Category Archives: Cafer Yalnızyaşar

Gurbete alışamamış kalpler

Ey aşk kulesinin zirvesinde yer yapan Dostum!

Bu düşman topraklarda, bu yabancı göklerin altında bir garip yolunu gözlüyor…

Şu an yokluk çölünün en uzak noktasında, yokluğun sessiz çölünde, hiçlik havasının zirvesinde geziniyorum… şaşkınım! Bilemiyorum, ne zaman kiyamet koptu? Ay, güneş, yıldızlar, gökler, dağlar, insanlar, denizler, renkler, sesler, tatlar, eşyalar… her şey ne zaman gitti? Nereye gittiler? Ve neden yalnız kaldım?

Artık hiç bir şey yok… Onca şeyden sonra geriye sadece ben kaldım. Acı bir bekleyiş içinde…

Başkası yok mu? Belki de, ama o başkası da benim galiba… Ve Sen, ey kendi gamlı akrabasını seven yüce Rabbim! Şu gecelerin siyah perdelerinin ardından, artık ebediyet sabahına çıkar beni…

Yine damarlarımda kanım kaynadı, ruhumda isyan dalgaları kabardı… Yavaşca yerimden kalktım. Gece uykusuna dalmadan, mehtabın mis kokulu merdivenlerinden aşağı indim… Zulmetin çadırlarını yırtacak bir şey aradım, ama olmadı! Yüce Allah’ın Arşından, yeryüzü karanlığına gömülmüş, yalnızlık evine atılmıştım…

Ey Dostum! Göklerinin damından bizleri gözet, yeryüzünü gör. Her gece bir önceki gecelerden daha korkunç, daha yanık… Gurbete alışamamış kalpler her gece, gecenin bir köşesinde senin ayrılığından için için yanmaktalar. Ağlayan matemli mumlar gibi canından can dökmedeler…

Bana bu ateşi hediye eden Dost! Senin yardımınla, zulmetin siyah çadırlarını aşk ateşinde hep yaktım; kışın buzlarını ve karlarını ateşinle erittim. Rüzgarın acımasız kırbaçlarını, bahar sabahının merhametli esintilerini yumuşatan Senin ateşindir.

Hani o ilk günde bana verdiğin ateş var ya! Şimdi beni karanlıkların esaretinden kurtardı. Artık senin ateşinin aydınlığında görmeye başladım. Diğer insanların da benim gibi gözleri var, bakıyorlar. Ama onların gözü yattıkları yeri veya otladıkları yeşillikleri görüyor. Sanki onların gözünde bütün dünya bir otlaktır, ahiret alemi sadece bir rüya…

Ey Dostum, karanlıklarda dönen bu bitkin ve tozlu dünyaya bak… Bak yeryüzüne attığın bu akraban ne ateşler yakmış! Geceleri yeryüzüne bak, bana bak; soğuk ve siyah kışlarda beni gör. Nasıl da nura gark olmuş ve ateşten ısınmış bir halde yaşıyorum. Bana gizlice verdiğin o emanet bak neler yapıyor…

Her gün, her gece, her an; “Kimim, kim idim?”, sormuyorum. Artık her an sensizliğin yokluk kapısında oturuyorum. Tek tesellim, yokluktaki avare ruhları aramak. Onlarla seni doyasıya koklamakla geçiyor zamanım. Böylece yalnızlık dünyam renklenmekte, renk cümbüşü hâlini almakta… Gelip seyredersin diye… Senden başka kim gelip seyreder ki, yalnızlığımın siyah gecelerini?!

Gecelerin bağrında doğan Güneşim benim… Sen değil misin sürekli matem ateşini alan? Biliyorum bir gün matemli bulutlar gelecek ve bana ağlayacaklar. Mezarıma rahmetinin gözyaşlarını dökecekler… Rüzgarlar her sabah ve akşam, denizlerin kalbinden rahmet ayetlerini ve bağışlanma şarkılarını acıyla okuyacaklar… Meltem, her daim yüce Arşının dergahından bana meleklerinin merhametli ve yumuşak şarkılarını getirecek…

Karmaşık ve faydasız insanların riyakarca mezarıma oturup, ihlassız Fatiha okuması ruhumu incitecek… Üç günden sonra, biliyorum o da bitecek… Sadece ve sadece her gün, her gece ve her zaman benden hiç ayrılmayan O, hep gelecek. Yumuşak ve merhametli elini toprağımın üzerine koyacak, rahmet parmaklarıyla mezarımın üstünü okşayacak… Bir vakitten sonra göklerinin miraç yolculuğuna beni de çıkaracak, O tek yakınım benim…

Yine düşüncelerim rengarenk kuş yağmurları gibi başıma döküldüler. İçimde ne dalgalı, ne ilginç bir sel akıyor. Düşünüyorum! Ama bu gecenin sessizliğinde asla sesi dinmeyen dertlerimle…

Aşıkların dertli ve ateşli feryatlarının iniltilerini bin dört yüz yıl öteden duyuyorum… Onlar da bu göklerin altında avare olmuşlardı… Bu dar dünyanın kapısından çıkabilecekleri bir yol aradılar, kalpleri hüzün dolu bir vaziyette. O uzun gecelerde sabahlara kadar uyumadılar, uzun gündüzlerde gaflete dalmadılar. Üzerlerine Mustafa’nın yolu üzere hırka giymenin adabı yazılmıştı. Baştan ayağa Dert ve Aşk ateşiyle yandılar. Onlar insan kokusu veren güllerdi. Hayatın mezarı olan bu dünyada, mis kokulu güzel güllerdiler…

Bunlar nasıl insanlardı… Letafeti hayale bile sığmayan ruhları, aklın kuru kalıbına dökülüyordu. Ruhları hesapsız seviyordu. Hesap ehli olanlar ve çıkar düşünen, adama benzeyen fakat adam olmayanlardan çok başkaydı onlar… Dünyaları ayrıydı. İnsanlığın kurtuluşu icin gönderilen Peygamber’in talebeleriydiler… Firdevs bahçesinin gülleri…

Ve şimdi…

Ne demek düşer…

Aşksız iman, hafıza deposuna hapsedilen bilgiler gibidir. Donuk ve ölü bir ilimdir. Ruha karışmaz. Bu yüzden ruhsuz alimler yetiştirir. Ruhu öldürür, kalbi delirtir, hayatı manasız bir kelime hâline dönüştürür… İnsan manasız bir lafız oluverir. Bütün varlığı sakal, tesbih, seccade, akik yüzüğü ve tam taharet olur…

İmansız aşk, kaş aldırmak, makyaj yapmak ve süslenmektir artık…

Ama aşktan sonraki iman…

O nerede?

Cafer Yalnızyaşar
9.12.2010


Konuşmak

İşte tartışılan da budur… ama nasıl konuşmak?

“Nadan ile sohbet güçtür bilene, çünkü nadan ne gelirse söyler diline.”

“Nadan” kelimesini “dangalak” yapalım. Yada “hödük”. Ve tekrar edelim cümleyi?

Bunlardan bir kaçını, karşılıklı konuşalım isterseniz…

“Bana benden olur, her ne olursa, başım rahat eder, dilim durursa.”

Durmaz efendi durmaz, senin dilin durmaz, ne senin başın rahat eder, nede milletin başı…

“Bana benden olur, her ne olursa”, demişsin ya, nafile! Olan sadece sana olsa, düğün, dernek… Olan bizede oluyor…

“Söz bilirsen, söz söyle, sözünden ibret alsınlar. Söz bilmezsen sükût eyle, bari seni adamdan sansınlar.”

Adamın derdi, adamdan sayılmak değil ki… onun derdi ortalığı karıştırmak!

“Dost yüzünden, düşman gözünden, deli sözünden belli olur.”

Belli sadece deli mi?..

“Yalancıda vefa olmaz, nede ar. En iyisi mi, ne semtine uğra, nede yanına var.”

Dinleyen kim, tuzu, biberi alan koşuyor…

“Alimle sohbet et, alırsın mertebe. Cahille sohbet et, dönersin merkebe.”

Her halde her önümüze gelene “eşek” dememizin, onunla da yetinmeyip “eşek oğlu eşek” dememizin sebebi bu olsa gerek?

“Doğru söylerim halk razı değil, yanlış söylerim Hak razı değil.”

Peki ne yapmalı?

Halk’tan mı vazgeçelim, Hak’tan mi vazgeçelim?

Şu Demokrasi maceramızın düğümü de bu olsa gerek…

Bunu da çözemedik gitti…

“Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı. Dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı.”

İşte bunu da kimse anlamadı ve anlatamadı…

“Dünya malı elde iken, hep düşmanlar dost olur. Elde birşey kalmayınca, dostlar bile düşman olur.”

Onun için ne yapmalı? Dostu düşmanı iyi ayırmalı. Ama insan oğlu bu, kavun değil ki dibini koklayıp anlayasın…

Bir bakarsın, adamın her şeyi var. Parası var, pulu var, malı var, mülkü var, üstelik cebinde de diploması var… Yeterli mi – yeterli…

“Tahsil cehaleti götürür, eşeklik bâki kalır” lafı boşuna mi söylenmiş? Adamın gözünü hırs bürümüş, dünya sanki onun! Başkasına ne hak var, ne hukuk… Hep keser gibi, hep rende gibi. Peki nedir çaresi?

“Ne keser gibi ol, hep bana, hep bana. Ne rende gibi ol, hep sana, hep sana. Olursan testere gibi ol, bir sana, bir bana.”

Yapma kardeşim, etme kardeşim, bu işin sonu fena kardeşim… Dinlemez ki!

“Kula bela gelmez, Hak yazmayınca. Hak bela vermez, kul azmayınca.”

‘Ne yapayım, benim kaderim bu. Allah’ın dediği olur…’

‘Alnımın kara yazısı bu, kader utansın.’

Boş laftır bunlar! Dolusu su; Hâşâ, kuluna zülm etmez Hüdası. Herkesin çektigi, kendi cezası.

Adam var, ciğeri beş para etmez. Ama gel gör ki, bir eli yağda, bir eli balda…

“Bak zamana, zamana. Karga vurdu sahana. Eşekler, arpadan bıktı. Küheylan hasret samana.”

Buna isyan etmez misiniz?

Ne günlere kaldık demez misiniz?

Dersiniz elbet!

“Nerden neye kaldık, ey gazi hünkar. Eşek dizhar oldu, katır mühürdar.”

İyi güzel de, hepsi hoş da, ne yapacağız?

Biraz zor ama… Yapmaya, uymaya calışacağız.

“Geçme namert köprüsünden, koy götürsün sel seni. Yatma tilki gölgesinde, koy yesin aslan seni.”

Dahası da var…

“Kimse ölmüş yok cihanda, ey gönül aç olmadan. İyidir aç olmak, namerde muhtaç olmaktan.”

O halde ne yapmalı?

“Ne bizden rüku, ne sizden kıyam. Selam aleyküm, aleyküm selam.” deyip, kenara mı çekilmeli? Adam olana da o yakışmaz!

En iyisi mi?

“Ey gönül, bir can için her cana mihnet eyleme. Ziyneti dünya için SULTANA bile!”

Cafer Yalnızyaşar


Aşk Nedir?

ask-nedir1

Gizem dolu bahçede, güzel olan bir kuş var… Gül kırmızı… Kırmızı gülün aşkı…
Benim aşığı olduğum âlemde ise, kırmızı gülden daha güzel kokulu gül var.
Sufî Gülü: Bütün güllerden daha güzeldir…
Servi aşkıdır o…

Aşk; ısınmadır, orada erime var.
Aşk, istektir. Orada kelimeye geçit vermiyorlar…
Ne mutlu Muhammed’e! Allah’ın nezdinde ağladı ve dedi ki:
“Senin kelimelerin, vahiy ayetlerin, yeşil Kur’ân’ın kalbime yetmiyor. Beni bir bineğe bindir, yolculuğuna götür, göster?…”
“Bu kelimeler perdesinin arkasında, görüşme hasretiyle ölüyorum…”
“Bu Arapların, bedevîlerin, ateşli ve susuz çöllerin insanlarının sözlerinin ağır yükünü çekemiyorum. Bana yardım et, beni götür…”
Allah, yıldızlı bir gece yarısı Habib’ini şevk refrefine bindirdi. Kâbe’den Mescid-i Aksa’ya götürdü. Sonra yukarı çağırdı, kendi özel halvetine gitti; gitti gökler, tabakalar ve yeşil nur, mor nur, menekşe renkli nur ve huzura erişme nişanesi!
Ah! Ne kadar korkunç ve ağır! Kalbimi sıkıyor, sinemi boğuyor…
Cebrail, “Yanarım” deyip gidemiyor…

Ne kadar gerçek, ne kadar güzel destanlar!…
Ne kadar güzel bir dinim var!… Ne kadar nazlı, zarif, güzel bir İslâm!
Bu fasit, bozuk ve şaşı gören kâfirler ne anlarlar?!
Benim her zaman bir ayağım bu dünyada, bir ayağım diğer dünyadadır. Bazen burada, bazen orada.
Hayır, her zaman oradayım…
Ama her zaman için burada kalmayacağımı biliyorum.
Oraya gidince de, bu âleme gizli olan sonsuz gayb ülkesine gidiyorum.
Orada hiçbir şey yok. Hiç kimse yok. Toz, toprak, çamur belli değil…
İnsanların şekilleri, belirtileri, görüntüleri yok. Hiçbir küstah kahkaha, çirkin bakış, kokulu geğirmeler, korkunç esnemeler, ensesi kalın bedenler, develer, çakallar, kurtlar, tilkiler, yük taşıyan öküzler, uydum kalabalığa koyunlar, artık her şey hiç… Dünya bitmiş.
Bir ben varım, bir de mavi gökler ve odam…

Sabah, penceremin dibinden içeri girip beni görülmeyen ebedî sahillerine götürmek istiyor…
Şakacı, oyuncu ve tatlı meltem ile beraber…
Ne güzel bir yolculuk!
Ve sen…
Nerdesin? Benim gecelerdeki yolculuklarımın yoldaşı!…
Ey hatırası şevkimin refrefi olan ve her sabah beni Allah’ın melekut dergâhına kadar götüren miracım!
Nerdesin?…
Ey hikmetin kaynayan pınarı!
Ey irfanın yanan güneşi!…
Ey ümidin şefkatli mehtabı!…
Ey iman!
Ey aşk!…

Neden hırsızlık, haset, namertçe komplolar kötü olmuyor da, iman ve aşk kötü oluyor?…
Neden para, mide, şehvetperestlik, çirkin zevkler, uşaklık, korkaklık ve diğerleri kötü olmuyor da, iman kötü oluyor?
Neden aşk ve tapınma suç oluyor, neden?
Bu akıllı ve aşka susamış genç nesilleri bu imandan mahrum etmek istiyorlar, neden?…
İlim ve akıl sahibi insanların aşka yabancı olmasını, tapınmaktan vazgeçmesini istiyorlar, neden?…
Aşksız ilim, tapınmasız akıl, imansız bir gençlik…
Aşksız genç, tapınmadan mahrum nesil…
İmansız, mesuliyetsiz ve hedefsiz ilim ve akıl…
Nedir yapılmak istenen?…

Eyvah! Dertsiz olan âlim, tapınmaktan uzak bilginin düşünceleri, iman olmayan genç nesil…
Ne kadar korkunç ve ne kadar uğursuz, ümitsiz ve soğuk bir bahar!…
Ne kadar acı ve dert verici!…
Allah’ı tanımayan dertsiz ve hissî yetkiler, ilâhî yaratılış sahibi olan genç nesilleri zincirlere vurmak, uçmaması için toprağa bağlamak istiyorlar.
Ruhları kendilerine cezp eden o âleme ayak basmasınlar, cennetlere girmesinler diye ayaklarına pranga vuruyorlar ki kaçamasınlar…
Mihraptan mumu kaldırmak, kelebeği mumdan uzaklaştırmak, kitapları defterler içinde kurutmak istiyorlar.
Özgürlüğü kafese koymak (zindan), kalpleri tabiat ötesine olan aşktan uzaklaştırmak, kısacası içini şehvet, menfaat, haset, zilletle doldurup, düşüncelerini uçmaktan alı koymak, göklerden indirmek; aşşağılık pazara, dükkanlara sokmak, ticaret komisyoncuları kılmak istiyorlar.
İnsanı düşünen hayvan yapmak, onu değiştirmek, şehri vebalı kılmak, hayatı bir kusuntu hâline getirmek ve sonuçta varlığı hayalî lafızlar hâline getirmek istiyorlar.
Kanaati de, teslimiyeti de ters yüz ettiler ki nesillerimiz geldikleri acı sonu görmesinler…
Hâlbuki eski insanların kanadı çok güzeldi: “Bedenin ihtiyaç duyduklarından azıyla yetinir, ruhun ve kalp gözünün ihtiyaçlarında ise kanadı terk ederlerdi…”
Günümüz insanını ise, toprağı altın yapmanın derdine düşürmüşler…
Oysa eski insanlar topraktan, ruhu altına çevirmenin derdine düşmüşlerdi.

Allah; imanım, takvam, dertlerim, sadakatim, gece yarısı dualarım sebebiyle bana koruyucu bir ruh verdi…
Niye vermesin ki? O isterse, kim engel olabilir ki? O değil mi beni yolcu yapan, miraca götüren ve geceler veren? Ki ne geceler içinde ne çırpıntılar, ne endişeler, ne arzular, ne mehtaplar, ne tahtlar, ne denizler, ne çöller, ne zirveler, ne ateşler, ne kelimeler ve daha neler ve neler…
Ne zamana kadar?… O isterse, ebede kadar…
O Allah değil mi İskender’e hayat suyu, Âdem’e Havva, İbrahim’e Zemzem, Musa’ya asa, İsa’ya İncil, Muhammed’e Kur’ân, Ali’ye güzel hurmalıklar, yalnıza arkadaş, garibe vatan, nehre deniz, muma kelebek, Mecnun’a Leyla, susuza su veren?…
O isterse verir, hem de hesapsız…
Keşke bana da bir gece verse!…
Allah: “O bir gece, bin aya bedel bir gece.” demiş.
Keşke o geceyi kıyamet sabahı bana verseydi de, hikâyemi ona başım eğik anlatmazdım!…

Cafer Yalnızyaşar


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers