04.22.08

İmanın Tadına Varmak: Sevgi-İhlas ve Kulluk

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 5:45 pm yazan: Minik Kelebek

Enes İbni Mâlik (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu:
Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar:
Allah ve Rasûlünü (bu ikisinden başka) herkesten daha fazla sevmek.
Sevdiğini Allah için sevmek.
Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek
.”
(Buhârî, İman 9; Müslim İman 67)

İslam toplumunu diğer toplumlardan ayıran dinamiklerin başında sevgi- kulluk ve ihlas temelleri üzerine kurulmuş olması gelir. Sevgiye dayanmayan kulluğun ve kulluğu hedeflemeyen ihlasın/samimiyetin değeri tartışmalıdır. Ancak sevilerek yapılan işler insana kolay ve zevkli gelir. Ortaya çıkabilecek güçlükler daha kolay aşılabilir. Sevgi, insanı Allah’a ulaştıran köprüler kurar, cennetin yolları sevgiyle döşenir. Sevgisizlik ise cehennemi dünyada başlatır.

İbni Kayyım el-Cevziyye’ye göre, “kalbin azığı, ruhun gıdası, gözün nuru olan sevgiden mahrum olanlar ölüler sınıfından sayılırlar.”

Sevmek kalbin en soylu eylemidir. Gerçek sevgiye ulaşabilmenin yolu sevdiğini tanımaktan geçer. Bilip tanımadan, tanıyıp anlamadan sevdiğini söylemek dilden gönüle inmeyen kuru bir sözden ibarettir; ilk sınanmada sahibini yalancı çıkarır. Allah’ı sevmek O’nu tanımayı, O’na hamdetmeyi, O’na şükretmeyi, O’ndan razı olmayı, O’ndan korkmayı, O’ndan ummayı, O’nunla huzur ve sükûna ermeyi, O’nunla ünsiyeti gerektirir. Allah sevgisi, elde edilmesi için her türlü fedakârlığın seve seve göze alınacağı en yüce gayedir. Kendi ruhundan üfleyerek bizi var kılanı yâr kılabilmektir. İnsanoğlunun dünyaya gönderilişinin hüzünlü hikâyesinde ümit ışığının menbaıdır. O’nun dostluğunu kazanan her şeyi kazanmış, başka dost aramaya ihtiyacı kalmamış demektir.

Sevginin kaynağı Allah’tır, Allah’tan başkasını Allah’ı sever gibi sevmek ise o kaynağa ihanettir, en büyük şirktir. (Bakara 2/165) Allah dışında bir şeyi Allah gibi sevmek sevilen şeye kul olmaya götürür insanı.

Allah Teâlâ, kendisini sevmeyi Hz. Peygamber’e uymaya ve O’nu örnek almaya bağlamıştır: “De ki; siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmran 3/31) İnsan birisini gerçekten sevdiğinde bu sevgi onu, sevdiğini her yönüyle takip etmeye, onu devamlı anmaya (salevat), sözlerini dinlemeye ve aktarmaya, onun davranışlarını takip etmeye götürür.

İdeal sevgi, ortaklığı ve şartlara bağlı olmayı kabul etmez. Koşulsuz sevgidir aslolan. Allah ve Peygamber’i  “…olduğu için, …se/sa sevmek”, gerçek sevgi olmayacaktır. Rasûl-i Ekrem, hayatın bireysel ve toplumsal tüm yönlerini sevgi ve adaletin ışığı ile aydınlatmış olmakla Allah Teâlâ’dan sonra mü’minlerin kalbinde en müstesna yeri hak etmiştir. Peygamber sevgisinin eyleme dönük tarafı, sünnetini öğrenip yaşama ve yaşatma, davetine sahip çıkıp korumayı içerir.

Amellerin en faziletlisi olarak “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek” tanımlamasını yapan Hz. Peygamber de (Ebû Davud, Sünnet 3) sevmenin duygudan ziyade davranışa dönük tarafına işaret eder. Sevgide ve nefrette “Allah için” olmak kaydı, ilişkileri kişisel zeminden çekerek aşkın ve ilkesel bir nitelik kazandırır.

Allah için sevmek, sevdiğinden hiçbir menfaat ummadan sadece Allah onun sevilmesinden hoşnut olacağı için birini sevmektir ki, sevginin bu derecesine ulaşabilenlerin, kıyamet gününde Allah’ın arşında özel olarak ağırlanacakları ve kıyametin hiçbir sıkıntısını yaşamayacakları vaat edilen yedi sınıf insandan biri olacağı bildirilmiştir.

Allah için sevmek insana sorumluluk yükler; kişiye sevdiğini Allah adına, Allah’ın koyduğu sınırlar içinde denetleme sorumluluğunu… Allah için sevmenin belirtisi, doğru yolda olduğu için, doğru yolda olduğu sürece dostunu desteklemek, Hak’tan uzaklaştığında hiçbir korkuya kapılmadan yanlışın önüne dikilebilmektir.

Birbirini Allah için seven insanlardan oluşan bir toplumda menfaate dayalı, küçük hesaplardan beslenen kin ve düşmanlık görülmez. Sevgi bağları güçlenir, Allah’ın rahmet ve bağışlaması o toplumu kuşatır. Karşılaşabilecekleri her türlü tehlikeye karşı onları sağlam bir bünye haline getirir. Yesrib’li bir avuç müslümanın, kendilerini seveni Allah’ın da seveceği (Müslim, İman 129) “Ensar” olması gibi.

İnsan yaptığı seçimlerle hayatının akışına yön verir. İman eksenli bir hayatı seçme, diğer tüm seçenekleri özünde reddetmeyi gerektirir. Dünyadaki konumunu Allah’a kul olma eksenine oturtan birisi için iman, vazgeçilemeyecek en önemli değerdir. Var oluşunun anlamıyla ilgili kuşku taşıyanlar için ise iman, horozun elindeki inci tanesi gibidir; az bir bedele feda edilebilir. İman nimetine ulaştıktan sonra tekrar küfre dönmek; sevgi ve ümidi kaybetmek, gayyâlarda yitmek demektir.

Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.”  (Âl-i İmran 3/8)

Meral Günel    

Dünyayı İmar Edenin Ahireti Mamur Olur

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 5:43 pm yazan: Minik Kelebek

Zeyd b. Hârise’nin hanımı Ümmü Mübeşşir’in naklettiğine göre Rasûlullah şöyle buyurdular:
Kim bir ağaç diker veya ekin eker de ondan bir insan, bir hayvan ya da bir kuş yerse bu, o kişi için sadaka olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/362)

İnsanoğlunun dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen İslam dini, müntesiplerinden her iki alemi de mamur kılmalarını istemiş, ahiret yurdunun daha hayırlı olduğunu bildirmekle beraber (En’am, 32;Duha,4) bu dünyadaki nasiplerini de unutmadan (Kasas,77) huzur ve mutluluk içinde bir hayat geçirmelerini amaçlamıştır. Dünyanın imarı, insanın, başta hemcinsleri olmak üzere diğer canlı ve cansız varlıklarla barış ve uyum içinde olacağı bir ortam, huzur ve sükûn içinde yaşayabileceği bir çevre oluşturması ve bu yolda çaba sarf etmesidir. Allah’ın hiçbir nimetini israf ve ziyan etmeden, kötüye kullanmadan yerinde ve kararında kullanmasıdır. Yaşadığı fizikî ortamı ıslah edip temiz tutarak kendisi ve çevresindekilerin sağlık ve mutluluğuna katkı sağlamasıdır.

Ahiretin imarı için gerekli olan şeyler ise “iman” ve “salih amel”dir. Allah’ın rızasına ve insanların yararına uygun olan her türlü eylemi ifade eden “salih amel” kavramı içine dünyanın imarı da girdiği için, ahiretin imarı bir yönüyle dünyanın imarıyla da ilgilidir. O yüzden dünyasını imar edemeyenin ahiretinin mamur olacağı da şüphelidir.

Dünyanın imarı için dünyaya gönül vermek, ona perestiş etmek gerekmez. Bunun için mutlaka zenginlik de şart değildir. Fazla masrafa girmeden çevremizde yapacağımız bir düzenleme, doğal çevrenin korunmasına ve temizliğine göstereceğimiz özen de bu çerçeve içinde yer alır. Fıtratımızda mevcut olan güzellik ve estetik duygusunun işaret ettiği yönde göstereceğimiz bütün çabalar mamur bir dünyanın inşası için önemli adımlardır.

Hz. Peygamber dünyayı, ona tamamen sırtını dönmüş bir zahid gibi algılamadığı için, sadece ahiretin değil bu dünyanın imarı konusunda da mü’minlere örnek olmuştur. Bilindiği gibi, Hz. İbrahim’den beri çevresi haram, yani saygın ve dokunulmaz kabul edilen ve bu yüzden ağaçlarının kesilmesi, bitkilerinin koparılması ve canlılarının öldürülmesi yasak kılınan Mekke bölgesinin yanı sıra; Hz. Peygamber, Medine bölgesini de bu statüye dahil etmiş ve buradaki hayvanların avlanmasını, ağaçlarının kesilmesini de yasaklamıştır. Taif halkının isteği üzerine Taif vadisini de koruma altına alarak bunu ihlal edenlerin cezalandırılacağını bildirmiştir. Bir nevî günümüzün sit alanları uygulamasını hatırlatan bu tatbikat, insanların yaşadıkları çevreye karşı nasıl saygılı ve duyarlı davranmaları gerektiğini gösteren bir modeldir. Ayrıca o, insanları boş arazileri değerlendirmeye ve ağaçlandırmaya teşvik etmiş ve “Kim ölü bir araziyi ihya ederse (canlandırırsa) bundan dolayı sevap kazanır ve buradan yenilen ürünler, onun için sadaka olur” buyurmuştur. Başka bir hadisinde de “Kıyamet kopsa bile elinde bir ağaç fidanı bulunan kimse onu dikmeye imkan bulursa diksin” buyurarak, yararlanma imkanına bakmaksızın bizatihi güzel bir işin ertelenmemesi konusunda insanlara mesaj vermiştir.

Küresel ısınmanın tehlikeli bir boyuta geldiğini ve acil önlemler alınmazsa bütün canlılar için telafisi güç zararlar doğacağını söyleyen günümüz bilim adamları, bu felaketin müsebbibi olarak modern insanın doymak bilmeyen iştiha ve ihtirasını göstermektedirler. Çözüm, eşya ve tabiata, bu evreni yaratan ve kurallarını koyan Yüce Yaratıcı’nın ve O’nun mesajlarını bize ileten sevgili elçilerinin öğretilerini dikkate alarak yaklaşmak ve bu doğrultuda hareket etmekle mümkündür. Müslüman, kendi ihtiyacı dışındaki gereksiz kullanımların israf kapsamına girdiğinin ve bunun da haram olduğunun farkında olarak, bu dünyanın, kendisinden sonra yaşayacak milyarlarca insana ve diğer canlılara da mesken olacağını düşünerek onlara iyi bir miras bırakmanın sorumluluğu ile hareket edecektir.

Prof. Dr. İ.Hakkı Ünal    

(Tamamı için bkz. Diyanet Aylık Dergi, Sayı:197)

Hayâ imandandır

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 5:42 pm yazan: Minik Kelebek

İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav), utangaç kardeşine bu huyundan vazgeçmesini söyleyen Medine’li bir müslümanın yanından geçti ve ona:
Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır.” buyurdu. (Buhari, İman 16; Müslim, İman 57-59)

İşiten, gören ve her şeyden haberdar olan Allah’a inanan her Müslüman bilir ki, yanında hiç kimse olmasa da aslında insan yalnız değildir; her an Rabbinin huzurundadır. Bu “huzurda oluş” şuuru insanda otokontrol sisteminin gelişmesine yardımcı olur. Hayâ duygusu da kaynağını bu hassasiyette bulur ve insanı kötülük yapmaktan alıkoyar.

Utanma duygusu, insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerin başında gelmektedir. Modern dünyada bu duygunun, insanı dezavantajlı duruma sokacağı inancı yaygındır. Halbuki hak edilen şeyi elde etmeye engel olan, hayâ duygusunun varlığı değil, kişinin acizliği, çekingenliği, korkaklık ve beceriksizliğidir. Kişiliklerinde bu tip noksanlıkları taşıyanlar bunun vebalini utanma duygusuna bağlayarak bir çeşit savunmaya geçmektedirler. Oysa sahabe hanımlarının, bir hanımın sorabileceği en mahrem soruları Hz. Peygamber (sav)’e iletip, utanma duygusunu dinlerini öğrenmeye engel kılmadıkları için övgüye mazhar olduklarını unutmamak gerekir.

Çocuğun aklî olgunluk emarelerinden birinin, hayâ duygusunun belirmesi olduğunu söyleyen İmam-ı Gazzalî’ye göre bu dönem eğitime başlamak için de en uygun dönemdir. İslamî düşüncede akıl, hem zihnî hem ahlakî aydınlanma aracı olduğu için çocuğun zihnine yerleştirilebilecek sahih bir Allah inancı, davranışlarını da eğiterek güçlü bir vicdanî eğitime de zemin hazırlamış olacaktır. Bundan sonra ortaya çıkacak toplum yapısındaki farklı karakter ve kişilik yapıları zenginlik kaynağı olarak kabul edilecektir. Yeter ki üstünlük yarışının ancak hayırları artırmada olabileceği unutulmasın.

Meral Günel

Aranızda Selamı Yayınız

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 5:41 pm yazan: Minik Kelebek

Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!” (Müslim, İman 93-94)

İman, Kur’an-ı Kerim’deki tasviriyle kökü yerin derinliklerine işleyen, gövdesi ve dalları göğe yükselmiş bir olgudur. Çoğu zaman insanı varlığının bilincine yükselten bir merdiven görevi üstlenir, tırmandıkça yüceleceğimiz, indikçe alçalacağımız bir merdiven.

İman, Hz. Peygamber (sav)’e sorulan “en hayırlı amel hangisidir?” sorusunun cevabıdır. Bir hadis-i şerifte, iman etmenin insanı dönüştüren özelliği, birbirine eklenen zincir halkalarını çağrıştıracak şekilde şöyle sıralanıyor; İman-cennet- sevgi- selamlaşma

Hz. Peygamber, imanın kalpte yerleşmiş olmasının ölçüsünü mü’min kardeşini sevmek olarak belirlenmiştir. İslam’a göre her işin başı ve âhiretin yegâne geçerli akçesi olan iman ile sevgi arasındaki bağı en çarpıcı biçimde bu hadisinde dile getirmiş, konunun önemine binaen sözüne yemin ederek başlamıştır.

İman, nasıl cennete girebilmenin vazgeçilmez şartı ise, mü’min kardeşini sevmek de kâmil bir imana sahip olmanın biricik şartıdır. Mü’min, kendisiyle aynı imanı paylaşan herkesi, yine bu nedenle, aynı Allah’a iman ettikleri için, ırkına, rengine, yurduna ve diline bakmadan sevmek ve onlara karşı sorumluluk hissetmek durumundadır. Görünürdeki bazı farklılıklar bu sevgiyi engelleyen değil, renklendiren unsurlar olabilir ancak. Kısaca, cennet anahtarı olan iman, sevgi üretmelidir.

Sevgi, kuru bir sözden ibaret değildir, olmamalıdır. Hiçbir sevgi tohumu sulanmadan yeşermez. Mü’min kardeşinin sevinç ve üzüntüsünü paylaşmak, onlara yüreğimizde yer açmak olacaktır belki de bu tohumun can suyu. Yüreğimizde, çıkarcılığa dayanmayan, ön yargısız, beklentisiz bir sevgi yeşertebildiğimiz ölçüde imanımız kemâl bulacaktır.

Hadis-i Şerîfimiz bizi bu limandan koparmayacak önemli bir dayanak sunmaktadır; Selamlaşma. Selâmı yaymak, selamlaşmayı âdet haline getirmek, âdeti “selâmün aleyküm” ile duaya dönüştürmek… Selam, verenden alana bir iyi niyet ve güven mektubu sunmaktır. Dostluk ve barışın, karşılıklı konuşma ve anlaşmaya hazır oluşun ilk göstergesidir. Dillerden gönüllere köprüler kurmaktır. Selâmı yaymak, sevginin sebebi, sevgi, imanın olgunluğunun temelidir.

Allâhümme ente’s-selâm, ve minke’s-selâm. Tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikram
“Allah’ım, Selâm olan sensin, esenlik de sendendir. Sen celâl ve ikram sahibi yücesin.” 

Meral Günel

Mü’min Sabreden ve Şükredendir

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 5:39 pm yazan: Minik Kelebek

Ebû Yahya Suheyb İbni Sinan (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa şükreder, bu onun için hayır olur; başına bir bela gelecek olsa sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)

Sabır, bir müslümanın hayatın zorluklarını göğüslemede direncini artıran potansiyel gücüdür. Zafer ve başarının temel şartıdır; mü’minin enerji ve ışık kaynağıdır.

Sabır, her şart altında sahibinin izzet ve şerefini korumasını sağlayan bir zırhtır. Hayatı bize öğrettikleriyle güzel bulabilmenin yoludur. Asla katlanmak değil, acizlik hiç değil… Sorunların üzerine onları çözme niyetiyle cesaretle yürüyebilmenin adıdır. Bu yürüyüşte Allah’ı yanında bulabilmektir. “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 153)

Sabır direnebilmektir. Günahın tüm kışkırtıcılığıyla yaptığı daveti reddedebilmektir. Süflî arzuları iffete, savaş meydanındaki zorluğu şecaate, hiddeti hilme, azlığı kanaate taşıyabilmenin adıdır sabır.

Sabır, aksini yapma imkânı varken ahlakî erdemlere inadına sarılabilmektir. Davranışlarını seçme inisiyatifini kullanarak beşer olmaktan insan olmaya yelken açmaktır.

Sabır, modern hayatın dikte ettiği mutluluk kültürü açısından insanlara artık akıllıca gelmese de ilişkilerin derinliğini belirlemede ve devamlılığını sağlamada en vazgeçilmez, en gerçekçi çözüm olmaya devam etmektedir. “Sabır ışıktır” (Müslim) hikmetince sabır ışığı ile aydınlanan hayatlar ancak etrafını aydınlatıp insanlara yeni ufuklar açabiliyor. Asr suresinde birbirine sabrı tavsiye edenlerin hüsran ve zarardan kurtulduğunu okuyan mü’min ancak sadece ve önce kendini düşünenlere bambaşka bir çıkış kapısı gösterebiliyor.

“Sabırla ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin” ( Bakara 153) fermanında, mü’mine aynı zamanda ilahî yardımı sadece duayla beklemenin yetmeyeceği öğretiliyor. Direnişin, eylemle birleşmesi halinde bizi “Sabûr-çok sabırlı-” olana yaklaştırabileceği mesajı da verilerek.

Kul olduğu bilincini unutan insanlar ancak kendilerini ilk sebepmiş gibi görmeye başlarlar. Bu, insanoğluna sayılamayacak nimetler ihsan edeni görememe miyopluğu tedavi edilmediğinde bütün hayırları kaçırmaya da sebep olabilir. Elinde olana şükreden insan nimetin asıl sahibini bildiği için o nimet elinden gidiverirse nasıl davranacağını bilir. Sabır ve şükür insanı geçici olanın şarlatanlığından kurtarıp kalıcı olanın dinginliğine ulaştıracak iki kanattır. Ne mutlu iki kanadını da hakkıyla kullananlara…

Meral Günel

04.21.08

İslam Kardeşliği Ne Gerektirir?

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 6:23 pm yazan: Minik Kelebek

اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ
 فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ
 اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır.  Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n  kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.

Müslüman barış, selamet ve esenlik davetini kabul ederek Allah’ın koruması altına giren kişidir. İslam, “es-Selam” olana, her şeyi selamette kılana teslim olmak, kendini insana şah damarından yakın olana (Kaf 50;16) emanet etmektir. Müslüman, iradesini Allah’ın iradesi içinde eriterek O’na yaklaştığı ölçüde haksızlıktan, zulümden, bencillikten, mütecessis ve mütekebbir olmaktan uzaklaşacak, Peygamberin sunduklarına sarıldığı ölçüde O’na yakınlaşacaktır. Hakk’a giden yolun yalnız aşılamayacağının, daimî uzletin marazî olduğunun bilinciyle halkla, Hakk’ın razı olacağı bir birliktelik gerçekleştirecektir. Bu Hadis-i Şerifte bir müslümanın diğer müslümanla ilişkisinin temel dayanakları sunulmaktadır.

Mü’minlerin birbirleriyle kardeş ilan edilmesi hem Kur’an-ı Kerim’de ( Hucurat 49; 10) hem de hadislerde vurgulanmıştır. Bu kardeşlik, varlık sebebini aynı dine mensup olmaktan alarak köle-efendi, zengin-fakir, siyah-beyaz, kadın-erkek ayrımı yapmadan, etnik ve kültürel farklılıkları ayrılık vesilesi değil, renklendirici unsurlar olarak görmeyi gerektiren toplumsal bir bağ oluşturur. Bu bağın gücü öylesine kuşatıcıdır ki, İslam toplumuyla uzlaşı içine girmiş zimmîler ve muahedleri de kapsamına alır. Bu bağlamda mü’minler kardeşçe yaşamanın tüm sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlüdür. Dünyada haksızlığın engellenmesine, temel insan hak ve hürriyetlerinin tesisine katkıda bulunmak, ülke içerisinde ise bunlara ek olarak mü’min kardeşler arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözüme kavuşturmak, haksızlıkta ısrar edenlere karşı haklının yanında yer almakla yükümlüdürler. (Kur’an Yolu; c.5, s.93)

Din kardeşi olmak didişmeyi değil dayanışmayı, aldatmayı değil paylaşmayı, umursamazlığı değil diğergâm olmayı gerektirir. Size, dünyanın neresinde olursanız olun köklerinizi hatırlatır. Damar damar çekilirsiniz kendisinden neşet ettiğiniz köklere doğru. Kopamaz kaybolamazsınız. Kardeşlik duygusunu korumak sizi kaoslardan kurtarır, yitip gitmezsiniz. Hayata tutunur, yeni başlangıçlar dokursunuz gönül tezgahınızda. Kendinizi bir topluma ait hissederek gel geç hevesler peşinde koşmazsınız. Bu nedenledir ki Kur’an ve Sünnet müslüman kimliğini inşa ederken kardeşlik vurgusuna ayrı bir önem verir. Dinin öngördüğü kardeşlik anlayışı bihakkın hayata geçirildiğinde genç yaşlı tüm insanlar kendisine toplumda bir yer bulacak böylece başkalarının onayına ihtiyaç hissetmeden, onay görmeyen bağlılıklara sarılmayacaktır.

Toplumu besleyen ana damarlardan biridir kardeşçe yaşama ilkesi. “Müslüman müslümana zulmetmez, onu düşmana teslim etmez” ifadesi, ihaneti, arkadan vurmayı kişisel çıkarı toplum menfaatinin önüne geçirmeyi yasaklayan, maddî-manevî her türlü zulmü, haksızlığı önce zihinlerden sonra da yaşantılardan kazıma çabasını gösteren bir ifadedir. Toplumsal huzuru dinamitleyecek hiçbir girişimin onaylanamayacağının bildirgesidir aynı zamanda. Müslüman’ın, müslüman olmasının doğal sonucu olarak zihninde böyle çarpık bir düşünceye yer olamayacağının ilanıdır. Mü’mini “Kendisi için arzu ettiğini din kardeşi için de arzu etme”(Buhari, İman 7) düsturuna taşımada kılavuzluk yapacak kriterdir.

Bu hadiste, kardeş olmanın hayatı ve ilişkilerin tüm boyutunu kuşatan yönüne sorumluluk eksenli bir perspektif kazandırıldığını da görmekteyiz. Birbirinden haberdar ve birbirine duyarlı insanlardan oluşan bir toplum modeli sunulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında sıkıntıların, biz onlardan kurtulmak için boğuşup dururken, fark edemeyeceğimiz bir şekilde hayatın anlamını sunduğunu düşünmek mümkün. İster maddî ister manevî boyutta olsun sıkıntılar, onu yaşayanla ona şahit olan için sınanma sürecidir aslında. Sıkıntıyı yaşayan için sabırla direnebilme, sıkıntıya şahit olan için ise yardıma ihtiyacı olana destek elini uzatabilme kabiliyetinin ortaya çıkacağı bir sınanma süreci. Yani aslında insanlık kabiliyetimizin ortaya çıkacağı bir süreç.

Bu insanlık yarışındaki zorlu etaplardan biri de başkasının geçmişinde gördüğümüz ayıp ve kusurların üzerine gitmeden, bağışlayıcı ve hoşgörülü olabilme kısmıdır. Hata ve kusurların ifşa edilmesi, durumun ıslahına bir katkı sağlamadığı gibi insan onurunun zedelenmesine ve kişinin duyarsızlaşmasına vesile olabilir. Tenhalarda işlenen yanlışlıklar alenî olarak yapılmaya başlar. Bu durum ise yanlış yapanı yolundan döndürmediği gibi yanlışın yayılmasına da zemin hazırlayabilir. Kardeş olmak, kardeşine karşı sorumluluk taşımak demektir. İlişkileri daha ileri seviyelere taşıyabilmek için elden gelen gayreti göstermeyi gerektirir. Kaldı ki, kusur örtücü olmak, o kusura karşı duyarsız olmayı da gerektirmez. Suçun/yanlışın işlenirken görülmesi halinde takınılması gereken tavır bellidir: İnsanların bilinçlenmesine yardımcı olarak suça engel olmaya gayret etmek Buradaki hassas denge, insanın geçmişinde yaşadıkları ile ilgili olarak kişilik haklarının korunması yönünde ayarlanmalıdır. Müslümana düşen görev içindeki merak ve öğrenme dürtüsünü, kendisini ve tüm insanlığı bir adım ileri taşıyacak ilim yolunda kullanmasıdır. Kur’an’da yasaklanan da fıtratımızdaki bu araştırma hissinin dumura uğramış hali olan tecessüstür.

Meral Günel

Daha Yaşanır Bir Dünya İçin

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 6:20 pm yazan: Minik Kelebek

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ
ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ

Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin.
Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun.
Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.

Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.

İman gönülden bağlılık ve teslimiyettir

Kabına sığmaz bir coşkuyla insan hayatına müdahil olarak ona yön verir, kılavuzluk yapar. İmanın bu özelliği, bilinçli bir tercihle gerçekleştiğinde ortaya çıkar. Körü körüne inanmak imanın kalitesine halel getirir.

Mü’minin, imanını taklitten tahkik seviyesine yükseltme görevi vardır. Çaresiz bir boyun eğiş de imanı tanımlamaz. İmanda iyi ve güzel işler yapmaya motive eden bir taraf mutlaka bulunmalıdır. İnsanı bulunduğu yerden alıp daha yüksek seviyelere yönlendirmesi gerekir; en azından bunu gerçekleştirme formüllerini sunabilmelidir müntesiplerine. Yoksa, yürekte sıkışıp kalan bir inanış kişiye yük olmaya başlar; insana inandığı ilkelerin ne işe yaradığını izah edemeyen bir yük.

Gerçek iman, birey ve topluma düşünce-duygu ve davranış etkileşiminde fıtrata uygun önermeler sunarak dünya-ahiret dengesini sağlamaya çalışır. İhtiyaca en uygun olan formüller de yine gerçek dinin kurucusu ve elçisinden gelir.

İnsanın yeryüzüne adım attığı ilk dönemde yalnızlığın ona uygun olmadığını bilen Allahu Teala, kendi cinsinden eşler yaratıp, tanışıp kaynaşabilsinler diye ademoğlunu çeşitli kabilelere ayırırken (Hucurat/13), mayasını bozacak tek başınalıktan da korumuş oluyordu. Tek başına yaşamaktan korunan insan, toplum içinde de başına buyruk yaşamayacak, uyulması beklenen kurallara asgari düzeyde de olsa uyacaktı. Yukarıya aldığımız hadis-i şerif, bu kurallardan bir demet sunmakta bizlere; komşularla iyi geçinme, misafire ikram ve diline sahip olma.

İyi Geçinmeye Komşudan Başlamalı

Modern hayatın bizi sıkıştırdığı pencereden, inançlarımız ile sosyal ilişkilerimiz arasındaki kopmaz bağı yeterince net göremiyoruz. Dini sadece maneviyatımız için gerekli bir fenomen olarak algıladığımızda, Hz.Peygamberin bu ve benzeri hadisleri bizi şaşırtıyor. İyi müslüman olmanın, inandığı değerlere sahip biri olmanın komşuluk gibi, misafirlik gibi konuşma adabı gibi biraz da kültürel dokuyu yansıtan insani ilişkilerle bağlantısını görmek, bugünün zihni bölünmüş müslümanına şaşırtıcı gelebiliyor. Zihni bölünmüş diyoruz, çünkü çalışma saati, ibadet saati, ibadet yeri vb. ayrışmalar müslümanın hayata bakışını doğru bir şekilde yansıtmaz. Müslüman için hayatın dinî olan ve olmayan diye iki ayrı cephesi yoktur. Din sizin Allah’a kulluk borcunuzu nasıl yerine getireceğinizi tanzim ederken komşunuza karşı davranışınızda sizi kendi halinize bırakmaz. Komşusu açken tok yatanı kendinden saymayan Peygamberin (Hakim 4/167) mesajını doğru okuduğumuzda manevî alemdeki tatmin vasıtalarımızın neredeyse tamamen maddî yaşantımızdan beslendiğini görürüz. Bunun sonucu olarak da öncelikle sosyal çevremize karşı duyarlı olmamız gerektiğini anlayabiliriz. Yakın çevremizin kimlerden oluştuğunu bilmemek, hastalıklardan, yaşanılan maddi manevi sıkıntılardan, kayıplardan, sevinçlerden haberdar olmamak, pişirilen çorbayı dahi komşuyla paylaşabilmek için suyunu çok koymayı öğütleyen Hz. Peygamberin (Müslim, Birr 142) hassasiyetinden bizi koparacaktır.

İnsanın olduğu her yerde sevgi, sabır, adalet, hoşgörü, merhametin olması beklenir. Bu değerlerden arıtılmış ilişkiler ağı, hayatı kısa zamanda kaosa sürükler, dünyada cehennemi yaşatır. Bu durumda çevremizi daha yaşanılır kılmaya başlayacağımız nokta da bellidir: İman etmek ve bu imanın doğal sonucu olarak iyi geçimli insan olmaya komşularımızdan başlamak. Hz. Peygamber, Cebrail (a.s)’in getirdiği uyarı mesajlarıyla komşunun komşuya neredeyse mirasçı kılınacağını sandığını söylerken (Buhari, Edeb 28) bizi, çevremizi iyilik ateşiyle aydınlatmaya ve çevremizde kimlerin yaşadığına, maddî manevi ihtiyaçları konusunda duyarlı olmaya da davet etmektedir denebilir. Zira sosyal hayatın aileden sonraki halkasını komşular oluşturmaktadır.

Misafir Evin Bereketidir

İnsanların birbirlerine güvenlerinin giderek azaldığı günümüzde, mesken anlayışımızda önemli değişimler yaşanmakta. Evlerimizin tefrişatında misafire ayrılan alan işlerliğini kaybediyor. Modern hayatın getirdiği yoğun meşguliyetlerin de  etkisiyle komşuluk ilişkileri büyük yara aldı. Kendimize yeter olmayı komplekse varma noktasında yanlış yorumladığımızı da buna eklersek komşu komşunun külüne değil yüzüne muhtaç oldu dediğimizde yanlış söylemiş olmayız.

Bizler, misafiri evin bereketi sayan medeniyetin çocuklarıyız. Bugünün dünyasında ise insan unsurunu bertaraf eden sanal ilişkiler merkeze alındıkça kalabalıklar içinde yalnız olanlar kervanı büyümeye mahkûm olacak gibi görünüyor. Hayata bakışımız sadece kendini önceleyen tutumlara neden oldukça, misafir kavramımıza “tanrı misafiri” anlamı yüklenemez oluyor. Haber vermeden “uğrayıvermek” artık kabalık olarak algılanıyor. Aslında insana hizmet için var olması gereken evlerimiz misafir kabul edemeyecek kadar daraldı; bizler de misafirimizi dışarıda ağırlayarak bu ağır yük(!)ten kurtulabildik. Misafire kendi evinde kendi eli ve gülen yüzüyle ikramda bulunmanın verdiği tatmin duygusunu da en gösterişli ve en kusursuz organizasyonlarda arar olduk. Oysa büyüklerimizden aldığımız mirasa göre misafir bereketiyle gelirdi; zengin fakir ayrımı yapılmaz, yorgunluk vb. kişisel zaaflar belli edilmez, duası alınmaya çalışılırdı. Misafire yapılacak en önemli ikram da güler yüz ve neşe olurdu. Günün yorgunluğu artık gelecek ya da gidilecek misafirliklerle atılamıyor. Evde ebeveynlerin özellikle annelerin, misafir geleceğini duyduğunda estirdiği gerginlik rüzgârı en çok da çocukları etkiliyor. Annesini bu kadar geren misafiri huzur getiren değil, baştan savılması gereken biri olarak gören yarının büyükleri giderek misafirden bir “hoş geldiniz”i dahi esirgiyor. Bir ses çıkarsa anlıyoruz çocuğun/gencin evde olduğunu. Kültürel mirasın taşıyıcıları olarak modern hayatın ve teknolojinin ilişkilerimizde meydana getireceği tahribatı en aza indirecek formülleri bulmak zorundayız. Yaratılmış olmak itibariyle eşitlenen kullar olduğumuz gerçeğini göz ardı etmeden insana değer vermeyi bilmeli, bunu da lütufta bulunmak için değil, Allah’ın lütfuna mazhar olabilmek için yapabilmeliyiz.

“Ya Hayır Konuş veya Sus”

İslam’ın gerek ibadetlerle ilgili gerekse imanî ve ahlakî konularla ilgili tekliflerinde en önemli hususlardan birisi de insanın bilinçli davranmasıdır. Gerekli gereksiz her şeyi şakaya, espriye boğmak, davranışlarında baştan savma bir tavır sergilemek dinen hoş karşılanmadığı gibi yaptığı işi, söylediği sözü dikkatsizce sarf etmek de müslümana pahalıya mal olur. İhmalinizden kaynaklanan bir yanlışlık ibadetinizin bozulmasına, yanlışlıkla söyleyiverdiğiniz bir söz nikâhınızın düşmesine sebep olabilir. Bu yüzden aklî yeterliliği olmayan dinen sorumlu sayılmamış, Kur’an-ı Kerim de sık sık insanı şuurlu davranmaya davet etmiştir. Dilin kullanımında da hareket noktası olarak söylenecek sözün hayır mı değil mi bilincine davet edilen müslüman, öncelikle hayrın ne ve nerede olduğunu tespit edecek olgunluğa ulaşmak zorundadır. Teennî ile, sakin ve dikkatlice atılan adımlar insana büyük pişmanlıklar yaşatmaz. Ağzımızdan çıkmadan esirimiz olan sözlerin, ağızdan çıktığında esiri olmak istemiyorsak daima hayrı söylemeye gayret etmek gerekir.

Meral Günel

Sağlık Ve Boş Vakit

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 6:14 pm yazan: Minik Kelebek

İbn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Sağlık ve boş vakit, insanlardan pek çoğunun bunlardan faydalanmak hususunda aldandıkları iki büyük nimettir“ (Buhari, Rikâk 1)

İnsanı doğum ve ölüm çizgileriyle kuşatan “zaman”ı en anlamlı bir şekilde değerlendirebileceği bilincin zirvesine davet ediyor bu hadis-i şerif. Sahibi olup da kadir ve kıymetini bilemeden hodbince kullandığımız iki önemli nimete dikkatimizi çekiyor: Sağlık ve boş vakit. İnsanın elinden akıp da gidiveren onca nimet arasından bu ikisinin öne çıkarılması manidar değil mi? Biri maddî diğeri manevî tekamülümüz için sıçrama tahtası olabilecek iki önemli değerden söz ediyoruz. Sağlık olmadan birçok ibadeti eda edemiyoruz, sosyal hayatta bazı zorluklarla karşılaşıyoruz. Kendimizle baş başa kalabileceğimiz boş vaktimiz olmadan ise içsel bir yolculuğa adım atamıyoruz.

Yaşadığımız çağ, içinde bulunulan “ân”ı idrak etmemize fırsat tanımıyor. Geleceğe endekslenmiş hayatlar yaşıyoruz. Düşünme ve nefis muhasebesi için ayıracak zamanımız yok. Belki de bunlardan kaçarak gereksiz meşguliyetlere sığınıyoruz. Varlığımızın anlamına ilişkin sorularla karşılaşma korkusu, bize nereden gelip nereye gittiğimizi, kim ve ne olduğumuzu hatırlatacak herkes ve her şeyle aramıza mesafe koyuyor. Böylece zengin olan fakirden, sağlıklı olan olmayandan, genç olan yaşlı olandan uzaklaşıyor. Bizi tefekkürün eşsiz derinliğine, insan olmanın yüceliklerine ulaştırabilecek vakitlerimizi de, Allahu Teala’nın üzerine yemin ettiği (Asr Suresi) kudsiyetinden koparıp, “boş” sıfatı aldıklarında “öldürülecek” ucûbeler olarak algılıyoruz.

Zaman merkezli bir medeniyet kuran İslam’ın bu konudaki tavrı daha çok ibadet anlayışında ortaya çıkar. İslam, günlük (beş vakit namaz), haftalık (Cuma namazı), yıllık (oruç) ve ömürlük(hac) periyotlarda ifa edilmesi gereken ibadetler koyarak, insanı daima zamanın bilincinde olmaya davet eder (Ali Murat Daryal, Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri). Hatta mü’min kardeşinin ölümünde kılacağı cenaze namazı gibi insanı rutin planlamalarının dışına da çıkarabilir. Bu bilinç, “O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul; ve yalnız Rabbine yönel (isteyeceğini O’ndan iste)” (İnşirah/ 7-8) kelamıyla zirve yapar. İbadet, dua, tebliğ ve irşad gibi dinî faaliyetler kadar çalışma, üretme, öğrenme-öğretme, yardımlaşma ve dayanışma gibi dünyevî faaliyetler de ayetin kapsamına dahil edildiğinde İslam’ın, hayatın her iki cephesini (dünya-ahiret) nasıl dengelediği daha açık görülecektir.

Sürdürdüğü ömrün her anının hesabını vereceğini bilen insan için boşa geçirilecek zaman yoktur. Ömür, ancak en kıymetli sermaye olarak değerlendirildiğinde arkada “hoş bir seda” bırakılabilir ve boş vakitler, arınma ve yeniden dirilme fırsatı olarak görülebilir.

Ataullah İskenderî’ye atfolunan şu söz, bu konuda yolumuzu aydınlatıcı olacaktır: “Allah katındaki değer ve kıymetini öğrenmek isteyen, hangi işle meşgul olduğuna baksın.”

Meral Günel

04.20.08

Bir Mümini Sevindirmek

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 12:49 pm yazan: Minik Kelebek

Mişkâtü’l-Mesâbîh’in ilim bölümü birinci faslında, Ebû Hureyre (ra)’dan nakledilen Hadîs-i Şerîf’te Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur:
Kim bir müminin, dünya sıkıntılarından birini gideri(p onu sevindiri)rse, Allah Teâlâ da, kıyamet gününde onun büyük bir sıkıntısını giderir.

Rivâyetler
Bir çok rivayeti bulunan Hadîs-i Şerîf’in sıhhati konusunda en küçük bir endişe söz konusu değildir. Bu da hadisin taşıdığı mesajın, insan ve toplum hayatı bakımından öneminin dolaylı bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Hadiste yer alan “nefes aldırır”, “önünü/yolunu açar”, “rahatlatır”, “kurtarır”, “sevindirir” anlamlarına gelen farklı kelimeler, aslında Müslüman’ın başındaki sıkıntının küçük veya büyük olduğuna bakılmadan bir şekilde giderilmesini sağlamayı veya böyle bir neticeye vesile olmayı değişik anlamlarla ortaya koymaktadır.

“Sıkıntı” diye tercüme ettiğimiz hadisteki “kürbe” kelimesi, insanın adeta nefes almasını zorlaştıran, teneffüs yollarını tıkayan maddeye ve verdiği rahatsızlığa benzetilmiştir. Bu durumun giderilmesi de kişinin “nefes almasını sağlamak”, adeta sıkıntı içindeki kişiyi yeniden hayata bağlamak gibi fevkalade önemli bir işlem olarak takdim ve takdir edilmiştir. Böyle bir işlemin, zorluğu veya kolaylığı ya da basit bir şekilde yerine getirilmiş olması değil, bizzat bu ilginin kendisi ve rahatlatmanın gerçekleştirilmiş olması önemli görülmüş ve gösterilmiştir.

Küçük bile olsa bir üzüntü, keder, güçlük ve sıkıntı bazı insanlar için önemli ve büyük görünür. Böyle bir durumda onlara yardımcı olmak da aynı şekilde önem ve anlam kazanır. Bizim hiç önemsemediğimiz bazı şeyler, başkaları için çok önemli ve pek öncelikli olabilir. Sıkıntıyı, onu çekene göre değerlendirmek gerekir.

Öte yandan hadisimiz, Müslümanlar için büyük önem taşıyan ahlâki kural ve edepleri bir arada toplamış uzunca bir rivayetin başında yer almaktadır. Bu durum İslam ahlakının “yaratıklara şefkat” diye tanımlanan bölümünün açılım noktasına işaret etmektedir. Ayrıca çok önemli bir noktayı, yani bir mümine yardımcı olmak için, onun mümin olma niteliğinin yeterli olduğunu belirlemektedir. Esasen bir başka hadisten öğrendiğimize göre Müslüman zalim de olsa, onun “mümin kardeş” olma özelliği devam eder. Nitekim sevgili Peygamberimiz:

- “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et.” buyurmuştur. Kendisine sormuşlar:

- Mazlum kardeşe yardımı anladık, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz?

Hz. Peygamber bunun üzerine:

- “Onu zulmünden vaz geçirirsiniz. Bu da ona yardımdır.”  buyurmuştur.

Dolayısıyla günahkar ve fâsık da olsa mümin, öteki müminlerin ilgi alaka ve yardımlarına layıktır. Bu, asla bir ayırımcılık ve kayırma anlamına gelmez. Çünkü “kardeşlik” kavramının dayanağı nasıl “ortak iman” ise, bu alaka ve yardımlaşmanın gerekçesi de müminin iyiliği, dürüstlüğü ya da hata ve günahları değil, imanıdır. Hadisteki “mümin” veya “Müslim” kayıtlarının mutlak olarak zikredilmiş olması bunu göstermektedir. Zira “mutlak kemaline masruftur.” yani herhangi bir kayda bağlanmamış ifadeler, genelliği içinde değerlendirilir.

Hadisimizin devamında “bir Müslüman’ı sevindirme” işlemine bir anlamda örnek verilmek üzere “borcuna sıkışmış olana süre tanımak, borcun bir kısmını ya da tamamını bağışlamak ” vs. gibi rahatlatıcı davranmaktan ve Müslüman’ın ayıbını örtmekten bahsedilmekte ve bunların karşılıklarının da yine ahirette aynı cinsten görüleceği bildirilmektedir. Sonunda da “Kişi din kardeşine yardımda bulunduğu sürece Allah Teâlâ’nın da o kuluna yardım edeceği” duyurulmaktadır.

Dünya-Ahiret Sıkıntısı Farkı
Burada dikkatten uzak tutulmaması gereken bir başka nokta da “dünya sıkıntılarından” kaydıdır. Zira dünya nasıl fâni/sonlu ise, “dünya sıkıntıları” da neticede gelip geçicidir. Temel niteliği ve konumu geçicilik olan herhangi bir sıkıntıyı bir Müslüman’dan gidermenin karşılığı, bâkî/sonsuz olan ahiret sıkıntılarının birinden kurtulmak olarak bildirilmiştir. Yani dünyada bir mümini sevindirenin elde edeceği karşılık ahirette sevinmektir. “el-Cezâ min cinsi’l-amel= Karşılık, amelin cinsindendir.” sevindiren, sevindirilir. Pek tabiî olarak böylesi güzel bir sonuca kavuşmak, ahirete inanan ve hesap kaygısı taşıyan herkesin emeli ve arzusu olmak gerekir.

Küçük ve önemsiz sayılan herhangi bir sıkıntıyı mümin kardeşinden herhangi bir yolla gidermek de bir iyilik ve “ihsan”dır. “İyiliğin karşılığı da ancak iyiliktir.” (Er-Rahùa, 60; El-En’âm, 160) Ayrıca Allah Teâlâ: “Kim bir iyilik getirirse, ona getirdiğinin on katı vardır.” (El-Bakara, 216) diye ahiretteki iyiliğin ölçüsünü de bildirmiş bulunmaktadır.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan   

Peygamber Rehberliğinde Çocuk Eğitmek

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 12:45 pm yazan: Minik Kelebek

Ebû Hüreyre (ra) şöyle dedi: Hz. Ali’nin oğlu Hasan  (ra) sadaka edilen hurmalardan birini alıp ağzına atmıştı.
Bunu gören Rasûlullah: “Kaka, kaka! At onu! Bizim sadaka edilen şeyleri yemediğimizi bilmiyor musun?” buyurdu.
(Buhari, Zekat 60; Müslim, Zekat 161)

Bu hadise, Hz. Peygamberin Mescid-i Nebevî’de, zekat olarak toplanan hurmaların dağıtımını kontrol etmesi esnasında yaşanmıştır. Hz. Hasan’ın hurmayı ağzına atışına Rasûlullah’ın tepkisini anlayabilmek için “Muhammed (sav) ailesine sadakanın haram kılındığı”nı, bunun sebebinin ise konuyla ilgili diğer rivayetlere göre “sadakaların insanların kirleri” (Müslim, Zekat 168) olduğunu bilmek gerekir.

Zekat temizlik demektir. Zekatını vermek suretiyle insan, dünyevileşme temayülüne bir karşı duruş sergilemiş olacaktır. Allah’ın kendisine lütfettiği mal varlığında yine Allah’ın ihtiyaç sahipleri için takdir ettiği miktarı gözden çıkarmak bir yürek işidir her şeyden önce. Zekat, yüreğin ve zihnin, maddeciliğin insânî hasletleri körelten kirlerinden temizlenmesine vesiledir. İnsanın tezkiye aracıdır. Bu bakımdan, zekatlar, sadakalar insanın kirleri olarak tavsif olunmuştur. Yine bu sebeple Hz. Peygamber, kendisine verilen yiyeceklerin zekat yahut sadaka olup olmadığını öğrendikten sonra yemiştir.   

Hadis bizlere ayrıca, Hz. Peygamberin küçük torununu nasıl terbiye edip ilgilendiğini de göstermektedir. Malumdur ki küçük yaşta verilen eğitim taşa kazınan yazı gibidir. Yıllar geçse de izi silinmez. Çocuğun eğitiminde ise en önemli ve öncelikli görev aileye düşmektedir. Modern hayatın çok fazla örseleyip değersizleştirmeye çalıştığı aile yaşantısının köklerinden tamamen kopmaması için her bireyin işlevsel bir fonksiyonunun olabilmesi, dolayısıyla hayatın daha anlamlı bir şekilde yaşanılabilir olması için yapılabileceklerden bir örnek de mevcut bu hadiste. Aile büyüklerinin, torunlarıyla olan ilişkilerine bir örnek. Sahip olunan ahlak anlayışı, değerler ve inanışların yeni nesle aktarımında o büyülü ilişki (dede / babaanne/ anneanne- torun ilişkisi)nin niteliği, günümüzün modern, çekirdek aile yapısı, çok meşgul ebeveynler dikkate alındığında daha bir anlamlı gözüküyor.   

Din eğitimi ilkeleri açısından değerlendirildiğinde ise bu hadisten şu sonuçlar çıkarılabilir:

Çocuğun eğitiminden öncelikle aile sorumludur.
Aile büyükleri çocuklarını haram lokmadan korumalıdır.
Çocuk bir hata yaptığında üzerinden zaman geçmeden, “küçüktür, ileride öğrenir” demeden uygun bir şekilde düzeltilmelidir. Unutulmamalıdır ki alışkanlıklar tekrarlardan doğar.
Çocukla anlayacağı bir dille konuşulmalıdır.
Bir davranışı yasaklamakla yetinilmeyip, çocuğun seviyesine uygun bir şekilde yasağın sebebi anlatılmalıdır.
Çocuğa -özellikle dinî konularda- verilen ilk bilgilerin doğru olmasına dikkat etmelidir.
Yaşının gerektirdiği kadar, her bilgi değil ama mutlaka doğru bilgi verilmelidir.
Çocuklar zaman zaman büyüklerin meclislerine katılmalı, çeşitli adab ve erkanı gözlemleyerek öğrenmeleri sağlanmalıdır.

Meral Günel

Allah’ın Ölçüsü

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 12:43 pm yazan: Minik Kelebek

Ebu Hureyre (ra)’den nakledilen bir hadis-i şerifte sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdular: “Allah sizin suretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34) İmaj ve görüntünün en belirleyici etkenlerden biri olduğu ve bunun için büyük harcamaların yapıldığı günümüzde,Allah Rasulü’nün bize hatırlattığı bu ölçüyü tekrar tekrar okuyup hafızamıza nakşetmeliyiz. Görüldüğü üzere Yüce Allah bu ölçüyle, niceliği değil niteliği, kabuğu değil özü, maddeyi değil manayı, şekle indirgenmiş ameli değil samimi niyeti öncelemekte ve bunu önemsemektedir.”Gizli ve aşikâr her şeyi bilen” (Nahl, 19), “..kalplerin gizlediklerine vakıf olan..” (Gâfir, 19) Cenab-ı Hak katında kalıcı olan, niyetlerimiz ve amellerimizdir. Ceza veya ödüle değer bulunacaklar da bunlardır. Ne izafî ve itibarî olan dış güzelliğimiz, ne elimizde emanet olan mal ve servetimiz, ne de ancak faniler için bir değeri olan makam ve mevkimiz ilâhî adalet terazisinde yer alacaktır. Orada tartıya girecek şey, Allah’ın bize lütfettiği bu nimetleri olumlu ya da olumsuz yönde kullanmamız, başka bir ifadeyle bunları değerlendirirken,göstereceğimiz niyet, tutum ve davranışlarımızdır. Onun için Cenab-ı Hak, “…mal ve çocukların fayda vermeyeceği hesap gününde ancak selim bir kalbin işe yarayacağını…” (şuâra, 19) bildirmiş, Allah Rasulü de “..yapılan işlerin ancak niyetlere göre değer kazanacağını..” (Buharî, Iman, 41) ifade etmiştir. Onun için insanlar sadece “iman ettik” demekle kurtulamayacaklardır. (Ankebut, 2) Hatta namaz kıldık, oruç tuttuk, defalarca hac ve umre yaptık demek de yeterli olmayacaktır. Acaba bu ibadetlerle ulaşmamız arzu edilen ahlâkî niteliklere sahip olabildik mi? Halkın ve Hakk’ın lehimize şahitlik yapabilecekleri bir düzeye ulaşabildik mi? Mahşer gününde, başta ailemiz olmak üzere kimsenin yakamıza yapışmayacağı bir hayat yaşayabildik mi? Arkamızda kalanlara, hiç tükenmeyen, harcandıkça çoğalan bir ahlâk ve fazilet mirası bırakabildik mi? İşte bu sorulara vereceğimiz cevaplar Müslümanlığımızın kalitesini de belirlemiş olacaktır.

Gönül rahatlığı içinde kapılarını Allah’a açabileceğimiz bir kalp ve O’nun huzuruna sunabileceğimiz ameller için çaba göstermek zorundayız. Maddî refahımız ve bedenî zevklerimiz için gösterdiğimiz küçük bir kısmını bu alana taşımamız bile, hesap gününde yüzümüzün ak olmasına yeterli olabilecektir. Başta kendimiz olmak üzere,yakın ve uzak çevremiz üzerinde yapacağımız bir gözlem, bütün insanların sanki tek bir amaç için çalıştıkları izlenimini doğurmaktadır. “Niçin çalışıyorsunuz?”sorusunun karşılığı genellikle “ekmek parası için” veya “çoluk-çocuğun rızkını kazanmak için”dir. Aslında birçokları için o ekmek parası çoktan kazanılmış, çoluk-çocuğun rızkı fazlasıyla elde edilmiştir.Ama, torunlarının, gelecek nesillerinin rızkı da sanki onlar üzerine yükümlüdür. Kazanacak, sürekli kazanacak, maddî refahın ve bedenî zevklerin zirvesine ulaşacak, biriktirdikleriyle de kendinden sonrakilere rahat bir hayat yaşatacaktır. Acaba insan olarak hayatımızın yegane gayesi bu mudur? Helâl yoldan kazanmak,meşru şekilde sarf etmek, tabiatıyla dinimizin de tasvip ve teşvik ettiği bir şeydir ama tek şey değildir. Esasen bu, dünyada insanca yaşayabileceğimiz zeminin oluşmasına yardımcı olan asgari şarttır. Dikkat edilirse, bu asgari şartta diğer canlılarla aynı düzlemdeyiz. Onlar da karınlarını doyurmak ve yavrularını büyütmekte bizden daha az gayretli değillerdir. O halde, Allah ve Rasulü’nün arzu ettiği insanlık ideali, helâl yoldan rızkını temin eden insanın ilâve çabalarıyla hayat bulacaktır. Bu aşamada insanı yücelten maddî kazanımlar değil, manevî etkenlerdir. Bu etkenlerin vücut verdiği iyi niyet ve ahlâkî erdemler kişinin bedenine de, mal ve servetine de yön vereceği için onu, sadece yaşamak ve üremek için karnını doyuran diğer canlılardan ayıracak, yemesini içmesini ve diğer beşerî ihtiyaçlarını karşılamasını da ibadet haline dönüştürecektir. İşte insanı hayvandan farklı ve üstün kılan çaba budur. Bu farklılık, onun akıl nimetine sahip olmasının doğal sonucudur. Ancak, bu nimeti Yaratıcının istediği yönde kullanma çabasını göstermeyen insan sadece farklı olmakla kalır, üstün olamaz. Hatta aklının yardımıyla düşeceği kötülük gayyasında hayvandan da aşağı bir mertebeye inebilir. (A’râf, 179)

Burada yorumlamaya çalıştığımız hadis yukarıda söylediklerimizin veciz bir ifadesidir. Cenab-ı Hakk’ın neye değer verdiğinin ve hesap gününde neyi ölçü alacağının açık beyanıdır. Üç günlük dünyada itibar vesilesi olduğu için bakımına azami gayret gösterdiğimiz bedenî varlığımızın, üzerine titrediğimiz servetimizin, ebedi alemde, hesabını vermek zorunda kalacağımız bir yük haline dönüşmesi işten bile değildir. Bu dünyadan göçerken sırtımızda yük taşımamak için,Cenab-ı Hakk’ın emaneti ve aynı zamanda imtihan vesilesi olan can ve malımızı, Onun rızasına uygun niyet ve amellerle bizi cennete ulaştıracak bir binite dönüştürelim ve bu konuda ümmetini uyaran sevgili peygamberimizin şu sözüne kulak verelim: “Kıyamet gününde bir kul şu sorulara muhatap olmadıkça yerinden ayrılamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiği?  Öğrendiği bilgiyle ne yaptı? Malını nereden kazandı ve nereye harcadı? Vücudunu nerede yıprattı?” (Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme, 1)

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal   

Sevdiğinizi Söyleyin

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 12:39 pm yazan: Minik Kelebek

Muaz İbni Cebel (ra)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav), Muaz’ın elini tutmuş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey Muaz, Allah’a yemin ederim ki ben seni gerçekten seviyorum. Sonra da ey Muaz sana her namazın sonunda: ‘Allah’ım! Seni anmak, sana şükretmek ve sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et!’ duasını hiç bırakmamanı tavsiye ediyorum.” (Ebû Davud, Vitr 26; Nesâî, Sehv 60)

İnsan, ilişkileriyle var olan ve hayatını bu ilişkiler çerçevesinde anlamlandıran bir varlık. İnsanın sosyal çevresiyle bağının niteliği ve kalitesi, İslam’ın bireysel planda nihaî hedefi olan dünya ve ahiret saadetinin anahtarı konumundadır. Bu anlamda bir Müslüman’dan beklenen, hayatın içinde, insanların arasında ve sorumluluklarının bilincinde olarak hayatını sürdürebilmektir.

Tek başına iyi olmak, tek başına âbid, alim, arif… olmak övünülecek özellikler arasında yer almaz. Buna karşılık, hayata anlam katarak yalnızlığın insanı içine gömdüğü dipsiz kuyulardan çıkaran birliktelikler teşvik edilir. “Allah için” sevebilmenin kazandırdığı güçle tekâmül ufkuna birlikte kanat açabileceği dostları / yakınlarını - en azından sadece insan oldukları için - sevmenin, sıradan alışkanlıklar başta olmak üzere davranışların tümüne rengini vermesi beklenir.

Dostlarımıza duyduğumuz sevgi, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayırt etmemize yardımcı olmak yerine gözümüzü adeta körleştiren, kazandığımız kalpleri kaybetme güvensizliği içinde bizi adaletten, yanlışın düzelticisi, eksiğin tamamlayıcısı hayırlı dostlar olmaktan uzaklaştırıp duyarlılığımızı dumura uğratan hastalıklı bir sevgi olmamalı. İkili ilişkilere, riyakarlık, güvensizlik ve cesaretsizliğin damgasını vurduğu günümüzde çok da anlaşılabilir gelmese de bu sevgi, karşılık beklemeksizin sadece sevilenin daha mahir, daha erdemli, daha iyilerden olabilmesi için yüreği titretmeli. İnsanı, sadece seviyor olmaktan kaynaklanan sorumluluk duygusuyla besleyip kuşatmalı, affı ve merhameti yol azığı kılarak umuda taşımalı.

Sözü özü bir olan Rasûlullah’ın Yemen’e idareci olarak gönderdiği genç Muaz’la yaşadığı bu hikayeden sevdiklerimize karşı sorumluluklarımızın nereden başladığını öğrenebiliriz. “Bir kimse din kardeşini sevdiği zaman kendisini sevdiğini ona bildirsin.” (Ebû Davud, Edeb 112-113) tavsiyesinin ilk uygulayıcısı olan Hz. Peygamberin bu sünneti unutalıdan beri aile yaşantımızdan tutun, iş hayatımızda istihdam ettiğimiz insanlara varıncaya kadar yakın çevremizdekilere “şımarıp gevşemeye başlarlar” evhamıyla davranır olduk. Gevşemeyi önlemek isterken, korkunun olduğu  yerde sevgi fidanının büyüyemeyeceğini acı da olsa öğrendik. Bu defa da bir başka yanlışın kucağına sığmaya çalıştık: sadece kelimelerde yaşayan, insanı “oldurmayan” duygu (!)ların deniz köpüğü kıvamına tutunma yanlışının…

Sevdiklerimize karşı sorumluluğumuz, duygularımızın ifade edilmesinden başlar demiştik. Sevginin ifadesinde tılsımlı bir yön vardır; içten söylenmiş bir sözcük, görünenin arkasında saklı duranı anlama gücünü ve savunmacı olmayan, tarafsız bir yaklaşımla kendini sağlıklı değerlendirebilme becerisini ortaya çıkarır. Yapıcı her eleştiriyi kişiselleştirme yanlışına düşmekten bizi korur.

Bu hadis-i şerifle, iki kişi arasındaki sevgi ve muhabbeti, dostluk bağını güçlendirecek somut reçeteler sunan Hz. Peygamber, sevginin ifadesi, isimle hitap, sıcak ve samimi dostluk ortamlarında elinden tutma… örneklemelerini göstermekle kalmıyor bütün bunların samimi niyetlerle yapılmasının insanın zihin ve gönül dünyasında hangi hassas noktayı uyarabileceğini düşünmemize de kapı aralıyor. Başkasına yapacağımız ya da bize yapılan tavsiye ve yönlendirmelere nasıl bir yöntemle yaklaşacağımız konusunda ufkumuzu aydınlatıyor.

Seven, sevdiğinin hayrını istemeli. Birbirleriyle bildiklerini paylaşmak, karşısındakine her durumda işe yarayacak tavsiyelerde bulunmak, kulluk çizgisinde yapılan işi - amel - destekleyici manevi açılımlara vesile olabilmek de Allah için birbirini seven kişilerin atlamamaları gereken bir sorumluluktur. Her anımızda ve her işimizde Allah’ın yardımına ihtiyacımız olduğunu, bunun “kul” oluşumuzdan kaynaklandığını hatırlamak ve hatırlatmak da bu sorumluluğun bir parçası olmalı.

 Hayırlı amelin, az da olsa sürekli olarak yapılan olduğunun bilinciyle düşündüğümüzde hadisimizde geçen duaya ve böyle duaları bize hatırlatan dostlara / dostluklara ne kadar ihtiyacımız olduğunu bu kez daha derinden anlıyoruz.

Amellerin Değeri

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 12:37 pm yazan: Minik Kelebek

” إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى”
Yapılan işler niyetlere göre değer kazanır. Herkes yaptığı işin karşılığını da niyetine göre alır.” (Buharî, İmân 41)

‘Niyet’ ve ‘karşılık’ bu hadisin anahtar kavramlarıdır. Niyet, “kişiyi harekete geçiren, eyleme yönelten iç saik / etmen / güdü / motivasyon / amaç / gaye” demektir. Niyet “bu işi neden yaptım / neden yapıyorum / neden yapacağım?” sorusunun cevabıdır.

Niyet, tikel olarak ele alındığında ortaya konacak eylemin hedef ve amacını, eyleme yönelmenin nedenini zihinde tasarlamak, kalp ve gönülden geçirmektir; genel olarak ele alındığında ise yaşam felsefesinin amaç ve hedefini ortaya koyan düşünsel bir olgu, hayata ve eylemlere anlam katan ruhtur. Onun içindir ki, hayatın gidişatına yön veren unsurlar, yaşam amacının merkezine yerleştirilen değerlerdir.

Niyet; hayatı programlamak, her anı şuurlu ve gayeli yaşamaktır. Niyet; rasgele, gelişi güzel değil, hayatı farkına vararak yaşamaktır.

Niyet, atılacak adımın önceden doğru olup olmadığının muhasebesini yapmaktır. Başımıza gelen çoğu olumsuzluklar, niyetsiz yaşamaktan, hayatı tesadüflere bırakmaktan ileri geliyor. Niyetli yaşamak tevafuklara / uygunluklara / niyetin hadiselerle örtüşmesine, niyetsiz yaşamak ise tesadüflere gebedir. Böyle yaşayanların hayatına kişinin kendi iradesi değil, olaylar hâkim olur.

Niyetle yaşam arasında vazgeçilmez bir bağ vardır. Yaşam amacı ve felsefesi niyetlerin rengini belirlerken, niyetler de yaşamın rengini, mecrasını ve gidişatını belirler. Bir örnekle ifade etmek gerekirse, Müslüman’ın genel manada yaşam amacı bellidir. Şuurlu yaşayan bir Müslüman’ın her eylemi, yaşam amacı ve niyetine göre şekillenir. Her eyleminde Allah’ı ve ahireti hesaba katmak gibi gönüllü bir tercihi vardır. Bunu yapmaz veya yapamaz ise, niyet ve amacının dışına çıkmış olur.

İster Allah katında olsun, ister insanların değerlendirmelerine göre olsun, her eylem niyete göre değer kazanır ve yine niyete göre karşılık bulur. Fiziksel anlamda sonuçları farksız gözüken iki eylem karşısında, daha öteden bakıldığında, farklı sonuçlar, farklı değerler ve farklı karşılıklarla karşılaşılabilir. “Şöyle geçerken uğradım” diyerek birine gerçekleştirilen bir ziyaretle, “sizi özel olarak ziyarete geldim” diyerek gerçekleştirilen ziyaretin değeri, ziyaret edilenin nazarında her halde aynı değere sahip değildir.

Allah’ın rızasını amaçlayan birinin eylemlerini tayin eden değer yargıları ile hayattan sadece dünyevî mutluluğu hedefleyen birinin eylemlerini tayin eden değer yargıları bir olmadığı gibi, aynı sonuca da götürmezler. Birincisi, attığı her adımda Allah’ın irade ve rızasına uygunluğu esas almak durumunda iken, diğeri ise takip ettiği yolu çok fazla önemsemeden, daha çok sadece mutluluğunu elde etmeyi dikkate alır.

Realite olarak herhangi bir fiile yöneliş, gayesiz olmadığına göre, eylemleri ulvî bir gayeye bağlamak, erdemli yaşamanın bir ifadesidir. Bu hadiste Allah’ın Rasûlü, eylemlerin niyete göre değer ve karşılık bulacağını belirterek, amaçsız yaşamama, amaçları da ulvî gayelere bağlama konusunda niyetleri saflaştırarak muhatabın şuur altını eğitmektedir.

Peki, hangi amaçlar ulvîdir? Hayatımız ve ölümümüz Allah için olduğuna göre (En’am, 6/162), Allah’ın rızasını amaçlayan her niyet ve eylem ulvîdir. Mükâfatı da büyüktür. Amellerin niyete göre değer ve karşılık verilmesindeki amaç da hayatı ulvî gayelere yönlendirmektir.

Hayatını niyetle programlayanlar ve gayelerini ulvî değerlerlere bağlayanların yiyip içmeleri, yatıp uyumaları bile ibadettir. Çünkü hayat ve ölüm Allah içindir.

Allah’a adanmış bir hayat, düşünülmeden, niyetlenmeden, programlanmadan rasgele yaşanmaz. Bilinçli olarak haram işlenmez, haksızlık yapılmaz, yaratılış amacının dışına çıkılmaz. Çünkü “Allah için” haram işlenmez. Yapılan her eylemde Allah’ın rızasına uygunluk aranır.

Aynı fiili yapan iki ayrı kişi, niyetlerindeki farklılık nedeniyle birbirine zıt karşılık görebilirler. “Siz içinizde olanı açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. (Sonra da ameline ve niyetine göre) dilediğinin günahını bağışlar, dilediğine azap verir. Allah’ın kudreti her şeye yeter.” (Bakara, 2/284).

Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine göre alması şu gerçeği vurgular ki, yapılan bir ibadet veya herkesin takdirini kazanan bir hizmet, görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılmıyorsa, insanlara bir yarar sağlıyor olsa da, Allah katında bir değeri olmaz. Her şeyin merkezinde O vardır. Yüzü ve amacı O’na yönelik olmayan, O’na doğru akıp gitmeyen hiçbir eylemin bir değeri yoktur. Bütün eylemler O’nunla varlık bulur, O’nunla anlam kazanır.

“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun ahirette bir nasibi olmaz”. (Şûra, 42/20)

Sonuç olar şunu söylemek gerekir ki, hiçbir eylem amaçsız değildir. O halde eylemler ulvî / aşkın amaç ve değerlere bağlanmalıdır. Böyle yapıldığı takdirde Yaratıcının iradesine ters düşmeyen her an, müminin hanesine artı bir değer / sevap olarak kayda geçecek, kıyamette de mükâfat olarak karşısına çıkacaktır.

Doç. Dr. Cemal Ağırman    

Hayrı Geciktirmemek

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 12:35 pm yazan: Minik Kelebek

Ebû Sirve’a Ukbe İbni Haris (ra) şöyle dedi: “Bir keresinde Medine’de Rasûlullah’ın arkasında ikindi namazı kılmıştım. Rasûlullah selam verip namazı bitirdi ve süratle yerinden kalktı, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, Hz. Peygamberin bu telaşından endişe etti. Hz. Peygamber kısa sürede geri döndü, kendisinin bu acele davranışından dolayı onların meraklanmış olduklarını gördü ve şöyle buyurdu: ‘ Yanımızda birazcık altın olduğunu hatırladım, beni hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve derhal dağıtılmasını emrettim.’ ” (Buhârî, Ezan 158)

Zaman merkezli bir dine mensubuz. Başta ibadetlerimiz olmak üzere yapıp ettiklerimiz, biraz da zamanında yapılmış olmasıyla değer kazanmakta. Yerinde ve zamanında yapılmamış iyilikler kendilerinden beklenen faydayı sağlamadığı gibi anlamını da kaybedebiliyor. Bizden yardım bekleyen eli bizim müsait olduğumuz değil de muhatabımızın ihtiyacı olduğu anda tutmak gerek. Aksi halde sonradan gösterilecek tüm iyi niyet ve çabalar “hayırda yarışın”1 fermanının ruhundan bizi uzaklaştırabilir. Hz. Peygamber’i, “gözümün nuru” dediği namazda meşgul edip mescid adabına aykırı görülecek şekilde acele ettiren de yapılması gereken hayırlı bir işin akla gelir gelmez, yapma imkânı varken yapılması gereğine olan inancıdır.

“Hayr”ı, yerine getirilmesi gereken bir sorumluluğu geciktirmenin, ihmalkâr davranıp ağırdan almanın insanı düşüreceği en büyük handikap, “nasıl olsa yaparız, ne acelesi var” rahatlığıyla ortaya çıkan erteleme hastalığıdır. Zamanı bitmeyecek bir sermaye gibi algılayan zihin, bir başkasının o iyiliğe, o andaki ihtiyacını görmekte aciz kalabiliyor. Derdini paylaşmak için sizi arayan dostunuza sonradan “dönme”niz, maddî desteğe ihtiyacı olana daha sonra ulaşmanız o insanlar için ne ifade ediyor olabilir, düşünülmesi gereken bir konu… Oysa bu gibi durumlarda insanı hayırlı sonuca ulaştıran yol, yapılması gereken işlerin halli için gerekli adımları atıp sorumluluğu sadece yüreklerde taşıma yükünden kurtulmaktır. Unutulmamalıdır ki bir vebali zihinde taşımak çoğu zaman onu yapmaktan daha zordur.

Hayrı geciktirmemek kadar, bireysel ve toplumsal hayattaki önceliklerin tespitinde “daha acil” olanın belirlenmesi de büyük önem taşımaktadır. Bir başka deyişle, hayırlı işlerde acele etme prensibi Müslümanlar’a öncelikle hayrın ne ve nerede olduğunu bilme sorumluluğunu da yükler.

Bu sorumluluk insanın şahsî tekâmülünü sağlayacak amellerini artırmasını gerektirdiği gibi sosyal boyutta da yapmaya gücünün yettiği hayırları erteleme lüksünün olmadığı ve toplumdaki ihtiyaç sahiplerinin bunda hakkı olduğu bilincini de uyandıracaktır. Bu bilinç, “Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir.”2 şuurunu da canlı tutmaya vesile olacaktır.

Toplumda ihtiyaç sahibi insanlar olduğu sürece, mala ve biriktirmeye düşkün olan insanın, mal ile fazlaca meşguliyeti belki de onu gerçek hayırdan (infak) uzaklaştırabilir. Bu uzaklaşmayı engelleyebilmek için ise, dünyevî tamah ve kaygılarla dolu olan zihni / gönlü Allah-u Tealâ’yı anmaktan ve O’na kulluk etmekten alıkoyacak her şeyden arındırmaya çalışmak gerekir.

Bireysel ve toplumsal hayatta önümüzdeki en büyük sorun, sorumsuzluk ve ihmalkârlık olarak görüldüğü zaman ancak Hz. Peygamber’i safları yararcasına koşturan şeyin ne olduğunu anlamış oluruz.

Meral Günel

İslâm’da Hoşgörü ve Hz. Peygamber’in Hoşgörü Anlayışı

Yazı kategorisi: Bir hadis bir yorum 10:32 am yazan: Minik Kelebek

Arapça “semaha” kökünden gelen müsamaha, affetmek ve bağışlamak anlamına gelir. Türkçemizdeki karşılığı hoşgörü olan bu kelime, batı dillerinde ise tolerans olarak kullanılır. Müsamaha bir terim olarak, olgun ve iyi niyet sahibi kimselerin çevresinde bulunan herkese ayırım yapmadan uyguladıkları anlayışlı ve yumuşak davranıştır. Bunun ancak üstün bir ahlaka sahip kimselere ait yüce bir fazilet olduğu bir gerçektir. Hoşgörülü davranışın aşırısı olduğu gibi, yokluğu da zararlı sonuçlar doğurmaktadır.

Peygamberlerin Allah (cc) katından getirdikleri ilahi mesajlar içerisinde ahlâkî prensipler önemli bir yer tutmaktadır. Bu ahlâkî ilkeler arasında da hoşgörünün ayrı bir yeri vardır. Hz. Peygamberin getirdiği dine “İslâm” isminin verilmesi, diğer anlamların yanı sıra bu dinin müsamaha ve hoşgörü dini olduğunu göstermektedir. Nitekim İslâm kelimesinin çeşitli anlamları arasında sulh, barış ve uzlaşma gibi anlamları da bulmak mümkündür.

Kur’ân-ı Kerim’deki konuyla ilgili âyetlerden bir kaçına göz atalım: “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”(Al-i Imran, 134) “…İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (Mâide, 2) “Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.”(Hucurat, 10) “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir”(Teğabun, 14) 

Hoşgörülü olmanın şartları şunlardır:
1- Nefis muhasebesi yapmak: “Kendinizi beğenip temize çıkarmayın.” (Necm, 32)

2- İnsanların kusurlarını örtmek: Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurur:”Kim bu dünyada bir kulun ayıbını örterse Allah da onun ayıbını kıyamette örter.” (Müslim, Birr, 12)

3- Öfkeyi yenmek: “O takva sahipleridir ki, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah güzel davranışta bulunanları affeder.” (Al-i Imran, 134) “Güçlü, kimse güreşte rakibini yenen değildir. Asıl güçlü öfke anında kendine sahip olandır.” (Buharî, Edeb, 76; Muslum, Birr, 107-108)

4- Affedici olmak: “(Ey Nebi!) Af yolunu tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme.” (A’raf, 199)

5- Beddua edici olmamak: Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Ben lanet edici olarak gönderilmedim. Rahmet olarak gönderildim.” (Müslim, Birr, 87)

6- Sû-i zan etmemek: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat, 12)

7- Kibir ve gururdan sakınmak: “İnsanlara yanağını bükme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah kendini beğenip övünen kimseyi sevmez.”)(Lokman, 18)  Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurur: “Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.” (Müslim, Birr, 32

8- İnsanlarla alay etmemek: “Ey iman edenler! Sizden bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki kendilerinden daha iyidirler.” (Hucurat, 11)

9- Sabırlı olmak: Kur’ân-ı Kerim’de yetmişten fazla âyette sabırdan bahsedilir. “Sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46) Hz. Peygamber de: “Hiç kimseye sabırdan daha geniş ve daha hayırlı bir bağışta bulunulmamıştır.” buyurmuştur. (Buhârî, Zekat, 50)

Aile hayatında hoşgörü hanımlara karşı iyi davranmak, çocuklara sevgi ve şefkatle yaklaşmak ve anne-babanın hukukuna riâyet etmekle sağlanır. Bu konularda Hz. Peygamber model ve örnek şahsiyettir. Onun eşlerine nasıl merhametle, iyilikle, sabırla, sevgiyle yaklaştığı bilinen bir husustur. Çocukları ve torunlarına karşı bir merhamet abidesi olan Hz. Peygamber sürekli olarak onlarla ilgilenmiş, sevgiyle ve yumuşaklıkla davranmıştır. Torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in kendisi namazda bulunduğu sırada kendi omuzlarına binmesine rıza göstermiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

İslâmiyet’te din ve inanç konusunda zorlama yoktur. Birisinin inancını değiştirmek zorla değil, ancak onu ikna yoluyla ve kişinin kendi rızasıyla mümkündür. İnanç hürriyeti, insanın en başta gelen haklarından birisidir. Din insanlara korku ve zulümle iletilseydi, inancın hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanların hayatlarını yönlendirmeleri hür iradeleriyle kendilerine bırakılmıştır. Yaptıkları işlerden Allah’a hesap verecekleri için insanlara seçme hürriyeti verilmiştir. Aksi takdirde bu hususta insanlara zorlama yapılsaydı adaletsizlik yapılmış olurdu. Dinde zorlama olmadığıyla ilgili olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkar edip Allah’a inanırsa, sağlam kulpa yapışmıştır ki hiçbir zaman kopmaz. Allah işitir ve bilir.” (Bakara, 256) Konuyla ilgili bir diğer âyet ise şu şekildedir: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?” (Yûnus, 99)

İlahi dinlerin ibadet yerleri kutsal olma özelliğine sahiptir. Müslümanlar’ın camileri nasıl korunuyorsa, diğerlerinin ibadet yerleri de öylece koruma altındadır. Nitekim bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi…” (Hac, 40) Nasıl bir Müslüman’ın camiye gidip inancının gereğini yerine getirme hakkı varsa, bir Hıristiyan’ın kiliseye, bir Yahudi’nin de havra veya sinagoga gidip ibadetini yerine getirme hakkı mevcuttur. Hz. Peygamberin, Medine toplumu içinde bir süre birlikte yaşadığı Yahudiler’in ibadetlerini kısıtlama gibi bir uygulamaya gitmediği, aynı şekilde Necranlı Hıristiyanlar’ın inançlarını yerine getirmelerine izin verdiği de bilinmektedir.

Hz. Peygamber hicretten sonra, Medine şehrinin önemli unsurlarından olan ve kendisinin Medine’ye gelişinden pek memnun olmadıkları anlaşılan Yahudiler’e karşı olumlu ve ılımlı davranmış, onlarla anlaşma arzusu içinde olduğunu hissettirmiştir. Nitekim onları, aralarında ortak olan bir kelimeye davet etmiş, namazlarında onların kıblesi olan Beytü’l-Makdis’e yönelmiş; Müslümanlar’ın, Yahudiler tarafından kesilen hayvanları yemelerine ve iffetli kadınlarıyla evlenmelerine izin vermiştir. Yahudiler’i İslâm dinine ısındırmak için önünden geçen Yahudi cenazesine saygı gösterip, ayağa kalkmış ve bunu Ashâbına tavsiye etmiştir. Yine Hz. Peygamber, müşriklerin girmesini yasakladığı mescide, Ehl-i kitab olan Yahudiler’in girmesine izin vermiştir. Hz. Peygamberin Yahudiler’e karşı izlediği olumlu tavırlar sonucu az sayıda da olsa bazı Yahudiler’in Müslüman olduğunu bilmekteyiz. Abdullah b. Selâm, Sa’lebe b. Sa’ye, Esîd b. Sa’ye, Esed b. Ubeyd, Muhayrık, Meymûn b. Yâmin gibi Yahudiler İslâm’ı kabul etmişlerdir. Yahudiler bu anayasa ile Hz. Peygamber’i devlet başkanı olarak kabul etmişlerdi. Ayrıca Medine’ye karşı oluşacak bir dış tehdit ve saldırı karşısında Müslümanlarla birlikte şehri ortaklaşa savunacaklardı. Medine anayasası tarafların din ve inanç hürriyetini, can ve mal emniyetini sağlıyordu. Ancak Yahudiler tüm bu olumlu ve ılımlı yaklaşımlara rağmen antlaşmalara sadık kalmayarak müşriklerle işbirliği yapmışlar ve Müslümanlar’ı arkadan vurmaya çalışmışlardır. Bunun üzerine Hz. Peygamber, onlarla savaşmak ve Medine dışına çıkartmak zorunda kalmıştır.

Hz. Peygamber, İslâm devletiyle anlaşmalı tebaanın (zimmî) hakları konusunda son derece titiz davranmıştır. Bu hususta Hz. Peygamber: “Kim bir zimmîyi incitirse, beni incitmiş olur. Beni inciten kimse de Allah’ı öfkelendirir.” buyurmuştur. Yine Ebû Davud’dan nakledilen bir hadiste Hz. Peygamberin şöyle dediği nakledilmektedir: “Kıyamet günü, ben anlaşma yaptığımız zimmîlerden birine zulmeden, haklarına tecavüz eden, ona gücünden fazla sorumluluk yükleyen veya istemediği halde ona zorla bir iş yaptıran kimseyi kabul etmeyeceğim.” Rasûlullah ve Râşid halifeler gayr-i müslim vatandaşların haklarının ve imtiyazlarının koruyucusu olmuşlardır.

Allah’ın emrine saygı ve yaratıklara merhamet, yaratılanı yaratandan ötürü hoş görmek İslâm’ın esaslarından birisidir. Hz. Peygamber tüm münasebetlerinde akılcı ve ölçülü olmayı, düşmanlık yerine dostluk ve sevgi bağlarının kurulmasını, öfke, hiddet, intikam veya öç yerine hilmi (huy, tabiat yumuşaklığı), kötülük yerine ihsanı ön plana çıkarmıştır. Tüm dinlerin temelinde iyiliğin bulunduğunu tespit ederek geçmiş peygamberlere ve bunların kutsal kitaplarına saygı göstermiştir.

Hz. Peygamber, tüm insanlara hüsnü muamele etmek gerektiğini ifade etmiş ve kendisi de bizzat uygulamalarıyla örnek olmuştur. Bu hususta onun temel dayanağı Kur’ân-ı Kerim olmuştur:  “Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın şüphesiz etrafından dağılıp gitmişlerdi.” (Al- Imran, 159) “Mümin kullarıma söyle, (daima) güzel sözler söylesinler.” (Isrâ, 53) “Allah’tan başkasını (Tanrı edinerek) çağıranlara sövmeyin. Zira onlar da haddi aşarak Allah’a söverler.” (Nisâ, 148)

Bir gün Rasûlullah, Ashâbıyla mescidde otururken oraya bir bedevî geldi ve kalkıp mescidin bir köşesine işemeye başladı. Ashâb-ı Kirâm öfkeyle bağrışarak adamı engellemek istediler. Fakat Rasûlullah, derhal ashâbına müdahale ederek: “Bırakın adamı, görsün işini!” buyurdu ve oraya bir kova su getirilip dökülmesini emretti. Sonra bedevîyi çağırıp burasının mescid olduğunu, pisletmenin, kirletmenin doğru olmayacağını anlattı. Mescidlerde Allah’ın zikredildiğini, namaz kılındığını, Kur’ân okunduğunu güzel bir lisanla ve tatlılıkla ifade edip adamı ikna etti.

Tespitlerimize göre Hz. Peygamberin hoşgörü göstermediği hususlar şunlardır:
1-Hz. Peygamber İslâm tebliğini engelleyenlere, İslâm devletine açıktan düşmanlık yapanlara mâni olmuş, İslâm dinine açıktan düşmanlıklarını şiirleriyle söyleyen ve müşrikleri Müslümanlar’a karşı kışkırtanlara hoşgörülü olmamıştır. Yahudi şairi Ka’b b. el-Eşref olayı bunun en güzel örneğidir.

2-Suçu sabit olan kimsenin affını isteyenleri reddetmiş, bu konuda hoşgörülü davranmamıştır. Hz. Peygamber: “Allah’a yemin olsun ki, hırsızlık yapan kızım Fâtıma da olsa onun elini keserdim.” buyurarak bu konudaki hassasiyetini göstermiştir.

3-Kavmiyetçilik ve asabiyeti yasaklamış, bu hususta müsamahalı olmamıştır.

4-Kul hakkı konusunda son derece titiz davranmış, kul hakkına tecavüzü yasaklamıştır.

5-Kötülüklere engel olma, açıktan haram işlenmesi vb. noktalarda müsamahalı olmamıştır.

Hz. Peygamberin hayatı boyunca insanlığa karşı davranışlarındaki en temel düşüncelerden birisi hoşgörü olmuştur. O, “Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”23 âyeti ışığında insanlara hoşgörülü yaklaşarak dini tebliğ etmiştir. Bu davete karşı insanların sert, katı ve kaba olmaları Onu bu ilkeden vazgeçirmemiştir. Taif seferi sırasında Hz. Peygamber’e karşı yapılan çirkin saldırı karşısında Onun affedici tutumu ve bu kavmin helakine değil de ıslahına dua etmesi güzel bir örnektir.

Hz. Peygamberin hoşgörü anlayışı ve İslâm tarihindeki hoşgörü uygulamalarından modern dünyanın alacağı dersler ve ibretler vardır. Müslümanlar’ı herhangi bir ayırıma tâbi tutmadan hepsini bağnaz, savaşçı ve müsamahasız olarak niteleyenlerin Hz. Peygamberin hayatını, faaliyetlerini ve İslâm tarihini iyi öğrenmeleri ve yorumlamaları gerekmektedir.

Prof. Dr. İsmail Hakkı Atçeken     

« Önceki girişler