Category Archives: Edebî metinler

Nokta…

Ebruzen suya bir nokta bıraktı, büyüdü şekiller, nokta laleye döndü. Bir noktanın genişlemesinden kainat oluştu. Bir nokta hükmünde döndü kainat, nokta hükmünde durdu. Yörünge nokta, merkez nokta. Güneş nokta, dünya nokta, ay nokta. Varlığın özü nokta.

Nazan Bekiroğlu


Gözler değil sinelerdeki kalpler kör olur

Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur. (Hac Suresi, 46)

Kuran’da söz edilen akıl ruhta yaşanan üstün bir özelliktir. Kur’an ayetlerinde ‘akleden kalpler’ ifadesi sıkça geçer. Allah’ın tarif ettiği akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan farklıdır. Kur’an bize aklın vicdan ile aynı yerde; kalpte bulunduğunu bildirir. Kalpleri körelmiş olanlar ise akledemeyen kişilerdir.

Ve onların kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran’da sadece Rabbini “bir ve tek” (ilah olarak) andığın zaman ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler. (İsra Suresi, 46)

Öğüt alabilenler, “Hiç şüphesiz bunda kalbi olan ya da bir şahit olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır.” (Kaf Suresi, 37) ayeti gereği yalnızca ‘kalbi olan’ insanlardır.

Akıl kişinin vicdanî özelliklerine göre artıp-azalabilir. İnsanın vicdanı güçlenir ve aklı arttığında, Rabb’i ona “doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış” (Enfal Suresi, 29) verir. Kuşkusuz bu, Allah’ın yaratmasındaki bir sırdır.

Rabb’inden korkmayan kul ise bu “anlayış”tan yoksun olduğu için gerçek akla da sahip değildir. Bu insan üstün zekaya sahip bir bilim adamı da olabilir; ancak üzerinde araştırma yaptığı şeylerin gerçek sahibinin kim olduğunu anlayacak vicdan ve akla sahip olmayabilir. İşte bu insanın keşfettiği her şey gururlanmasına neden olur; kişi, Allah’ı değil kendisini yüceltir.

Şimdi sen kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? ArtıkAllah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi 23)

Yaptıklarını kendinden bilip, doğruları göremeyenler, “Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır.” (Bakara Suresi 7) ayetinde söz edilen kavrayış ve anlayışları yok olanlardır.

İman etmeyen bu kimseler, çevrelerindeki sayısız ayeti/delili göremezler. “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.” (Yusuf Suresi, 105) ayetindeki gibi Allah’ın varlığının apaçık delillerinden gaflettedirler. Bu duyarsızlıklarının nedeni, kalpleri üzerindeki kavramalarını engelleyen mühürdür.

Sahabe hanımlardan Ufeyre b. el-Velid’in şöyle söylediği rivayet edilir: “Kalbin Allah Teala’ya karşı kör olması, dünya gözünün kör olmasından daha şiddetli bir beladır. Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala’nın beni muhabbetinin künhüne vasıl kılması karşılığında bütün azalarımı almasını arzu ederdim.” (es-Safedî, Nektu’l- Himyân)

Her kalp Allah’ı anmak ister ancak sinesindeki kalbi körelen kişi bunu yapamaz. Mühürlenmemiş kalbe ise Allah lafzı girer; işte o kişi Yüce Allah’ı tanıyabilir ve vicdanını devreye sokarak öğüt alabilir. Dini bilmiyor da olsa, kendisine anlatıldığında, hakkı, vicdanı ve kalbiyle görür, iman eder.

Kur’an’da kıssaları anlatılan, yeryüzünde şımarıp azgınlaşmış bazı toplumlar, kendi elleriyle kaçınılmaz azaba doğru sürüklenmişlerdir. Ancak öylesine kör ve basiretsizdirler ki, hataları ve günahlarına rağmen, yaklaşan azabın kendilerine bir hayır getireceğini zannetmişlerdir.

Derken, onu (azabı) vadilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, “Bu bize yağmur yağdıracak olan bir buluttur” dediler. Hayır, o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgar; onda acıklı bir azab vardır. Rabbinin emriyle herşeyi yerle bir eder. Böylece meskenlerinden başka, hiçbir şey(leri) görünemez duruma düştüler. İşte Biz, suçlu-günahkar bir kavmi böyle cezalandırırız. (Ahkaf Suresi, 24-25)

Kalpler Allah’ın elindedir; O, ‘Mukallib’dir. Samimi olan ve Kendisi’ne ulaşmak için yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı ve Allah aşkını yerleştirir. Samimiyetsiz olan, uyarılara kulak vermeyen kulunun ise kalbini çevirerek, dilerse imandan geri döndürür.

Allah dilerse bizim de kalbimizi mühürler. Bir saat sonra kalbimizin mühürleneceği söylense, panik halinde dua ederiz. O halde kıssada söz edilen geçmiş kavimlerin hatalarına düşmeyelim. Allah’ın sonsuz merhametiyle yaptığı hatırlatmalardan, çevremizdeki inanan insanların uyarılarından ders çıkarmamız gerektiğini gözardı etmeyelim.

Semud’a gelince; Biz onlara doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler…” (Fussilet Suresi, 17) ayetiyle haber verildiği gibi körlüğü tercih etmeyelim. Allah’ın sınamak ve imanımızı olgunlaştırmak amacıyla karşımıza çıkardığı tüm olaylardan ibret almamız gerektiğini anlamazlıktan gelmeyelim.

Fuat Türker
Edebistan.com


Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık…

Her ikisinin de farkına, mevsimi geçtikten sonra vardık. Bilemedik gülün renginden, güzelliğinden, kokusundan… Ayıramadık aşkın sesini yüreğimizdeki diğer seslerden… Baskın çıktı gürültüler aşkın çağrısından… Gülü az olan ya da ona gerektiği kadar önem verilmeyen bir coğrafyada yaşadığımızdan mı bütün güller (çiçekler) aynı göründü gözümüze ve onun için de böyle oldu?.. Hepsinin aynı zamanda açtığını, tomurcuklandığını ve kokularının da aynı olduğunu sanır; gülle lâle, menekşeyle leylâk arasındaki farkları pek bilmezdik.

Hem zaten; leylâk kokan, iğde kokan, gül kokan, erguvan kokan sokaklardan ne zaman geçtik ki? Kim elimizden tutup bizi bu sokaklara götürdü, kim bunları gösterdi ki bize? Kim kılavuzluk etti ki? Gerçi farkına varsalar da, kimin zamanı vardı ki bunlardan söz etmeye? Cihanı velveleye veren bu görüntüler; çoğu karla kapla taşra günlerinin ne kadarında bulunurdu ki…

Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

Hep beyaz gecelerde, kış mehtabına karşı haykırdık acılarımızı… Dondurucu zemherilerde yeşile, çiçeğe, güle, ağaca hasret büyüdük. Gül büyütemedik koynumuzda, gül suyu yürümedi damarlarımızda… Gül büyütmenin ne demek olduğunu bilemedik.

Gülden bir nefes alıp, güle bir nefes veremedik. Gülü ötelerde hayal edip, uzakları düşündük hep. Koparılmış bir gülün başında oturup, matemini çekemedik. Gül büyütenlere özgü bir hâlle hâllenemedik. Gülün kokusuyla sarhoş, gülün bakışıyla meyhoş olamadık; sitemimizi güle diyemedik. Güle benzetsek de bazı şeyleri, tam anlamıyla gülün ne olduğunu bilemedik. Sesimiz güle yetişmedi, elimiz güle ermedi, yüreğimizden kopup gelen hüzün meltemleri güle değmedi. Sokaklar acıyı serpti yüreğimize, dağlarda yankılandı sesimiz, dağlar hüznümüzü katmerleştirdi.

Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

Büyüdüğümüzde, aşkı az çok anlayacak çağa yaklaştığımızda, aşkın yakıcı elini yüreğimizin üstünde hissettiğimizde, aşk çoktan uzaktan bakar olmuş, ateşiyle yakar olmuştu bizi artık.

Gününde, zamanında bizim de içimizde bir yerlerde aşk vardı; aşkı anlamasak da aşkı duyabiliyorduk, aşkı okuyabiliyorduk kelimelerden… Aşk üzerine düşünmeyi bilmesek de, yüreğimizin kıpır kıpır etmesi bizde de bir şeylerin olduğunu, bize de aşktan bir nefes üflendiğini haber veriyordu.

Ne var ki, sevgi ırmağında yıkanarak hayatı sürdürmenin önemini kavrayamamıştık. Gelecekteki hayatımızda bunun ne derece önemli olduğunu, onu anlamaya çalışmanın, onunla bir kez bile birlikte olmanın, onun da bizi önemsemesinin hayatımızın akışını nasıl değiştireceğini hesap edememiştik. Hep korku, hep utanma ve hep içindekini demenin ayıp olduğu düşüncesi galip gelmişti. Gönlü gönle katıp, ıstırabı ıstırapla karıştıramamıştık. Belki de aşkın farkında olmayanların, aşka kötü gözle bakanların içinde, aşkın hiç farkında olmamak daha iyiydi.

En fecisi, en kötüsü de; yaşanmış farzedilen bir zaman dilimi geride kaldığında, acısı derinden hissedilen bu duyguya karşı koymaya çabalamak, artık böyle bir dünyada buna yer olmadığına, hele bundan sonra bunun yaşanamayacağına kendini inandırmaya çalışmak.

Hele de böyle bir duyguyu hiç tanımayan, adından bile haberdar olmayan biriyle bir ömrü paylaşmanın zorluğunu ve bununla birlikte aşkın gelip işte tam bu sırada sıkıştırmasının ne denli çekilmez bir azap olduğunu varın bir düşünün. Ve bir de hayatınıza müdahale edenler yüzünden bu hale düştüğünüz aklınıza geldikçe, çoluk çocuk etrafınızı sardıkça ve bu arada da; aşkı anlama, aşkı yorumlama yanınız geliştikçe, varın bir kez daha düşünün çekilenin ne boyutta bir azap olduğunu…

Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

Gülü vaktinde okuyamadık. Meramımızı gül yaprağına vaktinde yazamadık. Gül dalına bir buse konduramadık. Bülbülün iniltisine kulak veremedik, dediklerini bilemedik, yâre bir gül yaprağı bile götüremedik. Gül hep ötemizde kaldı; bizse ona uzaktan bakakaldık. Gün geldi tanıyamadık. Ne gülü tanıdık, ne aşkı anladık. Bir gül bahçesinde olsak da; cahilliğimizden, bilgisizliğimizden, sezgisizliğimizden hep gidip dikenlere sarıldık. “Gülü seven dikenine katlanır.” deseler de, biz sadece dikenlerin kanattığı yerlere aldandık. Dikenler doldurdu dünyamızı, dikenler yok etti güle olan sevdamızı. Korktuk artık gülün yanına varmaya, korktuk gülden terazi tutmaya, korktuk gülü koklamaya… Gül bizden ırağa gitti, biz gülden ırağa…

Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

Öyle ki, manzara şimdi daha ağlatıcı, daha yürek dağlayıcı, daha gönül bağlayıcıdır. Dilimiz dudağımız kurumuş, hikâye bir gizliye çekilmiştir artık. Bir manzumedir artık geceyi bağrımıza salan ve rengimizi solduran. Dokununca solgun bir gül olan…

Dokununca sen olan.. Dokununca ben olan… Dokununca hüzün olan… Dokununca hüsran olan… Dokununca heder olan…

Diyeceklerimizi diyecek durumda değiliz şimdi. Artık ne gül çaredir derdimize, ne de aşk… Belki mısralardır bizi bize, bizi başkalarına anlatacak olan…

Zaman geçti gün döndü kalmadı bahçede gül

Bu sevda masalını anlatsın yine bülbül…

İsmail Bingöl

Edebistan.com


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers