Kategori Arşivleri: Bir hadis bir yorum

Enes İbni Mâlik (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu:
Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar:
Allah ve Rasûlünü (bu ikisinden başka) herkesten daha fazla sevmek.
Sevdiğini Allah için sevmek.
Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek
.”
(Buhârî, İman 9; Müslim İman 67)

İslam toplumunu diğer toplumlardan ayıran dinamiklerin başında sevgi- kulluk ve ihlas temelleri üzerine kurulmuş olması gelir. Sevgiye dayanmayan kulluğun ve kulluğu hedeflemeyen ihlasın/samimiyetin değeri tartışmalıdır. Ancak sevilerek yapılan işler insana kolay ve zevkli gelir. Ortaya çıkabilecek güçlükler daha kolay aşılabilir. Sevgi, insanı Allah’a ulaştıran köprüler kurar, cennetin yolları sevgiyle döşenir. Sevgisizlik ise cehennemi dünyada başlatır.

İbni Kayyım el-Cevziyye’ye göre, “kalbin azığı, ruhun gıdası, gözün nuru olan sevgiden mahrum olanlar ölüler sınıfından sayılırlar.”

Sevmek kalbin en soylu eylemidir. Gerçek sevgiye ulaşabilmenin yolu sevdiğini tanımaktan geçer. Bilip tanımadan, tanıyıp anlamadan sevdiğini söylemek dilden gönüle inmeyen kuru bir sözden ibarettir; ilk sınanmada sahibini yalancı çıkarır. Allah’ı sevmek O’nu tanımayı, O’na hamdetmeyi, O’na şükretmeyi, O’ndan razı olmayı, O’ndan korkmayı, O’ndan ummayı, O’nunla huzur ve sükûna ermeyi, O’nunla ünsiyeti gerektirir. Allah sevgisi, elde edilmesi için her türlü fedakârlığın seve seve göze alınacağı en yüce gayedir. Kendi ruhundan üfleyerek bizi var kılanı yâr kılabilmektir. İnsanoğlunun dünyaya gönderilişinin hüzünlü hikâyesinde ümit ışığının menbaıdır. O’nun dostluğunu kazanan her şeyi kazanmış, başka dost aramaya ihtiyacı kalmamış demektir.

Sevginin kaynağı Allah’tır, Allah’tan başkasını Allah’ı sever gibi sevmek ise o kaynağa ihanettir, en büyük şirktir. (Bakara 2/165) Allah dışında bir şeyi Allah gibi sevmek sevilen şeye kul olmaya götürür insanı.

Allah Teâlâ, kendisini sevmeyi Hz. Peygamber’e uymaya ve O’nu örnek almaya bağlamıştır: “De ki; siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmran 3/31) İnsan birisini gerçekten sevdiğinde bu sevgi onu, sevdiğini her yönüyle takip etmeye, onu devamlı anmaya (salevat), sözlerini dinlemeye ve aktarmaya, onun davranışlarını takip etmeye götürür.

İdeal sevgi, ortaklığı ve şartlara bağlı olmayı kabul etmez. Koşulsuz sevgidir aslolan. Allah ve Peygamber’i  “…olduğu için, …se/sa sevmek”, gerçek sevgi olmayacaktır. Rasûl-i Ekrem, hayatın bireysel ve toplumsal tüm yönlerini sevgi ve adaletin ışığı ile aydınlatmış olmakla Allah Teâlâ’dan sonra mü’minlerin kalbinde en müstesna yeri hak etmiştir. Peygamber sevgisinin eyleme dönük tarafı, sünnetini öğrenip yaşama ve yaşatma, davetine sahip çıkıp korumayı içerir.

Amellerin en faziletlisi olarak “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek” tanımlamasını yapan Hz. Peygamber de (Ebû Davud, Sünnet 3) sevmenin duygudan ziyade davranışa dönük tarafına işaret eder. Sevgide ve nefrette “Allah için” olmak kaydı, ilişkileri kişisel zeminden çekerek aşkın ve ilkesel bir nitelik kazandırır.

Allah için sevmek, sevdiğinden hiçbir menfaat ummadan sadece Allah onun sevilmesinden hoşnut olacağı için birini sevmektir ki, sevginin bu derecesine ulaşabilenlerin, kıyamet gününde Allah’ın arşında özel olarak ağırlanacakları ve kıyametin hiçbir sıkıntısını yaşamayacakları vaat edilen yedi sınıf insandan biri olacağı bildirilmiştir.

Allah için sevmek insana sorumluluk yükler; kişiye sevdiğini Allah adına, Allah’ın koyduğu sınırlar içinde denetleme sorumluluğunu… Allah için sevmenin belirtisi, doğru yolda olduğu için, doğru yolda olduğu sürece dostunu desteklemek, Hak’tan uzaklaştığında hiçbir korkuya kapılmadan yanlışın önüne dikilebilmektir.

Birbirini Allah için seven insanlardan oluşan bir toplumda menfaate dayalı, küçük hesaplardan beslenen kin ve düşmanlık görülmez. Sevgi bağları güçlenir, Allah’ın rahmet ve bağışlaması o toplumu kuşatır. Karşılaşabilecekleri her türlü tehlikeye karşı onları sağlam bir bünye haline getirir. Yesrib’li bir avuç müslümanın, kendilerini seveni Allah’ın da seveceği (Müslim, İman 129) “Ensar” olması gibi.

İnsan yaptığı seçimlerle hayatının akışına yön verir. İman eksenli bir hayatı seçme, diğer tüm seçenekleri özünde reddetmeyi gerektirir. Dünyadaki konumunu Allah’a kul olma eksenine oturtan birisi için iman, vazgeçilemeyecek en önemli değerdir. Var oluşunun anlamıyla ilgili kuşku taşıyanlar için ise iman, horozun elindeki inci tanesi gibidir; az bir bedele feda edilebilir. İman nimetine ulaştıktan sonra tekrar küfre dönmek; sevgi ve ümidi kaybetmek, gayyâlarda yitmek demektir.

Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.”  (Âl-i İmran 3/8)

Meral Günel    

Zeyd b. Hârise’nin hanımı Ümmü Mübeşşir’in naklettiğine göre Rasûlullah şöyle buyurdular:
Kim bir ağaç diker veya ekin eker de ondan bir insan, bir hayvan ya da bir kuş yerse bu, o kişi için sadaka olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/362)

İnsanoğlunun dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen İslam dini, müntesiplerinden her iki alemi de mamur kılmalarını istemiş, ahiret yurdunun daha hayırlı olduğunu bildirmekle beraber (En’am, 32;Duha,4) bu dünyadaki nasiplerini de unutmadan (Kasas,77) huzur ve mutluluk içinde bir hayat geçirmelerini amaçlamıştır. Dünyanın imarı, insanın, başta hemcinsleri olmak üzere diğer canlı ve cansız varlıklarla barış ve uyum içinde olacağı bir ortam, huzur ve sükûn içinde yaşayabileceği bir çevre oluşturması ve bu yolda çaba sarf etmesidir. Allah’ın hiçbir nimetini israf ve ziyan etmeden, kötüye kullanmadan yerinde ve kararında kullanmasıdır. Yaşadığı fizikî ortamı ıslah edip temiz tutarak kendisi ve çevresindekilerin sağlık ve mutluluğuna katkı sağlamasıdır.

Ahiretin imarı için gerekli olan şeyler ise “iman” ve “salih amel”dir. Allah’ın rızasına ve insanların yararına uygun olan her türlü eylemi ifade eden “salih amel” kavramı içine dünyanın imarı da girdiği için, ahiretin imarı bir yönüyle dünyanın imarıyla da ilgilidir. O yüzden dünyasını imar edemeyenin ahiretinin mamur olacağı da şüphelidir.

Dünyanın imarı için dünyaya gönül vermek, ona perestiş etmek gerekmez. Bunun için mutlaka zenginlik de şart değildir. Fazla masrafa girmeden çevremizde yapacağımız bir düzenleme, doğal çevrenin korunmasına ve temizliğine göstereceğimiz özen de bu çerçeve içinde yer alır. Fıtratımızda mevcut olan güzellik ve estetik duygusunun işaret ettiği yönde göstereceğimiz bütün çabalar mamur bir dünyanın inşası için önemli adımlardır.

Hz. Peygamber dünyayı, ona tamamen sırtını dönmüş bir zahid gibi algılamadığı için, sadece ahiretin değil bu dünyanın imarı konusunda da mü’minlere örnek olmuştur. Bilindiği gibi, Hz. İbrahim’den beri çevresi haram, yani saygın ve dokunulmaz kabul edilen ve bu yüzden ağaçlarının kesilmesi, bitkilerinin koparılması ve canlılarının öldürülmesi yasak kılınan Mekke bölgesinin yanı sıra; Hz. Peygamber, Medine bölgesini de bu statüye dahil etmiş ve buradaki hayvanların avlanmasını, ağaçlarının kesilmesini de yasaklamıştır. Taif halkının isteği üzerine Taif vadisini de koruma altına alarak bunu ihlal edenlerin cezalandırılacağını bildirmiştir. Bir nevî günümüzün sit alanları uygulamasını hatırlatan bu tatbikat, insanların yaşadıkları çevreye karşı nasıl saygılı ve duyarlı davranmaları gerektiğini gösteren bir modeldir. Ayrıca o, insanları boş arazileri değerlendirmeye ve ağaçlandırmaya teşvik etmiş ve “Kim ölü bir araziyi ihya ederse (canlandırırsa) bundan dolayı sevap kazanır ve buradan yenilen ürünler, onun için sadaka olur” buyurmuştur. Başka bir hadisinde de “Kıyamet kopsa bile elinde bir ağaç fidanı bulunan kimse onu dikmeye imkan bulursa diksin” buyurarak, yararlanma imkanına bakmaksızın bizatihi güzel bir işin ertelenmemesi konusunda insanlara mesaj vermiştir.

Küresel ısınmanın tehlikeli bir boyuta geldiğini ve acil önlemler alınmazsa bütün canlılar için telafisi güç zararlar doğacağını söyleyen günümüz bilim adamları, bu felaketin müsebbibi olarak modern insanın doymak bilmeyen iştiha ve ihtirasını göstermektedirler. Çözüm, eşya ve tabiata, bu evreni yaratan ve kurallarını koyan Yüce Yaratıcı’nın ve O’nun mesajlarını bize ileten sevgili elçilerinin öğretilerini dikkate alarak yaklaşmak ve bu doğrultuda hareket etmekle mümkündür. Müslüman, kendi ihtiyacı dışındaki gereksiz kullanımların israf kapsamına girdiğinin ve bunun da haram olduğunun farkında olarak, bu dünyanın, kendisinden sonra yaşayacak milyarlarca insana ve diğer canlılara da mesken olacağını düşünerek onlara iyi bir miras bırakmanın sorumluluğu ile hareket edecektir.

Prof. Dr. İ.Hakkı Ünal    

(Tamamı için bkz. Diyanet Aylık Dergi, Sayı:197)

İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav), utangaç kardeşine bu huyundan vazgeçmesini söyleyen Medine’li bir müslümanın yanından geçti ve ona:
Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır.” buyurdu. (Buhari, İman 16; Müslim, İman 57-59)

İşiten, gören ve her şeyden haberdar olan Allah’a inanan her Müslüman bilir ki, yanında hiç kimse olmasa da aslında insan yalnız değildir; her an Rabbinin huzurundadır. Bu “huzurda oluş” şuuru insanda otokontrol sisteminin gelişmesine yardımcı olur. Hayâ duygusu da kaynağını bu hassasiyette bulur ve insanı kötülük yapmaktan alıkoyar.

Utanma duygusu, insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerin başında gelmektedir. Modern dünyada bu duygunun, insanı dezavantajlı duruma sokacağı inancı yaygındır. Halbuki hak edilen şeyi elde etmeye engel olan, hayâ duygusunun varlığı değil, kişinin acizliği, çekingenliği, korkaklık ve beceriksizliğidir. Kişiliklerinde bu tip noksanlıkları taşıyanlar bunun vebalini utanma duygusuna bağlayarak bir çeşit savunmaya geçmektedirler. Oysa sahabe hanımlarının, bir hanımın sorabileceği en mahrem soruları Hz. Peygamber (sav)’e iletip, utanma duygusunu dinlerini öğrenmeye engel kılmadıkları için övgüye mazhar olduklarını unutmamak gerekir.

Çocuğun aklî olgunluk emarelerinden birinin, hayâ duygusunun belirmesi olduğunu söyleyen İmam-ı Gazzalî’ye göre bu dönem eğitime başlamak için de en uygun dönemdir. İslamî düşüncede akıl, hem zihnî hem ahlakî aydınlanma aracı olduğu için çocuğun zihnine yerleştirilebilecek sahih bir Allah inancı, davranışlarını da eğiterek güçlü bir vicdanî eğitime de zemin hazırlamış olacaktır. Bundan sonra ortaya çıkacak toplum yapısındaki farklı karakter ve kişilik yapıları zenginlik kaynağı olarak kabul edilecektir. Yeter ki üstünlük yarışının ancak hayırları artırmada olabileceği unutulmasın.

Meral Günel

Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!” (Müslim, İman 93-94)

İman, Kur’an-ı Kerim’deki tasviriyle kökü yerin derinliklerine işleyen, gövdesi ve dalları göğe yükselmiş bir olgudur. Çoğu zaman insanı varlığının bilincine yükselten bir merdiven görevi üstlenir, tırmandıkça yüceleceğimiz, indikçe alçalacağımız bir merdiven.

İman, Hz. Peygamber (sav)’e sorulan “en hayırlı amel hangisidir?” sorusunun cevabıdır. Bir hadis-i şerifte, iman etmenin insanı dönüştüren özelliği, birbirine eklenen zincir halkalarını çağrıştıracak şekilde şöyle sıralanıyor; İman-cennet- sevgi- selamlaşma

Hz. Peygamber, imanın kalpte yerleşmiş olmasının ölçüsünü mü’min kardeşini sevmek olarak belirlenmiştir. İslam’a göre her işin başı ve âhiretin yegâne geçerli akçesi olan iman ile sevgi arasındaki bağı en çarpıcı biçimde bu hadisinde dile getirmiş, konunun önemine binaen sözüne yemin ederek başlamıştır.

İman, nasıl cennete girebilmenin vazgeçilmez şartı ise, mü’min kardeşini sevmek de kâmil bir imana sahip olmanın biricik şartıdır. Mü’min, kendisiyle aynı imanı paylaşan herkesi, yine bu nedenle, aynı Allah’a iman ettikleri için, ırkına, rengine, yurduna ve diline bakmadan sevmek ve onlara karşı sorumluluk hissetmek durumundadır. Görünürdeki bazı farklılıklar bu sevgiyi engelleyen değil, renklendiren unsurlar olabilir ancak. Kısaca, cennet anahtarı olan iman, sevgi üretmelidir.

Sevgi, kuru bir sözden ibaret değildir, olmamalıdır. Hiçbir sevgi tohumu sulanmadan yeşermez. Mü’min kardeşinin sevinç ve üzüntüsünü paylaşmak, onlara yüreğimizde yer açmak olacaktır belki de bu tohumun can suyu. Yüreğimizde, çıkarcılığa dayanmayan, ön yargısız, beklentisiz bir sevgi yeşertebildiğimiz ölçüde imanımız kemâl bulacaktır.

Hadis-i Şerîfimiz bizi bu limandan koparmayacak önemli bir dayanak sunmaktadır; Selamlaşma. Selâmı yaymak, selamlaşmayı âdet haline getirmek, âdeti “selâmün aleyküm” ile duaya dönüştürmek… Selam, verenden alana bir iyi niyet ve güven mektubu sunmaktır. Dostluk ve barışın, karşılıklı konuşma ve anlaşmaya hazır oluşun ilk göstergesidir. Dillerden gönüllere köprüler kurmaktır. Selâmı yaymak, sevginin sebebi, sevgi, imanın olgunluğunun temelidir.

Allâhümme ente’s-selâm, ve minke’s-selâm. Tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikram
“Allah’ım, Selâm olan sensin, esenlik de sendendir. Sen celâl ve ikram sahibi yücesin.” 

Meral Günel

Ebû Yahya Suheyb İbni Sinan (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa şükreder, bu onun için hayır olur; başına bir bela gelecek olsa sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)

Sabır, bir müslümanın hayatın zorluklarını göğüslemede direncini artıran potansiyel gücüdür. Zafer ve başarının temel şartıdır; mü’minin enerji ve ışık kaynağıdır.

Sabır, her şart altında sahibinin izzet ve şerefini korumasını sağlayan bir zırhtır. Hayatı bize öğrettikleriyle güzel bulabilmenin yoludur. Asla katlanmak değil, acizlik hiç değil… Sorunların üzerine onları çözme niyetiyle cesaretle yürüyebilmenin adıdır. Bu yürüyüşte Allah’ı yanında bulabilmektir. “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 153)

Sabır direnebilmektir. Günahın tüm kışkırtıcılığıyla yaptığı daveti reddedebilmektir. Süflî arzuları iffete, savaş meydanındaki zorluğu şecaate, hiddeti hilme, azlığı kanaate taşıyabilmenin adıdır sabır.

Sabır, aksini yapma imkânı varken ahlakî erdemlere inadına sarılabilmektir. Davranışlarını seçme inisiyatifini kullanarak beşer olmaktan insan olmaya yelken açmaktır.

Sabır, modern hayatın dikte ettiği mutluluk kültürü açısından insanlara artık akıllıca gelmese de ilişkilerin derinliğini belirlemede ve devamlılığını sağlamada en vazgeçilmez, en gerçekçi çözüm olmaya devam etmektedir. “Sabır ışıktır” (Müslim) hikmetince sabır ışığı ile aydınlanan hayatlar ancak etrafını aydınlatıp insanlara yeni ufuklar açabiliyor. Asr suresinde birbirine sabrı tavsiye edenlerin hüsran ve zarardan kurtulduğunu okuyan mü’min ancak sadece ve önce kendini düşünenlere bambaşka bir çıkış kapısı gösterebiliyor.

“Sabırla ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin” ( Bakara 153) fermanında, mü’mine aynı zamanda ilahî yardımı sadece duayla beklemenin yetmeyeceği öğretiliyor. Direnişin, eylemle birleşmesi halinde bizi “Sabûr-çok sabırlı-” olana yaklaştırabileceği mesajı da verilerek.

Kul olduğu bilincini unutan insanlar ancak kendilerini ilk sebepmiş gibi görmeye başlarlar. Bu, insanoğluna sayılamayacak nimetler ihsan edeni görememe miyopluğu tedavi edilmediğinde bütün hayırları kaçırmaya da sebep olabilir. Elinde olana şükreden insan nimetin asıl sahibini bildiği için o nimet elinden gidiverirse nasıl davranacağını bilir. Sabır ve şükür insanı geçici olanın şarlatanlığından kurtarıp kalıcı olanın dinginliğine ulaştıracak iki kanattır. Ne mutlu iki kanadını da hakkıyla kullananlara…

Meral Günel

اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ
 فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ
 اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır.  Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n  kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.

Müslüman barış, selamet ve esenlik davetini kabul ederek Allah’ın koruması altına giren kişidir. İslam, “es-Selam” olana, her şeyi selamette kılana teslim olmak, kendini insana şah damarından yakın olana (Kaf 50;16) emanet etmektir. Müslüman, iradesini Allah’ın iradesi içinde eriterek O’na yaklaştığı ölçüde haksızlıktan, zulümden, bencillikten, mütecessis ve mütekebbir olmaktan uzaklaşacak, Peygamberin sunduklarına sarıldığı ölçüde O’na yakınlaşacaktır. Hakk’a giden yolun yalnız aşılamayacağının, daimî uzletin marazî olduğunun bilinciyle halkla, Hakk’ın razı olacağı bir birliktelik gerçekleştirecektir. Bu Hadis-i Şerifte bir müslümanın diğer müslümanla ilişkisinin temel dayanakları sunulmaktadır.

Mü’minlerin birbirleriyle kardeş ilan edilmesi hem Kur’an-ı Kerim’de ( Hucurat 49; 10) hem de hadislerde vurgulanmıştır. Bu kardeşlik, varlık sebebini aynı dine mensup olmaktan alarak köle-efendi, zengin-fakir, siyah-beyaz, kadın-erkek ayrımı yapmadan, etnik ve kültürel farklılıkları ayrılık vesilesi değil, renklendirici unsurlar olarak görmeyi gerektiren toplumsal bir bağ oluşturur. Bu bağın gücü öylesine kuşatıcıdır ki, İslam toplumuyla uzlaşı içine girmiş zimmîler ve muahedleri de kapsamına alır. Bu bağlamda mü’minler kardeşçe yaşamanın tüm sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlüdür. Dünyada haksızlığın engellenmesine, temel insan hak ve hürriyetlerinin tesisine katkıda bulunmak, ülke içerisinde ise bunlara ek olarak mü’min kardeşler arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözüme kavuşturmak, haksızlıkta ısrar edenlere karşı haklının yanında yer almakla yükümlüdürler. (Kur’an Yolu; c.5, s.93)

Din kardeşi olmak didişmeyi değil dayanışmayı, aldatmayı değil paylaşmayı, umursamazlığı değil diğergâm olmayı gerektirir. Size, dünyanın neresinde olursanız olun köklerinizi hatırlatır. Damar damar çekilirsiniz kendisinden neşet ettiğiniz köklere doğru. Kopamaz kaybolamazsınız. Kardeşlik duygusunu korumak sizi kaoslardan kurtarır, yitip gitmezsiniz. Hayata tutunur, yeni başlangıçlar dokursunuz gönül tezgahınızda. Kendinizi bir topluma ait hissederek gel geç hevesler peşinde koşmazsınız. Bu nedenledir ki Kur’an ve Sünnet müslüman kimliğini inşa ederken kardeşlik vurgusuna ayrı bir önem verir. Dinin öngördüğü kardeşlik anlayışı bihakkın hayata geçirildiğinde genç yaşlı tüm insanlar kendisine toplumda bir yer bulacak böylece başkalarının onayına ihtiyaç hissetmeden, onay görmeyen bağlılıklara sarılmayacaktır.

Toplumu besleyen ana damarlardan biridir kardeşçe yaşama ilkesi. “Müslüman müslümana zulmetmez, onu düşmana teslim etmez” ifadesi, ihaneti, arkadan vurmayı kişisel çıkarı toplum menfaatinin önüne geçirmeyi yasaklayan, maddî-manevî her türlü zulmü, haksızlığı önce zihinlerden sonra da yaşantılardan kazıma çabasını gösteren bir ifadedir. Toplumsal huzuru dinamitleyecek hiçbir girişimin onaylanamayacağının bildirgesidir aynı zamanda. Müslüman’ın, müslüman olmasının doğal sonucu olarak zihninde böyle çarpık bir düşünceye yer olamayacağının ilanıdır. Mü’mini “Kendisi için arzu ettiğini din kardeşi için de arzu etme”(Buhari, İman 7) düsturuna taşımada kılavuzluk yapacak kriterdir.

Bu hadiste, kardeş olmanın hayatı ve ilişkilerin tüm boyutunu kuşatan yönüne sorumluluk eksenli bir perspektif kazandırıldığını da görmekteyiz. Birbirinden haberdar ve birbirine duyarlı insanlardan oluşan bir toplum modeli sunulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında sıkıntıların, biz onlardan kurtulmak için boğuşup dururken, fark edemeyeceğimiz bir şekilde hayatın anlamını sunduğunu düşünmek mümkün. İster maddî ister manevî boyutta olsun sıkıntılar, onu yaşayanla ona şahit olan için sınanma sürecidir aslında. Sıkıntıyı yaşayan için sabırla direnebilme, sıkıntıya şahit olan için ise yardıma ihtiyacı olana destek elini uzatabilme kabiliyetinin ortaya çıkacağı bir sınanma süreci. Yani aslında insanlık kabiliyetimizin ortaya çıkacağı bir süreç.

Bu insanlık yarışındaki zorlu etaplardan biri de başkasının geçmişinde gördüğümüz ayıp ve kusurların üzerine gitmeden, bağışlayıcı ve hoşgörülü olabilme kısmıdır. Hata ve kusurların ifşa edilmesi, durumun ıslahına bir katkı sağlamadığı gibi insan onurunun zedelenmesine ve kişinin duyarsızlaşmasına vesile olabilir. Tenhalarda işlenen yanlışlıklar alenî olarak yapılmaya başlar. Bu durum ise yanlış yapanı yolundan döndürmediği gibi yanlışın yayılmasına da zemin hazırlayabilir. Kardeş olmak, kardeşine karşı sorumluluk taşımak demektir. İlişkileri daha ileri seviyelere taşıyabilmek için elden gelen gayreti göstermeyi gerektirir. Kaldı ki, kusur örtücü olmak, o kusura karşı duyarsız olmayı da gerektirmez. Suçun/yanlışın işlenirken görülmesi halinde takınılması gereken tavır bellidir: İnsanların bilinçlenmesine yardımcı olarak suça engel olmaya gayret etmek Buradaki hassas denge, insanın geçmişinde yaşadıkları ile ilgili olarak kişilik haklarının korunması yönünde ayarlanmalıdır. Müslümana düşen görev içindeki merak ve öğrenme dürtüsünü, kendisini ve tüm insanlığı bir adım ileri taşıyacak ilim yolunda kullanmasıdır. Kur’an’da yasaklanan da fıtratımızdaki bu araştırma hissinin dumura uğramış hali olan tecessüstür.

Meral Günel

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ
ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ

Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin.
Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun.
Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.

Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.

İman gönülden bağlılık ve teslimiyettir

Kabına sığmaz bir coşkuyla insan hayatına müdahil olarak ona yön verir, kılavuzluk yapar. İmanın bu özelliği, bilinçli bir tercihle gerçekleştiğinde ortaya çıkar. Körü körüne inanmak imanın kalitesine halel getirir.

Mü’minin, imanını taklitten tahkik seviyesine yükseltme görevi vardır. Çaresiz bir boyun eğiş de imanı tanımlamaz. İmanda iyi ve güzel işler yapmaya motive eden bir taraf mutlaka bulunmalıdır. İnsanı bulunduğu yerden alıp daha yüksek seviyelere yönlendirmesi gerekir; en azından bunu gerçekleştirme formüllerini sunabilmelidir müntesiplerine. Yoksa, yürekte sıkışıp kalan bir inanış kişiye yük olmaya başlar; insana inandığı ilkelerin ne işe yaradığını izah edemeyen bir yük.

Gerçek iman, birey ve topluma düşünce-duygu ve davranış etkileşiminde fıtrata uygun önermeler sunarak dünya-ahiret dengesini sağlamaya çalışır. İhtiyaca en uygun olan formüller de yine gerçek dinin kurucusu ve elçisinden gelir.

İnsanın yeryüzüne adım attığı ilk dönemde yalnızlığın ona uygun olmadığını bilen Allahu Teala, kendi cinsinden eşler yaratıp, tanışıp kaynaşabilsinler diye ademoğlunu çeşitli kabilelere ayırırken (Hucurat/13), mayasını bozacak tek başınalıktan da korumuş oluyordu. Tek başına yaşamaktan korunan insan, toplum içinde de başına buyruk yaşamayacak, uyulması beklenen kurallara asgari düzeyde de olsa uyacaktı. Yukarıya aldığımız hadis-i şerif, bu kurallardan bir demet sunmakta bizlere; komşularla iyi geçinme, misafire ikram ve diline sahip olma.

İyi Geçinmeye Komşudan Başlamalı

Modern hayatın bizi sıkıştırdığı pencereden, inançlarımız ile sosyal ilişkilerimiz arasındaki kopmaz bağı yeterince net göremiyoruz. Dini sadece maneviyatımız için gerekli bir fenomen olarak algıladığımızda, Hz.Peygamberin bu ve benzeri hadisleri bizi şaşırtıyor. İyi müslüman olmanın, inandığı değerlere sahip biri olmanın komşuluk gibi, misafirlik gibi konuşma adabı gibi biraz da kültürel dokuyu yansıtan insani ilişkilerle bağlantısını görmek, bugünün zihni bölünmüş müslümanına şaşırtıcı gelebiliyor. Zihni bölünmüş diyoruz, çünkü çalışma saati, ibadet saati, ibadet yeri vb. ayrışmalar müslümanın hayata bakışını doğru bir şekilde yansıtmaz. Müslüman için hayatın dinî olan ve olmayan diye iki ayrı cephesi yoktur. Din sizin Allah’a kulluk borcunuzu nasıl yerine getireceğinizi tanzim ederken komşunuza karşı davranışınızda sizi kendi halinize bırakmaz. Komşusu açken tok yatanı kendinden saymayan Peygamberin (Hakim 4/167) mesajını doğru okuduğumuzda manevî alemdeki tatmin vasıtalarımızın neredeyse tamamen maddî yaşantımızdan beslendiğini görürüz. Bunun sonucu olarak da öncelikle sosyal çevremize karşı duyarlı olmamız gerektiğini anlayabiliriz. Yakın çevremizin kimlerden oluştuğunu bilmemek, hastalıklardan, yaşanılan maddi manevi sıkıntılardan, kayıplardan, sevinçlerden haberdar olmamak, pişirilen çorbayı dahi komşuyla paylaşabilmek için suyunu çok koymayı öğütleyen Hz. Peygamberin (Müslim, Birr 142) hassasiyetinden bizi koparacaktır.

İnsanın olduğu her yerde sevgi, sabır, adalet, hoşgörü, merhametin olması beklenir. Bu değerlerden arıtılmış ilişkiler ağı, hayatı kısa zamanda kaosa sürükler, dünyada cehennemi yaşatır. Bu durumda çevremizi daha yaşanılır kılmaya başlayacağımız nokta da bellidir: İman etmek ve bu imanın doğal sonucu olarak iyi geçimli insan olmaya komşularımızdan başlamak. Hz. Peygamber, Cebrail (a.s)’in getirdiği uyarı mesajlarıyla komşunun komşuya neredeyse mirasçı kılınacağını sandığını söylerken (Buhari, Edeb 28) bizi, çevremizi iyilik ateşiyle aydınlatmaya ve çevremizde kimlerin yaşadığına, maddî manevi ihtiyaçları konusunda duyarlı olmaya da davet etmektedir denebilir. Zira sosyal hayatın aileden sonraki halkasını komşular oluşturmaktadır.

Misafir Evin Bereketidir

İnsanların birbirlerine güvenlerinin giderek azaldığı günümüzde, mesken anlayışımızda önemli değişimler yaşanmakta. Evlerimizin tefrişatında misafire ayrılan alan işlerliğini kaybediyor. Modern hayatın getirdiği yoğun meşguliyetlerin de  etkisiyle komşuluk ilişkileri büyük yara aldı. Kendimize yeter olmayı komplekse varma noktasında yanlış yorumladığımızı da buna eklersek komşu komşunun külüne değil yüzüne muhtaç oldu dediğimizde yanlış söylemiş olmayız.

Bizler, misafiri evin bereketi sayan medeniyetin çocuklarıyız. Bugünün dünyasında ise insan unsurunu bertaraf eden sanal ilişkiler merkeze alındıkça kalabalıklar içinde yalnız olanlar kervanı büyümeye mahkûm olacak gibi görünüyor. Hayata bakışımız sadece kendini önceleyen tutumlara neden oldukça, misafir kavramımıza “tanrı misafiri” anlamı yüklenemez oluyor. Haber vermeden “uğrayıvermek” artık kabalık olarak algılanıyor. Aslında insana hizmet için var olması gereken evlerimiz misafir kabul edemeyecek kadar daraldı; bizler de misafirimizi dışarıda ağırlayarak bu ağır yük(!)ten kurtulabildik. Misafire kendi evinde kendi eli ve gülen yüzüyle ikramda bulunmanın verdiği tatmin duygusunu da en gösterişli ve en kusursuz organizasyonlarda arar olduk. Oysa büyüklerimizden aldığımız mirasa göre misafir bereketiyle gelirdi; zengin fakir ayrımı yapılmaz, yorgunluk vb. kişisel zaaflar belli edilmez, duası alınmaya çalışılırdı. Misafire yapılacak en önemli ikram da güler yüz ve neşe olurdu. Günün yorgunluğu artık gelecek ya da gidilecek misafirliklerle atılamıyor. Evde ebeveynlerin özellikle annelerin, misafir geleceğini duyduğunda estirdiği gerginlik rüzgârı en çok da çocukları etkiliyor. Annesini bu kadar geren misafiri huzur getiren değil, baştan savılması gereken biri olarak gören yarının büyükleri giderek misafirden bir “hoş geldiniz”i dahi esirgiyor. Bir ses çıkarsa anlıyoruz çocuğun/gencin evde olduğunu. Kültürel mirasın taşıyıcıları olarak modern hayatın ve teknolojinin ilişkilerimizde meydana getireceği tahribatı en aza indirecek formülleri bulmak zorundayız. Yaratılmış olmak itibariyle eşitlenen kullar olduğumuz gerçeğini göz ardı etmeden insana değer vermeyi bilmeli, bunu da lütufta bulunmak için değil, Allah’ın lütfuna mazhar olabilmek için yapabilmeliyiz.

“Ya Hayır Konuş veya Sus”

İslam’ın gerek ibadetlerle ilgili gerekse imanî ve ahlakî konularla ilgili tekliflerinde en önemli hususlardan birisi de insanın bilinçli davranmasıdır. Gerekli gereksiz her şeyi şakaya, espriye boğmak, davranışlarında baştan savma bir tavır sergilemek dinen hoş karşılanmadığı gibi yaptığı işi, söylediği sözü dikkatsizce sarf etmek de müslümana pahalıya mal olur. İhmalinizden kaynaklanan bir yanlışlık ibadetinizin bozulmasına, yanlışlıkla söyleyiverdiğiniz bir söz nikâhınızın düşmesine sebep olabilir. Bu yüzden aklî yeterliliği olmayan dinen sorumlu sayılmamış, Kur’an-ı Kerim de sık sık insanı şuurlu davranmaya davet etmiştir. Dilin kullanımında da hareket noktası olarak söylenecek sözün hayır mı değil mi bilincine davet edilen müslüman, öncelikle hayrın ne ve nerede olduğunu tespit edecek olgunluğa ulaşmak zorundadır. Teennî ile, sakin ve dikkatlice atılan adımlar insana büyük pişmanlıklar yaşatmaz. Ağzımızdan çıkmadan esirimiz olan sözlerin, ağızdan çıktığında esiri olmak istemiyorsak daima hayrı söylemeye gayret etmek gerekir.

Meral Günel

İbn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Sağlık ve boş vakit, insanlardan pek çoğunun bunlardan faydalanmak hususunda aldandıkları iki büyük nimettir“ (Buhari, Rikâk 1)

İnsanı doğum ve ölüm çizgileriyle kuşatan “zaman”ı en anlamlı bir şekilde değerlendirebileceği bilincin zirvesine davet ediyor bu hadis-i şerif. Sahibi olup da kadir ve kıymetini bilemeden hodbince kullandığımız iki önemli nimete dikkatimizi çekiyor: Sağlık ve boş vakit. İnsanın elinden akıp da gidiveren onca nimet arasından bu ikisinin öne çıkarılması manidar değil mi? Biri maddî diğeri manevî tekamülümüz için sıçrama tahtası olabilecek iki önemli değerden söz ediyoruz. Sağlık olmadan birçok ibadeti eda edemiyoruz, sosyal hayatta bazı zorluklarla karşılaşıyoruz. Kendimizle baş başa kalabileceğimiz boş vaktimiz olmadan ise içsel bir yolculuğa adım atamıyoruz.

Yaşadığımız çağ, içinde bulunulan “ân”ı idrak etmemize fırsat tanımıyor. Geleceğe endekslenmiş hayatlar yaşıyoruz. Düşünme ve nefis muhasebesi için ayıracak zamanımız yok. Belki de bunlardan kaçarak gereksiz meşguliyetlere sığınıyoruz. Varlığımızın anlamına ilişkin sorularla karşılaşma korkusu, bize nereden gelip nereye gittiğimizi, kim ve ne olduğumuzu hatırlatacak herkes ve her şeyle aramıza mesafe koyuyor. Böylece zengin olan fakirden, sağlıklı olan olmayandan, genç olan yaşlı olandan uzaklaşıyor. Bizi tefekkürün eşsiz derinliğine, insan olmanın yüceliklerine ulaştırabilecek vakitlerimizi de, Allahu Teala’nın üzerine yemin ettiği (Asr Suresi) kudsiyetinden koparıp, “boş” sıfatı aldıklarında “öldürülecek” ucûbeler olarak algılıyoruz.

Zaman merkezli bir medeniyet kuran İslam’ın bu konudaki tavrı daha çok ibadet anlayışında ortaya çıkar. İslam, günlük (beş vakit namaz), haftalık (Cuma namazı), yıllık (oruç) ve ömürlük(hac) periyotlarda ifa edilmesi gereken ibadetler koyarak, insanı daima zamanın bilincinde olmaya davet eder (Ali Murat Daryal, Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri). Hatta mü’min kardeşinin ölümünde kılacağı cenaze namazı gibi insanı rutin planlamalarının dışına da çıkarabilir. Bu bilinç, “O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul; ve yalnız Rabbine yönel (isteyeceğini O’ndan iste)” (İnşirah/ 7-8) kelamıyla zirve yapar. İbadet, dua, tebliğ ve irşad gibi dinî faaliyetler kadar çalışma, üretme, öğrenme-öğretme, yardımlaşma ve dayanışma gibi dünyevî faaliyetler de ayetin kapsamına dahil edildiğinde İslam’ın, hayatın her iki cephesini (dünya-ahiret) nasıl dengelediği daha açık görülecektir.

Sürdürdüğü ömrün her anının hesabını vereceğini bilen insan için boşa geçirilecek zaman yoktur. Ömür, ancak en kıymetli sermaye olarak değerlendirildiğinde arkada “hoş bir seda” bırakılabilir ve boş vakitler, arınma ve yeniden dirilme fırsatı olarak görülebilir.

Ataullah İskenderî’ye atfolunan şu söz, bu konuda yolumuzu aydınlatıcı olacaktır: “Allah katındaki değer ve kıymetini öğrenmek isteyen, hangi işle meşgul olduğuna baksın.”

Meral Günel

Mişkâtü’l-Mesâbîh’in ilim bölümü birinci faslında, Ebû Hureyre (ra)’dan nakledilen Hadîs-i Şerîf’te Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur:
Kim bir müminin, dünya sıkıntılarından birini gideri(p onu sevindiri)rse, Allah Teâlâ da, kıyamet gününde onun büyük bir sıkıntısını giderir.

Rivâyetler
Bir çok rivayeti bulunan Hadîs-i Şerîf’in sıhhati konusunda en küçük bir endişe söz konusu değildir. Bu da hadisin taşıdığı mesajın, insan ve toplum hayatı bakımından öneminin dolaylı bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Hadiste yer alan “nefes aldırır”, “önünü/yolunu açar”, “rahatlatır”, “kurtarır”, “sevindirir” anlamlarına gelen farklı kelimeler, aslında Müslüman’ın başındaki sıkıntının küçük veya büyük olduğuna bakılmadan bir şekilde giderilmesini sağlamayı veya böyle bir neticeye vesile olmayı değişik anlamlarla ortaya koymaktadır.

“Sıkıntı” diye tercüme ettiğimiz hadisteki “kürbe” kelimesi, insanın adeta nefes almasını zorlaştıran, teneffüs yollarını tıkayan maddeye ve verdiği rahatsızlığa benzetilmiştir. Bu durumun giderilmesi de kişinin “nefes almasını sağlamak”, adeta sıkıntı içindeki kişiyi yeniden hayata bağlamak gibi fevkalade önemli bir işlem olarak takdim ve takdir edilmiştir. Böyle bir işlemin, zorluğu veya kolaylığı ya da basit bir şekilde yerine getirilmiş olması değil, bizzat bu ilginin kendisi ve rahatlatmanın gerçekleştirilmiş olması önemli görülmüş ve gösterilmiştir.

Küçük bile olsa bir üzüntü, keder, güçlük ve sıkıntı bazı insanlar için önemli ve büyük görünür. Böyle bir durumda onlara yardımcı olmak da aynı şekilde önem ve anlam kazanır. Bizim hiç önemsemediğimiz bazı şeyler, başkaları için çok önemli ve pek öncelikli olabilir. Sıkıntıyı, onu çekene göre değerlendirmek gerekir.

Öte yandan hadisimiz, Müslümanlar için büyük önem taşıyan ahlâki kural ve edepleri bir arada toplamış uzunca bir rivayetin başında yer almaktadır. Bu durum İslam ahlakının “yaratıklara şefkat” diye tanımlanan bölümünün açılım noktasına işaret etmektedir. Ayrıca çok önemli bir noktayı, yani bir mümine yardımcı olmak için, onun mümin olma niteliğinin yeterli olduğunu belirlemektedir. Esasen bir başka hadisten öğrendiğimize göre Müslüman zalim de olsa, onun “mümin kardeş” olma özelliği devam eder. Nitekim sevgili Peygamberimiz:

- “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et.” buyurmuştur. Kendisine sormuşlar:

- Mazlum kardeşe yardımı anladık, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz?

Hz. Peygamber bunun üzerine:

- “Onu zulmünden vaz geçirirsiniz. Bu da ona yardımdır.”  buyurmuştur.

Dolayısıyla günahkar ve fâsık da olsa mümin, öteki müminlerin ilgi alaka ve yardımlarına layıktır. Bu, asla bir ayırımcılık ve kayırma anlamına gelmez. Çünkü “kardeşlik” kavramının dayanağı nasıl “ortak iman” ise, bu alaka ve yardımlaşmanın gerekçesi de müminin iyiliği, dürüstlüğü ya da hata ve günahları değil, imanıdır. Hadisteki “mümin” veya “Müslim” kayıtlarının mutlak olarak zikredilmiş olması bunu göstermektedir. Zira “mutlak kemaline masruftur.” yani herhangi bir kayda bağlanmamış ifadeler, genelliği içinde değerlendirilir.

Hadisimizin devamında “bir Müslüman’ı sevindirme” işlemine bir anlamda örnek verilmek üzere “borcuna sıkışmış olana süre tanımak, borcun bir kısmını ya da tamamını bağışlamak ” vs. gibi rahatlatıcı davranmaktan ve Müslüman’ın ayıbını örtmekten bahsedilmekte ve bunların karşılıklarının da yine ahirette aynı cinsten görüleceği bildirilmektedir. Sonunda da “Kişi din kardeşine yardımda bulunduğu sürece Allah Teâlâ’nın da o kuluna yardım edeceği” duyurulmaktadır.

Dünya-Ahiret Sıkıntısı Farkı
Burada dikkatten uzak tutulmaması gereken bir başka nokta da “dünya sıkıntılarından” kaydıdır. Zira dünya nasıl fâni/sonlu ise, “dünya sıkıntıları” da neticede gelip geçicidir. Temel niteliği ve konumu geçicilik olan herhangi bir sıkıntıyı bir Müslüman’dan gidermenin karşılığı, bâkî/sonsuz olan ahiret sıkıntılarının birinden kurtulmak olarak bildirilmiştir. Yani dünyada bir mümini sevindirenin elde edeceği karşılık ahirette sevinmektir. “el-Cezâ min cinsi’l-amel= Karşılık, amelin cinsindendir.” sevindiren, sevindirilir. Pek tabiî olarak böylesi güzel bir sonuca kavuşmak, ahirete inanan ve hesap kaygısı taşıyan herkesin emeli ve arzusu olmak gerekir.

Küçük ve önemsiz sayılan herhangi bir sıkıntıyı mümin kardeşinden herhangi bir yolla gidermek de bir iyilik ve “ihsan”dır. “İyiliğin karşılığı da ancak iyiliktir.” (Er-Rahùa, 60; El-En’âm, 160) Ayrıca Allah Teâlâ: “Kim bir iyilik getirirse, ona getirdiğinin on katı vardır.” (El-Bakara, 216) diye ahiretteki iyiliğin ölçüsünü de bildirmiş bulunmaktadır.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan   

Ebû Hüreyre (ra) şöyle dedi: Hz. Ali’nin oğlu Hasan  (ra) sadaka edilen hurmalardan birini alıp ağzına atmıştı.
Bunu gören Rasûlullah: “Kaka, kaka! At onu! Bizim sadaka edilen şeyleri yemediğimizi bilmiyor musun?” buyurdu.
(Buhari, Zekat 60; Müslim, Zekat 161)

Bu hadise, Hz. Peygamberin Mescid-i Nebevî’de, zekat olarak toplanan hurmaların dağıtımını kontrol etmesi esnasında yaşanmıştır. Hz. Hasan’ın hurmayı ağzına atışına Rasûlullah’ın tepkisini anlayabilmek için “Muhammed (sav) ailesine sadakanın haram kılındığı”nı, bunun sebebinin ise konuyla ilgili diğer rivayetlere göre “sadakaların insanların kirleri” (Müslim, Zekat 168) olduğunu bilmek gerekir.

Zekat temizlik demektir. Zekatını vermek suretiyle insan, dünyevileşme temayülüne bir karşı duruş sergilemiş olacaktır. Allah’ın kendisine lütfettiği mal varlığında yine Allah’ın ihtiyaç sahipleri için takdir ettiği miktarı gözden çıkarmak bir yürek işidir her şeyden önce. Zekat, yüreğin ve zihnin, maddeciliğin insânî hasletleri körelten kirlerinden temizlenmesine vesiledir. İnsanın tezkiye aracıdır. Bu bakımdan, zekatlar, sadakalar insanın kirleri olarak tavsif olunmuştur. Yine bu sebeple Hz. Peygamber, kendisine verilen yiyeceklerin zekat yahut sadaka olup olmadığını öğrendikten sonra yemiştir.   

Hadis bizlere ayrıca, Hz. Peygamberin küçük torununu nasıl terbiye edip ilgilendiğini de göstermektedir. Malumdur ki küçük yaşta verilen eğitim taşa kazınan yazı gibidir. Yıllar geçse de izi silinmez. Çocuğun eğitiminde ise en önemli ve öncelikli görev aileye düşmektedir. Modern hayatın çok fazla örseleyip değersizleştirmeye çalıştığı aile yaşantısının köklerinden tamamen kopmaması için her bireyin işlevsel bir fonksiyonunun olabilmesi, dolayısıyla hayatın daha anlamlı bir şekilde yaşanılabilir olması için yapılabileceklerden bir örnek de mevcut bu hadiste. Aile büyüklerinin, torunlarıyla olan ilişkilerine bir örnek. Sahip olunan ahlak anlayışı, değerler ve inanışların yeni nesle aktarımında o büyülü ilişki (dede / babaanne/ anneanne- torun ilişkisi)nin niteliği, günümüzün modern, çekirdek aile yapısı, çok meşgul ebeveynler dikkate alındığında daha bir anlamlı gözüküyor.   

Din eğitimi ilkeleri açısından değerlendirildiğinde ise bu hadisten şu sonuçlar çıkarılabilir:

Çocuğun eğitiminden öncelikle aile sorumludur.
Aile büyükleri çocuklarını haram lokmadan korumalıdır.
Çocuk bir hata yaptığında üzerinden zaman geçmeden, “küçüktür, ileride öğrenir” demeden uygun bir şekilde düzeltilmelidir. Unutulmamalıdır ki alışkanlıklar tekrarlardan doğar.
Çocukla anlayacağı bir dille konuşulmalıdır.
Bir davranışı yasaklamakla yetinilmeyip, çocuğun seviyesine uygun bir şekilde yasağın sebebi anlatılmalıdır.
Çocuğa -özellikle dinî konularda- verilen ilk bilgilerin doğru olmasına dikkat etmelidir.
Yaşının gerektirdiği kadar, her bilgi değil ama mutlaka doğru bilgi verilmelidir.
Çocuklar zaman zaman büyüklerin meclislerine katılmalı, çeşitli adab ve erkanı gözlemleyerek öğrenmeleri sağlanmalıdır.

Meral Günel