Category Archives: Allah (c.c.)

Ebedi Sevgili

Hadi bugün O’na (Celle Celaluhu) sevgini göster!
Sevgililer günü ya bugün…
O’nun için bir şey yap!
O’na kendini beğendir bugün!
Seviyorum” diyorsun ya…
Hadi göster sevgini!..
O neyi seviyor, neyi sevmiyor öğren!
Ve
Sev O’nun sevdiklerini, sevmediklerinden uzaklaş!
Ki, O da sevsin seni…
Seven elbet sevilir ama, lafta kalmasın sevgin…
Hadi bugün göster O’na sevgini!..
Sevgililer günü ya bugün..

Bilirsin, seven hep sevdiğini anlatır,
Bülbülün yüz hikâyesi varmış, hepsi de gül üstüne..
Bugün, ulaşabildiğin herkese O’nu anlat!
O’nu ve O’nun en sevdiğini (Sallallahu aleyhi ve sellem)…
Telefonla, yüzyüze, kavlen ve fiilen O’nu anlat!
O, sana senden de yakın olanı..
O, seni senden de iyi bileni..
O, sen O’nu bıraksan da seni asla bırakmayanı..
O, en güzel sevda türküsünü, ölümsüzlük bestesini…
Sevgililer günü ya bugün..
Bilirsin, seven hep sevdiğini düşünür ya..
Bugün sen de hep O’nu düşün!
O’nun hoşuna gidecek bir şey yap! Memnun et O’nu..

Meselâ;
Şimdiye dek isteyip de yapamadığın bir emrini uygula bugün!
Eğer örtülü değilsen, hiç çıkarmamak sözüyle,
Bir başörtüsü al kendine!
Kılamıyorsan, bugün namaza başla!

Meselâ;
Kur’anı mutlaka öğreneceğim” de!
Biliyorsan, öğretmek için bir talebe bul kendine!
Bir ayet ezberle ve uygula onu!..
Bugün bir hadis öğren ve öğret onu!..

Meselâ;
Bugün Sevgilini en az bir kişiyle tanıştır!
Hiç tanımadığın birine selam ver!
Bir yetimin başını okşa! Bir çocuğu sevindir bugün!

Meselâ;
İşyerine giderken O’nu hatırlatacak bir hediye götür bugün,
Ya da çal komşunun kapısını, yüreğini bölüş,
O’nu anlat bu vesileyle..
Bugün O’nun için birşey yap!
Ama yalnız O’nun için.. Nefsini hiç karıştırma!
Cennet hesapları yapma bugün, karşılık bekleme!
Pazarlıksız, riyasız olsun her yaptığın…

Bugün şöyle bir düşün!
Sevdiklerine ve hatta sevmediklerine,
Ne kadar çok vakit ayırıyorsun?..
Fanî dediğin şu dünya için ne kadar çok çalışıyorsun?..
Yarım saat sürecek bir ziyaret için,
On dakika sürecek bir yemek için, mutfakta ne kadar kalıyorsun?..
Nazlıca ağlayan yavrunun sesiyle nasıl fırlarsın yatağından, o soğuk gecede?..
İşverenin ay sonunda vereceği üç kuruş için nasıl kahredersin kendini?..
Sınıfını geçebilmek için, iyi not alabilmek için, nasıl geceni gündüzüne katarsın?..
Eşini, çocuklarını, anneni, babanı, nişanlını memnun etmek için nasıl da çırpınırsın…
Tüm bunlar ve senin de ekleyebileceğin dahaları için yaptıklarının,
Söyle, yüzde kaçını Allah için, Habibullah için yaptın bugüne kadar?..

Evet bugün sevgililer günü..
Sen de buluş Sevdiğinle bugün!
At kendini seccadeye, bir tövbe et, dönmemecesine..
O’nun sevmediği her şeye “elveda” de!
Gözyaşların armağan olsun O’na..
Gözyaşların ve zaten O’nun olan yüreğin..
Bugün ve her gün!

Ayşe Reşad


“Var”sın yok desinler!

Var’a ‘yok’ demekle, nesi değişir ki ‘var’ın? Varsın Allah’ım varsın! Diller yok diyorsa yalan, kalplerde senin adın yazılı… Canlar Seninle yaşıyor… Eller, sen istersen tutabilir, dizler de öyle…
Alâim-i Semâ senin.

Gökkuşağında renkler Seni gösteriyor, ‘ressam’ yok dese dert midir? Şarkılarda ismin geçmese ne gam? Sesler seni söylüyor. Senin besteni şakıyor bülbüller!

Gül gülümsüyorsa senin güzelliğinden…

Rahmetinin katresidir yağmur, bahçeler hep senin.

En şefkatli sensin Allah’ım. Çünki sensin anneleri yaratan…

En kudretli sensin Allah’ım Çünki sensin dağları dik tutan…

Çocukların pamukçacık ellerinde, çimenlerin yeşermelerinde, sevdâlıların sıcacık yüreklerinde ‘apaçık’ sen ‘saklısın’…

Sana ‘yok’ diyeni ‘yok’tan ‘var’ eden de sensin.

Bolluklar mükâfatın, kıtlıklar ikazın… Ferahlıklar, sıkıntılarımıza teselli, üzüntüler seni hatırlamamız için…

O kadar varsın ki…

Varlığının heybeti karşısında başımız dönüyor, tıpkı dünya gibi…

Sensiz yaşanmıyor…

Milyonlarca yıldır, milyarlarca hayat ve her hayat sahibine her an taptaze nefesler veren nasıl ‘yok’ olur, nasıl ‘yaşamaz’?

Hayatı veren sensin. Hayat da, hayatım da senin. Kendini bilmeyen seni tanımamış; kim neylesin?

Anlamayı, bir adıma karşılık bin adımla koşuşturan sensin.

‘İnanılan’ da sensin ‘inandıran’ da…

‘Var’ daha ‘yok’ iken ‘var’ olan da sensin.

Her zaman her yerde ‘var’ olan da!

Sevgin zerre eksilse üzerimizden ve bir an çevrilse bakışların, tutuşur yanarız…

Asırlar bir ince perde, mekân bildiğimiz, ayak bastığımız, paylaşamadığımız dünya bir durak…

Bir hak verdin… Akıl, duygu, dudak verdin, söyleyeceğiz…

Kaderimizi kendimize ‘yazdıran’ da sensin.

Yarattın, yaşatıyorsun, dirilişimiz vaadin…

Sen vaadinden dönmeyensin, senindir sonsuzluk!

‘Küçükler’ Senden uzaklaştıkça küçüldüler, ‘büyükler’ sana yaklaştıkça büyüdüler.

Yûnus balığın karnında, Yûsuf zindanda senin kölendi. Hürriyet sendeydi, sen Rabbimizsin…

Serinlik Sendendi, İbrahim’i ateşin yakışından kurtaran… Mûsa’yı Firavun’un sarayında büyüten sendin.

Sendin hem yetim, hem öksüz Muhammed’i (asm) Mirâc’a çıkaran…

Yûsuf Züleyha’yı senin için reddetti…

O, her şeyi!

Allahım:

Rüzgârdan, ışıktan, lisandan, insandan deliller gönderdin.. Her oluş, her tükeniş işâretindi!

Peygamberlerin, nizâmını anlatan yazının satırbaşlarıydı, kelimelerindi velilerin: dostların, senin imla işaretlerin…

Geylânî seni söyledi, Rabbanî seni, Mevlânâ sana çağırdı, Gazâlî sana. Bediüzzaman’ın “çağına ve sonrasına” seni anlatan sözü binlerce sayfa sürdü…

“Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” dedi Necip Fazıl, Sen çileyi mutluluk yapansın.

Varsın Allah’ım varsın…

Hilekârsa bilim, edepsizse edebiyat, sahteyse san’at,gerçeğini; amacını kaybetmişse ‘yok’ diyorsa desin!

Küçük kitaplar ‘yok’ yazsa?

Kâinat ‘var’ yazan koca kitap!

Yazan sensin, okutan sensin.

Selâm sana sevgili.

“Bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş…”

Atomundan galaksisine, zerresinden küresine, yarattığın ne varsa, hepsi içimde dönüyor… Dalgalanıyor denizlerin damarlarımda, buğulanıyor gökyüzü gözlerimde, rüyalar içindeyim, çiçekler içinde, güneşler açıyorum… Bir küçük kâinatım!

İnsanım ve inanıyorum sana.

Kundaktan kefene, beşikten musallaya ve oradan ‘asıl hayata’ uzanan rahmetine… Şelâlelerde çağıldayan, mercanlarda parıldayan güzelliğine… Toprak kokan mahsuller, kovanlar, peteklerce ikram ikram üstüne bereketine… Kan kırmızı karanfillerden, gözbebeklerine kadar, binbir çeşit ve rengârenk sanatına inanıyorum…

‘Yok’a inanmak ‘yok!’

Şüphesiz inanılacak yalnız sensin.

Sebepler! Size söylüyorum, sizi sebep gösterenlerde suç, Sevgilim ‘ol’der ve ‘olur’…

Allahım…

Bir sevdâdır sana inanmak…

Gurbette âniden kavuşmaktır!

Her şeyimi sen verdin, her şeyim senin.

Seni sana lâyık anlatamadım affet! Kelimem yetmedi! İşte Allah’ım bu kulunun bütün söyleyebildiği bu kadar.

Ben bu kadarım…

Şükür ki sen bu kadar değilsin!

Cihat Zafer


İşin İçinde Allah Var

Hani hep söyleriz ya “işin içinde falan kişi var, filan kişi var” diye. Eğer işin içinde olan kişi güvenilir biri ise, sizi rahatlatmak için, güvenilir değil ise, uyarıp, tedbir almak için söylenir.

Geçen gün, bir dostumla sohbet ederken, söz dönüp dolaşıp ölüme geldi. Tıpkı bizim, hatta her şeyin, dönüp dolaşıp nihai noktada ölüme varacağı gibi.

“Çok korkuyorum dedi” ölümden.

Kısa bir sessizlikten sonra: “Duyarsız kalmaktansa, korkmak daha iyidir.” diye cevap verdim.

“Fakat benim korkum başka. Hem beynimi iyiden iyiye kemirmeye başladı.”

Muhatabım rahat konuşsun diye, “Her şeyin mutlaka bir izahı vardır ve bunun da tek çaresi, şüphesiz konuşmak ve araştırmaktır” dedim.

“Ben, yeniden dirilişin imkânsız olduğunu düşünüyorum. Toprağa karışmış bedenimiz, nasıl olur da yeniden toparlanıp eski haline gelecek. Yıkılmış bir binayı yeniden aynen yapmak mümkün mü? Yerine bambaşka bir bina dikiyorlar. Kerpicinden harcına, demirinden tuğlasına kadar her şeyi farklıdır.” dedi.

Dostumun bu ifadelerinden ziyade, konuşma esnasındaki tedirginlik ve korkuyla karışık heyecanı dikkatimi çekmişti. “Meşkûk bir küfrü andıran bu ruh haleti bu kadar huzursuz ve tedirgin edici ise, küfr-ü mutlak’ın kalp ve ruhlara saldığı dehşeti tarif etmek herhalde imkânsızdır.” diye düşündüm. Bir an Bediüzzaman’ın şu ifadelerini hatırladım; “Onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı? Elbette o ehl-i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem, kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği, muvakkaten hissettirmez”

“Evet iman-ı taklidi çabuk şüphelere mağlup olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikide pek çok meratib var. O mertebelerden ilmelyakin mertebesi çok bürhanların kuvvetiyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidi iman, bir şüpheye karşı bazen mağlup olur.

……

Hem bir mertebesi de hakkal yakindir. Onun da çok mertebeleri vardır. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları da hücum etse mağlup edemezler.”

Bu samimi itiraflar penceresinden nur külliyatında ki daha pek çok çarpıcı tespitler birer sinema şeridi gibi akıl gözüme görünüp kayboldular. Daha önce anlamakta güçlük çektiğim birçok konuyu bu vesileyle bir anda anlamış oldum. İşte muhatabımın ruh aynasında bu hakikatleri daha net okuyabiliyordum.

Evet, bunlar birer teşhisti, fakat dostumun tedaviye ihtiyacı vardı. Ne yapmam, nerden başlamam gerekir diye bir an düşündüm.

Şu var ki, Üstadın aynı cümlelerini düşünmekten de bir türlü kendimi alıkoyamıyordum. Sanki “sadece teşhis değil tedavi de bendedir” der gibi zihnimden uzaklaşmıyordu.

Bir taraftan vaziyeti idare eden ifadeler kullanırken, diğer taraftan da bu vecizeye odaklanmıştım. Az sonra kendi kendime “Doğru ya! Bu adamın problemi iman zaafıdır. Öyle ise oradan başlamak lazım” dedim. Yani Allah’a imandan… Allah’ın kudretinden, Allah’ın büyüklüğünden…

Dile kolay gibi gelen bu halet-i ruhiye yi yaşamak gerçekten çok zordur. Ne kadar aciz olduğumu bir kere daha anlamış oldum. Acze düşen herkesin yaptığı gibi ben de duaya sarıldım.

Dostum, çayını yudumlarken ben de ruhumun ellerini açarak, kalbimin diliyle; “Ya Rabbi, sen kupkuru bir ağacın eliyle şerbet gibi üzümü, zehirli bir arının eliyle benzersiz tadı olan balı verdiğin gibi, benim gibi bir âcizin eliyle senin marifetine susamış bu kuluna çare olacak bir deva ver.” diye yalvardım.

Benim iç dünyama kapanmamdan kaynaklanan kısa süreli sessizliğimin, dostumu, daha çok endişelendirdiğini daha sonra ki görüşmemizde öğrendim. “Herhalde bunun bir açıklaması yoktur ki, sessiz kalmayı tercih etti diye yorumlamıştım.” dedi.

Her ne ise, yalvarışlarım karşılıksız kalmadı ki, böyle durumlarda yerinden okumak daha etkileyici ve hatırlatıcı olur diye müracaat ettiğim kırmızı kitaplarım gözüme ilişti. Hemen davrandım ve lem’aları usulca çektim, karıştırmaya başladım.

On üçüncü lem’adan okumam gereken yeri buldum ve başımı kaldırıp, “müsaade ederseniz şuradan bir yer okumak istiyorum. Belki istifade ederiz,” dedim.

Aradığını bulmak üzere olan bir insan edasıyla “tabii ki hemen okuyalım” diyen dostumun yüz ifadesini, ne anlatmam ve ne de unutmam mümkün değildir. Çölde, susuzluktan dudakları kurumuş rengi benzi sararmış, belki şu kum tepesinin arkasında biri çıkar ümidiyle bekleyen bir yolcunun yüz ifadesini andırıyordu.

“Gerçek susamışlık meğer buymuş” dedim kendi kendime.

On üçüncü lem’anın on üçüncü işaretini okumaya başladım.

“şeytanın en büyük bir desisesi, hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde insanları aldatmasıdır…

Her kelimesini dikkatle dinleyen muhatabım “yani” dedi…

—Yani, sizin ifade buyurduğunuz gibi. dedim

—Nasıl,

—Demiştiniz ya,

—Ne demiştim.

—Bu kadar insan ölüp toprağa karıştıktan sonra nasıl bir daha dirilecek. Diye.

—Ha, evet

“Hz. Adem’den kıyamete kadar gelen bütün insanların tek tek, unutulmadan, karışmadan, karıştırılmadan yeniden dirilmesi elbette ki, muazzam bir meseledir. İnsan kuvvetinin altından kalkabileceği ve insan aklının rehbersiz kavrayabileceği bir mesele değildir.” dedim

Dostumun, “bak gördün mü? Bu kitap ta beni onaylıyor. Aklın yolu birdir” ifadelerine, sonra hep beraber gülmüştük.

“Evet, tabi ki seni onaylıyoruz, işin gerçeği bu.” Dedim.

Dostum, “peki ne olacak şimdi.” Sorusuna,

“Okumaya devam edelim.” Dedim.

“Pek de cevaba benzemiyor. Ancak, başka çare de kalmadı. Oku bakalım.” dedi.

“Elcevap: şeytanın bu desisesini susturan sır “Allahu Ekberdir. Ve cevab-ı hakikisi de Allahu Ekberdir. Çünkü insanın aciz kuvveti ve zayıf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri “Allahu Ekber” nuruyla görüp tasdik ediyor. Ve Allahu Ekber kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor.”

Burada durdum. Kitaptan başımı kaldırıp dostumun simasına baktım. Aman Allah’ım! Birkaç satırlık yazıda ne vardı ki, bu sima birden bu kadar değişebildi.

Mütebessim bir çehreyle, galiba anladım. Ama yine de sen devam et. Dedi.

Bir ayet mealiyle devam ettim.

“insan der: çürümüş kemikleri kim diriltecek, sen de ki; kim ilk olarak onları yoktan var etmiş ise o diriltecek.”

Düşünmesini sağlamak için biraz durdum. Kısa bir sessizlikten sonra, “Yani şunu mu demek istiyor; Diriliş hadisesi büyük ise, bunu yapacak olan Allah daha büyüktür.”

“Evet, aynen öyle, biz kendi kendimize dirilmeyeceğiz. Bırak dirilmeyi, saati kurduğumuz halde uykudan uyanamıyoruz. Çoğu zaman işimize geç kalıyoruz. Ama yeniden dirilişi Allah, bize bırakmayacak, tıpkı kıyamete benzeyen kış mevsiminden sonra baharın yeniden dirilişini bize bırakmadığı, sonsuz kudretiyle kupkuru ağaçları yeniden dirilttiği gibi.

İşte bu sebeptendir ki, gerek ezan ve namaz ve gerekse hac gibi İslami şeairde sıklıkla ve tekrarla “Allahu Ekber”, “Allahu Ekber” deniliyor. Yani, Allah büyüktür. Sizin, “Bu nasıl olacak?” diye hayret edip altından kalkamayacağınız her şeyden daha büyüktür. Üstadın ifadesiyle;

“Allahu Ekber’in bir vech-i manası, Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi her şeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür.

Demek haşri getirmekten ve bizi ebedi yokluktan kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki, “bütün nefislerin diriltilmesi, bir nefsin dirilisi gibidir”. âyetinin işaretiyle, bütün insanların haşri ve neşri, birtek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibarıyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta-i istinat yapar.”

“Bu ayet meali ve kısa yorumu bir iksir gibi bütün şüphelerimi aldı götürdü, Allah razı olsun” dedi.

Ben, “Madem anlaşılması bu kadar kolaydı niye şimdiye kadar anlayamıyorduk?” demekten kendimi alamadım,

Verdiği cevap, beni hayretler içerisinde bırakmıştı.

“Yahu! İşin içinde Allah’ın olduğunu unutmuşuz” dedi.

Bu güzel cevabın ardından, soğuttuğumuz çaylarımızı tazelemek üzere mutfağa götürürken, arkamdan, “demin korkudan, şimdi de sevinçten çay içemeyeceğim galiba” deyişinin yüreğime kırık bir mızrap gibi dokunduğunu itiraf etmeliyim.

Ferhat Aslan


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers