Category Archives: Bir hadis bir yorum

İmanın Tadına Varmak: Sevgi-İhlas ve Kulluk

Enes İbni Mâlik (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu:
Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar:
Allah ve Rasûlünü (bu ikisinden başka) herkesten daha fazla sevmek.
Sevdiğini Allah için sevmek.
Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek
.”
(Buhârî, İman 9; Müslim İman 67)

İslam toplumunu diğer toplumlardan ayıran dinamiklerin başında sevgi- kulluk ve ihlas temelleri üzerine kurulmuş olması gelir. Sevgiye dayanmayan kulluğun ve kulluğu hedeflemeyen ihlasın/samimiyetin değeri tartışmalıdır. Ancak sevilerek yapılan işler insana kolay ve zevkli gelir. Ortaya çıkabilecek güçlükler daha kolay aşılabilir. Sevgi, insanı Allah’a ulaştıran köprüler kurar, cennetin yolları sevgiyle döşenir. Sevgisizlik ise cehennemi dünyada başlatır.

İbni Kayyım el-Cevziyye’ye göre, “kalbin azığı, ruhun gıdası, gözün nuru olan sevgiden mahrum olanlar ölüler sınıfından sayılırlar.”

Sevmek kalbin en soylu eylemidir. Gerçek sevgiye ulaşabilmenin yolu sevdiğini tanımaktan geçer. Bilip tanımadan, tanıyıp anlamadan sevdiğini söylemek dilden gönüle inmeyen kuru bir sözden ibarettir; ilk sınanmada sahibini yalancı çıkarır. Allah’ı sevmek O’nu tanımayı, O’na hamdetmeyi, O’na şükretmeyi, O’ndan razı olmayı, O’ndan korkmayı, O’ndan ummayı, O’nunla huzur ve sükûna ermeyi, O’nunla ünsiyeti gerektirir. Allah sevgisi, elde edilmesi için her türlü fedakârlığın seve seve göze alınacağı en yüce gayedir. Kendi ruhundan üfleyerek bizi var kılanı yâr kılabilmektir. İnsanoğlunun dünyaya gönderilişinin hüzünlü hikâyesinde ümit ışığının menbaıdır. O’nun dostluğunu kazanan her şeyi kazanmış, başka dost aramaya ihtiyacı kalmamış demektir.

Sevginin kaynağı Allah’tır, Allah’tan başkasını Allah’ı sever gibi sevmek ise o kaynağa ihanettir, en büyük şirktir. (Bakara 2/165) Allah dışında bir şeyi Allah gibi sevmek sevilen şeye kul olmaya götürür insanı.

Allah Teâlâ, kendisini sevmeyi Hz. Peygamber’e uymaya ve O’nu örnek almaya bağlamıştır: “De ki; siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmran 3/31) İnsan birisini gerçekten sevdiğinde bu sevgi onu, sevdiğini her yönüyle takip etmeye, onu devamlı anmaya (salevat), sözlerini dinlemeye ve aktarmaya, onun davranışlarını takip etmeye götürür.

İdeal sevgi, ortaklığı ve şartlara bağlı olmayı kabul etmez. Koşulsuz sevgidir aslolan. Allah ve Peygamber’i  “…olduğu için, …se/sa sevmek”, gerçek sevgi olmayacaktır. Rasûl-i Ekrem, hayatın bireysel ve toplumsal tüm yönlerini sevgi ve adaletin ışığı ile aydınlatmış olmakla Allah Teâlâ’dan sonra mü’minlerin kalbinde en müstesna yeri hak etmiştir. Peygamber sevgisinin eyleme dönük tarafı, sünnetini öğrenip yaşama ve yaşatma, davetine sahip çıkıp korumayı içerir.

Amellerin en faziletlisi olarak “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek” tanımlamasını yapan Hz. Peygamber de (Ebû Davud, Sünnet 3) sevmenin duygudan ziyade davranışa dönük tarafına işaret eder. Sevgide ve nefrette “Allah için” olmak kaydı, ilişkileri kişisel zeminden çekerek aşkın ve ilkesel bir nitelik kazandırır.

Allah için sevmek, sevdiğinden hiçbir menfaat ummadan sadece Allah onun sevilmesinden hoşnut olacağı için birini sevmektir ki, sevginin bu derecesine ulaşabilenlerin, kıyamet gününde Allah’ın arşında özel olarak ağırlanacakları ve kıyametin hiçbir sıkıntısını yaşamayacakları vaat edilen yedi sınıf insandan biri olacağı bildirilmiştir.

Allah için sevmek insana sorumluluk yükler; kişiye sevdiğini Allah adına, Allah’ın koyduğu sınırlar içinde denetleme sorumluluğunu… Allah için sevmenin belirtisi, doğru yolda olduğu için, doğru yolda olduğu sürece dostunu desteklemek, Hak’tan uzaklaştığında hiçbir korkuya kapılmadan yanlışın önüne dikilebilmektir.

Birbirini Allah için seven insanlardan oluşan bir toplumda menfaate dayalı, küçük hesaplardan beslenen kin ve düşmanlık görülmez. Sevgi bağları güçlenir, Allah’ın rahmet ve bağışlaması o toplumu kuşatır. Karşılaşabilecekleri her türlü tehlikeye karşı onları sağlam bir bünye haline getirir. Yesrib’li bir avuç müslümanın, kendilerini seveni Allah’ın da seveceği (Müslim, İman 129) “Ensar” olması gibi.

İnsan yaptığı seçimlerle hayatının akışına yön verir. İman eksenli bir hayatı seçme, diğer tüm seçenekleri özünde reddetmeyi gerektirir. Dünyadaki konumunu Allah’a kul olma eksenine oturtan birisi için iman, vazgeçilemeyecek en önemli değerdir. Var oluşunun anlamıyla ilgili kuşku taşıyanlar için ise iman, horozun elindeki inci tanesi gibidir; az bir bedele feda edilebilir. İman nimetine ulaştıktan sonra tekrar küfre dönmek; sevgi ve ümidi kaybetmek, gayyâlarda yitmek demektir.

Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.”  (Âl-i İmran 3/8)

Meral Günel    


Dünyayı İmar Edenin Ahireti Mamur Olur

Zeyd b. Hârise’nin hanımı Ümmü Mübeşşir’in naklettiğine göre Rasûlullah şöyle buyurdular:
Kim bir ağaç diker veya ekin eker de ondan bir insan, bir hayvan ya da bir kuş yerse bu, o kişi için sadaka olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/362)

İnsanoğlunun dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen İslam dini, müntesiplerinden her iki alemi de mamur kılmalarını istemiş, ahiret yurdunun daha hayırlı olduğunu bildirmekle beraber (En’am, 32;Duha,4) bu dünyadaki nasiplerini de unutmadan (Kasas,77) huzur ve mutluluk içinde bir hayat geçirmelerini amaçlamıştır. Dünyanın imarı, insanın, başta hemcinsleri olmak üzere diğer canlı ve cansız varlıklarla barış ve uyum içinde olacağı bir ortam, huzur ve sükûn içinde yaşayabileceği bir çevre oluşturması ve bu yolda çaba sarf etmesidir. Allah’ın hiçbir nimetini israf ve ziyan etmeden, kötüye kullanmadan yerinde ve kararında kullanmasıdır. Yaşadığı fizikî ortamı ıslah edip temiz tutarak kendisi ve çevresindekilerin sağlık ve mutluluğuna katkı sağlamasıdır.

Ahiretin imarı için gerekli olan şeyler ise “iman” ve “salih amel”dir. Allah’ın rızasına ve insanların yararına uygun olan her türlü eylemi ifade eden “salih amel” kavramı içine dünyanın imarı da girdiği için, ahiretin imarı bir yönüyle dünyanın imarıyla da ilgilidir. O yüzden dünyasını imar edemeyenin ahiretinin mamur olacağı da şüphelidir.

Dünyanın imarı için dünyaya gönül vermek, ona perestiş etmek gerekmez. Bunun için mutlaka zenginlik de şart değildir. Fazla masrafa girmeden çevremizde yapacağımız bir düzenleme, doğal çevrenin korunmasına ve temizliğine göstereceğimiz özen de bu çerçeve içinde yer alır. Fıtratımızda mevcut olan güzellik ve estetik duygusunun işaret ettiği yönde göstereceğimiz bütün çabalar mamur bir dünyanın inşası için önemli adımlardır.

Hz. Peygamber dünyayı, ona tamamen sırtını dönmüş bir zahid gibi algılamadığı için, sadece ahiretin değil bu dünyanın imarı konusunda da mü’minlere örnek olmuştur. Bilindiği gibi, Hz. İbrahim’den beri çevresi haram, yani saygın ve dokunulmaz kabul edilen ve bu yüzden ağaçlarının kesilmesi, bitkilerinin koparılması ve canlılarının öldürülmesi yasak kılınan Mekke bölgesinin yanı sıra; Hz. Peygamber, Medine bölgesini de bu statüye dahil etmiş ve buradaki hayvanların avlanmasını, ağaçlarının kesilmesini de yasaklamıştır. Taif halkının isteği üzerine Taif vadisini de koruma altına alarak bunu ihlal edenlerin cezalandırılacağını bildirmiştir. Bir nevî günümüzün sit alanları uygulamasını hatırlatan bu tatbikat, insanların yaşadıkları çevreye karşı nasıl saygılı ve duyarlı davranmaları gerektiğini gösteren bir modeldir. Ayrıca o, insanları boş arazileri değerlendirmeye ve ağaçlandırmaya teşvik etmiş ve “Kim ölü bir araziyi ihya ederse (canlandırırsa) bundan dolayı sevap kazanır ve buradan yenilen ürünler, onun için sadaka olur” buyurmuştur. Başka bir hadisinde de “Kıyamet kopsa bile elinde bir ağaç fidanı bulunan kimse onu dikmeye imkan bulursa diksin” buyurarak, yararlanma imkanına bakmaksızın bizatihi güzel bir işin ertelenmemesi konusunda insanlara mesaj vermiştir.

Küresel ısınmanın tehlikeli bir boyuta geldiğini ve acil önlemler alınmazsa bütün canlılar için telafisi güç zararlar doğacağını söyleyen günümüz bilim adamları, bu felaketin müsebbibi olarak modern insanın doymak bilmeyen iştiha ve ihtirasını göstermektedirler. Çözüm, eşya ve tabiata, bu evreni yaratan ve kurallarını koyan Yüce Yaratıcı’nın ve O’nun mesajlarını bize ileten sevgili elçilerinin öğretilerini dikkate alarak yaklaşmak ve bu doğrultuda hareket etmekle mümkündür. Müslüman, kendi ihtiyacı dışındaki gereksiz kullanımların israf kapsamına girdiğinin ve bunun da haram olduğunun farkında olarak, bu dünyanın, kendisinden sonra yaşayacak milyarlarca insana ve diğer canlılara da mesken olacağını düşünerek onlara iyi bir miras bırakmanın sorumluluğu ile hareket edecektir.

Prof. Dr. İ.Hakkı Ünal    

(Tamamı için bkz. Diyanet Aylık Dergi, Sayı:197)


Hayâ imandandır

İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav), utangaç kardeşine bu huyundan vazgeçmesini söyleyen Medine’li bir müslümanın yanından geçti ve ona:
Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır.” buyurdu. (Buhari, İman 16; Müslim, İman 57-59)

İşiten, gören ve her şeyden haberdar olan Allah’a inanan her Müslüman bilir ki, yanında hiç kimse olmasa da aslında insan yalnız değildir; her an Rabbinin huzurundadır. Bu “huzurda oluş” şuuru insanda otokontrol sisteminin gelişmesine yardımcı olur. Hayâ duygusu da kaynağını bu hassasiyette bulur ve insanı kötülük yapmaktan alıkoyar.

Utanma duygusu, insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerin başında gelmektedir. Modern dünyada bu duygunun, insanı dezavantajlı duruma sokacağı inancı yaygındır. Halbuki hak edilen şeyi elde etmeye engel olan, hayâ duygusunun varlığı değil, kişinin acizliği, çekingenliği, korkaklık ve beceriksizliğidir. Kişiliklerinde bu tip noksanlıkları taşıyanlar bunun vebalini utanma duygusuna bağlayarak bir çeşit savunmaya geçmektedirler. Oysa sahabe hanımlarının, bir hanımın sorabileceği en mahrem soruları Hz. Peygamber (sav)’e iletip, utanma duygusunu dinlerini öğrenmeye engel kılmadıkları için övgüye mazhar olduklarını unutmamak gerekir.

Çocuğun aklî olgunluk emarelerinden birinin, hayâ duygusunun belirmesi olduğunu söyleyen İmam-ı Gazzalî’ye göre bu dönem eğitime başlamak için de en uygun dönemdir. İslamî düşüncede akıl, hem zihnî hem ahlakî aydınlanma aracı olduğu için çocuğun zihnine yerleştirilebilecek sahih bir Allah inancı, davranışlarını da eğiterek güçlü bir vicdanî eğitime de zemin hazırlamış olacaktır. Bundan sonra ortaya çıkacak toplum yapısındaki farklı karakter ve kişilik yapıları zenginlik kaynağı olarak kabul edilecektir. Yeter ki üstünlük yarışının ancak hayırları artırmada olabileceği unutulmasın.

Meral Günel


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers