Category Archives: Ali Çankırılı

Çocuk Eğitiminde Baskı ve Zorlama

Türkiye’de, maalesef, evlilik öncesinde gençlere ana-baba eğitimi verecek yaygın bir eğitim kurumumuz ve bu yönde işleyen bir eğitim politikamız yok. Genç anne-babalar çocuk eğitirken kendi anne ve babalarını model almakta, anne ve babalarından gördükleri eğitim şeklini uygulamaktadır. Yüksek eğitim almış kariyer sahibi anne-babalar bile ailelerinden aldıkları eğitimin tesirinden kurtulamamakta; aşırı baskı ve otoriter tutuma reaksiyon olarak, ‘modern eğitim’ adı altında aşırı hoşgörüye dayanan bir tutum izlemektedir.
Oysa, çocuk eğitimi bu iki ucun birine yahut diğerine kaymadan gerçekleştirilmesi gereken; bunun için de bilgi, tutarlılık ve disiplin isteyen bir konudur.

Okul çağına gelmiş çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar anne babaların çocuk eğitirken beş ayrı tutum izlediklerini gösteriyor.

1. Aşırı baskıya dayanan otoriter tutum.

2. Aşırı serbestliğe dayana çocuk-merkezli tutum.

3. Dengesiz, tutarsız ve sorumsuz tutum.

4. Aşırı koruyucu ve kollayıcı tutum.

5. Sevgiye dayalı, güven verici, hoşgörülü tutum.

Aşırı Baskıya Dayanan Otoriter Tutum

‘Disiplin’ dendiği zaman, çoğu anne baba bunu ‘dayak ve ceza ile terbiye etme’ olarak algılıyor. Bu anlayış, beraberinde aşırı baskıya dayanan otoriter bir tutum getiriyor. Cezanın ve dayağın bol kullanıldığı bu tutumda amaç; söz dinleyen, kurallara uyan, verilen görevleri yerine getiren, terbiyeli, sessiz, uslu, nazik, dürüst bir çocuk yetiştirmektir. Ancak, sonuç hiç de böyle olmamakta; yanlış yapmaktan korkan, kendisine güveni olmayan, kolayca başkalarının etkisinde kalan, aşağılık duygusuyla ya içine kapanık ya da saldırgan bir kişilik kazanan çocuklar ortaya çıkmaktadır.

Dayak, karşı tarafı aşağılayan, kendisini işe yaramaz ve değersiz hissetmesine yol açan kötü bir eğitim aracıdır. Ki, dayağı sevimsiz ve incitici kılan, dayağın kendisinden ziyade, dayak sırasında sarfedilen aşağılayıcı sözler ve takınılan saldırgan tutumlardır. Bu yüzden, dayağın en onur kırıcı şekli yüze vurulan tokattır. Dayağa sık başvuran anne babalar, çocuğun iyi taraflarını görmeyen, devamlı yaptığı yanlışlar üzerinde duran, suçlayan, başka çocuklarla kıyaslayan, sevgilerini belli etmeyen negatif bir tutum sergilemektedir.

Aşırı Serbestliğe Dayanan Çocuk-Merkezli Tutum

Bu tutum, genellikle tek çocuklu kalabalık ailelerde, orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan anne babalar ve bütün aile büyükleri tarafından uygulanan bir disiplin şeklidir. Ailede çocuğun egemenliği sözkonusudur. Aile üyeleri kayıtsız şartsız çocuğun isteklerini yerine getirirler. Sonuçta, aşırı sevgi ve ilgi, çocuğu kural tanımaz, doyumsuz bir kişi yapar.

Anne, baba, büyükanne, büyükbaba, hala, teyze bol ve pahalı oyuncaklar alarak ve her isteğini yerine getirerek çocuğun doyuma ulaşacağını zanneder. Yüzlerce pahalı oyuncağı olduğu halde bunlara kıymet vermez, yenisini ister. Alınan her yeni oyuncakla ancak üç-beş saat oynar ve bir kenara atar. Aileye egemen olan çocuk bir kral edasıyla hareket eder, aile büyüklerine saygı duymaz. Bu çocuklar, aileye egemen olmakla kalmaz, aile dışında da egemenliklerini sürdürmek isterler. Okul çağına girdiklerinde kurallara uymakta, ders çalışmakta ve arkadaş edinmekte başarısızlığa uğrar, hayal kırıklığı yaşarlar.

Dengesiz, Tutarsız ve Sorumsuz Tutum

Anne, baba ve aile büyükleri arasında ortak bir eğitim şekli olmayan, herkesin çocuğa farklı yaklaştığı ailelerde çocuklar neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemezler. Anne yanlış bir davranışından dolayı çocuğa ceza vereceği zaman, büyükbaba veya büyükanne “Torunuma dokunma, bırak yapsın!” diyerek arka çıkar. Kimi zaman anne çocuğun yanında babanın tutumunu eleştirerek, “Bu çocuğu sen şımartıyorsun, senden yüz bulup beni dinlemiyor” der. Dengesizlik ve tutarsızlık çoğu zaman anne ve babanın kendisinden kaynaklanır. Anne çocuğu yanlış davranışından vazgeçirmek için önce alçak sesle, “Yapma!” der, sonra sesini yükseltmeye başlar, bu da yetmeyince kızıp dayağa başvurur, arkasından çocuğu bağrına basarak özür diler.

Baba dinlenmiş sakin bir durumda iken çocuğun yüksek sesle müzik dinlemesine bir tepki göstermez, normal karşılar. Ancak aynı baba yorgun ve sinirli olduğu zaman yüksek sesle müzik dinleyen çocuğuna “Burası disko mu, kes şu müziğin sesini!” diye bağırır. Çocuk, eğitimi konusunda anne ve babanın sık sık birbirlerini eleştirdiklerine şahit olur. Kafası karışır; kimin haklı kimin haksız olduğuna karar veremez.

Aşırı Koruyucu ve Kollayıcı Tutum

Geleneksel aile modelinde en sık başvurulan bir disiplin şeklidir. Aşırı koruyucu tutumda anne babalar çocuklarını sevgi ve şefkatle örülü bir altın kafeste yetiştirirler. Çocuk adına bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Çocuk için neyin doğru neyin yanlış olduğuna anne baba karar verir. Saç şeklinden giydiği elbiseye kadar, anne ve babanın tercihi söz konusudur.

Daha çok anne-çocuk ilişkisinde görülen bu aşırı koruyuculuk ömür boyu devam eder. Çocuk çatal kaşık kullanacak yaşa geldiği halde anne onu kendi eliyle beslemeyi tercih eder. Tuvaletini anne yaptırır, anne giydirir, ayakkabı bağlarını dahi anne bağlar. Mikrop kapmasın diye kaynatılmış su içiren, sokağa çıkmasına ve arkadaş edinmesine izin vermeyen, okul çağına geldiği halde çocukla aynı yatağı paylaşan anne örnekleri az değildir. Bu anneler çocuğa sevgi verdiklerini, onu koruduklarını sanırlar; gerçekte çocuğu kendilerine bağımlı hâle getirerek yalnızlıklarını ve mutsuzluklarını telafi etmektedirler. (Bize müracaat eden yeni evli genç bir bayan baba evini özlediğini, koca evine alışamadığını, ne pişireceğini dahi telefonla annesine sormadan rahat edemediğini söylüyordu.)

Aşırı koruyup kollanan çocuklarda okul korkusuna çok sık rastlanır. Sınıf ortamına alışamaz, arkadaş edinemezler. Okulun ilk günlerinde annelerinin eteğine yapışıp bırakmayan, onlarla aynı sırada oturmakta ısrar eden çocuk örnekleri görürsünüz. Bunlar annelerine bağımlı hâle gelmiş gölge tiplerdir. Gölge tipler sadece evlerinde, annelerinin dizi dibinde kendilerini güvende hissederler. Kalabalıktan hoşlanmaz, paylaşmayı ve işbirliğini bilmezler. Karşılaştıkları bir problemi anne ve babanın yardımı olmadan çözemezler. Deneme ve yanılmalarına fırsat verilmediği için kendi yeteneklerinin farkında değildirler. Sorumluluk ve liderlik almak istemezler. Emirle hareket etmeye alıştıkları için kolayca başkalarının güdümüne girerler. Sokağa, açık havaya ve güneşe çıkmalarına izin verilmediği için bağışıklık sistemleri gelişmemiştir; bulaşıcı hastalıklara kolay yakalanırlar.

Sevgiye Dayalı, Güven Verici, Hoşgörülü Tutum

Bir çocuk sevgi, şefkat, yardımlaşma, sadakat, işbirliği, sorumluluk ve güven duygularını ancak aile içinde yaşayarak öğrenebilir. Bu duyguların sonradan eğitim kurumları tarafından kazandırılması çok zor, hatta imkânsızdır.

Çocuk eğitiminde 1-3 yaş dönemi çok önemlidir. Bir çocuk üç yaşına ulaştığında ya güvenli ya da güvensiz bir kişilik kazanmıştır. Anne sevgisinden ve ilgisinden mahrum kalan bir çocuk güven duygusu kazanamaz. Doğum sırasında annelerini kaybeden, bakıcı elinde yetişen, cami kapılarına terk edilen, kimsesizler yurdunda büyüyen, sonradan evlat edinilen çocuklar sevmeyi öğrenememekte; çok iyi bakılıp beslenseler dahi, zihinsel ve ruhsal yönden geri kalmaktadır. Çocuk sevildiğini hissetmeden hayata bağlanamaz. Çocuk için hayatı anlamlı kılan, anne ve baba sevgisidir.

Çocuklarına iyi bir eğitim vermek isteyen anne babaların gözden kaçırdığı bir gerçeği burada dile getirmek istiyoruz. 1-3 yaş için doğru olan eğitim tutumları 3-6 yaş için geçerli değildir. Çocuk konuşmaya ve yürümeye başladıktan sonra hızlı bir öğrenme sürecine girer. Elinin ulaştığı herşeye dokunmak, incelemek, denemek ister. Sıcak bir sobaya yaklaşırken defalarca ‘cıs’ demeniz bir anlam taşımaz. Ancak elini sobaya dokunup canı yandığında, yani deneyip yanıldığında sıcaklık hakkında gerçek bilgiye ulaşmış olur. Hayatî bir tehlike olmadığı sürece çocuğun hareketlerine müdahale edilmemeli, arzularını gerçekleştirmesine izin verilmelidir. Çocuk ancak böyle bir hoşgörü ortamında yeteneklerini keşfetme imkânı bulabilir. Oyunsuz ve arkadaşsız bir çocuğun psiko-sosyal gelişimi sağlıklı değildir. Sokak, çocuğun dış dünya ile tanıştığı, ben-merkezcilikten kurtularak ‘ben ve başkaları’ kavramını pekiştirdiği, kendisini başkasının gözü ile değerlendirmeyi öğrendiği, akranları ile işbirliği yaptığı mükemmel bir eğitim ortamıdır. Aşırı koruma altında yetişen; sokaktan, arkadaştan ve oyundan mahrum bırakılan 3-6 yaş arası çocuğun ‘sosyal fobi’ adını verdiğimiz güvensiz bir kişilik geliştirme ihtimali oldukça yüksektir.

3-6 yaş çocuğu aşırı koruyup kollanmadan ve müdahaleden hoşlanmaz. Kendi işini kendisi görmek ister. Enerji doludur, yorulmak bilmez. Atlar, zıplar, tırmanır, gözükaradır, kaza yapacağından korkmaz. Kas ve sinir gelişimi için çok önemli olan bu hareketleri sınırlandığı ve yasaklandığı zaman hırçın, inatçı ve saldırgan bir kişiliğe bürünür. Anne ve babayı kızdırmaktan zevk alır.

Yeterli kas ve sinir gelişimine sahip olduktan sonra çocuğun tuvaletini kendi kendine yapmasına, yemeğini kendi başına yemesine, kendi başına giyinip soyunmasına, arkadaşlarıyla sokakta oynamasına, eve arkadaş davet etmesine fırsat verilmelidir. Başarısızlıktan çok başarıları üzerinde durmalı, yanlış davranışlarında ikaz edilmeli, doğru davranışları övülerek kendine güvenmesi sağlanmalıdır. Evde adam yerine konan, duygularını rahatça ifade etmesine izin verilen, anne ve babanın doğru ve yanlış davranışlar konusunda ortak tutum takındığı ailelerde çocukların—ruh sağlıkları yerinde, güven ve sorumluluk duyguları ise gelişmiş olduğundan—okul başarıları yüksektir.

Ana Baba Okulu’nda ders verdiğim sıralarda bir anne söz istedi. “Hocam,” dedi, “ilköğretim 4. sınıfa giden bir oğlum var. Ders çalışmada ve ödev yapmada isteksiz davranıyor. Zeki bir çocuk olduğu halde okul başarısı düşük. Öğretmeni ödevleriyle ilgilenmemizi ve ders çalıştırmamızı söyledi. Babası hiç ilgilenmiyor. Benimle ders çalışmak istemiyor, ancak başına dikilirsem zoraki ödev yapıyor. Sokağa ve bilgisayar oyunlarına çok düşkün, saatlerce bıkmadan oyun oynuyor. Bilgisayarı ve sokağı yasakladım, ama değişen birşey yok. Aksi ve sinirli bir çocuk oldu. Bazen elimde olmadan dayağa başvuruyorum. Ne yapacağımı şaşırdım, lütfen bana bir yol gösterin.”

Anneyi dinledikten sonra sınıfa döndüm. “Lütfen çocuklarının okul başarısı yüksek olan anneler parmak kaldırsın” dedim. Neden babalara değil de annelere hitap ettiğimi merak edeceksiniz. Çünkü sınıfımda hiç baba yoktu! Kalkan parmakları saydım, beş anne çocuğunun okul başarısından memnundu. Parmak kaldıran annelere sordum: “Çocuğunuz okul başarısını neye borçlu? Sizin anne olarak bu başarıdaki katkınız nedir?” Sıra ile cevap verdiler. Verilen cevapları aramızda tartıştık. Sadece bir annenin tutumunu sağlıklı bulduk: sevgiye dayalı, güven verici, hoşgörülü tutum.

Şartlı sevgiye, baskıya, otoriteye ve cezaya bağlı okul başarısı uzun ömürlü olamaz. Elimizde ilköğretimde okul başarısı yüksek olduğu halde lisede düşme gösteren çok örnek var. Sevgi şarta bağlanamaz. “Okulda başarılı olur, yüksek notlar alır, takdir getirirsen seni severim” diyen bir anne veya baba aslında çocuğu sevgi ile tehdit etmektedir. Çocukta devamlı başarısız olma ve anne baba sevgisini kaybetme korkusu vardır. Başarılı olduğu halde, bu korku sebebiyle, sindirim ve uyku bozuklukları yaşayan öğrencilerimizin sayısı az değildir.

Okula yeni başlayan bir çocuğun başarılı veya başarısız olacağı daha baştan bellidir. Okul başarısında, ailede verilen okul öncesi eğitim çok önemlidir. Pedagoji bilen bir öğretmen, bir hafta içinde öğrencilerini gözlemleyerek aileleri hakkında bir kanaate varabilir. Ailede sevgiye doymuş, özgüven ve sorumluluk kazanmış bir çocuk öğrenme merakıyla doludur. Bakışları sevecen ve parlaktır. Sırada oturuşuyla, öğretmeni dinlemesiyle, derse katılmasıyla, verilen ödevi yapmasıyla, kurallara uymasıyla kendini belli eder.

Akademik zeka (IQ) başarı için gereklidir, ancak başarıyı garanti etmez. Başarının anahtarı EQ dediğimiz duygusal zekadır. Duygusal zeka ise 1-6 yaş arasında ailede verilen eğitimle kazanılır.

Ali Çankırılı


Çocuk ruh sağlığı açısından din eğitimi

Bazı eğitimciler çocuklara küçük yaşlarda din eğitimi vermenin laikliğe aykırı olduğunu, ancak ergenlik çağına geldiğinde hür iradesi ile buna kendisinin karar vermesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Bu görüş, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Ateist bir anne veya baba din eğitimine karşı olsa bile çocuğunu içinde yaşadığı toplumdan soyutlayamaz. Zira çocuk, yetişkinler gibi peşin yargılara sahip değildir. Çevresinde gördüğü herşeyle ilgilenir, öğrenme isteğiyle doludur, tarafsız bir gözlemcidir. İlk defa duyduğu ezan sesini yahut ilk defa gördüğü caminin ne olduğunu sorup öğrenmek isteyecektir.

Psikolog Antonie Vergote, Din Psikolojisi isimli eserinde, çocukların doğuştan din duygusuna sahip olduklarını söyler. İnsan sadece etten, kemikten ve kandan ibaret maddî bir varlık değildir. Onu diğer canlılardan ayıran doğuştan sahip olduğu ruh ve duygu zenginliğidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Sevmek, sevilmek, bir inanca sahip olmak, kendisini değerli ve güçlü hissetmek ister. Bu da ancak bir aileye, bir topluma, bir vatana ve bir dine bağlı olmakla mümkündür.

Kuralsız toplum yoktur. Bir toplumu ayakta tutan kurallar bütününe hukuk diyoruz. Hukukun olmadığı yerde anarşi, kargaşa ve kaba güç vardır. Hırsızlığı, haksız kazancı, zayıfı ezmeyi, adam öldürmeyi, kısacası cana-mala-namusa tecavüzü yasaklayan hukuk maddeleri kaynağını dinden almaktadır. Allah’ın elçisi bütün peygamberler bu kuralları insanlara bildirmek ve toplum düzenini sağlamak için gönderilmiştir. Helâl-haram, sevap-günah kavramlarını kullanmadan, yani dinî kaynaklara başvurmadan çocuklara ahlâkî davranışlar kazandırmamız çok zordur.

Çocuklarımıza Allah’ı nasıl anlatacağız?

Çocuklar hikaye ile anlatılan konuları daha kolay ve daha istekli öğrenirler. Allah’ı ve sıfatlarını öğretirken Lokman(a.s.) ile oğlu arasında geçen konuşmaları hikaye şeklinde anlatabiliriz. Ben çocuklarıma Peygamberimizi anlatırken çocukları ne kadar çok sevdiğini torunları Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizden ve kızı Fatıma anamızdan örnekler vererek hikaye şeklinde anlatmıştım. Keza gösterdiği mucizeleri anlatırken de hikaye yolunu seçmiştim. Meselâ, sevgili Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir hicret için Sevr mağarasına gizlendiklerinde yaşanan örümcek ve güvercin mucizesini hikaye suretinde anlattığımda, oğlum dört yaşındaydı. O kadar hoşuna gitmişti ki, “Babacığım, bir daha anlat” demişti.

Lokman’ın(a.s.) oğluna yaptığı öğütlere baktığımızda ilk sırada “Allah’tan başka ilâh yoktur” inancının geldiğini görüyoruz. “Lokman oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum, dedi, Allah’a ortak koşma, çünkü bu büyük bir haksızlıktır” (bkz. Kur’ân, 31:13). Biz de, bu âyetten hareketle, çocuklarımıza Allah’ın büyüklüğünü anlatacağız. “Kâinatı, güneşi, yıldızları, ayı, dünyayı ve üzerindeki bütün canlıları yaratan O’dur. Dünyanın en güçlü kralına da, küçücük sineğe de can veren O’dur. Allah’tan başka ilâh yoktur. İbadete ve duaya lâyık ancak O’dur. Ancak Allah’ın önünde eğilir (namaz kılar) ve gücümüzün yetmediği şeyleri O’ndan isteriz. Eğer Allah’ı unutur, mal, para ve makam elde etmek için başkalarının önünde eğilirsek Allah’a ortak koşmuş, büyük bir haksızlık yapmış oluruz.”

Lokman(a.s.) öğüdüne devamla, “Yavrucuğum, dedi, yaptığın en küçük bir iş (iyilik veya kötülük) bir kayanın içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde olsa dahi Allah onu görür. Doğrusu Allah’ın her şeyden haberi vardır.” (bkz. Kur’ân, 31:16). Biz de Lokman(a.s.) gibi, çocuklarımıza Allah’ın yaptığımız herşeyi gördüğünü, aklımızdan ve kalbimizden geçen en gizli duyguları bildiğini, O’ndan hiçbir şeyi gizleyemeyeceğimizi, iyi şeyler yaptığımızda çok hoşuna gideceğini ve bizi seveceğini anlatmalıyız.

Sonraki âyetlerde, Lokman (a.s.): “Yavrucuğum,” der, “namazı kıl, (insanlara) iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. İnsanları küçümseyerek onlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Konuşurken sesini yükseltme, unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Doğrusu bunlar üzerinde durulmaya değer şeylerdir” (bkz. Kur’ân, 31:17-19). Bu âyetlerde hem Allah’a, hem de O’nun yarattığı insanlara karşı görevlerimiz sıralanmakta; adab-ı muaşeret kurallarının bir özeti verilmektedir. Bunları çocuklarımıza anlatırken kelime ve açıklamalarımızı onların yaşına ve anlayışına göre seçmemiz gerekir.

Sorulara çocuk mantığı ile yaklaşmalıyız

Çocukların her konudaki sorularına cevap verirken yetişkin mantığı ile değil, çocuk mantığı ile düşünmeliyiz. Yapacağımız küçük bir hata onların zihinlerini karıştırmaya yetecektir. Çocuklar dört yaşına kadar ben-merkezci bir düşünceye sahiptir. Canlı cansız ayırımı yapamazlar; onlara göre herşey canlıdır. Bu sebeple masallarda geçen olayların tamamına inanırlar, uydurma olduğunu düşünmezler.

Okul öncesi eğitimde masalların ve dinî hikayelerin rolü büyüktür. Masal kahramanlarının şahsında doğru davranışları öğretmek kolaylaşır. Çocuk kendisini kahramanın yerine koyar, onunla özdeşleşir.

Çocuklar yaptığımız basit açıklamalarla yetinir, fazlasını merak etmezler. Bir anne anlatmıştı: “Dört yaşındaki çocuğum bana, ‘Anne, dedi, neden Allah’ı göremiyoruz?’ Ben de, ‘gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz,’ dedim. Kendi kendine mırıldandı: ‘Evet, gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz.’ Bu cevap ona yetti, başka soru sormadı.” Büyük çocuklara bu açıklama yeterli olmayabilir. “Niçin Allah’ı göremiyoruz, Allah nerededir, ne kadar büyüktür?” gibi soruların cevabını vermemiz ve onların şüphelerini ve zihinlerindeki yanlış imajları düzeltmemiz gerekir. Ben, on yaşında bu soruları soran oğluma karşılıklı diyalog yoluyla cevap vermiştim. Önümüzde duran masayı göstererek sordum:
— Bu masa kendi kendine olur mu?
— Olmaz.
— Yani bunu yapan biri var, diyorsun.
— Evet.
— Şu giydiğimiz terlikler ve ayakkabılar da kendi kendine olmaz, değil mi?
— Olmaz.
— Onları kim yapıyor?
— Adamlar.
— Evet, adamlar yapıyor. Biz onlara ayakkabıcı diyoruz.
— Ayakkabı kendisini yapan ayakkabıcıya hiç benziyor mu? Ayakkabıcının ağzı, gözü, kulağı, ayağı, kolu var, yürüyor ve konuşuyor. Ayakkabıya bakıyoruz, kendisini yapan ustaya hiç benzemiyor, ne gözü var ne de kulağı, ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyor, değil mi?
— Evet.
— Basit bir masa ve ayakkabı kendi kendine olmazken, gökyüzünde gördüğümüz güneş, ay, yıldızlar ve üzerinde yaşadığımız şu dünya kendi kendine olur mu?
— Olmaz.
— Demek onları yapan, yani yaratan biri var. Kimdir O?
— Allah.
— Evet, dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratan yüksek bilgi ve güç sahibi Biri var ve biz O’na Allah diyoruz. Nasıl ayakkabıcı yaptığı ayakkabıya hiç benzemiyorsa, Allah da yarattığı varlıklardan hiçbirine benzemez. Yemek, içmek, uyumak, bir evde oturmak bize mahsus şeylerdir. Allah, bize benzemediği için bunlardan hiçbirine ihtiyacı yoktur. Allah’ın varlığını biliyoruz, ama O’nu göremiyoruz. Duyularımız, aklımız ve bilgimiz sınırlı olduğu için herşeyi göremez, herşeyi duyamaz ve herşeyi bilemeyiz. Allah melekleri nurdan yarattığı için onları da göremiyoruz.

Çocuklarımızı ibadete ve duaya nasıl alıştırabiliriz?

Sembollerle düşünme, yani soyut düşünce tam gelişmediği için çocuklar yedi yaşına kadar herşeye inanırlar. Dört yaşındaki bir çocuk için imkânsız diye birşey yoktur, her şey mümkündür. “Dün gece, sen uyurken, gökten bir yıldız indi; seni öpüp gitti” deseniz hemen inanır, bunun mümkün olamayacağını düşünmez.

Dört yaşındaki çocuklara ibadetler ve dua çok ilginç gelir, bizi taklit etmeye çalışırlar. Bizimle birlikte namaz kılmak, dua etmek, oruç tutmak, camiye gitmek çok hoşlarına gider. Yemeklerden önce ve sonra Allah’a verdiği nimetlerden dolayı sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek; kendimiz, eşimiz, aile büyüklerimiz ve çocuklarımız için iyi dileklerde bulunmak yavrularımız üzerinde büyük tesir bırakır ve onları Allah’a yaklaştırır.

Küçük çocukların dil ve zihin gelişimi henüz yeterince olgunlaşmadığı için soruların amacını tam olarak ifade edemezler. Bir gün çarşıda dolaşıyordum. Annesinin kucağında, iki-üç yaşlarında bir erkek çocuğu parmağıyla camiyi göstererek sordu: “Bu ne?” Annesi, “O bir cami,” dedi. Çocuk tekrar sordu: “Bu ne?” Annesi yine aynı cevabı verdi: “O bir cami.” Çocuk istediği cevabı alamadığını anlatmak için yine sordu: “Bu ne?” Anne sesini yükselterek ve kelimelerin üzerine basarak, “O bir cami,” dedi. Anneye yaklaştım, “Hanımefendi,” dedim, “çocuk caminin adını sormuyor; eve benzemediği için ne işe yaradığını soruyor.”
Eğitimci yazar Cezmi Tahir Berktin, Okul Öncesi Eğitim isimli kitabında kendi başından geçen bir olayı anlatıyor:
“Dört yaşındaki kızım, açlık grevine başlamış gibi, birdenbire yemek yememeye başladı. Bizimle sofraya oturmuyor, ağzına bir lokma koymuyordu. Bütün çabalarımıza rağmen sebebini öğrenemedik. Gece olmuş, yatma saati gelmişti. Kucağıma alıp yatağına götürdüm. Başını okşayarak, ‘Seni seviyorum, yemek yemeyişin beni üzüyor,’ dedim. Ağlayarak boynuma sarıldı: ‘Babacığım, ne olur sen de yeme!’ dedi ve çocuk diliyle sebebini anlatmaya başladı. Meğer eşim, farkında olmadan, bir eğitim hatası yapmış. Her anne gibi, bizim hanım da çocuğun beslenmesini aşırı önemsediği için kızım soruyor:
— Anne, neden yemek yiyoruz?
— Büyümek için.
— Büyüyünce ne olacak?
— Yaşlanacağız.
— Yaşlanınca ne olacak.
— Her yaşlı gibi bir gün biz de öleceğiz.
Kızım, o küçük mantığı ile, ölümden kurtulmanın çaresini yemek yememekte buluyor. ‘Yemek yemesem büyümem, büyümezsem yaşlanmam, yaşlanmazsam ölmem’ gibi basit bir mantık geliştiriyor.”
Berktin hocanın da ifade ettiği gibi, biz ne kadar saklasak da çocuk er veya geç ölüm gerçeği ile yüzleşecektir. Çok sevdiği büyükannesi, büyükbabası veya arkadaşı öldüğünde bize sormayacak mı: “Büyükannem (veya arkadaşım) nereye gitti?” Vereceğiniz cevapta ahiret (cennet) inancı yoksa, ayrılık acısıyla dolu o küçük yüreği nasıl teselli edeceksiniz? Omuzlar üzerinde taşınan bir tabutu görüp sorduğunda ne cevap vereceksiniz?

Korkutarak değil, sevdirerek eğitmeliyiz

Çocuklar dört-beş yaşına kadar rüya ile gerçeği birbirinden ayıramaz, düşüncelerin ve hayallerin gerçekleşebileceğine inanırlar. Kardeşini kıskandığı ve içinden ölmesini arzuladığı zaman, bunun gerçekleşeceğini düşünerek korkar, suçluluk duygusuna kapılır.

Çocuğun yaramazlığından bıkan bir anne, “Beni çok üzüyorsun, bir gün üzüntüden öleceğim” diye yakınsa veya “Allah annelerini üzen çocukları sevmez, cehenneminde yakar” diye korkutsa çocuk bunun gerçekleşeceğini zannederek paniğe kapılır.

Çocuklara din eğitimi verirken çoğu aileler farkında olmadan korku objesini kullanırlar. Salzman tarafından kaleme alınan ve Yengeç Kitap olarak bilinen bir eğitim klasiğini Çocukları Kötü Eğitmenin Yolları adıyla çevirmiştim. “Çocukları Dinsiz Yapmanın Yolları” başlığı altında şu tavsiyeler yer alıyordu:
• Zorla dua ezberletin, ezberleyemediği zaman cezalandırın.
• Yaramazlık yaptığı zaman Allah’ın onu cehennemde yakacağını söyleyerek korkutun.
• Din adamlarını, dindar akrabalarınızı ve komşularınızı çekiştirin, yaptıkları hataları sayarak gözden düşürün.

Salzman, çocuklarına söz geçiremeyen beceriksiz bir annenin hikayesini anlatırken de şöyle der: Bu ahmak kadın çocuklarını üç şeyle korkutarak sindirmeye çalışırdı: öcü, baba ve Allah. Çocukları yatmaya zorlamak için, “Yatın çabuk, kapatın gözlerinizi, yoksa öcüler gelir sizi yer,” derdi. Yaramazlık yaptıkları zaman, “Allah annesini üzen çocukları cehenneminde yakar,” diye korkuturdu. Bir suç işleyen veya yalan söyleyen çocuğu tehdit eder, “Baban akşam gelsin görürsün sen, temiz bir dayak ye de aklın başına gelsin,” derdi.

Çocuk eğitiminde davranışlarımız sözlerimizden daha etkilidir. Namaz kılacağı zaman çocukları odadan dışarı çıkaran anne babalar var. Camide çocuk azarlayan ve dışarıya kovalayan yaşlılar görürsünüz. Sebebini sorduğunuzda, “Yaramazlık yapıp namazımızı bozuyor,” derler. Davranışlarıyla çocukları dinden soğuttuklarının farkında değildirler.

Bir gün ailece yaşlı bir akrabamızı ziyarete gitmiştik. Hoş beş ve çay faslından sonra sıra namaz kılmaya geldi. Biz namazda iken dört yaşındaki oğlum gelip sırtıma çıktı, kollarıyla boynuma tutundu. İkimiz de buna alışığız. Peygamberimizin çocuk sevgisini anlatırken Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin dedeleri namazda iken sırtına tırmandıklarını, Peygamberimizin buna ses çıkarmadığını, böyle birlikte namaz kıldıklarını anlatmıştım. O günden sonra, kimbilir belki de kendisini Hz. Hasan veya Hüseyin yerine koyarak, ben namazda iken gelip sırtıma tırmanır, elleriyle boynuma tutunur, böylece birlikte secdeye varırız. “Ne yapıyorsun?” diyenlere de “Babamla namaz kılıyorum” der. Biz oğlumla son rekatta iken, namazını bitiren yaşlı akrabamız hışımla çocuğu sırtımdan alıp odadan dışarı çıkardı ve kapıyı kapattı. Bana, “Bu namaz olmadı, yeniden kılacaksın!” dedi. Güldüm. “Yapma Hacı Amca, dedim, Peygamberimizin namazını bozmayan birşey neden benim namazımı bozsun.” Ne demek istediğimi anlamadı tabiî. “Neymiş Peygamberimizin namazını bozmayan şey?” dedi kızarak. Ben de anlattım, ama aklı yatmadı. “Olmaz öyle şey, nereden uyduruyorsun bunları!” dedi.

Çocuklara Cenneti olan Allah’ı anlatmalıyız

Bir akşam bir komşumuz telefon etti. “Ali bey, bizim çocuğa bir haller oldu, nazara geldi herhalde, şeytan ağza alınmayacak şeyler söylettiriyor” dedi. “Hayırdır, hele anlat bakayım” dedim. Anlatmaya başladı: “Ah sormayın, benimle birlikte namaz kılan, camiye giden bu güzel çocuğa neler oldu anlamıyorum. Gerçi yaşı daha küçük, dört yaşında, ama söylediği şeyler aklımı başımdan aldı, ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. ‘Ben namaz kılmayacağım!’ diye tutturdu. ‘Olur mu, Allah namaz kılmayanları cehenneminde yakar’ dedim. ‘Ben de onu yakarım!’ demez mi? Şaşırdım kaldım. Aklıma bir hocaya götürüp okutmak geldi, ama gitmeden önce size bir danışayım dedim.”
Komşuyu dinledikten sonra güldüm.
— Hocaya filan götürmenize gerek yok, dedim, çocuk haklı.
Böyle bir cevap beklememiş olacak ki, tepkisi sert oldu.
— Ne diyorsunuz siz, Ali bey?
— Küçük çocukları cehenneminde yakan Allah’ı hangi çocuk sever ve içinden gelerek namaz kılar? Çocuğu cehennemle korkutmaya ve Allah’tan soğutmaya ne hakkınız var? Çocuklara cehennemin kapalı olduğunu bilmiyor musunuz? Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Buluğa erinceye kadar çocuktan ve akıl hastasından kalem kaldırılmıştır.’ Çocuğu cehennemle korkutarak hem Allah’a, hem çocuğa haksızlık ediyorsun. Çocuğun tepkisi gerçek Allah’a değil, senin uydurduğun Allah’a. Bu vebalin altından nasıl kalkacaksın?”
Çocuk adına çok üzüldüğüm için sözlerim sert olmuştu, bunun farkındaydım, ama kendimi tutamamıştım. Adam bir müddet sustuktan sonra:
— Ali bey, kusura bakmayın, aklım iyice karıştı… dedi. Ben hocalardan Peygamberimizin “Çocuklarınızı yedi yaşından itibaren namaza alıştırın,” dediğini duydum.
— İyi de kardeşim, cehennemle korkutarak alıştırın dememiş ki!..
— Haklısınız galiba… Peki, ne olacak şimdi? Hatamı nasıl tamir edeceğim?
— Çocuğunuzun terapiye ihtiyacı var, gelin de bunu nasıl yapacağımızı konuşalım.
Baba iyiniyetli ve söz dinleyen biri olduğu için verdiğim tavsiyeleri yerine getirdi ve çocuğun bozulan itikadı kısa zamanda düzeldi. Çocuklarda ölüm korkusu
Araştırmalar, okul öncesi çocuklarda ölüm korkusunun çok baskın olduğunu göstermektedir. Öncelikle anne babasının, daha sonra kendisinin öleceğinden korkar. Ölüm korkusunun tek çaresi ahiret inancıdır. Ölümü öldürüp kabir kapısını kapatamadığımıza göre, “Nereden geldik, nereye gideceğiz?” sorusuna cevap bulmak zorundayız. Bu sorunun cevabı da İslâm inancında vardır.
Bir gün bir hanım okuyucum telefonla beni aradı. Ağlamaklı bir sesle,
— Ali bey, annemi kaybettik, dedi.
Başsağlığı ve sabır diledim.
Konuşmaya devam etti:
— Annemin öldüğüne fazla üzülmüyorum, iyice yaşlanmıştı, kendini zor taşıyordu. Namazında, niyazında, iyi bir insandı. Çok defa, ‘Allahım beni çocuklarıma yük etme, yatağa düşürmeden emanetini al, beni Hasanıma kavuştur’ diye dua ettiğini duydum. Hasan derken ölen babamı kastediyordu. Babamı üç sene önce kaybettik. Sözü fazla uzatıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Dört yaşındaki kızım için arıyorum. Büyükannesini çok severdi. Annem ölünce, kızımı hemen götürüp teyzesine bıraktım. Annemin hasta olduğunu söyledik, öldüğünü bilmiyor. Uzun süre saklamamız imkânsız, bir şekilde bir yerlerden duyacak veya nereye gittiğini soracak. Ne cevap vereceğimi, nasıl anlatacağımı bilemiyorum; bana yardımcı olun lütfen.
Tekrar başsağlığı ve sabır diledim.
— Siz inançlı bir insansınız, dedim. Bir-iki gün sonra acınız hafifleyince çocuğunuzu yanınıza alın. Ona büyükannesinin öldüğünü, fakat cennete gittiğini, orada daha güzel bir hayat yaşayacağını anlatın.
Anne biraz tereddüt geçirdikten sonra:
— Ben de buna benzer şeyler anlatmayı düşünmüştüm, dedi. Ancak, “Büyük annemi bir daha göremeyecek miyim?” derse ne cevap vereceğim?
— Çocukların sorularına cevap verirken dürüst olacağız. Detaylara girmeden, kısaca, anlayacağı kelimelerle cevap vereceğiz. Nasıl inanıyorsak öyle anlatacağız. İnancımıza göre, ahirette yine biraraya geleceğiz, akrabalık ve dostluk ilişkilerimiz devam edecek. Siz de çocuğunuza bunları anlatın. Büyükannesiyle cennette buluşacağını, yine kendisini seveceğini söyleyin.

Çocuğun din eğitimini bir makaleye sığdıramayacağımızı siz de takdir edersiniz. Çocuklardan gelen, cevaplamakta zorluk çektiğiniz soruları elektronik posta adresime gönderebilirsiniz; elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağımdan emin olabilirsiniz.

Ali Çankırılı


Evliliği Yürütmek İçin

Türkiye’de ‘evlilik okulu’ adı altında hizmet veren özel veya resmî bir eğitim kurumu biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, en azından duymadım. Bazı üniversite hocalarının özel çabalarıyla ‘ana baba okulu’ adı altında halka açık kurslar düzenlendiğini biliyorum, ancak gençleri evliliğe hazırlayan bir ‘evlilik okulu’ bilmiyorum.

Amerika’da ve Avrupa ülkelerinin çoğunda değişik isimler altında hizmet veren evlilik ve ana baba okulları oldukça yaygın. Evlenmeye niyetli nişanlı veya sözlü gençler önce bir ‘evlilik okulu’nun kurslarına katılıyorlar. Burada evli çiftlere aile olmanın getireceği sorumluluklar, karşı cinsin psikolojisi, ‘ben’ kişiliği ile ‘biz’ kişiliğini ayıran sınırlar, eşler arası uyum, ailede iş bölümü, ortaya çıkan anlaşmazlık problemlerinin çözümü, arkadaş-akraba-komşu ve iş ilişkileri, ev ekonomisi gibi temel konular anlatılıyor. Amerika’da master yaptığım yıllarda sık sık bu okulları ziyaret etme ve derslerine katılma fırsatı bulmuştum.

Bazı üniversiteler ise, evlilik ve ana baba okullarından mezun olmuş evli çiftlerin altından kalkamadığı problemlere çözüm üreten ‘terapi dersleri’ veriyorlar. Terapiye katılan çiftler sıra ile problemlerini anlatıyorlar. Terapist problemi tartışmaya açıyor, daha evvel aynı problemle karşılaşan ve birlikte çözüm bulan eşler söz alıyorlar. Sonra terapist bazı çözüm önerileri sıralıyor ve bunları tartışmaya açıyor. Problemi yaşayan çift, sıralanan bu çözüm önerilerinden kendilerine uygun olanlarını not ediyorlar. Kendilerine doğrudan “Şunu yaparsanız problemi çözersiniz” şeklinde bir zorlama yapılmıyor.

Katıldığım terapi derslerinin birinde bir hanım kalkıp söz istedi. Evliliği yürütemediği için boşanmak üzere olduğunu, yaşadığı problemi tartışmaya açmak istediğini söyledi. Terapist, yaşadığı problemi tartışmaya açma cesareti gösterdiği için bayana teşekkür etti ve sordu:

— Size çözümsüz gibi görünen problem nedir, hanımefendi?

Hanım gülümseyerek cevap verdi:

— Kocam çok mükemmel biri. Onun bu mükemmelliği beni rahatsız ediyor.

— Nasıl bir mükemmellik bu; biraz açar mısınız?

— Kocam çevirmen ve oyun yazarı. Çoğu gününü evde çalışarak geçirir. Ev işlerinde o kadar becerikli ki, evi siler süpürür, çamaşırları yıkar, yemek yapar, bana yapacak birşey kalmaz. Ben bankacıyım, yani çalışan bir bayanım. Akşam eve döndüğümde yemek dahil herşey hazırdır. Bu belki çoğu çalışan bayanın hayal ettiği birşeydir, ama benim için öyle değil. Kendimi evde işe yaramaz, değersiz ve silik biri olarak görüyorum. Bu beni son derece rahatsız ediyor. Kocamla problemi görüşüp görüşmediğimi merak edeceksiniz, evet hem de defalarca rahatsızlığımı dile getirmeye çalıştım. Ancak her defasında kocam ev işlerini yapmaktan zevk aldığını ve bana yardımcı olmaya çalıştığını; kendisine teşekkür edeceğime şikayette bulunmama bir anlam veremediğini söyledi.

Terapist, bayanın dile getirdiği probleme evlilik psikolojisinde ‘ailede rol çatışması’ adı verildiğini ifade etti ve konuyu tartışmaya açtı. Bayanı dinlerken Türkiye’de çalışan hanımların sıklıkla dile getirdikleri “Kocalarımız ev işlerinde ve çocuk bakımında bizlere yardımcı olmuyor” şikayetleri aklıma geldi. Evdeki rol paylaşımı ancak eşlerin karşılıklı anlaşmalarıyla ve rollerine uygun sorumlulukları yerine getirmeleriyle gerçekleşebilir. Eğer evlilik aşamasında kadın ve erkeğe düşen roller belli edilmemiş ve sınırları çizilmemiş ise, anlaşmazlıkların ortaya çıkması gayet normaldir. Eğer bir ailede annelik, babalık, kadınlık, erkeklik rolleri belli değil ve birbirine karışmış ise, orada aile düzeninden bahsedilemez.

Geniş ailelerde rol çatışmaları daha sık yaşanmaktadır. Aile büyükleri çoğu zaman anne ve babanın rollerini de üstlenir, ev ekonomisinden çocuk eğitimine kadar her alanda söz sahibi ve karar verici olmak isterler. Bize ulaşan, anne babanın söz geçiremediği, şımartılmış, problemli çocuk vak’aları genellikle büyükanne ve büyükbabanın eğitime doğrudan müdahale etmeleri sonucu ortaya çıkmaktadır.

Ailede çatışma alanları

Çatışma alanlarını incelerken anne, baba, çocuklar ve aile büyüklerinden oluşan geleneksel geniş aileyi ele alacağız. Aileyi teşkil eden üyelerin her birinin kişilik haklarını temsil eden bir ‘ben’ alanı vardır. Benim odam, benim bisikletim, benim masam, benim cep telefonum, benim arkadaşım, benim annem derken bu alanı ifade etmiş oluruz. Bir aile üyesi kendi ‘ben’ alanını kullanırken diğer aile üyelerini rahatsız edecek ve onların ‘ben’ alanlarını çiğneyecek şekilde davranmamalıdır. Ben alanlarının sınırlarını ve nasıl kullanılacağını görgü kuralları ve gelenekler belirler. Meselâ, bir aile üyesinin adına gelmiş mektubu başka bir aile üyesi açıp okumamalı; anne baba çocuğun odasına habersiz girip eşyalarını, çantasını, cüzdanını veya ceplerini karıştırmamalı; çocuğu uykuya gönderen baba yan odada yüksek sesle televizyon izlememelidir. Büyükbaba veya büyükannenin evin küçük çocuğu için ‘benim torunum’ demeye ve onu sevmeye hakkı vardır; ancak onun eğitimine doğrudan müdahale etmemelidir. Çocuğun eğitimi ve disiplini öncelikle anne ve babanın sorumluluğundadır ve onların ‘ben’ alanına girer.

Ailenin ortak malı olan eşyada ve ortak sorumluluk gerektiren konularda ‘biz’ alanı geçerlidir. Bizim evimiz, bizim arabamız, bizim komşularımız, bizim çocuklarımız derken bu alanı kastederiz. Aile büyükleri, anne baba ve çocuklar ailenin huzuru ve mutluluğu için ‘ben’ alanının bir kısmını isteyerek ve severek ‘biz’ alanına katar. Yeni evlenen genç bir kız veya erkek, artık eskisi kadar anne babasına, kardeşlerine, akrabalarına ve arkadaşlarına zaman ayıramaz. Evliliğin ve aile olmanın getirdiği sorumluluklar, yani ‘biz’ alanı devreye girmiştir. Kızı veya oğlu evlenen anne babalar, bu yeni ‘biz’ alanını kabullenmek istemez, “Oğlum evlenince bizden koptu, el kızına bağlandı” diyerek serzenişte bulunurlar. Eşler, birbirlerinin ‘ben’ alanlarına saygı duymalı, bu alanı çiğneyecek davranışlarda ve isteklerde bulunmamalıdır. “Sen artık evli bir kadınsın, eski arkadaşlarınla görüşmeni istemiyorum, ana evine gitmeni yasaklıyorum, gidip oradan akıl alıyorsun, huzurumuz bozuluyor” diyen bir genç koca, eşinin ‘ben’ alanına saldırarak kendi eliyle çatışma ortamı hazırlıyor demektir.

Eşlerden birinin tek yanlı olarak diğerinin ben alanına tamamen hâkim olma isteği beraberliği sıkıntılı ve çekilmez yapar. Anne baba ile çocuklar arası ilişkilerde de durum aynıdır. Aşırı sevgi, aşırı ilgi, aşırı koruma ve kıskançlık karşı tarafı rahatsız eder. Kayınvalide ile gelin arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkların temelinde birinin oğlu, öbürünün kocası üzerinde söz sahibi olma isteği vardır. Genelde, diğer sebeplerin hepsi bahanedir ve savunma mekanizmalarının bir ürünüdür.

Savunma mekanizmaları

‘Ben’ alanı çiğnenen bir kadın kendisini değersiz hissetmeye başlar. “Kocam beni sevmiyor, bana değer vermiyor” duygusuna kapılır. Kendisine olan güvenini kaybeder. Evlilikten beklediğini bulamayan mutsuz bir kadın veya erkek, boşanmayı göze alamadığı zaman, çektiği sıkıntıların altında ezilmemek için savunma mekanizmaları geliştirir. ‘Hayır’ dediğinde çatışma doğacağını hisseder ve ‘evet’ diyerek muhtemel bir kavgayı savuşturur. Bu ilk anda kişiyi sıkıntıdan kurtarmış görünse de, uzun süre ‘hayır’ diyeceği şeylere ‘evet’ demek zorunda kalırsa kişi kendisine yabancılaşmaya başlar. İç çatışmaları artar ve nevrotik bir kişilik kazanır.

Psikologlar otuzdan fazla savunma mekanizmasından bahsederler. Ancak, biz burada en sık kullanılanlardan söz edeceğiz.

Akla uydurma: Bazı insanlar yaşadıkları bir sıkıntıya veya probleme mantıklı açıklamalar, sebepler ve özürler bularak rahatlamaya çalışırlar. Misafirlikte çocuğuna söz geçiremeyen bir anne, etrafa mahcup olmamak için, “Ne yapayım kardeş, babasına çekmiş” der. Dolmuş parası vermemek için işe yürüyerek giden bir adam, “Neden dolmuşla gitmiyorsun?” diye soran arkadaşına “Spor yapıyorum, fazla kilolarımı atıyorum” cevabını verir.

Dışa yansıtma: İnsan bazen kendisine yakıştıramadığı eksikleri, yanlışları, beceriksizlikleri başkalarına yansıtır; bunun onlardan kaynaklandığına inanır. Uzun süre terfi edemeyen bir memur dürüst çalıştığı, rüşvet almadığı ve müdüre yaltaklanmadığı için terfi edemediğini söyler. Ev işlerinden ve çocuk eğitiminden kaçmak isteyen bir baba, akşam yemeğini yedikten sonra televizyonun karşısına oturur:

— Hanım bir yorgunluk kahvesi yap da içeyim, bütün gün çalışmaktan canım çıktı, der.

Kadın kahveyi yaparken mutfaktan sesi duyulur:

— Oğlun yine matematikten zayıf almış, çocuğun dersleriyle biraz ilgilensen olmaz mı?

Adamın rahat koltuktan kalkmaya hiç niyeti yoktur. Başlar sistemden yakınmaya:

— Bu eğitim sistemini kökünden değiştireceksin. Elli-altmış kişilik sınıflarda ders mi yapılır? Boş zamanlarında işportacılık yapan bir öğretmenden ne beklenir? Öğretmenin de suçu yok, o da geçim derdine düşmüş. Bütün suç sistemde.

Dışa yansıtma bazen saldırganlık şeklini alır, kişiyi geçimsiz yapar, aile düzenini bozar, arkadaş ve dost kaybettirir. Alaycı gülümsemelerin ve abartılı övgülerin bile bir saldırganlık yanı vardır. Günlük konuşmada ‘aptal, kaz kafalı, beceriksiz, enayi, sersem’ gibi kelimeleri sık kullananlar, saldırgan kişiliğe sahip kimselerdir.

Bazı insanlar gerçek duygu ve düşüncelerinin tam tersini kullanarak karşı tarafın saldırganlığını önlemeye çalışırlar. Kocasının şerrinden korkan bir kadın, aşırı sevgi ve itaat gösterilerinde bulunur. “Allah seni başımızdan eksik etmesin, sen olmasan biz ne yaparız” der. Tek taraflı aşırı sevgi ve ilgi gösterisi karşısında sağlıklı bir beraberlik kurulamaz.

Geçmişe sığınma: Gerçeklerle yüzleşme cesareti gösteremeyen, karşılaştığı bir problemin üstesinden gelme becerisi kazanamamış kimseler çocuksu tavırlar sergilerler. Başkalarının yanında heyecanlanan, konuşurken yüzü kızaran, kekeleyen, aşırı el kol hareketleri yapan, isteği yerine gelmediği zaman bağırıp çağıran, başkalarından devamlı yardım ve anlayış bekleyen kimseler çocukluk dönemine geri dönüş mekanizmasını kullanıyorlar demektir. Çatışma ve tartışmadan kaçmak için karşı görüş belirtmekten kaçınan; “Haklısınız, size aynen katılıyorum, çok doğru, ben de öyle düşünüyorum, siz ne derseniz öyle yaparım” diyerek itaat gösteren insanlar da çocuksu bir kişilik sergilemektedirler.

Geleceğe ait bir amacı ve beklentisi olmayan kimseler; özellikle emekliler, eski sporcular, artistler, ses sanatçıları başkalarıyla iletişim kurabilmek ve ilgi çekmek için devamlı anılarını anlatır, eski başarılarıyla övünürler. Böylece uyum sağlayamadıkları günlük hayatın sıkıntılarından kurtulup geçmişin mutluluğuna sığınırlar.

Yön değiştirme: İnsan kendisine sıkıntı ve kaygı veren olaylardan, durumlardan veya konulardan kaçmak için sevinç ve neşe verecek bir başka alana kayar. İlgi alanına girmeyen, bilgisinin yetersizliği sebebiyle anlamakta zorluk çektiği bir konudan bahsedilirken araya girerek bir fıkra veya tatlı bir hatırasını anlatan adam yön değiştirerek kendisine sıkıntı veren atmosferden kurtulmak istemektedir. Kocasının işinden, müşterilerden, ödenmeyen çek-senetlerden bahsetmesinden sıkılan kadın, “Bugün ne oldu biliyor musun, duysan şaşarsın…” diyerek çocuğuyla aralarında geçen sıradan bir olayı anlatmaya başlar.

Kişilik üzerinde geçmişin izleri

Bir anne, evlenmeye razı edemediği kızı ile görüşmemizi ve onu evlenmeye ikna etmemizi istiyor ve şöyle diyordu: “Karşımıza çok iyi bir kısmet çıktı, çocuk mühendis, ailesi zengin ve köklü bir aile.”

Bir turizm şirketinde rehber olarak çalışan genç kızımızla konuştuğumuzda, ortaya ailenin pek de hoş olmayan bir fotoğrafı çıktı. İşte evlenmeye razı edilemeyen genç kızın ağzından aile fotoğrafı:

“Çok parası olan erkeklerden nefret ederim. Para erkeği yoldan çıkarıyor. ‘İş görüşmesine gidiyorum’ diyerek sekreteriyle veya dostuyla Uludağ’da, Antalya’da lüks otellerde gönül eğlendiren adamlar biliyorum. Karısına yalan söyleyen, karısını aldatan, çocuklarını ihmal eden adamlardan nefret ediyorum. Babam müteahhit, onun da çok parası var, o da annemi aldatıyor. Annem bile bile bu duruma katlanıyor. Ben olsam katlanmam. Bir gün olsun baba sevgisi, baba şefkati görmedim. Annem gibi bir evlilik yapacağıma, hiç evlenmem daha iyi.”

Konferanslarımda ve gelen elektronik postalarda anne babalardan çok sık duyduğum şu önemli sözleri sizlerle paylaşmak istiyorum: “Konuşmalarınızda ve yazılarınızda çok haklı ve doğru şeyler söylüyorsunuz. Sizi dinlerken ve okurken yaptığımız eğitim yanlışlarının farkına varıyoruz, ancak eve gidince çocuklarımıza karşı aynı yanlışları işlemeye devam ediyoruz, bir türlü doğru davranmayı başaramıyoruz. Neden böyle oluyor?”

Neden mi böyle oluyor? Çünkü, siz çocukluğunuzda anne ve babalarınızdan böyle gördünüz. Anne babalarınızdan gördükleriniz kişiliğinize ve şuuraltınıza sindi. Siz de elinizde olmayarak onlar gibi davranıyorsunuz. Aile, anne ve baba denince model olarak içinde yaşayıp büyüdüğünüz aileniz, anneniz ve babanız aklınıza geliyor. Kadın olarak kocanızdan birşey istediğiniz zaman, elinizde olmayarak, sadece o isteğinizi dile getirmiyor, aynı zamanda annenizin o istekte bulunurken babanıza karşı takındığı tavrı takınıyor, yani aynı vücut dilini kullanıyorsunuz. Keza, erkek olarak, karınızdan bir istekte bulunurken, sadece o isteği dile getirmiş olmuyorsunuz; babanızın kullandığı otoriter tavrı ve buyurgan ses tonunu kullanıyorsunuz.

Bir bayan okuyucum, kocasının kendisine hiç değer vermediğini, misafirlerin yanında bir istekte bulunurken bile kaba bir dille emrettiğini söylüyor ve devam ediyordu: “Kocam evde yokken oğlum da babası gibi davranıyor, benden birşey isterken emredici bir dil kullanıyor, ancak babası evde iken öyle davranmıyor, kuzu gibi bir çocuk oluyor. Kocamla görüşmenizi rica ediyorum. Size çok saygısı var. Lütfen bana karşı daha kibar, daha yumuşak davranmasını söyleyin.”

Bayan okuyucumun kocasını tanıyordum, çok efendi bir adamdı. Görüşme isteğimi geri çevirmedi. Kendisine eşinin şikayetlerini aktarınca üzüldü. “Hocam,” dedi, “ben eşimi çok severim. Evlendiğimizin ilk aylarında eşime kibar davranmaya kalkınca babam benimle alay etti: ‘Benim yanımda karıya yalakalık yapmaya utanmıyor musun, ne biçim erkeksin sen!’ dedi. Ben de bir daha kibar sözler kullanmadım.”

“Ben ne söylüyorum, sen ne anlıyorsun?”

Kahvehanelerin ve birahanelerin önünden geçerken buraları dolduran evli, çoluk çocuk sahibi erkeklerin psikolojisini hep merak etmişimdir: Güzel eşi ve sevimli yavruları ile oturup muhabbet edecekleri yerde, bu sigara dumanı ve içki kokuları arasında nasıl rahat edebiliyorlar? Onları buraya çeken şey nedir? Bayan okuyucu ve dinleyicilerimden çok sık duymuşumdur: “Kocam beni anlamıyor.” Birbirlerinin anlayışsızlığından, kabalığından, saygısızlığından, gevezeliğinden, ilgisizliğinden yakınan eşlerin sayısı az değildir.

Aile hayatında inişler çıkışlar, kayıplar kazançlar, üzüntüler sevinçler, bazen aşılması ve çözümü zor problemler yaşanır. Bunlar hayatı anlamlı kılan kaçınılmaz gerçeklerdir. Eğer bir problem belli bir süre içinde çözülemiyor, çabalar sonuçsuz kalıyor, aile mutluluğunu tehdit ediyorsa, işte o zaman ciddi bir durum var demektir. Görmezden gelerek veya savunma mekanizmaları kullanarak bir problemi etkisiz hâle getiremezsiniz. Problem çözümsüz kaldığı sürece ailede huzursuzluk devam edecektir.

Aslında aşılamayacak zorluk, çözülemeyecek problem yoktur. Beş ay önce makine mühendisi bir arkadaşım aradı. “Çok zor durumdayım, moralim sıfır, kafayı üşütmek üzereyim, mutlaka görüşmemiz lâzım, sana ihtiyacım var” dedi. Gittim, görüştük. Çalıştığı fabrika ekonomik krizden dolayı kapanmış. Tazminatını bile alamamış. Çalışanlar patronu mahkemeye vermişler. Arkadaş, bir aydır iş arıyormuş, bulamamış.

— Ne yapacağımı bilemiyorum. Eşimin ve çocuklarımın yüzüne bakamıyorum, bunalıma girdim, dedi.

Sordum:

— Hiç birikmiş paran yok mu?”

— Var biraz, ama hazıra dağ dayanmaz derler. Üç-beş ay ancak idare eder.

— Ne kadar paran var?

— Beş altı milyar kadar.

— Hiç üzülme, işin hazır.

— Nasıl yani?

— Pazarcılık yapacaksın. Arabanı satıp bir kamyonet alacaksın. Elindeki parayı da sermaye yapacaksın. Sebze ve meyve halinde tanıdığım toptancılar var. Bir aya kalmaz işi öğrenirsin. Bir sürü kaba saba, müşteriye nasıl davranacağını bilmeyen, cahil adamlar bu işi yapıyor, sen mi yapamayacaksın? Onlardan alacağıma senden alırım. Şimdiden bir müşterin hazır.

— Ağabey, sen ciddi misin?

— Evet, hem de çok ciddiyim. Yarından tezi yok, harekete geçiyoruz.

Arkadaşım geçen hafta aradı, “Ağabey, Allah senden razı olsun,” dedi. “İşler çok iyi, yanımda üç kişi çalıştırıyorum.”

İki insan bir mekânda beraber iken, hiç iletişimde bulunmamaları mümkün değildir. Hiçbir şey söylemeseniz, hiçbir şey yapmasanız dahi, bunun karşı taraf için bir anlamı vardır. Yolda giderken biri size selam verse, ve siz hiçbir şey söylemeden yolunuza devam etseniz bu vücut diliyle karşı tarafa verilmiş bir mesajdır. Vapurda, banliyö treninde veya belediye otobüsünde giderken biri yanınıza otursa ve “Nerelisin hemşerim?” dese, siz biraz daha yana kayarak gazetenizi açıp okumaya başlasanız, hiçbir söz söylemediğiniz halde, bunun anlamı, “Sana cevap vermek istemiyorum” demektir. Adamı duymamış olabilirsiniz, gerçekten niyetiniz onun sorusunu cevapsız bırakmak değildir; ancak vücut diliniz adama “Seninle konuşmak istemiyorum” mesajı vermiştir. Demek ki, önemli olan niyetiniz veya söz ve davranışlarımızla vermek istediğimiz mesaj değil; karşının mesajdan aldığı ve algıladığı sonuçtur. Karşımızdakini anlamanın yolu, kendimizi onun yerine koymaktır. Buna psikolojide ‘empati’ diyoruz.

Empati yapmasını bilmeyen bir hanım okuyucum, “Evde kavga çıkmasın diye kocam ne söylerse söylesin cevap vermiyorum, sesimi çıkarmıyorum; ama adam bağırmaya, bana hakaret etmeye devam ediyor,” diyordu. Aslında adamı çileden çıkaran ve daha da saldırgan yapan kadının bu suskunluğudur. Belki adamın niyeti ezmek değildir. Ama kadının ezilmişlik rolüne razı oluşu adamın ezme içgüdüsünü tahrik etmektedir.

Aynı mekânı paylaşan iki kişi arasında iletişim kopukluğu veya bozukluğu varsa, bu iki kişinin birbiri hakkında önceden gelen peşin hükümleri vardır.

Çok yaşanan tipik bir örnek:

Kadın: “Kocam akşam eve gelip yemeğini yedikten sonra geçer koltuğuna, gazete okur. Gazete bitince televizyon izler, elinde uzaktan kumanda olur olmaz saçma programlar seyreder. Ağzını açıp da benimle bir kelime konuşmaz, çocukların dersiyle ilgilenmez. Uykusu gelince de yatar uyur. Ne bizi bir yerlere götürür, ne de birileri bize gelir.”

Erkek: “Daha eve adımımı atar atmaz karım dırdıra başlar. Çocuklardan, geçim sıkıntısından, komşulardan, benim ilgisizliğimden, olup olmadık şeylerden şikayet eder durur. Hep beni suçluyor, hiç kendisinde kabahat aramıyor. Zaten yorgun argın geliyorum, bir de onun saçmalıklarını dinleyerek sıkıntıya girmek istemiyorum. Cevap versem işler daha da ters gidiyor, kavga çıkıyor. En iyisi bir kenara çekilip susmak.”

Nasreddin Hoca misali, hangisini dinlesen o haklı. Aslında ikisinin de farkında olmadığı gerçek şu: İnsanlar iletişimde bulunurken, söz ve davranışlarıyla ilişkiye bir yön verirler. Burada erkeğin susması kadının dırdıra başlamasına, kadının dırdırı da erkeğin susmasına yol açmaktadır. Bu kısır döngü içinde sağlıklı bir iletişim kurmak mümkün değildir. Peki, bunun bir çözümü yok mu? Var. İki taraf da karşıdakinin değişmesini beklemeden kendini değiştirmeye çalışacak. Aslında çözümsüz gibi görünen ilişkilerin altında karşıdakinden değişmesini ve anlayış göstermesini beklemek yatıyor.

Ders çalışmayan çocuğuna anne ve baba ısrarla ders çalışmasını söyler ve onun tembelliğinden yakınır. Anne ve babaya sorsanız, çocuk ders çalışmadığı için ısrar etmekte ve üzerine gitmektedirler. Çocuğa sorsanız, anne ve babasının ısrarlarına ve suçlamalarına kızdığı için çalışmamaktadır. Taraflardan biri diğerinin değişmesini beklemeden kendi istek ve iradesi ile değişmedikçe, çatışma alanı varlığını sürdürecek, problem çözümsüz kalmaya devam edecektir.

Çatışma alanları

Dışarıdaki insan ilişkileri ile ailedeki karı koca ilişkilerinin birbirinden farklı olduğu muhakkak. Evdeki anlaşmazlık ve çatışma alanlarının çoğu bu farklılıklardan besleniyor. Çatışma alanlarından en belirgini cinsiyet farkıdır. Allah, erkeği ve kadını ayrı fıtratlarda ve ayrı yeteneklerde yaratmış ki, birbirlerini tamamlasınlar. İki kadının veya iki erkeğin evlenip yuva kurmalarını düşünebilir misiniz? Bu düşünce cinsel serbestinin en yaygın olduğu ülkelerde dahi tepki ile karşılanmaktadır. Davranış psikolojisi uzmanları kadınların erkek gibi, erkeklerin kadın gibi davranmasını ‘kişilik bozukluğu’ olarak yorumluyor. Kadın kimliğine (yaratılışları gereği) naziklik, zariflik, uysallık, duygusallık ve estetik daha çok yakışıyor. Güzel görünmeye ve güzel giyinmeye daha çok önem verirler. Erkeklerde güçlü olma, yönetme, hükmetme, cesaret ve kahramanlık gösterme, kavgadan kaçmama duyguları daha baskındır. Bu yüzden karı koca kavgalarında dayak yiyen, ağır hakaret gören ve ezilen taraf hep kadın olmuştur. Eşler birbirlerinin yaratılıştan gelen özelliklerine saygı duymalı, bu özelliklere uymayan isteklerde bulunmamalıdır.

Önemli bir çatışma alanı da ev ekonomisidir. Eve giren paranın nasıl ve nereye harcanacağı eşler arasında hep anlaşmazlık konusu olmuştur. Geleneksel aile modelimizde para kazanmak ve ailenin geçimini sağlamak erkeğin görevidir. Baba, aile reisidir. Kadın hakları savunucuları erkeğe verilen bu rolü ‘erkek egemenliği’ olarak yorumlamakta ve itiraz etmektedir. Büyük şehirlerde, bilhassa memur ailelerde, kadın da çalışmak zorunda kalmaktadır. Çalışan kadının işi daha da zordur. Geleneksel kadının bütün rolleri çalışan kadından da istenmektedir.

Parayı kimin kazandığı fazla önemli değildir, önemli olan nasıl harcandığıdır. Harcamada ‘biz’ alanı geçerli olmalıdır. Aile üyelerinin her biri ‘bizim evimiz, bizim arabamız’ dedikleri kadar, ‘bizim paramız’ diyebilmelidir. Para, kazananın cüzdanında veya banka hesabında değil, aile kasasında durmalıdır. Feministler görmezden gelse de, çoğu evlerde aile kasasının anne olduğunu hepimiz biliyoruz. Faturalar ve taksitler ödendikten sonra artan paranın nereye ve nasıl harcanacağına anne, baba ve çocuklar birlikte karar vermelidir.

Baba, eşinin ve çocuklarının maddî ve manevî ihtiyaçlarını yerine getirmekle sorumludur. Bu sorumluluğunu baskı veya tehdit aracı olarak kullanmamalıdır. Çocuğuna kızdığı zaman, “Yarın sana harçlık yok!” veya eşiyle tartışırken “Sana elbise almaktan vazgeçtim!” dememelidir. Kadın da, kocasına kızarak evdeki rolünü aksatmamalı, dişiliğini silah olarak kullanmamalıdır.

Çatışma alanlarından bir diğeri, belki de en önemlisi, eşlerin birbirinden mükemmel olmalarını beklemeleridir. Adam kendisi yalan söylediği ve eşine karşı dürüst olmadığı halde, karısının yalan söylememesini ve dürüst davranmasını ister. Karısının kendisini eleştirmesine kızar, ama onu eleştirmekten ve hatalarını yüzüne vurmaktan çekinmez. Kendisi arkadaşlarıyla kahveye, maça, balığa gider; ama karısının evden çıkmasına, baba evini veya bir akrabasını ziyaret etmesine izin vermez. Kocası tarafından devamlı eleştirilen ve aşağılanan bir kadın, evinden soğur, iş yapma enerjisini kaybeder. “Böyle nankör adam görmedim, ne yapsam yaranamıyorum” der. Ancak bunu sesli olarak dile getiremediği için, aksayan işlere bahaneler uydurur. “Niçin yemek yapmadın, niçin pantolonumu ütülemedin?” diye soran kocasına, “Hastaydım, bütün gün yattım” der.

Dedikodu da aile huzurunu bozan etkili bir çatışma alanıdır. Birbirine karşı dürüst olmayan, sevincini ve üzüntüsünü doğrudan ifade edemeyen, mutsuz ve uyumsuz eşler arasında dedikodu daha yaygındır. Beceriksiz kadın başkalarının yanında kocasından ve çocuklarından yakınır, beceriksiz erkek de karısını çekiştirir. Aslında bu insanlar sadece eşleriyle değil, başkalarıyla da geçimsizdirler. Akrabalarını, komşularını ve arkadaşlarını da çekiştirmekten geri kalmazlar. Mutlu ve huzurlu aileleri kıskanır, onların da kendileri gibi mutsuz olmasını arzu ederler.

Ruh sağlığının temel şartı aile huzurudur. Rahmetli babam, aile huzurumu sorarken, “Oğlum, garp cephesinde durum nasıl?” derdi. Garp cephesi ile aile huzurunun ne ilgisi var, diyeceksiniz. Aynı soruyu ben de babama sormuş ve şu cevabı almıştım: “Öyle deme oğul, aile huzurunu sağlamak her babayiğidin harcı değildir. Hanımınla iyi geçinmek, garp cephesini idare etmekten daha zordur. Askerde benim bir komutanım vardı. Çok sert ve disiplinli bir adamdı. Bizi öyle sıkı hazırlıyordu ki, savaş tatbikatlarında hep bizim bölük birinci seçiliyordu. Bu komutan cephede başarılı olduğu kadar evinde başarılı değildi. Karısıyla ve çocuklarıyla geçinemez, çoğu geceleri bölükte yatardı.”

Geleneksel aile modelimizde maalesef diyalog yerine monolog hâkimdir. Güçlü konuşur, zayıf dinler. Zayıf konumunda olan kadının ve çocukların cevap vermesi saygısızlık olarak değerlendirilir. Baba mutlak güç ve mutlak otoritedir. Baba ne derse o olur. Aile adına baba düşünür, herşeye baba karar verir. Baba yanlış yapmaz, yapsa da eleştirilemez. Devlet modelimiz de aile yapımıza çok benziyor. Devlet mutlak güçtür, vatandaşın devleti eleştirmesi suçtur, bozgunculuktur. Vatandaş adına devlet düşünür, neyin doğru neyin yanlış olduğuna devlet karar verir. Vatandaşın görevi devlete itaat etmektir.

Bu mantık ve bu gidişle ne ailede, ne de devlette problemleri çözmek mümkün değildir. Kadın kocasından, koca karısından değişmesini beklediği ve devlet vatandaşın, vatandaş da devletin değişmesini istediği sürece bu kısır döngü devam edecektir.

Ali Çankırılı


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 40 other followers