibret alsın, alacak olan. Susuşumu zapta alsın, alacak olan. Susuşlarımız da geçsin resmi kayıtlara. Yer altı denizlerine çekilmiş ırmaklar, kuru çaylar gibi susuyorum. Nadasa yatırılmış toprak gibi, üşüyen dalga dalga titreyen deniz gibi bazen.

Esintisiz, uğultusuz Ağustos göğü gibi, geceleyin tenha bir yalnızlık göğü gibi.

Kimsizliğin, kimsesizliğin kucağında acılarla denenmiş çocuklar gibi, mahzunluğun ağır tonları karışmış maviliklerle susuyorum. Sakin, serin kıyılar gibi.

Anlayamadıklarımı, kendimi zorlasam da anlamak istemediklerimi susuyorum.

Ben artık seni susuyorum dostum. “Artık seni tanımıyorum” desem içine büzüşüp, elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi içerlenecek oluşuna, sırf insani hatta çocuksu sayılabilecek bahanelerle katlanamayacağımı bildiğim için susuyorum. Daha ciddi dinlemek, daha ciddi konuşmak, daha ciddi düşünmek için cidden susuyorum. Daha anlamlı buluşmalar, köklü dostluklar için susuyorum.

Necmettin Evci
Ay vakti dergisi